Ana Sayfa Blog Sayfa 3675

Semerkant – Amin Maalouf

En ünlü Ortadoğulu romancı kabul edebileceğimiz Lübnanlı Amin Maalouf, kitaplarını Fransızca yazsa da konu olarak genellikle yaşadığı değil doğduğu topraklardan beslenmektedir.

Semerkant romanı da çift katmanlı olup, bir yanda 11. yüzyıl İran’ı, ölümsüz şair Ömer Hayyam, ünlü Selçuklu veziri Nizamülmülk ve suikastın isim babası olan Hasan Sabbah vasıtasıyla anlatılırken; diğer yanda 1900’lerin başındaki İran ve modernleşme hareketleri, İngiliz Benjamin ve Şah’ın torunu Şirin’in aşkı üzerinden anlatılır.

Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün daveti üzerine Ömer Hayyam Isfahan’a giderken, Kum şehrinde Sabbah’la tanışır ve bilgeliğinden çok etkilenir. Onu “Sahib-i Haber” (casusların başı) olarak Nizam’a önerir. Sabbah başarılı çalışmalarıyla kısa zamanda Nizamülmülk’ün vazgeçemediği yardımcılarından biri olur, ancak bir süre sonra onun yerine geçmek isteyince Melikşah tarafından çöle sürgüne gönderilir. Fakat burada da rahat durmaz, Haşhaşiyun tarikatını kurarak Alamut kalesine yerleşir. Kendisini sürgüne gönderenlerden intikam almak için afyonla sarhoş olan müritlerine intihar saldırıları düzenletir.

Hayyam’sa Semerkant’ta Rubaiyat isminde bir kitap yazar ve bu kitap pek çok kişinin hayatını etkiler.

Semerkant - Amin Maalouf

Yıllar sonra, 19. yüzyılın sonlarında Ömer Hayyam dünyada yeniden popüler olmaya başlar. Amerikalı anne ve babası da hayranlıkları nedeniyle Benjamin’e ikinci isim olarak Ömer adını koyarlar. Benjamin de büyüdükçe ismini taşıdığı Hayyam’ı merak eder ve araştırmaya girişir. Bu sırada yolu İran’a uzar ve orada İran Şahı’nın torunu Şirin’le tanışarak aşık olur. Hayyam’ın Semerkant elyazmalarına ulaşır, Şirin’le birlikte Amerika’ya gitmek üzere İran’dan ayrılırlar. İngiltere’den bindikleri Titanic’in batması üzerine, bin yıl sonra tekrar ortaya çıkan “Rubaiyat” sonsuzluğa karışır.

Çok güçlü bir kalem olan Amin Maalouf, oryantalistler gibi Doğu’yu uzaktan değil içinden anlattığından dolayı ülkemizde de çok sevilmekte ve çok okunmaktadır. Tüm kitaplarını gözüm kapalı tavsiye ederim.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/semerkant-romaninda-neler-anlatiliyor

Mehmet Fırat Pürselim

3mehmet fırat pürselim

Yurtdışında oy verme işlemi bugün başladı

Seçimler için oy verme işlemi yurtdışında oluşturulan seçim merkezlerinde bugün başladı. Türkiye’de ise oy verme işlemi yaklaşık bir ay sonra 7 Haziran günü.

35

7 Haziran’da yapılacak genel seçimler için oy sandıkları Türkiye’den yaklaşık bir ay önce yurtdışındaki 29 noktada oluşturulan seçim merkezlerinde cuma günü açılıyor. Türk vatandaşları ilk kez geçen yıl yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde Türkiye’ye gelmeden, bulundukları ülkelerde oy vermişti.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) 8-31 Mayıs tarihleri arasında 54 ülkedeki 109 temsilcilikte oy kullanılacağını açıkladı. Bu temsilciliklerin 13’ü ise Almanya’da. Almanya’da oylar 9 Başkonsolosluk’ta verilecek. Fiziki koşulları uygun olmayan dört başkonsolosluk ise kiraladıkları binalarda vatandaşların oy vermelelerine imkan sunacak.

Yurtdışı Seçmen Kütüğü’ne kayıtlı olanlar 24 gün boyunca, haftasonları da dahil olmak üzere 10.00- 19.00 saatleri arasında bağlı oldukları konsolosluk ya da konsoloslukların belirlediği adreslere giderek oylarını verebilecekler.

(DW Türkçe)

 

Kamp Armen’e reva görülen, devletin ve AKP’nin aynasıdır – Oya Baydar

Tuzla’daki Ermeni Yetimhanesi (Kamp Armen) dozerlerle, iş makinalarıyla yıkılıyor. Bir zamanlar yemyeşil, bağlık bahçelik olan kamp arazisine kim bilir hangi inşaat şirketinin, hangi yandaş müteahhitin villaları, siteleri inşa edilecek.

Konu okurların yabancısı değil. 1962’de Gedikpaş Ermeni Protestan Kilisesi tarafından parası ödenerek şahıstan satın alınan arsa üzerine, aralarında küçücük Hrant Dink’in de bulunduğu çocukların emeğiyle yetim Ermeni çocukları için bir yuva kuruluyor.

34

Hrant Dink’in önce okuyup yetiştiği, sonra eşi Rakel ile birlikte yönettiği, gerçek yuvası kabul ettiği Kamp Armen’e; 1974’te Yargıtay’ın “… Türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır. Çünkü tüzel kişiler gerçek kişilere göre daha güçlü oldukları için bunların taşınmaz mal edinmelerinin kısıtlanmamış olması halinde, devletin tehlikelerle karşılaşacağı ve türlü sakıncalar doğabileceği açıktır” gerekçeli kararı temel alınarak, 1979’da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün başvurusu üzerine eski maliklerine iade edilmek üzere el konuyor. 1987’ye kadar itirazlar itirazları, davalar davaları izliyor. Bu arada Kamp Armen arazisinin mülkiyeti ikinci, hatta üçüncü kişilere geçiyor. Tuzla yetimhanesi mecburen terk edilse de Ermeniler için manevî değerini koruyor.

Kamp Armen’i kurtarmak vicdan borcumuzdur

Sevgili Hrant’ın, öldürülmeden önce Agos’ta yayımlanan Kamp Armen’le ilgili o güzel yazısını, Rakel Dink’in yüreğe işleyen feryadını okumayanlar okusun, duymayanlar duysun. Mülkün son sahibinin gönderdiği yıkım ekipleri işe koyulduğunda, sadece Ermenilerin değil bu ülkenin bütün vicdan sahibi iyi insanlarının yüreği yanarken, Türkiye Ermenilerinin sivil toplum kuruluşu Nor Zartonk; “Kamp Armen acımızın ve kaybımızın tarihi, ortak geleceğimizin ve umudumuzun mekânıdır…..kayıplara rağmen yeşertmeye çalıştığımız umudun, ortak geçmişimizin ve mutlaka ama mutlaka ortak, birlikte, kardeşçe olacak geleceğimizin mekânıdır” diye sesleniyor hepimize.

Ey! Ermeni katliamı, Ermeni kırımı, hele de soykırım deyince rencide olup, atalarımıza kara çaldırmayız, diye yeri göğü inletenler. Ey! 1915’ten, Dersim’den, Rum, Yahudi, Süryani pogromlarından, tehcirlerden söz edenleri hain diye damgalayanlar! Hadi diyelim ki, tarihteki bu devlet suçlarına türlü bahaneler uydurdunuz; estek köstek, ama fakat’larla üstünü örtmeye çalıştığınız. Peki şu zavallı Ermeni Yetimhanesi’nin başına gelenleri nerenize sokacak, nasıl punduna getireceksiniz? TC. yurttaşı azınlıkları ve vakıflarını Türk saymayan ve Türk olmadıkları için ayrımcılığa tâbi tutan, haklarını yiğip zulme uğratan o bildik devlet zihniyetini nasıl aklayacaksınız? (Anayasadaki Türk sözcük ve kavramının etnik kimlik ifade etmediğini, bir üst kimlik olduğunu iddia edenlerin kulakları çınlasın!)

1915’te bir değil, on değil, bin değil, yüzbinlerce Ermeni’nin öldürülmesini “aksaklık”tan ibaret görenler için Kamp Armen’in başına gelenler aksaklık bile sayılmaz; olsa olsa görmezden gelinecek bir pürüzdür. Ama işte o pürüz, bu devletin ve onun yeni sahiplerinin fıtratına, cibilliyetine ayna tutuyor. Bu toprakların kadim halklarını Türk-Sünnî İslam potasında eritmeyi amaçlayan asimilasyoncu iktidar zihniyeti İtihat Terakki’den bugüne el değiştirerek sürüyor. Devletin ve zihniyetin günümüzdeki temsilcisi de, “Affedersiniz Ermeni” söyleminin sahibi zâtın başkanlığındaki AKP.

Kamp Armen hepimizin

Bu satırlar yazılırken Ermeni kardeşlerimiz kendileri için çok şey ifade eden Tuzla Ermeni Yetimhanesi’nde yıkımı engelleme nöbetindeler. Ama Kamp Armen sadece Ermeni yurttaşların değil, onlardan daha fazla bizim, hepimizin: Türkiye’nin özgürlükten, barıştan, kardeşlikten, demokrasiden ve gelecekten yana bütün insanlarının kurtarılması gereken ortak mülkü; kimilerinin duyamadığı ortak acılarımızın; ortak olmasını dilediğimiz geleceğimizin simgesi.

HES’lere karşı sularına sahip çıkan, nükleer santrallere karşı direnen; parklarını, yeşil alanlarını, kentlerini, tarihî mirası korumak için mücadele eden; Gezi’de özgürlükleri, kişilikleri, gelecekleri için ayaklanan, daha iyi bir dünya, daha aydınlık bir ülke için çabalayan herkes, hepimiz: Ermenisi, Türkü, Kürdü, Müslümanı, Hıristiyanı, Tuzla’da yıkıma karşı etten duvar örmeliyiz.

Tarihten gelen ve bugüne yeni muktedirlerle uzanan devlet yapısını ve zihniyetini değiştirebilmek, tarihle yüzleşmek kadar bugün bu zihniyetin her türlü adaletsiz, ayrımcı, asimilasyoncu tasarrufuna birlikte karşı koymakla mümkün. Bir kez daha: “Hepimiz Ermeniyiz, Kamp Armen hepimizin!”

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

33. Oya Baydar

 

Oya Baydar

Abbasağa için son sözü halk söyledi: Parkta kafe istemiyoruz!

Beşiktaş’taki Abbasağa Parkına belediyenin yapmak istediği kafe inşaatı halk tarafından durduruldu. Parktaki forumdan “Kafe istemiyoruz” kararı çıktı. CHP de parkın eski haline getirileceğini açıkladı.

31

Dün sabah parkta fark edilen iş makinası üzerine harekete geçen mahalle halkı önce iş makinesinin çalışmasını durdurdu. Parkta buluşan mahalleli, Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar’a tepki gösterdi. Hazinedar’ın referandum, oylama teklifleri reddedildi.

Yaşam savunucuları ve Beşiktaş Kent Savunması’nın çağrısıyla dün akşamı Abbasağa Parkı’nda toplananların gerçekleştirdiği forumda SİT alanı olan parka dair bilgi verildi, konuşanlar parka kafe istemediklerini, spor aletleri sökülen ve kazılan parkın eski haline getirilmesini istediklerini söyledi.

Forumdan kafe istenmediği, yaşam alanlarına sahip çıkılacağı kararı çıktı.

Foruma katılan belediye meclisi üyesi de CHP’nin parti yönetiminde alınan karara göre parka kafe yapılmayacağını ve yıkılan alanın eski haline getirileceğini açıkladı.

32

CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu da Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Arkadaşlar Abbasağa Park’ında halkın onaylamadığı hiçbir işlem yapılmayacak. Yanlış anlaşılma ve rahatsızlık için özür dileriz” dedi.

(Bianet)

ABD’nin savaş suçlarını ifşa eden Manning, Hrant Dink ödülüne aday

ABD gizli askerî bilgilerini WikiLeaks’e sızdırmaktan 35 yıl hapis cezasına çarptırılan Er Chelsea Manning, Uluslararası Hrant Dink Ödülü’ne aday gösterildi.

30

ABD’nın Irak ve Afganistan’da yaptığı insan hakları ihlallerini ortaya çıkaran Chelsea Manning, bu yıl yedinci kez verilecek Uluslararası Hrant Dink Ödülü’ne aday gösterildi.

Manning’in ortaya çıkardığı 700 binden fazla belge arasında Irak’ta Reuters kameramanının ABD helikopterleri tarafından öldürülmesini gösteren video ve ABD’nin Afganistan’da öldürdüğü sivil sayısının gerçeği yansıtmadığını ortaya koyan Afgan savaş günlükleri de vardı.

Manning, yaptığının suç değil gerçeği açıklamak olduğunu belirterek “özgür bir toplumda yaşamak için bazen ağır bedeller ödemeniz gerekir” demişti.

Uluslararası Hrant Dink Ödülü her yıl, gazetecinin doğum günü olan 15 Eylül’de ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve adil bir dünya için çalışan, bu idealler uğruna bireysel risk alan, ezber bozan, barışın dilini kullanan, bunları yaparken, insanlara mücadeleye devam etme yolunda ilham ve umut veren kişi, kurum veya gruplara veriliyor.

(Kaos GL)

Kamp Armen’in sahibi, “Yıkımı durdurdum, her türlü çözüme açığım”

Kamp Armen’in şu andaki sahibi, eski Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Ali Aydınlar’ın akrabası Fatih Ulusoy, yıkımı durdurduğunu ve çözüm formüllerine açık olduğunu söyledi.

40

Agos Gazetesi’nden Uygar Gültekin’in haberine göre yıkımına başlanan Kamp Armen’in yıkımı gelen tepkiler ve alanda başlayan nöbet üzerine durdurulmuştu. Kampta yıkıma karşı nöbet devam ederken, gasp edilen mülkün eski sahipleriyle, mülkün iadesi için göruşmeler devam ediyor. HDP Istanbul Milletvekili adayı Garo Paylan, mülkün şu andaki sahibi Fatih Ulusoy’la görüştü.

Paylan görüşmeye ilişkin şu bilgileri aktardı: “Mülkle ilgili yetki şu anda Fatih Ulusoy’da. Kendisi mülkün satın aldığını hatırlattı. Şu anda yıkımı durdurduğunu söyledi. Kendisi mülkle ilgili her türlü çözüme açık olduğunu da vurguladı. Biz de çözüm formülü bulunana kadar yıkımın durdurulmasini istedik.”

Paylan, mülk sahibinin yıkımı durdurmasının geçici bir çözum olduğunu ve kalıcı çözümün ise kamulaştırma olduğunu söyledi.

Kamp Armen’in Gedikpaşa Ermeni Katolik Kilisesi’nin elinden alınmasının ardından, mahkeme kararıyla eski sahibine geri verilmiş ve satış bedelleri geri ödenmemişti. Kamp, el konulmasından bu yana 8 kere el değiştirdi. Mülk son olarak eski Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Ali Aydınlar tarafından satın alındı. Tapu daha sonra Aydınlar ailesi içinde de birkaç kere el değiştirdi. Şu anda da Aydınlar’ın akrabalarından Erhan Aydınlar’ın uzerinde. Ancak mülkle Mehmet Ali Aydınlar’ın akrabalarından Fatih Ulusoy ilgileniyor.

(Agos)

İngiltere’nin 20 yaşındaki milletvekili

İngiltere’de seçimlerin en büyük sürprizlerinden biri, 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Mhairi Black’in İskoçya’daki seçim bölgesinde, İşçi Partisi’nin en büyük isimlerinden biri olan Douglas Alexander’ı geride bırakarak parlamentoya seçilmesiydi.

29

Kayıtlarda yer alan bir önceki en genç milletvekili, 1667 yılında 13 yaşındayken milletvekili seçilen Christopher Monck’tu. Genç üniversite öğrencisi Mhairi Black, bu seçimde büyük bir çıkış yakalayan İskoç Ulusal Partisi SNP’den aday olmuştu.

Kendisinin de ilk kez oy kullandığı seçimlerde milletvekili seçilmekle kalmadı, seçim bölgesi olan Paisley ve Güney Renfrewshire’de 70 yıldır süren İşçi Partisi egemenliğini sona erdirerek, rakibi Douglas Alexander’ı 5.684 oyla geride bıraktı.

Douglas Alexander, partisinin bu seçimlerdeki baş stratejisti, meclisteki dışişleri sözcüsü ve eski bir bakan.

Black şimdi İşçi Partisi’ni geleneksel kalesi İskoçya’da büyük bir hezimete uğratan ve 59 sandalyeden 56’sını almış görünen SNP’nin zaferinin simgesi olarak görülüyor.

(BBC Türkçe)

Zeki Alasya hayatını kaybetti

Karaciğer hastalığı sebebiyle 22 Nisan’dan beri Koç Üniversitesi Hastanesi’nde tedavi gören ünlü tiyatro sanatçısı Zeki Alasya bugün saat 10:32’da hastanede vefat etti. Alasya 72 yaşındaydı…

zeki-alasya

Zeki Alasya 18 Nisan 1943 yılında İstanbul’da doğdu. Robert Koleji’nin orta bölümünü bitirdi. Sanat hayatına 1959’da MTTB tiyatrosunda amatör olarak başladı. Bir süre dekoratörlük ve rehberlik yaptı. Çeşitli tiyatrolarda çalıştıktan sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun kurucuları arasında yer aldı.

Film çevirmeye 1973’ten sonra başladı. Metin Akpınar ile birlikte Türk sinemasında yeni bir ikili oluşturdular. Birçok filmde yer aldı. 1998 yılında Kültür Bakanlığı’nca verilen Devlet Sanatçısı unvanını almıştır.

Alasya’nın can dostu Metin Akpınar üzüntüsünü CNNTÜRK’e şu sözlerle anlattı:

“Zeki Alasya benim yarımdı. Yarım gitti, canım gitti. Herkes için büyük kayıp. Her ölüm gençtir ama Zeki çok genç öldü. Maalesef karaciğerde bir olumsuzluk oluşmuştu. Çok geç fark edilmişti, yapacak bir şey yoktu. Son zamanda hoş tutmaya çalışıyorduk. Olabildiğince rahat ettirmeye çalışıyorduk. 15 gündür çok kötü bir tablo vardı. Kader bizi adeta birleştirmişti. Babalarımız aynı firmada çalışırlardı. Annelerimiz vefat ettiğinde imamları bile aynıydı. Bu yazgı bizi birleştirdi ve ölüme kadar da ayrılmadık. Ayrılık dedikoduları saçmasapan dedikodulardı. İşte şimdi ayrıldık, sevinenler kına yakabilir.”

(Hürriyet)

Kandıra’da yatan vegan ve vejetaryen mahkumlardan dayanışma çağrısı, “Beslenemiyoruz”

Kandıra’daki 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde bulunan 4 vegan ve 2 vejetaryen mahkum, aylardır yeterli beslenme için sürdürdükleri yemek boykotu ve yazışma trafiğinin sonuç vermemesi üzerine tüm hak savunucularını kendilerine destek olmaya çağırdı.

23 kandira-vegan-tutsak-dayanisma

Cezaevindeki vegan-vejetaryenlere hayvansal içermeyen gıdaların temin edilmesi için üç yıl önce yayınlanan yönetmelik değişikliğinin cezaevi idarelerince suiistimal edildiği ortaya çıktı. 2011’deki 42 günlük açlık greviyle yönetmelik değişikliğinin ana aktörlerinden biri olan Kandıra’daki vegan-anarşist mahkum Osman Evcan, Yeryüzüne Özgürlük Derneği’ne gönderdiği son mektupta “Sebze ve bakliyatın iaşe maliyeti ete göre çok daha düşük. Vegan yemeklere yağ, tuz ve baharat da konmuyor. Bunlara rağmen bize sunulanlar yetersiz, sağlıksız ve dengesiz. Tutsaklara her öğün 5 TL’lik iaşe sağlamak zorundalar; ama veganlara daha azını vererek insan hakkımızı tanımıyorlar. Bu yaptıkları, veganlığı sapkın bir düşünce olarak görüp bize tek tip yaşama biçimini dayatmaktır.” dedi. Yeryüzüne Özgürlük Derneği sözcüsü Güray Tezcan “Talepler gayet meşru ve hukuken zorunlu. Cezaevi doktorları da talepleri haklı bulmuş. Bunların karşılanmaması eşitsizlik demek. Kahvaltıda vegan olmayana beyaz peynir verirken veganı çürük zeytinle geçiştirmek kabul edilemez. Herkesi bu haksızlığa karşı telefon ve dilekçe yağmuruna çağırıyoruz.” diye konuştu.

24.osman evcan'a vegan yemek

Kocaeli Kandıra’daki 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde Osman Evcan’ın dışında üç vegan ve iki vejetaryen mahkum daha var. Hayvansal ürün tüketmeden sağlıklı beslenme haklarını savunmak için bir araya gelmişler. Kasım 2014’ten beri cezaevinin temin ettiği sera ve konserve ürünleri almıyorlar. İhtiyaçlarını kantinden gidermeye çalışıyorlar ancak kantinin kâr mantığıyla fiyatları yüksek tutması ve kuru maya, ruşeym, keten tohumu, yulaf ezmesi, humus gibi veganlar için kritik besinleri sunmaması onları zora sokuyor. Osman Evcan, cezaevi yemeklerinin ağzında yaralara ve midesinde yanmalara sebep olduğu gerekçesiyle Ocak 2015’te boykotunu ileri götürmüş; talepleri yerine getirilene dek cezaevinden gelen hiçbir gıdayı kabul etmiyor. 10 yıldan uzun süredir vegan olduğu halde Kocaeli’ne naklinden beri sağlık sorunları yaşamasını buradaki yetersiz ve kalitesiz besinlere bağlıyor.

Kocaeli Açık Ceza İnfaz Kurumu 2. müdürü, yetersiz beslenme iddialarını yalanlarken daha iyi beslenme için kantini işaret etti. Vegan-vejetaryen mahkumlar taleplerini Kandıra Cumhuriyet Başsavcılığı’na taşıdıklarında ise “Bizi ilgilendirmiyor. İdari konudur” cevabıyla geri çevrildi. Altı tutsağın yeterli ve sağlıklı beslenme mücadelesine destek olmak isterseniz, hemen altta özetlenen taleplerini aşağıdaki kurumlara yazılı veya sözlü olarak iletebilirsiniz.

Vegan Mahkumların Talepleri

-Topluca haftalık mevsim sebzeleri: Sera veya konserve değil

-Yeterli bakliyat, tahıl ve kuruyemiş: Protein için

-Kantine daha fazla vegan ürün: Brokoli, mantar, yulaf ezmesi, humus vs

Örnek Dilekçe

Vegan ve Vejetaryen mahkumların taleplerinin yerine getirilmesi için aşağıda bir örneği bulunan dilekçenin hazırlanıp, Kocaeli Açık Cezaevi Kurum Müdürlüğü’ne (Kandıra Yolu 20.Km Çal Mevkii Kandıra / KOCAELİ Tel: 0262 581 51 31, 0262 581 51 34 ; Faks: 0262 581 53 49) ve Kandıra Cumhuriyet Başsavcılığı’na (Akdurak Mah İzmit Cad No: 1 Kandıra / KOCAELİ Tel: 0262 551 22 40, 0262 551 22 41 ; Faks: 0262 551 43 38) gönderilmesi gerekiyor.

“Örnek dilekçe:

KOCAELİ AÇIK CEZAEVİ KURUM MÜDÜRLÜĞÜ’NE Kocaeli 1 Nolu F Tipi Cezaevi’ndeki hükümlüler Osman Evcan, Kemal Toka, Cevdet Bayır, Ramazan Şevket Yılmaz ve Ergül Çiçekler’in vegan-vejetaryen beslenmeyi seçtikleri için yetersiz-dengesiz gıdalara mecbur bırakıldığını ve sağlıklarının idari ihmaller sebebiyle kötüye gittiğini üzüntüyle öğrendim. 2012’de Resmi Gazete’de yayınlanan “Hükümlü ve Tutuklular İle Ceza İnfaz Kurumları Personelinin İaşe Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”e göre vegan-vejetaryenlerin talepleri iaşe miktarıyla sınırlı kalmak üzere karşılanır. Diğer hükümlülere düzenli olarak et, peynir gibi gıdaların verilmesi iaşe sınırını aşmazken, hayvansal ürünlerden daha ucuz olan çiğ sebze ve taze baklagilin iaşe sınırı gerekçe gösterilerek veganlardan sakınılması bir ayrımcılık örneğidir. Yukarda adı geçen hükümlülerin “(1) Sera veya konserve yerine haftalık topluca mevsim sebzelerinin verilmesi”, “(2) Bakliyat, tahıl ve kuruyemiş temininin artırılarak protein ihtiyaçlarının karşılanması”, “(3) Kantine veganlar için önemli brokoli, mantar, humus, yulaf ezmesi, kuru maya gibi yeni ürünlerin getirilmesi” şeklindeki talepleri kurumunuzda çalışan hekim tavsiyeleriyle de desteklenmiştir. En temel insan haklarından biri olan sağlıklı beslenme hakkını kurumunuzda en kısa zamanda tam anlamıyla uygulamanızı arz ve rica ederim. Saygılarımla,     ………..İSİM SOYİSİM…….E-POSTA…….TC NO…………..”

 

(Yeşil Gazete)

Kaosa doğru dört nala giderken noktaları birbirine bağlamak – Ömer Madra

“Dünya yüzünde neyi bu kadar çekiştirseniz yırtılmaya, parçalanmaya, dağılmaya başlar.”

ABD’nin önde gelen muhalif yazar ve siyasi analistlerinden Tom Engelhardt, yaygın şekilde izlenen blogunda (Tomdispatch) yer alan “Torunuma Özür Mektubu” başlıklı yazısında[1], 21. yüzyılda gidişatı böyle görüyordu: Gerginlik içindeki dünyada her şey dağılma halinde.

22

Dağılma ve parçalanmanın önemli sebeplerinden biri, şüphesiz, eşitsizlik ve adaletsizlik. Tarihin gördüğü en büyük eşitsizliklerinden birine sahne olan bir çağda yaşıyoruz. Birçok yeni araştırma, bunu inkâr götürmez bir şekilde ortaya koyuyor.[2]

İçinde bulunduğumuz yeni plütokrasi (zenginler saltanatı) çağında gittikçe daha az sayıda insan, gittikçe daha çok şeyin sahibi oluyor. 2013’te, sadece 85 ademoğlu ya da ademkızının yeryüzünün geri kalan ademoğullarıyla ademkızlarının yarısının tüm varlığına eşit miktarda servete sahip olduklarını öğrendik![3]

Buna yeterince şaşmaya vakit bulamamıştık ki, yeni tahminler geldi: 2016’da bu gezegen üzerindeki insanların yüzde 1’i dünya servetinin yarısından fazlasını kontrol ediyor olacak. Dahası, öteki % 99’un tüm varlığından daha fazlasına sahip olacak![4] Ülke bazında bakarsak ABD gelir dağılımı adaletsizliğinde başı çeken ülkelerden biri[5]; ama 1. değil, 3. sırada. Birincilik Meksika’da. Ya ikincilik? Evet, Türkiye’de! Dünya Bankası’nın son raporuna göre OECD üyeleri arasında gelir dağılımındaki adaletsizlikte Türkiye ikinci sırada! [6]

Dünyada bir heyula kol geziyor: Kara Para heyulası. Bu heyulanın yarattığı korkuyu kat be kat artıracak bir uluslararası antlaşma da şu sıralarda ABD ile AB arasında tezgâhlanmakta. Dünya ekonomisinin yüzde 40’ı gibi akla hayale sığmayacak büyüklükte bir kapsama alanı üzerinde çokuluslu dev şirketler, gizli bir antlaşmayı yürürlüğe sokmanın son aşamasındalar. Dünya vatandaşlarının sırtından, onlardan tamamen gizli olarak hazırlanan bir antlaşmadan söz ediyoruz.

Söz konusu şirketler Pasifik-Aşırı Yatırım Antlaşması (TPP/TTIP) ile, tamamen kapalı kapılar ardında yürütülen antlaşmalarla kendilerine devlet denetimi ve regülasyon – dışı bir alan yaratma peşindeler.[7]Kârlarını tehdit eden uygulamaları bertaraf etmek için de, hasımları olan devletlerle kendi aralarındaki olası uyuşmazlıkları çözecekleri özel mahkemeler kurulmasını, yani düpedüz kendileri için özel “ihtisas mahkemeleri” kurulmasını öngörmekteler! ABD’nin önde gelen muhaliflerinden Ralph Nader’ın, sözünü sakınmadan “şirketlerin hükümet darbesi” diye adlandırdığı bu girişimle tüketicilerin, işçi ve emekçilerin, doğal çevre ve demokrasinin temelleri topyekûn uluslararası ticaretin çıkarlarına terk ediliyor.[8]

Çöküş her yerde ve her alanda gözle görülebiliyor: Uluslararası toplum düzeni, 1648’den beri sürdürülmeye çalışılan ulusal devletler sistemi, bölgesel antlaşma ve ittifaklar darmadağın ve unufak olmakta.

***

Şimdi, “yeni durum” şöyle: 2015 yılının Nisan ayında dünya cayır cayır yanmaktaydı! Dört bir yanda –Ortadoğu’da, Asya’da, Avrupa’nın doğusunda ve Afrika’da– 10 kritik “kızgın nokta” (hot spot) alevler içindeydi! Hemen sayalım: Suriye, Irak, Libya, Yemen, Güney Sudan, Afganistan, Ukrayna, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Orta Afrika Cumhuriyeti ve – Ebola’dan kırılan– Batı Afrika… (Hızla müthiş bir demokrasi krizine giren ve şiddet sarmalı içine sürüklenen Burundu’yi de “ilk 11”e almak gerekecek belki, ama henüz erken.)

“Birleşmiş Milletler, tarihî olarak, belirli bir zaman diliminde bir ya da iki krizle baş etmeye çalışmıştı. Ama, tek ve aynı zaman diliminde böylesi 10 krizle yüz yüze gelmesi, BM’nin 70 yıllık tarihinde daha önce hiç görülmemişti!” BM Genel Sekreteri böyle diyor ve ekliyor: “Uluslararası camianın gözü dünya örgütünün üstünde, çözsün diye bakıyor; ama BM tek başına bunu çözemez. Kolektif güce ve dayanışmaya ihtiyacımız var. Yoksa her şey daha kötü olacak.”[9]

Ne var ki, soruda bir unsur eksik sanki: Her şey daha kötü olacak, tamam da sayın Genel Sekreter, kimin için daha kötü? Yüzde 99 için evet. Ama ya geride kalan yüzde 1 için? Meselâ silah imalatçıları ve silah tacirleri için? Onlar için de öyle mi? Ne münasebet? Onlar için durum tek kelime ile şâhâne! Silah endüstrisi uzmanı William Hartung şöyle yazmıştı geçen sene sonunda: “13 yıllık savaştan tek bir şey öğrenmiş olduysak o da şudur: savaş işinde olanlar için savaş işi, iyi bir iş.”[10] Ortadoğu ve savaş konusunu yıllardır derinlemesine izleyen ödüllü gazeteci Sharif Nashashibi, tabir caizse “tabuta son çiviyi çakıyor”:

“Bugünlerde bölgenin otokratlarıyla işbirliği yapmaktan söz ediliyor – asıl silah alıcısı onlar. Demokratik, barışçı bir Ortadoğu ve Kuzey Afrika çok daha az kârlı. Silah ihracatçıları bunu asla söylemeyeceklerdir ama barış, evin faturalarını ödemekte işe yaramaz.”[11]

***

Türkiye’de de hızlı bir toplumsal çözülme olduğu açıkça hissediliyor: Muhtemelen tarihte ilk kez yargıçların, verdikleri yargı kararlarından ötürü kendilerini ossaat hapiste bulmaları[12]; 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen gençlerin 3 gün boyunca bir eşya fişi bile olmadan “depo”ya “kaldırılmaları”[13]; polisle içli – dışlı görüntüleri olan esnafın sopalı – bıçaklı saldırılarının ve yaralama fiillerinin kovuşturmaya bile uğramaması, hatta polisten bir de teşekkür alması[14]; yüksek mevkideki siyasetçilerin anayasayı ve seçim kanununu ihlal suçunu sürekli işlemeleri;[15] “yeraltı dünyası” ile bağlantılı cinayetlerin devletin en yüksek mevkilerinin çevresine kadar uzandığı yolunda ciddi iddialar[16], parti binalarına saldırı ve şiddet olaylarının her gün gerçekleşmesi; yerleşik medyanın büyük kısmının mutlak işlevsizliği, suskunluğu, dolaylı yoldan ya da alenen suç ortaklığı… Ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel hayatta ciddi bir parçalanma ve dağılmanın bütün bu izdüşümleri, ülkede bir “anomi”[17] haline geçişin yaşandığını ciddi olarak düşündürüyor insana.

Gittikçe artan gerginlik ve gerilimin ülkeyi bölgesel bir çatışmaya, hatta savaşa sokabilmesi gibi en “uç” olasılıkların basında iktidar ve muhalefet sözcüleri tarafından gündeme getirilmeye başlanması ise büyük bir kaygı kaynağı olabilir. Örneğin, Dışişleri bakanı şöyle diyor: “[Suriye’ye] Doğrudan asker göndermek değil, ama danışmanlık verme gibi şeyler [sic] olabilir… Bu, koalisyonla beraber olur.” [18]Eski iktidar partisi kurucularından, şimdi muhalefet partilerinden birinin milletvekili adayı da, aynı doğrultuda, “korkutan” bir yorum yapıyor: “İktidardan düştükleri anda yargılanacaklarını bilen hükümet, seçimi erteletmenin tek yolu olan Suriye’ye savaş ilanını bile göze alır.”[19]

***

Suriye’ye savaş açmak dendiği anda orada bir durup nefeslenmek gerekiyor. Dünyanın önde gelen muhalif entelektüellerinden Noam Chomsky Irak’ın ABD tarafından istilasını, isabetli bir teşhisle “Yeni Binyıl’ın en büyük suçu”[20] diye nitelendiriyor. Bu fecî edimin yalnız Irak değil, Libya, Suriye ve Yemen başta olmak üzere tüm Ortadoğu’yu, ama genelde dünyayı nasıl korkunç bir yıkımın içine çektiği açıkça ortada. Hal böyleyken, Irak ve Libya “deneyim”lerinden hiç ders almadan Suriye’de yeni bir rejim değişikliğini zorlayacak yeni hamlelerin başımıza getireceği felaketleri tahayyül etmek bile zor. Bölge politikalarının önemli gözlemcilerinden gazeteci ve yazar Robert Parry, Şam’ın düşmesi ve bir “rejim değişikliği” daha gerçekleştirilmesinin, daha ertesi günden tezi yok “Amerikan Cumhuriyeti’nin sonunun başlangıcını” getirebileceğini öngörüyor.[21]

Orta Doğu’da yeni bir savaşın, iç ihtiyaçlar yerine bu savaşın “ihtiyaçlarına” kaydırılan yeni kaynaklar ve insan gücüyle birlikte, belli başlı ABD şehirlerinde tıpkı şu sıralarda Baltimore’da kendini gösteren sosyal huzursuzluğu ve onunla atbaşı giden polis şiddetini artıracağını da öngörüyor Parry: “Bu, Amerika’nın iflasa kayışını ve distopyalarda görülen bir polis devletine geçişini hızlandırır… Amerikan Cumhuriyeti’nin son korları da böylece sönüp gider. Onların yerini de sonsuz savaş ve sonsuz bir güvenlik saplantısı alır…”[22]

Baltimore’daki kalkışmadan bahsetmişken: Siyah nüfus üzerine onyıllardır bindirilen yoksulluk, yoksunluk, okulsuzluk ve polis terörü bir araya geldiğinde Baltimore ve başka ABD kentleri yanmaya başladı. Yazar ve aktivist Frida Berrigan’ın ifadesiyle yalnızca alevlerle değil, haklı bir öfkenin ateşiyle de.[23] Bizler de Açık Radyo’da hızlı reaksiyon verdik: Nina Simone’un klasik Baltimore “marş”ını kınından çıkardık ve olayları onun eşliğinde nakletmeye koyulduk. Bizden bir gün sonra 68 başkaldırısıyla 2015 ayaklanmasını birleştiren, Nina Simone’un şarkısını ve müthiş bir konuşmasını da içeren şahane bir video ile aktivistler 25 şehre yayılan protestolarla ABD’ye “Kara Bahar”ın geldiğini müjdelediler.[24]

Pulitzer ödüllü savaş muhabiri ve yazar Chris Hedges, Baltimore’daki son cinayet işlenmeden önce kaleme aldığı uzak görüşlü yazısında ABD’de yepyeni bir siyah radikal hareketin doğduğunu haber veriyor. Bir de kehanette bulunuyor: Bizi uzun, sıcak ve şiddet dolu bir yazın beklediğini söylüyor. Üstelik, sadece ABD’de de değil. Mike Brown’un polis tarafından Ferguson’da katledilmesinin ardından doğan Hands Up United hareketi Brezilya’da, Latin Amerika’da, Avrupa’da ve Filistin’de radikal hareketlerle şimdiden sıkı ittifaklara girmiş bile. Aktivistler, artacak karışıklıklara da, devlet baskısına da, şiddete de hazır olduklarını söylüyorlar. Hareketin kurucularından hip-hop’çu T-Dubb-O, “geçen yazdan daha kötü olacağını düşünüyorum sahiden,” diyor. “Nasıl bir şey olacak, onu bilmiyoruz açıkçası. Kararlı olduğumuzu biliyoruz sade. Çarpışmaya devam edeceğiz. Değişim yaratmak için tam teşekküllü bir devrim gerek. Kötünün kötüsü, iç savaş olur, o kadarını söyleyeyim.”[25]

İşte böyle, yangın var a dostlar: Baltimore yanıyor. Orta Doğu yanıyor. Kuzey Afrika yanıyor. Doğu Avrupa yanıyor…

***

Ha bir de, unutmadan, Dünyanın kendisi yanıyor.

Fosil yakıt sonrası dünyayı tahayyül eden bir kitabı yeni yayınlanan yazar ve aktivist Richard Heinberg içinde yaşadığımız döneme rahatlıkla Büyük Yangın Çağı diyebileceğimiz kanısında. Dört bir yanımız cehennem gibi yanıyor aslında, ama biz görmüyoruz: Çünkü bu yanmanın büyük bölümü yüz milyonlarca araba, kamyon, uçak, gemi motorunda; bilgisayarlarımızı, akıllı telefonlarımızı, buzdolaplarımızı, klimalarımızı, kaloriferlerimizi, tv’lerimizi çalıştıran onbinlerce kömürlü ya da gazlı termik santralin içinde; reklamlarını görüp duyup seyrettikçe durmadan yenilerini aldığımız eşyaları piyasaya boca eden fabrikalarda; sırf biz yiyelim diye her sene beslenip kesilen 70 milyar hayvanın yemlenmesi, kesilmesi, yıkanması ve paketlenip mağazalara yollanması faaliyetlerini yürüten tesislerde olup bitiyor. Heinberg, bu yangının insanlığın yeryüzü tarihinde karşı karşıya kaldığı en büyük meydan okuma olduğunu ve günümüzde varlığımızı sürdürebilmemizin kesinlikle bunun önünü almaya bağlı olduğunu belirtiyor.[26]

Gezegen yandıkça, yaşayan her 6 hayvan ya da bitki türünün birinin tümden yeryüzünden silineceğini ortaya koyan yeni araştırma da Nisan sonunda yayınlandı. Bu, bir meta – analiz aslında – araştırmalar araştırması. Konu üzerinde yapılmış 131 araştırmanın tümünün sonuçlarının analizi yani. Varılan sonuç pek somut: Bildiğimiz haliyle bu gezegenin yaşam destek ünitesi olarak varlığını sürdürmesini sağlayacaksak eğer, bir zahmet elimizi çabuk tutmamız gerekli: zaman çok daralmış halde ve son fırsat kaçmak üzere! [27]

Dahası, bu yüzde 16’nın ölüm fermanı yeterince büyük bir trajedi değilmiş gibi, araştırmayı yorumlayanlardan bir başka bilim insanı, gerçek durumun çok daha vahim olabileceğini, yok oluş oranlarının 2 ya da 3 kat daha fazla olabileceğini belirtmiş! [28] Tercümesi şu oluyor galiba: küresel yangına böyle körükle gidilmeye devam edilirse yaşayan varlıkların üçte biri, hatta yarısına yakını, gitti gider! Sonsuza kadar! Kimisi milyonlarca yıldır şu yeryüzünde varlığını sürdüren omurgalı hayvanların yarısından fazlasını sadece son 40 yıl içinde yitirdiğimizi[29] öğrendiğimizde nefesimiz kesilmişti. Şimdi bir de bu son meta – analiz geldi başımıza.

Özetle: Bir mucize olur da bir şekilde ayakta kalırsak insan türü olarak, bu bizim için iyi mi olacak yoksa kötü mü, bilemedik. Gezegen üzerinde korkunç sıkıcı ve yalnız bir hayatımız olacak demektir bu çünkü; yalnızlığı kim sever?

Doğrusunu isterseniz, Türkiye’de yapılacak genel seçim de bizler (yani insanlar ve diğer canlılar) için kurtarıcı olacağa pek benzemiyor. Zira, belli başlı 5 siyasal partinin seçim beyannamelerine bir göz attığınızda, hızla yaklaşan kıyamete ilişkin tek bir politika önerisi göremiyorsunuz! Bazılarında “iklim” kelimesi hiç geçmiyor bile! Diğer parti bildirilerinde ise bolca geçiyor iklim, ama bu iklim, başka iklim: yatırım iklimi, manevi iklim, istikrar iklimi … ve bu tuhaflık böyle sürüp gidiyor. (En güzel iklim de “AR-GE iklimi”). Fosil yakıt kavramı ve bunun iklim değişikliğine etkisi ise hiçbir bildiride yer almıyor. Hani, en az ¾’ünün yer altında bırakılmasının gezegenin bekası için şart olduğu konusunda bilim dünyasının neredeyse tam bir fikir birliği içinde olduğu[30] fosil yakıtların kısılmasından dahi söz eden parti yok!

İklim değişikliği tehdidini ciddi şekilde öngören tek bir parti var. Bildirisi ülkede 7 derece hararet artışına varan cehennemî senaryolar dahi öngörüyor. Ne var ki, sevinmekte erken davranmayalım: Burada da “huzur kömürde” kafasıyla düşünülmüş “kurtarıcı politikalar” var: Kurtuluş yerli kömürde! Ne demiş atalarımız: “Yerli malı, herkes onu kullanmalı! Küresel ısınma diye yanılgıya düşen sizler, anladınız siz onu artık: Konu ulusal ısınma!

***

Gene de umutsuzluğa kapılmak için asla geç değil. Yazının başına dönelim şimdi. Bütün konuları itinayla birbiriyle irtibatlandırıyoruz ve mücadelemizi yükselterek sürdürüyoruz. Geçen yıl Halkların İklim Yürüyüşü ile büyük sıçrama yapan ve her gün gittikçe güçlendiği gözle görülen global iklim hareketini yakından izliyor ve onun bir parçası oluyoruz.

Hareketin öncülerinden Naomi Klein, Türkçe’de yeni yayımlanan İşte Bu Her Şeyi Değiştirir – Kapitalizm, İklime Karşı kitabında[31], “her şeyi değiştirmek için herkese ihtiyaç var!” diyor. Bu çağrı, her yerde ve elbette Türkiye’de de hızla karşılığını buluyor. Türkiye’de “İklim İçin” adı altında toplanmaya başlayan yeni bir hareket, 28 Şubat’ta “100’ler Meclisi” ile sahneye çıktı ve ondan sonra da yürüyüşüne devam ediyor.[32] (Açık Radyo’da haftalık programı bile var artık!)

Klein, bağımsız ve özgür habercilik konusunda kendisine yakın zaman önce verilen prestijli Izzy Ödülü’nü kabul konuşmasında, “olguları birbirine bağlamadıkça gene bir yere varamayız” diyor ve ödüle adını veren efsanevi gazeteci Izzy Stone’a yerinde göndermeler yaparak, meselenin tam kalbine işaret ediyor: “[E]kolojik hareket, ırkçılıktan militarizme, militarizmden eşitsizliğe kadar iç içe geçerek toplumumuzun önünde duran krizler arasında bağlantı kurmayı başaramazsa hiçbir yere varamayacaktır.”[33]

Noktalarla birlikte sözü de bağlayalım: Yükselen küresel iklim hareketinin önde gelen yeni isimlerinden, İklim Seferberliği (Climate Mobilization) örgütünün kurucularından Margaret Klein Salamon, iklim gerçeğinin kabulünün de, iletilmesinin de kolay bir “haber” olmadığını, bunun bayağı metanet ve cesaret gerektirdiğini söylüyor. Ama, insanların gittikçe daha çok sayıda bu mesaja açık hale geldiğini de tespit ediyor: “İklim hareketinin en büyük ve en az yararlanılan stratejik silahı, gerçekliktir. Bu gerçeklik de şudur: Medeniyeti tehdit eden gezegen çapında bir iklim krizinin içinde bulunmaktayız; âcilen vargücümüzle topyekûn karşılık vermemiz gereken bir kriz gerçekliği.”[34]

***

Sonsöz: kahramanlık ve politika üzerine. New York’taki tarihî Halkların İklim Yürüyüşü’ne katıldıktan birkaç gün sonra hayata veda eden büyük barış aktivisti Fred Branfman, hepimize ve her birimize “kahraman olmak için yüce bir fırsat” bahşedilmiş olduğunu söylüyor:

“Evrimin kritik bir dönüm noktasına vardığımız apaçık. Türümüz, tarihte ilk kez kendi eliyle bir ‘türler intiharı’ gerçekleştirmeye doğru gidiyor. Politik davranıp onu kurtarma çabasına girişirsek, daha önce hiçbirimizin yaşamadığı bir kahramanlıkla tanışmış olacağız… İnsanlığın tarihte karşılaştığı en kötü ve en uzun süreli krizin ilk evrelerinde olduğumuz da gayet açık. Bununla başedilmesi ancak bir şekilde, milyonlarcamızın gayrete gelip bu krizi önlemek için politik çaba harcamazsak kendimizle birlikte daha fazla yaşayamayacağımıza karar vermesi halinde mümkün olabilir.”[35]

Kendimizle birlikte yaşamamamızın önündeki en büyük engel, belki de zihnimizi kelepçelemiş olan kavramlar. Daha fazla büyüme, daha fazla kalkınma, daha fazla kâr, daha fazla mal mülk… Bunun vazgeçilmez ve harika bir formül olduğuna kilitlenmiş durumdayız. Başka türlü düşünmekten âciziz. Ama sürecin önemli sonuçları, daha doğrusu bedelleri var: Daha fazla iklim değişikliği, daha fazla kaos, daha fazla yok oluş, daha fazla eşitsizlik…

Oysa, bu postmodern (belki de plastik!) kelepçeyi kırmadan hiçbir şey yapamayız, burası âşikâr. Aktivist yazar John Sauven’in 1 Mayıs’ta yayınladığı “Sürdürülebilir Dünya” Manifesto’sunda noktaları birleştirmenin vazgeçilmezliği konusunda yazdıkları da önemli:

“Halihazırdaki ekonomik ve politik paradigmada geniş ve derin bir değişiklik yapmaya ihtiyacımız var. Eski değerlere meydan okumalı, Antroposen çağında (insanın belirlediği jeolojik çağ) yaşamaya uygun yeni değerler geliştirmeliyiz – her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu dünyada bilinçli ve aktif “kâhyalık” yapabilmemizi destekleyecek değerler geliştirmeliyiz. Hükümetlerin halka, şirketlerin de hükümete cevap verir konumda olduğu bir topluma ihtiyacımız var. Bu toplum da tepeden aşağıya doğru talimatla kurulmayacak.”[36]

Sauven’in manifestosu şöyle devam ediyor: “Arap Baharı ve İşgal (Occupy) hareketleri, başlangıçta yarattıkları muazzam etkiden sonra solmuş olabilirler, ama ‘Biz Yüzde 99’uz’ sloganı neredeyse bütün kıtalarda bir mücadele çağrısı halini aldı.” Tabii, Gezi’nin unutulmaz “Bu Daha Başlangıç, Mücadeleye Devam!” çağrısını da bunlara eklememek haksızlık olur.

Peki o zaman, soru şu:

Kitleler halinde politik olarak harekete geçme ve böylece kahraman olma yolunda tarihî fırsatımızı kullanmak için daha ne bekliyoruz?

Seçim sonuçlarını mı?

Yok canım?

[1]http://www.tomdispatch.com/post/175986/tomgram%3A_engelhardt%2C_the_future_foreseen_%28and_not%29/

[2] Örneğin bkz.: http://piketty.pse.ens.fr/en/capital21c2

[3] http://www.theguardian.com/business/2014/jan/20/oxfam-85-richest-people-half-of-the-world

[4] http://www.theguardian.com/business/2015/jan/19/global-wealth-oxfam-inequality-davos-economic-summit-switzerland

[5] http://www.nytimes.com/2015/03/14/upshot/wall-street-bonuses-vs-total-earnings-of-full-time-minimum-wage-workers.html?_r=0&abt=0002&abg=0

[6] http://www.taraf.com.tr/her-taraf/turkiye-dunyanin-en-adaletsiz-ikinci-ulkesi/

[7] http://www.theguardian.com/commentisfree/2015/jan/13/ttip-trade-deal-transatlantic-trade-investment-treaty

[8] http://www.democracynow.org/2015/5/1/ralph_nader_on_bernie_sanders_the

[9] http://www.ipsnews.net/2015/04/u-n-helpless-as-crises-rage-in-10-critical-hot-spots/

[10] http://www.commondreams.org/news/2015/04/20/worrying-rise-us-weapon-sales-greeted-middle-east-engulfed-war

[11] agy

[12] http://www.zaman.com.tr/gundem_sami-selcuk-yargi-yasi-tutuyorum_2292206.html

[13]http://www.birgun.net/news/view/adnan-ozkacmaz-dan-1-mayistan-bu-yana-haber-alinamiyor/17467

[14] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/28898482.asp

[15] http://www.radikal.com.tr/yazarlar/tarhan_erdem/dikkat_secim_guvenligi_sarsiliyor-1348247

[16] http://t24.com.tr/haber/hollanda-basini-mafya-hesaplasmasi-erdogana-uzandi,295374

[17] “Anomi(e)” kavramının tanımı ve betimlenmesi için bkz.: http://en.wikipedia.org/wiki/Anomie

[18] http://www.turkishny.com/headline-news/2-headline-news/179309-cavusoglundan-abd-ile-birlikte-suriyeye-mudahale-iddialarina-yalanlama#.VUaJno7tlBc

[19] http://www.taraf.com.tr/politika/hdpli-firattan-korkunc-iddiaakp-secimi-erteletmek-icin-suriyeye-savas-ilan-edebilir/

[20] http://rt.com/usa/250729-complete-chomsky-rt-interview/

[21] https://consortiumnews.com/2015/04/29/the-day-after-damascus-falls/

[22]agy

[23] http://www.commondreams.org/views/2015/05/02/baltimore-burning-not-just-flames-righteous-anger

[24] http://www.commondreams.org/news/2015/05/02/nationwide-protests-against-police-brutality-activists-declare-black-spring-has

[25]http://www.truthdig.com/report/item/rise_of_the_new_black_radicals_20150426 

[26] http://www.commondreams.org/views/2015/04/07/great-burning-rising-greatest-challenge-humanity-has-ever-faced

[27] http://www.sciencemag.org/content/348/6234/571.full

[28] http://www.commondreams.org/news/2015/05/01/planet-warms-one-six-species-face-total-extinction-study

[29] Bkz.: AR Bülteni, Aralık 2013, http://acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=33330

[30] http://earthstatement.org/statement/ 

[31] Agora kitaplığı, Nisan 2015, (Türkçesi: Osman Akınhay)

[32] Bkz.: http://iklimicin.org/

[33] http://thischangeseverything.org/reading-i-f-stone-on-earth-day-why-we-still-wont-get-anywhere-unless-we-connect-the-dots/

[34] http://theclimatepsychologist.com/?p=827

[35] Ibid.

[36] http://www.theguardian.com/environment/2015/may/01/a-manifesto-for-a-more-sustainable-world

 

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

21. Ömer Madra- Yeşil Gazete

 

Ömer Madra