Ana Sayfa Blog Sayfa 3661

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Iğdır’da kendisine sırtlarını dönen kadınlara hakaret

7 Haziran genel seçimleri kapsamında makamının gereklerinin aksine AKP’ye destek vermek amacıyla “toplu açılış” adı altında kentlerde miting düzenleyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geldiği Iğdır’da protesto edildi. Miting öncesi geçiş güzergahındaki dört yol mevkisinde HDP seçim bürosu önünde bir araya gelen kadınlar, Erdoğan’ın içinde bulunduğu konvoyu sırtlarını dönerek protesto etti.

57.ığdır mitingi

Resmi kurumlara miting öncesi genelgeler yollanmasına rağmen yaklaşık 2 bin kişi tarafından takip edilen Belediye Meydanı’ndaki konuşması sırasında kendisini protesto eden kadınlara hakaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Şimdi geliyorum çok enteresan şurada bir grup, affedersiniz edebim müsaade etmiyor tabi de, sırtlarını dönerek işaret yapıyorlar. Ya sizde zerre kadar nezaket varsa, haysiyet varsa, yani zerre kadar kabiliyetiniz varsa siyasette yer parlamentodur. Orada konuşursunuz. Meydanlarda konuşursunuz. Kalkıp da bu tür tehditlerle bu tür affedersiniz ahlaki olmayan yöntemlerle bir yere varamazsınız” dedi.

Erdoğan, konuşması sırasında HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş için ise “Bar sanatçısı” ifadesini kullandı.

 

Siz gidin, biz onları oyalarız! – Ümit Kıvanç

Şaka maka, son haftaya girdik. Kaderimize dair hayatî karar vereceğiz.

Hepimizi aptallaştıran, düşünme kabiliyetinden, muhakeme kapasitesinden yoksun bırakan eğitim sistemimiz, inisiyatifsizliği, biatı, boyun eğmeyi, yalakalığı belleten, şiddeti olağanlaştıran aile ortamlarımız, demokratik ve çoğulcu bir hayat yaşayabilmemize elvermedi bugüne kadar. Elitizmi çağdaşlık, cehaleti medeniyet sanma üzerine kurulmuş güya farklı ama aynı zemini paylaşan kültürlerimiz, hep birlikte bir toplum oluşturduğumuzu idrak etmemizi önledi. Ucundan kıyısından birer parçacık tadabildiğimiz, her tattığımızda da ağır bedeller ödediğimiz, boğazımızda kalan, kursağımızda kalan demokrasinin, farklı olana tahammülün, çoğulculuğun insan gibi yaşayabilmek için şart olduğunu geçmişe oranla biraz daha fazla kavramış gibiyiz. Bu yüzden öncelikle demokratik bir ortamı mümkün kılacağını umduğumuz alternatifleri gözlerimiz arıyor.

Genellikle bize pek iyi davranmayan siyaset ilahları, bu defa müthiş kolaylık sağladılar, 8 Haziran sabahı kapkaranlık bir ülkeye uyanmak istemeyenlerin karşısına tek alternatif çıkardılar: HDP’ye oy vermek. Takla atanı, ip üstünde dolaşanı, ezcümle canbaz ve akrobat tayfası ne derse desin, hakikat bu. CHP’nin yüzde bir-iki artmasıyla siyasî tablo değişmiyor, HDP giremezse bugünün iktidar, yarının faşizan önderlik partisi 50-70 milletvekili fazladan kazanıyor. Oysa HDP girdiğinde, AKP’nin tek başına iktidarını imkânsızlaştıracak veya böyle bir iktidarı zorlayacak bir Meclis’in oluşması ihtimali var. (MHP’ye oy vermenin demokrasi ve çoğulculuk isteyen biri için nasıl alternatif olabileceğini anlamaya aklım, idrakim yetmiyor, muhtemelen ömrüm de yetmez.)

Bunları sanırım artık memleketin en apolitik insanı bile ezberden söyleyebilecek hale geldi. Buna karşılık birileri hâlâ ortalığı bulandırmaya, kafaları karıştırmaya, aslında bambaşka -ve gayet nahoş- sebeplerle HDP’ye oy atmaya “eli gitmeyen”leri o oyu atmama yönünde teşvike çabalıyor. Bunun başlıca yolu, HDP hakkında şüpheler-şaibeler yaratmaktan geçiyor. (Bugün, gazeteciliğin gereğini yaptığı için Cumhurbaşkanı’nın ağır tehdidiyle karşı karşıya bulunan, dolayısıyla sahip çıkıp savunmak durumunda olduğumuz Can Dündar’ın kısa süre önce Cumhuriyet’in tepesine koskocaman yerleştirdiği “izlenim” manşeti, nadide örneklerdendi. CHP adına -uğruna!- mı yapılmıştı, neydi, anlayamadık, ama açıkça “kamuoyu çalışması”ydı.)

Bu hesaplı kitaplı girişimler, bunlara hayat veren siyasî öngörüsüzlüğe rağmen yine de anlaşılır. Gizli ırkçılığını, elitizmini, ruhunu sarmış her türlü faşizan illeti gizleyebildiğini sanan bir “modern” insan türü var memleketimizde. Memleketin en can acıtıcı meselesine dair bunların düşünebildikleri şöyle toparlanabilir: Kürtler inşaatlarda çalışsın, sebze-meyve halinde kamyonlara kasa taşısın, mevsimlik işçi olarak uzak tarlalara gelip gitsinler, ille büyükşehirlere geleceklerse varoşlarda otursunlar, yerleşeceklerse Kürt gibi davranmasınlar, anadil manadil unutsunlar, PKK bir sabah birden kalkıp silah bıraksın. Teorik arka plan da şu: Ne güzel yaşıyorduk biz beraber, siz “Kürdüz Kürdüz” diye tutturmadan; Atatürk Cumhuriyet’i kurmuştu falan…

Bunların “elinin gitmemesi” ve buna bağlı tantanayı toplumumuzun bir hakikati kabul ediyor ve mecburen kayda geçiriyoruz.

Lafı getirmek istediğim topluluk bunlar değil. Bu garabetin çok uzağında, her şeyin farkında olan, taşacak kadar da doldursan bardakta mutlaka boşluk tesbit eden ve bunu tekrarlayıp durmaktan mazoşistçe bir zevk alan, tuhaf zevkli, üst değil ama üstün akıllı zevat.

Mütemadiyen bir karamsarlık pompalaması, “bittik, artık kurtuluş yok” temalı ağır laflar, herkesin ufak da olsa bir çare, bir umut görebildiği yerde hastalık kaynakları bulmalar, bela ihtimalleri tesbit etmeler…

Bu karamsarlık değil. (Olsa yüz kilometreden hissederim, çünkü bu dalda şu ana kadar Türkiye’de herhangi bir madalyamın olmayışına sebep üç büyüklerin kayırılması, dünyada adımı duyuramayışım ise FIFA’yı yöneten çete yüzündendir.) Hayır, bu karamsarlık değil. Şımarıklık.

Mahvolacağız, biteceğiz! Tamam. Anladık. Peki sen ne yapmayı düşünüyorsun o durumda? Yeraltında özgürlük direnişçileri örgütü mü kuracaksın? Barikat savaşçısı mı olacaksın? TKK kurup dağa mı çıkacaksın? Yoo! Hiçbirini yapmayacaksın. Muhtemelen hayatının gündelik akışı olan bitenden o kadar da etkilenmeyecek, her ne yapıyorsan sürdürecek ve bol bol yakınabileceksin. Yakında, şöyle elini attığında ulaşabileceğin, hakkından kolayca gelebileceğin düşmanlar bulacaksın, onlara laf geçireceksin, falan işte… Memleket de sana “ben demiştim” fırsatları sunacak.

Acaba gidip Suruç’ta zaten zar zor çekip çevirdiği evini Kobanê’den gelenlere açmış birine soralım mı, “yarın” ne olacağını? Isparta’da, Uşak’ta can korkusunu bir tarafa bırakıp direğe HDP bayrağı asmaya çalışan oğlana soralım mı? YPG’li ablasının cenazesini kaldıran kıza soralım mı?

Ya da ömrü bu memlekette hak, hukuk, adalet mücadelesi vermekle geçmiş, silahlı saldırılar, kitle katliamları atlatmış, arkadaşları öldürülmüş, 12 Eylül’ler, ’90’lar geçirmiş, polisin “kahrolsun insan hakları!” diye yürüyüş yaptığı günlerde İnsan Hakları Derneği’ni kurup yaşatmaya çalışmış, nerede demokrasi, özgürlük, hak-adalet yolunda en ufak ışık görse lambasını, fenerini kapıp o ışığı güçlendirmek için seferber olmuş binlerce emektar, cefakâr insana soralım mı?

“Bizim halkımız bu din oyunbazlıklarına kanar, AKP’yi iktidar yapar, ne etsek boş”muş. “HDP girse de bir şey değişmeyecek, çünkü…”ymüş. Pek güzel! Anladık. Git o halde sen buralardan. Başka yerde yaşa. Veya karışma. Birileri mücadele etmeye, bütün bu vaziyeti değiştirmeye çabalıyor, onlara engel olma, morallerini bozma. Olmaz mı? Ne kaybedersin?

Bu bakımdan da dünyanın en garip ülkesiyiz. Başka her yerde, “oynama, değişmez”ciler, bizim gibi sıradan süfli insanların uğraştığı tozlu topraklı meselelerden uzak durur; kendi korunaklı alanlarında hepimizi küçümseyerek, hattâ buna bile tenezzül etmeyerek hayatlarını sürdürürler. Gelip bir de tepemizden zart zurt etmezler. Siz de öyle yapsanız ya!

Kimse kusura bakmasın!.. (Böyle başladım ki, herkes şöyle bir irkilsin ve kulak versin.) Bazılarımız, o meşhur “hayatın anlamı”nı hak-adalet mücadelesinde, eşitlik-özgürlük için uğraşmakta buluyor. Bu işin CHP’yle, HDP’yle, Tayyip Erdoğan diktatör oldu-olmadı’yla alâkası yok. Bugün için böyle bir yolda en önemli acil-güncel mesele, yaklaşan faşizan diktatörlüğe engel olmak, onun da somut adımı, HDP’yi Meclis’e sokmak. Sonrası ne olur, bakarız, görürüz, yeni mücadelelere girişiriz. Üç-beş sene öncesine göre, memleketin şartları bakımından daha kötü, ama hak-adalet-özgürlük mücadelesi vereceklerin idraki, anlayışı, çoğulculuğu ve cesareti bakımından çok daha iyi ve ileri bir noktadayız.

Birilerinin bu anlayışı ve cesareti kırmaya kalkışması elbette anlaşılır. Bu birileri iktidar sahipleriyse, her şey normaldir. Ama güya vaziyetten fena halde rahatsız birileri “ağğbi olmaaz yeeaa!” makamından çalıyorsa, çalgıları alınır, kafalarına geçirilir. Budur.

Ümit Kıvanç – Radikal

Çorum’da homofobi ve transfobiye karşı eylem

Çorum’da sokağa çıkan LGBTİ’ler “Bedenimiz, kimliğimiz bizimdir” dedi. Eyleme HDP de destek verdi.

56

Homofobi ve transfobi karşıtları Çorum’da sokağa çıktı. Özdoğanlar Kavşağı’nda “1. Onur Yürüyüşü” adı altında 31 Mayıs’ta basın açıklaması yapan Çorum LGBTİ Topluluğu’na Halkların Demokratik Partisi (HDP) İl Başkanı Ali Akkaya ve bazı partililer de ellerindeki gökkuşağı bayraklarıyla destek verdi.

Yerel gazete Çorumpost’un haberine göre LGBTİ Topluluğu adına konuşan Serap Mutlu, AKP’nin 13 yıllık iktidarı boyunca LGBTT’lilerin taleplerini hiç bir zaman dikkate almadığını belirterek, “Anayasaya ‘cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği’ ibaresinin hiçbir şekilde eklenemeyeceğini söylemekle kalmayıp, meclis kürsüsünden defalarca bizleri hasta ve sapkın ilan etti” dedi ve ekledi,

“Kalbimizde devletsiz, sınırsız, sınıfsız, cinsiyetsiz, bir dünyanın hayali var. Bu hayali gerçekleştirmeden hiçbir yere gitmiyoruz, sonuna kadar direneceğiz. Buradayız, alışın, gitmiyoruz!”

(Çorumpost, Kaos GL)

 

 

Kadıköy’de faytona binme atlar ölüyor protestosu

Faytona Binme Atlar Ölüyor Platformu, dün Kadıköy Adalar iskelesi önünde düzenledikleri eylemle Adalar’daki ve tüm Türkiye’deki faytonların kaldırılmasını istedi.

Eyleme katılan hayvan hakları savunucuları, faytonların kaldırılması için yıllardır verdikleri mücadelenin ve yetkili kurumlarla yaptıkları görüşmelerin sonuç vermemesi üzerine bir kez daha faytonları boykot çağrısında bulundu.

52

Eyleme Yunuslara Özgürlük Platformu, Yeryüzüne Özgürlük Derneği, Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği, Hayvanlara Adalet Platformu, İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Veganizm Özgürlüktür Platformu, Ötekilerin Postası, Anarşist Barikat, Animal Liberation Press Office-Türkiye ve Bağımsız Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri de destek verdi.

Basın açıklamasını okuyan Platform sözcüsü Elif Narin, Adalar’da her yıl 500’den fazla atın faytonlarda çalıştırılırken ciğerleri patlayarak ya da yaralanarak ölüme terkedildiğini, günlerce can çekişen hayvanların feci şekilde hayatını kaybettiğini, bir bölümünün de bakımı külfet geldiğinden kışın ormana terkedildiğini ve fayton kazalarında ölümcül yaralar alan atların hiçbir tıbbi yardım alamadan acı içinde öldüğünü söyledi.

Faytona binen herkesin bu zulme ortak olduğunu dile getiren Narin, basın açıklamasına şu şekilde devam etti:

”Yılda 500’den fazla atın öldüğü Adalar’da fayton nostaljisinden söz etmek, bu zulme ve katliamlara ortak olmaktan başka bir şey değildir.

“Faytoncuların iddiasının aksine, bizler, kimsenin ekmek parasının peşinde değiliz. Ancak zulümden yana da değiliz. Adalar’da sömürüsüz ve motorsuz bir ulaşımın, zulme ve kana bulanmamış kırbaçsız bir geçim kaynağının da mümkün olduğunu söylemek istiyoruz.

“Adalar’ın ulaşım sorunu için atların kullanılmadığı, Adalar’ın yapısına, doğaya ve ekolojik sisteme dost çözümlerin uygulamaya koyulması isteğimizi bir kez daha vurguluyoruz. Adalar halkının hayvan kullanımını içermeyen ve herhangi bir sömürü biçimini desteklemeyen yerinde önerilerinin dikkate alınarak hayata geçirilmesi gerekliliğini yineliyoruz.

“Talebimiz, ‘daha az fayton’ veya ‘atlar için daha iyi yaşam koşulları’ değil, atlı faytonların tamamen kaldırılmasıdır. Talebimiz, atlara özgürce yaşam hakkının, yani her canlının doğuştan sahip olduğu en temel hakkın derhal geri verilmesidir.”

(Bianet)

 

Gezi’nin 2. yıl dönümünde 87 kişiye yeni dava

Gezi olaylarının ikinci yıl dönümünde Ankara’da yapılan gösteriye katılan 4’ü avukat toplam 87 kişi hakkında dava açıldı. Ankara 40. Asliye Ceza Mahkemesi’nce kabul edilen iddianamede, göstericilerin bir gösteriye değil, savaşa gider gibi eyleme hazırlıklı geldikleri iddia edildi. İddianamede polisin göstericilere sert müdahalesi ise ‘Polisin görevinin gereği’ gerekçesiyle savunuldu.

51

Hürriyet’ten Mesut Hasan Benli’nin haberine göre, çeşitli sivil toplum kuruluşları, öğrenci grupları ve siyasi parti üyeleri 31 Mayıs 2014 tarihinde Gezi olaylarının yıldönümünde Kızılay’da bir basın açıklaması yapmak istedi.

Polis, açıklama yapılmasına izin vermeyince olaylar çıktı. Savcılık, söz konusu olaylarla ilgili olarak başlattığı soruşturmayı tamamladı. Ankara Cumhuriyet Savcısı Mehmet Taştan, gösteriye katılan 4’ü avukat toplam 87 kişi hakkında “Toplantı ve Gösteri Kanununa Muhalefet, Kamu Malına Zarar Verme, Güvenlik Amirinin Dağılma İsteğini Düzenleme Kurulu Üyelerinin Yerine Getirmemesi, Görevi Yaptırmamak İçin Direnme” suçlamasıyla dava açtı.

İddianame, Ankara 40. Asliye Ceza Mahkemesi’nce 27 Mayıs’ta kabul edildi. İddianamede avukatlar İlyas Danyeli, Engin Gökoğlu, Barkın Timtik, Anıl Arkman Akkuş’un yanı sıra Gezi olayları sırasında polis kurşunuyla hayatını kaybeden Ethem Sarısülük’ün kardeşleri Cem ve İkrar Sarısülük de şüpheli olarak yer aldı.

İddianamede, Kızılay’da toplanmak isteyen gruba, dağılmaları yönünde defalarca uyarı yapıldığı, ancak göstericilerin dağılmadığı, “katil polis hesap verecek, Ethem’in katili AKP’nin polisi” sloganı atarak, yolu trafiğe kapattıkları belirtildi. İddianamede, yapılan uyarılara aldırmayan göstericilerin polise yaralayıcı – bereleyici cisimlerle saldırmaları üzerine müdahale edildiği savunuldu. Göstericilerin yollarda barikat kurdukları, kırma-yakma-koparma– boyama suretiyle Ankara Büyükşehir Belediyesine ait yaya kaldırımlarına, otobüs duraklarına, reklam panolarına maddi zarar verdikleri iddia edildi.

(Hürriyet)

Erdoğan’dan Can Dündar’a TRT canlı yayınında tehdit

TRT Haber’de Pazar akşamı canlı yayına katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet gazetesinin, insani yardım taşıdığı iddia edilen MİT TIR’larındaki silah görüntülerini yayımlamasıyla ilgili konuştu. İsim vermeden gazeteci Can Dündar‘ı eleştiren Erdoğan, “Bu haberi yapan kişi bunun bedelini ağır ödeyecek öyle bırakmam onu”  dedi.

50

TIR’ların insani yardım taşıdığı yönündeki iddiayı yenileyen Cumhurbaşkanı, “Milli İstihbarat Teşkilatı’na atılan bu iftiralar, yapılan gayrimeşru operasyon, bir yer de bu ajan ve casusluk faaliyetidir” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın konuyla iligli açıklamaları şu şekilde:

-İnsani yardımı, lojistik destek noktasında şu anda Milli İstihbarat Teşkilatımız, Bayırbucak Türkmenleri’ne bu desteği vermektedir. Milli İstihbarat Teşkilatı’na atılan bu iftiralar, yapılan gayrimeşru operasyon, bir yer de bu ajan ve casusluk faaliyetidir. Bu casusluk faaliyetinin içine bu gazete de girmiştir. Orada rakamlar falan veriliyor. Bu rakamların kaynağı nedir? Kimden aldın sen bu rakamları? Paralel Yapı’dan. Bunlarla ilgili avukatıma talimatı verdim, davayı anında açtım. Bu birileri adına algı operasyonudur.”

-Bu olay Bayırbucak Türkmenleri ile alakalı bir konu. İnsani yardım konusunda şu anda Bayırbucak Türkmenlerine yardım ediyorlar bu söylenmiştir. MİT’e yönelik atılan o iftiralar bir ajan bir casusluk faaliyetidir ve bu gazete de bunların arasına girmiştir. Bununla ilgili ben avukatlarıma talimatı verdim ve davayı anında açtım. Burada hakikaten samimi dürüst olan, onlara verdiğimiz eğitimi çok samimi olarak açıklarlar. Bu haberi yapan kişi bunun bedelini ağır ödeyecek öyle bırakmam onu.”

(T24)

Köln’de Almanya ve Türkiye Yeşilleri ortaklığında HDP ile dayanışma paneli

Almanya’nın Köln şehrinde düzenlenen etkinlikte konuşan Birlik 90/Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir, HDP’yi desteklediklerini belirterek, “Türkiye’de çoğulcu demokrasi isteyen herkesin HDP’yi desteklemesini istiyoruz” dedi.

Almanya’nın önde gelen siyasi hareketlerinden Birlik 90/Yeşiller Partisi, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ile birlikte Köln kentindeki KOMED Haus’un salonunda HDP ile dayanışma için  panel tarzında bir etkinlik düzenledi.

49

Etkinlikte Federal Parlamento Milletvekili ve Birlik 90/Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir, Türkiye’deki Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü Sevil Turan ve HDP Dış İlişkilerden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Van Milletvekili Nazmi Gür  konuştu.

Etkinliğe Köln’de yaşayan Kürtler, Almanlar, Ermeniler, sosyalistler, sendikacılar, Aleviler ve Hıristiyanlardan oluşan yaklaşık iki yüz kurum temsilcisi de katıldı.

46

 

HDP Dış İlişkilerden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Nazmi Gür ise “Ya farklılıkları önemseyen çoğulcu bir demokrasi oluşturacağız, ya da tek dil, tek vatan, tek inanç diyen bir Cumhurbaşkanının idaresinde yaşayacağız” diye konuştu. Avrupa’daki seçmenlere de kalan üç günlük sürede sandığa gitme çağrısı yapıldı.

47

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü Turan ise, etkinlik sırasında kendisine yöneltilen “Yeşillerin dayanışma çağrısı Türkiye Yeşillerinde nasıl bir etki yaptı” sorusunu, “Biz iki ay önce İstanbul’da Cem ile karşılaştık ve dayanışma çağrısında bulunmaları dileğimizi ilettik. Bu da kabul edilince çok sevindik. Bu çağrının uzun zamandır yürütülen barış ve demokrasi mücadelesinin sonucu olduğunu biliyoruz. Bu mücadelenin uluslararası alanda karşılık bulması çok önemli. Toplumun ezilen kesimleri, kadınlar, eşcinseller, farklı inançlardan insanların HDP’de buluşması çok önemlidir. Savunulan çizginin karşılık bulması çok güzel. HDP tek başına barajı geçemezse sadece HDP değil; Türkiye’deki toplumun çöküşü olacaktır. Bu seçimler Türkiye ve Avrupa toplumunun dönüşümünü de yapacak. Biz de HDP bileşeniyiz. HDP projesinin Türkiye’deki ekolojik sorunlara çözüm getireceğine inanıyoruz.” şeklinde yanıtladı.

Turan, Avrupa’da yaşayan seçmenlere de çağrıda bulunarak, “Avrupa’da halen üç günlük bir süre var. Oy kullanmayan seçmenlerin sandıklara giderek oy kullanmaları ve HDP’yi desteklemeleri çağrısında bulunuyoruz” dedi.

Almanya’da Türkiye ve Almanya Yeşilleri’nin etkinliğinin yanısıra İngiliz ve Fransız Yeşilleri de 7 Haziran seçimlerinde HDP’ye destek mesajı yayınladılar.

(ANF)

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın Akkuyu Raporu ortaya çıkarıldı!

Hükümetin ‘devletin güvenliğini’ gerekçe gösterip mahkemeden bile gizlediği, Akkuyu nükleer santraline ilişkin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın(UAEA) hazırladığı raporu ele geçirdi. Enerji Bakanlığı, geçen yıl şubat ayında teslim edilen “Entegre Nükleer Altyapı Gözden Geçirme” (INIR) misyon raporunun güncelliğini yitirdiğini iddia etse de üzerinden bir yılı aşkın bir zaman geçtiği halde çalışmadaki tavsiyelerin neredeyse hiçbirinin gerçekleşmediği ortaya çıktı.

Akkuyu nükleer santrali
Akkuyu nükleer santrali

Hürriyet Gazetesi Washington muhabiri Tolga Tanış’ın haberine göre Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) uzmanlarının Akkuyu Projesiyle ilgili olarak hazırladıkları rapor, Türk Hükümeti’ne 24 tavsiye ve 15 öneride bulunuyordu.Ve uzun süre hazırlığı yapılan INIR misyon raporu, UAEA temsilcileri tarafından Türkiye’ye 20 Şubat 2014’te teslim edilmişti.

Türk Hükümeti, raporu kamuoyundan gizledi. Akkuyu Nükleer Güç Santralı projesi için geçen Aralık verilen ÇED Olumlu Kararı aleyhine açılan yürütmeyi durdurma talebi davasında hükümetin mahkemenin isteğine rağmen “devletin güvenliği” gerekçesiyle raporu mahkemeden dahi saklaması ise büyük tartışma yarattı.

Haberin Hürriyet’te yayınlanmasının ardından bir açıklama yapan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, “2013 yılının sonunda hazırlanan tespit raporu şu anda güncelliğini bile yitirdi” diyerek konuyu kapatmaya çalıştı. Ancak Hürriyet’in ulaştığı rapor, çalışmanın güncelliğini yitirmediğini ve bazı istisnalar dışında Türk Hükümeti’nin raporda belirtilen önerilerin neredeyse hiçbirini gerçekleştirmediği ortaya çıktı. İşte 98 sayfalık UAEA’ın hazırladığı INIR misyon raporunun Akkuyu nükleer santral projesi için Türkiye’ye bulunduğu tavsiyeler:

İŞTE O TAVSİYELER

1) Türkiye Hükümeti, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın Nükleer Enerji Proje Uygulama Dairesi Başkanlığı ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) arasında nükleer politika geliştirmedeki görev ve sorumlulukları netleştirmeli.
2) Türkiye Hükümeti, ulusal nükleer programın daha da ilerletilmesinde bir yol haritası olabilecek ulusal politika ve strateji taslağını tamamlamalı. Bu çalışma, temel ilkeleri tanımlamalı, görev ve sorumlulukları netliğe kavuşturmalı. Bu çalışma diğer konular arasında, harcanmış yakıt ve atıklar ile tesisin işletmeden çıkarılması meselelerini de ele alacaktır.
3) Akkuyu proje şirketi (Akkuyu Nükleer A.Ş.), işletmecinin güvenlik (safety) konusundaki birinci sorumluluğunu, Rosenergoatom’daki (Rus Devleti’nin nükleer santral işletme şirketi) uzmanlığının kullandırılmasından sağlayacağı menfaati ve Türk düzenleme çerçevesiyle uluslararası standartları dikkate alarak hazırlık, inşaat ve işletme sırasında işletmeci sorumluluğunu yerine getirmek için organizasyon yapısını tamamlamalı.
4) Akkuyu proje şirketi, lisans belgeleri ve düzenleme gözden geçirmelerinde ortaya çıkan konuların çözümünü halletmede değerlendirme ve sorumluluk alma kapasitesine sahip olduğunu garanti etmeli.
5) Akkuyu proje şirketi, tesisi devreye sokmak için hazırlıklı olma ve tesisin işletmesini yürütme ihtiyacını hesaba katarak işletme fonksiyonlarını güçlendirmek için planlarını tamamlamalı. Buna ilave olarak TAEK, Akkuyu proje şirketi ile istişarenin ardından Akkuyu nükleer santrali işletme organizasyonu için ana ilkeler ve gereklilikleri tanımlamalı. Özellikle de işletme faaliyetlerinin diğer kuruluşlara devredilmesi ve belirli kadroya lisans verilmesiyle ilgili.
6) Türkiye Hükümeti, Ulusal Radyoaktif Atık ve İşletmeden Çıkarma Hesaplarında kapsamı ve idari ayarlamaları netleştirmek için düzenlemelerin geliştirilmesini tamamlamalı.
7) Türkiye, kapsamlı nükleer yasanını mümkün olduğunca erken biçimde çıkarmalı ve yasada şu ihtiyaçlar dahil olacak biçimde bir dizi önemli konunun yeterli derecede ele alınmasını sağlamalı:

– Teşvik sorumluluğu olmayan ve karar almasını gereksiz yere etkileyecek sorumlulukları ya da menfaati olan kurumlardan bağımsız bir düzenleme organının kurulması.
– Düzenleme organının fonksiyonlarının ve yetkili kişilerin sorumluluklarının tanımlanması.
– Nükleer güvenlik (safety), emniyet (security) ve güvence denetimini (safeguards) kapsaması.
8) Türkiye, nükleer hasar için sivil sorumluluk yasasını çıkarmalı.
9) Türkiye Hükümeti, lisans süreci dönemi dahil, düzenleyici fonksiyonların bağımsızlığını garanti altına almalı.
10) TAEK, bir nükleer güç programı için gerekli düzenlemeleri tamamlamalı.
11) Nükleer Enerji Proje Uygulama Dairesi Başkanlığı, gerekli faaliyetleri, görev ve sorumlulukları tanımlamak için Ulusal İnsan Kaynakları Geliştirme Planı’nı tamamlamalı.
12) Akkuyu proje şirketi, işe alma ve eğitimde uygun bir planlamayı, işletme organizasyonu için düzenleyici gereklilikleri konusundaki nihai karar bağımsızlığını garanti altına almalı.
13) TAEK, kadrosunun işe alımı ve lisanslama, Akkuyu nükleer güç santralinin denetimi için bir teknik destek kuruluşuyla anlaşma konusundaki faaliyetlerini hızlandırmalı. Ayrıca TAEK, SAT’e (Eğitime Sistematik Yaklaşım) dayanarak yeni kadrosu için daha fazla işe özel eğitim planları geliştirmeli.
14) Türkiye Hükümeti, görev ve sorumlulukların net tanımıyla, paydaş dahli ve halkı bilgilendirmede ulusal bir strateji oluşturmalı.
15) Türkiye Hükümeti, kendi iletişim faaliyetlerini uygulayabilmeleri için projenin teşviğinde görevlendirilen kamu kuruluşları ya da düzenleyici fonksiyonların finansal ve uzmanlık açısından uygun biçimde kaynağa kavuşturulduklarından emin olmalı.
16) Akkuyu proje şirketi, uygulamalı yer incelemelerine dayanan yer parametreleri raporunu tamamlamalı ve gözden geçirme, onay için TAEK’e sunmalı.
17) Hükümetin koordine edici organı olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Akkuyu proje şirketi, Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecini zamanında bitirmek için gerekli faaliyetleri tamamlamalı.
18) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, nükleer tesisler için Çevre Etki Değerlendirmesi raporunun standart formatını oluşturmalı.
19) Türkiye Hükümeti, nükleer güç santralleri için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın görev ve sorumluluklarını, TAEK’le koordinasyonu net biçimde tanımlamalı.
20) Nükleer Enerji Proje Uygulama Dairesi Başkanlığı, harcanmış yakıt ya da yüksek dereceli atıkların yönetimi konusundaki uzun dönemli teknik sorumluluğun netleştirilmesi dahil, nükleer yakıt döngüsünün ön ve arka ucu için ulusal bir politika ve strateji oluşturma çalışmasını tamamlamalı.
21) Nükleer Enerji Proje Uygulama Dairesi Başkanlığı, her türlü nükleer atık ve ulusal atık yönetimi organizasyonunun sorumluluklarını belirlemek için ulusal bir politika oluşturma çalışmasını tamamlamalı.
22) Türkiye Hükümeti, radyoaktif atık yönetiminde gerekli faaliyet ve tesisler için uzun dönemli bir plan geliştirmeli.
23) Yerel sanayi katılımının kapsamı ve dahil olma seviyesi konusunda Nükleer Enerji Proje Uygulama Dairesi Başkanlığı ve Akkuyu proje şirketi arasında bir anlaşmaya varma faaliyetleri yoğunlaştırılmalı.
24) Türkiye Hükümeti, nükleer güç programlarının uluslarası pazarlarda ve bazen sadece tek bir tedarik kaynağına iş taşere edilmesini gerektirdiğini kabul ederek, zamanlı biçimde mal ve hizmet alımı için kamu kuruluşlarına imkân vermeli.

3 kurum sessiz kaldı

RAPORU ele geçirdikten sonra çalışmada üzerine sorumluluk düşüne bütün kurumlara belirtilen tavsiyelerde neler yaptıklarını sorduk. Çevre Bakanlığı cevap vermedi. Akkuyu Nükleer A.Ş., sorularımızı Rusça’ya çevirip şirketin merkezine yolladı ama beş gündür yanıt gelmedi. Raporun en önemli kısımlarından biri, bağımsız olması gerektiği defalarca vurgulanan Türkiye Atom Enerji Kurumu’nun (TAEK) Başkanı Zafer Alper ise, “Ülkemizin INIR misyonu kapsamındaki ülke raporu ve ve bu raporla ilgili muhatap kuruluşu Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı olup belirtilen sorular da bu kapsamda Bakanlığa iletilmiş olup Bakanlık tarafından cevaplandırılacaktır” dedi. Enerji Bakanlığı ise UAEA’nın raporunda belirtilen tavsiye ve önerileri tek tek cevaplamayı reddetti. Müsteşar Yardımcısı Necati Yamaç yolladığı cevapta, “Yapılan çalışma; 2013 yılı Kasım ayı itibariyle ülkemizin nükleer altyapı durumunu yansıtmaktadır. O tarihten bugüne kadar Ajansın önerileri ile ilgili birçok çalışma yapılmış olup sözkonusu rapor bu nedenle güncel durumu yansıtmamaktadır. Örnek olarak; ÇED süreci hızlandırılsın, TAEK danışmanlık ihalesi sonuçlandırılsın önerileri gibi bir çok husus olumlu sonuçlanarak güncelliklerini kaybetmişlerdir” dedi. Yamaç, soruları neden tek tek yanıtlamadığını ise “Ajansın önerileri, hazırladığımız Nükleer Enerji Kanun Tasarısı Taslağında madde hükümleri olarak karşılıklarını zaten bulmuştur. O nedenle, e-mail ile Bakanlığımıza ve TAEK’e yöneltilen soruların her biri üzerinden tek tek geçilmeyecektir. Bu, konuları geçmek için verilmiş yüzeysel bir cevap değildir” dedi. Yamaç, Nükleer Enerji Proje Uygulama Dairesi Başkanlığı ile ilgili söz konusu kanunun tasarısının da TBMM’ye gönderildiğini belirtti.

RAPORUN ÇARPICI  SONUÇLARI

* Raporun üzerinde durduğu en önemli konulardan biri TAEK’in özerk bir düzenleyici kuruluş kimliği kazanması. Bu halen yapılmadı. Ve şu andaki durum Türkiye’nin de taraf oldugu Nükleer Güvenlik Konvansiyonu’na aykırı.
* Akkuyu tesisisinin nükleer güvenliği hususunda TAEK’in vereceği zorlayıcı talimatlarla ilgili de bir ilerleme yok.
* Akkuyu proje şirketi, uygulamalı yer incelemelerine dayanan yer parametreleri raporunu onay için TAEK’e sundu. Şu anda TAEK raporu inceliyor.
*  Başka bir önemli açık Türkiye, nükleer hasar için sivil sorumluluk yasasını çıkarmadı. O yüzden genel idare hukuk prensipleri kapsamında, herhangi bir kaza kusursuz sorumluluk üzerinden devlete ait bir sorumluluk olacak.
*  Halkı bilgilendirme kısmında da; Akkuyu projesine ilişkin bilgi ve belgeler sistematik olarak halktan hatta mahkemelerden bile gizlendi. ÇED süreci kapsamında yapılan inceleme ve değerlendirme komisyonu (İDK) toplantılarına ait  tutanaklar, sunulan kurum görüşleri için yapılan bilgi edinme başvuruları Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından reddedildi.
* ÇED yönetmeliği kapsamında, ÇED raporlarının hazırlanması için proje sahibine özel format verildi. Ancak bu formatın bir standartı yok. Akkuyu projesi, ÇED raporunda entegre tesis olarak değerlendirilmedi. Atıkların kontrolü, iletim hatları, taş ocakları ÇED raporunda değerlendirilmedi.
* Yereldeki sanayinin, sivil toplum kuruluşların, yurttaşların sürece katılımı kısıtlandı. Belediyelerin proje ile ilgili görüşleri değerlendirmeye alınmadı. İmar planı değişiklikleri Bakanlık eliyle yapıldı.
*  En önemli konulardan bir diğeri ise Türkiye Hükümeti’nin, nükleer enerjide harcanmış yakıt ve atıklar ile tesisin işletmeden çıkarılması meselelerini de ele alan bir ulusal politika ve stratejiyi halen tamamlamamış olması. Hürriyet’e bu konunun önemini değerlendiren CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, “Harcanmış yakıtların akıbetinin ne olacağı konusunda hiçbir açıklama bulunmamaktadır. Radyoaktif atıklar bir ‘süre’ ülkemizde depolanacaktır. Daha sonra ne olacağı net değildir. Atıkların Akdeniz-Ege-Marmara-Boğazlar-Karadeniz yoluyla Rusya’ya götürülmesi akıl dışıdır. Nükleer tesisin sökümü ve söküm maliyeti hakkında da hiçbir bilgi verilmemektir” dedi.

 

(Hürriyet)

Suriye’ye silah, bize sansür – Nuray Mert

Demokrasilerde iktidarların kamuoyuna ‘hesap verebilirliği’ en temel ilkelerden biridir. Bu konuda Türkiye iyi bir sicile sahip değil, hele ‘dış politika’ konuları hemen hiçbir zaman, kamuoyu nezninde bırakın sorgulamayı, tartışılır olmadı. Tam tersine, bu konular çoğunlukla ‘milli politika’ kisvesi içinde tabu olarak kaldı. Kıbrıs müdahalesi, Azerbaycan politikası, Özal döneminin ‘soydaş’lık söylemleri bu konuda en önemli örnekler olarak sayılabilir. İşin içinde ‘Türklük’, ‘soydaşlık’ varsa dış siyaset tartışması tabularla sınırlanır. Şimdi buna bir de ‘İslam âlemi’nin hamiliği eklendi. Ama daha önemlisi, mevcut iktidar eli yükseltti; emperyal hevesler içine girdi, emperyal hevesli politikaları sorgulamak da tabu haline geldi.

ABD ve Batı teşvik etti

Türkiye’nin Suriye politikası da bu çerçevede tabulaştı, Şam’da Emevi Camii’nde namaz kılmak üzere çıkılan yolda Türkiye boğazına kadar Suriye iç savaşına bulaştı. Yok, haksızlık etmeyelim, Türkiye bu yola yalnız çıkmadı, tam tersine işin başında Suriye’de rejimi yıkma siyaseti ile hareket eden başta ABD, Batı siyaseti tarafından teşvik edildi. 2012’den sonra ABD’nin Suriye politikası değişti, Türkiye kendi başına kaldı, sadece o da değil, kendi başına Suriye rejimini yıkma çabasına girdi, ‘muhalefetin’ merkezi haline geldi, silah ve savaşçı trafiği ile anılır oldu.

Şimdilerde, Türkiye’nin bu işe Batı siyaseti çerçevesinde ve ittifak içinde dahil olduğu, işlerin sonradan değiştiğini hatırlamak kimsenin işine gelmiyor. Suriye’de işler sarpa sardıkça Batı siyaseti kendi rolünü unutturmayı tercih ediyor. Türkiye’de iktidar ise konuyu Batı’ya rağmen insani, İslami bir mücadele çerçevesinde takdim etmeyi tercih ediyor. Oysa Türkiye’nin ısrarcı olduğu ‘tampon bölge’ tezi bile, yolun başında Batılı çevrelerde dillendirilen bir fikirdi. Hatta bu konuyu ilk telafuz eden, Independent gazetesinde, şimdilerde bambaşka telden çalan Robert Fisk idi.

Bu işler böyledir, zamanında Pakistan da benzer bir durumda kalmıştı. Türkiye’de iktidar, Suriye konusunda müttefiklerinden ayrı düştüğü ölçüde ve süre içinde, bu kez Suriye’de radikal unsurları desteklemek üzerinden eleştirilmeye ve dahası suçlanmaya başlandı, ama tınmadan yoluna devam etti.

Tüm bunlar olurken ülke içinde, muhalefet çevrelerinin Suriye politikasını sorgulama çabası, ‘Esadcılık’, ‘Baasçılık’, ‘mezhep kardeşliği’ ve bir adım ötesinde Türkiye düşmanlarının aleti olmakla itham edilerek boğuldu. Bu arada, Suriye’ye giden TIR’ların ihbar üzerine aranması, ‘Paralel çete’nin işleri olarak örtbas edildi, konu artık ‘casusluk’, ‘vatan hainliği’ meselesi haline getirildi. Şimdi de Cumhuriyet gazetesinin TIR’lar içindeki silahların görüntüsünü yayımlaması aynı çerçevede soruşturma konusu oldu.

İhbar safsatası
Cumhuriyet dahil, şimdiye kadar yazdığım gazeteleri pek çok kez eleştirmiş biriyim, o nedenle meseleye Cumhuriyet yazarı olarak bakmayacağım bilinmek gerekir. Ben iktidarın Suriye politikasını başından beri eleştiren biriyim, dahası dış siyaset konularının demokratik tartışma konusu olması gerektiğini düşünürüm. Basın organlarının hangi bilgiye nasıl ulaştığı, bahsi diğer bir konudur. Dünyanın her yerinde, basına sızan belgeler, haberler kamuoyunu aydınlatma işlevi görür, silah dolu TIR’lar ile ilgili haberler tam da böyle bir işlev görüyor. Bırakın, ‘Türkiye’yi Batı dünyasına ihbar etmek’ safsatasını, Batı dünyasının Türkiye’nin Suriye’de yapıp ettiklerini Türkiye basınından haber almadığını hepimiz biliyoruz.

Zaten, bu konuda haber alma sıkıntısı çekenler Batılılar değil, Türkiye’de yaşayanlar, bu konulardaki sansür, vatan hainliği vs. suçlaması yüzünden olan bitene dair haber almak hemen hemen imkânsız. Tam da bu nedenle, bir gazetenin Türkiye kamuoyunu bu konularda aydınlatacak yayın yapması, demokrasinin, kamuoyunun aydınlatılmasının gereği.

İktidar partisinin Suriye politikası konusunda şimdiye kadar söyledikleri hamasetten ibaret. En akla yatabilecek olan ‘ilkelere dayalı dış siyaset’ tezi olabilir, ama konu ilkeler ise en önemli ilke insan hayatının, güvenliğinin temini olmalı. Oysa Türkiye’nin Suriye politikası, Suriye’de yaşayanlar için tam tersi netice verdi, bunun bir izahı olmalı.

Dahası, madem ilkeler söz konusu, neden Suriye’ye giderken durdurulan TIR’lar için önce ‘insani yardım malzemesi taşıyordu’ savunması yapıldı? Son olarak Başbakan, ‘Türkmenlere silah gönderildiğini’ iddia etti, yani komşu bir ülkedeki iç savaşta taraf olmak, Türkmenler söz konusu olduğunda meşru sayılabilir mi? Öyle ise neden açık bir şekilde yapılmıyor? Bence işin en önemli tarafı bu, meşru ve haklı bir yardım, destek, neden gizlenir, ifşa edilmesi neden ‘casusluk’ sayılır?

Hevesler gizlenmiyor

Yoksa, işin gerçeği emperyalist hevesler ile, büyük emperyalist güçlerin zaman zaman çevirdiği gizli kapaklı işlere heves edip, komşumuz bir ülkenin iç savaşına taraf olmak, bu uğurda silahlı grupları desteklemek, elini kana bulamak mı? İktidar yanlısı kalemler zaten bu hevesleri gizlemiyor, olan bitenin Türkiye’nin tarihi dirilişi ve misyonu olarak alkışlıyor. Söz konusu olan ‘emperyalist politikalara karşı ilkeli dış politika’ filan değil, emperyalist politikalara özenip, bir komşu ülkenin yerle yeksan olmasına katkı sunmak.

Türkiye’de yaşayan herkes, bu ülkenin dış politikasını tartışmak ve aklına yatmıyorsa eleştirmek, muhalefet etme hakkına sahip olmalı. Her konuda olduğu gibi bu konuda da muhalefeti susturmaya çalışmanın vatanseverlik veya hainlikle değil, despotik yönetim anlayışı ile ilgisi var.

Bir vatandaş olarak, ben ülkemin komşu bir ülkenin felaketinde katkısı olduğunu düşünüyorum. Hiçbir ülke, rejimi ile özdeşleştirilemez, bu manada Suriye benim için fazladan önem taşıyor, çünkü çok seyahat ettiğim, çok sevdiğim bir ülke. Bu ülkenin bu hale gelmesinde rejim kadar, rejim değiştirme siyaset ve çabalarının ve bu çerçevede Türkiye’nin, rolü olduğunu düşünüyorum, kınıyorum, dahası buğzediyorum; kınamakta, karşı çıkmakta özgür olmamız gerektiğine inanıyorum. İsteyen casus, vatan haini desin, benim vicdanım temiz, gerisini ellerini kana bulayanlar düşünsün.

Nuray Mert – Cımhuriyet

Gezi’den, büyük insanlığa: Yaşasın ‘bağzı’ düşler! – Sibel Yerdeniz

Bundan tam iki yıl önce, el ele kol kola, omuz omuza sırt sırta verip zorbaların tüm barikatlarını yıkıp geçtiğimiz o muhteşem, o unutulmaz Gezi Direnişinin yıl dönümünde, 7 Haziran seçimlerine -ve barajları da yıkmaya- bir hafta kala, gözümün önünde tek bir fotoğraf karesi duruyor:

Elinde BDP bayrağı taşıyan genç bir erkekle, Türk bayrağı taşıyan genç bir kadın el ele vermişler, kendilerine doğru su sıkan TOMA’ya karşı direniyorlar.

geziGerçekleşmeden önce böyle bir şeyin mümkün olabileceğine hayatta inanamayacağım Haziran isyanını ve Gezi direnişini şimdi gerçek olamayacak kadar büyülü bir düş gibi hatırlıyorum.

Ve ister istemez yine hatırlıyorum Hundertwasser’in “Eğer bir insan bir düş görüyorsa bu, yalnızca bir düştür. Eğer birden fazla insan aynı düşü görüyorsa bu, yeni bir gerçekliğin başlangıcıdır…” sözünü.

Gezi Parkı’nda bir kaç cesur ve kararlı gencin başlattığı mütevazı direnişin, ateşe atılan çadırlarla tutuşarak bir haysiyet ve onur destanına dönüşeceğini hiç kimse öngörememişti.

Sonrası ‘büyük insanlık’ tarihinin o muhteşem hikâyelerinden biriydi işte: Suyun akıp yatağını bulması gibi kendiliğinden gelişen, milyonlarca insanın birlikte verdiği mücadele ve daha öncesinde hiç birimizin tanık olmadığı bir özgürlük, dayanışma, hoşgörü ortamı.

Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Ermenisiyle, Romanıyla, Müslümanı, Hıristiyanı, Alevisi, Ateisti, Ezidisi, Zerdüştü, kadını, erkeği, eşcinseli, yaşlısı, genci, çoluğu çocuğuyla ve kökleri burada, bu coğrafyada olan diğer herkesle birlikte, oradaydık. Bu memleketin her yerinde, her meydanında, her sokağındaydık.

Oradaydık ve hiç birini unutmadık.

Dönemin başbakanı meydanlarda, “Bunlar 28 Şubat’ta neredeydiler?” diye bas bas bağırırken Twitter’dan “Kreşte!” diye yanıt veren o bitirim Y kuşağı çocuklarını…

“Gençler, Gezi Parkı’nda kuş sesleri, ıhlamur kokusu ve arı vızıltısıyla huzurlu bir sabah varmış? Aranızda olmak isterdim,” diye tweet atan valiye “Gümüşsuyu’nda müdahale olabilir, oradan gelmeyin” diye yanıt veren eylemciyi…

“Ağacın da vekiliyim!” diyerek kepçenin önünde dikilen millet vekilini…

Meydanlara, sokaklara, caddelere, duvarlara: “TOMA’yla sekiz gündür beraberiz, ciddi düşünüyoruz; Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiyem; Kahrolsun bağzı şeyler; Korkma la, biziz, halk!” ve daha onlarcasını yazarak bizi gözümüzde yaşlarla kahkahalarla güldüren o muhteşem çapulcuları…

Ekranlarından günlerce ‘penguen belgeseli’ yayımlayarak bu ülkede yaşamadığını ispatlayan ana akım medyayı; Başbakan’ın ağzından koro halinde “Demokratik taleplere canımız feda” manşetini atan iktidar yanlısı gazeteleri…

“Kürt kardeşlerimin sorunlarını otuz yıldır bu medyadan dinlediğim için kendimden utanıyorum; Bugüne kadar yaptığım faşistlikten utandım ben bu dört-beş günde. Bize bunu yapan benim Kürt kardeşime neler yapmıştır…” şeklinde tweet atan yüzlerce eylemciye:

“Ohh mis gibi empati koktu” diye yanıt veren Kürt direnişçi kardeşimi…

Karanlık bir meydanda, mermi sağanağının önünden kaçarken birden olduğu yerde durarak geriye dönen, yukarıya doğru kaldırdığı kollarıyla hepimize “Arkadaşlar korkmayın bunlar gerçek mermiler değil, plastik!” diye bağırarak kendince moral veren -ama bizi kahreden- Liceli Kürt arkadaşımı…

Dükkânının camına “Direnmeye gittim gelicem” yazan esnafı…

“Pazar günü AKP mitinginde, Beşiktaş forması giyip, eline çarşı bayrağı alanlarla ilgimiz olmayacaktır. Yapılırsa hep beraber güleriz,” diyen Beşiktaş Çarşı grubunun insanlık tarihine geçen dayanışma ve direnişlerini…

Gecenin bir yarısı Gezi Parkı’ndaki sivil inisiyatif çadırına koca bir tencere sarma getiren komşu teyzeyi…

Parkın içindeki revirin kapısında elime, göğsünde sıkı sıkı tuttuğu minik poşeti titreyen elleriyle sıkıştırarak “kızım, bunları getirdim, evde bunlar kalmıştı…” diyen, o huzur içinde uzaklaşırken, poşeti açtığımızda gördüğümüz “yarım paket pamuk, yarısı içilmiş bir kaç ilaç blisteri” ile bizi ağlatan yaşlı teyzeyi…

Parkta çok sayıda yaralı olduğunu duyup, gecenin bir yarısı revire yardıma gelen onlarca doktor arkadaşımızı; kopan kızılca kıyametin ortasında bütün sükunetiyle pansuman yapan, yaraları diken yaşlı kalp damar cerrahı profesörü…

Ethem’in evinin önünde “Ağlama anne, evlatların burada!” diye slogan atarak  yüreklerimizi dağlayan yüzlerce genci…

Ve artık aramızda olmayan o güzelim kardeşlerimizi…

Asla bir sayfaya, bir kaç satıra, bir kaç yüz kelimeye sığmayacak o acılı, o sarsıcı, o muhteşem, o büyülü günlerimizi…

‘Biz’im hikâyemizi ve düşlerimizi… Hiç birini unutmadık. Unutulmazdı…

“Türkiye’de bir gazeteci, Gezi’de yaşananları anlatırken sizin bir metninizi de çevirerek yazısına aldı ve binlerce insan okudu, paylaştı,” diyerek kendisine mail ile ulaşan bir okuyucuya, “Eğer Gezi dayanışması sürecine herhangi bir şekilde katkım olduysa ne mutlu bana,” diye yanıt vermişti O. Mountain Dreamer.

Zorbalığın tüm barikatlarını, barajlarını, engellerini; umutla, düşle, sevinçle, barışla, direnişle, el-ele, omuz omuza yıkmaya azmeden tüm o kardeşlerimi, 7 Haziran seçimleri öncesinde bir kez daha hatırlamak ve bizim ‘büyük insanlık’ düşümüzü bir kez daha hatırlatmak için buraya tekrar alıyorum…

Çünkü o uzun, o karanlık, o ürkütücü, o muhteşem, o büyüleyici günlerin ve gecelerin bütün marjinal, bütün çapulcu, bütün ‘öteki’ çocuklarının, oralarda bir yerlerde hâlâ nefes alıp verdiğini bilmek istiyorum:

“Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Özlediğin, arzuladığın şeylerin hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini, bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, aptal gibi görünme riskini göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan kederlerimizle yüzleşip yüzleşemeyeceğini bilmek istiyorum.

Yüreğin doğanın ritmi ve yaşama sevinciyle dolu bir sevdanın sınırlarına vardığında, o sınırları feda edip edemeyeceğini bilmek istiyorum.

Anlattığın hikâyenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi ruhuna ihanet etmemek için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratmayacağını bilmek istiyorum. İhaneti göze aldığın her seferinde, sonuçlarını ayakta karşılayıp karşılayamayacağını bilmek istiyorum.

‘Güven’ kelimesinin senin için ne ifade ettiğini bilmek istiyorum. Bazen sana karanlık gibi görünse bile, gelen günün içindeki o büyülü ışığı görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum.

Hatalarımıza fırsat verip vermeyeceğini, bir gölün kenarında durduğumuzda ‘gümüş ay´a benimle birlikte “Evet!” diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da neye sahip olduğun beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, kırılmış, yorgun ve bitap, ayağa kalkıp kalkamayacağını; ‘çocuklar’ için yapılması gerekenleri yapıp yapamayacağını bilmek istiyorum.

Kim olduğun, buraya nereden ve nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Birlikte bir ateşin ortasında düştüğümüzde, gerektiğinde yanmayı göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.

Yalnız kalmaya katlanıp katlanamadığını bilmek istiyorum. İçinde yüreğinden başka tutunacak hiç bir şeyin kalmadığında, o amansız varlığını sevmeye devam edip edemeyeceğini bilmek istiyorum.

Bugüne kadar ne öğrendiğin, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum…”

Sibel Yerdeniz – www.t24.com.tr