Ana Sayfa Blog Sayfa 3654

Mersin Onur Haftası’nın ikinci gününde kısa film gösterimi ile ritim atölyesi vardı

Bu sene ilki gerçekleştirilen Mersin Onur Haftası’nın ikinci gününde Froncois Ozon’un üç kısa filminin izlendiği “Kürdan” kısa film gösterimi ile Başka Ritim atölyesi gerçekleştirildi.

Kürdan Kısa Film Gösterimi

Foto: Gonca Şahin Ocakçı
Foto: Gonca Şahin Ocakçı

Kaos GL’den Fırat Varatyan’ın haberine göre 9 Haziran Salı günü ilk etkinlik Hadra Hamamı’nda gerçekleşen kısa film gösterimi oldu. Sanatevi’nde “Kürdan Filmler” başlığıyla LGBT temalı filmleriyle tanınan Fransız yönetmen François Ozon’un Yaz Elbisesi, Action Verite ve x2000 filmleri Mersinli izleyicilerle buluştu. Gösterim öncesinde Mersin Onur Haftası komisyonu adına konuşan Volkan Eray, LGBT temalı film çeken yönetmenlerden biri olan Ozon’un bu filmleriyle sinema ve LGBT alanına giriş yapmanın mümkün olduğunu söyledi.

Başka Ritim Atölyesi

8

Günün ikinci etkinliği AVM önünde Onur Yürüyüşü’ne hazırlık kapsamında hayata geçirilen ritim atölyesi idi. Sahilden geçen insanların da katılımıyla gerçekleşen ritim atölyesinde Arapça ve Kürtçenin yanı sıra Roman ve Karadeniz müzikleriyle coşkulu bir etkinlik yapıldı. Onur yürüyüşü sırasında söylenecek şarkıların da provası yapıldı.

Onur Haftası 3. Gün Programı

29

Onur Haftası etkinlikleri bugün (10 Haziran) de devam edecek. Saat 17’de Cevelan Kitap Kafe’de başka bir dil sloganıyla Lubun Dili ve Edebiyatı Atölyesi gerçekleştirilecek. Atölyenin ardından Mersin Kadın Emeği Kolektifi Derneği ofisinde Mersin Kadın Platformu’na yönelik seks işçiliği ve nefret suçları atölyesi yapılacak. Gün sonunda ise katılımcılarla beraber geçtiğimiz yaz intihar eden Figen’i anmak üzere sahilde bir tören düzenlenecek.

(Kaos GL)

Guardian’ın başyazısından Erdoğan’a talebi, “Özür bekliyoruz”

İngiliz Guardian gazetesi bugünkü başyazısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a bir çağrıda bulundu. Gazete Erdoğan’ın, Guardian hakkındaki “dayanaksız suçlaması” nedeniyle özür dilemesini gerektiğini yazdı.

5

Guardian başyazısında, “Türkiye’nin lideri basın hakkında çirkin ifadeler kullanıyor, Guardian hakkında da yalanlar söylüyor. Belki bize bir özür borçludur” ifadelerini kullandı.

Başyazı, “Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan basına ceza yağdırmayı seviyor” ifadeleriyle başlıyor.

Guardian Erdoğan’ın geçen hafta Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ı casuslukla suçlayarak tehdit ettiğini, gazeteci Mehmet Baransu’nun 52 yıl hapis istemiyle yargılandığını, Türkiye’de seçim öncesi medyaya baskı yapıldığını ve Türkiye’nin Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 149. sırada yer aldığını belirtiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Alman Die Zeit, Amerikan New York Times ve İngilizTimes gazetesinden sonra Guardian’a da saldırdığını yazıyor gazete.

Guardian, Erdoğan’ın seçimden önce Ardahan’da yaptığı konuşmada gazeteye yönelik sözlerini hatırlatıyor:

“Bakınız bir İngiliz gazetesi ne diyor biliyor musunuz? ‘Tam Batılılaşmamış yoksul Müslümanların kendi ülkelerini yönetmelerine izin verilemez’. Sen kimsin ya? Sen kimsin, terbiyesiz. Haddini bil.”

‘Guardian, Erdoğan’ın iddia ettiği şeyleri yazmamıştır’

Guardian’ın bugünkü başyazısında ise şu satırlar var:

“Sayın Erdoğan’ın Guardian’a yönelik suçlamasının hiçbir temeli yoktur. Guardian, Sayın Erdoğan’ın iddia ettiği şeyleri söylememiş ya da yazmamıştır…Burada geçen hafta yayımlanan bir başyazıda, AKP seçmenlerinin Türk toplumunun ‘daha fakir, daha az Batılılaşmış, ve daha dindar kesimlerinden’ oluştuğu ancak partinin daha genç ve daha çok şehirlerde yaşayan Türklerle bağ kuramadığı söylenmişti. Türklere, Sayın Erdoğan’ın, istediği gibi cumhurbaşkanın yetkilerini artırmasını engelleme çağrısı yapılmıştı. Pazar günkü seçimlerde olan da buydu zaten.”

“Guardian’a yönelik suçlama sinsice bir yalandır. Görünen o ki Cumhurbaşkanına yakın bir gazeteci bir şey uydurmuş, başkaları da bu görüşe dayanarak bazı yorumlar yapmış ve iddia sosyal medyada hızla yayılmıştır. Bu bilgiler, hiçbir şekilde kontrol edilmeden Sayın Erdoğan’ın Ardahan’daki konuşmasında yer almış, bu yalan hızla bir propogandaya dönüşmüştür.”

“Gazeteciler kelimeleri seçerken dikkatli olmak zorundadır. Yanlış birşey yaptıklarında da, ki bazen yaparlar, bu yanlışı mümkün olan en kısa sürede görünür bir şekilde düzeltmelidirler. Çok ciddi durumlarda da özür dilemeleri gerekir. Guardian’ın tarihinde en uzun süre görev yapan Genel Yayın Yönetmeni CP Scott’ın deyimiyle ‘Gerçekler kutsaldır’. Siyasetçilerin de kelimelerini seçerken çok dikkatli olmaları, bahsettikleri gerçeklerin doğru olması gerekir. Sayın Erdoğan hem kelimelerini yanlış seçmiş, hem de gerçeklerden bahsederken kötü bir şekilde yanılmıştır. Belki de özür dileyecektir”.

(BBC Türkçe)

Emanet mi demiştiniz?

Seçim gecesi sonuçlar belli olmaya başladığında Sırrı Süreyya Önder’in televizyon ekranlarında emanet oyların farkında olduklarına dair açıklaması mutena mahallerin endişeli sakinlerini kim bilir nasıl da rahatlatmıştır. Kim bilir kimler kendini muhatap almış, oylarının emin ellerde olduğunu işitince katkıda bulundukları demokratik dönüşümün keyfine varmaya başlamışlardır.

Nedense emanet oy denilince Süleyman Demirel’in tapulu arazisine gecekondu kondurtmayacağını ilan eden tarihi vecizesi aklıma geliyor. 12 Eylül sonrası eski siyasi partiler kapanmış, dönemin siyasi liderleri yasaklı sayılmışken zuhur eden ANAP Türkiye sağına sahip çıkmıştı. Siyasi yasakların kalkmasından sonra meydanlara geri dönen Demirel Türkiye sağında hak iddia ediyor,  Özal’ı tapulu arazisine gecekondu kurmakla suçluyordu.

Emanet oy da böyle bir şey mi acaba? Yani seçmenler doğdukları günden itibaren ait oldukları etnik veya dini kimliğe, sosyal sınıflara, aile bağlarına, kültürel kökenlerine, eğitim durumlarına göre belirlenen bir mülkiyet nesnesi mi oluyorlar?

Sırrı Süreyya Önder’in bazılarınca ince bir kadirşinaslık ifadesi olarak nitelenen açıklaması Türkiye’nin batı bölgelerinde yaşayan beyaz Türklerin HDP’ye verdiği oyların ya da muhafazakâr Kürt seçmenin AKP’den alıp verdiği oyların emanet olduğu ön kabulüne dayanıyor olmalı.

Yunus Emre’nin sözleriyle sorarsak “mal sahibi, mülk sahibi/ hani bunu ilk sahibi?”

Eğer CHP’nin oylarını konuşuyorsak, peki hani CHP’ye senelerdir her seçimde oylar bölünmesin korkusuyla kerhen verilen oylar? Ya, Alevilerin korkuları körüklenerek sahiplenilen oylar? CHP’li dostlarımızı daha fazla kızdırmayalım ve Kürt fobisi aşılanarak toplanan oyları hesaba katmayalım.

AKP’nin senelerdir Kürt siyasi hareketinin affedersiniz Ermeniliğini, Ezidiliğini, Zerdüştlüğünü vurgulayarak yaptığı kara propaganda mı muhafazakâr Kürt oylarını AKP’nin babasının malı yapıyor? Ya da ha bugün, ha yarın diyerek çözüm sürecini fon olarak kullanarak Kürtlerin en temel haklarını bile müzakere konusu yapmaya çalışan ve aman süreç bozulmasın, daha fazla kan dökülmesin beklentilerini oya tahvil eden politikası mı?

Örnekler çoğaltılabilir. Emanet oy kavramının geçerliği olup olmadığını yeniden düşünmek lazım. Günümüz siyasi davranış kalıplarında seçmenlerin büyük çoğunluğunun gündelik beklentilerini karşılamaya dönük hareket ettiklerini görebiliyoruz. Bu nedenle seçmenler programı inanılır, kadroları güvenilir, liderleri sahici Partilerin ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığına, sorunlarına çözüm önerip önermediğine göre tercih belirtiyorlar. Nitekim, yakın geçmişin kendini vazgeçilmez sanan birçok partisi ya kapanmış partiler mezarlığında ya da yoğun bakımda. Yani, siyasi partilerin hiçbir oy üzerinde hak talep etmesinin temeli yok . Aslında verilen her oy bir sonraki seçime kadar emaneten verilmiş sayılmalıdır.

Şimdi soruyu şöyle soralım: HDP’ye emanet olarak verildiği iddia olunan oylar ne kadar emanet?

HDP bu seçimlerin en fazla haksızlığa uğrayan partisi. Bir çok seçmenin oylarını sadece AKP iktidarını sınırlamak, Tayip Erdoğan’ın diktatörlük hırsını dizginlemek amacıyla bir manivela olarak HDP’ye oy verdiği doğrudur. Ama bu tespit neden bu manivela için muktedirler tarafından adres gösterilen bir başka partiye, örneğin Anadolu Partisine veya Vatan Partisine teveccüh gösterilmediğini izah edemez.

“Emanet” oylarını bir silah gibi kullanan endişeliler nedeniyle HDP’liler başka partilerden istenmeyen güvenceleri vermeye zorlandılar. Ancak toplumun önemli bir kesimini AKP ile gizli ve kirli bir pazarlık içinde olmadıklarını, demokrasiyi sadece Kürtler için değil, toplumun geri kalanı için de istediklerine inandırabildikleri ölçüde oylarını alabildiler. Yani insanlar AKP’yi durdurmanın ve demokrasiyi onarmanın başka bir yolunu bulamadıkları için HDP’ye- baraj riskine rağmen- oy verdiler.

HDP’ye bu seçimlerde açıkça haksızlık edilmiştir. Üniformalı ve üniformasız güçler tarafından bombalanan, saldırıya uğrayan, linç edilme tehlikesi altında seçim çalışması yürüten cefakâr HDP’lilerin uğradığı haksızlıklar belki de Cumhuriyet siyasi tarihinin en kara sayfaları arasında yerini aldı. Ama HDP’ye yapılan esas haksızlık programının ve seçim bildirgesinin yeterince gündeme alınmamış ve açıkça tartışılmamış olmasıdır.

HDP eğer fırsat bulup da AKP’yi durdurma iradesi konusunda kararlılığını gösterebildiği gibi siyasi programını da tartıştırabilseydi şimdi oyların emanet olup olmadığını değil, programın içeriğini konuşuyor olabilirdik. HDP’nin programı ve beyannamesi Türkiye’de özgürlük alanlarını genişletecek, toplumsal eşitsizlikleri giderecek, bozulan sosyal dengeyi onaracak, doğayı bir hak öznesi olarak öne çıkaracak bir çok yenilik içeriyor. Üstelik kimseyi dışlamayan kapsayıcı ve barışçı bir dil kullanıyor. Sadece demokratik özerklik başlığı bile önyargılardan ve peşin hükümlerden uzak olarak tartışıldığında Türkiye demokrasisi için yepyeni ufuklar getiriyor.

HDP’nin onca emek ürünü, iddialı  programını tartışmayı ihmal ederek hem HDP’ye haksızlık ettik,  hem de programın eksikliklerini tamamlama, zayıf yanlarını güçlendirme fırsatını kaçırmış olduk. Artık barajlar yıkıldı, AKP tehdidi bertaraf edildi, HDP 80 kişilik renkli ve güçlü bir grupla Meclis’te. Şimdi HDP’nin programının Meclis’te hayata geçirilmesinin takipçisi olarak, eleştirerek, geliştirerek, yani kısaca sahip çıkarak emanet olduğu iddia edilen oyları gelecekte kalıcı kılmanın yollarını arayalım.

Mahmut Boynudelik

 

Gezi’nin etkisi çıkar aheste aheste…- Baran Alp Uncu

Seçimin galipleri belli.

En başta HDP. Başarısı, barajı geçip, AKP’nin tek başına iktidar olmasını -dolayısıyla da başkanlık sistemini- engellemekten ibaret değil.  Öncelikle, başta Selahattin Demirtaş olmak üzere HDP’liler siyasete akıl, mizah ve sağduyu kattı.  Kadın ve ekoloji gibi daha önceki seçimlerde esamisi bile okunmayan konuları gündeme taşıdı. Barışı, kendi gücünü pekiştirmenin pazarlık malzemesi yapmadan, “Seni başkan yaptırmayacağız” diyerek telaffuz etti. Başörtülü-başörtüsüz ayrımı yapmadan kadınları; Kürt-Türk-Ermeni-Süryani ayrımı yapmadan adaylarını meclise taşıdı.

Bir diğer galip ise Oy ve Ötesi. Tanımı gereği iktidara doğrudan talip olmayan bir sivil toplum örgütü Oy ve Ötesi. Ama en az bir siyasi parti kadar etkili oldu. Oy ve Ötesi’nin başarısı da, seçimlerin şeffaf ve kitabına uygun şekilde yürümesine sağladığı araçsal katkının çok ötesinde. Bir önceki seçime göre daha fazla il ve ilçeye yayılarak varlık gösterirken, güçlenen yurttaş iradesinin sembolü oldular. Hani, 1999 Depremi’nde AKUT bir sivil toplum kahramanı olarak ortaya çıkmıştı. Kapasitesinin çok ötesinde, sembolik de olsa devletin yetersizlikleri karşısında sivil bir umut hâline gelivermişti. İşte benzer bir şekilde, Oy ve Ötesi gönüllüleri de yurttaşların kendilerine ait bir sistemi yine kendi ayakları üzerinde durarak korumalarının sembolü oluverdi. Demokratik bir sistemde seçim denince olması gereken ama bir türlü sağlanmayanları hatırlattı. Yurttaş sorumluluğuyla müdahale etti.

Elbette, bu seçimin sonucuna etki eden birçok faktör var. En önemlilerinden bir tanesi de her iki galibin de kesişim noktası olan Gezi.

Seçim, HDP’nin Gezi sürecini en iyi okuyan ve bu süreçten en doğru dersleri çıkaran siyasi parti olduğunu gösterdi. Gezi Parkı’nda olduğu gibi, ortak paydalar üzerinden bir arada tutulan bir çeşitliliğin temsiliyetini mizah dolu bir dille üstelenerek yoluna devam etti.

Öte yandan, Oy ve Ötesi Gezi’nin içinden çıkan bir oluşum. Gezi boyunca temsili demokrasinin yeterince işlemiyor olmasına yapılan vurgunun ete kemiğe büründüğü sivil bir oluşum. Demokrasi oyununun kurallarının hakkıyla uygulanmasını sağlamak amacıyla –aynı HDP gibi- farklılıkları bir araya getirmekte.

AKP’nin otoriter neoliberalizmine karşı bu iki aktörün önderliğinde başarılı bir seçim sınavı verildi. Fakat iş asıl şimdi başlıyor.

Belli ki uzun bir süre seçilmişler arasında hükümeti oluşturma, koalisyon kurma/kurmama tartışmaları sürecek. Ancak geleceğin yol haritasının çıkacağı bu demir leblebi dönemde, yurttaşların aktif görevi devam edecek. Başka bir ifadeyle, Gezi ve sonrası bizlere kenara çekilmemeyi, “görevimiz yaptık , top artık seçilmişlerde” dememeyi öğretti. Böylelikle, seçilmişleri ana aktör ya da asıl söz sahibi sayan temsili demokrasinin sınırları genişletilebilir ve aksaklıkları giderilebilir.

Bunun imkanını da yine seçim sonuçları üzerinden okuyabiliriz.

Genel kanı, HDP’nin oylarındaki artışın büyük oranla bir paradoksun sonucu olduğu yönünde. AKP’nin beklentilerinin aksine anti-demokratik bir barajı dayatan adaletsiz seçim sistemi, önündeki engeli aşan HDP’ye yaradı. Bunda, HDP’ye “emanet” olarak verildiği söylenen oyların rolü büyük. Henüz bir saha araştırması olmasa da, diyelim ki bu oyların bir kısmı AKP’nin iktidardan gitmesi için HDP’ye “emanet” olarak verildi. Yine de bu oyların önemi sadece bir taktiksel tercih olmaktan çok daha fazla.

Öyle ya, herhangi bir şeyi emanet etmek için karşınızdakine az ya da çok bir güven duymanız gerekir. Emaneti geri almak üzere verirsiniz. Evet, bir sonraki seçimde de oyları başka partiye verirsiniz. Ama “emanet” bir oyla iradenizin temsil hakkını en azından bir dahaki seçime kadar vermiş oluyorsunuz. Ki dört sene hiçte fena sayılmayacak düzeyde bir güveni gerektirecek kadar uzun bir süre.

Oysa, Gezi öncesindeki döneme baktığımızda, Kürt kimliği üzerinden ortaya çıkan siyasi ayrım ve çatışmalar aşılamayacak kadar derin gözükmekteydi. Büyük bir kesimin, HDP gibi bir partiye -“emanet” ya da değil- oy vermesi söz konusu bile değildi. Hatta AKP’nin gitmesi için olsa bile.

Ama Gezi’de ortaya çıkan tanışıklıklar ve birliktelik bu durumu ortadan kaldırmaya başladı. Mağduriyetlerin ortaklaşmasıyla bir araya gelen Gezi koalisyonun aktörleri, karşısındakinin derdini, fikrini, tecrübelerini öğrendi. Aynı alanda ortak bir hedef uğruna bir arada olmayı pratiğe döktü. Mesela, bunlarca yıl Kürtlere yapılan adaletsizlikleri anladı. Ya da –erkek egemen bir dille de olsa- LGBTİ bireylerin “delikanlı” olduğunu keşfetti.

Hemen sonrasındaki park forumlarıyla ise, ortaya çıkan tanışıklar üzerinden kurulan ilişkilerin derinleşmesi ve yoğunlaşması sürecine girildi. Katılımcı ve müzakereci demokrasinin gereği olarak her bir mağduriyet enine boyuna konuşuldu ve tartışıldı. Kimseyi dışlamayan uzlaşmalar yoluyla çözümler üretilmeye çalışıldı. Forumlar belki bir noktada sönümlendi. Ama olsun, Gezi ruhu baki kaldı.

Özetle, Gezi boyunca Türkiye önce toplumsal düzeyde koalisyon kurmayı öğrendi. Sonra da bu koalisyonu müşterekler üzerinden içerisinde farklılıkları barındıran bir bütüne dönüştürmenin yollarını denedi.

HDP’nin başarısında da Gezi’de ortaya çıkan duygu ve anlam birlikteliğinin payı büyük.

Seçimin sonrasında da, yine Gezi’de olduğu gibi, ortak bir hedef için bir araya gelme durumunun karşılıklı güven ve dayanışmayla tamamlanması, derinleştirilmesi ve yoğunlaştırılması gerekmekte.

Henüz aşılması gereken, üzerine konuşulması, düşünülmesi gereken çok konu bulunuyor. Nasıl bir ortak yaşam istiyoruz sorusunda düğümlenen yığınla yerel ve küresel konunun listesi oldukça uzun: Bize “bahşedilmeyen” ya da muktedirlerin elinde araca/oyuncağa dönüşmeyen ama hava gibi, su gibi hakkımız olan kalıcı barış;  başörtülü- başörtüsüz demeden kadınların hayatın hemen her alanındaki sorunları; LGBTİ bireylerin dışlanmışlığı; çeşitli dini ve etnik kimliklerin ezilmişliği; yaşamı ve doğayı tehdit eden mega-projeler, nükleer enerji ve iklim değişikliği; iş cinayetleri; büyümeye dayalı ekonomi; ekonomik eşitsizlikler…

Özetle, seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan durumu daha anlamlı ve kalıcı kılacak olan birlikte ve katılımcı şeklide saptanacak müşterek noktalar. Bunlar üzerinden beraber üretilecek çözüm önerileri, AKP’nin otoriter-neoliberalizmine karşı çıkanları daha da güçlü bir alternatif yapacak; “emanet” oyları da daha kalıcı hâle getirmenin imkanını açacaktır.

Her ne kadar HDP bu yönde belirli bir yol kat etmiş olsa da, bu iş sadece seçilmişlere havale edilemez. İşte o yüzden, seçimin hemen sonrasında Gezi sürecinde yarım kalan forumların tekrardan canlandırılması, ortaya çıkan yurttaş girişim ve örgütlenmelerinin genişletilmesi çok önemli.

Ne dersiniz? Yurttaşlar olarak “biz görevimizi yaptık” diyerek seyirci mi olacağız? Yoksa hazır bir kez daha fırsat çıkmışken siyasetin öznesi olarak daha da derinleştirilen güven ilişkileri üzerinden gündemi belirlemeye devam mı edeceğiz?

Söylenenleri Gezi’nin diline çevirirsek “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”

 

Baran Alp UNCU – www.t24.com.tr

Karanlık günde aydınlık yüzler – Ümit Kıvanç

Devlet, bu memlekette saçları ağarmış herkesin korktuğu, buna rağmen tahmin ettiği, bundan ötürü çok ama çok sıkıldığı üzre, HDP’nin barajı aşmasının yolaçtığı sevinci insanların kursaklarında bırakmak üzere harekete geçti. Diyarbakır’da Yeni İhya-Der Başkanı Aytaç Baran, kimliği henüz bilinmeyen katillerce öldürüldü. Buna tepki olarak silahları kapıp sokağa çıkan Hüda-Par taraftarları, üç kişiyi öldürdü: Bayram Özelçi, Bayram Dağtan ve Emin Esen. Yine çok büyümesi umularak hazırlanmış bir provokasyonla karşı karşıya olduğumuz açık. Üstelik Rojava’dan tam on gencin cenazesinin geleceği bir günde.

Bunlara rağmen, buraya HDP’nin 8 Haziran’daki İstanbul/Bakırköy kutlamasından bir fotoğraf koyacağım. Gülen yüzler görünsün. Onları görelim. Fotoğrafların gerisi,ipernity‘deki sayfamda, yeni bir albümbe: 8 Haziran.

11

DHA muhabirleri Canan Altuntaş ve Serdar Sunar ile İHA muhabiri Burak Emek, Diyarbakır’da büyük tehlike atlattı, Altuntaş ciddî yaralandı. Saldırganlar muhabirleri yere yatırdı, onlara vurdu, kameralarını aldı. Basın emekçisi arkadaşlarımıza geçmiş olsun.

Bu korkunç olaylar yaşanırken, AKP’li bir sima, Ömer Turan (@omerturantv), akıl almaz kışkırtıcı tweet’ler attı ve ’90’larda birçok insanın “faili meçhul” cinayetler için atılıp götürüldüğü meşhur ve mahut “Beyaz Toros”ları (Renault) hatırlattı, üstelik bunların DAİŞ’in beyaz Toyota’larıyla bağlantısını kurarak Kürtleri alenen tehdit etti. Turan, gün boyu ortaya saçtığı nefreti gece şu mesajıyla taçlandırdı: “Marxist-Leninist Dinsiz PKK ve onun legal uzantısı HDP’ye destek veren kardeşim degildir, kestiğini yemem, arkasında namaz kılmam.” Bu adamın kafasındaki Türk İslâmcılığı, anlaşılan, derin devletin kirli yöntemlerini zevkle kullanmaya hazır ve düpedüz faşistçe.

Bu yazı riyatabirleri.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

10

 

Ümit Kıvanç

Diyarbakır’da İhya Der başkanına silahlı saldırı

Diyarbakır’da Yeni İhya Der Başkanı Aytaç Baran evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti. Saldırının olduğu bölgeye polis sevk edildi.

50

Merkez Yenişehir İlçesi’nde İslami faaliyetlerde bulunan Peygamber Sevdalıları Platformu üyesi derneklerden Yeni İhya Der Başkanı Aytaç Baran, Şehitlik Semti’nde uğradığı silahlı saldırıda yaralandı. Aynı zamanda Hüda-Par üyesi de olan 3 merminin isabet ettiği Baran, kaldırıldığı Selahaddin Eyyübi Devlet Hastanesi’nde yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak hayatını kaybetti. Hüda-Par’a yakınlığı ile bilinen derneğe düzenlenen saldırı sonrası bölgede gerginlik çıktı.

49Olayın duyulması üzerine Baran’ın yakınları hastane önünde toplandı. Polis ekipleri, saldırının yaşandığı bölgede güvenlik önlemi aldı. Baran’ın yaşamını yitirmesinden sonra silahlı kişiler ellerinde uzun namlulu silahlarla Şehitlik semtinde çevreye ateş açtı.

Olayı izlemeye giden dört gazeteci darp edilerek yaralandı. Diyarbakır’da bulunan gazeteci Veysi Polat da Twitter’dan şu bilgileri paylaştı: “Şehitlik’te silahlı yedi kişinin rastgele ateş açıldı ve “PKK’lılar nerede? İntikam alacağız PKK’dan” diye bağırıldı. Saldırılar sonrasında semtin abluka altına alındı. Şehitlik Semti 44, 45, 46, 47. Sokaklarda ellerinde silah olan yedi kişi ateş açtı ve şu tehdidi savurdu: Bu gece kan gövdeyi götürecek.”

(Ajanslar)

Çözüm dışarıdan destekli restorasyon hükumeti (mi?)

kılıçdaroğlu-bahçeli-demirtaşBüyük bir caddede kırmızı ışıkta beklerken bile sağınızdan, solunuzdan birkaç koalisyon ihtimalini ve seçim analizini duyabildiğiniz şu sıcak günlerde seçim üzerine yazı yazmak hem gündemi gerçek anlamda yakalamak anlamına geliyor; hem de sesinizin analiz bombardımanı arasında kaybolup gitmesi ihtimalini taşıyor. Gerçekten de herkes seçim konuşuyor. Sokakta, otobüste, dolmuşta, televizyonlarda, markette… Her yerde olanlara yönelik tepkiler ve geleceğe yönelik düşünceler sıralanıyor.

O kadar çok ihtimal ve o ihtimallerden kaynaklanan iyi ve kötü yanlar var ki Türkiye 13 yıldır çalıştırmadığı bir organını çalıştırır gibi seçim, demokrasi ve siyaset konuşuyor. Siyasetin kendisi üzerine düşünmenin bir demokrasi aracı olduğunu hatırlıyor. Gerçekten de seçim Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yenilgisiyle ve Halkların Demokratik Partisi’nin barajı geçmesiyle sonuçlandıktan sonra aklıma gelen senaryoları not ettim ve şu anda elimde seçime dair söylenebilecek on taneye yakın ihtimal var. Erdoğan’ın seçime aktif olarak dâhil olmasıyla birlikte seçim yenilgisine de dâhil olması sebebiyle halkın güvensizliğini görüp istifa etmesi gibi fazla “idealist” bir senaryo da bunların içinde; AKP’nin koalisyon ortağı olabileceği senaryolar da… Yani aslında herkesin aklında olan, kırmızı ışıkta ya da kısa bir yolculukta duyabileceğiniz ihtimaller ile TV’lerde ya da gazetelerde yorum yapan “uzmanların” söyledikleri arasında hem çok fark yok, hem de yeni bir söz yok.

O zaman yapılması gereken tek şey kalıyor bundan sonra. O da şu soruya yanıt vermek: Peki en iyi ihtimal ile mantıklı ihtimalin buluştuğu noktada karşımıza ne çıkacak?

AKP iktidara geldiğinde 5 yaşında olanlar bu seçimde oy kullandılar ve neredeyse tüm hayatları AKP ile geçti. AKP’nin kafasındaki ile çağdaş Dünya arasındaki farkın çok net görülebileceği bilgi ve haberleşme teknolojilerinin içerisinde geçti bu 13 yıl. Yani çağdaş bir ülkede bir devlet ve halk nasıl ilişkilenir, Türkiye’de nasıl ilişkilenir ve de AKP’nin örnek aldığı ve “destek verdiği” ülkelerde nasıl ilişkilenir artık herkes bilebiliyor. AKP özellikle son yıllarda artan şekilde kafasındaki dünyaya ulaşmak için yasal düzenlemeler yaptı, toplumsal dinamiklerle oynadı ve zarar verdi. İşte şimdi yapılması gereken, bu zararın telafi edilmesi ve Ahmet Davutoğlu’nun göreve geldiğinde neden söylediğini anlayamadığım ama bugüne tam olarak oturan cümlesiyle bir restorasyondur. Özgürlüğe karşı atılmış her adımın, toplumu sıkmaya/sıkıştırmaya/kıstırmaya yönelik alınmış her kararın ve iyiye, güzele, insanların yüzünü güldürebilecek olan her şeye karşı sergilenen tutumların restore edilmesi gerekli. Ekonomik alanda yapılan hukuksuz kaynak aktarımlarının, alanı verene âşık edecek ihalelerin, topluma küfür etmekten geri durmayan iş adamlarına sağlanan imtiyazların tahrip ettikleri restore edilmelidir. Ve tabii ki ekolojik yıkım, son dönemde yapılmaya başlanmış ve yapıldıkları taktirde geriye dönüşü olamayacak yaralar açacak olan çevre/yaşam düşmanı yatırımlar ve şimdiye kadar ki etkileri restore edilmelidir.

Bu olağan bir dönem olarak geçirilemeyecek bir dönemdir. Toplumun üzerindeki İç Güvenlik Yasası baskısının kaldırılması, yolsuzlukların açığa çıkartılması ya da nükleer santral yapımının durdurulması normal bir demokrasi dönemine geçmek için hayati önemdedir. Zaten bu “tehlikeyi” gördükleri için AKP’liler hemen bir erken seçim ısrarına başladılar. Çünkü hemen olmayacak bir erken seçim AKP’nin çözülmesini kolaylaştırır ve son yıllarda kazanılan bütün imtiyazların ve devlet-parti olma özelliğinin kaybına yol açar.

Soruya dönersek, Peki en iyi ihtimal ile mantıklı ihtimalin buluştuğu noktada karşımıza ne çıkacak? En iyi ihtimal bir Cumhuriyet Halk Partisi, HDP koalisyonu. Fakat bu koalisyonun dışarıdan Milliyetçi Hareket Partisi tarafından desteklenmesi mümkün değil. En mantıklı olan ise CHP, MHP ve HDP koalisyonu fakat bu da iç çekişmelerden ötürü yürüyebilecek bir ihtimal gibi durmuyor. Peki, bunların kesişmesinden ne çıkar? Ne çıkabilir? Buna yanıtım, protokolü çok sıkı bir şekilde yapılmış, atılacak adımları madde madde belli, amacı restorasyon olan ve bu yönde çalışan dışarıdan destekli bir CHP hükumetidir. Bu hükumet atılacak adımları bitirdiğinde erken seçime gitmelidir. Bu süre zarfında AKP Olağan Kongresi’ni yapacak, Abdullah Gül’ün hazır tuttuğu hareket siyaset sahnesine çıkmak için zaman bulabilecek yani sınırlarına çekilmiş Cumhurbaşkanı’nın gözü önünde ülke normale dönebilecek ve başlayan son daha da ileri gidebilecektir. CHP’ye ya da HDP’ye yönelmekten kaçınan sağ seçmen de kendisine başka alternatifler bulabilecektir.

Kısaca toparlamak gerekirse 7 Haziran seçimleri Türkiye’nin önüne bir fırsat çıkardı. Normale dönme, çağdaşlığa dönme, korku devletinden kurtulma fırsatını çıkardı. Bu fırsatı kullanmak için adım atmamız gerekli. Belki 8 ay, belki 9 ay net bir program çerçevesinde bir araya gelmek gerekli.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

“Benim siyasetim Gezi’de ağaç, Arhavi’de dere, Uludere’de katır, Yedikule’de bostan, Soma’da insan”

7 Haziran 2015 genel seçimi sonuçlarına yeni dönem TBMM’de yer alamayacak olan 24. dönem CHP İstanbul milletvekili Melda Onur, kişisel web adresi üzerinden bir nev-i veda yazısı yayınladı.

46

Üzgün değilim, biraz buruk hissediyorum

“Üzgün müyüm? Hayır; bu sonucu bekliyordum. Buruk muyum? Evet; ama yalnızca yarım kalan işler için. Poyraz Ali’yi cezaevinden kurtaramadığım için; Karakoçan’da barajın esir ettiği Arduç ailesine bir köprü yaptıramadığım için; Kadıköy’ün gözdesi Yeşilbahar okulunu rantçı, din istismarcı ellerden hala alamadığım için; İstanbul’un mahallelerini kelepçeleyen rantsal dönüşümdeki mücadelem ve Anadolunun yaşamını kurutan rantsal projelerdeki mücadelem yarım kaldığı için; hala kadın cinayetlerine karşı TBMM’de yapmam gerekenler olduğu için…” sözleri ile milletvekilliği görevine devam edecek olsa tamamlamyı düşündüğü görevlerini dile getiren 7 Haziran seçimlerini de tek tek partiler üzerinden değerlendirdi.

Seçim sonuçlarının AKP’nin normalleşmesi için bulunmaz fırsat olduğunu belirten Melda Onur, MHP için ise, “Ülke seçmeninin yüzde 16.5 oyunu alan bir partinin, kaba bir hesapla 12 milyonu temsil ettiğini unutmayalım. Bu nedenle bu 12 milyonun hassasiyetine, bizler de hassas olalım. Çünkü Devlet Bahçeli’nin MHP’si, son dönemde toplumsal muhalefetin içerisinde kendisini aşan bir duruş gösterdi” görüşünü dile getirdi.

HDP’nin barajı geçmesinin kendisini mutlu ettiğini aktaran Onur, “2015 seçimlerinde HDP kendi Kürt seçmeninin ve Batı’da kendisine daha önce oy vermiş bir grup liberal ve sol seçmenin oylarıyla baraja yaklaştı. Bir grup CHP seçmeni ise sırtına alıp barajın ötesine taşıdı. Buna hepimiz tanık olduk. Bugün artık HDP’ye emanet edilmiş bu iradeye, HDP’den hassasiyet beklemek düşer. Öte yandan da yüzde 13′e; yani kaba bir hesapla Türkiye’nin 9.750.000 kişisinin iradesine de diğer kesimlerce saygı göstermek düşer.” dedi.

Benim siyasetim Gezi’de ağaç, Arhavi’de dere, Uludere’de katır, Yedikule’de bostan, Soma’da insandır.

Onur, bundan sonraki süreçte yapmak istediği siyaseti ise maddeler halinde şu şekilde aktardı;

Benim yapmak istediğim siyaset insanlara şuralı, buralı, şu köylü, bu köylü, şu memleketli olduğu için oy verilen siyaset değil. Siyasetin kentlerde hemşeri derneklerine sıkışmışlığından çıkarılıp, aynı kentli olmanın kaygısını taşıyan mahalleli derneklerine açılması arzumdur.

– Benim yapmak istediğim siyaset insanlara şu, bu, o etnisiteye, kökene, ırka, milliyete, dine, mezhebe ait olduğu için oy verilen siyaset değil. Siyasetin birinin diğerini ötekileştirmesi sıkışmışlığından çıkarılıp, yalnızca sorun çözmeye odaklanması arzumdur.

– Benim yapmak istediğim siyaset yalnızca bir fotoğraf karesinde görünmekten ibaret değil; fikri takip, sorunun çözüme uzanan yoldaki engelleri bir bir birlikte aşmak ve sürecin her aşamasına adını yazdırmak arzusudur.

– Benim yapmak istediğim siyaset sorunları öncelemeyen, aynı zaman diliminde yaşanan bütün sorunlara eş zamanlı çözüm arayan, insan odaklı değil yaşam odaklı siyasettir. Benim siyasetim Gezi’de ağaç, Arhavi’de dere, Uludere’de katır, Yedikule’de bostan, Soma’da insandır.

– Benim yapmak istediğim siyasetin adımları küçük, etkisi büyük olmalıdır. Ben küçük projelerin hayatlarda büyük değişiklikler yaratacağına inananlardadım; büyük projelerin küçük hayatları söndürdüğüne tanık olmuş biri olarak.

– Ben ana akımda ve merkez siyasette malzeme olanlarla yetinmeyi değil; kıyıda köşede kalmış, adına marjinal denmiş, fantezi görülmüş, romantik addedilmiş alanları, o ana akım çemberin içine sokmayı seçtim. Tıpkı bir şarkıda dendiği gibi “ben yoldan gönüllü çıktım memnunum buna ben”.

(Yeşil Gazete)

 

HDP mecliste, daha ne olsun! – Soner Sezer

Seçimlerle ilgili amma eksik, amma fazla, amma yanlış, amma yanlı, amma haklı, amma haksız birkaç söz etmek farz oldu. Açıkçası dünden beri kendimi şöyle hissediyorum: Final maçına çıkmışsınızdır, oraya kadar da her şeye rağmen gelmişsinizdir. Maç rakip sahada oynanır. Müthiş gergin bir atmosfer vardır. Rakip taraftarlar, küfürle, kötü tezahüratla, alayla, sataşmayla, saha içine girmeyle, üzerinize “yabancı madde” atmayla, sizi kışkırtmayla, hakemi etki hatta emir altına almayla, rakip oyuncular size çelme takmakla, formanızı çekmekle, açık gizli küfür etmekle, oyunun kurallarını kafalarına göre değiştirmekle artık size futbol oynatmama yemini etmiş gibidirler. Saha avantajı, puan avarajı, moral üstünlük hep onlardadır. Onlar gedikli, siz çömezsinizdir. Maça 3-0 geriden başlarsınız ya hani. Berbat bir ilk yarıdır. Takım arkadaşlarınız birbirine girer. Soyunma odasında teknik direktör size gaz verir, inanmaya başlarsınız gibi ama içinizi bir kurt kemirir. Sonra ikinci yarıda müthiş organize bir gol bulursunuz. Sonra bir gol daha. Ve son dakikada 1 gol daha! İşte o son golü, son dakikada atar, ama attığı gole inanamadığı o ilk anlarda nasıl sevineceğini bilemez, sağına soluna, ağzı bir karış açık, takım arkadaşlarına bakar ya insan. Sanki zaman durur ya işte o an. İşte tam da böyle hissettiğimden dün ne sevinebildim, ne de bir şeyler yazabildim zafer hakkında.

Bugün şöyle düşünüyorum: Biz Kazandık, Barış Kazandı, Onu Başkan Yaptırmadık, AKP’nin çoğunluk diktatörlüğü bitti. Daha ne olsun? Yani bugün “ama ne olacak, şöyle mi olsun” filan diye düşünmedim değil. Bundan sonrasına dair bana mantıklı gelen belirli senaryolar da var. Ama bunları konuşmaya gerek yok. Sadece birkaç noktanın altını çizmekte fayda var.

Bu, Gezi Direnişinin Zaferidir

44

İlk olarak, şunu bağıra bağıra söylemek istiyorum: Bu, Gezi Direnişinin zaferidir! “Ne oldu gezi oldu da?” diyenlere “İşte bu oldu lan! Yetmez mi!” diye hönkürmek istiyorum. 2 yıl sonra o yıkılmaz sandığınız diktatörlük yıkıldı. Daha altı ay önce “HDP macera aramasın!” dediğiniz HDP 80 milletvekili kazandı. HDP Gezi sonrasında kuruldu, Gezi’nin ruhu ona sindi. Bildiğim, tanıdığım, Gezi’yi destekleyen büyük çoğunluk HDP’ye oy verdi. Yetmedi, müşahitlik yaptı, oy saydı, plakasız arabaların tekerini patlattı, trafoya kedi girmesin diye oradan oraya koştu, sandık başında duranlara yiyecek-içecek taşıdı, oy sandıklarına sarıldı. Her duyduğu bilgiyi paylaştı, konuştu, tarttı, tartıştı ve herkesi inandırdı. Daha ne olsun?

İkinci olarak: Bu, Demokrasinin zaferidir! Şahsen pek inanmadığım, ancak daha iyi başka bir imkan olduğundan da şüphe duyduğum, bir sistemi, sistemin kendi içinden, tüm haksızlıklara, hukuksuzluklara, usülsüzlüklere, hırsızlıklara, alçaklıklara, aşağılıklara rağmen HDP bu barajı aşıp geldi. “Emanet oylar”la geldi, zaten her oyun aslında olması gerektiği gibi. Çoğunluğu genç ve kadın, ama en önemlisi ezenlerin, muktedirlerin safında olmayan vicdanlı, akıllı, bilgili, duyarlı insanlar aştı bu barajı. “Milletimiz gereken cevabı sandıkta verecektir” diyen aymazlara gereken cevabı verdi. Uzun adamı ekranlardan birkaç günlüğüne bile olsa uzaklaştırdı. Moralimizi düzeltti, daha uygar, daha özgür, daha eşit bir ülkede yaşayabileceğimizi gösterdi. Ve bir parantez açarak özellikle CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun olgun, demokratik tavrına da saygı duymamız gerektiğini düşünüyorum. Meydanlarda yalan yanlış laflarla İnönü’yü ağzına dolayanlar, Menderes asılmasın diye İnönü’nün nasıl kapı kapı dolaştığını söylemezler. Her şeye rağmen meclisi çalıştırmak gerektiğini, çözümün mecliste aranması gerektiğini sürekli dile getirdiğini söylemezler. Kılıçdaroğlu da İnönü gibi, sadece “diğer”ini ötekileştirmemekle kalmadı, HDP barajı aşarsa daha güçlü bir muhalefet olacağını da halka sezdirdi. Daha ne olsun?

Üçüncü olarak, MHP hakkında söylenebilecek pek bir şey yok esasen. Gördüğüm kadarıyla sadece AKP karşıtlığı ve bilindik milliyetçi hamaset politikaları üzerinden “korku siyaseti” ile yine iyi bir oy oranını yakaladı. Yine de kendine “milliyetçi” ya da “ulusalcı” ya da “Kemalist” filan her neyse diyen arkadaşlar hakkında birkaç söz edilmeli. Önce “AKP, HDP ile anlaştı” dediniz, adamlar çıkıp “Seni Başkan Yaptırmayacağız” dedi. “Ya meclis dışında kalırsa, o vekiller hep AKP’ye gidecek” dediniz, HDP 80 tane milletvekiliyle meclise girip, barajı aşamadığı durumda 318 civarında vekil alacak AKP’yi 258 milletvekiline indirdi. Diğer partilerin oy oranı nerdeyse hiç değişmeden AKP tek başına iktidar olma şansını kaybetti. “Kürtler bölücülük yapmasın” dediniz, adamlar “Ortak Yaşam” dedi. “Kürtler dağa çıkmasın” dediniz, adamlar siyaset yapalım dedi. AKP’den nefret ettiniz, Kürtlerden de nefret ediyorsunuz. HDP meclise girdi diye oy verenleri “vatan haini” ilan ettiniz. “Kürtleri meclise soktular” dediniz. AKP iktidar olmasın ama Kürtler de meclise girmesin! Peki kardeşim nasıl olacak o? Bölücü olmasınlar, terörist olmasınlar, ama meclise de girmesinler? Ne yapsınlar ulan, ne yapsınlar peki? Kaldı ki adamlar yıllardır mecliste! Bu seçimde HDP vekillerinin yarısı “kürt” kimliği ile ön plandaysa diğer yarısı “sol-sosyalist” çizgiden gelen, gayet donanımlı insanlar. Hani sürekli “vatan hailniği” edebiyatı yapıyorsunuz ya, onun âlasını Nazım Hikmet sizden bir 50-60 yıl önce yaptı zaten! Vatan size o çok sevdiğiniz devletiniz tarafından yutturulan yalan yanlış zırvalarsa, vatan sarılmaksa ne olduğunu bilmediğiniz ezberlere, vatan yanınızdaki yörenizdekinden nefret etmekse ve vatan hiç çıkmamaksa kokuşmuş karanlığınızdan. Durmayın, söyleyin: BİZ VATAN HAİNİYİZ! Peki ya siz?

Bu ülkenin genç insanlarının bir hayali vardı Gezi’de, güler yüzlü, saygılı, akıllı ve etkili bir muhalefetle üzerimize kara bir sis gibi çöken bu diktatörlüğe diz çöktürmek. Şu an yıkıldılar, yakında diz de çökecekler. Bundan sonra hesap mecliste sorulacak. O oylamalara vekillerin sokulmadığı, çete gibi vekillere saldırıldığı çoğunluğun meclisinde. Ve muhalif siyasetçiler doğru adımları attığı takdirde, bu ülkede yeni bir siyasetin mümkün olduğu görülecek. Az kaldı.

Başta ruh halimi anlatırken, gol atan futbolcu örneğini vermiştim ya. O golü atan ben değilim aslında, ben maçı kenardan izleyen ama tamamen kendini o oyuncuyla özdeşleştiren fukara bir izleyiciyim. O golü atan, Gezi’de koluna kan grubunu yazıp sokağa çıkan gencecik kardeşlerim. Toma’lara göğüs geren bu ülkenin kadınları. Sandık sandık oy peşinde koşan, gezide gazdan etkilenenlere talcid sıkan insanlar. Başka türlü yaşamanın ve unuttuğumuz şekilde bir güzel sevmenin mümkün olduğuna inanan ve inandıran o güzel insanlar. İşini gücünü, çoluğunu çocuğunu, geçmişini geleceğini hiçe sayıp bu ülkede artık iyi bir şeyler olsun diye kendini sokağa atan insanlar attı o golü! Hepsinin ellerini, gözlerini ve yanaklarını öpüyorum. Hepiniz kardeşimsiniz!

43 Soner Sezer

 

 

Soner Sezer

Mersin Onur Haftası, Queer Forumu ile başladı

Mersin Onur Haftası basın açıklaması ve Doç. Dr. Ayşe Devrim Başterzi’nin katıldığı queer forumu ile başladı.

Kaos GL’den Armanç Ömer Acar’ın haberine göre Bu yıl ilk kez düzenlenen Mersin Onur Haftası dün (8 Haziran Pazartesi) Barış Meydanı’nda yapılan basın açıklamasıyla başladı.

41

Yaklaşık iki ay önce Mersin Kadın Emeği Kolektifi, Mersin 7Renk LGBTİ Derneği, Türkiye Sakatlar Derneği Mersin Şubesi, Mersin Sosyalist Demokrasi Partisi LGBT Komisyonu, Mersin Üniversitesi LGBT İnsiyatifi ve Yeşil Gazete’nin girişimiyle başlayan Mersin’de Onur Haftası düzenleme fikri meyvelerini vermeye başladı.

Yapılan davet videosuyla sesi duyulan Mersin Onur Haftası’nın etkinlikleri dün (8 Haziran) saat 17’de onur haftası komisyonundan Özlem Polad’ın yaptığı basın açıklamasıyla başladı. Onur Haftası’nın konusu ’Başka’ olarak belirlenmişti.

Yedi gün boyunca yapılacak çeşitli etkinliklerde Başka Sinema, Başka Annelik, Başka Dil, Başka Müzik, Başka Parti gibi başlıklarda ötekiliği ve başkalığı anlatan konular ele alınacak.

Özlem Polad yaptığı basın açıklamasında, “Topluma çeşitli araçlar kullanılarak aşılanan homofobi, bifobi, transfobi ile dışlandık, kendimize azmettirildik ya da başkası tarafından öldürüldük. Aile içinde okulda, sokakta, işte neredeyse her alanda ötekileştirildik, yalnızlaştırılmaya çalışıldık. Temel yaşam haklarımızın her birinde ayrımcılığa uğrayarak sistematik olarak yok edilmeye çalışıldık. Aynı kadınlar, Kürtler, Aleviler, engelliler ve daha sayamadığımız tüm ötekiler gibi…” dedi.

Queer Teori Forumu

42

Yapılan basın açıklamasının ardından aynı kitle ile birlikte Doç. Dr. Ayşe Devrim Başterzi’nin katılımıyla Queer teori üzerine park forumu düzenlendi. Queer teorinin tanımı pratik örnekleri toplumsal cinsiyet üzerine etkisi, Türkiyede pratik zorluğunun sebepleri üzerine konuşulan forum katılımcıların soru ve yorumlarıyla geçen bir saatin ardından son buldu.

Bugün ne var?

29

Haftanın ikinci günü “Kürdan” başlığıyla çeşitli kısa filmlerin gösterimiyle başlayacak. Hadra Hamamı’nda 17.00’de yapılacak film gösterimin ardından film üzerine forum ve söyleşi de olacak. Saatler 20.00’yi gösterdiğinde ise Marina Yanı şenlenecek. Onur Yürüyüşü’ne hazırlık için ritim atölyesi yapılacak.

 

(Kaos GL)