Ana Sayfa Blog Sayfa 3677

Herkes #KampArmenYıkılmasın amacıyla birleşti

Vakıflar Genel Müdürlüğü Azınlık Vakıfları Temsilcisi Toros Alcan, Düşünce Platformu üyesi Harut Özer, HDP Milletvekili Adayı Garo Paylan ve İstanbul Milletvekili Erol Kaya Kamp Armen’deki yıkım hakkında konuştu.

Ermeni toplumunun devlet tarafından el konan mülkleri arasında, sembolik anlamı en güçlü olan yerlerden biri, Kamp Armen olarak bilinen Tuzla Çocuk Kampı’na dozerler girdi. Dün sabah kamp arazisine giren dozerler, Tuzla Kampı’nı inşa eden ve yıllarca yüzlerce çocuğa müdürlük yapan Hrant Güzelyan’ın odasını, erkek ve kız çocuklarının yatakhaneleri olarak kullanılan 5 odayı ve dua odasını yıktı. Haberin duyulmasının ardından, Tuzla Kampı’nda yetişenler, HDP ve CHP ilçe örgütleri, HDP Milletvekili Adayı Garo Paylan, Sezin Uçar, Beste Kaplan, Nor Zartonk aktivistleri kampa geldi. Bu gelişmenin ardından mülkün şu anki sahibi Ethem Erhan Aydınlar’ın kiraladığı yıkım ekipleri yıkımı durdurdu. Yıkılan mülkün Tuzla Çocuk Kampı olduğunu öğrenen işçiler, yıkıma devam etmeyeceklerini söyleyerek iş makinelerini araziden çıkardı. Tuzla Kampı’nda yetişenlerden Garabet Orunöz, HDP Milletvekili Adayı Garo Paylan, Sezin Uçar ve HDP’li yöneticiler gün boyu yıkıma karşı kampta nöbet tutu.

39.Kamp Armen

Agos Gazetesi’nden Uygar Gültekin ve Maral Dink’in haberine göre yıkım haberinin hemen ardından, Düşünce Platformu’nun girişimleriyle AKP’li  bazı milletvekilleri de Tuzla Belediyesi’ne gelerek kampın durumuyla ilgili bilgi aldı. Sorunun çözülmesi için Başbakan Davutoğlu’nun danışmanlarıyla görüşme yapıldı.  Vakıflar Genel Meclisi Azınlık Vakıfları Temsilcisi Toros Alcan da Tuzla Kampı’nın iadesini yeniden Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün gündemine taşıdı. Yıkım haberinin ardından Alcan, Vakıflar Genel Müdürlü Adnan Ertem’le görüşerek, konun yeniden gündeme alınmasını istedi.

“Kamp Armen Yıkılmasın” imza kampanyası

Yıkım şimdilik durduruldu. Nor Zartonk aktivistleri, HDP ilçe teşkilatları, İstanbul Kent Savunması ve bazı sivil toplum örgütleri de yıkıma karşı kampta nöbete başladı.  Kampın yıkılmasına karşı change.org sitesinde Kamp Armen Yıkılmasın başlığıyla bir imza kampanyası başlatıldı.

Alcan: Barışmanın sembolü olmalıdır

Vakıflar Genel Müdürlüğü Azınlık Vakıfları Temsilcisi Toros Alcan, yıkım girişimini provokasyon olarak nitelendirdi.  Alcan, “Bir barışma bir helalleşme varsa Tuzla Çocuk Kampı, bu helalleşmenin sembolü olabilecek bir yerdir. Yıkım asla yapılmaması gereken bir şeydir” diye konuştu.

40

Alcan, 6 Temmuz 1971’de, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin gayrimüslim vakıflarının mülk edinmesini engelleyen kararının hukuksuz bir karar olduğunu ve bütün bu sıkıntıların bu karardan sonra ortaya çıktığını söyledi. Alcan, çözüm önerisini şöyle dile getirdi, “Bu haksızlığa bir mahkeme kararı neden olmuştur ve tazmin edilmedir. Kamulaştırılmalıdır. Mülkiyet hakkı Vakıflar Genel Müdürlüğü veya Hazine’de kalabilir ama kullanımı mülkün asıl sahibi Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı’na verilmelidir. Yeniden çocuklar için bir kamp haline getirilebilir. Vakıflar Genel Müdürlüğü, her ay onlarca araziyi çocuklara yurt yapılması için tahsis ediyor. Tuzla Kampı da bu amaçla kullanılabilir. Toplum olarak yeniden ihya edebiliriz. ”

Özer: Kampın iadesi aidiyet duygusunu geliştirir

Düşünce Platformu üyesi Harut Özer de kampın sembolik değerine dikkat çekti. “Biz yıllarca yılda bir kez kampta piknik yapardık. 50  kişiyle başlayan piknikler 500 kişilere ulaştı. Biz bir farkındalık yaratmaya çalışıyorduk. Bu farkındalığı da şimdi sürdürebilmek istiyoruz. Başka bir aşmaya geçmek üzereydi. Neler yapılabilir diye çalışmaya başlamıştık ki yıkıldı. ”

Çocukların emekleriyle yapılmış olan kampın 30 yıldır kullandırılmamasının acı verdiğini söyleyen Özer, “Kampla olan en önemli illiyetlerimizden biri Hrant Dink’tir. Dünyanın her yerine dağılmış kampın çocukları var ve yürekleri burada. Bu sorunun mutlaka çözülmesi gerekiyor. Bu çözüme karşı duranlar hayatları boyunca vicdanen sıkıntı duyacaklar. Adım atacak olanlar ise hem vicdanlarda hem de toplum nezdinde pozitif bir değer oluşturacaktır. Ermeni toplumu içinde aidiyet duygusunda bir eksiklik var ve kamp bu aidiyeti geliştirecektir” diye konuştu.

Özer de kamulaştırma yoluna dikkat çeken Özer, çözüme dair önerilerini şöyle dile getirdi, “Kampın yeniden eski sahibine iade eden mahkemenin kararına karşı dava açılabilir. Tespit dava açılması gerekiyor. Kararın yeniden incelenmesini isteyeceğiz. Dava açılması önünde bir engel yok. Bu davanın açılması yıkımı engeller. Davadan sonra da iki yol var. Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılabilir ya da sulh yolu seçilerek kamulaştırma sağlanabilir. Hızlı hareket edilmesi gerekiyor. “

Paylan: Tuzla, devletin büyük adımı olsun

HDP Milletvekili Adayı Garabet Paylan da gasp edilen binlerce mülkten farklı olarak çocukların emeğiyle yapılan kampın sembolik değerine dikkat çekerek “Hrant Dink’le ilgili hassasiyetimizin de sembolüdür” dedi.

Paylan şunları söyledi, “Yaşadığımız şeyler soykırımın devam ettiğinin göstergesidir diyorduk, soykırım bitmedi diyorduk bu da bunun göstergesi. Burası çok sembol bir yer. İade edilmesini istiyoruz.”

Çözüm olarak kamulaştırmayı işaret eden Paylan, “Devletin burayı hızla kamulaştırıp hak sahiplerine iadesi gerekiyor. Yüzleşme, adalet deniliyorsa, hızla kamulaştırılıp gerçek sahiplerine, Ermeni Vakfına iade edilmelidir. Bu adım da devletin bir tane büyük adımı olsun” diye konuştu.

Kaya: Takipçisi olacağım

Kampta yıkılmasıyla ilgili olarak konuşan Ak Parti İstanbul Milletvekili Erol Kaya konuyla ilgili inceleme yaptıklarını ve konunun takipçisi olacağını söyledi. Kaya, “Geçmişte olan bir süreçle ilgili değerlendirme yapmayız. Ama tespit edilmesiyle ilgili çalışma yapıyoruz. AK Parti hükümetleri döneminde, mülk iadeleriyle ilgili çeşitli süreçler oldu ancak bu konu özel hukuka tabi bir alan. Ben Tuzla belediyemizden bilgi aldım. Mülkiyet Hazinede değil.  Hem iddiaları hem belgeleri arada geçen süreci görmek istiyoruz. Ben yıllarca Pendik’te belediye başkanlığı yaptım. Hrant Dink’i de tanırım. Bir çok konferansımıza geldi gitti. Tuzla’dan hep bahsederdi. Kampı anlatırdı.  Süreçten yeni haberim oldu ve takipçisi olacağım” diye konuştu.

(Agos)

Hevsel Bahçeleri’ni kurtaran mahkeme kararı: Tarım alanlarında yapılaşmaya iptal

Diyarbakır’ın simgesi Dicle Nehri havzasının en güzel noktalarından Hevsel Bahçelerinde yapılaşmaya yargı bir kez daha dur dedi. Diyarbakır 1. İdare Mahkemesi, Türk Mimarlar ve Mühendisler Odası’nın (TMMOB) başvurusu üzerine Hevsel Bahçeleri’nin 7 milyon 517 bin 732 metrekaresini tarımsal niteliği korunacak alan statüsünden çıkarılması yönündeki kararının yürütmesini durdurdu.

38

Karar ile Hevsel Bahçelerinde yapılaşma ihtimali dava sonuçlanana kadar ortadan kalkmış oldu. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan Dicle Vadi Projesi de şimdilik rafa kalktı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 23 Ağustos 2013’te aldığı kararla bin 100 hektarlık alanı imara açmıştı. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ise bu karar üzerine “yürütmenin durdurulması” talebiyle mahkemeye başvuruda bulunmuştu.

İl Toprak Koruma Kurulu tarafından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın başvurusu üzerine Dicle Vadisi’ndeki 7 bin 517 dönümlük tarım arazisinin, tarımsal nitelikten çıkartılmasını kararlaştırılmıştı.

Başvuru, Dicle Vadisi ve Hevsel Bahçeleri’ne ilişkin UNESCO Dünya Mirası’na adaylık sürecinin devam etmesinin yanı sıra alanın yapılaşmaya elverişli olmadığı, imar planları ile birlikte kentin tarihi ve kültürel değerlerinin dikkate alınmadığı belirtilerek yapılmıştı.

Ancak belediyenin bu başvurusuna karşı Bakanlığın olumlu ya da olumsuz herhangi bir cevap vermemesinden dolayı kararın zımnen reddi üzerine konu yargıya taşındı.

Ayrıca Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Dicle Vadisi ve Hevsel Bahçeleri’ndeki “Yapı Rezerv Alanı” kararı, mahkeme tarafından 22 Ocak 2015 tarihinde iptal edilmişti.

(İmctv)

Atom Enerjisi Ajansı’nın “Akkuyu” raporunu, mahkeme istedi, Bakanlık vermedi

Mersin’de 1. İdare Mahkemesi, Enerji Bakanlığı’ndan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın, Akkuyu’daki nükleer santral projesi için Türk Hükümeti’ne Şubat 2014’te teslim ettiği misyon raporunu istedi. Ve Bakanlık şimdiye kadar halktan gizlediği raporu mahkemeye vermeyi de reddetti. Projeyle ilgili eleştirilerin sıralandığı rapor, Türkiye’nin nükleer sırrına dönüştü.

37

Hürriyet Gazetesi’nden Tolga Tanış’ın haberine göre Türkiye’nin Rusya ile imzaladığı ikili bir anlaşmayla yapımına giriştiği Mersin Akkuyu’daki nükleer santralın üzerine bir sır perdesi indi. Ankara Yönetimi’nin isteği üzerine projeyle ilgili bir misyon çalışması yapan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), geçen sene bulgularını bir rapor haline getirip hükümete sundu. Hükümet, uluslararası birçok benzer çalışmanın aksine raporu kamuoyundan gizledi. Devreye mahkeme girdi. Enerji Bakanlığı’ndan bu raporun temin edilmesini istedi. Ancak Bakanlık, sır gibi sakladığı raporu mahkemeye vermeyi de reddetti.

Rapor var ama yok

36UAEA müfettişlerinin Akkuyu Projesiyle ilgili olarak hazırladıkları rapor, Türk Hükümeti’ne 24 tavsiye ve 15 öneride bulunuyordu. Ve uzun süre hazırlığı yapılan çalışma, UAEA temsilcileri tarafından 20 Şubat 2014’te Enerji Bakanlığı Müsteşarı Metin Kilci ile Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Başkanı Zafer Alper’e elden teslim edildi. Türkiye ve UAEA arasında varılan anlaşma uyarınca sadece Türkiye’nin açıklamaya yetkili olduğu “Entegre Nükleer Altyapı Gözden Geçirme” (INIR) misyon raporunu, 7 Aralık 2014’te ilk olarak gündeme geldi. Ancak Türk Hükümeti, UAEA’dan benzer bir INIR raporu almış Polonya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Belarus gibi ülkelerin aksine raporu yine kamuoyundan gizlemeye devam etti. Konunun mahkemeye intikal etmesi ise aralarında İçel Tabipler Odası, Ekoloji Kolektifi Derneği, Mersin Barosu Başkanlığı’nın da bulunduğu 86 tüzel ve gerçek kişinin Akkuyu Nükleer Güç Santralı projesi için 1 Aralık 2014’te verilen ÇED Olumlu Kararı aleyhine açtığı yürütmeyi durdurma talebi davasıyla oldu.

Bakanlık Başkan vekili, “INIR Raporu’nun mahkemelerle paylaşılmaması hususunda gereğini …”

Çevre Bakanlığı’nı ÇED raporu için dava eden avukatlar, mahkemeden Enerji Bakanlığı’nın gizlediği INIR raporunu da temin etmesini istediler. Mersin 1. İdare Mahkemesi, talebi olumlu buldu. Ve 23 Mart 2015 tarihli bir ara kararla, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Gülnar İlçe Jandarma Komutanlığı, Mersin Büyükşehir Belediyesi gibi kurumlardan talep ettiği bilgi ve belgelere ilave olarak, Enerji Bakanlığı’ndan da bu raporu göndermesini istedi. Ancak Enerji Bakanlığı’nın Nükleer Enerji Proje Uygulama Dairesi’nden Başkan Vekili Sibel Gezer’in 27 Nisan 2015’te hazırladığı, Bakanlığın Hukuk Müşavirliği tarafından Mersin’deki mahkemeye 4 Mayıs 2015’te ulaştırılan cevapta ise mahkemenin talebi reddedildi. Ve Gezer’in yazısında aynen şöyle denildi: “Bakan Oluru çerçevesinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından hazırlanan ve Bakanlığımıza sunulan Entegre Nükleer Altyapı Gözden Geçirme Raporu’nun (INIR Raporu) 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 20’nci maddesi uyarınca mahkemelerle paylaşılmaması hususunda gereğini arz ederim.”

Bakanlık, Mahkeme kararını uygulamıyor

Davacılardan Ekoloji Kolektifi’nin avukatı Cömert Uygar Erdem de kararla ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Entegre Nükleer Altyapı Gözden Geçirme Raporu’nun, mahkemeyle paylaşılmaması durumuna yabancı değiliz. Sürecin esasına etki eden bilgi ve belgeler güvenlik, yüksek menfaatler, ticari sır gibi gerekçeler ileri sürülerek sistematik olarak gizlenmekte ve nükleer santral süreci denetimsizleştirilmeye çalışılmaktadır. Bakanlık burada gerekçe dahi göstermeksizin mahkeme kararını uygulamamıştır. Bu durum, bir yandan nükleer santrali yargısal denetimden kaçırma diğer yandan ise yargılama sürecini uzatarak yargı kararlarını fiilen uygulanamaz hale getirme niyet ve çabasını ortaya koymaktadır.”

(Hürriyet)

Farkhunda’nın farkında mısınız? – Tuğrul Ersan

Farkhunda, 27 yaşında bir Afgan kadınıydı. Öğretmen olacaktı.

19 Mart 2015 tarihinde bir caminin önünde muska satan bir molla ile tartışmasının bedelini bir grup öfkeli homo habilis tarafından linç edilerek ödedi. Taşlar ve sopalarla feci şekilde dövüldü, yerlerde sürüklendi, bir çatıdan aşağı atıldı, arabayla çiğnendi ve benzinle yakılarak can verdi!

33Üstelik o insansıların arasında bütün bu vahşetin her saniyesini videoya çekenler vardı, ibreti âlem için bütün dünyagörsün ve korksun diye. İslam’a yönelik her eleştirinin yakıp kavurucu bir öfke ile karşılık bulacağını, buna cüret edenlerin sonunun ne olacağını herkes bilsin diye. Yüreği yetenler Youtube’dan aynen izleyebilir.

Peki, ne yapmıştı Farkhunda? O, bir molladan kötülükleri kovmak için muska satın alan kadınları bunlara para vermeyin, bunların İslam’da yeri yoktur diye uyarmıştı sadece. Çocuğu olmayan, hastalıklarından kurtulmak isteyen zavallı insanların kâğıt parçalarından medet ummasını doğru bulmuyordu. Bunu gidip o caminin önünde o din satıcısıyla tartışma cesaretini göstermişti Farkhunda. Bedelini canıyla ödeyeceği o karşı duruşu sergilemişti.

Kesesini doldurmak için küçük kâğıt parçalarına dua yazıp insanlara hap gibi din satan o mollanın bir kadının cüreti karşısında afallayıp “Kuran yaktı bu kadın” iftirasıyla ortalığı velveleye vereceğini ve bunun sonucunda oraya toplanan bir grup hayvansı tarafından vahşice linç edileceğini bilebilir miydi? “Ben bir Müslüman’ım ve Müslümanlar Kuran yakmaz” diye feryat etti ama dinletemedi. Vahşeti durdurmak için çevredeki polislerden yardım isteyen birkaç doğru düzgün insanın aldığı cevap ise, boş verin bu da İslam düşmanlarında ibret olsun şeklindeydi. O öldürülürken, bedeni paramparça edilirken öylece bekledi polisler.

Sonra babasını aradılar. Gel, kızın bir ‘günah’ işledi al götür dediler. Öyle ya, bir din satıcısın sahtekârlığını yüzüne vurmaktan daha büyük bir ‘günah’ olabilir miydi? Hakkında bir sürü palavra uydurdular. Akli dengesi bozuk bir kadın Kuran yaktı dediler. Oysa onun istediği hurafelerden ve din bezirgânlarından arındırılmış bir dindi ve bunu dile getirme cesaretini göstermişti, hepsi bu.

Ama umdukları gibi olmadı. Farkhunda’nın parçalanmış ve yakılmış bedeni binlerce Afgan kadınının öfke seline dönüştü. Yüzlerce yıldır süren bu erkek düzenine, alınmaya, satılmaya, tecavüze uğramaya ve aşağılanmaya karşı Farkhunda’nın ölü bedeninde hayat bulan bir öfke seline. Kadınları hayattan silen, zindanlara hapseden o molla düzenine inat Farkhunda’nın cenazesi binlerce kadının omuzlarında yol aldı. Ve o kızı yetiştiren baba istedikleri gibi kızından utanmadı, onu lanetlemedi. Ailesinin soyadını Farkhunda olarak değiştirdi!

Olayın ardından hem Afganistan’da hem de bütün dünyada tepkiler çığ gibi büyüdü. Afganistan’da açılan soruşturma neticesinde 26 kişi tutuklanırken 13 polis açığa alındı. Arkası gelir mi, gerçekten suçlu olanlar adalet önünde hesap verir mi, bilinmez. Türkiye’de ise gündemin seçim nedeniyle yoğun olmasından mıdır, yoksa artık her türlü katliama karşı bağışıklık kazanmış olmamızdan mıdır bilmem Farkhunda olayı yeterince gündeme gelmedi. Hâlbuki üç beş sahtekâr politikacının seçim zırvalarını tartışırken Farkhunda’nın katliamına verilecek anlamlı bir tepki için pekâlâ vakit bulabilirdik.

Sanıyorum artık alıştık. Bir otele sığınmış insanların diri diri yakılışını TV’den izleyerek büyümüş bir nesil değil miyiz? Kim bilir kaçıncı izleyişimiz bu insanların din adına vahşice katledilişini. Ve İslam dünyasından gelen tepkiler her zamanki gibi karışık. İslam adına yapılan bir vahşeti İslam dünyasının hep bir ağızdan gür bir sesle lanetlemesi için daha çok bekleyeceğiz gibi gözüküyor. Kimi odaklar Farkhunda’nın bunu hak ettiğini düşünüyor ve söylüyor, kimileri ise yine o bilindik martavalı okuyor: Gerçek İslam bu değil. Bu değil, bu da değil, bu hiç değil, bu bizim köyden değil!

Bir şey söyleyeyim mi? Gerçek İslam’ın ne olduğu hiç umurumda değil. Gerçek İslam, gerçek Hıristiyanlık, gerçek Musevilik, şu bu. Alın hepsi sizin olsun. Ne yaşıyorsanız kendi içinizde, kendi tanrınızla aranızda yaşayın. Yeter ki şu dünyaya ve insanlara bir rahat verin! Din, ırk, ideoloji bilmem ne uğruna sayısız kez katlettiğiniz şu insanlığa bir damla huzur verin yeter.

Bu yazı blog.radikal.com.tr/ den alınmıştır

34.Tuğrul Ersan

 

Tuğrul Ersan

Yandex işçileri, işlerini geri almak için imza kampanyası başlattı

İşten çıkarılan Yandex işçileri, işe geri alınma, Yandex Türkiye ve Rusya yöneticileriyle toplantı yapma talebiyle imza kampanyası başlattı.

32

Yandex Türkiye Yönetim Kurulu’na hitaben başlatılan Change.org’daki imza kampanyasındada işlerini geri isteyen çalışanlar Türkiye’deki ve Rusya’daki üst düzey yöneticilerle toplantı yapmayı talep ediyor.

Yüzlerce Yandex çalışanı 1 Mayıs’tan hemen önce e-postadan gelen mesajlar işten çıkarıldıklarını öğrenmişti. Parça başı iş üzerinden çalışan işçilerin ücretleri daha önce 0.1 Euro’dan 0.1 Dolar’a düşürülmüştü. İşten çıkarılmayıp çalışmaya devam edeceklerin ücretleri bir kez daha azaltıldı. Ücretler 0.08 Dolar’a geriledi. Sosyal medya üzerinden örgütlenen çalışanlar Türkiye ve Rusya’daki Yandex yöneticilerine seslerini duyurmaya çalışıyor.

İmza kampanyasının metni şu şekilde;

“Yandex’te yüzlerce arama geliştirme uzmanı 30 Nisan akşamı işten atıldık. 28 Nisan akşamı gelen mailde işten atılacağımızı, işten atılacakların 30 Nisan akşamına kadar mail yoluyla duyurulacağını öğrendik. 2 gün süren bekleyişte hepimiz ağır bir stres altındaydık. 30 Nisan günü topluca aldığımız mail ile tahminen yüzde %80’nine yakınımızın işsiz kaldığını öğrendik. Tahminen diyoruz çünkü Yandex tam sayıyı söylememekte ısrarlı. İşten çıkarılan arkadaşlar olarak sosyal medya üzerinden örgütlendikten sonra bu oranı çıkartabildik.

Biz 600’e yakın işsiz kalan arama geliştirme uzmanları işimize çok emek verdik. Sayfalarca yönergeyi öğrenmek için aylarımızı harcadık. Sürekli olarak bilgilerimizi güncellemek için online eğitimlere katıldık. Son altı ay içerisinde sürekli oranlar arttırılıp ve bizim bu seviyeye gelmemiz beklendi. Bu oranların altına düşmemek için hepimiz çok büyük emekler harcamış olmamıza rağmen emeğimiz değersizleştirilip ücretlerimizde düşüş yaşandı. Ve en son belirlenen oranların çok çok üstünde değerlere sahip olmamıza rağmen bir gün içerisinde işsiz bırakıldık.”

İmza kampanyasını katılmak için change.org/yandex-team-com-tr

(Bianet)

Yenilenebilir bir enerji türü daha: Uçurtma Enerjisi, KiteGen ile tanışın!

Yeşil Enerji, Temiz Enerji, Yenilenebilir Enerji ya da Sınırsız Enerji denince akla güneş panelleri, rüzgar türbinleri, düşük ihtimalle jeotermal enerji gelir. Teknoloji geliştikçe alternatif yöntemler üzerinde çalışmalar artıyor. Şimdi bu yöntemlere “Kite”, yani devasa uçurtmaların enerjisi de eklendi! Tam adı ile: KiteGen Venture – High Altitude Wind Power (HAWP-Yüksek İrtifa Rüzgar Enerjisi)

30.KiteGen_with_Infinite_Sign

KiteGen Venture, Italya Torino’da  geliştirdiği teknoloji ile 600-2000m yükseklikte uçurtma yardımıyla topladığı kinetik enerjiyi elektrik enerjisine  dönüştürüp kullanıma sunuyor. Üstelik “0” CO2 salınımı ve çevreye hiçbir zararlı etki oluşturmaksızın.

Dünyanın birçok yerinde enerji erişilemez, aşırı pahalı ya da gezegenimizi ve paylaştığımız hayatı etkileyen yıkıcı sonuçlar doğuruyor diyen KiteGen’in kurucusu Massimo Ippolito, “Fakat buna göz yummak zorunda değiliz! Sınırsız, tertemiz ve hemen başımızın üzerinde, sadece erişmemizi bekleyen bir kaynağımız var”  şeklinde konuşuyor.

Büyük Ölçekte İlk Tesis Sivil Toplum Kuruluşları Yararına

Power Kite tasarım ve test aşamalarını başarıyla tamamladıktan sonra, büyük ölçekli ilk tesisini kurma hazırlığında olan KiteGen, bu tesisten elde edilen gelirleri Amnesty International, Bridge for Good ve Source International’ın da aralarında bulunduğu birçok STK ile paylaşıyor. 10.000 ailenin elektrik ihtiyacını karşılayabilecek ölçekte planlanan projenin 400 bin dolarlık bütçesi crowdfunding ile toplanıyor.

“Güçlü, kesintisiz, zaman ve mekan bağımsız olması sayesinde yüksek irtifa rüzgarları gezegenimizin en cömert enerji kaynağı. Yalnızca küçük bir miktarını kullanarak dünyanın temiz ve ekonomik enerji ihtiyacını karşılayabiliriz. En büyük petrol rezervi hemen başımızın üzerinde”

Crowdfunding (Kalabalık Fonlama) sitesi Indiegogo üzerinden uçurtma enerjisi projesinin tanıtım videosunu izleyebilirsiniz

31.Share_Infinite_Energy

Radikal teknolojik ilerlemeler belirli bir noktaya kadar bulunduğu sektörde sivrilemiyor. Rekabet ve politik engellerin aşılmasında kamuoyu talebi ve bilinci oldukça önemli. Bugün gittikçe artan oranda yatırım yapılan rüzgar ve güneş enerjisinin yaygınlaşmasını sivil toplum örgütleri, artan çevre bilinci ve binlerce aktivist, bilim adamı ve akademisyenin çabalarına borçluyuz.

Nasıl Destekleyebiliriz?

KiteGen Yapılan Bağışları Unutmuyor

$20 bağış için onur listesine isminizi ekliyor ve tesis gelirlerini 15 yıl boyunca aktaracağı sivil toplum örgütü platformlarında size teşekkür ediyor. Miktar arttıkça çeşitli hediye setleri ve $4000 için sizi çift kişi Torino’da tesislerinde ağırlıyor.

KiteGen Venture hakkında daha detaylı bilgiye ulaşmak üzere web sayfasını ziyaret edebilir, sosyal medyada takip etmek ve paylaşmak için aşağıdaki bilgilerden faydalanabilirsiniz 

Facebook: www.facebook.com/KiteGenVenture?fref=ts
Twitter: twitter.com/kitegenventure
Youtube: www.youtube.com/channel/UCcMiMyCpYFWL9byKTHTlDyA
Indiegogo: www.indiegogo.com/projects/kitegen-the-ultimate-green-energy-solution/x/10457646
E-mail: [email protected]

 

Haber: Mehtap Özdemir

(Yeşil Gazete)

 

Tanpınar Edebiyat Festivali, “Konuşulamayanın Sınırındaki Edebiyat” panelinden bildiriyoruz

Bu sene 7.si düzenlenen ve Türkiye’nin ilk uluslararası edebiyat festivali olan İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali (İTEF) 2 Mayıs Cumartesi gecesi 23.00 itibariyle ” Gecenin Sınırında Edebiyat” etkinliğiyle başladı.

29

 

4- 8 Mayıs tarihleri arasında devam edecek olan festivalin teması ise “Şehir ve Sınırlar” olarak belirlendi. Festival İBB Atatürk Kitaplığı başta olmak üzere Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu-Sismanoglio Megaro, KargArt ,Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi , Bahçeşehir Üniversitesi BAUART Galeri’yle beraber 5 farklı mekanda gerçekleşiyor.

4 Mayıs Pazartesi günü saat 18.00’de İBB Atatürk Kitaplığı’nda moderatör Murat Şevki Çoban yönetiminde gerçekleşen panelin başlığı “Konuşulamayanın Sınırındaki Edebiyat” idi.

“Yeryüzünün En Demokratik Eylemi Hikaye Yazmaktır”

27

İTEF ekibi hazırladıkları küçük kitapçıkta panel, “Kökünden koparılmış insanların bilinçdışında, terk edilmiş ve köksüz kalmışlığın izleri vardır. u izler zaman zaman edebiyat aracılığıyla dile geli/getirilir. Ölümler , sürgünler ve acılardan sonra insan kendine sorar ‘Neden ben?/Neden biz?’ Hayatta kalmanın yarattığı suçluluk duygusu edebiyat aracılığıyla aşılabilir mi?Geride kalanlar, kendilerinden acıyla koparılanların yarım kalmış sözlerini tamamlayabilir mi?

Seçme İkilemi kitabıyla bireyin kendi olma sürecinde yaşadığı kaygıları gözler önüne seren Reneta Salecl, Yerevan’daki şehir kültürünün değişimini ve bu değişimin bireylere yansımalarını anlatan “Kaçan Şehir” kitabının yazarı Hovhannes Tekgyozyan ve kitaplarında hayatta kalmışlığın getirdiği suçluluk duygusuna ağıt yakan Sema Kaygusuz bir araya geliyor” şeklinde özetlenmiş.

Yeşil Gazete olarak paneli yerinde izledik. Panelden bize kalan izlenimlerimizi de aktaralım.

Sema Kaygusuz

Panel, Dersimli Alevi bir ailenin çocuğu olarak büyüyen ve bunu çok sonra öğrenen Sema Kaygusuz’un “Dersim bir muammadır” sözleriyle başladı. Sosyalist bir ailede yetiştiğini söyleyen Kaygusuz, aile yaşamının en etkileyici anlarının konuşulamayan sessiz anlar olduğunu dile getirdi.

“Çok sonra öğrendim Dersim’den sürülen bir Alevi ailenin torunu olduğumu. Evde konuşulamayan sessizlik anları vardı. Çocuklukta en çok akılda kalan anlar bu anlar oluyor. Dersim’den bahsetmek adeta bir tabuydu ailede ve bununla ilgilenen tek kuşak ben oldum. Yaşamak ile hayatta kalmak arasında şiddetli bir fark vardır. Yaşamak içinde hazzı barındırır, hayatta kalmak ise devam etmektir. Onlar hayatlarına devam etmenin suçluluğuyla sessizlik içerisindeydiler. Alevi olmak benim için tinsel bir uğraştı. Otantik bir ilişki kuramadım hiçbir zaman, benimki daha çok entellektüeldi. Çünkü ben o kültürle büyümedim. “Yüzümde Bir Yer” bununla ilgilidir. Bana göre ölüm hikayesinden bahsetmek onların yaşadığına tanıklık etmektir çünkü” diyerek sözü Hovhannes Tekgyozyan’a bıraktı.

Hovhannes Tekgyozyan

Hovhannes Tekgyozyan konuşmasını Ermenice yapmak istediğini söyleyerek bir tercüman eşliğinde gerçekleştirdi. Hovhannes’e göre her şehir bir metinmiş ve bir şehre gittiğinde onu bir metin olarak algılıyormuş. Devamında kitabından bahsetti biraz.

“Kaçan Şehir”, Yerevan’daki iki arkadaşı anlatıyor. Biri çizgifilm yapımcısı, o yüzden ilk kısım çizgi film gibi. Kitaptaki kadın karakter cennetin anahtarını arıyor ve Ermenistan’a gidiyor. Kitabın devamında kadının Türk olduğu anlaşılıyor ve kadın kitabın başında bir ahtapot gibi çiziliyor. Şehir dediğim şey karakterlerinden kaçan bir tema. İkinci kısımda diğer arkadaş devreye giriyor bu kısım biraz daha gerçek çizgi film kısmına göre. Bu arada kitaptaki karakterler gerçek olayları kendim kurguladım. Bu iki arkadaş kitap yayınlandıktan sonra bana bu hikayeleri nereden bildiğimi sordular, hikayelerin de gerçek olduğu ben o zaman öğrendim. Tiyatroyla da uğraşıyorum o yüzden çözümleme yaptığımı söyledim, inanmadılar. Aslında bu çözümlemenin iki temel dayanağı var. Birincisi şehirler ve insanlat birer metindir benim için, ikincisi duyguları anlamaya çalıştığımda içsellik dediğimiz şey ön planda oluyor”

Murat Şevki Çoban, bu konuşmanın ardında edebiyatın sosyal sorunları çözmede bize nasıl yardımcı olacağına ilişkin bir soru yöneltti.

Sema Kaygusuz bu soruya şöyle yanıt verdi: “Bakıldığında gerçekten aşk meyvesi denebilecek çocuklardandım, evde sürekli neşeli şeyler olurdu. Ama ailemin anlam veremediği bir melankoliye sahiptim. Biraz araştırdığımda bu tür sorunlarda üç kuşağın davranışları birbirinden farklı oluyor. Babaannem yani ilk kuşak Dersim’den sürülen kuşaktı ve suskunluğunun kaynağı hayatta kaldığından dolayı utanç duymasıydı. İkinci kuşak bu durumun farkında ama bahsetmek istemeyen kuşaktı yani anne babam. Ben de hafıza dediğimiz şeyin vücut bulmuş haliydim. Yahudi bir atasözü vardır “Oğullar, babalarının yaşadıklarını unutmak, torunlar anımsamak ister.” O bendim işte. Benim Alevilik’ten Dersim’den bahsedebilmemin sebebi suçluluk ve utancın bende duygu olarak değil de kavram olarak ortaya çıkması”

Reneta Salecl

Ailesinin Saraybosna Soykırımı’ndan etkilendiğiyle söze başlayan Reneta Salecl, travma kavramının 3. kuşakta ortaya çıktığını söylerek sözlerine devam etti. Saraybosna katliamı soykırım tarihinde bile yok diyen Salecl, “Amerika’ya kaçan Saraybosnalılar orada asimile olmak zorunda bırakıldı. Orada yaşayan insanların orada dünyaya gelen çocukları yani Saraybosna gençleri bu hatırlamadıkları travmadan dolayı çok daha saldırgan. Yaşlılar ise bu durumdan bahsetmek istemezler çünkü oraya entegre olmak durumunda kaldılar. Yeni nesiller arada kalmış nesllerdir böylelikle. Bu arada kalmışlık küçük zalimler oluşturuyor ne yazık ki. Şu an oranın iki dilini de bilen yeni nesil, bir önceki kuşaklara bazı durumlarda çeviri dahi yapmıyorlar. Benim çalışmam da bunun üzerine bir psikanalitik inceleme kıvamında çünkü Freud da travmanın genellikle 3. kuşakta tam olarak orrtaya çıktığını söylüyor”

Sema Kaygusuz’un sözleriyle biten konuşmalar dinleyicilerin sorularıyla devam etti ve sonlandı.

“Toplumsal olayların her zaman edebiyata gölgesi düşer. Dersim benim için kendi parantezimi attığım yer. Dersim tüketilemez bir eser. Popülariteyle ilgilenen herkes anlamasın istiyorum ve eklemek isterim yeryüzünün en demokratik eylemi hikaye yazmaktır.”

Haber: Belemir Canbek

(Yeşil Gazete)

İşkence ile kedi öldüren üniversite öğrencisine 3 yıl hapis cezası

Eskişehir’de bir kediyi işkenceyle öldüren ve bu görüntüleri sosyal medyada paylaşan üniversite öğrencisine 3 yıl hapis cezası verildi.

Eskişehir 4. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, tutuksuz sanık üniversite öğrencisi Mustafa Can Aksoy, hayvan haklarıyla ilgili bazı sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, avukatlar ve kediyi sahiplendiren kafenin ortakları hazır bulundu. Duruşmada, Eskişehir Barosu Hayvan Hakları Komisyonu avukatlarından Buket Ünlü Hatip, daha önceki sözlerini tekrar ederek, bunun bir cinayet davası olduğunu söyledi.

28

Sanığın en üst hadden cezalandırılmasını isteyen Hatip, “Sanık, ‘İletki’ isimli kediyi bilerek vahşice öldürmüştür. Hayvanın eşya olarak değerlendirilmesi ise Türk hukuk sisteminin bir ayıbıdır. Burada bir katil var. Dolayısıyla verilecek cezanın emsal teşkil edeceğini düşünüyoruz. Sanık hakkında indirim uygulanmamasını talep ediyoruz” diye konuştu.

Olaydan pişmanlık duyduğunu anlatan Mustafa Can Aksoy, “Pişmanım ama sürekli hayvan öldüren bir insan değilim. Evimde hala kedi ve köpek besliyorum. Kötü bir insan olsam hala hayvan beslemem. Ayrıca psikolojim de bozuk değil. Vereceğiniz cezanın ertelenmesini talep ediyorum” dedi.

Hakim Orhan Küçükfidancı, sanığı “haklı bir neden olmaksızın sahipli hayvanı öldürme” suçundan 3 yıl hapis cezasına çarptırdı. Sanık hakkında indirim ve erteleme hükümlerini uygulamadığını belirten Küçükfidancı, “Yasaya göre en üst hadden, vicdanıma dayanarak ceza verdim” diye konuştu.

Mahkeme salonunda bulunan hayvanseverler, kararı duyunca birbirlerine sarılarak sevinçten gözyaşı döktü. Duruşma sonrası adliye önünde toplanan hayvanseverler adına basın açıklaması yapan avukat Buket Ünlü Hatip, kararın kendilerini mutlu ettiğini ifade etti.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü hazırlık sınıfı öğrencisi Mustafa Can Aksoy, bir kafeden sahiplendiği kediyi işkence ederek öldürmüş, olayın görüntülerini sosyal medyada paylaşmasının ardından ise çok sayıda hayvansever Şubat 2014’te suç duyurusunda bulunmuştu.

(Ntv)

Mersin’de İsmail Saymaz ve Yıldız Tar’ın katılımı ile nefret suçları paneli

Mersin Üniversitesi’nde “Nefret Suçları” paneline Radikal’den İsmail Saymaz ve Kaos GL’den Yıldız Tar katıldı. “Hrant Dink ve Zirve Yayınevi Cinayetleri” ile “Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Temelli Nefret Suçları” konulu panel yoğun ilgiden dolayı daha geniş bir salona alındı.

23

Uğur Oral Kültür Merkezi’nde saat 13.30’da başlayan panele çok sayıda öğrenci ve öğretim elemanı katıldı. Mersin Üniversitesi Sinema Topluluğu, Avam Fanzin, Alternatif Dergisi, Mersin Üniversitesi Eğitim-Sen Temsilciliği ve Mersin 7 Renk LGBTİ Derneği’nin destekçisi olduğu panel öncesinde Alternatif adına İsa Uğur Erdoğan, Avam Fanzin adına ise Canfida Çakırbay kısa bir konuşma yaptı. Konuşmaların ardından öğretim elemanı Filiz Bilgin Ülken moderatörlüğünde panele geçildi

Hrant Dink ve Zirve Yayınevi cinayetleri ile ilgili olarak konuşan gazeteci yazar İsmail Saymaz, bu iki cinayetin AKP, Gülen Cemaati, MİT, Jandarma, Emniyet Müdürlüğü ve Yargıtay’ın işbirliğinde ve bilgisi dahilinde gerçekleştirdiğini ifade etti.

Hrant Dink hakkında yapılan haberler ve atılan manşetlerde Hrant’ın “Türk düşmanlığı” ile suçlandığını belirten gazeteci Saymaz bunun bir nefret söylemi örneği olduğunu da sözlerine ekledi.

Zirve Yayınevi Cinayeti’nin de işleyiş süreci bakımından Dink cinayetine benzediğini ifade eden gazeteci Saymaz bu konu ile ilgili olarak ise şunları belirtti: “Dönemin Malatya Jandarmalığı cinayetten birkaç gün önce öldürülenleri ve ailelerini dinlemiş, takibe almıştı. Yine dönemin Malatya Emniyet Müdürü Ali Osman Kahya, cinayeti işleyenlere atış talimi yaptırmıştır. Ve hemen erteci gün bu cinayet göz göre göre yapılmıştır.”

KaosGL.org editörü gazeteci yazar Yıldız Tar ise cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli nefret suçları ile ilgili olarak konuştu.

Türkiye’de LGBTİ haberlerinin ilk olarak 1960-70’li yıllarda haberlerin çıkmaya başladığını dile getiren Tar şöyle devam etti: “İlk başlarda trans ve eşcinsel bireyler için ‘ucubeler’ kavramını kullanıyorlardı. O dönemde LGBTİ’ler kastedilerek bunların Batı’dan geldiği ve burada da çoğalıp yaygınlaşacaklarını haberlerinde aktarıyorlardı. Yine 1980 darbe ile birlikte trans ve eşcinsellere ‘sahne yasağı’nın getirilmesi, bunun yanında 90’lar ve 2000’li yıllarla birlikte şehir dışına atılmaları ve linç edilmeleri ayrımcılık ve nefret suçlarının örneği olarak gösterilir.”

1990’lı yıllarda trans bireyler için müthiş bir linç girişiminin başladığını belirten Tar, aynı zamanda o dönemin habercilik anlayışı ve dili de bu bireylerin sürgün edilmesine ve açık hedef haline gelmesinde etkili olduğunu söyledi. 1996 yılının bu anlamda hareketli olduğunu belirten gazeteci Tar: “Cihangir’de halk ‘Mahallede Fuhuş İstemiyoruz’ diyerek translara saldırmışlar. Helikopter destekli operasyonlar yaparak evlerine saldırmış ve trans bireyleri o mahalleden atmaya çalışmışlar” dedi.

Medyada ayrımcılığın arttığını dile getiren Tar, son olarak şunları kaydetti: “Bizler eşit yurttaşlık istiyoruz. Cinsiyet kimliğinin anayasaya konulmasını istiyoruz. Nefret söylemlerini azaltmak için de mücadele etmeliyiz. Bu toplumsal yaşamı örgütlemek adına çok önemlidir.”

(Kaos GL)

Hatay Arkeoloji Müzesi’nde mozaik skandalı

Dünya’nın ikinci büyük mozaik sergileme alanı olan yeni Hatay Arkeoloji Müzesi’ndeki mozaiklerin, yeni müzeye taşınma sırasında bir restorasyon yapılırken tahrifata uğradığı belirlendi.

22

arkeofili.com’un haberine göre Yerel mozaik ustası Mehmet Daşkapan’ın 16 Nisan’da Antakya Gazetesi’ne yaptığı açıklamalardan sonra mozaiklerin eski müzedeki ve yeni müzedeki halleri arasında ciddi farklılıklar olduğunu ortaya çıkardı. Birçok eserin yanlış restore edildiği fark edildi.

Daşkapan’ın açıklamaları üzerine Turizm Bakanlığı bir komisyon kurdu ve araştırma başlattı. Yapılan ilk incelemelerin ardından da, müzede devam eden restorasyonlar tamamen iptal edildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Bozdemir’in konu hakkında yaptığı yazılı açıklama şöyle:

“Hatay Yeni Arkeoloji Müzesi’nde yer alan bazı Roma Dönemi mozaiklerinde yaşanan restorasyon hataları olduğunu iddia edilen gazete haberleri üzerine, söz konusu müzede restorasyon yapılarak sergilenen mozaik çalışmalarını incelemek üzere, Bakanlığımız Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nce, mozaik konusunda uzmanlardan oluşan bir Komisyon kurulmuştur. Kamuoyunca herhangi bir yanlış algılamaya mahal verilmemek açısından, Komisyon tarafından gerekli araştırma ve inceleme çalışmaları tamamlandıktan sonra, konuyla ilgili bilgilendirme ayrıca yapılacaktır.”

(Arkeofili.com)