Ana Sayfa Blog Sayfa 3628

Suruç soruşturmasına gizlilik kararı

Suruç saldırıyla ilgili soruşturmaya, “dosya içerisinde bulunulan belgelerin incelenmesinin soruşturmanın amacını tehlikeye düşüreceği” gerekçesiyle gizlilik kararı getirildi.

Urfa 2. Sulh Ceza Hakimliği, Suruç’ta 31 kişinin öldürüldüğü bombalı saldırıyla ilgili açılan soruşturmaya kısıtlama (gizlilik) kararı getirdi.

41

Urfa 2. Sulh Ceza Hakimi Saim Nergiz’in, Urfa Cumhuriyet Başsavcılığının talebiyle verdiği karar şöyle:

“Soruşturmaya konu patlama olayıyla ilgili yürütülen soruşturmada dosya kapsamına ve soruşturmanın genişletilmesi durumuna göre dosya içerisinde bulunulan belgelerin incelenmesinin soruşturmanın amacını tehlikeye düşüreceği, delillerin tam olarak toplanmamış olması, soruşturmaya konu olayda ölen şahıs ve mağdurların sayısının birden fazla olması hususları dikkate alınarak, dosya içeriğini incelemesi veya belgelerden örnek alma yetkisinin Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 153/3. maddesindeki yakalanan kişinin veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları ve adı geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adli işlemlere ilişkin tutanaklar hariç olmak üzere CMK’nın 153/2. maddesi gereğince kısıtlanmasına karar verildi.”

Daha önce Reyhanlı ve Diyarbakır bombalamaları için de gizlilik kararı alınmıştı.

(Bianet)

Sen bu yaylaları yaylayamazsın! – Mahmut Boynudelik

68853_karadeniz_hesKaradeniz Bölgesi’nde 8 ildeki yaylaları birbirine bağlayacak olan 2 bin 600 kilometrelik Yeşil Yol Projesi doğa savunucularının tepkilerini almakta gecikmedi.

Çılgın yeşil Yol projesi AKP Hükümeti tarafından  bölgeye çekeceği turizm yatırımları ve yaratacağı istihdam artışı nedeniyle savunuluyor. Projenin çerçevesini oluşturan Doğu Karadeniz Turizm Master Planı bölgeye iki milyon turistin çekilmesini öngörüyor. En yetkili ağızdan çıktığı haliyle “Yeşil Yol’la ilgili proje tamamlandığında yaklaşık 1,5 milyar dolarlık harcama karşılığında, yılda 2 milyon turistin gelip geçeceği bu yollarda bırakacağı döviz, yaklaşık 5 milyar dolar.”

Saçılan dolarların cazibesine  kapılmayan ve  yem olarak ortaya konulan pastanın büyüklüğüne kuşkuyla yaklaşarak projeye karşı çıkanlar ise başka bir büyüklüğe, proje ile oluşacak doğal tahribatın büyüklüğüne dikkat çekmeye çalışıyorlar.

Vadileri zaten HES’lerle kurutulmuş Karadeniz’de, derelerin ana kaynaklarının bulunduğu buzul gölleri seviyesine projelendirilen yolların yapımı  ile HES’lere giden suların akışı da değişecek, doğal orman alanları yok olacak, bölgenin biyoçeşitliliği tehdit altına girecek ve tüm ekosistemi geri dönüşü olmayacak bir şekilde bozulacak.

Karadeniz bölgesinde zaten yıllardır iki olgu birbirine paralel olarak yürümekteydi. Bir yandan geleneksel yaylacılık hızla yok olurken, “yayla turizmi“ adı altında süren bir faaliyet  yükselmekteydi. Turizm şirketleri hazırladıkları programlar ile her sene daha fazla sayıda büyük şehirlerden boğulan insanı yayla bölgelerine götürüyor. Bölgenin bozulmaya inatla direnen doğasını, geleneksel mimari örneklerini ve bölgede yaşayan insanları eskiye dair nostaljik bir film  gibi izleme imkanı sunuyorlar.

Yeşil Yol projesi ise bu gidişi hızlandırmayı ve bölgeyi tamamıyla bir lunaparka çevirmeyi amaçlıyor. Projenin adı yayla turizmi ama projenin asli unsuru, yani yaylacı insanları eksik. Bir taraftan yaylacılığı bilinçli olarak yok ederken, yayla turizmini pazarlanacak bir nesne haline dönüştürmek yaşadığımız çağın ruhunu yansıtan düşündürücü bir örnek.

Bir keresinde bilge bir çoban “eskiden önce göçebelikle, ardından yaylacılıkla insanlar hayvanları, yani doğayı takip eder, uyum sağlardı. Simdi şımarık çocuklar gibi doğa bize uyum sağlasın diye olmayacak işlere girişiyoruz” diye konuşmuştu.

Yaylacılık bir yaşam kültürüdür ve bu kültürü oluşturan koşullar bir bir ortadan kalkarken kültürü yaşatmaya çalışmak  da beyhude bir çabadan öteye gitmez.

İnsanlar binlerce yıldır yaylalara çıktılar, çıkarken koyunlarını, keçilerini, ineklerini de beraber götürdüler. Akdeniz tarihçisi Fernand Braudel yaylacılığı dağın ovayla buluşması olarak görüyor ve yaylaya göçme olayını uzun bir evrimin sonu ve belki de erken bir işbölümü olarak tanımlıyor.

Şartlar yaylacılara böyle bir hayatı dayatmıştır.  Yaz gelip de ovalar sararmaya başlamadan hayvanlarını yüksek bölgelerin yazın da yeşilliğini sürdüren otlaklarına götürmek zorundalar. Hani “doğayla uyumlu yaşam” dediğimiz şey tam olarak bu olsa gerek. Nesiller boyunca yazları yaylalara çıkarak  doğayı tahrip etmeden, hem kendilerini yazın sıcaklarından korumanın hem de başlıca ekonomik  faaliyetlerini sürdürmenin yolu olarak yaylacılığı seçmişler.

Yaylacılık zor iştir. Bahar geldiğinde, hayvanlarla beraber bazen günler süren uzun ve çetin bir yola çıkmakla başlar. Yaşamı zorunlu olarak sadeleştiren, kentin nimetlerinde bir çoğunu gereksiz kılan yeni bir yaşam  sunar. Doğanın şartlarına uymaktan başka bir seçenek bırakmaz. Karşılığında havanın en berrağını, suyun en durusunu, yiyeceğin en hakikisini bir nimet olarak sadece yaylacılık yapanlara ayırmıştır. Yaylacılar için tek belirleyici doğanın temposudur ve sonbahar bastırıp geri dönüş yoluna düşmeden kışa hazırlık olarak yapılacak çok iş vardır. Yani, herkes bu yaylaları yaylayamaz.

Oysa yaylacılık çoktandır türlü nedenlerle ve bilinçli politikalarla gözden çıkartılıyor.

Küçük aile işletmelerinin gelişmenin önündeki engel olarak gören ve gösteren zihniyet yaylacılığı önce ideolojik olarak yenilgiye uğrattı.  Küçük aile hayvancılığı geri kalmışlığın bir göstergesi olarak sunuldu. Eşitsiz piyasa koşullarını da devreye sokarak hayvancılığı sadece büyük endüstriyel işletmelerin hakimiyetine bırakma politikası başarıyla hayata geçirildi. Küçük tarımsal işletmelerin desteklenmesi bir yana, bütün teşvikler ve kolaylıklar büyük işletmelere yönlendirildi.

Seneler öncesinde Kürt illerinde  güvenlik gerekçe gösterilerek uygulamaya koyulan yaylalara çıkma yasağının benzeri şimdi Yeşil Yol projesi ile Karadeniz’de. Yıllardır inatla yaylacılığı sürdürmeye çalışan Karadeniz insanının da yayla yolları kesiliyor. Yapılacak Yeşil Yol ile ekolojik yapı iyice bozulup yaylalarda hayvancılık yapmak imkansız hale getirildiğinde Karadeniz insanının önüne ya büyük şehirlerdeki vasıfsız işgücü ordusuna katılma ya da Yeşil Yol vasıtasıyla gelecek 2 milyon turiste bahşiş karşılığı geçmişten kalma bir figür olarak fotoğraflarda poz verme yollarından birini seçme imkanı kalacak.

Braudel yaylalara çıkan geleneksel göç yollarını yüzdeki  yara izlerine benzetir. Çünkü bu yollar binlerce yıllık döngünün bilgeliğinin şahididir. Yayla turizmi için açılacak yollar ise  yaylalara  ve yaylacılığa ölümcül darbeyi vuracak son neşterin izlerini taşıyan açık bir yara olarak sonsuza kadar kanamaya devam edecek.

HES’çilere ÇED toplantısında bildik tarife: Geldikleri gibi gittiler

Arhavi Kayadibi Yaylası deresi ile Fındıklı İlçesi Çağlayan Vadisi’nde yapımı planlanan Taşdibi HES projesi için bujgün (22 Temmuz 2015 Çarşamba) Halkın Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) sürecine katılımı toplantısı, protestolar ve tepkiler yapılamadan iptal edildi.

26

Kadınların tepkisinin ön planda olduğu eylemde elinde bastonu ile kalabalığın önünde yürüyen 82 yaşındaki Memnune İmamoğlu ” “Dere bizim deremiz, bu dere Allahın deresi, dere tüysüzlerin, gelecek nesillerindir, canımızı koyduk ortaya, kimse deremizi bizden alamaz” dedi.

Fındıklı Derelerini Koruma Platformu öncülüğünde ilçe meydanında toplanan yaklaşık 300 kişi, “Ülkemize, ekmeğimize, suyumuza, kültürümüze ve onurumuza sahip çıkıyoruz” pankartı açtı, tulum eşliğinde Taşdibi HES projesi için Halkın Çevresel Etki Değerlendirme sürecine katılımı toplantısının yapılacağı Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü doğru yürüdüler. Bir süre oturarak yolu trafiğe kapatan eylemciler, toplantı salonuna girmeyip okul bahçesi önünde sloganlar atarak salonda bulunan ÇED firması yetkililerin binayı terk etmesini beklediler. Eyleme Arhavi Doğa Koruma Platformu (ADOKOP) üyeleri ve HDP  İstanbul Milletvekili Beyza Üstün de destek verdi.

25

Fındıklı Derelerini Koruma Platformu Sözcüsü Hüseyin Acar, 8 yıldır mücadele ederek vadiye bir kazma dahi vurdurmadıklarını hatırlattı, “Hala anlamadılar, görmediler ve duymadılar. Biz bunlara gereken dersi şimdiye kadar verdiğimiz gibi bundan sonrada vereceğiz. Bizi sözde bilgilendirmeye geldiler. Kimi bilgilendiriyorlar? Burada yaşayan bizleriz. Bizi bilgilendirmeye gelmişler ama bizden iyi bilemezler” dedi. Acar, daha sonra 5 arkadaşı ile toplantının yapılacağı salona çıktı.

Salonda ÇED firması yetkilileri ile polis dışında kimseyi bulamayan Fındıklı Dereleri Koruma Platformu üyeleri toplantının yapılamayacağına dair tutanak tutmak istedi. Bu sırada salona gelen toplantıyı yönetecek olan Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü yetkilileri, “Halkı bilgilendirmek için buradayız” diye seslendi. Heyetle kendilerine tepki gösteren grup arasında sert tartışmalar yaşandı. Polis ekiplerinin araya girmesiyle tartışma daha da büyüdü. Bunun üzerine Fındıklı Koruma Platformu üyeleri salonu terk ederek toplantıyı protesto etti.

24

 

Bina dışında bekleyen gruba seslenen HDP İstanbul Milletvekili Beyaz Üstün, ülkede zor günler yaşandığına dikkat çekerek, “Vadilere HES’ler ve madenlerle girmeye devam ediyorlar. Yeşil yola karşı mücadele veriliyor. Onlar yılmıyor. Lice’de ormanları yakıyorlar, derelerimizi alıyorlar, yayla yollarımıza giriyorlar. Hepsinde canlarımız yanıyor. Suruç’ta sadece barış için giden pırıl pırıl arkadaşlarımızı da öldürdüklerinde de canımız yandı. Hep beraber onlara karşı duracağız, durmaya devam edeceğiz” diyerek konuşmasını gözyaşları içinde tamamladı.

ÇED toplantısı için gelen heyet binadan ayrılacağı sırada vatandaşlar sağlı solu dizilerek alkış ve yuh sesleri ile heyeti protesto etti. 68 yaşındaki Melahat Alişan da, grubun arasından polis kontrolünde çıkarılan heyetin önüne yatarak tepki gösterdi. Kadını yattığı yerden kaldıran polis heyeti bölgeden uzaklaştırdı. Alkışlarla tempo tutan grup, tulum eşlinde ilçe meydanına kadar yürüdü, ardından da olaysız olarak dağıldı.

 

(Arhavizyon)

Damdaki Kemancı Theodor Bikel öldü

Amerikan folk ve Yidiş müziğinin büyük ustası, şarkıcı ve oyuncu Theodor Bikel önceki gün Kaliforniya’da, 91 yaşında hayatını kaybetti.

Theodor Bikel
Theodor Bikel

Broadway’in en uzun süre sahnelenen yapımlarından Damdaki Kemancı (Fiddler in the Roof) müzikalindeki Sütçü Tevye rolünü canlandıran en önemli sanatçı olan Bikel, bu rolü yaklaşık 2200 kez oynamıştı.

Bikel’in diğer iyi bilinen rolü Neşeli Günler (Sound of Music) müzikalindeki Yüzbaşı Georg Von Trapp karakteriydi. Bikel, Afrika Kraliçesi, Kader Bağlayınca (The Defiant Ones), My Fair Lady gibi çok sayıda filmde de rol aldı ve Kader Bağlayınca filmindeki rolüyle Oscar’a aday gösterildi. Bikel’in oynadığı son film, 2002 yapımı Suç ve Ceza idi.

Theodor Bikel Oskar'a aday gösterilen Şerif Max Muller rolünde
Theodor Bikel Kader Bağlayınca filminde Oskar’a aday gösterilen Şerif Max Muller rolünde

Theodor Bikel 1924’de Yahudi bir ailenin oğlu olarak Avusturya, Bukovina’da doğdu. Nazi yönetiminin 1938’de Avusturya’yı ilhakının ardından aile Filistin’e göç etti. Oyunculuk kariyerine burada başlayan Bikel 1945’de Londra’ya göç etti ve 1954’de ABD’ye yerleşti.

ABD’de ilk olarak 1948’de sergilenen Tennessee Williams’ın İhtiras Tramvayı’nda oynayan Bikel, 1959’da ünlü Broadway müzikali Neşeli Günler’de (The Sound of Music) oynamaya başladı ve 1963’e kadar sürdürdüğü bu performansıyla Tony ödülünü aldı.

Yidiş hikayelerine dayanan Damdaki Kemancı müzikalinde 1967’den itibaren canlandığdığı Sütçü Tevye rolü ise Bikel’e daha büyük bir ün sağladı.Bikel eserin sinema versiyonunda oynamasa da, bugüne kadar bilinen en ünlü Sütçü Tevye’yi yarattı.

Theodor Bikel’in folk şarkıcısı yönü de son derece önemliydi Yidiş, İbrani, Alman, Macar, Sefarad ve Amerikan halk şarkılarının önemli yorumcularından biri olan sanatçı, aralarında İsrail Halk Şarkıları ve Rus Halk Şarkıları da olan önemli derlemeler yayımladı.

 

Amerikan folk müziğinin önde gelen isimlerinden olan ve 50’lerin sonlarında başlayan Folk Canlanması döneminin öncülerinden biri olan Bikel, 1959’da Pete Seeger ile birlikte, Bob Dylan, Peter, Paul and Mary, Joan Baez gibi isimlerin parladığı Newport Folk Festivali’ni kurdu. Politik aktivizmin de içinde bulunan sanatçının Judy Collins ile yaptığı folk şarkısı düetleri de oldukça ses getirmişti.

(Yeşil Gazete)

 

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, at eti satan restoran ve markaları açıkladı

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, at eti satan yerleri, taklit ve tağşiş yapılan, içeriğinde ilaç etken maddesi tespit edilen ürünleri açıkladı.

23Taklit ve tağşiş yaptığı belirlenen işletmeler ve ürünlerinin parti numaraları, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın internet sitesinde açıklandı.

Listede at eti satan yerler de isim isim ifşa edildi. Bakanlığın yayınladığı listeye buradan erişim mümkün.

Birinci grupta taklit veya tağşiş yapıldığı kesinleşen ürünlerle ilgili toplam 171 parti ürün yer aldı. Taklit ve tağşiş edilmiş ürünleri üreten firmalar hakkında 14 bin 649’ar lira idari para cezası uygulanmasına karar verildi.

İkinci grupta ise laboratuvar analizleri sonucunda sağlığı tehlikeye düşürebilecek şekilde içeriğinde ilaç etken maddesi tespit edilen 40 parti ürün açıklandı. Bu ürünler, masrafları sorumlusuna ait olmak üzere piyasadan toplatılacak ve ürünlerin mülkiyeti kamuya geçirilecek. Ayrıca söz konusu ürünleri üreten veya piyasaya arz edenler hakkında cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunuldu.

 

(NTV)

Canımız yanarken de uymamız gereken etik kurallar var – Ceren Sözeri

Çok basit: Suruç haberlerini yaparken kendinizi ölenlerin / yaralananların ya da onların yakınlarının yerine koyun

Dün Suruç’ta çoğu öğrenci 32 kişinin katledilmesi hepimizin canını yaktı, kalbimiz sıkıştı, boğazımız düğümlendi, gözyaşlarımızı tutamadık. Gördüklerimizi, hissettiklerimizi bir refleks halini almış şekilde sosyal medyada paylaştık. Ne olup bittiğini güvendiğimiz medya kuruluşlarından ve sosyal medyadan katliama tanıklık etmiş, yaşamış insanların ifadelerinden öğrendik. Bir bakıma geldiğimiz duruma şükrediyoruz, Roboski’de 34 kişi öldürüldükten ve medya bunu görmezden geldikten sonra önemi artan sosyal medya, özellikle de Twitter sayesinde artık en azından katliamlar görmezden gelinemiyor. Ancak bu durum yeni zorlukları, yeni ikilemleri de beraberinde getirdi. Doğrulanmamış bilgiler, özel yaşamın ihlali, izin alınmadan kullanılan fotoğraflar… hem medyanın hem de sosyal medya kullanıcılarının göz ardı ettiği konular oldu. Canımız acıyor diye ateşin düştüğü yerleri belki daha da incittik.

Online ve sosyal medyada etik standartlara uymalıyız

Aslında yola çıkma noktamız çok basit, daha önce de ifade etmiştim: Bir olayı haberleştirirken ya da bir olayla, insanlarla ilgili bilgileri paylaşırken kendinizi ölenin / yaralananın ya da onun yakınlarının yerine koyun. Sizin ya da sevdiklerinizin başına böyle bir şey gelseydi, emin olunmadan hakkında öldü / yaralı bilgisinin paylaşılmasını ister miydiniz? Özel yaşamınız / yaşamlarınız hakkında konuyla alakasız bilgilerin, her ne kadar olaya maruz kalanların aslında ne kadar iyi insanlar, masum insanlar olduğunu göstermek adına bile olsa, dolaşımda olmasını ister miydiniz? Tamamen olaydan bağımsız bir zamanda çekilen fotoğrafınızın / fotoğrafların sizden hiçbir şekilde izin alınmadan herkesin sayfasında bulunmasını arzu eder miydiniz? Yapılanların pek çoğu iyi niyetli bile olsa, dün paylaşılan bilgilerin bir kısmı ve fotoğraflar pek çok aileyi üzdü.

Çocukları için yola düşmüş pek çok aile Twitter’da çocuklarının akıbetiyle ilgili dolaşan bilgiler arasında yardım aradı. Arkadaşıyla çekilmiş bir fotoğrafını ona veda etmek için sayfasına koyan bir kullanıcı, ölenler arasında kendisinin olmadığını anlatabilmek için bütün gece uğraştı. İşin garibi bu konuda doğrudan iletişime geçtiği “Twitter fenomenleri”ni bile ikna edemedi. Görmeyenlerinizin Twitter’da @dilrike adlı kullanıcının yazdıklarını okumasını tavsiye ederim. Sadece kullanıcılar değil güvendiğimiz medya kuruluşları da aynı fotoğrafları kullanmaya devam etti, aile tek tek arayıp kaldırılması için ricada bulundu.

Felaketler, katliamlar, saldırılar karşında ilk kez karşılaştığımız bir durum değil bu ama ders almayı öğrenemedik. Bu vesileyle bazı kuralları yeniden hatırlatmakta fayda var. Online News Association (ONA) etik sorunları ve yapılması gerekenleri beş maddeyle özetliyor http://journalists.org/2014/03/07/social-newsgathering-five-key-ethical-challenges-part-ii/) :

1. Doğrulama ve kesinlik: En basitiyle doğruluğundan emin olmadığınız, kaynağına güvenmediğiniz haberleri, bir an önce yayalım, çare bulunsun, harekete geçilsin gerekçesiyle bile olsa yaymayın. Örneğin dün Suruç’ta içme suyunun zehirlendiği iddiası medyada yetkili kimseye sorulmadan “iddia” olarak verildi. Oysa doğrulanmadan verilmesine ya da sadece katliama tanık olma sıfatıyla kanala bağlanan kişilere sorulmasına gerek yoktu. Ölen ya da yaralanan kişilere ait bilgiler orada görevli, sorumluluk almış kişiler olmasına rağmen farklı kaynaklardan dolaşıma sokuldu. Doğrulatma önemli bir konu, üzerinde hepimizin daha çok çalışması ve tartışması gerekiyor. İlgilenenler bu konuda yazılmış linkteki el kitabına http://verificationhandbook.com/ ya da bu konu üzerine uzunca bir zamandır kafa yoran Erkan Saka ve Mehmet Atakan Foça’nın yazılarına başvurabilir.

2. Katılımcıların güvenliği: Doğal olarak bu durumlarda medyanın ilk yaptığı şey olaya tanıklık etmiş birilerine bağlanmak, neler olduğunu ilk ağızdan öğrenmek, tanıkların çektiği fotoğraf ve videolara ulaşmak. Katkı verenler gönüllü olduğu için bir sakınca yok ancak ikinci canlı bomba olabilir iddiaları arasında medyaya düşen görev tanıkların güvenliğini de düşünmek, güvenli bir yerde olduklarından emin olmak. Bu başlığın konusunun biraz dışında ama tanıklar o anın dehşetini belgelemek istemiş olabilirler ama medyanın bunları kullanırken dikkatli olması gerekir. Sosyal medya kullanıcılarının da öyle. Olayın dehşetini anlatmak, öfkenizi haykırmak için kimsenin kopan kolunu bacağını, kanlar içinde bedenlerini göstermenize gerek yok. Baştaki cümleye dönelim ölenlerin / yaralananların ailelerini düşünün.

3. Haklar ve yasal konular: Bu konuda yasal bir hassasiyet olmadığından kimsenin kurbanların yasal haklarına ilişkin bir çekincesi yok, bunu biliyoruz ama bu sizin onların haklarını görmezden gelmeniz anlamına gelmemeli. Sağlam etik standartlarla yürüyen medya kuruluşlarının bu konuda gayet açık editoryal politikaları mevcut. BBC bu tür durumlarda kullanılan fotoğrafların videoların medya eliyle yeniden dolaşıma sokulmasının yaratacağı etkinin dikkate alınması gerektiğini söylüyor ve bu tür malzemelerde paylaşımın amacının ne olduğu (örneğin bir tatil ya da mezuniyet fotoğrafı), izin alınıp alınmadığı ve fotoğrafın / paylaşımın kullanılmasında kamu yararının olup olmadığı kriterlerini koyuyor (http://www.bbc.co.uk/editorialguidelines/page/guidance-social-media-pictures). Guardian da yine bu tür paylaşımlarda mahremiyete saygı gösterilmesi gerektiğini savunuyor ve yine kamuya açık paylaşım bile olsa kullanımında kamu yararının olup olmadığının sorgulanması gerektiğini söylüyor (http://image.guardian.co.uk/sys-files/Guardian/documents/2011/08/08/EditorialGuidelinesAug2011.pdf).

Suruç’taki katliamla ilgili somut örnek vermek gerekirse basın açıklaması ve katliamdan önce Amara Kültür Merkezi’nin bahçesinde kahvaltı ederken çekilen ve sosyal medyaya konan fotoğraflar ya da gençlerin Kobane için yaptıkları hazırlıkları gösteren paylaşımları elbette kullanılabilir çünkü konuyla alakalı ve Twitter, Instagram gibi kamuya açık alanlarda paylaşılmış ama Facebook sayfalarındaki tatil, mezuniyet fotoğrafları hayır. Bunların kullanımı için mutlaka yakınlarından izin alınmalı ve izin alınarak kullanıldığı belirtilmeli.

4. Bu haberleri yapan gazetecilerin sağlığı: Buna artık yurttaş gazetecileri de eklemek gerekir kanaatindeyim. Bunca paylaşım arasından doğruyu bulmaya, doğrulatmaya çalışanların da risk altında olduğunu, desteğe ihtiyaç duyduklarını unutmamak gerekiyor (gazeteciliğin diğer mesleklerden ne farkı var diyenleri de burada hatırlayalım). The Dart Center for Journalism & Trauma, Tragedies & Journalists’te bu tür durumlarda gazetecilerin nasıl davranmaları gerektiği ve kendilerini nasıl korumaları gerektiğine dair bir rehber var. İster gazeteci ister yurttaş gazeteci olun özetle yardım alın arkadaşlarınızla konuşun, stresinizi ortadan kaldıracak yöntemler bulun. (http://dartcenter.org/content/tragedies-journalists-6#.Va47R_ntlBe)

5. İş akışı: Ne alaka diyebilirsiniz, ONA demeyin diyor, çünkü bu durumlarda haber merkezlerinde kimlerin nasıl görevlendirileceği, editoryal kararların etik standartlara uyup uymadığının birileri tarafından kontrol edilmesi önem taşıyor. Yanlış bir bilginin ya da sizi rahatsız eden bir paylaşımın yer alması durumunda medyada muhatabınız kim, bir düşünün. Biraz lüks gibi gelebilir ama bunlar sağlıklı ve doğru haber / bilgi akışı için çok elzem bir konular.

Son söz: Özdenetim mekanizmalarımız çalışsaydı…

Pek çok yazıda dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz ama başka çaremiz yok maalesef. Pek çok ülkede bu tür olayların ardından basın konseyleri harekete geçip, doğru habercilik için kontrol mekanizmaları oluşturuyorlar. Bizim Konsey’imiz basın özgürlüğü davalarından başını kaldıramıyor. Ama güçlü bir özdenetim mekanizmamız olsaydı herhalde ilk işi dün katliamın ardından sosyal medya aracılığıyla nefret söylemi yayan, tetikleyen, katliamda sorumluların araştırılmasını isteyenleri tehdit eden gazetecileri bu mesleği yapamayacak denli dışlamak, kınamak olurdu. Yasal bir yaptırıma gerek yok, bir gazeteci için en vahimi kendi meslektaşları, meslek örgütleri, okuyucuları tarafından kınanmak, tabii mesleği eğer gazetecilikse…

Bu yazı platform24.org/ dan alınmıştır

 

Ceren Sözeri

Suruç’taki canlı bombanın kimliği netleşti

Kobanê’ye geçmek üzere Urfa Suruç’a gelen SGDF (Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu) üyesi gençlere yönelik canlı bomba saldırısını gerçekleştirdiği, dün DİHA tarafından cenazesinin üzerinde bulunan nüfus cüzdanı bilgileri ile abonelerine duyurulan Adıyaman nüfusuna kayıtlı 20 yaşındaki Şeyh Abdurrahman Alagöz’ün, canlı bomba olduğu netleşti.

74

 

Yaşanan katliamda canlı bomba ile birlikte hayatını kaybeden 32 kişinin cenazesi, olay yerinden kaldırıldıktan sonra otopsi için Antep Adli Tıp Kurumu’na getirilen cenazelerden 31’i, aileleri tarafından teşhis edildikten sonra teslim alınarak defnedilmek üzere memleketlerine doğru yola çıkarıldı

Kimliği tespit edilemeyen ve ailesine ulaşılamayan canlı bomba olabileceği tahmin edilen cesedin, Şeyh Abdurrahman Alagöz’e ait olduğunun DİHA tarafından açıklanmasının ardından harekete geçen Emniyet, Alagöz’ün Adıyaman’daki ailesine ulaşarak ifadelerini aldı. İfadelerinin yansı sıra aileden kimlik tespiti için götürüldükleri hastanede doku örnekleri de alındı.

Alınan doku örneklerinin ulaştırıldığı Antep Adli Tıp’ta yapılan tetkiklerde saldırganın Alagöz olduğunun kesinleştiği bilgisine ulaşıldı.

 

(DİHA, Evrensel)

Ağaçları kestirmemek için çıplak protesto

Geçtiğimiz cumartesi günü, ABD’nin Kaliforniya eyaletinde yaklaşık 75 kişi East Bay tepelerindeki okaliptüs ağaçlarını kesme planını soyunarak protesto etti.

71

Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley kampüsünde Ağaç Ruhu Projesi (Tree Spirit Project) tarafından düzenlenen gösteride protestocular önce kıyafetlerle, sonra çıplak olarak ağaçlara sarılarak poz verdiler. Ağaç Ruhu Projesi, fotoğrafçı Jack Gescheidt tarafından ağaçların hem küresel hem de kişisel olarak hayatımızda oynadığı kritik role dikkat çekmeyi amaçlayan bir proje. Sanatsal fotoğraflarında çoğunlukla çıplak insanları ağaçlar ve doğa ile temasa geçirmeye çalışan Gescheidt, gösteride yaptığı konuşmada okaliptüs ağaçlarının yangın riski oluşturmadığının altını çizdi. Gescheidt’in yönlendirdiği gösteride, gelen kişiler önce kıyafetleriyle ve daha sonra çıplak olarak büyük ağaçlara sarılarak poz verdiler.

Jack Gescheidt, gösteride yaptığı konuşmada okaliptüs ağaçlarının yangın riski oluşturmadığının altını çizdi
Jack Gescheidt, gösteride yaptığı konuşmada okaliptüs ağaçlarının yangın riski oluşturmadığının altını çizdi

Federal Acil Durum Yönetim Kurumu (Federal Emergency Management Agency, FEMA) Mart ayında orman yangını riskini azaltmak amacıyla Kaliforniya ofisine 5.7 milyon Dolar tahsis etmişti. Bu bütçeyle Berkeley ve Oakland tepelerinde bulunan Claremont Kanyonu, Tilden Park ve Sibley Volkanik Koruma Bölgesi’nde okaliptüs ağaçlarının yok edilmesi öngürülüyor.

73

Claremont Kanyonu, 20 Ekim 1991 tarihinde büyük bir yangınla harap olmuş, 1520 hektara yayılan yangında 3300 ev yanıp kül olurken, 25 kişi hayatını kaybetmiş, 150 kişi ise yaralanmıştı.

 

Haber: Ayşe Zeynep Pamuk

(Yeşil Gazete, Berkeley Side)

 

Twitter’a Türkiye üzerinden erişim de yok, buna dair herhangi bir açıklama da

Türkiye’nin ve dünyanın en çok kullanılan sosyal medya sitelerinden olan Twitter’a birkaç saattir erişilemiyor. Twitter’a normal olarak giremeyen kullanıcılar VPN üzerinden giriş yapıyor.

70

Reuters’ın Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) kaynaklarına dayandırdığı haberinde BTK’nın söz konusu yasak ile ilgili aldığı bir kararın olmadığı ve yasağın devreye girmemesi için çaba gösterildiği belirtiliyor. NTV’nin ulaştığı kaynaklara göre, internet üzerinde bombalı saldırının görüntülerini paylaşan 150’ye yakın URL adresi bulunuyor. Bu URL’lerin 50’ye yakını ise Twitter’da yer alıyor.

Yasa gereği erişime kapatılan site söz konusu içerikleri siteden çıkardıktan sonra kullanıcılarına erişim vermeye başlayabiliyor.
Reuters’ın iddiasına göre, Twitter bu görüntüleri siteden kaldırdı. Twitter’ın bu adımının ardından siteye getirilen yasağın kısa sürede kaldırılması bekleniyor.

Suruç Sulh Ceza Hakimliği, Suruç’taki canlı bomba saldırısına ait görüntülerin yazılı, görsel ve sesli yayın organlarında yayınlanmasına yasak getirmişti. Twitter’dan ya da BTK’dan Twitter henüz erişimi ile ilgili herhangi bir açıklama gelmedi.

 

(Yeşil Gazete, Reuters, NTV)

Dünyanın gelmiş geçmiş en sıcak ayı açıklandı: Haziran 2015

ABD’li ve Japon bilim insanlarına göre, Haziran, insanlık tarihinin en sıcak ayı olarak kayıtlara geçti.

Bilim insanları, küresel ısınmanın belirtilerini en net hissettiğimiz 2015’te en sıcak ay rekorunun üçüncü defa kırıldığını açıkladı. NASA, Japonya Meteoroloji Ajansı ve ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA) tarafından yapılan açıklamada, Haziran’ın tarihteki en sıcak ay olduğu ve 2015’in en sıcak yıl olma yolunda ilerlediği ifade edildi.

69

NOAA (ABD Okyanus ve Atmosfer Araştırmaları Merkezi ) tarafından sunulan verilere göre, küresel alanda tüm bölgelerdeki atmosfer sıcaklığı 20’nci yüzyıl ortalamasını 1,2 dereceyle geride bıraktı. NOAA, Temmuz’a kadarki 12 aylık sürenin de tarihteki en sıcak dönemi temsil ettiğini belirtti. Geçmiş yıllara kıyasla, El Nino’nun Pasifik Okyanusu’ndaki etkilerinin son dönemdeki sıcaklık artışına fazla etkisi olmadığı not düşüldü.

NOAA adına Mashable sitesine açıklama yapan Deke Arnt, ‘iklim değişikliğinin uzun dönemli bir değişimi tetiklediğini, El Nino’nun ise kısa süreli değişime neden olduğunu’ söyledi. Arnt, her iki faktörün de etkisiyle tarihteki en sıcak günlere adım attığımızı ifade etti.

NOAA, Ocak ayında yaptığı açıklamada 2014’ün en sıcak yıl olarak kayıtlara geçtiğini belirtmişti. Küresel atmosfer sıcaklığı, 1880 yılından bu yana takip ediliyor.

(Al Jazeera, Mashable)