Ana Sayfa Blog Sayfa 3650

İstanbullular, ilk “Yeryüzü Pazarı”nız için Pazar günü Şile’ye bekleniyorsunuz

İstanbul’un ilk Türkiye’nin ikinci yeryüzü pazarı 21 Haziran Pazar günü Şile’de kuruluyor.

Yeryüzü Pazarı ne demektir, Organik Pazar’dan farkı var mıdır, İstanbullular bu Pazar’a nasıl gelebilir vb soruların yanıtını almak üzere Şile Turizm Kültür ve Tanıtma Derneği Başkanı ve aynı zamanda Slow Food Şile Palamut Birliği üyesi Tümay İmamoğlu ile konuştuk.

53

Şile Yeryüzü Pazarı

Yeryüzü Pazarı’nın sertifika şartı aramadığını belirterek sözlerine başlayan İmamoğlu, yerelliğe de bu pazarlarda çok önem verildiğini söyledi. Şile Yeryüzü Pazarı’nda diğer yeryüzü pazarlarında olduğu gibi 40 km şartı bulunduğunu söyleyen Tümay pazarda yer alan tüm ürünlerin o yerin 40 kmlik bölgesi içinden gelmesi gerektiğinin altını çizdi. Bu yöntem ile Yeryüzü Pazarı’ndaki tüm ürünler Şile’li çiftçilerin kendi ürettiklerinden oluşacak. Her üretici pazarda kendi ürettiği ürünü satmak durumunda, kesinlikle aracıya ya da satış işleminin başka birinin üzerine devrine izin yok.

2 yıldır bu pazarın kurulması için çalıştıklarını söyleyen Şile Slow Food Palamut Birliği üyesi Tümay İmamoğlu, Şile Belediyesi’nin, Kaymakamlığın, Ziraat ve Tarım Müdürlüklerinin tüm bu süreçte kendilerine her türlü desteği verdiğinin de altını çizdi.

Şile’ye bağlı 57 köyde yeryüzü pazarına hazırlık çalışmalarının da yapıldığını ve pazarda satış yapacak üreticiler sözleşme imzalandığını kaydeden İmamoğlu, çalışmaları şu şekilde özetledi,

“Yeryüzü Pazarı ile ilgili köylülere eğitim verdik. Hibrid tohum yerine atalık tohum kullanılması gerektiğini aktardık. Köylere ziyaretler gerçekleştirdik. Hijyen eğitimi ve sertifikilandırma süreci hakkında bilgilendirmede bulunduk.

Peynir, terayağı ve yoğurt gibi ürünler,n daha önce evde hiçbir denetlemeye tabi tutulmadan yapılıp pazara getirilmekte iken şu an için her köyde bulunmasa bile birkaç köyde gıda imalat belgesi alınması amacıyla tesisler oluşturduk. Köy ekmeği yapan köylüler de artık bu tesislere getiriyor ekmeklerini”

56

Yeryüzü Pazarında 54 stand bulunacağını da belirten Tümam İmamoğlu, bu standların yerleşim durumunu ise kura ile tespit ettiklerini kaydetti. Her 4 ayda bir pazara ürün getiren çiftçilerin denetlenceğini de kaydeden İmamoğlu, “Pazarda bir sorun yaşamamak için cezai yaptırımlar da uygulayacağız. Mazeretsiz olarak 3 defa pazara gelmeyenin sözleşmesi iptal edilecek.” dedi.

Yeryüzü Pazarı’nın bir slow food hareketi eylemi olduğunun da altını çizen İmamoğlu, Ekim ayında İtalya’dan gelecek bir ekibin pazarda incelemeler yaparak Şile’deki pazarı Dünya Yeryüzü Pazarları listesine dahil etme ile tescil işlemlerine karar vereceğini de aktardı. Türkiye’de bundan önce Foça’da kurulan Yeryüzü Pazarı geçtiğimiz yıl ekim ayında Yeşil Gazete’den de haberini verdiğimiz üzre en iyi yeryüzü pazarı seçilmişti.

Nasıl gidilir?

55

Yeryüzü Pazarı için önlük dikiminde iken kendisine ulaştığımız Tümay İmamoğlu’na İstanbulluların Şile Yeryüzü Pazarı’na nasıl ulaşabileceklerini de sorduk.

Kendi araçları ile gitmek isteyenler için güzergah, Ümiraniye – Çekmeköy – Şile yolu

Toplu taşıt kullanmayı tercih edenler ise 139 hat numaralı Üsküdar – Şile otobüsünü veya 139T hat numaralı Ümraniye Tepeüstü – Şile otobüsünü kullanabilirler.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Yeşil Yol istemiyoruz, biz sadece yeşil istiyoruz! – Özlem Hoşer

Son yıllarda dünya genelinde yaşanan doğal felaketlerin üzücü bir şekilde çoğalması ve mevsimlerin yer değiştirmesi hepimizin bildiği üzere ekosistemdeki dengelerin bozulmasından kaynaklanıyor. Ekolojik sistemi oluşturan döngüde yer alan tüm canlılar dengeyi sağlayan zincirin birer parçası. Yok olma tehlikesi bulunan canlı türlerinin  koruma altına alınmaması ve doğaya verilen tahribatın artması sonucunda,  döngünün hızlı bir şekilde bozulduğu görülüyor. Küresel ısınmanın en büyük etkenlerinden biri olan ve atmosferin ısınmasına neden olan sera gazlarının çoğalması sonucu,  ağaçlar gerekli karbondioksit emilimini sağlayamıyor. Bu nedenle ormanların tahrip edilmesi ve ağaçların yok olması, küresel ısınmanın etkilerini hızla artırmasına ve geri dönüşü olmayan felaketlerin doğmasına sebep oluyor. Ülkemizde bu konu ile ilgili gerekli çalışmalar yapılmadığı gibi doğa katliamına sebep olan projelerin hayata geçirilmesi konusunda ısrarcı yaklaşımlar söz konusu.

Aylardır uykularımızın kaçmasına neden olan yeşil yol projesi nedir?

Projenin amacı yayla turizmini geliştirmek ve bölgenin farkındalığının artırılmasını sağlamak. Bu amaç doğrultusunda Samsun’dan başlayarak, Sarp kapısına kadar turistlerin yaylaları daha kolay gezebilmelerine olanak sağlamak için yayla yollarının birbirine bağlanması planlandı.

Doğu Karadeniz’de yer alan Fırtına Vadisi; birçok türe yaşam alanı sunan ormanları, dereleri ve endemik bitki türleri ile ülkemiz için çok önemli doğal bir kaynak. Dünya doğayı koruma vakfının (WWF) 1999 yılında yayınladığı Avrupa’nın biyolojik çeşitlilik bakımından en değerli ve acil olarak korunması gereken 100 ormanı içerisinde yer alan Fırtına Vadisi ormanları “Avrupa Ormanları’nın Sıcak Noktaları” arasında yer alıyor. Bugün turizmi canlandırmak için yapılması planlanan bu proje yaylalara büyük zararlar verecek. Fırtına vadisindeki yaylarının hepsine gitmek için mevcut yollar bulunuyor. Yapılması planlanan yollarla yaylalar arası geçişi kolaylaştırmanın ve insanlara rahatlık sunma adına doğal güzellikleri bozmanın bir mantığı yok.

Projenin dış cephesinde, yaylalar arasındaki ulaşımın kolaylaştırılması asılı dururken iç cephede saklı kalan dinlenme tesisleri, benzin istasyonları ve otellerin inşa edilmesi duvarlara asılmaya başlamayacak mı? Bu bölgede turizmi canlandırmak için tüm bu yapılara gerek var mı? Son yıllarda turizmin yoğunlaştığı Ayder Yaylası ve Uzungöl’ün uğradığı hasarları gözlemledikten sonra diğer yaylalarında aynı zararı görmesini istemek ne kadar doğru?  Bölgede şu an mevcut turizmin gerçekleştirilmesi sırasında bile büyük aksaklıklar mevcutken, daha iyi olabileceğini düşünmek ne kadar sağlıklı bir düşünce olur ?

Fırtına vadisinde yaşayan halk geçtiğimiz yıllarda uzun bir süre HES ile mücadele etmeye çalıştı. Bu konu gündeme ne kadar getirildi? Doğanın tahribatını önlemek için nasıl bir mücadele geliştirildi?  Gelişmiş ülkelerde küresel ısınmanın etkilerini önlemek için insanlar hızla bilinçlendirilirken bizim ülkemizde yapılması planlanan önce HES şimdi Yeşil Yol Projesi tam olarak hayal kırıklığı yaratıyor.

Küresel ısınmanın doğuracağı en büyük felaketlerin başında kuraklık yer alırken; ülkemizde derelerin kurutulması ve ekolojik dengenin bozulmasına destek olmak ne kadar doğru bir hareket?  Geçtiğimiz yıl ne yazık ki ülkenin tüm verimli ovalarında kuraklığın olumsuz etkileri görüldü. Tarım ürünlerinin büyük bir kısmında randıman kaybı yaşanmasına neden olan iklim değişiklikleri, küresel ısınmanın olumsuz etkisini gözler önüne seriyor. Yapılması planlanan yeşil yol ve benzeri projelerden ekonomik anlamda büyük kazançlar sağlanacağı düşünülüyor. Fakat bu projeler düşünülenin aksine telafisi olmayan büyük hasarlara yol açacak. Dünyadaki dev ekonomiler incelendiğinde,  büyümenin yalnızca inşaat ve yol yapımı ile gerçekleşmediği çok net bir şekilde görülüyor.  Bir ülkenin para biriminin değer kazanması; o ülkede yaşayan insanların istihdamı, sanayi üretimi ve tarım politikalarının geliştirilmesi sonucunda açığa çıkan veriler ile ölçülüyor.

Küresel ısınmanın artık önüne geçemeyiz fakat bir şekilde etkilerinin azalmasına yardımcı olabiliriz. Fırtına vadisinin çocukları  olarak babaannelerimizin, dedelerimizin ve tüm yöre halkının yıllarca emek verdiği, koruduğu bu güzel yaylaların yok olmasına şahit olmak istemiyoruz. Bu dünyada nefes aldığımız her an yalnızca Hemşin değil, tüm bölgelerin korunması  için ve küresel ısınmanın etkilerini azaltmak için ortak bilincin oluşturulmasına katkı sağlamalıyız. Fırtına vadisinin güzel bedenine oyuklar açıp, beton yollar sokuşturmak yerine, doğal güzelliğinde huzur bulmak istiyoruz. Yeşil yol istemiyoruz, biz sadece yeşil istiyoruz!

Özlem Hoşer – bianet.org/biamag

Geçmişi Susturmak: Tarihin üretilmesi ve iktidar – Feyza Akınerdem

Ermeni soykırımı tartışmaları, barış süreci, Osmanlı’ya dair dolaşıma sokulan popüler anlatılar (diziler, romanlar, araştırmalar vs.), Çanakkale Muharebesi’nin yenilgiyle bitmiş bir savaştan ayrıştırılıp milli bir zafer olarak yeniden yazılması gibi sıcak gündemlerin ortasında olduğumuz bugünlerde Michel-Rolph Trouillot’nun Silencing the Past kitabının, “Geçmişi Susturmak adıyla Türkçeye kazandırılmış olması oldukça önemli.

15...

Geçmişi Susturmak, etkileyici bir dille, Haiti Devrimi (1791-1804) etrafında iç içe geçmiş hikâyeler anlatıyor. Köleliğe, köleliğin farklı biçimlerine, kölelik tarihi boyunca karşı karşıya gelmiş/iş birliği yapmış köle topluluklarına, bu karşılaşmalarda önemli roller oynamış tarihsel aktörlere dair susturulmuş hikâyelerin peşine düşüyor. Bu sayede biz de dünyanın ‘Batı’sının tarihinin, nasıl bütün bu karşılaşmaların ve aktörlerin etkin bir şekilde susturularak yazıldığını okuyoruz.

Kitaba başlığını veren susturma sözcüğüne Trouillot kavramsal bir anlam kazandırıyor. Trouillot için susturma, basitçe bazı hikâyelerin üzerinden atlamak ya da görmezden gelmek anlamına gelmiyor. Bazen birbiriyle çelişen anlatılar ve sonradan yaşanan olaylar yoluyla geçmiş bugün dahi şekillenmeye devam ediyor. Geçmişteki bazı olaylar daha sonradan siyasal ve sosyal bir önem kazanabiliyor ya da tümüyle unutulabiliyor. Hakikatler zaman içinde sorgulanıp yeniden düşünülüyor. Kitabın alt başlığı (Tarihin Üretilmesi ve İktidar), bu noktada devreye giriyor.

Michel-Rolph Trouillot
Michel-Rolph Trouillot

Bütün bunlar güncel tarih tartışmalarına, gazetelere, gündelik sohbetlere, popüler anlatılara ve akademik yazına yansıyor elbette. Peki o hâlde tarihçi, bu soruları hangi teknikleri kullanarak cevaplandırır ve kadim suskunlukları nasıl konuşturur ya da konuşturabilir mi? Bu konuşturmalar nasıl başka susturmalarla mümkün olur? Bu açıdan Trouillot’un çerçevesini çizdiği tarih, susturma ve hakikat kavramları, belirli bir tarihsel olayı anlatma çabasının ötesinde, tarihin üretimi ve çeşitli biçimlerde kullanımına dair teorik bir rehber işlevi görüyor. Kitabı okurken, yukarıda bahsettiğim güncel tarih tartışmalarını ve popüler tarih anlatılarını Trouillot’nun kavramsallaştırması üzerinden yeniden düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

Belki bu kitabın en kuvvetli yönlerinden biri, okuyucuların Türkiye’deki can alıcı sorunlardan mesafe alıp tarihyazımına başka bir noktadan, uzak bir coğrafya üzerinden bakabilmeleri olacak. Trouillot bildik bir tarih anlatısından farklı olarak, tarihi olayların, onların hikâye ediliş biçimlerinin ve birbirleriyle ilişkilerinin izini sürerken, asıl olarak bir yöntem tartışması  yapıyor. Bu açıdan Geçmişi Susturmak, tarihçiler, sosyal bilimciler, edebiyatçılar, yani tarih, anlatı, hakikat, hafıza ve toplumsallık üzerine çalışan akademisyenler için oldukça yol gösterici olacaktır.

16Bunun yanısıra, ‘geçmişin bugünü yakalama biçimleri’ üzerine kurulan argümanlar ve buna eşlik eden anlatılar herkesin zihnini açacak, farklı faillerin tarihle ilişkisini ve tarihin yeniden ve yeniden yazımındaki rolü üzerine düşünülmesine vesile olacaktır. Trouillot, iyi bir tarihyazımının, ancak olayı yaşayan, yazan ve yeniden anlatan aktörlerin konumlanmalarını dikkate alarak mümkün olabileceğini gösteriyor. Böylece kâh Dominik’te, Haiti Devrimi’nin kahramanı olarak anılan Kral Henry’ye, kâh Kral’ın sarayına, kâh köle ordularında ismi dahi unutulmuş askerlere, kâh Trouillot’nun dersini dinleyen bir öğrenciye kulak kesiliyoruz. Geçmiş ve şimdiki zamanın üretken bir biçimde, her yeniden anlatışta nasıl bir araya geldiğini, kitabın kendi anlatısının bizi içine çekmesiyle bizzat yaşıyoruz. Kanımca Trouillot’u önemli bir tarihçi olmanın yanında özel bir tarih anlatıcısı yapan da, okurla kurduğu bu ilişki.

Böylece Türkiyeli okurlar olarak, yok sayılan tarihsel süreçlerin kamusal tartışmalara dönüştüğü şu günlerde, ‘Ermeni meselesini tarihçilere bırakalım’ yahut ‘Kürt meselesinde geçmişi bırakıp önümüze bakalım’ gibi söylemlerin etkin susturma biçimleri olduğunu görebiliriz. Yahut bundan bir sonraki adımda, bu hakim söylemlere karşı verilen mücadeleyle, iktidar kendini yeniden kurar ve hakikat yeniden yazılırken nelerin susturulacağını düşünmeye başlayabiliriz. Trouillot’nun sözlerine kulak verirsek, ‘tarih, iktidarın bir meyvesi; fakat iktidar hiçbir zaman, iktidarın tahlilini lüzumsuz kılacak kadar saydam hale gelmedi.’

İlk defa 1995’te İngilizce olarak basılmış olan kitabı, Trouillot’u akademik çalışmaları esnasında okumuş ve çalışmalarında önemli bir referans olarak alan Sezai Ozan Zeybek, Türkçe’ye çevirmiş. Zor bir çeviri işinin altından başarıyla kalkmasında, bu akademik tanışıklığın etkili olduğunu düşündüm. Bunun yanında Geçmişi Susturmak, sadece tarihçilere ve sosyal bilimcilerin değil, tarihle, hikâye anlatıcılığıyla, iktidarla ve alternatif tarihlerle ilgilenen tüm okurların ilgisini boşa çıkarmayacak akıcı bir dile sahip.

Feyza Akın Erdem

 

Feyza Akınerdem

Öğretim Görevlisi

İstanbul Şehir Üniversitesi

Terry Tempest Williams: “We don’t have to be patient anymore, and we have to be present.”

0

In Turkish

American environmental activist and writer Terry Tempest Williams visited Istanbul, Turkey, last week. She was among the speakers of Halki Summit II, a conference organized by Ecumenical Patriarchate and co-sponsored by Southern New Hampshire University, focused on the theme: “Theology, Ecology, and the Word: a conversation on the environment, literature and the arts.”

Terry Tempest Williams and Ümit Şahin
Terry Tempest Williams and Ümit Şahin (Photo: Burcu Arık)

I had a chance to interview with her in Heybeliada, in the Princess Islands, after her speech for Açık Radyo and Yeşil Gazete. We talked about her own story, how she became an environmental activist, as well as how can we contribute to transformation of the society by activism.

Terry Tempest Williams is a naturalist and fierce advocate for freedom of speech, she has consistently shown us how environmental issues are social issues that ultimately become matters of justice. Known for her impassioned and lyrical prose, Terry Tempest Williams is the author of the environmental literature classic, Refuge: An Unnatural History of Family and Place; An Unspoken Hunger: Stories from the Field. Her other books are Desert Quartet; Leap; Red: Patience and Passion in the Desert, The Open Space of Democracy; and Finding Beauty in a Broken World. She is a columnist for the magazine The Progressive.

You can listen to the original inerwiew below:

The interview was aired in Açık Yeşil, a talk show presented by me and Ömer Madra in Açık Radyo (with Turkish translation). The recording of the show is here:

 

Let me start with what you said in the beginning of your speech, that you understood in a point that, “we don’t have to be patient anymore, and we have to be present.” Can you talk little bit about this and how did you realize this?

– First of all I’m so happy to be in Turkey, it’s a great privilege. I think every human being on the planet recognizes Turkey’s place in civilization, so it’s a great honor to be speaking with you today.

Thank you.

– You ask the question about at what point did I realize as an activist in America, an environmental activist, that it was no longer about being patient, but present. And not being a patient person but being a person of presence, not a person of patience. I think I came to that knowledge realizing when I realized my family was dying. Nine women in my family have all had breast cancer and seven were dead. We just lost my brother several years ago to cancer. Half of my family has been affected by cancer and the question is why. And we believe and supported by many in the medical field that the nuclear testing that was done in the Utah in Nevada Desert in the 1950’s, from 1952 to 1962 and then underground all the way to 1992 has left the soil contaminated and those of us who are “down winders”, our immune systems had been compromised, and many many deaths have occurred. So why should we be patient? We need to be present and for me that meant committing civil disobedience at the Nevada test side where they were building the nuclear bombs, the atomic bombs, the very bombs that flattened Hiroshima and Nagasaki and did so much destruction in the South Pacific as well and that we needed to protest the and the testing of those bombs which we did and we were arrested. And it mattered to me.

When was that?

– It was in 1988 through 1992. I can’t count how many times I was arrested, but I was certainly not alone there were hundreds of thousands of people in the United States. There were residents, still not. In 1992 when Bill Clinton run for against George Walker Herbert Bush, that was one of the issues and George Bush who was the president stopped nuclear testing because of the political pressure. It has not resumed since.

Then you have become an activist because of your own story, right?

– Yes I do think…

You also told about the story that you witnessed one nuclear test actually, when you were a child…

Yes I did. First of all yes, I’m an activist because of my story, because of what I hold in my body. After my mother died of ovarian cancer and breast cancer, I kept having this nightmare every night that’s flash of light in the night in the desert that was illuminated, over and over every night, the same dream. And a year after my mother passed, my father and I are having dinner and he said tell me how you are and I said not good. I’m having this nightmare, this dream, this flash of light in the night in the desert every night. And he said, well you saw that. And I said saw what. And he said I thought you knew that. As a child we were coming home from California, you were sitting on your mother’s lap, she was pregnant to Steve, I remember the date it was September 7th, the day before your birthday, we were driving toward Las Vegas, it was an hour so before dawn, we saw this explosion, we thought it was an oil tanker in front of us, we pulled to the side, and then as I told you, you know, the golden stemmed cloud was raising from the desert flour, the mushroom cloud. The atomic bomb tested. It was that moment; I realized that the seat we’ve been living under. Children growing up in the American south west, drinking contaminated milk from contaminated cows, even the breast of our mothers, members, years later, of the Clan of One-Breasted Women. So, yes I became an activist and I think when you realize, you’ve nothing left to lose my family death you need to do something in their honor. And that activism continues in various forms. I think, my writing is an active resistance and insistence, and I think all of us who consider ourselves environmentalist, conservationist, climate change activist, are no longer willing to be patient, but were demanding presence from our government leaders and it’s happening all over the world.

In one point when you’re answering to one question, it was really important for me too, because the question was about giving positive messages rather than negative things, because people are frightened, because of all these stories about nuclear power or the stories about climate change, etc. But you said that, we should not separate the positive and negative and we should see it as a whole. Can you talk a little bit about that, because I think it’s also important for us. We are also giving these messages about climate change especially, and people are always saying that you are frightening people. But just talking about positive things, I think it’s also…

– It’s a lie…

… Lie, because you said that it’s all about telling the truth.

– Well, I think, excuse me with all the respect, but for the people who say we want positive messages, you know, don’t treat us like children, I mean, treat us like citizens. We can handle the truth. I likened to I don’t want to disparaging about children. But you know, what I I’m saying… My mother was diagnosed with cancer we want our doctors to tell us the truth. We can handle the truth and you can prepare for it. You become you raise to the occasion you know that your days are limited and they’re precious days and how are you going to spend them. But if they say, oh it’s fine, she’s just a little sick, you know maybe put your life in order, but there is other life beyond you know, that doesn’t help anyone and it certainly didn’t help us. When we think about big issues of drought, and war and climate change and migration and displaced people, all of these issues that are interconnected and interrelated, I think we have to be real, I think we have to tell the truth, I think we have to be honest what the facts we know but more importantly we have to speak from our heart. This what I’m seeing, are you seeing this too? This is how I feel. Do you feel this way as well? Then we enter the conversation as human beings, not politicians not a scientist, not a theologian, not a writer. But, tell me Umit, how do you feel about climate change, how are things changing in Turkey and I will tell you what drought looks like in California, in the United States, then it’s real, then we’re in a creative, honest conversation and I think action happens when we’re honest with each other and authentic stories told, then empathy rises and we want to be of use.

And only in this way we can change, right?

– And that’s what leads to transformation, that’s right. Because I think we’re only concerned about sugar code in the message or having be more palatable or more “positive”, then I think everyone loses and we’re been manipulated, we’re not being transformed. And there’s a big difference between manipulation and transformation. And I’m interested in transformation.

And especially when we are talking about climate change, of course we are also talking about also you told about oil, fracking, coal industry, and the companies, all these lies, etc…

– And they care nothing about the people, and we’re expendable, and the land is expendable, and the people are expendable, and only few people are getting rich.

Yes, that’s why you said we have confused democracy and capitalism.

– Yes…

So, how do we challenge this? What kind of messages we can carry to the society? Because it’s also not easy to make people hear about these big words, capitalism, etc. So…

– Right, I think your point is about abstractions. Abstractions don’t move people. All of us the eyes go rolling back into our head, right? I think that’s why it’s so important to have grassroots organizing. I think numbers matter. They matter in America, the matter to any democracy, and I think civil disobedience matters. I can say that from the United States, because… Well, no, it can even say that, because people are being killed in the United States. We are so-called democracy, but we all know the message of Edward Snowden, we all are seeing what’s happening with race relations and wealth disparity, not only in the United States but around the world. But I have to believe that in the world social media in the world instantaneously we know what’s happening, that numbers matter and social media matters. And I think creative actions matter. And in the US in the climate justice movement we’re seeing great deal about actions, marches, protests, real confrontations with oil. BP, we’re not impressed by their ad campaign because we know that people in the Gulf coast are sick from the oil spill, you know 5 years later. We’re not impressed by their telling us that clean-up because we’re seeing the birds are not reproducing like they’re used to. And oil spills that took place in Santa Barbara, California that thousands of people stood up hand to hand to hand to hand for miles, to show how these coast need to be protected. The oil companies are afraid of bad press because that means their stock may go down. I think that we have to put pressure to and we see…

Connecting local movements…

– That’s right. So I think local matters, I think numbers matter, and think creativity matters, and I think stamina and for long view matters.

And maybe one not last, but before the last, you also said that giving people courage. Because you can tell people the truth, you can tell people the facts, but this doesn’t mean that these people will move, will do something to change, so we have to inspire people, we have to somehow connect science and narrative and writings as you have done. So what do you propose to the activists in these terms?

– Well I think it’s this that and all of it. It’s like a mosaic. I’m so excited to see the mosaics in Istanbul on Thursday in the Hagia Sofia. And I think that the mosaics in Turkey inspire me that, each of us hold a piece of the mosaic to create this beautiful pattern. In the United States I can tell you college students actively putting pressure on their administrations in the college campuses, to their presidents, saying we want you to divest from fossil fuels. That is happening. We see in Norway that is happening, we see the Guardian that is happening, so that’s one way of protest. I think another way is how do we live more lightly on the planet and how do we confront these big changes in our own lives. That’s more difficult, I’m so aware of my own hypocrisy. But I think for me, the most important thing what is my gift, what can I do what’s my piece of the mosaic. I write. So, writing is my activism. I tell stories. I come from a culture where they say a woman’s voice does not matter. My voice matters. And if my voice matters, your voice matters. If I tell you a story, you will tell me yours. And in that we take courage from one another. I think we have to remember, that we all have the same color blood that we all live on the same kind of planet. And what we are going to do with one beautiful life. I want to protect what I love.

Ok, so last and last question that, we actually try to ask this question quite often to the people whom we are inspired. It is a quite simple and straightforward question. But I think it’s not easy to answer. Where the world is heading, do you think?

– Where is the world heading?… I think it’s yet to be determined. I don’t know. I hope that the world is heading toward a greater sense of empathy toward one another and the planet. I hope that the world is heading toward a new renaissance, a new transformation, and you and I have this conversation from America to Turkey. If we don’t find that empathy, if we don’t find that action, if we don’t find hope in action, then I fear where we’re heading is our own extinction. And the animals among us, the plants among us, and the poorest of the poor among us are showing us the future. So when we hear from the icon painter that they paint the saints with a bright sadness, that’s what I’m feeling now, is a bright sadness as a writer. We need to grieve, we need to know that there is a real world, that is really dying and we need each of us to pick our paper, our paint brush, or microphone, or classroom and do the work that is ours to do with the utmost integrity and fervor.

Terry Tempest Williams, thank you very much.

– Thank you.

Interview: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

(Yeşil Gazete)

 

Terry Tempest Williams: “Artık sabırlı değil, var olmalıyız”

Amerikalı çevreci yazar ve aktivist Terry Tempest Williams geçen hafta İstanbul’daydı. Ekümenik Patrikhane ve Southern New Hampshire Üniversitesi tarafından bu yıl ikinci düzenlenen “Teoloji, Ekoloji ve Söz” başlıklı Halki zirvesinin konuşmacıları arasında bulunan Williams’la, konuşmasının ardından zirvenin yapıldığı Heybeliada’da bir röportaj gerçekleştirme fırsatı buldum.

Terry Tempest Williams ve Ümit Şahin
Terry Tempest Williams ve Ümit Şahin (Fotoğraf: Burcu Arık)

1955’de California’da doğan ve Utah eyaletinde, Salt Lake City’de büyüyen Williams, oldukça tutucu, Mormon bir ailede ve çevrede yetişmiş. Çocukluğu atom bombası denemeleri sırasında geçen Williams ailesinden çok sayıda kişiyi kanser hastalığından kaybetmiş. Zaten Williams, okuyacağınız röportajda kendi hikayesiyle aktivizm arasındaki bağlantıyı da anlatıyor.

Aktivistliğin yanı sıra doğa anlatısı ve edebiyatı alanında tanınmış bir yazar olan Terry Tempest Williams’ın en tanınmış kitabı Refuge: An Unnatural History of Family and Place 1992’de yayımlandı. Diğer kitapları arasında Leap (2000), Finding Beauty In A Broken World (2008) ve When Women Were Birds (2012) sayılabilir.

Röportajın Açık Radyo’da Ömer Madra ile birlikte yaptığımız Açık Yeşil programında Özde Çakmak’ın Türkçesiyle çevirili olarak yayımlanan kaydını aşağıdan dinleyebilirsiniz:

 

Röportajın İngilizce orjinalini de aşağıdan dinleyebilirsiniz:

 

Konuşmanızın başında söylediklerinizle başlayalım. Bir noktada “bundan böyle sabırlı olmamamız, var olmamız” gerektiğini anladığınızı söylediniz. Biraz bundan ve bunun nasıl farkına vardığınızdan bahseder misiniz?

Öncelikle Türkiye’de olmaktan dolayı çok mutluyum, bu büyük bir ayrıcalık. Bence gezegendeki her insan Türkiye’nin medeniyetteki rolünün farkındadır, bu yüzden bugün sizinle konuşmak büyük bir onur.

Teşekkürler.

Amerikalı bir aktivist, bir çevre aktivisti olarak hangi noktada konunun sabırlı olmak değil de var olmak, hazır bulunmak olduğunu anladığımı sordunuz. Sabırlı bir kişi değil, kendini ortaya koyan bir kişi olmalıyız, sabır insanı olmamalıyız. Sanırım bu bilgiyi ailemin ölmekte olduğunu fark ettiğimde edindim. Ailemde dokuz kadında meme kanseri vardı ve yedisi öldü. Birkaç yıl önce erkek kardeşimi de kanser yüzünden kaybettik. Kanser ailemin yarısını etkiledi ve asıl soru “neden”di. Utah’da Nevada Çölü’nde 1950’lerde, 1952’den 1962’ye kadar yerüstünde ve sonra da 1992’ye dek yeraltında yapılan nükleer denemeler toprağı kirletti, bunu tıp alanındaki çoğu kişi de destekliyor. Bizim gibi “rüzgârın estiği yönde” yaşayanların (downwinders) bağışıklık sistemleri zayıfladı, çok sayıda ölüm meydana geldi. Öyleyse neden sabırlı olalım ki? Bunun yerine sahnede olmamız gerekir ve benim için bu, nükleer silahların, atom bombalarının, Hiroshima ve Nagasaki’yi yerle bir eden ve Güney Pasifik’te de nice yıkıma yol açan bombaların yapıldığı Nevada deneme alanında sivil itaatsizlik yapmak anlamına geliyordu. O bombaların denenmesini protesto etmeliydik ve ettik de, bu nedenle de tutuklandık. Bu benim için önemliydi.

Ne zaman oldu bu?

1988’den 1992’ye kadar. Kaç defa tutuklandım, sayısını bilmiyorum, fakat kesinlikle yalnız değildim, Amerika Birleşik Devletleri’nden yüz binlerce insan bizimle birlikteydi. Bill Clinton 1992’de George Walker Herbert Bush’a karşı adaylığını koyduğunda gündemdeki meselelerden biri de buydu ve Başkan George Bush politik baskı yüzünden nükleer denemeleri durdurdu. O zamandan beri de yapılmadı.

Demek ki sizi aktivist yapan kendi hikayenizdi, öyle değil mi?

Evet, sanırım öyle…

Çocukken tanık olduğunuz bir nükleer deneme hikayesinden de söz ettiniz…

Evet, söz ettim. Öncelikle, evet ben kendi hikayem yüzünden, bedenimde taşıdığım şey yüzünden bir aktivistim. Annem yumurtalık ve meme kanserinden öldükten sonra her gece çölün ani bir ışıkla aydınlandığına dair bir kabus görüyordum, üst üste her gece, aynı rüya. Annem vefat ettikten bir sene sonra babamla birlikte akşam yemeği yiyorduk ve o, “söyle bakalım nasılsın” dedi ve ben de “pek iyi değil” şeklinde cevap verdim. “Her gece bu kabusu, bu rüyayı, çölde gece yanan o ani ışığı görüyorum.” “Sen onu gördün zaten” dedi. “Neyi gördüm” dedim. “Bunu bildiğini sanıyordum” dedi. “Sen çocukken arabayla California’dan eve dönüyorduk, sen annenin kucağında oturuyordun, annen Steve’e hamileydi, tarihi hatırlıyorum, Eylül’ün yedisiydi, doğumgününden bir gün önce, Las Vegas’a doğru gidiyorduk, şafağa birkaç saat vardı, bir patlama gördük, önümüzdeki petrol tankerinin patladığını sandık, arabayı kenara çektik, sana söylediğim gibi çöl zemininden altın gövdeli bir bulut yükseliyordu, bir mantar bulutu. Atom bombası denemesi yapılmıştı.” İşte tam o anda içinde yaşadığımız yeri fark ettim. Amerika’nın güney batısında, radyasyon bulaşmış ineklerin, hatta annelerimizin memelerinden, radyasyon bulaşmış sütleri içerek büyüyen çocuklardık. O kadınlar daha sonra tek memeli kadınlar kabilesinin birer üyesi oldular. Bu yüzden, evet, bir aktivist oldum ve bence farkına vardığımda kaybedecek hiçbir şey kalmamıştı. Ailem ölmüştü ve onların onuruna bir şeyler yapmam gerekiyordu. Aktivizm çeşitli biçimlerde olur. Bence benim yazı yazmam aktif bir direniş ve ısrardır ve bence kendini çevreci, doğa korumacı, iklim değişikliği aktivisti sayan kimse artık sabırlı olmak istemiyor. Hükümet liderlerinden tanınma talep ediyor ve bu dünyanın her yerinde oluyor.

Bir noktada bir soruya yanıt verirken söylediğiniz şey benim için de çok önemliydi, çünkü soru olumsuz şeylerden ziyade pozitif mesajlar vermek üzerineydi, zira insanların bütün bu nükleer enerji ya da iklim değişikliği vs. hakkındaki hikayelerden korktuğu söyleniyor. Fakat siz dediniz ki, olumlu ile olumsuzu birbirinden ayırmamalıyız, onu bir bütün olarak görmeliyiz. Biraz bundan bahsedebilir misiniz, çünkü bu bizim için de önemli. Biz de özellikle iklim değişikliği hakkında konuşuyoruz ve insanlar hep onları korkuttuğumuzu söylüyorlar. Fakat sadece olumlu şeylerden bahsetmek de…

Yalan söylemektir…

Evet yalan, çünkü sizin de dediğiniz gibi bu aslında bir gerçekleri söyleme meselesi.

Beni bağışlasınlar ama pozitif mesaj istediğini söyleyenlere şunu söylemek istiyorum: Bize çocuk muamelesi yapmayın, bize yurttaşlar olarak davranın. Gerçeklerle başa çıkabiliriz. Çocukları küçümsemek için söylemiyorum ama ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Ne diyorum biliyor musunuz? Anneme kanser tanısı konduğunda doktorların bize gerçeği söylemesini istedik. Gerçeklerle başa çıkabilirsin ve olacaklara hazırlanabilirsin. Günlerin sayılıdır ve bunlar kıymetli günlerdir, onları nasıl geçireceğin konusunda gerekeni yaparsın. Ama derlerse ki, ah, sorun yok, o sadece birazcık hasta, o zaman belki hayatını başka türlü düzene koyarsın ve bunun kimseye faydası yoktur, kesinlikle bize de olmazdı. Kuraklık, savaş, iklim değişikliği, göç ve yerlerinden yurtlarından edilmiş insanlar gibi önemli konuları düşündüğümüzde, tüm bu birbirine bağlı ve birbiriyle ilişkili sorunlar hakkında bence sahici olmalıyız, gerçeği söylemek zorundayız, olgular hakkında dürüst olmalıyız, fakat daha da önemlisi yüreğimizden gelerek konuşmalıyız. Benim gördüğüm bu, sen de görüyor musun? Ben bu şekilde hissediyorum, sen de bu şekilde hissediyor musun? O zaman bir siyasetçi, bilim insanı, ilahiyatçı ya da yazar olarak değil de bir insan olarak konuşmaya başlarız. Söyle bana Ümit, iklim değişikliği hakkında ne hissediyorsun, Türkiye’de nasıl değişimler yaşanıyor? Ben de sana kuraklığın California’da nasıl göründüğünü anlatayım. O zaman gerçek, yaratıcı, dürüst bir sohbet içindeyiz demektir, birbirimize karşı dürüst olduğumuzda, özgün hikayeler anlattığımızda eyleme geçeriz, sonra empati gelişir ve bir işe yaramak isteriz.

Ve ancak bu şekilde değiştirebiliriz, değil mi?

Dönüşümü başlatan budur, doğru. Çünkü sanırım biz sadece toz pembe mesajlarla ya da daha yenir yutulur ya da daha “pozitif” şeylerle ilgileniyoruz. Böyle yaparsak bence herkes kaybeder. Manipüle ediliriz, dönüşüme uğramayız. Ben dönüşümle ilgileniyorum.

Özellikle iklim değişikliğinden bahsederken, petrolden, kaya gazından, kömür endüstrisinden, şirketlerden ve bütün o yalanlardan vs. bahsettiniz…

Çünkü insanlar onların umurlarında değil, bizler gözden çıkarılabiliriz, toprak gözden çıkarılabilir, halk gözden çıkarılabilir, sadece birkaç kişi zenginleşsin diye…

Evet, bu yüzden demokrasi ile kapitalizmi birbirine karıştırdığımızı söylediniz.

Evet…

Peki, bu sorunu nasıl çözebiliriz? Topluma ne tür mesajlar verebiliriz? Çünkü kapitalizm vs. gibi büyük lafları insanların dinlemesini sağlamak da kolay değil. Bu yüzden…

Sanırım senin varmak istediğin nokta, soyutlama. Soyutlamalar insanları harekete geçirmiyor. Hepimiz o lafları duyunca böyle gözlerimizi deviririz değil mi? Bence işte bu yüzden taban örgütlenmeleri önemlidir. Bence sayılar da önemlidir. Amerika’da önemlidirler, her demokraside önemlidirler ve bence sivil itaatsizlik de önemlidir. Bunu Birleşik Devletler’den söyleyebilirim çünkü… Hayır, aslında şunu da söylemek lazım, çünkü Birleşik Devletler’de de insanlar öldürülüyor. Sözde demokrasiyiz, ama Edward Snowden’ın mesajını hepimiz biliyoruz. Irk meselelerinde neler olduğunu hepimiz görüyoruz ya da servet eşitsizliğini, sadece Birleşik Devletler’de değil dünyanın her yerinde. Artık bu dünyada neler olduğunu hemen öğreniyoruz, sayılar önemli, sosyal medya önemli. Ve bence yaratıcı eylemler de önemlidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde iklim adaleti hareketinde eylemler, yürüyüşler, protestolar, petrolle gerçek yüzleşmeler gibi pek çok şey yapıldığını görüyoruz. BP’nin reklam kampanyası bizi etkilemedi, çünkü petrol sızıntısından beş yıl sonra Körfez kıyısındaki insanların hasta düştüğünü biliyoruz. Bize o petrolü temizlemekten bahsettiklerinde etkilenmiyoruz, çünkü kuşların eskiden olduğu gibi çoğalamadıklarını görüyoruz. Ve Santa Barbara, California’da gerçekleşen petrol sızıntısından sonra, bu kıyıların nasıl korunması gerektiğini göstermek için binlerce insan elele durarak kilometrelerce zincir oluşturuyor. Petrol şirketleri basında çıkan kötü haberlerden korkuyorlar, çünkü bu hisselerinin düşebileceği anlamına geliyor. Bence baskı yapmalı ve görmeliyiz…

Yerel hareketleri birleştirmek yani…

Doğru. Bence yerel önemlidir, sayılar önemlidir, yaratıcılık önemlidir ve bence dayanıklılık ve geleceği dikkate almak önemlidir.

Son soruya gelmeden bir şey daha sormak istiyorum. İnsanlara cesaret vermekten bahsettiniz. Çünkü insanlara gerçekleri söyleyebilirsiniz, doğruları anlatabilirsiniz, ama bu insanların harekete geçeceği, değişmek için bir şeyler yapacağı anlamına gelmez. Bu yüzden insanlara ilham vermek zorundayız, bir şekilde sizin de yaptığınız gibi bilimi, anlatı ve yazıyla birleştirmeliyiz. Bu anlamda aktivistlere ne önerirsiniz?

Biraz ondan, biraz bundan ve hepsi. Mozaik gibi. Perşembe günü Ayasofya’daki mozaikleri görecek olmaktan dolayı çok heyecanlıyım. Türkiye’deki mozaikler bana ilham veriyor, her birimiz bu güzel deseni yaratmak için mozaiğin bir parçasını oluşturuyoruz. Size şunu söyleyebilirim, Amerika’da üniversite öğrencileri kampüslerde yöneticilere, başkanlarına aktif olarak baskı uyguluyor, fosil yakıtlardan yatırımların çekilmesini istiyorlar. Bu oluyor. Bunun Norveç’te de olduğunu görüyoruz. Guardian’a bakıyoruz, bu oluyor. Protestonun bir yolu bu. Diğer yolu ise gezegende nasıl daha hafif yaşarız ve hayatımızdaki bu büyük değişimlerlerle nasıl yüzleşiriz. Bu, daha zor. Kendi ikiyüzlülüğümün de farkındayım. Bence en önemli şey şu: Benim yeteneğim ne, bu mozaiğe ben ne katabilirim? Ben yazarım. Bu yüzden, yazmak benim aktivizmim. Ben hikayeler anlatıyorum. Benim geldiğim kültürde kadının ne dediğinin önemi yoktur. Oysa benim ne dediğim önemli. Benim dediğim önemliyse, seninki de önemlidir. Sana bir hikaye anlatırsam, sen de bana kendi hikayeni anlatırsın. Ve böylece birbirimizden cesaret alırız. Şunu unutmamalıyız; hepimizin kanı aynı renkte akıyor, hepimiz aynı gezegende yaşıyoruz. Elimizdeki bu güzel hayatla ne yapacağız? Ben sevdiğim şeyi korumak istiyorum.

Peki, son soru… İlham aldığımız insanlara sıkça sormaya çalıştığımız bir soru bu. Çok basit ve doğrudan bir soru. Fakat sanırım cevaplaması kolay değil: Dünya nereye gidiyor?

Dünya nereye gidiyor?… Bu daha belli değil. Bilmiyorum. Umarım dünya birbirine ve dünyaya karşı daha büyük bir empati anlayışına doğru gidiyordur. Umarım dünya yeni bir rönesansa, yeni bir dönüşüme doğru gidiyordur, seninle birlikte Amerika’dan Türkiye’ye böyle bir sohbet gerçekleştiriyoruz. O empatiyi bulamazsak, o eylemi bulamazsak, eylemdeki umudu bulamazsak, korkarım ki gittiğimiz yer kendi soyumuzun tükenmesidir. Aralarında yaşadığımız hayvanlar, aralarında yaşadığımız bitkiler, aramızdaki en yoksullar bize geleceği gösteriyor. İkona ressamlarının azizleri parlak bir hüzünle resmettikleri gibi, ben de şimdi bir yazar olarak öyle hissediyorum: parlak bir hüzün. Kederlenmeliyiz, ölmekte olanın gerçek bir dünya olduğunu bilmeliyiz. Ve her birimiz kağıdımızı, boya fırçamızı, mikrofonumuzu ya da sınıfımızı alıp, olanca doğruluk ve hevesle işimizi yapmalıyız.

Terry Tempest Williams, teşekkür ederim.

Teşekkürler.

 

Röportaj: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Çeviri: Özde Çakmak – Yeşil Gazete

(Yeşil Gazete)

Büyümeme-Yeni bir Devrin Lügatçesi

ENTITLE – Political Ecology Network (Politik Ekoloji Ağı) projesi çerçevesinde gerçekleşecek Degrowth-Vocabulary for a New Era (Büyümeme-Yeni bir Devrin Lügatçesi) oturumuna davetlisiniz.

Giorgos Kallis, Ashish Kothari ve Amita Baviskar’ın konuşmacı olarak yer aldıkları oturum bugün (19 Haziran Cuma günü) Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü içerisindeki Albert Long Hall Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek. Panel İngilizce olacak ve 16:30’da başlayacak.

duyuru-Degrowth Vocabulary for a New era

Büyüme-me veya planlı küçülme olarak da geçen degrowth nedir?

Ekonomik durgunluk, hızlı yoksullaşma, artan eşitsizlikler ve sosyo-ekolojik felaketlerin hüküm sürdüğü bir dönemde yaşıyoruz. Egemen söylem bunların ekonomik kriz, yetersiz büyüme veya az gelişmişlik sonucu ortaya çıktığını söylüyor. Büyümeme veya planlı küçülme (degrowth) ise büyümenin bu problemlerin ana nedeni olmakla kalmayıp masraflı, ekolojik olarak sürdürülemez ve içsel olarak adaletsiz olduğunu öne sürüyor.

Kullanılan dil telaffuz edilmek isteneni ifade etmekte yetersiz kaldığında yeni bir lügatçe oluşturmanın zamanı gelmiş demektir. Büyümeme (degrowth, décroissance) de böyle ortaya çıkmış ve daha az doğal varlık kullanan, daha farklı yaşamak için kendini organize eden toplumları işaret etmeye başlamıştır. Büyümeme, büyüme ilüzyonunun reddedilmesi gerektiğini söyler ve kamusal tartışmaların ekonomizm dilinin sömürgesinden kurtarılması çağrısı yapar. Ekonomik büyümenin toplumsal bir hedef olarak konulmasının ortadan kaldırılması gerektiğini söyler. Toplumsal adalet ve ekolojik sürdürülebilirlik amacıyla üretim ve tüketimin demokratik azaltımını savunur. ‘Basitlik’, ‘şenlik’, ‘özyönetim’, ‘müşterekler’ ve ‘özen’ bir büyümeme toplumunun nasıl görüneceğine dair ipucu veren kelimelerden bir kaçıdır.

Kuzey Ormanları Savunması, “3. Köprü artık 2 beton kuleden ibaret”

Kuzey Ormanları Savunması, 3. Köprü güzergahını içeren plan değişikliğinin iptaline ilişkin 8. İdare Mahkemesi’nin verdiği karara yönelik düzenlenen basın toplantısında “3. Köprü artık 2 beton kuleden, Kuzey Marmara Otoyolu ise asfalt izinden ibarettir” dedi. Şehir Plancıları Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Yıkıcı ise “Köprü ayaklarıyla kalabilir, biz bunu Kuzey Ormanları büstü olarak da adlandırabiliriz” diye konuştu.

47

Kuzey Ormanları Savunması ile Şehir Plancıları ve Mimarlar Odası’nın da aralarında bulunduğu meslek odaları, 3. Köprü güzergahını içeren plan değişikliğinin iptaline ilişkin karar hakkında basın toplantısı düzenledi.

Beşiktaş ’ta bulunan Şehir Plancıları Odası’nda gerçekleşen toplantıda, 8. İdare Mahkemesi’nin “Kuzey Marmara-Beykoz-Boğaziçi Geri Görünüm ve Etkilenme Bölgesi Geçişi ile Sarıyer İlçesi-Rumelifeneri-Boğaziçi Geri Görünüm ve Etkilenme Bölgesi Geçişlerine İlişkin 1/5000 Ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı Değişikliği”nin iptal kararı ele alındı. Toplantıya Şehir Plancıları Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Yıkıcı, Mimarlar Odası avukatı Can Atalay ve Kuzey Ormanları Savunmasından Ceyda Sungur katıldı. Toplantının yapıldığı salona, “Doğa ve hukuk cinayetini, köprü ve havalimanını durdurun” yazılı pankart asıldı.

“İNŞAATI DERHAL DURDURUN”

Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası İstanbul şubelerinin açtığı ortak davada alınan iptal kararına ilişkin yapılan basın açıklamasında “3. Köprü artık 2 beton kuleden, Kuzey Marmara Otoyolu ise asfalt izinden ibarettir. Mahkeme plan değişikliklerinin İBB yerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın onayı ile yürürlüğe konmasını hukuka aykırı bulmuştur. Verilen kararla köprü ayaklarını her iki yakada 3. Köprü güzergahı ile bağlayacak ana koridorları içeren planlar iptal edilmiştir ki bu karar proje bütünlüğünün iptalini de gerektirir niteliktedir” ifadelerine yer verildi. Kuzey Ormanları Savunması adına yapılan basın açıklamasında projenin derhal durdurulması çağrısında bulunarak, mahkeme kararının uygulanması talep edildi. Kuzey Ormanları Savunması, Cumartesi günü Sarıyer Garipçe kavşağında eylem çağrısında bulundu.

“KARAR KÖPRÜNÜN DENİZ ÜSTÜNDEKİ KISMINA GİDEN EN KRİTİK ALANI KAPSIYOR”

Basın toplantısında konuşan Mimarlar Odası avukatı Can Atalay, kararın etkili olduğu alanın Avrupa ve Anadolu yakaları geri görünüm ve etkileşim geçiş sahaları olduğunu vurgulayarak “Bu alan köprünün deniz üstündeki kısmına giden en kritik alan. Şu anda burada herhangi, bir inşaat yapılamaz. Durum çok açık” şeklinde konuştu. 3. Köprünün, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Kadir Topbaş tarafından imzalanan 1/100 binlik planda yer almadığını hatırlatan Atalay, “Aradan bir yıl dahi geçmeden 3. Köprü inşaatına başladılar. Önce 1 yıl içinde ne değişti, fikirlerini neden değiştirdiler bunun yanıtını verecekler ve bu kararı uygulayacaklar” dedi.

“KÖPRÜ BÖYLE KALABİLİR; AYAKLARINI KUZEY ORMANLARI BÜSTÜ OLARAK ADLANDIRIRIZ”

Şehir Plancıları Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Yıkıcı kararın Kuzey Ormanları için çok önemli olduğunu belirterek projenin derhal durdurulması gerektiğini savundu. Yıkıcı, “Köprü ayaklarıyla kalabilir, biz bunu Kuzey Ormanları büstü olarak da adlandırabiliriz” diye konuştu. Toplantıya katılan CHP Parti Meclisi Üyesi Yasemin Öney Cankurtaran ise 3. Köprünün planlama süreçlerinde belediyeye ait yetkilerin bakanlığa devredildiğini belirterek “1/1000’lik planlar ilçe belediyelerine ait yetki ve sorumluluk içindeydi. Ancak baktılar ki bu izni çıkaramıyorlar, bir anda Bakanlığa devredildi. Torba kanunlarla, gece yarısı çıkarılan kanunlarla, doğaya, insana saygı duymadan bir anda yetki devri yapıldı” ifadelerini kullandı.

(Radikal)

3. Ankara Ekolojik Yaşam ve Toplum Günleri, Çiğdemim Derneği’nde devam ediyor

Çiğdemim Derneği, DBB (Doğal Besin, Bilinçli Beslenme) Gönüllüleri ve Emet Değirmenci tarafından bu yıl  “Gerçek Gıda ve Gıda Hakkı” temasıyla üçüncüsü düzenlenen Ankara Ekolojik Yaşam ve Toplum Günleri 17 Haziran Çarşamba günü başladı.

44

Mersin, İstanbul, İzmir, Antalya, Çanakkale, Bolu ve Ankara’dan 40’ı aşkın katılımcı ile 17-20 Haziran 2015 tarihleri arasında Ankara Çiğdem Mahallesi’nde bulunan Çiğdemim Kültür Evi ve Mahalle bostanında devam edecek olan etkinliğin son gününde Elmadağ yakınlarında Balaban Çiftliği de ziyaret edilecek.

III. Ankara Ekolojik Toplum ve Yaşam Günleri’nin amacı, kentte yaşayan tüketicileri gerçek gıda konusunda bilinçlendirmek, farkındalıklarını artırmak, gerçek gıdaya erişim konusunda neler yapabilecekleri konusunda bilgilendirmek ve bir insan hakkı olarak tanınan temiz, sağlıklı ve güvenilir gıdaya sürekli erişim hakkını hatırlatmak.

46

Bu amaçla  etkinlik süresince tarım ve gıda konusu farklı boyutlarıyla (ekonomik, sosyal, sağlık, iklim değişikliği vb.) tartışılacak, üreticiler doğrudan dinlenecek, gıda toplulukları, ekolojik pazarlar, kent bahçeleri gibi çalışmalardan edinilen deneyimler paylaşılacak ve gerçek gıda atölyeler aracılığıyla ilk elden tadılacak.

Sivil Düşün AB programı Aktivist desteği tarafından desteklenen etkinliğin ilk günü olan 17 Haziran Çarşamba günü Emet Değirmenci gıda hakkı, yerel üreticiler ve tüketiciler, Sağlıklı toprak ve gerçek gıda, Önder Algedik iklim değişikliği ve gıdamız, Fikret Başkaya Kapitalizm ve Gıda Sistemi, Berna Çol’’da Sosyal hareket olarak yerel ye-mek konularında sunum yaptılar. İlk günün sonunda Tohum Topları hazırlandı.

İlk gün sonunda katılımcılar Emet Değirmenci ile birlikte tohum topları hazırladılar
İlk gün sonunda katılımcılar Emet Değirmenci ile birlikte tohum topları hazırladılar

Etkinliğin 18 Haziran Perşembe günü gerçekleşen ikinci günü ise uzman hekim Dr. Cengiz Başkaya’nın “Gerçek Gıda ve Sağlık” sunumu ile başladı. Antalya Elmalı’da bulunan Tanal Çiftliği’nden Serpil ve Serdar Tanal’ın, “Ekolojik Üretim ve Tüketiciye Katkıları” ve Boğaziçi Üretim Kooperatifi BÜKOOP’tan Cem Mert Dallı’nın, “Tüketici Kooperatifleri, BÜKOOP” sunumlarının ardından yemeğe geçildi. İkinci gün öğleden sonra Çankaya Belediyesi Kent ve Tarım İşleri Koordinatörü Mehtap Yüksel’in, “Kent Bostanları, Kent Kır Kardeşliği ve Organik Pazarlar” sunumunun hemen ardından gerçekleşen ve Sloow Food Ankara’nın Bolu’dan katılan gıda mühendisi üyeleri Dr. Ahmet Yaman ve Dr. Hülya Yaman’ın, “Geleneksel gıda mı, endüstriyel gıda mı?” sunumları ile sona erdi.

3. Ankara Ekolojik Yaşam ve Toplum Günleri bugün (Cuma) DBB ve Slow Food Ankara üyesi, aynı zamanda bu etkinliğin koordinatörü Ayşegül Çerçi’nin, “”Gıda Hakkı ve Gıda Toplulukları”, DBB üyesi Ceyhan Temürcü’nün, “TDT ve KOS deneyimleri: DBB Ankara Doğal Besin ve Bilinçli Beslenme Grubu”, Buğday Derneği’nden Ahmet Berktay Atik’in, “Doğal ve Yerel Ürüne Güvenli ve Aracısız Ulaşım”, Yeryüzü Derneği’nden Hüseyin Varış’ın, “Kent Bahçeleri Dünya ve Türkiye Deneyimleri” sunumları ile DBB Marangoz Çiftliği’nden Nevin Marangoz’un, “Kestirme Peynir Yapımı Atölyesi” ile devam edecek.

Ekolojik Yaşam günleri Cumartesi günü ise Elmadağ Balaban Vadisi’ndeki Yeşilce Organik Üretim Çiftliği’nin ziyaret edilmesi ile sona eriyor.

Çiğdemim Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Fatih Fethi Aksoy önceki yıllarda edindikleri tecrübe ve Sivildüşün’ün desteğiyle bu yıl hem içerik olarak daha doyurucu bir program hazırladıklarını hem de daha fazla katılımcıyı ağırlayabildiklerini söyledi. Aksoy ayrıca Ankara’da ilk ve tek olan bu etkinliğinin önümüzdeki yıllarda da devamı için herkesden katkı beklediklerini bildirdi.

(Yeşil Gazete)

IŞİD’çiler neden gülüyorlardı? – Orhan Kemal Cengiz

IŞİD militanı Washington Post’a demeç verdi, “Savaşın başında bize katılan savaşçıların çoğunluğu, malzeme ve teçhizatlarımız hep Türkiye üzerinden geldi” dedi…
Kimse çıkıp yok böyle bir şey demedi…

* * *

New York Times, IŞİD Türkiye’ye sattığı petrolden muazzam gelir elde ediyor diye yazdı…

Bu büyük iddia gargaraya geldi…

* * *

Newsweek dergisi, Türkiye cihatçı otobanına döndü, bütün cihatçılar Türkiye’den geçiyor diyerek kapak yaptı…

Mır mır mır söylenmeler dışında bir cevap duymadık.

* * *

Der Spiegel, Türk hükümeti IŞİD’e açıkça destek veriyor dedi, sayfa sayfa iddialarda bulundu; uçuş numarası vererek, şu uçak Hatay’a indi ve IŞİD’çiler ellerini kollarını sallayarak bir araca atlayıp gittiler diye yazdı…

Ne bir soruşturma açıldı ne dişe dokunur bir cevap geldi…

* * *

Türkiye medyasında her kim ki IŞİD’e yardım ediliyor, IŞİD’in varlığına göz yumuluyor diye yazacak olsa, yandaş kalemlerin gazabına uğradı, yurtdışına ispiyonculukla suçladılar bu iddia sahiplerini, “Sizler bu ülkenin yöneticilerini Lahey’e göndermeye çalışıyorsunuz” dediler…

* * *

Ama IŞİD’le ilgili iddiaların ardı arkası kesilmek bilmedi; Ankara’dan şu bölgeden militan devşiriyorlar, Hatay’da hatta İstanbul’da hastanelerde tedavi görüyorlar dendi,
fotoğraflar, tanıklıklar saçıldı ortalığa…

Hiçbir şekilde hiçbir soruşturma yapılmadı…

* * *

En son Cumhuriyet Gazetesi, mühimmat ihbarı üzerine yakalandıktan sonra, “yer gösterme” işlemi yaptırılan zanlı şoförlerin görüntülü ifadelerini yayınladı. Adamlar, açık açık anlatıyorlar, IŞİD’in Atme kampından aldığımız militanları ve silahları Türkiye üzerinden Tel Abyat’a taşıdık diye… Devlet görevi yaptık diyorlar…

* * *

Geçen hafta gördük, IŞİD militanları Türkiye sınırının hemen gerisinde pişmiş kelle gibi sırıtıyorlardı. Yüzlerinde kontrol edemedikleri bir gülümsemeyle sınırımıza kadar gelen IŞİD militanlarının bildiği ama bizim bilmediğimiz bir hikâye olmalı…

* * *

O hikâyenin ne olduğunu bu ülkede savcılar ve hukuk harekete geçmeden asla öğrenemeyeceğiz. Eğer bitmek bilmeyen bu iddiaların binde biri bile doğruysa,
Türkiye’de birileri çok ciddi suç işliyor demektir.

Bizim ceza yasasının 76 ve 77. maddeleri soykırım, savaş suçu ve insanlığa karşı suçları en ağır şekilde cezalandırıyor. IŞİD’in Suriye ve Irak’ta bu suçları işlediğine en küçük bir şüphe yoktur. IŞİD’çilere yardım edenler de bu suçlara iştirak ediyor, yardım ve yataklıkta bulunuyor demektir.

IŞİD’çilerin neden güldüklerinin cevabını bize bir tek savcılar verebilir…

Orhan Kemal Cengiz – Bugün

Elektrik Sektöründe Fosil yakıtların yerini yenilenebilir enerji almalı – Özgür Berke

Yeşil ekonomiye ilişkin tartışmalarda enerji sektörü en kilit sektör olarak öne çıkıyor. Bunun için oldukça geçerli nedenler söz konusu. Başta, enerji sektörünün iklim değişikliğindeki payı geliyor. Başbakanımız Sn. Ahmet Davutoğlu’nun da içerisinde bulunduğu pek çok kişinin “insanlığın karşı karşıya olduğu en önemli sorun” olarak nitelendirdiği iklim değişikliğine neden olan sera gazı emisyonlarının %70’ini fosil yakıt kullanımı kaynaklı karbondioksit emisyonları meydana getiriyor[1].

1990 yılından bu yana ortalama sıcaklıklarda 0,9°C seviyesinde bir artış görüldü[2]. Bilim insanları, bu artışın kesin olarak insan faaliyetlerinden kaynaklandığını söylüyor ve ekliyor: “21. yüzyılın sonuna doğru sıcaklıklardaki artış 4.5°C’yi geçebilir.” Ülkemizde görülecek sıcaklık artışının bu düzeyi de aşması öngörülüyor. İklim değişikliğiyle mücadelenin başarıya ulaşması için enerji sektörünün en başta kömür olmak üzere fosil yakıtlardan arındırılması gerekiyor. Genel kanının aksine, bu tezleri sadece çevreciler savunmuyor. Uluslararası Enerji Ajansı, iklim değişikliğiyle mücadele için dünyadaki bilinen fosil yakıt rezervlerinin üçte ikisinin yer altında bırakılması gerektiğini, bunun için de 2017 yılından önce enerji yatırımlarının yenilenebilir enerjiye yönelmesi gerektiğini belirtiyor[3].

İklim biliminin ortaya koyduğu gerçekler ve aciliyetin, enerji sektöründeki değişimlerde yeterince karşılık bulduğunu söylemek zor. 2011 yılında yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılan yatırım, fosil yakıtlara yapılan yatırımı geçti. 2014 yılında yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılan yıllık yatırım 270 milyar $ olarak gerçekleşti[4]. Bu yatırımın neredeyse yarısı, ülkemizin de içerisinde bulunduğu gelişmekte olan ekonomilerde meydan geldi. Bu olumlu gelişmelere rağmen, mevcut politikalar altında fosil yakıtların enerji ve elektrik üretimindeki hakim payının devam edeceği öngörülüyor.

Enerji kokteylinizi nasıl alırdınız?

Bugün küresel ölçekte kullandığımız tüm enerjiyi bir bardağa doldursak, bunun altıda birinden fazlasını fosil yakıtların oluşturduğunu göreceğiz. Kahverengi – siyah arası, yoğun, ağır ve sağlığa zararlı bir içecek. Öte yandan pek çok analiz, 2050 yılına geldiğimizde bu enerji kokteylinin neredeyse hepsini yenilenebilir enerji ile doldurmamızın mümkün olacağını gösteriyor. Güzel bir meyve suyu karışımı, gezegenin detoks içeceği…

Ülkemizin enerji konusundaki darboğazları neredeyse hepimizin malumu: İthal fosil yakıtlara aşırı bağımlılık ile artan enerji talebi. Bu iki unsur, ülkemizin sera gazı emisyonlarında da hızlı bir artışı beraberinde getiriyor. 1990-2013 arasında sera gazı emisyonları %110 oranında artırarak OECD ülkeleri arasında bu alanda birinci olduk. Elektrik üretimi kaynaklı emisyonlarımızı ise aynı dönemde neredeyse üçe katladık.

Ülkemiz tarihsel ve güncel olarak en büyük kirleticilerden birisi değil. Ancak kendimize kurduğumuz enerji geleceği, bindiğimiz dalı kesmeye çalıştığımızı gösteriyor. Resmi enerji hedefleri arasında en çarpıcı olanı, 2023 yılına kadar ülke içerisindeki tüm linyit ve taşkömürü kaynaklarının elektrik enerjisi üretimi amacıyla değerlendirilmesi, yanında da ithal kömüre dayalı santrallerin de devreye girmesine ilişkin olan hedefler. Uluslararası Enerji Ajansı fosil yakıt rezervlerinin üçte ikisinin yer altında kalması gerektiğinin altını çizerken, ülkemizin stratejisi, kömürden üretilecek elektriğin 2030 yılına kadar 3 katına çıkmasını hedefliyor.

Kömür denilince akıllara ne geldiği az çok belli… Önce işçi güvenliğine dair kaygılar; sonra hava kirliliği. Karaman gibi yeni linyit rezervlerinin keşfedildiği bölgelerde tarım alanları ve su kaynakları üzerinde oluşacak baskıyı unutmayın. Buna dışa bağımlılığı, yurt dışına uçan dolar ve avroları da ekleyin. Ülkemizde kullanılan taş kömürünün %92’sinin yurt dışından ithal edildiğini biliyor muydunuz? Peki, ülkemizde 2009-2014 yılları arasında devreye giren yeni kömür santrallerinin %90’dan fazlasının ithal kömürle çalıştığını?

Dört mevsimi hakkıyla yaşadığımız bu coğrafya, her türlü meyvenin yanı sıra yenilenebilir enerji kaynakları açısından da oldukça zengin. Elektrik üretirken bardağımızı bolca yenilenebilir kaynaklarla doldurmamız mümkün. Nasıl mı?

WWF-Türkiye, 2014 yılında Bloomberg New Energy Finance ile gerçekleştirdiği analiz ile alternatif bir senaryonun var olup olmadığı ve bunun maliyetinin ne olacağı sorularına cevap aradı. Bulgular oldukça umut verici. Ülkemiz 2013 yılında elektriğinin neredeyse %30’unu yenilenebilir kaynaklardan –çoğunlukla su, biraz da rüzgâr- karşıladı. 2030 yılına geldiğimizde elektrik enerjisi talebinin neredeyse %50’sini yenilenebilir kaynaklardan, yani güneş, rüzgâr ve sudan temin etmemiz mümkün. Gerek yatırım, gerekse işletim ve yakıt maliyetleri göz önüne alındığında, yenilenebilir enerjiye öncelik veren bir elektrik enerjisi politikasının maliyeti, kömüre dayalı bir politikadan daha yüksek değil. Bununla beraber sera gazı emisyonlarındaki artışın durdurulmasına, dış ticaret açığının azaltılmasına imkân veriyor. Bunun için yapmamız gereken ise, enerji politikası, teşvikler ve yatırımlarda önceliği kömüre değil, güneş, rüzgâra ve enerji verimliliğine vermek.

Yenilenebilir kaynakların faydası bununla bitmiyor. Başta güneş enerjisi olmak üzere yenilenebilir enerji teknolojileri, fosil yakıta dayalı teknolojilere göre gerek kurulu güç, gerekse üretilen elektrik başına çok daha fazla kişiye istihdam sağlıyor. Dünya Bankası[5] ve UNEP[6] verilerine göre, güneş enerjisinin istihdam yaratma potansiyeli kömüre göre 6 ya da 8 kat daha yüksek. Genç işsizlik oranının %18’lerde seyrettiği bir ekonomi için büyük bir fırsat.

Enerji güvenliğini sağlamak, iklim değişikliğinin önüne geçme imkanı ve istihdamda artış, Gelişen Türkiye’de üzerinde herkesin mutabık kalacağı dört hedef… Yeşil ve daha sağlıklı bir ekonomiye geçişte elektrik ve enerji sektöründe gerçek bir fırsat var.

 

[1] IPCC, 2014. 5. Değerlendirme Raporu 3. Çalışma Grubu Raporu: İklim Değişikliğiyle Mücadele. http://mitigation2014.org/report/summary-for-policy-makers

[2] IPCC, 2013. 5. Değerlendirme Raporu 1. Çalışma Grubu Raporu: İklim Değişikliğinin Fiziksel Bilim Temelleri. http://www.climatechange2013.org

[3] International Energy Agency, 2012.  World Energy Outlook 2012. http://www.iea.org/publications/freepublications/publication/WEO2012_free.pdf

[4] GLOBAL TRENDS IN RENEWABLE ENERGY INVESTMENT, 2015. Frankfurt School-UNEP Centre/BNEF. http://apps.unep.org/publications/pmtdocuments/-Global_trends_in_renewable_energy_investment_2015-201515028nefvisual8-mediumres.pdf.pdf

[5] The World Bank, 2011. Issues in estimating the employment generated by energy sector activities, http://siteresources.worldbank.org/INTOGMC/Resources/Measuring_the_employment_impact_of_energy_sector1.pdf

[6] UNEP/ILO/IOE/ITUC, 2008. Green Jobs: Towards Decent Work in a Sustainable Low Carbon World

Bu yazı ilk olarak Dünya Gazetesi’nin 15 Haziran tarihli nüshasında yayımlanmıştır

41.Özgür Berke

 

Özgür Berke