Ana Sayfa Blog Sayfa 3663

Sağlık uzmanları kömür devinin devasa kazanç uğruna Ebola Krizi’ni sömürdüğünü belirtiyor

Suzanne Goldenberg tarafından the Guardian‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Ruhisu Can Al‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Kurumsal kazanç için Ebola hastalığını sömürmeyi amaçlayan dünyanın en büyük özel girişimli kömür şirketinin tutumunu gülünç, aşağılayıcı ve fırsatçı bir girişim olarak niteleyen halk sağlığı uzmanları mevcut durumu kınadılar.

Bir hemşire Sınır Tanımayan Doktorlar Monrovia yerleşkesinde Ebola'ya yakalanmış küçük bir kızla yürürken.  Fotoğraf: Pascal Guyot/AFP/Getty Images
Bir hemşire Sınır Tanımayan Doktorlar Monrovia yerleşkesinde Ebola’ya yakalanmış küçük bir kızla yürürken. Fotoğraf: Pascal Guyot/AFP/Getty Images

Bir Halkla İlişkiler çalışması olarak kömürü, küresel yoksulluğu çözmeye yardımcı olabileceği düşüncesiyle 21.yy’ın yakıtı olarak piyasaya sürme çabası tam da Afrika’da Ebola etkisinin zirveye ulaştığı bir döneme denk geldi. PEABODY Enerji, ürünlerini Afrika’yı tahrip eden halk sağlığı krizine cevap olarak tanıttı.

ABD merkezli bir “çok uluslu şirket” olarak, dünya çapında maden çıkarlarına sahip PEABODY şirketinin CEO’su Greg Boyce, geçen sene Eylül ayında düzenlenen kömür endüstrisi konferansında yaptığı sunuma “Enerji” ve “EBOLA” slaytlarını dâhil etti. Söz konusu slaytlar farazi bir Ebola aşısının dağıtımı esnasında daha fazla enerjinin teşvik edildiğini bulaşıcı hastalıklar konusunda uzman Pensilvanya Üniversitesi delilleriyle iddia ediyordu.

Her ne kadar uluslararası ajanslar rakamların daha düşük olduğunu düşünse de Dünya Sağlık Örgütü, geçen yıl Afrika’da bir virüs salgını halinde yayılan Ebola hastalığına yaklaşık 27.000 kişinin yakalandığına ve 11.000 kişinin öldüğüne inanıyor.

Salgınla mücadele eden halk sağlığı uzmanları, kömür üretimiyle enerjiye erişimin ve enerji doğrultusunda üretilecek olan aşı katkısıyla Ebola salgınını önleyeceğini iddia eden PEABODY şirketine karşı tepkililer.

Durumla alakalı olarak PEABODY şirketi tarafından adına atıfta bulunulan üniversite tıp uzmanı, böyle bir şirketi daha önce hiç duymadığını belirtirken, Beyaz Saray’a Ebola konusunda danışmanlık yapan ve aynı zamanda Colombia Üniversitesi Afetle Mücadele Ulusal Merkezi müdürü Irwin Redlener söz konusu tezi destekleyecek herhangi bir kanıt olmadığını ifade etti. Sözlerini “PEABODY şirketinin belirli ve net kurumsal hedefleri var. Dolayısıyla kömür üretip satma meselesinin şirketi küresel krizden kurtarmak ve varlığını göstermek için yapılan abartılı bir deneme olduğunu düşünüyorum. Bu bakımdan fırsatçı ve kurumsal açıdan kitlesel bir halk sağlığı krizine karşı oldukça aciz ” şeklinde sürdürdü.

Harvard Üniversitesi Kamu Sağlığı Okulu’na bağlı Harvard İnsancıl İnisiyatifi bünyesinde çalışmalarını sürdüren kıdemli akademisyen Skip Burkle PEABODY’nin iddialarını gülünç bularak “ Biz kamu sağlığı altyapılarından bahsediyoruz. Enerji hususu bunun sadece bir parçası. Hâlbuki bu süreçte bambaşka faktörler de bir araya geliyor” diye konuştu ve akabinde “Kömür endüstrisi gün geçtikçe küçülüyor, bu duruma cevaplar elbet mümkün ama cevap Afrika’yı kömür çöplüğüne dönüştürmek değil. Bu o bölgenin toplumuna hakarettir” diyerek sözlerini sonlandırdı.

PEABODY, Ebola Krizi’ni kurumsal çıkarları için kullandığı iddiasını inkar ediyor. Şirketin küresel yatırımcı ve kurumsal ilişkiler birimindeki kıdemli başkan yardımcısı Vic Svec, Guardian’a: “ Bay Boyce basitçe anahtar ülkelerde elektrik azlığının Ebola ile mücadelede zararlara sebep olabileceğini ve elektrik gücünü jenaratörlerden alan hastanelerin bu zarardan etkileneceğini not etti” şeklinde konuştu.

Ancak PEABODY Şirketi’nin iddialarını haklı çıkarmak için ismine atıfta bulunulan doktor ise bu konuda iyimser. Pensilvanya Üniversitesi Bulaşıcı Hastalıklar Uzmanı Harvey Rubin “Kömür Endüstrisi hakkında bir fikrim yok” derken powerpointteki isim yanlışını düzeltmek için şirketle irtibata geçmeye niyetli olduğunu belirtti.

Hatırlanacağı üzere Boyce yaptığı sunumda, elektrik kesintilerinin Ebolayla mücadeleyi engelleyeceğini belirtmiş ve durumu “Elektrik azlığı Ebola vb. krizlerdeki savaşma kabiliyetimizi azaltıyor” şeklindeki sözleriyle özetlemişti.

Rubin – Harvey olarak değil Harry olarak yanlış tarif edilen-, kamunun genel aşılama çabalarında güvenilir ve bel bağlanabilir elektrik arzının ne kadar önemli olduğunu örneklerle belirtti.

Rubin sözlerini şöyle sürdürdü: “Haydi birisine Ebola aşısını geliştirmek yok diyelim. Aşının dağıtımı sürekli zincir soğutmayı gerektirecek.” Ama Guardian’a yaptığı konuşmada Rubin güç kaynağı hususunda “bilinemezci” (agnostik) olduğunu, fakat ayrıca Afrika’daki cep telefonu kulelerini kullanarak aşıların etkili dağıtımı için gereken elektrik miktarının zaten mevcut olduğunu ve bu iş için çıkacak masrafların karşılanabileceğini belirtti.

Ebola iddiaları PEABODY Enerji üzerindeki kömür darboğazından ve küresel apartheid karşıtı tarzı fosil yakıt tecrit kampanyasından kaynaklı büyüyen baskıları gün yüzüne çıkardı.

Son 2 yıldır, 200’ün üzerinde kurum ve ana yatırımcı tehlikeli boyutlara varması muhtemel bir iklim değişikliğini önlemek için dünya rezervlerindeki mevcut fosil yakıtların toprak altında kalmasının şart olduğu gerekçesiyle petrol, kömür ve doğalgaz stoklarını eritmeye karar verdi. Ancak Stanford Üniversitesi gibi bazı kuruluşlar sadece kömür kısmıyla ilgili taahhüde uyma kararı alırken, petrol ve doğalgaz konusunda çekimser kaldılar.

The Guardian’ın bu konudaki tutumu ise fosil yakıt tecrit kampanyasını desteklemek oldu ve düzenlediği “Toprağı Koruyun” kampanyasıyla dünyanın en büyük iki yardımsever kuruluşu olan “Bill ve Melinta Gates Kuruluşu” ile “Wellcome Trust”a çağrıda bulundu. Son edinilen bilgilere göre Gates Kuruluşu’nun PEABODY Şirketi’ndeki varlıkları 1,6 milyon ABD  Doları iken Wellcome Trust’ın şirket üzerinde doğrudan bir yatırımı bulunmuyor.

PEABODY Şirketi ise kampanyayı “Yanlış ve sembolik” olarak tanımlamakta. Ama geçmişte şirket “fosil yakıtlardan yatırımları  çekme” kampanyasının işleri etkilediğini ileri sürdü. 2014’te ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu ile ortak yayınladığı yıllık raporunda şirket “Bu ve benzeri girişimlerin, ilk önce toplum tarafından belirlenen talep ve fiyat güvenliğini, hemen ardından da sermaye ve finans piyasalarını etkileyeceğini” yazmıştır.

Fakat Svec de söz konusunu kampanyanın şirketin karlılığına bir tehdit olarak görülmesini reddediyor. Ona göre fosil yakıtlar dünyada kullanılan enerjinin %80’ini içeriyor ve yüzyıllar boyunca bu yakıt bizimle olmaya devam edecek.

Ancak söz konusu tecrit kampanyası kömürü yeniden markalaştırma hedefi güden PEABODY şirketinin kampanyasını kuvvetlendirdi. Yine de kömür, zehirlenme sebebiyle meydana gelen birçok ölümle ve iklim değişikliğini etkileyen özelliğiyle hala en kirli fosil yakıt olma özelliğini sürdürüyor.

PEABODY yöneticileri geçen yıl Haziran ayında dünyanın en zengin ulusal varlık fonu olan Norveç Hükümeti Emeklilik Fonu yöneticileri için hazırladıkları sunumda, kömürün 21.yy’ın en hızlı gelişen yakıt pozisyonunda olduğunu savundular.

O zaman Fon, 2010’daki 1,2 milyar Norveç Kronu’ndan 64 milyon Norveç Kronu’na düşen bir varlığı elinde tutuyordu.

Toplantıda, PEABODY şirketi 21.yy kömürünün dijital genişlemede ve gelişmekte olan ülkelerin kentleşme sürecinde ana rol oynayacağını savunurken, küresel bir refaha ulaşmak için kömüre erişimin çare olacağını belirtti.

Ancak bu çaba geçerli olmadı. Urgewald isimli ve fosil yakıt yatırımlarını çekme kampanyasını izleyen bir Alman STK’sına göre, 31 Aralık itibariyle Norveç Hükümeti Emeklilik Fonu başta PEABODY ve diğer tüm ABD şirketlerinin hisselerini tutmayı bıraktı.

Bir Urgewald savunucusu olan Heffa Schuecking “Açıkça anlaşılan o ki Norveçliler PEABODY şirketinin sunumuna ikna olmamış gözüküyor” diyerek durumu özetlemekte.

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Suzanne Goldenberg

Yeşil Gazete için çeviren: Ruhi Su Al

 

(Yeşil Gazete,  the Guardian)

Shell’in iklim değişikliği söyleminin altında yatan asıl hikaye

Terry Macalister tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Sıla Özkavaf‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Mart 2013'de Shell petrol sızıntıları sonucu Nijer  Deltası'ndaki ırmak kolları ve bitki örtüsü yıkıma uğradı. Fotoğraf: Pius Utomi Ekpei/AFP/Getty Images
Mart 2013’de Shell petrol sızıntıları sonucu Nijer Deltası’ndaki ırmak kolları ve bitki örtüsü yıkıma uğradı. Fotoğraf: Pius Utomi Ekpei/AFP/Getty Images

Ben van Beurden gibi bir adamın gücü ve onun ün salmış dobra konuşmaları, bir balo salonu dolusu gürültücü akranını susturabilir. Shell genel müdürü, Londra’da bir otelde gerçekleştirilen sektör toplantısına hitap etmek için ayağa kalktığında, derin sessizlik bozuldu.

Van Beurden, 57, Hollanda’daki mütevazı bir geçmişten, amansız ve politik olarak rahatsız edici olan ve seyrek de olsa kendini kamu önünde ateş hattında bulan bir sektörün başına yükselmiştir. Her sene Şubat ayında gerçekleştirilen Uluslararası Petrol Haftası kapsamında, üst düzey yöneticiler ve hükümet yetkilileri için tipik bir bağlantı noktası olarak görülen akşam yemeğinde, sektörün en büyük sorunu olan küresel ısınmaya hitaben samimi bir değerlendirme bekleniyordu. Van Beurden hayal kırıklığı yaşatmadı.

İklim değişikliği gibi konularda sessiz kalmış ve güvenilirlik sorunu yaşamış olan sektörü uyararan Van Beurden’e göre “Eğer iklim değişikliğinin varlığını kabullenmekte yavaşsanız, eğer etkin karbon fiyatlandırması çağrılarının altını boşaltmaya çalışıyorsanız ve eğer kamusal müzakerelerde sürekli ‘kâra karşı çevre’ tartışmasına düşüyorsanız, küresel karbon salınımlarının düşürülmesinden güvenilir bir biçimde bahsedemezsiniz.”

Bu konuşma, özellikle böyle toplantılarda yaşanan karşılıklı pohpohlama durumundan çok uzak bir tavır sergiliyordu ve tabii ki bazılarını kızdırdı. Yine de, Van Beurden’in havalı liberallerden farklı olduğunu bilenler, bu konuşmayı hoş karşıladılar. Van Beurden’in çalışma arkadaşlarından birinin dediğine göre ‘Parayı Takip Et’, Shell’in kimyasallar departmanında görev yaparken Van Beurden’in sürekli tekrarladığı sözlerdi. Şimdi ise, onun sektöre mesajı, sera gazı emisyonlarına dair varolan baskın delilleri kabul et ve iklim değişikliği tartışmalarına katıl, ya da, fosil yakıt sanayisinin kenara itilmesini riskini al.

Fakat Van Beurden tarafından icra edilen Shell’in kendine özgü iş modeli, özellikle kariyer tanımlı bir ele geçirme modeline, daha farklı bir kurumsal felsefeye işaret ediyor. Ancak petrol ve doğalgaz sektörünün en güçlü yöneticileri büyük bir değişikliğe şahit olmuş değiller. Van Beurden yönetimindeki Shell, kontrolden çıkmış iklim değişikliğini durdurma konusuna gelindiğinde 130 milyon avro değerinde Anglo-Flemenk grubu değiştirilmemiş olarak bırakmak isteyen bir strateji takip ediyor.

Shell’in işleyişine dair yapılan araştırmalar, Shell’in kendi tahminlerine göre dünyanın ısısının, iklim değişikliğinin tehlike sınırı olan 2°C’nin yaklaşık iki katı kadar daha artacak olduğunu, buna rağmen şirketin kendi ürettiği sera gazı emisyonlarının hala artmakta olduğunu ve bu artışın rakip şirket olan BG (British Gas) Grubu’nun yaklaşık 74 milyar ABD Doları’na satın alınmasından sonra daha da hızlanacak olduğunu gösteriyor.

Dahası, analizler gösteriyor ki, yüksek karbon salımı gerektiren keşif projelerine getirilen küresel kısıtlamalar, Shell’in Kanada katranlı kumları, Brezilya, Nijerya ve Birleşik Devletler körfezindeki derin-deniz projelerini büyük ihtimalle değersiz kılacak. Ek olarak, şirketin büyümesi sondaj kuyularına (bazıları BP’nin körfez patlamasına sebep olan kuyulardan daha derin olan) bağımlı hale gelmekte ve şirket, iklim değişikliğini ele alan politikalara karşı çıkan American Legislative Exchange Council (ALEC) adlı politik bir kuruluşun üyesi.

Van Beurden’nin konuşmasına sert bir karşı atak, küresel karbondioksit salınlarının azaltılmasına yönelik sektör görüşmesi öneren 2013 Shell New Lens Scenario (Shell Yeni Objektif Senaryosu)’su planlama dökümanından geliyor. Uluslararası kararlaştırılmış limit olan 2°C küresel sıcaklık artışına istinaden, dökümanın açıklaması şöyle: “ Hem bizim senaryolarımız, hem de Uluslararası Enerji Kuruluşu ( International Energy Agency (IEA)) Yeni Politikalar senaryosu; salımları, daha önce hesaplanmıs olan milyonda 450 birim (atmosferdeki CO2) ile tutarlı olacak şekilde sınırlandırmıyor. Ayrıca, hükümetlerinde 2°C senaryosu ile tutarlı adımlar attıklarını görmüyoruz.”

Bir tahmine göre Shell’in bu açıklaması, dünyanın 2°C limitini feci bir şekilde aşacağını kabullenmesi ile aynı anlama geliyor.

Greenpeace iklim kampanyacısı Charlie Kronick’in tahminine göre, Shell tarafından alıntılanan ve yukarıda bahsedilen IEA senaryosu, fosil yakıtların kullanımına devam edilirse dünyayı 3.7°C  bir sıcaklık artışı ile karşı karşıya bırakıyor.

Uluslararası biliminsanlarının çalışmaları, dünyadaki 4°C sıcaklık artışı sonucu küresel düzeyde gerçekleşebilecek ciddi kuraklık problemleri ve bunun sonucunda besin tedarik sistemlerindeki çöküş sebebiyle milyonlarca insanın göç edebileceği konusunda uyarılarda bulunmaktadır. 2010’da Royal Society tarafından yayınlanan makaleler derlemesine göre, gezegenimizin bazı bölümlerindeki çölleşme, bakir kalan alanlarda tarım yapmaya mecbur edecekken, insan toplulukları da yükselen deniz seviyelerine, olağanüstü iklim koşullarına, artan tarım zararlıları ve hastalıklara uyum sağlamak zorunda kalabilir.

Bu esnada, yakın zamanda gerçekleşen başka bir olay, Van Beurden’nin sözleri ve gerçeklik arasındaki mesafeyi daha da arttırdı. 8 Nisan’da Shell Genel Başkanı, BG Grubu’nun satın alınmasına dair sektörü şok eden bir açıklamada bulundu. Kar ve çevre arasındaki güvenilmez seçim dengesine atıfta bulunan açıklamalarıyla sektör çalışanlarını uyaran Van Beurden, vurgulu bir biçimde büyümeye öncelik tanıyor. British Gas’in satın alınması şirket tarihinin en büyük edinimlerinden biri ve bu durum açık bir biçimde, Shell’i daha fazla fosil yakıt çıkarmaya sürüklüyor.

Bu iki şirketin birleşmesi aynı zamanda karbon ayakizinin de daha fazla artmasına sebebiyet verecek. Shell’in 2014’de kendi tesislerinden açığa çıkan sera gazı salımı 76 milyon ton CO2’ye denk ve bu 12 ay önceki değer olan 73 milyon tondan % 4’lük bir artışa tekabül ediyor. 2014 yılında British Gas kontrolünde gerçekleştirilen çalışmalarda ise 7,6 milyon ton sera gazı salımı kaydedilmiş. Bu değer 2013 senesine kıyasla 600.000 ton, yani %9‘luk bir artış sergiliyor. Eğer düzenlemeler yeni ortaklığın devamına müsade ederse, Shell kendi petrol ve doğalgaz rezervlerini %25 ve üretimini %20 oranında arttırmış olacak, ayrıca yaklaşık 100.000 çalışan daha görevlendirecek. Yaklaşık bir yüzyıl önce, Shell’in yeni hayat bulduğu ve Dünya’daki petrolün %11’inin  üretimini gerçekleştiriyor olmaktan övündüğü zamanlarda bile kendi petrol ve doğalgaz rezervlerini sondaj yardımıyla bulmakta güçlük çektiği düşünülürse, yukarıda bahsedilen ortaklık çok büyük bir artışa işaret ediyor. Saygı duyulan bir sanayi analizcisi Fadel Gheit bu hareketi “sektörün görüp görebileceği en iyi anlaşma” olarak değerlendiriliyor.

Fakat Lombard Odier Küresel Enerji Fonu (the Lombard Odier Global Energy Fund) yöneticisi olan ve enerji sektörüne yatırım yapan Pascal Menges’e göre, bu anlaşmayı yönlendiren gerekçeler hayli başarısız ve iddasına göre “Son 10 seneyi kapsayan bu tarz bir büyüme stratejisi fiyaskodan ibaret olduğunu gösteriyor.” Petrol fiyatlarının, doğalgaz ve petrol aramanın kar getirmesi durumunu zora sokan varil başına 50 ABD Dolar‘ın dan daha düşük fiyatlardan, bu sene yükselerek 65 ABD Doları’na çıkmasına rağmen Menges’e göre; “Katran kumlarından, aşırı derin sulardan ve Arktik alanlardan petrol çıkarmak için aşırı fahiş fiyatlara bahse girerek şu anki durumda azalan petrol fiyatları ile başa çıkmak için hastalıklı adımlar atılmakta.”

Menges aynı zamanda Shell’in keşif için Dünya’nın zor bölgelerini, yani Kanada katran kumları, Nijerya, Brezilya çevresindeki derin sular ve A.B.D. körfez bölgesini (ve A.B.D.’nin 11 Mayıs’ta verdiği, Alaska açıklarında Shell’in tekrar sondaj yapmasına dair tartışmalı kararı) seçmeye iten eğilimlerin de altını çiziyor.

Shell erişilebilir petrol ve doğalgaz yataklarını eline geçirse de yada kaynak milliyetçiliği yapan devletler tarafından yolu tıkansa da, hükümetler devlet şirketlerine, çok uluslu yabancı şirketlere verdiği değer üzerinden lisans veriyor.

Shell’in BG devralımı beligin bir biçimde kar ve imkan ile alakadar.

Bir konuşmacının deyimiyle “ BG’in portföyü ve becerileri ile Shell’in imkanlarının bir araya gelmesiyle, iki şirket için büyüme önceliklerinin yerine getirilmesi konusunda kademe atlayabiliriz. Daha fazla derin su ve daha fazla LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz), daha güçlü kar marjı ve imkanlar demek oluyor.”

Bununla beraber, Dünya’nın sahip olduğu en zor ulaşılabilir ve teknik olarak en zorlayıcı petrol ve doğalgaz sahalarına olan bu geri dönüş, Shell için başka bir tehdit oluşturuyor: 2°C’den daha fazla bir artışın yolunu kesebilecek küresel bir hareket oluşması durumu, bu projelerin zorunlu bir biçimde rafa kaldırılması ihtimalini getirebilir.

İklim değişikliği konusu üzerine çalışan bir düşünce kuruluşu olan Carbon Tracker’ın bir araştırması, tüm bu alanların mecburi rafa kaldırıma riskini fazlasıyla taşıdığını ve milyarlarca sterlin değerinde hissedar kaynağı sağlayan “çıkmaza girmiş değerler, değersizleşen varlık” haline geldiğinin altını çiziyor.

Bu analize, Rystad Enerji danışmanlık firması tarafından Norveç hükümeti için yapılan başka bir çalışma ile daha da ağırlık verildi. Analizin sonucuna göre eğer dünya 2°C limiti sınırları içinde kalmayı başarabilirse bile, en çıkmaza girecek alanlar Kuzey Amerika’nın açık denizleri, Güney Amerika, Batı Afrika ve de Kuzey Kutup Bölgesi olurdu.

BG anlaşması, Shell’e teknik olarak dünyadaki en zorlayıcı olmanın yanı sıra potansiyel olarak da çıkmazda olan derin deniz projelerine dair kaydadeğer bir menfaat kazandırıyor. Geçtiğimiz 10 yıllık süreçte Brezilya, Atlantik kıyında devasa büyüklükte bir petrol keşfinde bulundu ve Shell, BG’ın orada yapmış olduğu yatırımları devraldı. Brezilya açıklarında bulunan bu alanlar 2.100 metre derinliğinde. 2010 yılında BP’nin Meksika Körfezinde sondaj yaparken Deep Horizon ekipmanın patladığı zaman çalışılan derinlik ise 1,500 metre. Derin deniz çalışmaları, işletmek için hem pahalı ve hem de BP’nin de farkettiği gibi, ciddi kazaların sonuçlarının üstesinden gelmenin daha zor olduğu bir ortam.

Van Beurden Shell için yapılan “çıkmaza girmiş değer” argümanını reddediyor. Geçtiğimiz Eylül ayında New York’da bulunan Colombia Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada şunlardan bahsediyor: “Bize göre, “çıkmaza girmiş değer” tezi artan enerji talebinin önemini küçümsüyor. Doğalgazın küresel enerji düzeninde, özellikle kömürlü termik santrallerin yerini alması konusunda oynayacağı rolün hakkını vermiyor. Ayrıca karbon yakalama ve depolama gibi yeniliklerin potansiyelini görmezden geliyor.”

Shell’in bu tür tartışmalı konulara dahil olmasıyla birlikte, onun kulis yapmaya yönelik gayretlerini de incelemek mümkün hale geldi. Amerika’da yeralan Union of Concerned Scientists (Kaygılı Biliminsanları Birliği), Shell’in hala insanların iklim değişikliğine olan katkısını reddeden bir mevzuat modeli tasarlamasıyla eleştirilen muhafazakar ve kar amacı gütmeyen bir kurum olan ALEC’de yeralıyor olmasına yönelik bir kampanya başlattı.

Occidental Petrol ve Google (geçen sene, Google’ın yönetim kurulundan Eric Schmidt, ALEC’in iklim değişikliği konusunda kelimenin tam anlamıyla yalan söylediğini öne sürdü) gibi şirketler ALEC’den ayrılırken, iş imkanları yarattığı ve serbest piyasa ekonomisini teşvik ettiği için Shell ALEC’i desteklemeye devam ediyor.

Shell’in bu konudaki açıklaması ise şu yönde: “Politik yelpaze içinde yer alan ve seçilmiş yetkililer arasında çift taraflı değişimleri besleyen ALEC ve diğer benzer gruplara üyeyiz. ALEC’in büyüme ve kar taraftarı gündemini destekliyoruz ve petrol ve doğalgaz sektörüne dair konularda genel olarak ortak bir tabanda birleşiyoruz.”

“Bazı hususlarda farklı bakış açılarımız olsa da, sadece tek bir nokta üzerinde durmak yerine, kuruluşun bütününe bakıyoruz. Bu durum diğer kuruluşlar için de geçerlidir.”

Bazı eleştiriler ise, Shell’in BG anlaşması vasıtasıyla daha temiz bir enerji sektörüne yönelen “Sorumluluk Sahibi İmajı”’nın aslında iklim değişikliği ile yüzyüze olan bir dünyada yaşam mücadelesi veren bir fosil yakıt şirketini maskelediğinden bahsediyor.

Hollanda’da Friends of the Earth enerji kampanyacısı Ike Teuling ise “O dünyayı yıkıma sürükleyen kötü bir adam değil. Sadece bu fosil yakıt sistemini devam ettirmenin bir yolunu bulmaya çalışan bir şirketin önderliğini yapıyor” diyor.

Pragmatik bir Hollandalı’ya uygun olarak, Van Beurden’in iklim değişikliğine karşı olan tutumunda farkedilebilir bir genişlik var.Küresel ısınmanı önlem alınması gereken önemli bir mevzu olduğunu savunuyor, fakat bunu artan nüfus, refah ve enerji ihtiyacı gerçekliğinden dikkatleri başka yöne çekerek yapmaya çalışıyor.

“Bugün 3 milyar insan hala, birçoğumuzun sorgulamadan kabul ettiği modern enerjiye erişim sorunu yaşıyor. Bu sadece elektrik süpürgesi yada televizyona sahip olmak anlamına gelmiyor. Enerjiye erişim çoğu zaman yoksulluk ve refah arasındaki farkı belirlemekte. Aynı zamanda talep de artışı da mevcut. Bu gezegende daha fazla insan yaşıyor olacak, daha fazla insan şehirlerde yaşıyor olacak ve daha fazla insan yoksulluktan geliyor olacak. Gelişmek istiyorlarsa hepsinin enerjiye ihtiyacı var. Asıl sorun, ahlaki bir vazife olarak herkes için enerji erişimi ve iklim değişikliği ile olan mücadelenin nasıl dengede tutulacağıdır.”

Bu durum, Van Beurden’ün fosil yakıt tartışmalarının genel olarak refah içinde yaşamakta olan batıya özgü olduğunu ve bu tartışmaların kendi refah seviyelerini arttırmak için petrol ve gaz enerjisine ihtiyaç duyan Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkeleri inkar ettiği durumunu belirtmesine olanak sağlıyor.

Van Beurden’in sektöre yaptığı konuşmasında, statükoyu destekler nitelikte alıntılar da yer alıyor ve belirtiyor ki, “ Evet, iklim değişikliği gerçek. Evet, yenilenebilirler geleceğin enerji modellerinin vazgeçilemez bir parçası. Fakat, fosil yakıtların ani ölümünü kışkırtmak hiç akla yatkın bir plan değil.”

Shell’in mevcut stratejisindeki hiç bir nokta, Van Beurden’in makul alternatifler sunacağını hissini vermiyor.

Yazının İngilizce Orjinali

Yazı: Terry Macalister

Yeşil Gazete için çeviren: Sıla Özkavaf

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Bilim insanları asla mükemmel bir iklim modellemesi yapamayacaklar, fakat bu hiç de sorun değil

Suzanne Jacobs tarafından Grist‘te yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nilüfer Sezgin Ağaç‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Fotoğraf: Goddard Uzay Uçuş Merkezi Bilimsel Görselleştirme Stüdyosu/NASA
Fotoğraf: Goddard Uzay Uçuş Merkezi Bilimsel Görselleştirme Stüdyosu/NASA

İklim modellerinden bahsedildiğinde, sanki karşılaştırılacak mükemmel ve kapsamlı bir yerküre modeli mevcutmuş gibi, kiminin “belirsizliği”, kiminin “yetersizliği” öne çıkıyor. Fakat hiç kimse NASA’yı birStarship Enterprise (bkz. Star Trek) geliştirmediği için eleştirmemekte, çünkü biliyorlar ki Enterprise bir kurgu ürünüdür. Aynı durum iklim modelleri için de geçerli: mükemmel simülasyon yoktur.

Motherboard’da yayınlanan bir video bunun nedenlerini anlamamıza yardım ediyor. Aynı zamanda NASA’nın uzay çalışmalarını sürdüren Goddard Enstitüsü’nün Seinfeld’in gittiği restorana komşu olduğu gibi ilginç bir bilgiyi de içeriyor.

Temel konu şu: iklim modelleri doğal dünyayı matematiğe dönüştürmekte. Fizik dersi almış herhangi birinin de söyleyebileceği gibi, en basit konuları bile matematiğe dönüştürmek zordur. Yani yuvarlanan bir topun, düzlemin sonuna ulaştığındaki hızını hesaplamaya çalıştığınızı hatırlıyor musunuz? Ya da Pelin’in havaya attığı topun ne kadar yükseldiğini ya da iki kütle birbiriyle çarpıştığında ne olduğunu?

İşte, iklim modelleri bunun gibi hesapları, ama daha çok su ve hava üzerine, dünyanın her yeri için aynı anda yapmaya çalışmaktadır. Bu sadece zor değil, mükemmel bir kesinlikle yapabilmek gerçek anlamda imkansızdır. Belirsizlik her zaman bu konunun bir parçasıdır ve her zaman da öyle olacaktır.

Öncelikle uzay araçları geliştirdikleri için NASA’yı alkışlıyoruz, çünkü uzay uçuşu gerçek! Aynısı iklim modelleri için de geçerli olmalı. Madem ki o mükemmel simülasyon bir hayal, o zaman gerçekçi olalım ve elimizdekinin değerini bilelim: biz dünyanın bir simülasyonunu yapabiliyoruz!

Yazının İngilizce Orjinali

Yazı: Suzanne Jacobs

Yeşil Gazete için çeviren: Nilüfer Sezgin Ağaç

(Yeşil Gazete, Grist)

Sürdürülebilir bir gelecekte yerli halkların ve ormanların rolü

Norveç Başbakanı ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, BM Binyıl Kalkınma Hedefleri Destek Grubu Üyesi Erna Solberg’in Huffington Post‘ta  yayınlanan yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Deniz Menteşeoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

2015 Nisan ayında çeyrek milyondan fazla kişi Küresel Dünya Günü konseri için Washington Ulusal Meydanı’na akın etti. Bu etkinlik kapsamında dünya liderlerine gezegenimizi ve insanları iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden korumak üzere harekete geçme çağrısı yapıldı.

Orang Rimba kabilesinden bir aile- Endonezya
Orang Rimba kabilesinden bir aile- Endonezya. Kaynak: The Jakarta Post

Bu çağrının zamanlaması da oldukça yerinde idi. Birleşmiş Milletler şu anda 15 yıl önce belirledikleri “Milenyum Kalkınma Hedefleri (MKH)” yerine geçmek üzere, önümüzdeki Eylül ayında BM Genel Meclisi’nde dünya liderlerince kabul edilecek yeni küresel sürdürülebilir kalkınma programını belirlemek için çalışmalara başladı. Yine Aralık ayında Paris’te gerçekleşecek BM İklim Değişikliği Konferansı için de hazırlıklar başladı.

Bu konular, Birleşmiş Milletler’in ev sahipliği yaptığı Yerli Halklar için Forum ve bunu takiben ‘BM Orman Forumu’nun çok yakın zamanda gerçekleştirilmiş olması açısından da önem arz etmekte. Yaklaşık 1,6 milyar insan – dünya nüfusunun %25’inden fazlası – geçimini orman kaynaklarından sağlamakta. Çifliklerdeki ağaçlar yaklaşık 1,2 milyar insana besin ve para kaynağı sağlamakta. Bu insanların tahminen 60 milyon kadarı ise yerli halklardan.

Yerliler, coğrafi ve politik uzaklıkları nedeniyle dışlanmış durumdalar. BM’ye göre dünya nüfusunun yüzde 5’i ve ekonomik olarak en dezavantajlı nüfusun yüzde 10 ila 30’u yerlilerden oluşmakta. Öte yandan yerli topluluklar nesillerdir doğayla dengeli ve uyum içinde yaşamanın bilgisine sahipler.

Bu küresel zirvelere hazırlanırken yarım bıraktığımız hedefimize, en savunmasız olanların gelişmesine yeniden odaklanmalıyız. Kimseyi geride bırakmamalı, bu anlamda ormanların sürdürülebilirliği için sağlam formüller oluşturmalı ve yerli toplulukları karar verme süreçlerine dahil etmeliyiz.

Yakın zamanda, BM Genel Sekreteri Ban- Ki Moon’un MKH Destek grubundan çalışma arkadaşlarım, Dho Yung-Shim ve Stine Bosse ile birlikte Endonezya ve Vietnam’da bir görevde bulundum. Bu ziyaretlerimin amacı, Endonezya ile Norveç arasında iklim ve orman konularındaki olası işbirliğini açığa çıkartmak ve incelemekti. Ayrıca, yerli halkların görüşlerinin Binyıl Kalkınma Hedeflerinin son yılındaki çalışmalara ve takriben küresel gelişme için oluşturulacak formüllere dahil edilmeleri gerektiğini ve onların deneyimlerini kendi ağızlarından dinlememiz gerektiğini vurgulamak istedim.

Gezimizde, Endonezya’nın en hassas durumdaki yerli halklarından biri olan Orang Rimba kabilesinin yaşadığı, Sumatra Adası’ndaki muhteşem Bujang Raba yağmur ormanını ziyaret ettik. Bu kabile diğer birçok yerli halkınkine benzer şekilde, gelecek nesillere yaşam kaynağı olacak sağlıklı ormanlar miras bırakmanın insanların kutsal görevi olduğu inanışına sahip.

Erna Sojberg Endonezya’da
Erna Sojberg Endonezya’da. Kaynak: scandasia.com

Bu topluluğun kültürü ve geçim kaynakları ormanın ekosistemiyle içiçe geçmiş. Bu insanlar günde ortalama 1,20 ila 1,80 ABD Dolar kazanıyor. Yine de biyolojik adaptasyonu ve inançları, ormandan ancak sürdürülebilir bir biçimde yararlanmalarını sağlıyor.

Ne var ki Orang Rimba kabilesinin geçim kaynakları ve yaşadıkları orman tomrukçuluk ve kauçuk plantasyonlarının tehdidi altında. Bu faaliyetler ormansızlaşma, toprak tahribatı ve erozyona, sonuç olarak da kimyasalların su kanallarına akmasına ve içme suyunu zehirlemesine yol açıyor.

Adadaki kömür madenciliği de büyük miktarda biyo-çeşitliliğin yok olmasına neden olurken, yerli halkın arazi kullanım hakkıyla kauçuk ve palmiye yağı şirketlerinin bölgedeki çıkarları da çatışmakta. Buna karşın, Endonezya’da ilk defa, anayasa mahkemesinin verdiği bir karar doğrultusunda yerli topluluklara orman arazisi üzerinde yasal haklar verilmiş.

Bu, küçük ancak önemli başarı öyküsünün gerçekleşmesinde, REDD+ projesinin*, geçtiğimiz beş yıl boyuca bölgede gerçekleştirdiği çalışmaların rolü büyük. Daha ötesi, Sumatra’daki palmiye yağı endüstrisinin liderleriyle yaptığımız görüşme, sürdürülebilir üretime doğru dönüşüm konusunda ümit vericiydi.

Sumatra’dan sonra, en önemli BKH başarı örneklerinden biri olan Vietnam’a hareket ettik. Lao Cai vilayetinde, BM-REDD+ programının da aralarında bulunduğu ormancılık projeleri yoluyla, ormancılık sektöründen kaynaklanan emisyonu azaltarak iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini önlemeyi başarmışlardı.

2
Erna Sojberg Vietnam, Lao Cai’de. Kaynak: cpv.org.vn

Akarsu havzalarını koruyan, toprak kayması için tedbir alan ve böylece yerli halklara geçim kaynağı sağlarken sürdürülebilir gelişmeye katkı sunan orman korucuları, yerel otoriteler ve yerli topluluk temsilcileriyle toplantılar yaptık. Yerli halktan bir kişi, ormanın korunmasının önemini kavradığını ve proje partnerlerinden gelebilecek alternatif inşaat materyeli desteğine açık olduklarını belirtti.

Vietnem, çabaları sonucunda, 1994’te yüzde 27,8 olan ormanlık alan oranını, 2010’da yüzde 40’a kadar yükseltmeyi başardı.

Bugün biliyoruz ki hızlı iklim değişikliği sebebiyle yeryüzündeki türlerin dörtte biri 2050 yılına kadar yok olma tehdidiyle karşı karşıya. İklim değişikliği yeryüzündeki yaşamı çoktan değiştirdi. Tüm dünyada mevsimler değişiyor, ısı artıyor ve deniz seviyesi tehlikeli boyutlarda yükseliyor.

Bizler durumu tersine çevirebilecek bilgiye sahibiz. Küresel ölçekte, geçen yıl Eylül ayında gerçekleştirilen BM İklim Zirvesi’nde oluşturulan New York Ormanlar Deklerasyonu, uluslararası olarak güçlerin birleştirilmesi ve hemen harekete geçilmesine odaklanarak önemli bir kilometre taşı oldu. Yerel düzeyde ise Endonezya ve Vietnam’da gördüğüklerimiz gibi umut verici örnekler, çevresel bozulmayı tersine döndürerek daha yeşil ve daha sürdürülebilir bir gelecek inşa edebileceğimizi kanıtlar nitelikte.

Küresel vatandaşlar olarak hepimiz üzerimize düşeni yapmalı, dünyadaki tüm halkları içeren politikaları savunmalı, yeni ve sürdürülebilir bir küresel kalkınma gündemi oluşturma fırsatını değerlendirmeliyiz. Köklerimize dönmeli ve sürdürülebilir gelişmeyi teşvik eden bir çevre anlayışını beslemeliyiz. Gezegenimizle uyum içinde yaşamış, onu bizim geleceğimiz için korumuş olan yerli halkları kollamalıyız.

En büyük düşünürlerimizden biri olan Herman Melville’in bize hatırlattı gibi, “Sadece kendimiz için yaşayamayız. Binlerce iplik bizi diğer insanlara bağlar. Bu ortak bağların düğüm noktalarında eylemlerimiz nedenler olarak yola çıkar ve sonuçlar olarak bize geri dönerler.”

***

Bu metin, Başbakan Erna Sojberg’in, her ikisi de MKH destek grubu üyeleri olan Dho Young-Shim ve Stine Bosse ile birlikte edindikleri izlenimlere dayanılarak hazırlanmıştır.

*REDD+ : Reducing Emmisions from Deforestation and forest Degradation (BM, Ormansızlaşmadan ve Orman Bozulmasından Kaynaklanan Emisyonların Azaltılması Projesi)

Yazının İngilizce Orjinali

Yazı: Erna Solberg

Yeşil Gazete için çeviren: Deniz Menteşeoğlu

(Yeşil  Gazete, Huffington Post)

Barajların Tehlikesi    

Peter Neill tarafından Huffington Post’ta yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Serdar Güneri‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

n-NEPAL-large570

Mühendisliğin en çok böbürlendiği konulardan biri serbest akan nehirlerin enerjisini kontrollü salım ve hidro enerji için dev su rezervuarlarına dönüştüren barajların inşasıdır. ABD’de, Mısır’da, Hindistan’da ve Çin’in ücra bölgelerinde kurulan ve uzak şehirlere, büyüyen şehir nüfusuna ve endüstriyel girişimlere enerji taşımak amacıyla tasarlanan devasa barajlar ulusal gurur ve gelişen ekonominin sembolü haline gelmiştir.

Bu barajların inşası, merkezi hükümetlerin ya da bu hükümetlerin belirlediği otoritelerin finanse edip denetlediği ve akabinde yönettiği ciddi büyüklükte para ve emek gerektirmektedir. Tarihçi Karl Wittfogel, 1957’de yayınlandığı ‘Oryantal Despotizm’* kitabıyla Orta Doğu, Hindistan ve Çin’deki benzer mühendislik örnekleriyle su kontrolünün eski toplumlardaki önemini ortaya koydu. Wittfogel’e göre bu coğrafyalardaki barajlar, depolar, kanallar ve dağıtım projeleri, sürdürülebilir toplumların daha büyük bir ölçekte ve başarılı bir şekilde gelişip hayatta kalmasını verimli su ve bu suyun kaynağı sayesinde sağlamıştır. Modern barajların inşası da ister yasama kararları ister diktatoryal emirler olsun aynı ölçüde otoriter rejimler gerektirir. Mısır’daki Aswan Barajı, Hindistan’daki tasarlanmış nehir eklemleme projeleri, Çin’deki Üç Boğaz Barajı ve kuzey-güney kanal suyu taşıma sistemleri aynı modelin ürünleridir: merkezi hükümet, sınırsız finans, ucuz emek ve muhalefeti veya doğaya gelecek zararı umursamama, toplumsal düzenin bozulması ve sonrasında gelen kültürel yokoluş.

Yakın zamanda Nepal binlerce insanın öldüğü, çok daha fazlasının kaybolduğu bir depremle yıkıldı ve ülke en basit hayati gereksinimleri karşılayacak ya da hayatı normale çevirecek kaynaklardan yoksun kaldı.

Isabel Hilton’ın The New Yorker dergisinde yayınlanan “Nepal’in Tehlikeli Barajları” adlı harikulade yazısında Kathmandu’nun 86 mil ve depremin merkez üssünden 40 mil uzağında yer alan Tishuli Nehri’nde yapılan baraj inşaatından 280 Çinli işçinin helikopterle kurtarıldığına değiniyordu. 350 Nepalli işçi kendi başlarının çaresine bakılmak üzere terkedilmişti.

Çin hükümetinin sahip olduğu Üç Boğaz Şirketi’nden yapılan açıklamaya göre baraj “ciddi bir şekilde zarar görmüştü”.

Hilton şöyle diyor: “Rasuwaghadi Barajı Üç Boğaz Şirketi’nin bölgede kazandığı üç ihaleden biri ve nehrin bu bölgesine yapılması planlanan onüç barajdan biri.  Çin’de adı sık sık yolsuzluk iddialarıyla gündeme gelen şirket tartışmalara yol açan 750 megawattlık West Seti barajının ihalesini de 1,6 milyar dolara kazanmıştı. Bu Nepal’in şimdiye kadarki en büyük dış yatırımı.”

Rasuwaghadi’nin “ciddi bir şekilde zarar görmesi” ne anlama geliyor? Eğer bir artçı ya da daha büyük bir deprem barajın çökmesine yol açsaydı felaketin büyüklüğü ne kadar olacaktı? İşte Hilton’un raporundan en rahatsız edici bölüm:

“Yer bilimciler deprem bölgelerine yapılan barajların riskinin depremin yol açacağı bir çöküşten çok daha fazlası olacağına işaret ediyor. Fakat, 70.000 kişinin ölümüne 20.000 kişinin kaybına yol açan 2008’deki 7.9’luk Siçuan depreminden beri çokça üzerinde durulan risk baraj rezarvuarının tetikleyeceği depremler. Baraj ardındaki suyun ağırlığı alttaki kayalardaki çatlaklara suyun sızmasıyla artarak depremi daha da kötüleştirecek ya da tetikleyecek bir baskı yaratabilir.”

Bence bu, şu anlama geliyor: ilk sarsıntı su kaynağında ve temelinde başka sarsıntılar yaratarak artçı depremlere yol açacak şekilde sarsıntıyı kuvvetlendirip yıkım ihtimalini arttırabilir.

Evet, Nepal’in kendi güvenliği, kalkınması ve mali istikrarı için bu enerjiye ihtiyacı olabilir. Fakat burada gerçekten yapılan ne?

Bu mega projeler (ki bunların birçok örneği var) genelde buzul erimelerinden besleniyor. Ancak küresel ısınmanın buzul erimelerine şimdiden görünür etkileri göz önüne alındığında bu mega projelere kaynak olma hali sorgulanıyor.

Dolayısıyla bu barajlar, gelecekteki kaynak yetersizliği dikkate alınarak fakat deprem bölgesi riski göz önünde bulundurulmadan tasarlanmış.

Su, fiziksel ve politik anlamda güçtür fakat bizim hırslarımızı ve kibirli hedeflerimizi her zaman kabul etmeyen öz kuvvete sahiptir. Bizse onu kendi hayatımızı riske atmak pahasına denetim altına almaya çalışıyoruz.

* Wittfogel bu eserinde “su tekeli (hydraulic monopoly)” teorisini ortaya koyarak su kaynağının tarımsal sulama için kontrol altında tutulmasının Asyatik üretim şeklinin ve güçlü, sömürücü bürokrasinin temeli olduğunu öne sürmüştür.

Yazının İngilizce Orjinali

Yazı: Peter Neill

Yeşil Gazete için çeviren: Serdar Güneri

 

(Yeşil Gazete, Huffington Post)

Harvey, “Gezi Parkı süreci iki yılın ardından devam ediyor”

Taksim Dayanışması’nın, Gezi Parkı Nöbetinin ikinci yıldönümüne ilişkin TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Karaköy Binasındaki toplantısına katılan sosyal bilimci Prof. Dr. David Harvey, “Gezi son derece birbiriyle yabancılaşmış ortamda yabancılaşmamış bir alternatif yaratma çabasıydı” dedi.

Bianet’den Elif Akgül’ün haberine göre David Harvey yaptığı konuşmada Gezi direnişin 2. yıldönümünde İstanbul’da olmaktan mutlu olduğunu söyledi. Gezi Direnişi ve  kent hakkı üzerine şunları söyledi:

57

“Gezi direnişiyle ilgili ilginç olan bir parka yönelik tehdide karşı protestoların Türkiye’nin her şehrinde başka bir şeye dönmüş olması. Sadece İstanbul içinde sınırlı kalmaması. Oldukça fazla gezen bir kent bilimci olarak Gezi’nin küresel anlamda da eşsiz olduğunu düşünüyorum. Bu protestoların bulaşıcı etkileri olduğuna inanıyorum. Brezilya’da Sao Paula’da başladı daha sonra diğer şehirlerine de sıçradı.

“Bu protestoların farklı pratikleri  olsa da bir ortak noktası vardı;  katılımcı demokrasi talebiydi. İkinci bir ortak nokta ise protestoların karşısındaki polis şiddeti ve bu şiddetin büyüklüğüydü. Demokratik katılım eksikliği ve polis şiddetine bir arada baktığımızda her geçen gün kentliler için yaşamın ne kadar kötüye gittiğini görebiliriz.

“ABD’de Ferguson’daki meşru protestolara yönelik militarize edilmiş polis şiddetinin Irak sonrası çıkarılan kanunlarla uygulandığını görüyoruz. ABD’de Occupy eylemlerinde de böyle şiddetle karşılaştık.

“Aklımızdaki soru şu: neden siyasi iktidarlar demokratik protestoları istemiyor ve militarize güçlerle karşılık veriyor. Bu cevap için sermayenin bu şehirlerde ne yaptığına bakmak gerekiyor. Kentlerde mülksüzleştirmede sermayenin aktif olduğunu görüyoruz. Artık şehirleri insanların yaşayacağı yerler olarak değil zenginlerin yatırım yapacağı yerler olarak oluşturuyoruz.

“Sermaye mega projeleri çok seviyor. Örneğin Brezilya’da kentsel protestolar dünya kupası öncesindeki mega projelere karşı gerçekleşti aynısı olimpiyatlara karşı da devam ediyor.

“Bu mega projelerin ekolojik ve kentsel etkileri kadar boşaltma ve yerinden etme gibi sosyal etkileri de oluyor. Ve sermayenin talebiyle bu şehirler yatırım araçları olarak oluşturuluyor. Sürdürebilirlik ve ekoloji gözardı edilerek yaşanamayacak hale getiriliyor.

“Son 10-15 yıl içindeki artan protestolar kentsel yaşamın kalitesinin düşmesi ve buna yol açan uygulamalara karşıydı. Artık protestolar kent yaşamında birbirimizle yabancılaşma kavramına karşı da gerçekleşiyor. Bu yabancılaşmış toplumun bireylerinin şiddete varan eylem biçimleri oluyor. Sonuç olarak kentleşme süreciyle ilgili büyük bir yanlış var.

“Bu bağlamda kent içinde yabancılaşmamış birbirinin yüzüne bakan yaşam alanları yaratmalıyız. Benim anladığım kadarıyla Gezi son derece birbiriyle yabancılaşmış ortamda yabancılaşmamış bir alternatif yaratma çabasıydı. Artık savunmadan yeni bir yaşam biçimini kurma aşamasına geçmemiz gerekiyor.

“Kamusal alanları koruduğumuz kadar taleplerimizi de anlatabileceğimiz yeni kamusal alanlar da yaratmalıyız. Gezi Parkı’ndan çıkılmasıyla Gezi süreci bitmedi başka bir şeyin başlangıcı oldu. Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.”

(Bianet)

AİHM’den Gökçeada için tarihi, “Rum vatandaşların mülküne hukuksuz el konulmuştur” kararı

Avrupa  İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Gökçeada’da Rum vatandaşın özel mülkiyetine hukuksuzca el konduğu gerekçesiyle Türkiye’yi mahkum etti. Babasından kalan arazinin Hazine’ye devredilmesi üzerine AİHM’e giden Efthalia Psefteli’nin davası, yüzlerce kişi için emsal teşkil edebilir.

56

Taraf Gazete’sinden Sümeyra Tansel’in haberine göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Gökçeada’da (İmroz) Rum vatandaşın özel mülkiyetine hukuksuzca el koyduğu gerekçesiyle Türkiye’yi mahkum etti. Efthalia Psefteli Gökçeada’da babasından miras kalan ancak Türk makamları tarafından Hazineye kaydedilen gayrımenkulü hakkında dava açtı. Açılan davada karar önceki gün verildi. AİHM Türkiye makamlarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin mülkiyetin korunması hakkındaki 1. Protokolü’nün 1. Maddesini ihlal ettiğine karar verdi.

Mahkeme söz konusu mülkün Psefteli adına kaydedilmesine ya da Türkiye’nin tazminat ödemesine ise daha sonra karar verecek. Gökçeada’daki Rum vatandaşların özel mülkiyetlerine ilişkin davalara bakan avukat Erhan Pekçe söz konusu kararı Taraf’a değerlendirdi. Pekçe “Adada devlet tarafından binlerce Rum vatandaşın mülküne el konuldu. Bu da Türkiye’nin önümüzdeki günlerde milyonlarca Euro tazminat ödemek zorunda kalacağı anlamına geliyor” dedi. Atina’daki İmrozlular Derneği’nin Başkan vekili Kosta Christoforidis ise karara ilişkin Taraf’a yaptığı değerlendirmede “Tazminat değil mülkümüzü istiyoruz” dedi.

AİHM RUM KADINI HAKLI BULDU

Rum Efthalia Psefteli’nin babası 1976 yılında adada 110m2’lik bir arsa satın aldı. Aile daha sonra Yunanistan’a göçtü. Baba Psefteli 1995’te vefat edince arsa çocuklarına miras kalması gerekirken devlet tarafından adada yapılan kadastro çalışması sırasında Hazine’ye verildi. Psefteli mülkün kendisine babasından miras kaldığını belirterek Türkiye’de dava açtı. Ancak Türkiye’nin Gökçeada ve Bozcaada’da izlediği politikaya göre Rumlara adadaki mülkleri miras olarak devralma hakkı verilmiyor. Bu kapsamda Psefteli’nin açtığı dava da sonuçsuz kalıp iç hukuk yolları tükenince, Psefteli arsanın iadesi için 2005 yılında AİHM’e başvurdu. AİHM de önceki gün verdiği kararda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin mülkiyetin korunması hakkındaki 1. Protokolü’nün 1. Maddesini ihlal ettiğine hükmetti. Mahkeme söz konusu mülkün Psefteli, adına kaydedilmesine ya da Türkiye’nin tazminat ödemesine ise daha sonra karar verecek. Psefteli Türkiye’den 132.812 bin euro tazminat talebinde bulunuyor.

KARAR DÖNÜM NOKTASI

Karar için “dönüm noktası” diyen Avukat Erhan Pekçe “Bu adalı Rumların özel mülkiyetlerini geri almaları konusundaki ilk başarıları. Benzer başka davalar için de bu karar emsal teşkil edecek. Aynı durumda binlerce Rum var. El konulan mülklerin milyarlarca lira ederi bulunuyor. Önümüzdeki dönemde Türkiye haklarını ihlal ettiği Rumlara milyonlarca Euro tazminat ödemek ya da mallarını iade etmek zorunda kalacak” dedi. Atina’daki İmrozlular Derneği’nin Başkan vekili Kosta Christoforidis ise karara ilişkin Taraf’a yaptığı açıklamada “İmrozlular, yapılan haksızlıklar için sadece parasal tazminat talebinde bulunmuyor, yapılan haksızlığın giderilmesi için gayrımenkulün kendi adına tapuya kaydedilmesini istiyor insanlar. Çünkü bu topraklar bizim için sadece birer gayrımenkul değil. Herbiri atalarımızdan bize kalan anılarla yüklü evler, değirmenler, bağlar, bahçeler ve tarlalar… Bizim kimliğimizin maddi izdüşümü dolayısı ile değerleri parayla ölçülemez…”

(Taraf)

Dünyanın en büyük emeklilik fonu Norveç, kömüre yatırımdan vazgeçiyor

Dünyanın en büyük hükümet ve en başarılı  emeklilik fonlarından biri kabul edilen Norveç Hükümeti Emeklilik Fonu kömür sektörüne yaptığı yatırımlardan çekiliyor.  Küresel düzeydeki şirketlerin yüzde 1.3’üne sahip olan fonun ekonomik büyüklüğü ise 900 milyar dolar.

Norveç Parlamentosundan, “Kömür yatırımlarını satın” kararı

52

Norveç Parlamentosu Finans Komisyonu 27 Mayıs Çarşamba günü (dün), parlamentodaki iki büyük partinin beraber aldığı kararla, fonun, yüzde %30’dan fazla kömür alanında faaliyet gösteren veya gelirlerinden yüzde 30’undan fazlasını kömür faaliyetlerinden elde eden şirketlerdeki kömür yatırımlarını satmasını öneren tasarıyı kabul etti.
Fonun yaklaşık kömür alanında 11 milyar dolarlık bir yatırımı olduğu ve bu karar ile bu yatırımların yarısının çekileceği tahmin ediliyor.

Parlamento kararını İklim Değişikliğine bağladı

Reuters’ta yapılan habere göre, Partilerin ortak açıklamasında kararın gerekçesi şöyle özetlendi: “Kömür firmalarına yatırım hem iklim değişikliği açısından hem de ekonomik açıdan büyük risk içermektedir.”

Muhalefetteki İşçi Partisi milletvekili Torstein Tvedt Solberg ise “Kömür başlı başına sera gazı emisyonlarının kaynağı, bu yüzden alınan bu karar iklim değişikliği ile mücadele konusunda önemli bir başarıdır” dedi.

5 Haziran 2015’te Parlamento’da oylanacak tasarının komisyondan iki büyük parti tarafından kabul edilerek geçmesi nedeniyle ilgili kararın yasallaşmasına kesin gözüyle bakılıyor.

IEEFA, “Bu kararı alkışlıyoruz”

51

Konu hakkında basın açıklaması yapan Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü (IEEFA) ise, Norveçli karar yapıcıları alkışladığını ifade ederken, bu kararın diğer büyük yatırımcılar tarafından alınacak benzer kararların da müjdecisi olduğunu belirtti.

IEEFA adına açıklama yapan Finans Direktörü Tom Sanzillo “Bu karar aslında giderek daha fazla mali kayıplar veren kömür madenciliği ve kömürlü termik santral yatırımlarından, fonun kendini koruması adına atılmış bir adımdır” dedi ve ekledi, “Kömür yatırımları küresel düzeyde yapısal düşüş eğiliminde. Bu yüzden, dünyada hiçbir yatırım fonu – üniversite fonu, emeklilik ya da kurumsal fon- kömür yatırımlarını portföylerinde tutmak için inandırıcı bir sebebe sahip değil.”

IEEFA geçen hafta “Norveç Hükümet Emeklilik Fonu’nun Kömür Sektöründeki Yatırımlarını Geri Çekmesi” üzerine Yeşil Gazete’de de haberini yaptığımız bir rapor yayınlamıştı. Rapor, kömür şirketlerinin hisse senetlerinin son yıllarda çöktüğünü ve kömür yakan tesislerin hisse senetlerinin de düşme eğiliminde olduğunu ortaya koymuştu. Son beş yılda Stove Küresel Kömür İndeksinin yüzde 71 değer kaybettiğini gösteren rapor, kömürün halen enerji üretiminde payı olmasına rağmen, bu payın giderek düşeceğini de ifade etmişti.

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Reno’da 12 gün süren iş bırakma eylemi sona erdi

0

Bursa’da otomotiv işçilerinin bağlı oldukları Türk Metal Sendikası’nı farklı sözleşme imzalamakla suçlayıp çalıştıkları fabrikada iş bırakma ve işyerinden ayrılmama eylemi başlatan Oyak Renault’ta eylem bu sabah sonra erdi. Toplam 1300 işçinin çalışması gereken bu sabahki vardiyaya 1284 işçi gelerek işbaşı yaptı.

34

Bursa’da Oyak Renault Fabrikası’nda 15 Mayıs günü başlayan iş bırakma ve işyerinden ayrılmama eylemi bu sabah işçiler ile işveren temsilcisi arasında anlaşmanın sağlanması ile sona erdi.

Devam eden görüşmeler kapsamında taraflar arasında beklenen anlaşma sağlandı. Dün gece çalışanlara ‘iç iletişim notu’ başlığı ile yazı gönderen yönetim çalışanlara yaşananlardan dolayı hiç bir çalışanın sözleşmesinin fesih edilmeyeceğini, savcılığa yapılan şikayetten vazgeçileceği bildirildi.

Bir hafta içerisinde tüm çalışanlara net 1000 lira avans ödemesi yapılacağını yıl sonunda 600 lira prim ödeneceği ayrıca banka maaş ödemelerinden ise kendilerine promosyon olarak 480 lira hesaplarına yatırılacağı duyuruldu.

Ayrıca yapılan görüşmelerde işçilerin ücretlerinde önümüzdeki günlerde iyileştirme yapılacağı ve bunların kendilerine bildirileceği konusunda anlaşıldı. Taraflar arasında kriz yaratan görüşmelerin ‘tutanağa geçirilmesi’ talebi ise fabrika yönetimin bunu ‘iç karar’ olarak duyurması ile aşıldı.

Yaklaşık 5 bin 400 kişinin günde 1400 otomobil ürettiği Oyak Renault’ta eylem sona ererken bazı kişiler ise direnişlerini sürdürüyor.

Bu arada Bursa’da 15 Mayıs günü Oyak Renault’ta başlayan eyleme daha sonra Tofaş Otomobil Fabrikası ile yan sanayinin güçlü isimlerinden Coşkunöz, Mako ve Ototrim de katılmıştı. Tofaş, Coşkunöz, Mako ve Otortrim’de işbaşı yapılırken Oyak Renault’ta ise eylemler devam ediyordu.

(T24)

Ey Cumhurbaşkanı, sapık olan kim? – Hayko Bağdat

Son dönemde yazı yazmak için çok zorlanır hâle geldim. Yakın çevreme bu konuda dert yanınca deli muamelesi görüyorum. Böylesi bir gündemde konu sıkıntısı mı çekilirmiş…

Kalemi elime alıp Cumhurbaşkanı’nın her gün Anayasa’nın tarafsızlık ilkesini nasıl çiğnediğini yazayım diyorum. Daha yazı çıkmadan içeriğini demode kılacak şekilde yine yapacak aynısını diye vazgeçiyorum.

Elinde kutsal kitap sallayarak siyasi rakiplerini Allahsız, imansız ilan etmenin bizleri sürükleyeceği felaketten bahsedeyim diyorum. Sözüm yetmez, mahkemelik oluruz diye duruyorum.

Diyanet İşleri sıradan bir kurumdur. Onun tüm toplumun ihtiyaçlarına göre şekillenmesini istemek kâfirlik değildir diye bir şeyler karalayasım geliyor. E, burada kullanılan iğrenç ve basit taktiğin sebeplerini zaten hepiniz biliyorsunuz diye yazamıyorum.

Mehmet Şimşek gibi makul bir adamın memlekette yılda bin işçi katledildiği hâlde 3,3 milyar dolarlık araç bütçesine “çerez” demesinin matematiğini yapayım, kaç yaşam odası eder bu para diye hesaplayayım diyorum. Onu da midem kaldırmıyor.

Fakat dayanamayıp Erdoğan’ın son sözlerinden birine iki kelam edeceğim.

Çıktı meydana ve aynen şöyle söyledi:

Bölücü örgütün güdümündeki bu parti ne kadar sapkın grup varsa, hepsini topladı.

Çok net soruyorum; Ey Cumhurbaşkanı, HDP’nin bünyesinde toplanan sapkın gruplar kimlerdir?

Aday listelerinde gördüğün sapıklar hangileridir?

Mesela Bedirhan Güneş (43 yaşında dört çocuk babası) var adaylardan. Zonguldak 5. sıra adayı. Ağrı doğumlu, inşaatlarda sıvacılık, kalıpçılık ve boyacılık yapıyor.

13 yıllık AKP iktidarında 14.000 işçi üç kuruşluk tedbirler alınmadığı için katledildi. Soma’da markette yumrukladığın, müşavirinin yerde tekmelediği işçilerden birisidir Bedirhan Güneş.

Ona mı sapık dedin?

Necmettin Durmuş var. Memleketin Rize’den 1. sıra aday. Hopa’da gazdan etkilenerek hayatını kaybeden ve öldürülmeyi hak ettiğini ima ettiğin Metin Lokumcu gibi emekli bir öğretmen. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Demirtaş için tek başına Rize’de stant açmış, saldırıya uğramış ve yaralanmıştı.

Necmettin Hoca’ya mı sapık dedin?

Hüda Kaya var. İstanbul adayı. 28 Şubat’ta 16, 17, 18 yaşındaki üç kızıyla beraber idamla yargılanan, başörtüsü yüzünden başına gelmeyen iş kalmamış bir insan hakları savunucusu Hüda Kaya.

Cevap ver, bu başörtülü kadına mı sapık dedin sen?

1999’dan 2009’a kadar Avrupa Parlamentosu milletvekili olan Ezidi aday Feleknas Uca var mesela. Hani o TIR dolusu silahların tüm halkına tarihin en büyük katliamlardan birini yaşatan Ezidilerden.

Ezidi aday mıdır sapık olan?

Eskişehir’den LGBTI aktivisti Barış Sulu var. Sokak ortasında hemen her gün katledilen trans bireylerin, kamuda, özel sektörde dibine kadar ayrımcılığa maruz kalan insanların hakça bir yaşam mücadelesini savunuyor.

Mevlana ile Şems’in örneğindeki gibi sana aşkını ilan eden medya patronlarının olduğu, sokaklarda “yalarım”, “ısırırım” diyen insanların kol gezdiği bir ortamda insan hayatı kurtarmak için mücadele eden Barış’a mı sapık dedin?

O kadar yüksekten Ahmet’i, Mehmet’i ayırt edemeyiz” diyerek Genel Kurmay’a teşekkür ettiğin Roboski katliamı var ya. Aşağıdan bakınca yukarıdaki katili çok net gören Roboski ailelerinden Ferhat Encü var adaylar arasında.

Evlatlarına adalet arayan annelerin sesi olmak istiyor.

Sapık olan Ferhat Encü mü?

Yazılarını çekemeyen iki çocuk vurmuştur” dediğin ve yönettiğin devletin külliyen beyaz bere taktığı Hrant Dink cinayetine adalet arayan Garo Paylan var listede. Afedersin Ermeni olan bu aday mı sapık dediğin?

Yuhalattığın Alevilerden Ali Kenanoğlu var.

Âkil İnsanlar heyetinde emek vermiş Prof. Dr. Mithat Sancar var.

Yıllarca partinde görev yapmış Dengir Mir Mehmet Fırat var.

Yasalarını kendine kalkan yaptığın 12 Eylül’ün zindanlarında annesi Türkçe bilmediği için görüş günlerinde oğluna saatlerce “nasılsın” diyerek hasret giderebilen Kamber Ateş var.

Ey Cumhurbaşkanı, sana haklarını helal etmeyecek bu kesimlerin çocuklarından hangilerine sapık dedin cevap ver.

Ya da boşver.

İyisi mi 7 Haziran’dan sonra bu insanlara hesap ver...

Bu yazı taraf.com.tr/ den alınmıştır

33

Hayko Bağdat

[email protected]

Twitter:@haykobagdat