Ana Sayfa Blog Sayfa 3676

Kültür Bakanlığı, “Hatay Müzesi haberi gerçekleri yansıtmıyor”

Hatay Müzesi’ndeki mozaiklerin restorasyon sırasında tahrip edildiği ve değişime uğradığı iddiaları üzerine açıklama yapan Kültür Bakanlığı, basında yer alan fotoğrafların gerçeği yansıtmadığını bildirdi. Mozaiklerin kesinlikle değişime uğramadığını belirten Bakanlık, basın mensuplarının müzedeki söz konusu mozaikleri görüntüleyebileceğini de açıkladı.

20

Kültür Bakanlığı’nın yazılı açıklaması şu şekilde:

“Bakanlığımıza yapılan başvuru üzerine 16/02/2015 tarihinde bir ön inceleme komisyonu oluşturulmuş, ön inceleme ile bazı mozaiklerin restorasyonunda eksikliklerin tespit edilmesi üzerine 13/04/2015 tarihinde idari ve teknik inceleme başlatılmış ve teknik inceleme 27/04/2015 tarihinde tamamlanmıştır.

Yapılan çalışma sonucunda mozaiklerde tahribatın oluşmadığı, konservasyonun devam ettiği, basında kullanılan fotoğrafların konservasyonun ilk aşamasında çekilmiş fotoğraflar olduğu ve art niyetli kişiler tarafından fotoğrafların üzerinde oynama yapılarak kullanıldığı tespit edilmiştir.

Hatay Mozaik Müzesinde bulunan ve restorasyonu yapılan İsis Mozaiğinde önceki dönemlerde uygulanmış olan vernik tabakası alınmış ve renklerde vernikten kaynaklanan sararma giderilmiştir. Dolayısıyla eski ve yeni fotoğraflar arasında renk farkı varmış gibi görülmektedir. Ancak işlemler tamamlandığında mozaik eski rengine tekrar kavuşacaktır.

Konu ile ilgili gerekli incelemeler yapılmış, Teftiş Kurulu Başkanlığına iletilmiş ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. A. Haluk Dursun tarafından bizzat yerinde incelemeler yapılmıştır.”

(Radikal)

100 Yıl + 5 gün ve 1 gece

100 yıl

Cadılar, birini cezalandırmak istedikleri zaman o kişinin en kötü gününün sonsuza dek tekrar tekrar yaşandığı ve başka kimsenin olmadığı bir hapis-dünya yaratıyor ve onu oraya tutsak ediyor. Tutsağın kaçabilmesinin iki yolu var. Ya cadılar konseyi bir araya gelip hepsinin teker teker razı olarak yaptığı büyüyle onu serbest bırakacak ya da tutsak kişi gerçek dünyayla ilişki kurma yolunu bulacak. Bu hikâyede cadılar hiç eğlenceli değil.

24 Nisan sabahında Rakel Dink’in Cumhuriyet Gazetesindeki yazısını okurken aklıma geldi bu. Rakel Dink’e 100 yıldır 24 Nisan’ı, on yıllardır 6 – 7 Eylül’ü ve yetmedi; bir de yıllardır 19 Ocak’ı tekrar tekrar yaşattığım-ız için çok üzgünüm.

Her yıl 24 Nisan’ın hikâyesi değişmiyor. Değişemiyor.

13

1915’te aslında ne olmuştu? Soykırım ne demekti? Ermeniler aslında ne istiyordu ve bunu aramızdan en iyi kim bilebilirdi? Nasıl söylemeliydi?

Bence hepimiz o cadıyız. Kötülüğü tutsak edebilmek için neye ihtiyacımız varsa hepsini o hapis-dünyaya gönderiyoruz. Yüzleşmek için ihtiyacımız olan her şey orada.

Bize kalan da bu, “Hadi ordan canım, daha ne lazımmış? Kimin çıkarına bunlar? Hem ben Ermeniler için de iyi olacağına inanmıyorum.”

İlk anlar: Hiç bu kadar Türk olmamıştım

Bir Sırp, bir Ermeni, bir de ben fıkradaki gibi oturuyoruz. Fıkra gibi. Çünkü yola çıkmaya hazırlanırken, “O zaman Sırpların yaptığına ne demeli?” başlıklı serzenişleri dinleyen ben, şimdi bir Ermeni’nin yanında karşımdaki Sırp’a üzgün olduğumu söylüyorum. “Hayır”, diyor Sırp. “Beni, benim yapmadığım bir şeyden kimse yargılayamaz.” Neden üzgün olduğumu ve bu üzgün halim-iz-den neden sorumlu olduğumu anlatıyorum. Haklısın, diyor. Herkes haklı.

Bu konuşmaya gelmeden önce birlikte Tiflis’e uçtuk. Tiflis’ten minibüse binip Erivan’a doğru yola çıktık. Çimenlerin asfaltı işgal ettiği yolları özlemişim. Ön koltukta Gürcistan’da bize katılan Nina’yla oturuyoruz. Köylerden geçerken, insanların neden hayvanları yolun dibinde otlattığını merak ediyorum, “Ben olsam, dağlara çıkarırım”. Şoför çok gülüyor bu lafıma. Ermenistan’daki ilk şehre geliyoruz. Sovyet özelliğini – en azından binalardan görebildiğim kadarıyla – pek kaybeden, değiştiren bir kent değil. Bir anda yavaşlıyoruz. İki üç araba önümüzde kalabalık bir kitle ellerinde meşalelerle yürüyor. Ortalık çok sessiz. Biz de inelim, diyorum. Nina bana bakarak, “En azından sen inme” diyor. Şoför de konvoydan kurtulur kurtulmaz yoluna hızla devam etmek istediği için salmıyor beni. Ben de susuyorum.

18

İki saat sonra Erivan’a giriyoruz. Her yerde unutmabeni çiçekleri var. Çiçeğin altında da ölen 1,5 milyon Ermeni için “191,5 – I remember and demand” (191,5 – Hatırlıyorum ve Talep ediyorum) yazıyor. İlk gün, şehir merkezinde bir yerde kalacağız. Eşyaları bırakıp dışarı çıktık. 24 Nisan’daki System of a Down konseri için Arjantin’den gelen Alex’le tanıştım. Suriye’ye sürülen kafilede, kurtulanlar arasındaymış büyükannesi ve büyükbabası. Oradan Beyrut’a gitmişler. Sonra da Arjantin. Konserde kendisi gibi bir hikayesi olan bir kızla tanıştığını ve sevindiğini söylüyor. Hep bu hikayelerle büyümüş çünkü. “Siz nasıl hikâyelerle büyüdünüz?” diye soruyor, anlatıyorum.  Alex devam ediyor, “Başka hikayeler de var aslında. Mesela kahraman Türklerin hikayeleri. Benim dedelerimi değil ama konserde solist anlattı, onun akrabalarını bir Türk korumuş. Ve dedi ki – ki ben de katılıyorum – Türkiye 1915’i reddederek o insanların kahramanlıklarını da reddetmiş oluyor.”

Üzgün olduğumu söyleyeceğim bara varıyoruz. Ne demişti Marija, “Hayır, kimse beni yapmadığım bir şey için yargılayamaz.” “İkinizin durumu farklı aslında” diyor Hmayak ve devam ediyor, “Sen bahçede oynarken mahallene bombalar atıldı. Seni birey olarak kimse yargılayamaz. 1915 meselesindeyse olay devletin bunu inkâr etmesi ve Türklerin de bu tutumu değiştirmeye dair hiçbir şey yapmamaları. Yüzleşmek zaman alıyor kısacası.”

1 Gece

Ertesi akşam geleneksel Ermeni dansları gecesi düzenlenecekmiş. Yemeğimizi yediğimiz restorandan uzun bir yürüyüş yaptıktan sonra büyük bir havuzu olan parka varıyoruz. Havuzun yanına sahne kurulmuş. İnsanlar havuzun etrafını el ele tutuşarak çevrelemişler. Sahnede biri konuşuyor. Tahmin ettiğimiz kadarıyla hangi yörenin dansını yapacaklarını anlatıyor, ben “Sadece izlemek için gelmeyen el kaldırsın” der demez Vesna elimden tutup beni havuzun yanına çekiyor. Çantalarımızı sağa sola fırlatıyoruz. “Selam, biz hiçbir şey bilmiyoruz ve sizinle dans etmek istiyoruz” diyoruz ve bize öğretmelerini rica ediyoruz. Birkaç dans sonra alışması daha da kolay oluyor. Tanışıyoruz. Narine 10 yıldır dans ediyormuş. Vesna’ya nereden geldiğini soruyor. Vesna söylüyor. “Sırbistan!” diye biraz bağırarak, güzelce gülerek tekrarlıyor Narine. Sonra klişe ana geliyoruz, “Türkiye’den geldim ben de” diyorum. Havuza bakıyor Narine gülümsemeye devam ederek. “Üzülme” diyorum. “Yok yok” diyorlar Narine ve arkadaşı. “Birçok Ermeni’den daha bile iyi yaptın. Hemen aldın hareketleri” Hemşin başlıyor o sırada. Sadece erkeklerin yaptığı bir dans olduğunu söylüyorlar Narine. Vesna tabii ki buna aldırış etmiyor. Dört kadın Hemşin oynuyoruz.

“Hayal et, ama yapma, sol ayağınla bir adım atmak üzere olduğunu hayal et.”

Ama yapma. Ne değişti?

Duranadam eylemi üzerine Gurur Ertem’in, “Bir dansçı hareketsizleştiğinde tarihe dikkat kesilin” yazısı için Steve Paxton’dan yaptığı alıntıyı buraya koyuyorum. Dansın harekete kattığı duyguyu bir kere hisseden herhangi birinden bahsediyor aslında Ertem başlığında. Bunu o an fark ediyorum. Narine dursa-dans etmeyi bıraksa-sussa-bir de bu olsa..

Gecenin sonunda Narine dansların bittiğini söylerken çok üzgündü. Bu geceyi unutmayacağımı söyledim. Bu sefer Narine’le bir anda, sevinçle, kocaman sarıldık.

Birbirimize bakıp, birbirimize kırgın ya da kızgın olmadığımızı hatırlamaya, görmeye, yaşamaya ihtiyacımız var. Çok basit, çok düz, sade ve sakin, yüzlerce defa söylendi ama bu. Sadece bu.

İpek Yolu 

Birbirimizin gözlerine bakabileceğimiz yerleri birer birer yok ediyoruz. Eh, utanç, kolay bir duygu değil.

Ermenistan’a gitmeden önce Açık Radyo’da fotoğrafçı Norair Chahinian ile yapılan programı dinliyorum. Mayıs ayı boyunca Tütün Deposundaki sergisini konuşmak için telefonun diğer ucundan anlatıyor. Hikâyesi aynı Alex gibi. Norair’sa Brezilya’da yaşıyor. “Günümüzde artık boş kalmış İpek Yolu, neden?” diye sordu. Cadıların yarattığı hapis-dünya aslında burası belki, biz-hepimiz oradayız ve artık gerçekle iletişime geçmenin bir yolunu bulmalıyız. Bu arayışın farklı yolları var. Norair’le tavsiyemiz farklı yerlerde, aynı şeyde buluşuyor: Sanat. “Sanki tarihin bir sayfası, sanatla, o fotoğraflarla geride bırakılabilecekmiş gibi”

Birbirimizin gözlerine bakabileceğimiz yerleri birer birer yok ediyoruz.

Narine’le dans etmeden önce, Erivan’daki işgal evine gittik. Erivan’ın çok turistlik ve dünyaca bilinen (kapısında “buraya kimler geldi” resimleri olan – evet Hollande da var) restoranın sokağında. Bir gün yolunuz düşerse diye anlatıyorum. Elli metre daha yürüdüğünüzde solunuzda bir avlu göreceksiniz. Oradan girin ve soldaki tahta merdivenleri çıkın. Tahta bir kapının üzerinde kırmızıyla “Foreign Ministry of Turkey” (Türkiye Dışişleri Bakanlığı) yazıyor. Açın kapıyı, belki tuvaletiniz gelmiştir. Çıkarken ellerinizi yıkamayı unutmayın. Üç farklı odada, farklı sanatçıların resim atölyelerini gezin. Sanatçılar fotoğraf çekilmesini ve paylaşılmasını istemiyor. Binanın yıkılıp, bir eve ya da otele dönüşme olasılığı konuşulmaya başlanmış. Hayatımda gördüğüm en karamsar çizimler.

Birbirimizin gözlerine bakabileceğimiz yerleri birer birer yok ediyoruz.

Şimdi de Hrant Dink’in yetiştiği ve bir dönem eşiyle yöneticiliğini yaptığı Kamp Armen’in yıkımı söz konusu. Yıllar önce çıkan bir Vakıflar Kanunu sayesinde devletin el koyduğu kampın yıkımı duyulduğunda hemen gidildi ve Ermeni gençler kamp kurdular. Bu tepki verilmese ve kamulaştırılıp Ermeni Vakfına iadesi istenmese Türkiye’de yasal düzenlemeler ve insanlar bu yıkıma hazır hatta bu yıkımın yanında belki de haberi yok. Aynı kampı satın alan kişinin de bu yere devletin el koyduğunu bilmediği gibi…

24 Nisan’ın hikâyesi, 6 – 7 Eylül olayları, Hrant’ın katli devam ediyor. Ve birbirimizin gözlerine bakabileceğimiz yerleri birer birer yok ediyoruz.

Başka bir yol anlatıyorum Alex’e. Benim dedemler de 1924 mübadelesiyle Selanik’ten gelmişler. Köy önce 1915 ve sonrasında Ermenilerini gönderiyor. Sonra da Rumlarını. Bu topraklarda ölüleri sanki artık  geçip gidemez oldular. Sıkıştılar sanki bir yerde acıyla. Biz burada, her gün aynı acıyla ağlayanlar için bir şeyler yapabilmek, ölülerimizi cennete göndermek ve yola devam edebilmek istiyoruz.

Artık bana nerden geldiğimi sorduklarında, İpek Yolu’ndan diyeceğim…

12.Bahar Topçu

 

Bahar Topçu

İzmir’de Doğa ve Kent Filmleri Festivali

Şehir ve köylerde doğa talanına karşı verilen mücadele ve kentsel dönüşüm öyküleri bu kez beyazperdede anlatılıyor. İzmir Savunması, 10. İşçi Filmleri Festivali kapsamında Doğa ve Kent Filmleri Festivali düzenleniyor.

izmir film

“Kentin Ezgisini Besteleme”

9-10 Mayıs tarihlerinde İzmir Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek festival, “Kentin Ezgisini Besteleme” çağrısıyla başlayacak. Yırca’dan Validebağ’a, rezidansların gölgesinde nefes almaya çalışan eski mahallelerden Gezi Parkı’na direniş hikayeleri anlatan on belgesel film, iki gün boyunca izleyicilerle buluşacak. Film gösterimlerinin ücretsiz olduğu festivalde, perdeye yansıyanların benzerlerini yaşayanlar da kendi hikayelerini anlatacak. İzmir’de Kentsel Dönüşüme Boyoz Derler Ama Yemezler başlığında yapılacak  ‘Ege’de Çevre Mücadeleleri’ paneline, kentsel dönüşüm sürecinden geçen Karabağlar, Limontepe ve Narlıdere’de yaşayanlarla taş ocağını protesto ettikleri gerekçesiyle geçtiğimiz gün hakim karşısına çıkan Kemalpaşa’nın Akalan köylüleri de katılacak.

Çevre ve Kent Mücadelesi Filmleri

Beş ay önce oluşan ve İzmir’de düzenledikleri nükleer karşıtı yürüyüş ve kentsel dönüşüm bölgelerindeki faaliyetleriyle çevre mücadelesindeki varlığını hissettirmeye başlayan İzmir Savunması, “Ege’nin pek çok bölgesinde insanlar özümsedikleri, sürdürmek istedikleri ve arzuladıkları değerleri savunuyor, ‘Başka bir dünya mümkün’ diyerek şirketlere, hükümete, dayatılan sisteme karşı direniyorlar. Bizler İzmir Savunması olarak, toprağımıza, suyumuza, havamıza, ormanlarımıza, kentlerimize, köylerimize, yeşilimize sahip çıkmak için bizleri ortaklaştıran mücadeleleri anlatırken, yarınları birlikte tasarlamak ve genişletmek, doğa, kent ve çevre sorunlarını çözmek için ortak adımlar atmak istiyoruz. Doğa ve Kent Filmleri Festivali’nde birbirimizden habersiz dile getirdiğimiz tüm sorunlarımızı daha güçlü bir şekilde, hep birlikte haykıracağız.” açıklamasıyla herkesi festivale çağırdı.

Festivalde, Pazar günü “Üç Beş Ağaç Kervanı” da gösterilecek

İzmir Savunması gönüllüleri, Doğa ve Kent Filmleri Festivali’nin  İşçi Filmleri Festivali’nin İzmir ayağına nasıl dahil olduğunu  ve İzmir Savunması’nın neden kurulduğunu Yeşil Gazete okurları için anlattı:

“Son yıllarda doğa ve kent alanlarına yönelik çok ciddi saldırılar var. Bu saldırıları İzmir açısından düşündüğümüzde görece daha “şanslı” olduğumuzu söyleyebiliriz. İstanbul, Ankara, Bursa gibi kentleri düşündüğümüz zaman İzmir henüz o kadar saldırıya uğramış değil. Saydığımız kentlerde yaşanan saldırılar sonrası gelişen kentleşme süreci aslında İzmir’in hikayesini de anlatıyor.  Eğer karşı durmazsak bir süre sonra aynı sorunları yaşayacağımızın farkındayız.  İzmir Savunması da bu ihtiyaçtan doğdu. Bu anlamda kafa yormak isteyen şehir plancısından mimarına, müzisyeninden psikologuna, öğrencilere kadar çok farklı kesimlerden oluşan bir birliktelik kuruldu. Doğaya ve kente yönelik saldırılara karşı kolektif bir muhalefet, ortak bir mücadele hattı oluşturmak, akıl veren değil, mücadele verilen yörelerdeki insanlarla birlikte eyleyen, örgütleyen, onların fikirlerini alan,  yanlarında duran bir birliktelik kurma derdindeyiz. Bu anlamda Kuzey Ormanları ve Marmara Savunması’na benziyoruz. Buradan hareketle Doğa ve Kent Filmleri Festivalini, geçmişte yaşanan deneyimleri paylaşarak yapılacak panellerde bir mücadele hattı oluşturmak amacıyla düzenliyoruz. İşçi Filmleri Festivali gönüllülerine bize gösterdikleri kolaylık için sizin aracılığınızla teşekkür ederiz.” 

İZMİR DOĞA VE KENT FİLMLERİ FESTİVAL PROGRAMI

9 MAYIS 2015 CUMARTESİ

KENT MÜCADELELERİ FİLM ETKİNLİĞİ

İzmir Savunması “Kentin Ezgisini” Bestelemeye Çağırıyor Açılış Konuşması

12.15- Pandomim Gösterisi / İlker Kılıçer

12.30-İstanbul Hayali / Perihan Bayraktar / 98’

14.25- Komşu Komşu Huu! / Bingöl Elmas / 54’

15.25- Bina Bina Kent / Sevcan Sönmez / 24’

15.50- Bağ / Hande Zerkin, Gözde Efe / 12’

16.05- Lamekan: Metalaşan Kentin Çöküşü / İmre Azem / 12’

16.30- PANEL- FORUM: İZMİR’DE KENT HAKKI MÜCADELELERİ

İZMİR’DE KENTSEL DÖNÜŞÜME BOYOZ DERLER AMA YEMEZLER!

Katılımcılar: Karabağlar- Limontepe- Narlıdere Kolaylaştırıcı: İzmir Savunması

10 MAYIS 2015 PAZAR

ÇEVRE MÜCADELELERİ FİLM ETKİNLİĞİ

İzmir Savunması “Kentin Ezgisini” Bestelemeye Çağırıyor Açılış Konuşması

12.1O- Müzik Dinletisi / İzmir Müzisyenler Derneği

12.40- Nefes Olmayınca / Emin Külekçi / 45’

13.25- Üç Beş Ağaç Kervanı / Praksis / 28’

14.15- Çöpten Bir Hayat / Serdar Narin / 30’

15.50- Validebağ Direnişi / Hakan Tosun / 40’

16.35- Ölmez Ağaç- Yırca Belgeseli / Kazım Kızıl / 53’

16.40- PANEL- FORUM: EGE’DE ÇEVRE MÜCADELELERİ

Katılımcılar: Kemalpaşa Akalan- Menderes Karakuyu- Urla Ovacık- Gölmarmara Hacıveliler Kolaylaştırıcı: İzmir Savunması

https://www.facebook.com/izmirsavunmasi?fref=ts

 

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

Mesut Barzani, ‘Bağımsız Kürdistan geliyor’

0

ABD’de açıklamada bulunan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani, ‘Bağımsız Kürdistan geliyor’ dedi.

72

IKBY Başkanı Mesut Barzani, Washington’da ABD Başkanı Barack Obama ve Başkan Yardımcısı Joe Biden ile görüştü.Barzani, ABD’nin dış politikası üzerinde etkili düşünce kuruluşlarından Atlantik Konseyi’nde bir konuşma yaptı. Barzani konuşmasında terör örgütü IŞİD’le mücadele, Irak’ın geleceği ve Kürdistan’ın bağımsızlığı konularına değindi.

Irak’ın birliğinin zorunlu değil gönüllü olduğuna işaret eden Barzani, “Bağımsız Kürdistan kesinlikle geliyor” ifadesini kullandı. Mesut Barzani, Kürdistan’ın bağımsızlığını “devam eden, durmayan ve geriye gitmeyen bir süreç” olarak tanımladı.

Barzani, IŞİD’le mücadelede Peşmerge’nin etkin bir rol oynadığını, terör örgütüne karşı Bağdat hükümetiyle birlikte hareket ettiklerini vurguladı. Petrol gelirlerinin paylaşımına da konuşmasında değinen Barzani, gelirlerden bölgesel yönetimin payını alabilmesini beklediklerini söyledi.

(Deutsche Welle Türkçe)

Sinop Nükleer Santrali için ‘vergi ve denetimden muaf’ şirket

0

Sinop Nükleer Santrali’ni işletecek şirket, her türlü kanundan ve denetimden muaf olması için AK Parti tarafından vergi cenneti olarak nitelendirilen Jersey Kanal Adaları’nda kuruluyor

71Sendika.org’un haberine göre AK Parti, Elektrik Üretim Anonim Şirketi’ne (EÜAŞ) bağlı olarak Sinop Nükleer Santrali’ni işletecek bir alt kamu şirketi kurma kararı alırken, şirketin hiçbir yasal denetim ve incelemenin yapılmayacağı, vergi cenneti olarak bilinen Jersey Kanal Adaları’nda kurulması öngörüldü. Böylece Türkiye tarihinde devlet ilk kez her türlü denetimden uzak, vergi beyannamesi vermekten ve hesaplarının incelenmesinden muaf kişilerin başvurduğu bir yola başvurmuş oldu.

Vergi cenneti olarak bilinen Jersey Kanal Adaları’nda Japonyalı ortaklarla birlikte kurulacak şirketin anlaşma metninde Kamu İktisadi Teşebbüsleri hakkındaki kanun hükmündeki kararnameden ve Özelleştirme Uygulamaları Hakkındaki Kanun’dan ve Sayıştay Kanunu’ndan muaf olacağı açıkça belirtildi.

Amacı yabancı ülkelerde elektrik sektöründe yatırım yapmak, santral kurmak, elektrik ticareti ve tedariki gibi konularda faaliyette bulunmak olarak sunulan şirketin Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına tabi olmamasına dair soru işaretlerine ise projede hızlı kararlar alabilmek gayesi güdüldüğü şeklinde yanıt verildi.

Taraf’tan Sümeyra Tansel’e konuşan uzmanlara göre ise devletin vergi cennetinde şirket kurması skandal. Uygulamanın devlet ciddiyetine, geleneğine ve organizasyonuna aykırı olduğunu belirten uzmanlar, Türkiye’nin de üyesi olduğu G20 zirvesinde vergi cennetlerinin kapatılmasına yönelik bir karar olduğunu, bu kararın altında Türkiye’nin de imzasının bulunduğunu hatırlattı.

(Taraf, Sendika.org)

Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali 8 Mayıs Cuma günü perdelerini açıyor

Türkiye’nin ilk kadın filmleri festivali olan 18. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 8 Mayıs Cuma günü başlıyor. Sinema emekçisi kadınların üretimlerini görünür kılmak amacıyla düzenlenen festival kapsamında Tanzanya’dan Etiyopya’ya, Gürcistan’dan Kanada’ya, Mozambik’ten Yeni Zelanda’ya kadar dünyanın dört bir yanındaki 38 ülkeden 133 film izleyiciyle buluşacak. Filmler 17 farklı bölüm altında gösterime girecek. Festivalin bu yılki teması ise “18’in Halleri”.

69

Sanat Filan.com’un haberine göre festivalde birbirinden renkli filmlerin beyaz perdeye yansıtılacağını söyleyen Festival Koordinatörü Özlem Kınal, festival programı hakkında şu bilgileri verdi: “Bu yıl da ilklere imza atmaya devam edeceğiz. Bu yılki programımızı Ankara’daki üniversiteleri temsilen 18-24 yaş grubu gençlerden oluşan 10 kişilik genç kurulumuz ve kurulumuzun başkanı Damla Sönmez ile birlikte hazırladık. Beyin felçli bir genç kadının aşkla imtihanından yaş ortalaması 95 olan HipHop grubunun dünya şampiyonası macerasına, anoreksiya sorununu kız kardeşinin desteğiyle alt eden genç kızın mücadelesinden, boşanabilmek için 5 yıl boyunca mahkeme kapılarını aşındıran kadına kadar birçok konuyu işleyen filmler izleyeceksiniz. Ayrıca, küçük el fenerleri yaparak sürdürülebilir yaşam bizim işimiz diyen çıplak ayaklı nineleri göreceksiniz. 18 yaşındaki down sendromlu genç kızın hayat yolculuğuna tanık olacaksınız. Ev alabilmek için banka kredisi çeken 40 yaşlarında bir kadının içine düştüğü kısır döngüden, Batı Sahra çöllerinde iki kadının özgürlük mücadelesine şahit olacaksınız.”

Karikatürlerle Toplumsal Cinsiyet Sergisi

Bu sene 18. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında bir ilk daha yaşanacak. 9 Mayıs Cumartesi günü, saat 19.00’da, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde Karikatürlerle Toplumsal Cinsiyet Sergisi‘nin açılışı gerçekleştirilecek. 35 ülkeden, 400 karikatüristin başvurduğu sergi Uluslararası Karikatür Kurumları Birliği tarafından yüksek bir puanla onurlandırıldı. 400 karikatür arasından seçilen 100 karikatür festival haftası boyunca izleyicilerin beğenisine sunulacak. Sergi açılışının hemen öncesinde ise Marisa Stotter’in çizgi roman endüstrisindeki kadınların büyüleyici hikayesini anlatan belgesel filmi ‘Karikatür Çizmeyi De Biliriz!’ Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gösterilecek.

Türkiye ve dünyadan en yeni belgesellerden oluşan “En Gerçekler: Belgeseller”, LGBTİhaklarına odaklanan filmlerden oluşan “Pembesiz Mavisiz”, kısa filmlerin çarpıcı diliyle dünya sorunlarına bakılan “Kısa Olmazsa Olmaz” ve bir büyülü dünya seyahati “En Hayaller: Canlandırmalar”ın yer aldığı festivalin en dikkat çeken bölümünü ise, Toronto Female Eye Kadın Filmleri Festivali Direktörü Leslie Anne Coles’un hazırladığı özel seçki oluşturacak.

Bu yıl, festivalin gelenekselleşen bölümlerinden biri olan “Olay Yeri:Aile” bölümü ise UNICEF’in desteğiyle oluşturuldu. Kınal, Sinema Diliyle Çocuk Gelinler başlıklı bir panelin gerçekleşeceği bu bölüm ile ilgili de şu bilgileri verdi: “Kadın sorunlarına odaklanan filmlere yer verdiğimiz Olay Yeri: Aile bölümünü UNICEF’in destekleriyle oluşturduk. Bölümde Etiyopyalı yönetmen Zeresenay Berhane Mehari’nin filmi Cesaret ve Pakistanlı Afia Nathaniel’in yönettiği Kızım İçin öne çıkan filmler. Bu bölüm kapsamında Halam Geldifilminin yapımcısı Sami Dündar ile oyuncusu Onuryay Evrentan Atasalihi ve Lal Gecefilminin yönetmeni Reis Çelik’in de katılımıyla ‘Sinema Diliyle Çocuk Gelinler’ başlıklı bir panelimiz olacak. Panel, 15 Mayıs Cuma günü saat 19.00’da Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek.”

Festival hakkında en güncel bilgiler için: festival.ucansupurge.org/

(Sanatfilan.com)

Yunus Nadi Öykü Ödülü Gaye Boralıoğlu’nun, “Mübarek Kadınlar”ına

Her yıl Cumhuriyet gazetesinin kuruluş yıldönümü 7 Mayıs’ta dağıtılan ve bu sene 70’incisi düzenlenen Yunus Nadi Ödülleri’nin bu yıl öykü dalında kazananı “Mübarek Kadınlar” kitabıyla Gaye Boralıoğlu oldu.

67

Roman, öykü, fotoğraf, şiir, karikatür ve sosyalbilimler olmak üzere altı dalda sekiz ödülün verildiği “Yunus Nadi”de diğer kategorilerin kazananları perşembe günü duyurulacak.

68Boralıoğlu kitabın yayımlanmasından sonra yaptığı söyleşide kitabın adına atıfla, “Nedir onları mübarek yapan” sorusuna: “Çocukluğumda babamın ağzından duymuşumdur bu sözü sık sık; babaannem için kullanırdı. Babaannem hınzır bir kadındı, şaşırtıcıydı. İnsanın damarına basmayı iyi bilirdi. Bu yüzden de bazen eğlenceli olurdu bazen zorlu. Kitaptaki öyküler geniş bir yelpazede sıralanmış kadın öyküleri. Pilavcının karısı da var, komşu abla da, gizlenmiş bir dinsel kimlik de. Bütün bunları bir arada tutan bir tanımlama oldu mübareklik. Hem şaşırtıcı, beklenmedik anlamıyla hem de kutsal anlamıyla. Kutsal ama dini inancı yüzünden değil de, bir biçimde ötekileştirilmiş, zulüm görmüş, gerçek kimliğini gizlemek zorunda kalmış, mücadele etmiş ve bu yüzden de kutsallığı hak etmiş kadınlar.” şeklinde yanıt vermişti

(Radikal)

Ekolojik Anayasa ve Çevre Pratikleri Konferansı’ndan Notlar

Ekolojik Anayasa ve Çevre Pratikleri Konferansı,  Avrupa Hukuk Öğrencileri Topluluğu İstanbul Grubu (ELSA İstanbul) önderliğinde 6 Mayıs Çarşamda günü (dün) Galatasaray Üniversitesi’nde yapıldı.

61
Fotoğraf: Rana Göksu

 

Kuzey Ormanları Savunması (KOS), Su Hakkı Kampanyası, Genç Yeşiller, İklim İçin, Arhavi Doğa Koruma Platformu (ADOKOP),TEMA gibi sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinin de katıldığı, Yard. Doç. Dr. Serkan Köybaşı, Dr. Tolga Şirin, Avukat Yakup Okumuşoğlu ve Avukat Can Atalay‘ın konuşmacı olarak davet edildiği konferanstan bazı notlar şöyle:

Marx dillerden düşmedi

Konuşmacılar sıklıkla kapitalizm ve sistem eleştirisi yaptılar, Karl Marx konferans boyunca en çok anılan düşünür oldu.

Serkan Köybaşı, Marx’ın “Devlet yok edilmelidir.” sözünün derin ekolojist bakışla düşünülebileceğini söyledi ve ekledi: “Televizyon izleme keyfini biz icat ettik, pasaportu da. (…) Sistem bizi doğadan koparıyor.”

Devletin merkeziyetçi yapısının, fıtratında ademi merkeziyetçilik olan doğanın bozulmasına yol açtığını söyleyen Tolga Şirin, aynı Marx’ın kapitalizmi eleştirirken yaptığı gibi bugün de ekoloji için “temel çelişkileri ortaya koyma”nın önemli olacağını ifade etti.

Yakup Okumuşoğlu “Kapitalizm er geç insanlığı yıkıma götürecek” dedi, Can Atalay ise sorunların kaynağının mülkiyet olduğunu söyledi.

Tolga Şirin: “Bir dere ya da gelecek kuşaklar hak öznesi olabilir”

62İlk oturumun konuşmacıları Bahçeşehir Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. Serkan Köybaşı ve Galatasaray Üniveristesi’nden Dr. Tolga Şirin, “Ekolojik bir anayasa mümkün müdür?”ü başlığında doğa, insan, devlet ilişkilerini konuştular.

Tolga Şirin, ekolojik anayasaya en yakın örnekler olan Bolivya, Ekvador ve Bhutan  anayasalarından örnekler aktardı. Üçte biri ekoloji ile ilgili olan Bolivya Anayasası bir su mücadelesinden doğuyor. Fransız bir şirket Dünya Bankası’nın da teşviğiyle Bolivya’daki suların mülkiyetini alıyor. Zaman geçtikçe fiyatı artan suyu satın alamayan fakir Bolivyalılar, çatılarına büyük çanaklar koyup yağmur sularını toplamaya başlıyor. Ancak bu kez şirketten “benim mülkiyetim olan su buharlaşıp yağmur oluyor” savıyla Bolivyalıların yağmur suyunu biriktirmesini yasaklatıyor. Şirketin bu hamlesi, “Geçmişteki sömürücü ve neo-liberal Bolivya devletini terk ediyoruz” sözleriyle başlayan anayasanın kabulüne uzanan sürecin fitilini ateşliyor. Ekvador Anayasası’nda tüm havayı değiştiren bir madde var: “Doğa bir hak öznesidir.” Şirin: “Yani, Bir dere ya da gelecek kuşaklar hak öznesi olabilir.” diyor. Dolayısıyla bu özneler tahrip gördüğünde ya da görme riski altındaysa bu hukukun konusu olabiliyor. Bhutan Anayasası’nda ise öne çıkan güçlü bir madde şöyle diyor:” ülkenin yüzde 60’ı ormanlık alandır ve bu değiştirilemez.”

Serkan Köybaşı: “Anayasa para kazanma odaklıdır, doğayla ilgili bir metin değildir.”

Serkan Köybaşı, ekolojik kriz ve ekonomik kriz kavramlarıyla söze başlıyor: “Ekolojik kriz diye bir şey yok. Ekolojinin hep bir dengesi vardı. Denge insanları etkilemeye başlayınca buna kriz dedik ama bu “kriz”in sebebi aslında ekonomik sistemimiz ve getirdiği kriz”.

‘Ekolojik bir anayasa olabilir mi’ sorusuna Köybaşı’nın cevabı ise bunun bir oksimoron olduğu. Yani, ekoloji ve anayasanın birarada olmasının mümkün olmadığı çünkü “anayasanın varlığının ekolojik ‘kriz’in sebebi” olduğunu söylüyor. Bugünkü anayasa metinlerinin doğayla alakalı olmadığını, Fransız burjuva devriminden dolayısıyla insandan köklerine dayandığını ifade ediyor Köybaşı. Anayasanın insan merkezli olması ise doğal olarak insanın lehine, para kazanma, üretim yapma amaçlı olması demek. İnsanın bu niyetini gerçekleştirmesinin yolu ise hammadde kullanmak, yani doğayı tüketmek.

“Dünyanın katili olmaktan vazgeçebiliriz”

66

Köybaşı, sözlerine James Lovelock’un Gaia hipoteziyle devam ediyor: “Gaia, yani dünya tek bir canlıdır. Homeostaz (bir metobolizanın kendini koruma eğilimiyle denge kurmaya çalışması)’ı vardır.” Bu hipoteze göre eğer insan nüfusu 500 binlerde kalsaydı Gaia kendini toparlayabilirdi. Bugün Gaia’nın homeostazı çöküyor ve bu nedenle kapitalizmi bırakmamız lazım. Köybaşı “belki dünya yardım edebiliriz, dünyanın katili olmaktan vazgeçebiliriz” diyor ve ekliyor: “Ekolojist olalım. Kapitalizmi, büyüme isteğini bırakalım. Az tüketip az üretelim.”

Köybaşı sözlerini oldukça vurucu tamamlıyor: “Doğanın kurallarında anayasa yoktur. Doğa özgürdür, tahakkümsüzlüktür. Ekolojik bir düzende ne anayasa olur ne devlet olur. (…) Evet, bunlar bir teori. Bir zamanlar kapitalizm ve sosyalizm de birer teoriydi.”

Bir arabanın üretilmesi, 100 milyon Gamboçyalının bir günlük su tüketimi demek!

“Yargı Yoluyla Doğayı Korumak”, Avukat Yakup Okumuşoğlu ve Avukat Can Atalay’ın konuştuğu 2. oturumun başlığıydı.

Suyun kapitalizm sürecindeki hikayesinden bahseden Yakup Okumuşoğlu sözlerine Rize’nin Fırtına vadisinde büyüdüğünü söyleyerek başlıyor konuşmasına. Birçok şeyin hammaddesinin su olduğundan bahseden Okumuşoğlu, “meta”ya dönüştürülen suyun sınırlı varlık olduğunu söylüyor: ”Dünya üzerindeki tarım, endüstri ve insanların ihtiyacı için kullanılabilecek sular toplam suların yüzde 1’ini oluşturuyor. Gamboçya’daki insanlar günlük ortalama 4,5 litre su kullanılanabiliyorken Türkiye’de bu rakam 111 litre. Bir araba üretimi içinse otalama 400 ton su gerekiyor.”

Bunlar hep “Arınç kafası”

Bolivya’daki su hareketinde de olduğu gibi suyun özelleştirilmesinin tepki alması üzerine “kullanım hakkı” diye yeni bir şey icat edildiğinden söyleyen Okumuşoğlu “Kullanım hakkı özelleştirmenin getirdiği hakların aynısını sağlıyor zaten.” diyor. Yani, isim dışında değişen bir şey yok. “Türkiye’deki derelerin tümünün kullanım hakları 49 yıllığına bazı şirketlerde, 2000 büyük ölçekli Hidroelektirk santral (HES) ve 10 bin micro HES projesi var.” 20-30 sene sonra su çatışmaları çıkacak senaryosuna doğru ilerlediğimiz ifade eden Okumuşoğlu “Şirketler suyu satmak ve enerji üretmek ikileminde kalacaklar, ‘suyu satıyorum ama şu fiyattan’ diyebilecekler.” diyor. Dava açmanın hem zor hem masraflı olduğundan, davaların açıldıktan sonra hantal ilerlediğinden bahseden Okumuşoğlu, kazanılan davalarınsa münferit kaldığını ifade ediyor. Örneğin, dava açılarak iptal edilen projelerin ufak değişikliklerle tekrar hayata geçirilmeye çalışıldığını söylüyor: “Arınç kafası bunlar. (…) Artvin Arhavi’deki sahil yolu projesine 4 kez itiraz ettik, her itirazda aynı yol projesinde sadece 20 metre değişiklik yapıldı.”

Okumuşoğlu: “Hukuk darbe aldı, sivil toplum hukuğu tekrar var edebilir”

Okumuşoğlu sözlerine devam ediyor: “Hukuk darbe almıştır. Artık hukuk geri planda bir aygıt haline geldi, işlevsizleşti. Ancak patinaj yaptırabiliyoruz, zaman kazanabiliyoruz. Hukuk sivil toplumu arkasından sürükleyince olmuyor. Sivil toplum öne çıkıp hukuğu arkasına alıp yürüyünce sonuç alabiliyoruz. Gerze’de bunu izledik, şimdi Bartın Amasra’da halk ayakta yapılacak termik santrale karşı.”

“Sivil toplumun ‘benim hukukum bu’ demesi gerekiyor, o zaman hizaya geliyorlar. Bartın’daki yapılması planlanan termik santralin ÇED raporu 1 yıldır bakanın önünde onay bekliyor. Bakan onaylarsa bartın’ı kaybedeceğini biliyor.”

Okumuşoğlu sözlerini şöyle tamamladı: “Hukuk bitmiş vaziyette, siz yeniden var edeceksiniz.”

Atalay: “Kent mekanı hakkında karar verme hakkı vatandaşların elinden alındı”

Vatandaşların karar verme haklarının elinden alınması konusuna değinen Can Atalay, “Bu bahis yalnızca doğal varlıklarla ilgili değildir aynı zamanda kent mekanı ile de ilgilidir” dedi. Soylulaştırma ve kentsel dönüşüm politikalarını eleştiren Atalay, neoliberalizmin yıkıcılığına atıfta bulundu: “Neoliberalizm mevcut çitleri, yani tabuları, dümdüz edip tekrar çitlemek demektir. Yalnızca AKP’ye atfedeilemeyecek bu neoliberal düzende yuttaşların hakları belirsiz, yükümlülükleri belirlidir.”

Atalay: “Başka şanslarının olmadığını söyleyeceksiniz”

ADOKOP temsilcisinden gelen “Biz köylerde mücadeleyi anlatıyoruz ama  insanlar korkuyor yasalardan, hapse düşmekten. Özellikle iç güvenlik yasasının geçmesinden sonra. Onları nasıl hareketlendiririz?” sorusuna Atalay “başka şansınızın olmadığını söyleyeceksiniz” diye cevap verdi ve ekledi “İç güvenlik yasası anayasaya ve uluslararası sözleşmelere aykırı. Uygulayabilirler ama sonuçları ağır olacaktır, Türkiye büyük tazminatlar ödemek zorunda kalacaktır.”

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete)

Boğazpınar’da HES için yürütmeyi durdurma kararı

Mersin’in Tarsus ilçesine bağlı Boğazpınar köyünde yapılmak istenen HES için yürütmeyi durdurma kararı verildi.

59

Evrensel Gazetesi’nden Burak Şefkat’in haberine göre Mersin 2. İdare Mahkemesi tarafından ‘HES’in yapılması durumunda yöre halkının yaşamında birçok olumsuzluğa yol açacağı’ gerekçesiyle yürütmeyi durdurma kararı verildi. Çamlıyayla Enerji Elektrik Üretim AŞ tarafından yaklaşık 4 yıldır yapılması planlanan HES’e karşı yöre köylüleri bir süredir kitlesel eylemelerle tepki gösteriyordu. Boğazpınar köylüleri santrale karşı üç kez festival düzenledi, sayısız basın açıklamaları gerçekleştirdi.

Boğazpınar Köyü HES karşıtı platform sözcüsü Ahmet Öztürk
Boğazpınar Köyü HES karşıtı platform sözcüsü Ahmet Öztürk

Mahkeme ise verdiği kararda köylülerin bugüne kadar seslendirdikleri talepleri haklı bularak HES yapılması planlanan bölgede ‘‘bitki, hayvan ve yöre halkının yaşamında birçok olumsuzluğa yol açacağı ayrıca ÇED raporundaki değerlendirmelerin eksik olduğu, projenin etki alanının yanlış belirlendiği ve ÇED olumlu kararının hukuka uygun olmadığını’’ belirleyerek yürütmeyi durdurdu.

Boğazpınar Köyü HES karşıtı platform sözcüsü Ahmet Öztürk, mahkemenin verdiği kararı olumlu bulduklarını belirterek ‘Mücadelemiz yeni başlıyor. Tamamıyla bu iş bitene kadar mücadelemize devam edeceğiz. Buradan şirkete bir kez daha seslenmek istiyorum ‘Boğazpınar’ın size verecek bir tas suyu yok’’dedi. Öztürk ‘’Yıllardır sürdürdüğümüz zorlu mücadelede her zaman yanımızda olan, desteklerini bizden esirgemeyen dostlarımıza, mücadele arkadaşlarımıza gazeteniz aracılığıyla çok teşekkür ediyorum’’dedi.

(Evrensel)

“Mecliste bir de Roman çocuğu olsun”

Roman mahallesi ya da Roman kültürü deyince aklınıza ilk ne geliyor? Vur patlasın çal oynasın hayatlar ya da bolca kavga gürültü mü? İzmir’in en ünlü Roman mahallelerinden Tenekeli’ye doğru yola çıkarken benim de aklımda aşağı yukarı bunlar vardı. Karşılaştığım ise bambaşka oldu: Ezici bir yoksulluk.

51.Özcan Purçu.foto Işıl Sarıyüce
Foto: Işıl Sarıyüce

Tenekeli Mahalle İzmir’in lüks semtlerinden Alsancak’a beş dakika mesafede. Ama o beş dakikada dünya değişiyor. Sokaklarda ilk göze çarpan bağrış çağrış oynayan çocuklar. Ardından evlerinin önüne attıkları kilimlerde ya da plastik sandalyelerde oturan kimi genç kimi orta yaşlı, renkli giyinmiş kadınlara rastlıyoruz. Erkeklerin zaman öldürdükleri yer kahve. Gençler ise ellerinde sigaralar, kollarında dövmeler ve saç kesimleri ile Brezilya’nın gecekondu mahallesi favelaları andırıyor. Tümümün çok temel bir ortak noktası var, işsizlik.

İşsizlik en büyük sorun

Roman mahallelerinde “derdiniz ne” diye sorduğunuzda istinasız aldığınız yanıt “iş yok, para yok” oluyor. Sanmayın ki gözleri yükseklerde. Örneğin sohbet ettiğimiz 35 yaşlarındaki İsmet Bey belediyede temizlik işçisi olarak çalışmak istediğini söyledi. Çok uzun vadeli ve büyük hayalleri de yok, çünkü gündelik hayatın her anında hissedilen kaygılar hayallere pek de yer bırakmıyor. Geçmişte göçebe yaşayan, sepet örme, kalaycılık, ata arabacılığı gibi işlerle geçinen Romanların artık az da olsa para getiren tek mesleği müzisyenlik. Ortaokul çağında sırtlarında ut ve keman asılı çocuklar da o yüzden bir an önce mesleği kapmanın derdinde.

Foto: Işıl Sarıyüce
Foto: Işıl Sarıyüce

Bugünlerde gürültülü Roman mahallelerinin doğal seslerine karışan bir ses daha var. Seçim arabalarından yankılanan parti müzikleri. Kendi deyimleriyle devletin “yalnızca askere çağırmak için hatırladığı” Romanlar belki de ilk kez bir seçimde heyecanlı. Çünkü 7 Haziran’da İzmir’de iki Roman aday milletvekili olmak ve Romanların sesini meclise taşımak için yarışacak. CHP’nin adayı Özcan Purçu 1. bölge 5. sıradan aday, yani seçileceği neredeyse kesin. AKP’nin adayı Cemal Bekle ise yine 1. bölgeden 7. sırada yarışacağından işi daha zor.

CHP adayı Özcan Purçu

Foto: Sabih Güzel
Foto: Sabih Güzel

CHP’nin adayı Özcan Purçu’yla bir Cumartesi günü buluşuyoruz. Anaakım medyada da sık sık yer bulan dolayısıyla gittikçe daha çok tanınan ve sempati toplayan Purçu’yu anlatan kelime bence samimiyet. Büyükçe Roman mahallelerinden Ege Mahallesi’nde dolaşırken herkesle Romanca konuşuyor. Purçu’nun hikayesinin başlangıcı pek çok Romanla aynı. Çadırda doğmuş, çok uzun yıllar dört duvar görmemiş, kimliğinin olmadığını 8 yaşında ilkokula başlarken fark etmiş. Üniversite okuyan az sayıdaki Roman’dan biri. Purçu Romanların yüzde 67’sinin 13-17 yaş arasında evlendiğini, eğitim eksiğinin işsizlik ve yoksulluğun temel nedenlerinden olduğunu anlatıyor.

Foto: Sabih Güzel
Foto: Sabih Güzel

Konuşurken yanımıza gelen bir baba “çocuklarımız diğer mahallelerde okula gidince ‘çingene’ diye dışlanıyor” diyor. Ayrımcılık Romanlar için yakıcı bir sorun. 21 yaşındaki müzisyen Şafak Dildöken “hepimizi eli uzun sanıyorlar, bizim mahallede öyle şey olmaz” derken öfkeli. Hayatını düğünlere giderek kazanıyor, geliri için “Allah bereket versin, Allah muhtaç etmesin” diyor.

Roman düğünü

Akşam, daha doğrusu Roman saatiyle akşam, gece saat 23.00’de enerjimizi zorlukla toplayarak Roman düğününe gidiyoruz. Binaların arasındaki ampullerle süslenmiş avlu benzeri düğün mekânını gördüğümüzde yanımdaki Fransız gazeteci arkadaşım “Filistin gibi” diyor. Düğün neden bu kadar geç başlıyor dediğimizde “kadınlar kuaförden ancak çıkar” demişlerdi, buraya gelip bol makyajlı, saçları topuzlu birbirinden bakımlı kadınları görünce ne demek istediklerini anlıyorum. Genç gelin ve damat ardarda patlayan havai fişekler ve kırmızı meşalelerin arasında sahneye çıkıp ilk danslarını ediyor. Ardından da davul zurna eşliğinde Roman havaları başlıyor. Pistte kalabalık yok, yalnızca müzisyenlerin davet ettiği iki üç kişi oynuyor ki dansların hakkı verilsin.

Foto: Işıl Sarıyüce
Foto: Işıl Sarıyüce

Türkiye’de kaç Roman yaşadığına dair kesin bilgi yok. Özcan Purçu “Buradan Türkiye’nin en doğusuna gidin, her il, ilçe ve köyde Roman mahallesine rastlarsınız” diyor. Her ilde varlar, üstelik de kapanmak zorunda kaldıkları “gettolar” çoğunlukla şehrin merkezinde ama kelimenin tam anlamıyla “görünmezler”.

Devletin 92 yıldır yok saydıkları

CHP Purçu’yu aday göstererek devletin 92 yıllık “görmeme ve asimile” yanlışını da telafi etme çabasında. Türkiye’deki Romanlar oldukça muhafazakâr, konuştuğumuz bir Roman mahallerde tarikatların örgütlendiğini anlatıyor. Pek çok evde ve işyerinde bayrak asılı. “Bu ülkenin vatandaşıyız ama bölücülük yapmadık” diye anlatıyorlar bağlılıklarını.

Foto: Işıl Sarıyüce
Foto: Işıl Sarıyüce

Romanların yoğun yaşadığı yerlerdeki sandıklarda AKP 1. parti çıkıyor. Partinin adayı Cemal Bekle 2010’daki Roman açılımı ile zihinlerde bir devrim gerçekleştiğini, Romanların artık yok sayılmadığını söylüyor. Somut adımlar atılmadığı eleştirilerine ise “yüzyılların sorunları 4-5 yılda çözülmüyor” diye yanıt veriyor.

Foto: Işıl Sarıyüce
Foto: Işıl Sarıyüce

O mahallelerde bugünün heyecanı “mecliste en az bir Roman çocuğunun olması”. Bu, zincirin halkaları gibi birbirine bağlı ve uzadıkça uzayan sorunların kırılması için bir umut. Ankara’ya kendi içlerinden gidecek bir vekil tüm Türkiye’deki Roman gençleri için ilk kez bir rol model demek. 8 Haziran’da Romanlar seslerinin biraz olsun duyulduğu bir sabaha uyanmış olacak.

Işıl Sarıyüce

 

 

Işıl Sarıyüce/serbest gazeteci