Ana Sayfa Blog Sayfa 3662

Mehmet Karlı: “Pulluksuz tarım, doğal bir toprak reformudur”

Bu haftaki röportajımızda Konya’nın Sarayönü ilçesi, İlçe Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürü Mehmet Karlı’yı konuk ettik.

Mehmet Karlı, ilçenin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürü olmasının ötesinde özelliklere sahip ve çalışmalara da imza atmakta olan biri. Onarıcı tarım yöntemlerini büyük bir şevkle ve ilgiyle takip eden Karlı, bunların ilçesinde uygulanmasında da çok önemli bir rol oynuyor. Yeri geliyor, tanıtım afişlerinin tasarımını da kendisi yapıyor, farklı kurumların bölgesinde projeler yapması için uğraşıyor. Kendi deyimiyle “ısrarlı” çalışmaları neticesinde Sarayönü, pulluğu (yani, tarım arazilerini sürmeyi) devreden çıkaran yöntemlerle bir nevi “tarım devriminin” yolunu açıyor. Bazı okuyucularımıza şaşırtıcı gelebilir, neticede sürülmüş tarlalar kırsal yaşamın en pastoral, en romantik görüntülerinden biridir. Ama gerçek şu ki, pulluk (tabi, nasıl kullanıldığına da bağlı olarak) insanlığın bugüne dek keşfettiği en yok edici araçlardan biri.

Meselenin iklim değişikliğinden çölleşmeye, savaşlardan gıda krizine dek bir çok başka hayati sorunla doğrudan bağı da var. Devamını ve detayını röportaja bırakalım.

Yeşil Gazete olarak büyük önem verdiğimiz gıda ve tarım konusunda özgün ve önemli işleri sizlerle buluşturmaya devam edeceğiz.

Mehmet Karlı9
Mehmet Karlı

Yeşil Gazete: Mehmet Karlı kimdir? Oradan başlayalım.

Mehmet Karlı: Konya Sarayönü doğumluyum. 1980 yılında Ziraat Teknisyeni olarak Çorum-Çankırı Kırsal Kalkınma Projesi’nde göreve başladım. Sırasıyla Niğde Çamardı, Konya Taşkent, Konya Ilgın Ağalar köyü teknisyeni oldum ve 22 yıldır Sarayönü ilçesinde çalışmaktayım. 18 yıldır İlçe tarım Müdürlüğü görevini yapıyorum. Bu arada İktisat,Değirmencilik ve Gıda Mühendisliği öğrenimim oldu.

Dünyadaki organik tarım çalışmalarını ve yerel küçük üreticinin daha sağlıklı gıdaya nasıl ulaşabilecekleri konusunu araştırdım ve 1996 yılında Başak Ekolojik Yaşam Derneği’ni kurdum. Bölge çiftçilerimize uygulamalı eğitimler verdik. Konuyu projelendirerek BM Küresel Çevre Fonu Küçük Destek Programından Sarayönü İlçesinde Sürdürülebilir Arazi Kullanımı ve REC Türkiye’den Sürdürülebilir Yaşam ve Biyolojik Çeşitliliğin Korunması projelerini yazdım ve yürütücülüğünü yaptım. Bu projelerle ilçemde organik üretici sayısı 30’lara kadar çıktı. Bunun yanısıra bitki hastalık ve zararlılarına karşı doğal yöntemleri hem dernek ve hemde İlçe Müdürlüğü olarak üreticilerimize tavsiye ettik ve etmekteyiz. Aynı zamanda TEMA Vakfı ilçe sorumlusuyum.

Bunların yanında, 20 yıla yakın arıcılık yaptım, yaklaşık 30 kovan arım oldu. Son birkaç yıldır bıraktım ama sonra devam edeceğim. Kanatlı hayvan, tavşan ve kuzu yetiştirmişliğim var. Tarımın tüm kolları bana çok sıcak geliyor. 1000 m2 lik bahçemde 5 yıldır doğal tarım metodu ile sebze ve meyvelerimi yetiştiriyorum. Şimdi 4 dekarlık (1 dekar=1000 m², ed.) bir alan daha ilave yaparak uğraşımı biraz daha büyütmek istiyorum.

Sebzeler, meyve ağaçları, tavuklar, doğa ile başbaşa, fiziken yorucu gibi ama ruhen dinlendirici geliyor bana.

Topraktan başlayalım. Anadolu’nun toprağı konuşulur hep, verimli denir… Siz sürekli sahada ve çiftçilerle birliktesiniz, durumun birinci elden şahidisiniz. Mevcut durumu kısaca özetler misiniz?

Mehmet Karlı4
Çölleşme özellikle İç Anadolu’da çok yaygın bir sorun

Toprak, yaşamın temeli. Ve toprağımızın başı dertte, verimli üst toprağın toprağı devirerek işleyen pulluklarla işleme sonucu erozyona açık hale gelmesi, suyla ve rüzgarlarla aşınıp taşınması ve yok olması, çıplak toprağın güneş ışığına doğrudan maruz kalması, kalan toprağımızın ise yıllardır aşırı ilaçlama ve gübreleme sonucu hayatını kaybetmesi, anızın yakılmasıyla organik maddenin yok olması… Bütün bunlar çok büyük ölçekte ve derinlikte sorunlar.

Günümüzde her ne kadar şehirleşmiş ve teknolojik olarak ilerlemiş bir toplum içinde yaşasak da, halen en az Sümerler ve Mayalılar kadar Dünya’nın toprak gibi doğal destek sistemlerine bağımlıyız. Eğer korumak için önlem almadan Dünya’nın bize sunduğu doğal kaynakları tüketmeye devam edersek, yeni bir medeniyet çöküşünün önünde durmak mümkün olmayacak gibi görünüyor.

Bu noktada Anadolu ve özellikle İç Anadolu, kuraklık ,çölleşme ve iklim değişikliği ile baş başa ve bunları merkezinde yer alıyor. Tüm iklim değişikliği senaryoları, hemen ve hızlı bir şekilde harekete geçmemiz gerektiği konusunda hemfikir.

Bunlar çok yerinde tespitler. Peki tarım bu ”büyük resmin” neresinde duruyor?

Türkiye’ye traktörün girmesiyle geniş alanlarda yapılmaya başlanan tarım günümüze gelindiğinde, çıplak erozyona açık, organik maddesi neredeyse sıfırlanmış yani kısacası ölü bir toprak yarattı. Bunun sonucunda hızla çölleşiyoruz. Çölleşme dediğimizde de açlık, sefalet ve sosyal afetleri düşünmemiz lazım. Bütün bunların temelinde akut bir toprak krizi var.

Mehmet Karlı8

Bu nedenle çiftçilerimizin işleme, sulama ve kültür yöntemlerini mevcut ekolojik koşullara göre belirleyip uygulaması gerekiyor. Çayır ve meralarda da acilen çölleşmeyi durduran adam olarak tanınan Allan Savory nin Bütüncül Yönetim sistemine geçilmelidir.

Arazi Toplulaştırma projelerinde yol kenarlarına planlanan canlı rüzgar perdelerinin devreye sokulması ve ağaç bakımlarının kurumsallaştırılması önemli. Ağaçlandırma planlarının dağlardan biraz daha ovaya doğru yeniden kaydırılması gerekiyor. Karapınar’da yıllar önce imkansızlıklar içinde başarıyla uygulanan erozyonla mücadele yöntemleri diğer bölgelerde neden uygulanamıyor bugün, bunu sorgulamamız lazım.

“Toprak altındaki canlılar çok önemli”

Tarımda pulluk gibi adeta sembol olmuş bir aracın kullanılmaması gerektiğini savunuyorsunuz. Pulluksuz tarımın faydaları nelerdir?

Çok fazla faydası var. Her şeyden önce, toprak yüzeyinde oluşan bitki artıkları yani malç ile toprak neminin korunmasını sağlıyor. Toprak sürülmediği için mevcut toprak nemi buharlaşıp yok olmuyor, toprakta kalıyor. Bitki örtü tabakası öldürülmediği için organik maddece hali hazırda çok zayıf olan topraklarımız zenginleşiyor, yüzey ”kaymak tabaka” yapmıyor ve bu sayede bitkilerin normal filizlenme ve gelişimleri gerçekleşebiliyor.

Mehmet Karlı1

Toprak altı canlılarının ideal bir yaşam alanına sahip olması çok önemli. Pulluk kullanmak, bunu yok ediyor. Pulluğu devreden çıkararak toprak solucanlarının çoğalmasını ve toprak kalitesinin artmasını sağlıyoruz. Bu canlılar toprağı çapalıyor, oksijen açısından bol hale getiriyor. Toprak yüzeyinde oluşan malç tabakası yabancı otların çıkışını azaltarak zirai ilaç kullanımını da azaltıyor. Bu da toprak ekosisteminde denge sağlıyor, faydalı böceklerin biyolojik faydalarını arttırıyor. Bunun insan sağlığına etkileri de var: Türkiye’de zirai ilaç kullanımı konusunda içler acısı bir durumdayız. Türkiye’de anne sütlerinin % 40 ‘ında zirai ilaç kalıntısı mevcut olduğu araştırmalar sonucu ortaya konmuş durumda. Kanser patlamasının sağlık ,ekonomi ve sosyal etkileri başlı başına bir trajedi.

Türkiye’de çiftçiler sürekli borçlu, ciddi bir maddi baskı altında. Üreticinin kısa vadedeki penceresinden, günü kurtarmak açısından baktığımızda pulluksuz tarım nasıl?

Tabi, işin maliyet kısmı da çok önemli. Bu sistemde, geleneksel sistemde uygulanan nadas, ikileme, üçleme ve ekim hazırlığı uygulamaları olmayacağı için yakıt, zaman ve işçilikte % 70 tasarruf sağlanmaktadır.

Tarlada kalan bitki artıkları ile oluşan organik maddeler toprağın yeniden canlandırarak çoğu bitki besin maddelerini üretmekte ve bunun sonucu olarak tarlaya verilen gübre miktarlarında azalma gerçekleşmektedir. Ayrıca tarlada bırakılan anız, kar yağışı ve tipide bir kalkan gibi karları tutmakta ve toprağın daha fazla su almasına neden olmaktadır. Çoğu nadas tarlada bu birikim olmamaktadır.

Mehmet Karlı5

Ayrıca bu sistemde sürülmeyip yapısı bozulmayan topraklarda bitki köklerinin toprağın alt katmanlarına işlemesi ve çok küçük tünelcikler oluşturması ve böylece toprağa daha fazla su girişi sağlanması ve toprağın havalanması sağlanmakta ve pullukta sürümden dolayı oluşan pulluk tabanının yok edilmesi sağlanmaktadır.

Mevcut toprak neminin korunmasından dolayı ekim işlemini takiben bitki çıkışları nadas tarlalara göre bile çok daha erken ve düzgün olmaktadır.Sarayönü ilçemizde yaşanan kurak bir senede nadas tarlalardan ortalama dekardan 120 kg. buğday alınırken doğrudan ekimle aynı şartlarda 220 kg. verim alınmıştır.

5 yıllık çiftçi ekimlerimizde bu sistemle ekim yapılan tarlaların nadasa ekilmiş tarlalara göre verimleri bazen aynı olmuş, bazense % 30 daha fazla gerçekleşmiştir. Çok kurak senede ise pulluksuz tarımla % 100 ‘e varan verim fazlalıkları gerçekleşmiştir. Verimler aynı olsa bile nadas, ikileme, üçleme ve ekim hazırlıkları olmadığı için pulluksuz tarımda maliyetler düştüğü için her ihtimalde çiftçiler için daha iyi bir kazanç anlamına geliyor bu.

Sarayönü ilçemiz için yaptığımız bir hesapta yıllk devlet teşvikleri olarak ilçemiz çiftçilerine ödenen teşvik destek doğrudan gelir ve primlerin toplamının 5 misli daha sadece yakıttan tasarrufumuz var. Ülkemize genellediğimizde bu miktar 5 Milyar ABD Doları’nı buluyor.

Mehmet Karlı3

”Bu, doğal bir toprak reformudur”

Toprağı karbon tutan bir havuz haline getirip, daha az enerji harcayarak kuraklık ve çölleşmeyle mücadele edip, bir yandan da daha kaliteli ürün ve yüksek verim alabiliyoruz. Düşen maliyetlerden dolayı özellikle kira ve ortakçılığa verilen tarlaların yönetimi tarla sahiplerine tekrar geçiyor. Bu bir doğal toprak reformu ve fizli feodalitenin ortadan kalkmasıdır.

Bu bir ezber bozulması meselesi aslında. 12000 yıldır pullukla çalışan insanoğlu için kolay değil. Pulluk, ilaç, gübre artık genlerimize işlemiş. Aslında halaza dediğimiz tarlada kalan tohumların biraz yağışlı senelerde dekara 400 kg. verim verdiği düşünülürse biraz daha toprağı anlamamız gerektiği hissi oluşuyor.

Peki dünyanın geri kalanıyla karşılaştırdığımızda Türkiye’nin pulluksuz tarım ve diğer onarıcı tarım faaliyetlerinde durumu nasıl?

Mehmet Karlı6

Türkiye olarak bu ekim sisteminde yok gibiyiz. ABD’de % 30, Kanada ‘da %60 civarında, bizden ekonomik olarak daha geride olan ülkelerde bile yaygınlaşmış bu sistem. İleri ülkeler sistemin faydalarını bildikleri için, fakir ülkelerde girdilerin özellikle mazotun pahalı olmasından girmiş bu sisteme.

Sarayönü bu konuda kısa sürede uzun yol katetmiş gibi duruyor. Şu anda durum nedir, kaç çiftçi ne kadar alanda pulluksuz tarım yapıyor?

100 dekar alandaki ilk ekimlerimizin ardından bir tarla günü düzenleyerek çiftçilerimize hasat öncesi mahsulün durumunu ve yapılanları yerinde tarla başında anlattık. Durumu gören çiftçilerimiz ”Arkadaş biz toprağı aktardık, dönderdik, nadasa ektik ve verim aynı, bu durumda biz boşuna uğraşıyoruz.Masrafsız doğrudan ekim daha karlı, hemen biz de ekmeliyiz” dediler. Bu çiftçilerimizin sayısı yıllar itibariyle 300’ü buldu. Bu yıl tahminen 60.000 dekar arazi rahatlıkla ekilebilecek. Tabii bu arada ziraat odamızın kullandırdığı mibzer sayısı 9 adede ,çiftçilerimizin kendi aldığı mibzer sayısı ise 42 ye yükseldi. Talepler gün geçtikçe artmakta. Şu anda Türkiye’de en fazla direk ekim (pulluksuz tarım) yapılan ilçe konumundayız. Sivas başta olmak üzere gelişmeler var.

Pulluksuz tarıma devletin desteği var mı? Bu destek olmasa da çiftçiler pulluksuz tarım ve doğrudan ekim yapar mı sizce?

Evet Bakanlığımızın uyguladığı Çevresel Amaçlı Tarım Arazilerinin Korunması projesi uygulanan illerde direk ekim yapan çiftçilerimize dekara 30 TL fazladan destek veriliyor. KOP projesi illerinde de bu yıl 50.000 ha.lık lanın desteklenmesi bu şekilde yapılacak.

Bizim ilçemizde destek olmadan üçüncü yılda 5000 dekar alana ulaştık. Şu anda ilçemde 7000 dekarlık bir alanda destekli ekim var.A ma desteksiz ekim yapan çiftçi sayısı 250 ve alan da 35.000 dekar. Yani çiftçiler devlet desteği olmasa da bu sisteme hızla geçiyor.

Mehmet Karlı2

“Hatır için başladım ama şimdi bırakamıyorum”

Çiftçiler memnun o halde? Ne gibi tepkiler aliyorsunuz?

Gerçekten de kurak alanlara sihirli bir çözüm.Yağan yağmurun çırılçıplak toprak yüzeyinden ve bünyesinden kolayca buharlaşmasını ortadan kaldırıyor, oluşan malç sayesinde suyun toprakta tutulması sağlanıyor.

Çiftçi ve üreticilerimizden bir kaç tanıklık aktarayım.

Yaşar Atçeken isimli tecrübeli ve halk şairi bir çiftçimizin, ”Ağustosun 1’inde öğle vakti tarlayı kontrol ettim ve anızların altında kalan toprak parçasının nemli olduğunu gördüm” demesi durumu özetliyor.

Sarayönü Süt Üreticileri Birliği Başkanı Hacı Hüseyin Bayraktar, ”Hatır gönül için başladım ama şimdi bırakamıyorum. Gerçekten masrafsız ve verimli. Macar fiği hasatından sonra 1 ağustosta sorgum-sudan otu ektim ve gayet güzel oldu. Alttan macar fiğleri tekrar çimlendi, üstü de sorgum sudan out oldu. Bu baharda silajlık mısırla devam edeceğim” diyor.

Bahçesaray Köyü’nden Yusuf, ki şimdi köy muhtarıdır, ”Bu tarladan hiç bu kadar çok verim almadım, kamyon mahsulle doldu taştı, yaklaşık dekardan 500 kg. arpa aldım. Üstelik toprak işleme, ekim hazırlığı yok” diyor.

Mehmet Karlı7

Özkent köyünden Ziya Çobanoğlu ise şöyle bir anısını aktarıyor: ”Cihanbeyli ilçesi ile tarlalarımız sınır. Komşu ilçenin çiftçisi geleneksel tarımdaki nadasını yapmış, ikileme ve ekim hazırlığını tamamlamış ve ekim yapıyor. Biz de anızlı tarlaya gittik ve doğrudan (pulluksuz) ekime başladık. Komşu çiftçi hayretler içinde ‘siz ne yapıyorsunuz, anızlı tarla bu, sürülmemiş, böyle ekim mi olur!’ dedi. Daha sonra ekinlerimizin gelişme durumunu ve harman zamanı verimi görünce ikna oldular. Bu yıl 875 dekar tarla ektim ve her yıl daha da artıracağım.”

Çiftçi, sanayici ve Başak Ekolojik Yaşam Derneği Başkanı Hayrettin Demirpolat ise şunları söylüyor: ”Bu sisteme önce sizin tavsiyeniz ile başladım. Masrafsız ve topraklar erozyona karşı koruma altında. Şu anda yaklaşık 2500 dekar yer ekiyorum ve bir adet de direk ekim mibzeri aldım. Gerçekten toprakların kalitesinin artırılması ve sonuçta sanayicinin istediği kaliteli buğdayı üretmek, toprağı yeniden canlı hale getirmekle mümkün.”

Sivil toplumdan, diğer kesim ve sektörlerden tepkiler nasıl? Katkı verenler var mı?

Bu ekim sistemini duyan TEMA Vakfı Onursal başkanı Hayrettin Karaca beni telefonla arayarak tebrik etti, çok mutlu olduğunu söyledi. İstanbul’da Kanal B’de ”Birebir” programına konuk olmamı istedi. Sayın Karaca ile çok güzel bir söyleşi oldu ve deneyimlerimizi paylaştık. Bir an önce tüm ülkenin bu ekim sistemine geçmesi ve toprakların korunması gerekiyor. Tabii ki çiftçimiz önce maliyeti düşünür ki bu sistemde maliyetler büyük oranda azalıyor.

Mehmet Karlı11

Tabii ki bu sistemin gelişmesi için öncelikli olarak doğrudan ekim mibzeri gerekli. Yurtdışında görüp ”Neden benim ülkemde yok?” diyerek ilk doğrudan ekim makinasını ülkemizde imal eden ve ”Bu benim makina satışlarımın içinde sadece binde bir ama ve bu benim özel hobim ve her çiftçi bu sisteme geçmeli” diyen sanayici Mehmet Duman’ın bu konudaki heyecanı ve araştırma ve devlet üretme çiftliklerine verdiği katkı yadsınamaz.

İlçe ziraat odamızın sisteme inanması ve yenilikçi projelere açık olması ilçemde bu sistemin yaygınlaşmasındaki en önemli etken. Oda başkanımız Ö.Fatih Karça’nın çiftçilerimiz için bir adet doğrudan ekim mibzeri alması sonucu ekimler gerçekleştirildi.

Her şey güllük gülistanlık olmamıştır diye tahmin ediyorum. Sizin bu meselelerle tanışmanız nasıl oldu? İnsanları ikna etme sürecinde yaşadığınız zorlukları ve dirençleri anlatır mısınız?

Fukuoka’nın Ekin Sapı Devrimi kitabını okumam bu fikrin gelişmesine etken oldu. Tabii Fukuoka serpme ekim yapıyor ama Japonya’nın yağışı fazla, bu nedenle toprağı bozmadan nasıl ekim yapabiliriz diye düşünürken doğrudan ekim metodunun en uygun olduğu kanaatine vardım.

Açıkçası başlangıçta çiftçilerimizin hepsi ”Toprağı sürmeden ekim mi olur Mehmet Bey!” dediler, ama ısrarlı davranışlarımız karşısında bir yerde hatıra binaen ”Bu sene bir ekelim bakalım” diyerek girdiler bu sisteme. İyi sonuçları da görünce sistemi devam ettirdiler.

Süreci özetlemem gerekirse, şöyle anlatayım. Öncelikle ”Bu ürün çıkmaz” dediler. Çok düzenli bitki çıkış ve büyümelerini görünce bu sefer de ”Tabi toprak sıkı, nemi kaçırmadığı için çıkış yaptı ama tabanı sert olduğu için gelişmesi pek iyi olmaz bunun” dediler. Gelişme de çok iyi olunca ”Demek iyi çıkış olunca gelişme de orantılı devam ediyor herhalde. Ama beslenemez, zayıf olur, verim düşük olur” dediler bu sefer de. Nadas ekime göre daha fazla verim alındığını görünce de ”Evet tabii, bitki çimlenme ve çıkışı kuvvetli, toprak tavı iyi. Böyle olunca da verim de iyi oluyor” dediler.

Uyarlama: Mehmet Karlı
Uyarlama: Mehmet Karlı

Böyle böyle, aşama aşama bu günlere geldik.

Burada yeniliklerin çiftçilerimize ulaştırılmasında ekip olarak ısrarlı davranışımız çok etkili oldu.Bunun sonucu çiftçilerimizden çok olumlu tepkiler almaya başladık.

”Böyle ekim olmaz, buğday arpa çıkış bile yapamaz” diyen çiftçilerimiz artık diğer il ve ilçelerden gelen çiftçilere sistemi anlatıyorlar. Bu çok sevindirici.

Sürdürülebilir ve hatta bunun ötesinde onarıcı bir tarım için bu anlattıklarınız çok büyük umut kaynağı. Sarayönü’nde şu anda yaptığınız ve gelecekte gerçekleştirmek istediğiniz diğer projeleri de öğrenebilir miyiz?

İlçemizde şu anda çayır ve meralarda da acilen çölleşmeyi durduran adam olarak tanınan Allan Savory’nin Bütüncül Yönetimi’ne geçilmeli ve uygulanmalıdır. Bu konuda bir meramızda bu bahar ilk pilot projemizi uygulamaya başladık.

Yine ilçemizde Doğa Koruma Merkezi ve Bakanlığımızın birlikte yürüttüğü canlı rüzgar perdeleri projesi gereği 75 km.lik tarla yolları kenarına 80.000 akasya fidanı dikimi gerçekleştirildi.

Çiftçilerimize düşen vazife, dünyada hızla yayılma alanı bulan sıfır toprak işleme, direk ekim sistemi yani pulluksuz tarım’a geçmeleridir.

Röportaj: Durukan Dudu

(Yeşil Gazete)

Gezi’ye 2.yıl hediyesi: Türkiye için gaz fişeği üreten Koreli fabrika kapatıldı

(Türkiye için gaz fişeği üreten Güney Koreli DaeKwang’ın fabrikası, biber gazı nedeniyle sekiz kişinin öldüğü ve binlerce kişinin yaralandığı Gezi Parkı protestolarının yıldönümünde kapatıldı.

taksim-biber-gazi-gezi2013

 

Türkiye için gaz fişeği üreten Güney Koreli DaeKwang’ın fabrikası, biber gazı nedeniyle sekiz kişinin öldüğü ve binlerce kişinin yaralandığı Gezi Parkı protestolarının yıldönümünde kapatıldı.

Şirkete, lisansı olmadığı halde barut ürettiği ve yasadışı yollarla ithalat ve depolama yaptığı gerekçesiyle 19 Ocak’ta soruşturma açılmıştı. Soruşturma neticesinde DaeKwang’a 20 bin dolar ceza kesildi ve fabrika bir aylığına kapatıldı. 20 Mayıs’ta kapatılan fabrika 19 Haziran’a kadar üretim yapamayacak. DaeKwang, Kore’nin gaz ihracatının yüzde 90’ını gerçekleştiriyordu.

Yasadışı uygulamalar

Şirketin yasadışı uygulamalarını Kore’deki Monthly Joongang dergisi ortaya çıkarmıştı. Haber üzerine DaeKwang’ı izlemeye alan Kore polisi, depolama izni olmadan bir ambarda büyük gaz fişeği stokları biriktirdiğini tespit etmiş, DaeKwang Genel Müdürü Hag-Song Kim de bu suçları itiraf etmişti.

Kore’de biber gazı ihracatını onaylayan ya da durdurabilen kurum olan Kore Savunma Tedarik Ajansı (DAPA), DaeKwang’ın Türkiye’ye yapacağı 1 milyon 10 bin adet biber gazı kapsülü ihracatını Aralık 2014’te onayladı. DaeKwang, Türkiye’nin kasım ayında verdiği 1 milyon 900 bin adet biber gazı kapsülü siparişinin 100 bin adedini havayoluyla 19 Ocak’ta teslim eti. Konuya yakın kaynaklara göre 650 bin adet gaz bombası ise gemi ile mart başında Türkiye’ye geldi. Daekwang en son Nisan ayında 350 bin adet biber gazı kapsülü ihraç etti.

12 milyon lira!

Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü bu hafta söz konusu gaz kapsüllerinin geri çağırılmasını talep etti. Emniyet’in iddiasına göre Kore’den gelen 350 bin gaz kapsülü kötü kalitede ve ateşleme problemi var. Kore’den gelen gaz bombalarının fiyatları ise kapsül başına 11-13 dolar arasında değişiyor. Buna göre 1 milyon 10 bin adet gaz bombası için yapılan ödeme 12 milyon 625 bin doları buluyor.

Başta Biber Gazı Yasaklansın İnsiyatifi olmak üzere birçok kurum 2013’ten bu yana biber gazının yasaklanması için kampanyalar yürütüyor.

Raporlara göre ise geçen yıl 224 gün polis tarafından biber gazı kullanıldı. Biber gazından 8 kişi hayatını kaybetti, 453 kişi yaralandı.

20 günde 130 bin biber gazı kullanılmıştı

Gezi Parkı protestolarında polis 20 günde yaklaşık 130 bin biber gazı fişeği kullandı. TÜİK verilerine göre sadece İstanbul’un Kadıköy, Şişli, Beyoğlu, Beşiktaş ilçelerinde yaşayan 1 milyon 272 bin kişi biber gazına maruz kaldı. Türk Tabipleri Birliği tarafından verilen bilgilere göre sadece Gezi Parkı eylemleri sırasında 8 bin kişi yaralanırken, 104 kişi ciddi kafa travması geçirdi, 11 kişi gözünü kaybetti.

Kaynak: Sendika.org

Akademisyenler ne iş yapar? Bir üniversitenin sertifikalandırılma süreci

David Graeber’in “Saçma sapan Meslekler” (Bullshit Jobs) isminde harika bir yazısı var. Derslerimde fırsat bulursam okutuyorum. Özetlemek gerekirse Graeber, çok daha az çalışılarak toplumun ihtiyaçlarının giderilebileceğini, fakat buna rağmen günümüzde çalışma sürelerinin bir türlü azalmadığını, hattâ arttığını anlatıyor. Graeber’e göre bu kadar çok çalışmak aslında bir zorunluluktan kaynaklanmaz, daha ziyade politik bir seçimdir ve bu durum birkaç önemli sonuç doğurur.

İlki şu: Emek piyasasında çok ciddî bir rekabet ortaya çıkar. Haftada elli saat ve üstü çalışmaya hazır insanlar, deyim yerindeyse iki-üç kişilik iş yaparlar. Bir alıntı durumu zaten (kendileri de tecrübe eden okuyuculara) anlatmaya yetecektir:

28

Gün içinde nefes almaya vakit olmayacak bir tempo var, yapacak iş çok fazla. Bu da sizi sürekli daha iyisini, daha fazlasını yapmaya teşvik etmelerinden kaynaklı. Yeni şeyler buldukça ajanda kalabalıklaşıyor ve ajanda kalabalıklaşması zaman yönetimi konusunda sıkıntı yaratıyor elbet. Ama [şirketin] çalışan profili hırslı insanlar; başarıyı isteyen insanlar… O yüzden herkes çalışma imkânlarını zorluyor.
(Serhat Bey, yabancı bir ilaç şirketinde ürün müdürü, alıntılanan kaynak Şentürk 2013 s. 74)

Buradaki alıntı, toplantıları gece 1-2’lere kadar süren, özel hayatını bile iş ortamıyla birleştiren bir “nitelikli” profesyonel profiline ait. Ancak çok çalışan sadece bu grup değil. En altta güvencesiz durumdaki insanların da zamanlarına fena hâlde el konuyor. Misal bugün Suriyeliler tekstil atölyelerinde haftada altı gün sabahtan akşama kadar çalışmak zorunda.

Bunun bedeli, sürekli işsizlik kaygısı yaşayan, eğreti işlerde gün geçiren, çok eğitimli olsa dahi 2-3 senelik sözleşmelerle çalışmak zorunda kalan ve giderek kalabalıklaşan bir grup insan. Eğreti iş dediğim, Gülnur Elçik’ten aldığım bir kavram, esneklikten biraz farklı. Bir projede yarı gönüllü işler, gelecekte hakiki bir işe evrilmesi beklenen (ama bir türlü evrilmeyen) geçici pozisyonlar, taşeronlaşma süreçleriyle beraber andığımız hemen her meslek bu kapsamda düşünülebilir. Dolayısıyla, bir kısım insanın çok çalışması rekabeti, işsizliği ve güvencesizliği beraberinde getiriyor. Çok çalışmamak, giderek daha tehlikeli oluyor.

Profesyoneller için bu dinamik biraz daha farklı işliyor olabilir. Benim çevremde hemen herkesin kendi hakkında ilk söylediği, ne kadar meşgul olduğu: Yakınma ve övünme karışık. Kendi meşguliyetinden dem vurmanın kesinlikle sınıfsal bir tarafı var, bu yazıda üstünde çok durmuyorum. Ancak çok çalışanlar karşıdakinde suçluluk hissi yaratabiliyor, üretkenliğe yönelik normatif sistemi yeniden tesis ediyor.

Bu noktada, alıştığımız kalıpların aksi yönünde bir soru gündeme getirilebilir o hâlde: Toplumdaki bazı sorunların sebebi az çalışmak değil, çok çalışmak olabilir mi? Bu mevzuya geri döneceğim.

Balon işler, Beyhude telaşlar

Graeber’e göre bir ikinci mesele, hayatî mesleklere kıyasla aslında pek de anlamlı olmayan, gereksiz, saçma sapan işlerin türemesidir. Bu, kısmen spekülatif bir iddia. Gerekli ve gereksiz işler nasıl ayrılır, kim ayırır? Yine de üstüne düşünmeye değer. Örneğin, bir bankada kağıt alıp kağıt satan yahut insanlara kredi kartı pazarlamaya çalışan bir insan (çok para kazansa da) aslında elzem ihtiyaçları gidermemektedir. Daha ziyade finans kapitalin şişmesine, eşitsizliğin artmasına hizmet eder. Reklâmcılar, pazarlamacılar, çocuklara çikolata satmak adına dünyanın en önemli işini yapıyor gözüken profesyoneller aslında olmasa da olur. Yokluklarında insanlık akamete uğramaz.

Bir diğer grup politikacılar ve de askerler olarak düşünülebilir. Bernard Shaw’ın dediği gibi, bunlar toplumun üretken olmayan ama fazla şişmiş gruplarıdır. Aslında bir tür asalaktırlar: Kendileri üretmez, üretilenlere el koyarlar.

Politikacıların ve askerlerin olmadığı bir dünyada kaosun hâkim olacağına dair bir inanç vardır. Oysa bu iki grubun temel amacı iktidarı ve zenginliği belli ellerde toplamak ve muhafaza etmektir. Varlıkları zarardır.

Peki başka hangi meslekler bu gruba dahil edilebilir? Sayısı gün be gün şişen avukatlar, idareciler, halkla ilişki uzmanları, eğlence simsarları, yaşam koçları, şirket danışmanları, insan kaynağı guruları, reklâmcılar… Akademisyenler! Tekrar ediyorum: Bu gruplara dahil insanlar çok çalışıyor olabilir. Çok paralar kazanıyor ve şirketlerin kârlılığını arttırıyor da olabilir. Ancak bütün bu koşuşturma, ucu ucuna yetişen işler, dolu ajandalar, uykusuz haftalar aslında ekonominin mecburen şişirdiği balon işler, beyhude telaşlardır. Kendi mesleğimi de kısmen böyle görüyorum, anlatacağım. Tahmin ediyorum ki bu sektörlerdeki pek çok çalışan benzer bir hissiyat içinde.

Daha az çalışmaktan kasıt, oturup daha fazla dizi seyretmek değil. Daha az çalışarak bazı işleri kolektif hâle getirecek imkânlar yaratabiliriz. Örneğin sabahlara kadar proje yetiştirmeye çalışan ve artık yalnızca tek bir faaliyetle kendini tarif eder hâle gelmiş birinin daha az çalışması; bunun yerine günün belli zamanlarında masal anlatması, şarkı söylemesi, insanları eğlendirmesi, muhabbet etmesi, kendi yemeğini yapabilmesi, tuvaleti temizlemesi, çocuğuna vakit ayırması veya ufak çapta kendi yiyeceğini yetiştirmesi mümkün olamaz mı? Olabilir. Fakat günümüzde bütün bunlar, genellikle çok az paralarla çalıştırılan bazı insanlara devrediliyor; bir emek hiyerarşisi ortaya çıkıyor. O hâlde bu şekilde çalışmanın bir üçüncü arızası da bu. Sınıfa, etnik gruba, cinsiyete dayalı ayrımlar bu hatlar üzerinden bir daha üretiliyor. Evi başkası temizliyor, çocuğa başkası bakıyor. Buna mukabil, güya önemli işler yapan (ama kendine bakmaktan aciz insanlar) ortaya çıkıyor.

Özetle: A) Çok çalışmak rekabeti ve güvencesizliği arttırıyor, kapitalizmi kolaylaştırıyor. B) Biriken çalışma saatleri anlamsız faaliyetlere yönelmek durumunda kalıyor. C) Angarya iş, prestijli iş ayrımı keskinleşiyor; farklı faaliyet türleri adaletsiz bir şekilde ücretlendiriliyor.

Bir şerh düşeyim: İş bölümünü tümüyle kaldırmak iyi bir fikir olmayabilir. Bazı konularda elbette ki daha ehil insanlar var. Hepimiz bir cerrah, bir madenci, bir usta olamayabiliriz. Ancak yaptığımız işleri çeşitlendirmek, hayatta tek bir faaliyet üzerine yoğunlaşmamak, kıymet görmeyen işleri toplumsallaştırmak/paylaşmak hiç de önemsiz olmayan çıkış noktaları. Üniversite hocaları daha az sayıda ders verip, zamanlarının bir kısmını okulun tuvaletlerini temizlemeye ayıramazlar mı? Üstelik, burada sınıfsal-cinsiyetçi ayrımları bertaraf edecek önemli bir yeniden bölüşüm vaadi var. Piyasanın daraltılması işte bu pratiklerle mümkün olacak. Ücretli emekçi olarak daha az çalışabiliriz. (Ücretli emeği tümüyle kaldırmak nihaî amaç; ama bunu geçiyorum). Bunun yerine daha fazla insan, daha fazla sayıda iş yapabilir. Böylelikle işten arta kalan zamanlarda tüketimin boyunduruğundan çıkacaktır. Angarya addedilen işler, herkesin bölüştüğü o yüzden hakir de görülemeyecek bir faaliyete dönüşebilir. Neyin kıymetli olduğunu yeniden tarif etmek, dünyanın değer görmeyen ama aslında kıymetli işlerine (mesela annelik-babalık) sahip çıkmak, önemli bir başlangıç noktası.

Peki, bunlar bir kenarda dursun. Bir akademisyen olarak şu an yapmak zorunda olduğum işleri bu tarif ettiğim çerçevede nasıl değerlendirebilirim? Yazının ikinci kısmı bunun hakkında.

ÜNİVERSİTELERİN SERTİFİKALANDIRILMASI: BİR ÖRNEK

Bu yukarda tarif ettiğim “saçma sapan işler” üniversitedeki işleyişe de sirayet ediyor. ABD’den bir ufak istatistik anında bir fikir verecektir. 1975-2005 arasında üniversitelerin idarî kadroları %240 artarken, akademik kadro yalnızca %51 oranında büyümüş (Rossi 2014). Diğer bir ifadeyle, ABD üniversiteleri bir sürü yeni iş kolu icat etmiş. (Türkiye’de yeni açılan pek çok üniversite olduğu için buradaki sayılar tam olarak durumu yansıtmayabilir.) Ancak işletme kadrolarının kendilerine icat ettikleri işlerin etkilerini kendi mesleğimde de (akademisyenlik) net olarak görebiliyorum.

Şu an çalıştığım kurum WASC diye adlandırılan bir süreçle iştigâl ediyor. Sadece bizim kurumda yüzlerce insan binlerce saatini bu iş için toplantılara, belgelere harcayacak; harcamaya başladı bile. WASC’ın açılımı Western Association of Schools and Colleges. Okulları sertifikalandıran ABD menşeili bir kurum. Amerika’nın Batısındaki okullara sertifika vererek işe başlamış, sonra bütün dünyaya açılmış. Amerikan Eğitim Bakanlığı tarafından lisanslandırılmış. (Bu lisans işleri ayrı bir rant kapısı elbette). Yaptıkları iş, okulların kalitesine bir tür standart getirmek.

Kulağa hoş geliyor olabilir. Tamamen kendi iç evrenlerinde yaşayan üniversiteleri birbiriyle kıyaslanabilir kılmanın akla yakın bir tarafı var. Ancak bunun yolu geçerliliği olan akademik yayındır, bilimsel araştırmadır, mezun olan öğrencilerin başarısıdır. Bu sertifikalandırma işi ise oldukça pahalı, emek isteyen, daha ziyade makyaja yönelik bir süreç. Bir pazarlama faaliyeti. Süreci yaşarken, böyle bir vakit kaybını kimin niye icat etmek zorunda kaldığını düşünüp durdum. Sürecin maruz kaldığım kısmını kısaca anlatayım: Her hoca, bir dersin öğrencilere ne kazandıracağını beyan eden beş-altı madde yazıyor. Bunlar çoğunlukla genel-geçer ifadeler: “Modern sosyolojik düşünce içerisindeki çeşitli yönelimleri öğretmek,” gibi. Ardından bize verilen bir tablonun içinde, bu hedeflerle bölümün yirmiye yakın hedefinin birbirine ne derece tekabül ettiğini beş puan üzerinden değerlendiriyoruz. Tablonun ufak bir kısmı aşağıda:

29

Bu şekilde 70 kutu dolduruyorum. İstersem kendi ders çıktılarımın sayısını (sol taraf) arttırabilirim; ama o zaman dolduracağım kutu sayısı da artar. Gerek yok. Küreselleşme dersimle eleştirel düşünme yeteneği arasında acaba dört mü yoksa beş puanlık bir rabıta mı var? Bence beş. Zaten ders çıktısını yazan da değerlendirmeyi yapan da benim. Soyut bir meseleyi çok ucuz bir şekilde sayısallaştıran, her öğrencinin farklı kazanımları olabileceğini bile hesaba katamayan bir tür oyun oynuyoruz. Bu sayılar sonra büyük grafiklere, bilmediğim ofislerde yapılacak ciddî sunumlara, hattâ belki önemli sonuçlara dönüşecek.

İkinci bir cetvel, benim ders çıktılarımla not verme usûllerimin ne derece örtüştüğünü sayısallaştırıyor. Buna da 1 ya da 0 demem bekleniyor. Acaba sosyal hareketler konusunu, yaptığım vize sınavıyla ölçebiliyor muyum? Bir! Yaptırdığım sunum acaba sosyolojik kavramları öğretmeye yarar mı? Bir! (Koyduğum hedefleri ölçmeyi becerememem mümkün mü hakikaten? İstatistik öğreteceğim deyip derste yemek pişirme becerisinden not veriyorsam, belki. Bu dev cüsseli anket, işte güya bunları açığa çıkaracak.)

Bu işlere sadece bizim bölümün harcadığı toplam emek (on kişi), şimdiden onlarca saat ediyor. Bütün bir okulu, bütün bölümleri düşündüğümüzde verilen emeği hesap etmekte güçlük çekiyorum. Okumuyoruz, yazmıyoruz, düşünmüyoruz; ata tuta kutu dolduruyoruz.

Sahi, bu iş neden yapılıyor? Zira belli ki okulun kalitesine dair kapsamlı bir değişiklik hedefi yok. Temel birtakım sorunlar, mesela kalabalık sınıflar, öğrenci devamsızlığına sebep olan yapısal sebepler veya aşırı ders yükü bu sertifikanın kapsamında değil. Çalıştığım üniversite, her sene bu sertifika kuruluşuna 35 bin dolar civarında para verecek; bu şekilde üniversitenin pazarlanabilir bir belgesi olacak. Sonradan üniversite satışa çıkarıldığında (ki olabilir) değeri artmış olacak.

30

Gerçi bundan bile emin olamıyorum. Bu kurumdan sertifika alan diğer üniversiteler arasında bir tane dahi bilindik isim yok: Hawaii Pacific University, Harvey Mudd College, Holy Names University… Herhalde şirketin Amerikalı sahiplerinin başka bir hesapları var diyor insan. Bir tür kâr transferi yapılıyor olabilir. (Sözde vakıf üniversitelerinin kârı dışarıya nasıl aktardığına dair bkz. Alemdaroğlu 2011; Odman ve Arslan 2012)

Sertifikalandırılmış yüzün üstünde üniversiteden bir kısmı aşağıda:

31

Bu kadar emek ve bu kadar para niye harcanıyor, insan gerçekten şaşırıyor. Birsürü saçma sapan iş icat etmiş tuhaf bir kapitalizm var karşımızda. Bu sistemin nihaî amacı belli ki (daha fazla tüketim eşyası imâl etmenin yanında) daha fazla sunum, daha fazla ofis, daha fazla koşuşturma üretmek. Hepimizin hayatı işte bu tarz işlerle gün gün eksiliyor.

Başa dönersek, şişen bu meslek grupları, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘nde olduğu gibi kendine iş icat etmek durumunda. Bu işler için çok ama çok çalışılıyor, binlerce uluslararası yazışma yapılıyor, birtakım uzmanlar uçaklarla ülke ülke geziyor, otellerde kalıyor, karşılama komiteleri tertip ediliyor, yemeklere çıkılıyor, dosyalar elden ele dolaşıyor, akademisyenler işi gücü bırakıp kutu dolduruyor, akıl almaz bir enerji harcanıyor. Kısaca, ziyanlık bir çaba sarf ediliyor. İşin en acıklı tarafı, bütün bunlara külliyatta “ekonomik büyüme” deniyor. Bunu yapanlar itibar kazanıyor, örnek oluyor.

Yazıyı, Bernard Shaw’ın Londra Borsası hakkında yazdıklarıyla bitireyim: “Bu işe heba edilen enerji, beceri ve cesurluk eğer doğru bir şekilde yönlendirilebilseydi, kapitalizmin günler harcayarak ortaya çıkardığı varoşlar, salgın hastalıklar ve hapishanelerimizin çoğu saatler içinde önemli miktarda azalabilirdi”(Shaw 1928 s. 243).

Bu yazıya ilham olan David Graeber‘ın “Bullshit Jobs” makalesini Eylül 2013’de Tuğçe Turan’ın çevirisi ve “Boktan meslekler… (fenomeni üzerine)” başlığı ile iki parça halinde yayınlamıştık. Makalenin Türkçe versiyonuna 1 ve 2 rakamlarını tıklayarak ulaşabilirsiniz

Kaynaklar:

Ayça Alemdaroğlu (2011) Selling Futures Across Borders: The Global Trade of Higher Education and “For-Profitization” in Turkey. Brown Bag Series Stanford University.

Hakan Arslan ve Aslı Odman (2012) Metafordan Gerçeğe Üniversite A.Ş.: Dünyada ve Türkiye’de Kâr Amaçlı Üniversite Şirketleri Veya İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Bir KAÜŞ: Laureate Education, Inc. Üniversite, Üniversitelerimiz, Üniversite Nereye? Foça.

Andrew Rossi (2014) Ivory Tower. Belgesel.

Yıldırım Şentürk (2013) İstanbul’da Şirketler Dünyasının Profesyonelleri. Toplum ve Bilim (126).

Bernard Shaw (1928) The Intelligent Woman’s Guide to Socialism and Capitalism. Londra: Constable and Company Ltd.

Bu yazı ozanoyunbozan.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

27.Sezai Ozan Zeybek

 

Sezai Ozan Zeybek

Belçika’da bir kırsala dönüş festivali: Back to Rural

Merhaba.

Bilenler bilir, kırsal deneyiminden sonra yaklaşık 6 aydır aralıksız şehirde yaşıyorum. Lakin geçtiğimiz hafta Belçika’da düzenlenen Back to Rural (Kırsala Dönüş) Festivaline katılma şansım oldu. Uzun zaman sonra yeniden şöyle derin, temiz bir nefes alabildim ve özlediğim kırsaldan şöyle bir makas alıp geldim.

Öncelikle Belçika ve gittiğimiz şehir Gent, çok yeşil, çok güzel ve çok kuzeyde. Öyle ki ilk gün güneş hala batmamışken ve yorgunluktan bitkin olmama anlam veremiyorken saatin 22.30 olduğunu öğrenerek şaşkınlık içinde kavradım ne kadar kuzeyde olduğumuzu. Güneş 11’e doğru batıp sabah 5’te doğuyor. Tam benlik!

Back to Rural Festivali aslında Back to Rural projesinin bir uzantısı. Proje, Türkiye’den Ormanevi Kırsalda Sürdürülebilir Gelecek Derneği koordinatörlüğünde, Belçika’dan Labo ve İsveç’ten Fjaellbete ortaklığında yürütülüyor. Festival, projenin son etkinliklerinden biriydi. Proje ise bu üç ülkenin birbirlerine, çiftliklerde bir süreliğine çalışmak üzere gönüllü gençler göndermesinden ibaret. (Daha fazla bilgi için: www.backtorural.com)

Festivale, üç ülkedeki çiftliklerde gönüllü çalışan bu gençler de katılarak deneyimlerini paylaştı. Ben halen Ormanevi’nde yaşıyorken domates hasadında birlikte çalıştığım Sander da oradaydı örneğin. Sonra Jose vardı, şu anda permakültür projesi yürütülen bir komünde yaşayan. Gerek kırsalda yaşama hayali kuran, gerekse bu hayali yaşayan insanlarla 5 gün boyunca birlikteydik kısacası. İnanılmaz güzellikte bir doğada, şahane insanlarla, rüya gibi zaman geçirdik. Şehirden ve sorumluluklarımızdan uzakta, tüm yaratıcılığımızı sonuna kadar kusarak, biraz soğuktan donarak biraz güneşte kızararak, müzikte dans edip çimlere uzanarak, üreterek, toprakta çalışarak, kahkaha atarak hatırladık ne kadar özgür gençler olduğumuzu!

32

Ev sahibi Labo’dan Pieter ve arkadaşları bizim için bir sürü güzel workshop hazırlamışlar. Birlikte oyunlar oynayarak kırsala dönüş üzerinde kafa patlattık. Araziye ulaşım nasıl mümkün? Toprağı iyileştirme yöntemleri neler? Topluluk kuralları neler olmalı, belki de hiç kural olmamalı? Kırsalda ürettiklerimizi şehre, karbon salımı olmadan nasıl ulaştırırız? Paylaşma, sevgi, sadelik gibi kavramlarla aramız nasıl? Bütün bunları oldukça yaratıcı yöntemlerle çalışıp birbirimizle paylaştık. Gülmekten karnımıza ağrılar girerken dışarıdan bizi gören dünyayı kurtarma planları yaptığımızı asla anlamazdı!

33

Biraz festivalin dışına çıkarsak, uçaktan inip Gent’e gelir gelmez vintage bisikletleri (bildiğimiz dede bisikleti aslında) verdiler altımıza. Kiss&ride tabelasını takiben ve tüm yorgunluğumuza rağmen sürdük bisikletleri festival alanına. Gent’te ve tüm Belçika’da ulaşım çoğunlukla bisikletle sağlanıyor. Sadece çok yaşlılar otobüse biniyor. Evinde kaldığımız Cecilia örneğin, 65 yaşındaki süper babaanne, her yere bisikletiyle gidiyor. En büyük hayali her yere bisikletle ulaşım sağlayabilmek olan ben ise, daha ilk dakikalarda böyle aşık oldum Belçika’ya. Bisiklet konusunu kapatırken, dikkatimi çeken bir şeyi daha paylaşayım. Neredeyse bütün şehirde, bir tane bile yeni bisiklet görmedim. Bütün bisikletler külüstürdü. Ne kadar güzel, kimse ‘gıcır gıcır’ peşinde değil, sadelik bu olsa gerek diye düşünürken öğrendim ki, bisikletlerini çalınmasın diye yeni almıyorlarmış. 2 yıl önce İstanbul’da bisikletini çaldırmış olan benim için bir ampül daha yandı o anda.

35

Cecilia’dan bahsetmek istiyorum biraz. 65 yaşında, tek başına yaşayan, 6 dil bilen, neredeyse dünyayı dolaşmış bir kadın Cecilia. Bize bu 6 gün boyunca evini açtı ve onu daha iyi tanıma fırsatımız oldu böylece. Hep belli bir yaştan sonra enerjimin, üretkenliğimin azalacağından ve hayatımın daha sıkıcı hale geleceğinden korkardım. Cecilia’yı tanıdıktan sonra anladım ki bu tamamen insanın kendi elinde. 65 yaşını nasıl yaşamak istersin diye sorsalar, tam da Cecilia gibi derim. Sabah erkenden kalkıp kahvemi yudumlarken biraz kitap okuyarak, sonra şehri bisikletle turlayarak, evimi yabancılara açıp mümkün olduğunca çok insan tanıyarak, gönüllü çalışarak (etrafındaki Türk ailelerin çocuklarına dil öğretiyor) ve üreterek.

Festivale dönecek olursak, festival bizim hobi bahçesi olarak bildiğimiz türde bir bahçede gerçekleşti. İnsanlar buraya boş vakitlerinde küçücük çocuklarıyla birlikte gelip ekim dikim yapıyorlar. Hem toprakta çalışıp hem de birbirleriyle sosyalleşiyorlar. Bahçeleri gezerken ilginç deneylerle ve tekniklerle de karşılaştık.

34

39

40

Bütün gün süren workshopların arasında go oynayıp, bir de şarkı besteledik.

36

 (Back To Rural şarkısının videosunu buradan izleyebilirsiniz)

38

Gün sonunda ise ateş başında şarkılar söyledik, masallar anlattık ve sohbet ettik. Bu 5-6 gün boyunca inanılmaz arkadaşlıklar edindik. Son gün ise Doğaç’la ben Brugge’u gezdik. Bir başka rüya şehri Brugge. Şehrin içinden geçen kanalı, kuğulu parkı, kadınların kullandığı at arabaları, her biri müze gibi binalarıyla yemyeşil bir şehir.

37

Daha anlatacak çok şey var lakin çok uzattım yazıyı. Özetle, kısa bir süre sonra yeniden döneceğimi hissettiğim kırsalı, toprağı ve topluluk olmayı çok özlediğimi farkettim. Belçika’da ya da Türkiye’de, Avrupa’da ya da Asya’da, ya da başka bir kıtada, içinde bulunduğumuz ortak sorunların çözümü kırsalda. Yeniden huzur içinde, özgürce, birlikte yaşamanın hayaliyle ve bu yazının herkese ilham olması dileğiyle bitiriyorum yazımı.

Esen kalınız.

41.Gonca-Mine-Çelik

 

Gonca Mine Çelik

Bir alt metin olarak Fareler ve İnsanlar’daki emek sömürüsü*

Fareler ve İnsanlar’da gezici çiftlik işçileri olan ufak tefek ama zeki George Milton ile adıyla tezat oluşturacak derecede iri yarı ama kıt akıllı Lennie Small’un yaşadıkları trajedi anlatılır. Kitap geriye gidişlerle üç günlük zaman diliminde geçen, karakter ve olayları tutumlu bir anlatımla okura sunan tipik bir novella örneğidir. Üst metin dört beş yaşındaki bir çocuğun zekâsına sahip Lennie ile onun hamisi konumundaki arkadaşı George’un zaman zaman komik ama sonu hazin biten hikâyesidir. Alt metin ise emek sömürüsü ve bir parça daha geri planda durmakla birlikte ırk ayrımcılığı olarak okunabilir.

1920’lerde evsiz ve gezici bir çiftlik işçisi olarak ekmeğini kazanmış olan John Steinbeck kitapta kendi deneyimlerinden faydalanmıştır. Kaldı ki kitabın çıkmasından kısa zaman sonra vermiş olduğu bir röportajında, “Ben de uzun bir süre öykünün geçtiği yerlerde gezici işçi olarak çalıştım. Karakterler çeşitli insanların karışımıyla ortaya çıktı. Lennie gerçek biriydi. Şu anda akıl hastanesinde. Onunla haftalar boyunca yan yana çalıştım. Gerçek Lennie bir kızı değil, ustabaşını öldürdü. Çünkü patron arkadaşını işten çıkarttığı için kızgındı. Lennie de dirgeni karnına arka arkaya defalarca saplayıverdi,” demiştir. Aslında bu röportaj bile kitabı yazdıran asıl itkinin işsizlikle kaybedilen umutlar belki de sadece umutlar değil tümden yitirilen hayatlar olduğunu anlatır bizlere.

steinbeck

Novella, 1920’lerin sonlarında Büyük Bunalım döneminde Kaliforniya’da bir çiftlikte geçer. Büyük Bunalım’ın getirdiği işsizlik, emek sömürüsü ve yarından umutsuzluk kitabın satır aralarında sık sık gözümüze çarpar:

Çiftliklerde bizim gibi ırgatlık eden adamlar dünyanın en gariban insanlarıdır. Kimi kimseleri, yerleri yurtları filan yoktur. Gelirler bir çiftliğe, çalışırlar ölesiye. Ellerine biraz para geçer. Derken, bir bakarsın, kente inerler, altından girip üstünden çıkarlar paranın, har vurup harman savururlar. Züğürt kalınca da başka bir çiftlikte alırlar soluğu, orada da geberesiye çalışırlar. İşin kötüsü yarından bekledikleri bir şeyleri yoktur, yarın zerre kadar umut taşımaz böylelerine…” (S:23)

…Bana gelince, ben de pek açıkgöz sayılmam öyle. Yoksa boğaz tokluğuna, yatak ve elli papel karşılığında geberesiye arpa mı taşırdım! Eğer kıymık kadar aklım olsaydı ya da ne bileyim, birazcık becerikli olsaydım, şöyle benim diyebileceğim küçük bir toprağım olurdu. Onun bunun beni kene gibi sömürmesine göz yumacağım yerde kendim için eker kendim için biçer, kendi ürünümü kendim alırdım.” (S:60)

…Bu ülkenin bütün çiftliklerini karış karış dolaştım, her birinde emeğim var, ama ektiğim ekinlere hep başkaları sahip çıktı, hasat zamanı ürünü ben biçtim, ama emeğimin ürünü benim olmadı hiçbir zaman…” (S:113)

Emeklerinden başka hiçbir şeyleri olmayan George ve Lennie, tek sermayelerini satarak, gezici işçilik yaparak biriktirdikleri para ile ufacık bir toprak parçası alma peşindedir. Bunun için Lennie’nin burnunu hiçbir şeye sokmadan, hiç konuşmadan o hayvani kuvvetiyle çalışması; George’un ise Lennie’nin başlarını belaya sokmasına engel olması ve patronlarla ikisi adına konuşmasının yeterli olacağını düşünürler. Çalışmaya başladıkları çiftliğin patronu sert bir adamdır, oğlu Curley ise aşağılık kompleksi olan, kendisine ses çıkartamayan işçilerle uğraşmaktan adeta zevk alan biridir. Curley’nin yeni evlendiği karısı kitaptaki tek kadındır ve adı yoktur. Basit, şehvet düşkünü, şeytani bir kadın olarak anlatılır; sadece ölüm yakıştırılır ve adeta ölünce kirlerinden arınır. George, Curley ve karısını gördüğü zaman bir öngörüyle başlarının derde gireceğini tahmin eder, ancak başka bir yere gitmek için dahi paraları yoktur. Bir ay dişlerini sıkıp çalıştıktan sonra baltayı taşa vurmadan oradan ayrılma düşüncesindedir.

Diğer işçilerin yaşlı ve sakat Candy’nin kocamış hastalıklı köpeğini vurmak için dışarıda oldukları bir sırada yatakhanede Lennie bir kez daha George’a topraklarının hayalini anlattırır. Burası küçücük bir toprak üzerinde, küçük bir yel değirmeni, kuş gözü kadar bir ev ve kutu kadar kümes bulunan, küçük ama bereketli bir çiftliktir. “Kutu gibi bir evimiz, kendi odalarımız olacak. Küçük bir demir soba kurarız. Kış gelip çattı da havalar soğukladı mı öyle tir tir titremek yok artık, tıka basa doldurup bigüzel yakarız sobayı. Toprağımız küçük olduğu için çok çalışmak zorunda kalmayız. Belki günde altı yedi saat ancak çalışırız. Bugünler geride kalacak, günde on bir saat arpa çekmeye paydos diyeceğiz. Kendi ektiğimiz ürünü kendimiz için biçeceğiz…” “Her şey bizim kendi malımız olacak… Hiç kimse çıkıp da kovamayacak bizi. Eğer hoşlanmadığımız biri olursa, ‘hadi bakalım, ufak ufak yaylan da ense tıraşını görelim!’ diyeceğiz. Sıkıysa çekip gitmesin. Ama bir dostumuz geldi mi, onu yatıracak fazladan bir yatağımız olacak. Ona, ‘niye bu gece konuğumuz olmuyorsun?’ diyeceğiz…” (S:87) Yumuşak şeyleri okşamaya saplantısı olan -hiçbir şey bulamadı mı, yakaladığı fareleri dahi cebine koyup tüylerini seven ama durumdan rahatsız olan hayvan elini ısırdı mı onu uyarmak için kafasına vurduğu ufacık fiske darbesiyle öldüren- Lennie de çiftliklerinde tavşanlara bakacaktır.

john-steinbeck-fareler-ve-insanlar

Rüzgârda savrulan yapraklar misali oradan oraya sürüklenen, karın tokluğuna çalışan, ellerine geçen aylıkları da aynı gün barda ya da genelevde tüketen gezici işçilerin çoğunun hayali kendilerine ait ufacık bir toprak parçasıdır. Büyük hayallerin gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu bildiklerinden, hayallerini bile büyük tutmaya korkarlar. Topraksız ırgatların dünyanın her köşesinde ufacık da olsa kendilerine ait bir toprak parçası peşinde koşmalarını mülkiyetçilik olarak algılamamak gerekir. Zira istenilen toprak sadece kendilerine yetecek kadardır, fazlasını hiçbir zaman istemezler. Karınlarını doyurmak, başkalarının ağız kokusunu çekmemek, itilip kakılmamak, ayrı bir odada yatmak, misafirine bir yatak açmak, şehre gelen sirke gidebilmek, asgari ölçülerde insanca yaşayabilmekten başka bir amaçları yoktur.

Yıllardır devam eden hizmetine, hatta patronu için çalışırken bir elini kaybetmiş olmasına rağmen sonunun çok yakında emektar köpeğinden farksız olacağını bilen, kapı dışarı koyulmasının, sokaklarda sürünmesinin yakın olduğunu sezen Candy de çiftliğin üçüncü ortağı olmayı teklif eder. Elinin diyetini ve tüm birikimini onlarla paylaşmaya, yemekleri pişirmeye, bulaşıkları yıkamaya, bahçeyi sulamaya, payını onlara vasiyet etmeye razıdır; sırf ölmeden önce ufacık bir yuvası olsun yeterlidir. “Diyelim ki kasabaya gezici bir sirk geldi ya da sözgelimi o gün bayram. Maç filan da olabilir… Anasını satayım, kalkar gideriz. Patronumuz mu var ki, izin isteyelim. Kafa kafaya veririz, gidelim mi deriz, gidelim be! İnekleri sağdık mı, tavuklara da yem verdik mi, hemen yola koyuluruz,” sözleriyle Candy de hayallerine kabul edilir. (S:91) Candy’nin birikmiş parası ve üçünün alacakları aylıklarıyla, çiftlik hayalleri bir ay sonra gerçekleşecek kadar yakınlarındadır artık. Üçü de çiftlik hayalinin mutluluk sarhoşluğu içindeyken yatakhaneye gelen Curley, Lennie’ye sataşır, Lennie’nin suratını darmadağın edene kadar yumruk atar. Lennie ancak George’un izninden sonra kendini savunur ve Curley’nin elinin kemiklerini un ufak eder.

Kitabın dördüncü bölümü bütününden ayrı bir yerde durur. Bu bölümde zenci seyis Crooks üzerinden ırk ayrımcılığı işlenir. ** Irk ayrımcılığı fiilen şiddetli biçimde devam etmektedir. Beyazlar ve siyahların yatakhaneleri ayrı olduğu gibi siyahların beyazların yatakhanelerine girmeleri dahi yasaktır. Siyahlar, leş gibi kokmakla itham edilir, ‘marsık suratlı’ diye alay edilir, biraz haklarını savunmaya kalksalar kolayca ipte sallandırılmakla tehdit edilirler. Amerika’da ırk ayrımcılığının sosyal yaşamın her alanında, okullardan, otobüslerden, su musluklarına varıncaya dek -siyahilerin su içtiği çeşmeler bile ayrılmıştır- daha uzun yıllar devam ettiği düşünecek olursa kitabın bütünlüğünü bozan böyle bir bölüme imza attığı için yazarı pek de eleştiremeyiz. Öte yandan bölümün en çarpıcı yeri tek bir satırda verilen zenci seyis Crooks’un, “Güneyli zencilerden değilim ben, burada doğdum Kaliforniya’da,” dediği kısımdır. Ayrımcılığa uğrayan siyahi bir adamın, bir takım soyut gerekçelerle bir soyluluk yaratarak kendini diğer ırkdaşlarından üstün görmesindeki çelişki çok çarpıcıdır. Öte yandan siyahi seyisi aşağılayanlar yatakhanelerine almayanlar da ne yazık ki patronlar tarafından aşağılanan ve sömürülen beyaz işçilerdir. Bu satırları okurken, Thomas Hobbes’in ‘İnsan insanın kurdudur’ sözünün hakkını teslim etmekten başka bir şey elden gelmez.

John Steinbeck - Fareler ve İnsanlar

Herkesin bahçede nal oyunu oynadığı pazar öğle sonrasında ahırdaki tek kişi Lennie’dir. Severken Slim’in kendisine verdiği köpek yavrusunu öldürmüştür. George’un çiftlikte tavşanlara baktırmaktan vazgeçeceği endişesi içinde köpeği ne yapacağını düşünürken yanına Curley’nin karısı gelir. Kitabın başından itibaren adım adım taşları döşenen yolun sonuna gelinmiştir ve kaçınılmaz son gerçekleşir. Curley’nin karısı nefret ettiği kocasının elini kıran Lennie’nin gücüne hayran biçimde yanına sokulur. Konuşurken yumuşak saçlarını okşamasını ister. Lennie kadının saçları okşarken canını acıtır. Kadının bağırması üzerine kasılır kalır ve susturmak isterken onu öldürür. Ardından Curley tarafından bir linç ekibi kurulur. George yoldaşının başkaları tarafından vahşi bir linçle öldürülmesini engellemek için onu tıpkı Candy’nin köpeğine yaptıkları gibi -aynı silahla- ensesinden vurarak öldürür.

Kitabın sonu Lennie’nin ölüm biçimiyle oldukça trajiktir, tıpkı Candy’nin köpeği gibi, öldürüleceğinin bile farkında olmadan, kendisini öldürecek kişiye uysalca boyun eğmektedir. Steinbeck’in ustaca anlatımı sayesinde öldürülenden çok öldürene içimiz acır. Kitabın sonundaki ölüm sahnesi çok etkileyicidir ama emek sömürüsü üzerinden gittiğimiz zaman asıl vurucu sahne ellerini uzattıkları an tutacak kadar yaklaşmış oldukları çiftlik hayallerinin yerle bir olduğu sahnedir. Ölen kişinin yanı sıra hayallerini gömmek zorunda kalan Candy ve George de aslında ölüden farksızdır artık.

Candy son bir umutla çiftliği birlikte almalarını teklif ettiğinde George, “Baştan belliydi böyle olacağı, biliyordum. Biliyordum o çiftliği alamayacağımızı. Ama o, bu masalı dinlemekten öyle hoşlanıyordu ki, sonunda ben bile şaka maka inanmaya başlamıştım… Şu bir ayımı tamamlar, elli papelimi alır, boktan bir kerhaneye atarım kapağı. Ya da olmadı, tutar bir meyhaneye sererim postu; herkes eyvallahı çekene kadar da zıkkımlanırım. Sonra gelip bir ay daha çalışırım, elli kağıt daha kazanırım,” (S: 139) diye cevap verir.

Çark işçinin efendileri tarafından sömürülmesi üzerine kurulmuştur ve kafesteki farelerden farksız olan işçiler fasit dairenin içinde dönmeyi sürdürdükleri sürece sömürü devam edecektir.   

* Oda Yayınları, Ocak 1981 basım, S. Gökmen çevirisi.

** Zenci kimi çevrelerce ırk ayrımcılığı içeren bir kelime olarak kabul edilse de kitapta bu şekilde kullanıldığı için kitabın ruhuna aykırı düşmemek adına bu şekilde kullanılmıştır.

Bu yazı, Lacivert (Öykü ve Şiir) Dergisi’nin Fareler ve İnsanlar dosyası için hazırlanmış olup, derginin Mart-Nisan 2014 (56.) sayısında yayınlanmıştır. 

 

Mehmet Fırat Pürselim

3mehmet fırat pürselim

Erdoğan’ı başkan olarak görmek istemiyorsan, ver oyunu HDP’ye! – Hasan Cemal

Bugün yazımı kısa keseceğim.
Geçen akşam CNN Türk’te Selahattin Demirtaş’ı iki küsur saat dikkatle izledim.
Ahmet Hakan sorulabilecek tüm soruları, nazik bir üslupla, ama eğip bükmeden pat pat sordu.
HDP Eş Genel Başkanı’nın yanıtları da öyleydi. Hiç yan yollara sapmadan, yalın bir dille yaptı açıklamalarını.
Noktasıyla virgülüyle konuştu.
Ayrıca güler yüzlüydü.
Samimiydi.
Ve sahiciydi.
Sazını çalıp söylerken de öyleydi.

Erdoğan'ın, dün Türkiye Otobüsçüler Federasyonu Genel Kurulu'nda muhalefetin milletvekili adaylarına gönderme yaparak 'Diyarbakır'da sözde müftü, Eskişehir'de eşcinsel aday göstermiyoruz biz' demesi tartışma yarattı
Erdoğan’ın, dün Türkiye Otobüsçüler Federasyonu Genel Kurulu’nda muhalefetin milletvekili adaylarına gönderme yaparak ‘Diyarbakır’da sözde müftü, Eskişehir’de eşcinsel aday göstermiyoruz biz’ demesi tartışma yarattı

Genç bir siyasetçi olarak ‘değişim’den, barış ve ‘demokrasi’den söz ederken de, inandırıcı ve güvenilir havası vardı.
Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin miting meydanlarında sürekli belirttikleri beş konunun beşinin de yalan ve iftira olduğunu ikna edici bir dille anlattı.
Özeti şöyleydi:
Diyanet yalanı…
Taksim-Kâbe yalanı…
Zerdüştlük yalanı…
Domuz eti yalanı…
Kudüs yalanı…
Ahmet Hakan sordu:
“HDP barajı geçerse, AKP ile koalisyon yapar mısınız?”
Demirtaş’ın yanıtı:
“Hayır.”
“AKP’nin kurabileceği bir azınlık hükümeti HDP tarafından desteklenir mi?”

Demirtaş’ın yanıtı:
“Hayır. AKP ile ne içeriden, ne dışarıdan hükümet kurmayız.”
“Ya seçim sonrası İmralı’dan AKP’yi destekleyin, koalisyon kurun diye bir talep gelirse…”
Yanıt:
“Sayın Öcalan’ın böyle bir yaklaşımı olmaz. O, kurucu önderdir. Ayrıca kendisi de bizim gibi düşünür. Biz iradesi olan bir partiyiz. AKP gibi değiliz. Davutoğlu hükümeti, Saray’dan izin almadan bir şey yapabilir mi?..”
“Yani Erdoğan’ı başkan yapmayacaksınız!”
“Hayır yapmayacağız, şimdi daha da kararlıyız bu konuda…”
Ve ekledi Selahattin Demirtaş:
“Erdoğan’ı başkan olarak görmek istemiyorsan, ver oyunu HDP’ye, kurtul ondan!”
Bugünkü yazım bu kadar.

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

26

 

Hasan Cemal

Petkim’de 1500 işçi, “Her yer Bursa, her yer direniş”sloganları ile fabrikaya kapandı

Petrol-İş Sendikası’na üye 1500 işçi, dün vardiya bitiminde fabrikaya kapanarak direniş başlattı.

24

Kısa adı Petkim olan Petrokimya Holding A.Ş.’nin İzmir Aliağa’daki tesislerinde mesaisi biten işçiler evlerine gitmeyerek işletme içindeki yemekhanede ve bahçede bekleme kararı aldı. Bursa merkezli otomotiv işçilerinin direnişine selam gönderen Petkim işçileri “Her yer Bursa her yer direniş” sloganları attı. İşçilere seslenen Petrol- İş Aliağa Şube Başkanı Ahmet Oktay, toplu iş sözleşmesini barışçı bir şekilde bitirme çabalarına karşı işverenin kendilerini anlamak istemediğini dile getirdi. Sabah çıkan vardiya ile Petkim girişinde toplanan işçilere tekrar seslenen Ahmet Oktay taleplerini almakta ısrarcı olacaklarını söyledi. Petrol-İş Sendikası vardiyada olmayan tüm işçileri de fabrikaya çağırdı.

Doğan Haber Ajansı’ndan Şahap Avcı’nın haberine göre, işçiler, tesislerden ürün çıkışına da izin vermiyor. Petkim’de tesisin yapısı gereği işi bir anda durdurmak mümkün olmadığı için işçiler şimdilik satış departmanında faaliyeti durdurmakla yetindiklerini belirtti.

PETKİM’den açıklama

Türkiye ‘nin tek petrokimya hammadde üreticisi olan ve yaptığı yeni yatırımlarla 2015 yılına yüzde 13 büyüme ile giren Petkim’den yazılı açıklama yapıldı.

Açıklamada, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin Petrol-İş Sendikası’nın sunulan şartları uygun bulmaması nedeniyle Yüksek Hakem Kurulu aşamasına geldği belirtildi. Petkim çalışanlarının Türkiye ekonomisi açısından önemli bir iş kolunda değerli bir görevi yerine getirdiğini belirten Petkim Genel Müdürü Sadettin Korkut, sürekli üretim esasına dayalı 15 ana fabrikada çalışanların bu motivasyonla hareket ettiğini ifade etti.

Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinin de bu yaklaşım içerisinde gerçekleştiğini kaydeden Korkut, şu bilgileri verdi:

“Şirketimiz ve Petrol-İş Sendikası arasında 01.01.2015 – 31.12.2016 dönemini kapsayan Toplu İş Sözleşmesi görüşmeleri bugüne kadar karşılıklı saygı, anlayış ve uyum içerisinde geçmiş, ücret artışı dışındaki konular görüşülerek kabul edilmiştir. Ancak, işveren tarafı olarak çok istememize rağmen ücretle ilgili konularda yasal süre içerisinde sendikamız ile anlaşmaya varılamamıştır. Şirketimizin tüm imkanları zorlanarak çalışanlarımızın memnun olacağı bir ücret zammı verilmesi gözönünde bulunduruldu ve birinci yıl ilk altı ay için yüzde 5, ikinci, üçüncü ve dördüncü altı aylar için de artan rakamın üzerine, gerçekleşen enflasyon oranında ücret zammı, yan haklarda ise enflasyon oranında artış teklif edilmiştir. Ücret zammına ilişkin bu teklif, şirketimizin içinde bulunduğu şartlar itibariyle nihai teklifimiz olup, Toplu İş Sözleşmesinin karşılıklı anlayış içinde tamamlanmasını arzu etmekteyiz.”

Korkut açıklamada ayrıca, özellikle genç çalışanların 30-35 yıl daha bu şirkette çalışacak şekilde hareket etmesi gerektiğini ifade ederek, “Bu ise ancak şirketin verimli bir şekilde faaliyetini sürdürmesiyle mümkün olabilir. Şirketi yaşatmak, ayakta tutmak, hepimizin görev ve sorumluluğundadır. Bu görev ve sorumluluğun gereğini yerine getirmek için canımızla, başımızla, yüreğimizle çalışacağız” dedi. Sadettin Korkut, Petkim’in tüm fabrikalarında üretimin planlandığı şekilde devam ettiğini kaydetti.

(DHA)

Can Dündar’a “MİT tırlarındaki silahların yayını” soruşturması

Can Dündar bugün Cumhuriyet gazetesinde Ocak 2014 tarihinde durdurulan MİT’e ait TIR’lara ilişkin görüntüleri yayınladı. Bu yayın üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı.

22

Al Jazeera’dan Selahattin Günday’ın haberine göre MİT’e ait TIR’ları durduran askerler hakkında soruşturma yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili İrfan Fidan tarafından başlatılan soruşturma ‘terör örgütü’ kapsamına alındı. TIR’ları durduran askerleri ‘darbeye teşebbüs, askeri ve siyasal casusluk ve terör örgütüne üye olmak’ suçlamasıyla soruşturan Başsavcıvekili Fidan, Can Dündar’ı da bu kapsamda soruşturmaya dahil etti.

Başsavcıvekili İrfan Fidan’ın MİT TIR’larının durdurulması kapsamında yürüttüğü soruşturmada şu ana kadar 25 muvazzaf jandarma personeli tutuklandı. TIR’ı durduran 4 savcı da Adana’da HSYK soruşturması kapsamında tutuklanmıştı.

MİT TIR’larının durdurulması ve soruşturma

Hatay ve Adana’daki TIR aramaları, “Kudüs Ordusu Terör Örgütü” adlı soruşturma kapsamında yapılmıştı. Bu operasyona katılan askerler hakkında, Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’nca “siyasi ve askeri casusluk, devlet sırlarını kasten açıklamak” suçlarından kamu davası açıldı. Hatay, Ankara ve Adana İl Jandarma komutanlıklarında görev yapan 34 kişi hakkında yakalama ve gözaltı kararı verildi, aralarında Yarbay Erdal Turna, Binbaşı Bekir Karataş ve Mehmet Fırat ile Yüzbaşı Hakan Gençer’in de bulunduğu 17 muvazzaf asker ”terör örgütü üyesi olmak, Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs”  tutuklandı.

İlk operasyon

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’nca, daha önce yürütülen ve takipsizlik kararı verilen ”Kudüs Ordusu Terör Örgütü” soruşturmasında usûlsüzlükler yapıldığı iddialarına ilişkin 22 Temmuz’da yapılan operasyonda, aralarında İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nin eski müdürü Yurt Atayün’ün de olduğu 11 emniyet görevlisi tutuklanmıştı.

İkinci operasyon

Soruşturmayı genişleten savcılık, yeni deliller doğrultusunda Şubat 2015’te düzenlenen ikinci operasyonda, ”terör örgütü kurmak ve yönetmek’, “kurulan örgüte üye olmak”, “terör örgütünün faaliyeti kapsamında siyasal veya askeri casusluk”, “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs” suçlarından 29 şüpheli polis hakkında gözaltı kararı vermişti. Operasyonda gözaltına alınan 21 kişiden, 17’si çıkarıldıkları mahkemece tutuklanmıştı. Bu operasyonda Fetullah Gülen ve Emre Uslu hakkında da tutuklamaya yönelik yakalama kararı çıkarılmıştı.

”Kudüs Ordusu Terör Örgütü” soruşturmasında uslsüzlükler yapıldığı iddialarına ilişkin ”paralel yapıya” yönelik 22 Temmuz’dan bu yana yürütülen soruşturma kapsamında toplam 28 kişi tutuklanmıştı. Son tutuklamalarla birlikte bu dosyada tutuklu sayısı 47’ye ulaşmış durumda.

(Al Jazeera)

Cumhuriyet, MİT TIR’larındaki silahların fotoğraflarını yayımladı

Cumhuriyet gazetesi bugün yayımlanan nüshasında, 19 Ocak 2014 tarihinde ihbar üzerine durdurulan ve Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) ait olan TIR’lardaki havan, top ve tüfek mermisi gibi mühimmatların görüntülerini yayımladı.

23

Adana Savcılığı’nın yapılan bir ihbar üzerine “silah taşındığı” gerekçesiyle durdurduğu TIR’lara el koyması MİT ve Valilik emrindeki polisler tarafından engellenmiş, büyük gerginlik yaşanmıştı. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala başta olmak üzere hükümet yetkilileri silah taşındığı iddiasını reddederek, TIR’ların Suriye’deki Türkmenlere gıda yardımı taşıdığı yönünde açıklamalar yapmıştı. Olaydan sonra açılan soruşturma kapsamında; ihbar üzerine TIR’ları durduran jandarmalar, Adana Cumhuriyet Başsavcısı, Başsavcısı ve 2 savcı tutuklanmıştı.

Cumhuriyet’in elde ettiği görüntülerde, TIR’larda bulunan çelik kutuların içine yerleştirilen karton kutularda ilaçlar olduğu ancak bu kutuların kaldırılmasıyla birlikte, alt tarafa dizilmiş havan, top ve tüfek mermilerinin ortaya çıktığı görülüyor.

(Cumhuriyet, T24)

Hindistan Havaalanı’nda Türkiye’den gelen uçakta radyoaktif sızıntı tespiti

Cuma günü İndira Gandhi Havaalanı’nda  Türkiye’den gelen bir uçakta radyoaktif sızıntı yaptığı anlaşılan bir madde tespit edildi.

Hindistan Indira Gandhi Havaalanı
Hindistan Indira Gandhi Havaalanı

Konuyla ilgili basına bilgi veren İç İşleri Bakanı Rajnath Singh, sızıntının kontrol altına alındığını ve Türkiye  Atom Enerjisi Kurumu’ndan bir ekibin de gelerek incelemelere bulunduğunu söyledi. Singh “radyoaktif  sızıntı çok az, panik yapacak bir şey yok, bu sızıntının yolcu bölümüne bir etkisi de olmadı dedi.

Kaynaklardan alınan bilgilere göre 10 paket sarı renkli sıvı  maddenin, uçak sabah 04:35 civarında havaalanının kargo bölümüne iniş yaptıktan sonra muhafazasından dışarı sızmış olduğu düşünülüyor. Kanser tedavisinde kullanılan  tıbbi malzemenin içinde sodyum bileşenleri bulunuyor. tıbbi  malzemenin şehirdeki Fortis Hastanesine gönderilmesi planlanıyordu.

Havaalanının kargo bölümü uzmanlar tarafından ihtimallere karşı boşaltıldı, yetkilileri sızıntının tıbbi malzeme oluğunu  açıkladı.

Uzmanlara göre ionize radyasyonun yüksek dozlarda alınması kanser dahil istenmeyen sağlık sorunlarına  yol açabilir. Nükleer tıpta ve radyolojide rutin olarak  kullanılan ionize radyasyonun kansere yol açıp açmadığı kesin olarak bilinmese de ne kadar küçük miktar olursa olsun ionize radyasyona maruz kalmak kanser dahil çok çeşitli sağlık sorunlarına sebep olabiliyor.

(abpliveindia, indianexpress,Yeşil Gazete)