Ana Sayfa Blog Sayfa 3582

Aydın’ın dağlarından yağ, ovasından bal akmıyor! – Arif Ali Cangı

Gündem çok yoğun ama bugün sadece “dağlarından yağ, ovasından bal akan” efeler diyarının başına gelenleri yazacağım.

Aydın deyince ne akla gelir? Yemişi, zeytini, kestanesi, pamuğu, mısırı, ayçiçeği ve daha nice tarım ürünleri ile ‘efe’ insanları akla gelir. Şimdi Aydın’da başka şeyler oluyor, Aydınlılar bugünlerde topraklarının yüzde 70’i ihale edilen jeotermal enerji yatırımları ile uğraşıyorlar.

Jeotermal enerji santrali (JES) yatırımları nedeniyle zeytinlikler, geçimlik tarım topraklar savaş halinde yurt savunması için uygulanması gereken acele kamulaştırmalarla köylülerin elinden alınıyor, Aydınlılar yerlerinden yurtlarından ediliyor. Bölgenin ekonomik ve toplumsal hayatı değiştirilmeye çalışılıyor, böyle giderse bir süre sonra Aydın tarımı ile anılan bir bölge olmaktan çıkacak.

27

JES projeleri için izin verilirken hiç bir özen gösterilmiyor, faaliyete geçen işletmeler denetlenmiyor. Jeotermal kaynağının olduğu tespit edilen alanlar artısı eksisi değerlendirilmeden ihaleye çıkartılıyor, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK)’ndan ön lisans alan şirketlerin hazırladıkları proje dosyalarına Aydın Valiliği doğrudan “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir” kararı veriyor, zeytinliklerin, incir bahçelerinin ve birinci sınıf tarım arazilerinde açılacak kuyular, kurulacak santraller için tarım görüşü dahi alınmıyor. ÇED raporu düzenlenmeden, ÇED süreci işletilmeden EPDK tarafından verilen üretim lisansıyla şirketler satın aldıkları ya da kamulaştırma silahı ile köylülerin elinden zorla aldıkları arazilere kuyu açmaya, boruları geçirmeye, santral kurmaya başlıyorlar. Tam bir denetimsizlik ve kuralsızlık hali yaşanıyor. Bu durum santral faaliyete geçince de devam ediyor; re-enjekte edilmesi gereken borlu sular masrafsız olduğu için derelere, Menderes nehrine bırakılıyor, bütün havza kirletiliyor, filtresiz salınan buharla ağır toksik ve kanser yapıcı kimyasallar havaya salınıyor, insan ve diğer canlıların sağlığı tehdit ediliyor. Aydın Tabip Odası’nın verilerine göre; santrallere yakın yerlerde yaşayan insanlarda alerjik, kronik solunum ve dolaşım sistemi hastalıkları ile kanser artmakta, insanların ruh sağlıkları bozulmakta.

Neyse ki Aydınlılar yaşam alanlarına sahip çıkmaya başladılar, mahkemelerden kararlar almaya başladılar, Efeler – Yılmazköy civarına kurulacak JES projesi için Aydın Valiliği’nin verdiği ÇED gerekli değildir kararı iptal edildi. Yılmazköylülerin açtığı dava sonunda geçen ay Aydın 2. İdare Mahkemesi tarafından verilen iptal kararı halka nefes aldırdı. Karbon salanımı açısından yenilenebilir enerji olarak nitelendirilen JES’lerin nelere yol açabileceğini mahkeme kararından özet olarak aktarmak istiyorum; “…bilimsel bir araştırmanın sonuçlarına göre bu JES’lerde belli miktarlarda CO2, CH4, H2S, NH3, N2 ve H2 gibi gazların atmosfere salınmasının mümkün olduğu ve bu gazların da bu alandaki çevreye ve canlılara zararlı etkilerinin bulunması olasılığının var olduğunun ortaya çıktığı, kurulacak olan üretim fabrikası-santral alanındaki ve emniyet sınırları kapsamındaki bütün zeytin ağaçlarının kesileceği, bu alandaki toprak özelliklerinin geri dönüşümsüz bir şekilde bozulacağı, üretim kuyularından fabrikaya sıvı taşıyacak boru hatları ile üretim artığı olan sıvıların re-enjeksiyon kuyularına taşınmasında kullanılacak boru hatlarının güzergahlarındaki ve enerji nakil hattı direkleri için zeytin ağaçlarının kesileceği, tarımsal bütünlüğünün ortadan kalkacağı ve bu alanlardaki toprak özelliklerinin geri dönüşümsüz bir şekilde bozulacağı, zaman zaman çeşitli nedenlerle atmosfere ve yüzeye bırakılmak zorunda kalınan ve ağır metal ve zararlı gazları içeren jeotermal kaynakların etki alanı içerisindeki insanlara, hayvanlara, doğal ve tarımsal bitkilere ve yüzey sularına olumsuz fiziksel, kimyasal ve termal etkilerinin olacağı…”

Bu tespitlerden sonra Aydın’ın artık bir karara varması gerekiyor;

Ya gıda ihtiyacını karşılayan birinci sınıf tarım topraklarını koruyarak “dağlarından yağ, ovasından bal akan” yer olarak anılmaya devam edecek,

Ya da ne pahasına olursa olsun bir süreliğine enerji üretilip, daha sonra tarımsal üretim yapılamayan yaşanmaz toprakları olan bir yer olacak

Aydın’ın yöneticileri, siyasileri ve Efeleri “enerji” ve “yaşam” arasında tercihlerini yapmak zorundalar.

Bu yazı haberekspres.com.tr/ den alınmıştır

28

 

Arif Ali Cangı

[email protected]

Demirtaş’dan haklarında soruşturma başlatılan avukatlara destek

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Ankara katliamı protestosu nedeniyle haklarında soruşturma başlatılan avukatlara destek ziyaretinde bulundu ve “Kameralarda görünmeyebilir ama ben de oradaydım, birlikte hırsız ve katil diye bağırdık” diyerek kendisini ihbar etti.

26

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Ankarakatliamını adliye önünde protesto eden ve haklarında soruşturma başlatılan avukatlara destek vermek amacıyla Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na geldi.

Ankara’da, 10 Ekim günü 102 insanın hayatını kaybettiği terör saldırısını protesto etmek için Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı önünde toplanan bir grup avukata savcılık tarafından, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” ve “toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet” ettikleri gerekçesiyle soruşturma başlatılmıştı. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş bugün, haklarında soruşturma başlatılan avukatlara destek vermek için İstanbul Adalet Sarayı’na geldi. Demirtaş’a HDP Milletvekilleri Celal Doğan, Sezai Temelli ve Filiz Kerestecioğlu da eşlik etti. Adliyenin protokol kapısından giren Demirtaş’ı burada avukatlar karşıladı. Demirtaş ve beraberindekiler daha sonra adliyenin içinde bulunan İstanbul Barosu’na gitti.

Baro odasında avukat cübbesi giyen Demirtaş, “Savunma ve yargı üzerindeki baskılara dikkat çekmek ve avukat meslektaşlarımızla dayanışma için buradayız” dedi.

Selahattin Demirtaş, avukatlar hakkında başlatılan soruşturmayla ilgili ise şunları söyledi; “Yakın zamanda Ankara katliamının protesto edilmesi için avukatların adliyede yaptığı bir anmayı, protestoyu savcılık maalesef ki soruşturma gerekçesine dönüştürdü. Avukatların kimliğini tespit ediyorlar kameralarda görünmeyebilir ama ben de oradaydım, o gün oradaydım kendimi ihbar ediyorum burada İstanbul Adliyesi’ndeydim, birlikte protesto ettik, birlikte hırsız ve katil diye bağırdık. Binlerce avukat aynı şeyi yaptı.”

(Radikal)

Fukuşima’da ilk kez bir işçiye radyasyon kaynaklı kanser teşhisi

Fukuşima Nükleer Santrali’nin eski bir çalışanına radyasyon kaynaklı kanser tanısı kondu. Yetkililerin söylediğine göre tarihteki en korkunç nükleer kazalardan biri olan Fukuşima faciasının üzerinden 4 yıl geçtikten sonra ilk kez böyle bir teşhiste bulunuldu.

 

radyoaktif işçi

Sağlık Bakanlığından bir yetkilinin basına yaptığı açıklama ismi açıklanmayan çalışanın nükleer kaza olduğu zaman 36 yaşında olduğu şimdi ise 41 yaşında ve bu çalışanın  artık lösemi hastası olduğu yönünde. Açıklamanın toplumdaki nükleer karşıtlığını özellikle nükleer santral bölgesinde yaşayanlar içinde gerginliği arttırması bekleniyor . Bu haber tam da Japonya’da 2 yıldır kapalı bulunan nükleer reaktörlerden ikincisinin Sendai nükleer Santrali’nde bir reaktörün daha  tekrar faaliyete geçirilmesinden  sonra geldi.

 

Sağlık Bakanlığından yetkili “Bu kişi, bazı sağlık sorunları olduğu için hastaneye gitti. Yapılan testler neticesinde kendisine lösemi teşhisi konmuş bulunuyor, hastalığın oluşmasında başka sebep görülmüyor” şeklinde açıklama yaptı.

Yine Sağlık bakanlığından bu yetkilinin verdiği bilgiye göre bu çalışan, Fukuşima nükleer faciası olduktan sonra işçi sağlığı güvenliği ekipmanlarını kullanmasına rağmen kanser olduğu için tüm sağlık masrafları tazmin edilerek tüm tıbbi giderleri karşılanacak.

 

radyoaktif işçi2

Potansiyel 3 vaka daha

Aslında Fukuşima nükleer santralinde benzer 3 vaka daha olduğu ve bu hastalıkların da nükleer kaza sonrası dekontaminasyon işçilerinin radyoaktivite maruziyetinden kaynaklandığı düşünülüyor . NHK raporuna göre de nükleer santralin radyoaktif temizliğinde kazanın olduğu tarih itibariyle 45 bin insan çalışmış bulunuyor ki bu kısım da Fukuşima’nın milyarlarca dolarlık dekontaminasyon maliyetinin bir kısmını teşkil ediyor .

 

Kanser teşhisi buz dağının üstünden ibaret

Bu haberin Fukuşima çalışanlarıyla santral bölgesinde yaşayan insanlar arasında radyoaktiviteye maruziyete bağlı kanser haberlerini arttıracağı konusunda tartışmalar devam ederken Dokkyo Tıp Üniversitesi’nde radyasyon ve hijyen konusunda çalışan Yardımcı Profesör Shinzo Kimura ” Bu karar  işçi hakları açısından tamm bir dönüm noktası hatta öyle sanıyorum ki buz dağının üstünden ibaret” dedi.

Kimura  “Düşük doz radyasyon” : Tokyo’da Fukuşima sonrası kabul edilebilir ilan edilen seviyeden düşük oranda radyasyona maruz kaldığı söylenenlere de evlerine dönme çağrısı yapılıyor. Radyoaktivite kaynaklı kanser tanısı Fukuşima bölgesinden dönmemecesine ayrılan insanların evlerine döndürülme prosedüründe değişiklik yapılması gerektiğine işaret ediyor” şeklinde ifade etti.

Tokyo Elektrik şirketinden(TEPCO) bir yetkili ise yorum yapmak istemediklerini yalnızca hastalanan çalışan hakkında  üzüntü duyduklarını, bu çalışanın sağlık masraflarının tazminatının ise işçilerin radyaoktiviteye maruz kalmasının bir özrü olduğunu dile getirdi.

2011 yılında maydana gelen Fukuşima nükleer santral faciasının bu güne kadar hiçbir ölümle de direkt bağlantısı kurulmamış, facia sadece on binlerce insanın yaşadıkları yerleri on yıllar boyunca terk etmesine yol açmıştı.

Greenpeace’ten bir yetkili de “Bu durum Uluslararası Atom Ajansı (IAEA)’nın Eylül ayındaki Fukuşima Nükleer Santral kazasından sonra yayılan radyasyona maruziyetten kaynaklı hiçbir sağlık sorunu tarafımıza iletilmemiştir açıklamasına uygun bir cevap olduğu kanısındayız” dedi.

Daha önce Fukuşima Nükleer Santrali’nin eski Müdürü Masao Yoshida Fukuşima Nükleer S antral kazasından 2 yıl sonra yemek borusu kanserinden öldüğünde ise radyasyona maruziyetle ilgili bir bağ kurulmamıştı.

 

fukushima cancer

Yoshida, nükleer santral faciasından sonra kendisi bir yandan kazanın vehametini örtmeye çalışırken, işçileri kazanın büyümemesi için radyaoaktiviteye  maruz bırakacak şekilde çalıştırmıştı.

 

Fukuşima nükleer santral faciası 18 bin kişinin ölümüne yol açan depremin tetiklediği tsunaminin yol açtığı bir kaza olarak bugün hala reaktörde çekirdek erimesi gibi çok vahim sonuçlara yol açtı, tehlikenin geçtiğini ise söylemek mümkün değil.   Kaza, Çernobil nükleer santral faciasından sonra radyoaktivitenin ekosisteme yayıldığı ikinci büyük kaza olarak tarihe geçti.

Pınar Demircan

(abc.net, Yeşil Gazete)

Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği’nden dayanışma toplantısı

Psikososyal dayanışma ağı (PDA) içerisinde yer alan, Toplumsal Dayanışma için Psikologlar Derneği (TODAP), Taksim Leylek Cafe Sanatevi’nde 17 Ekim’de bir tanışma toplantısı gerçekleştirdi.

24

Saat 19:00’da başlayan toplantıda TODAP üyesi Baran Gürsel, toplantının amacını açıklayan bir konuşma yaptı. “Todap kimdir? Faaliyetleri nelerdir?” gibi temel soruların cevaplandırılmaya çalışılacağını aktaran Gürsel, TODAP’ın gönüllü olarak psikolojik destekte bulunmasının Suruç katliamından bu yana devam eden bir süreç olduğunu, sadece mesleki hakları değil toplumun da haklarını gözeten dahası psikososyal dayanışma ağı içine giren tüm olgularla da yakından ilgilendiklerini kaydetti.

252008’den bu yana söyleşiler, sempozyumlar, üniversite forumları düzenleyen, çeşitli bildiriler ve çağrılar yayınlayan Todap, toplumu yakından ilgilendiren konularda da imzacı olmasının yanısıra eylemlere de bizzat katılan bir oluşum.

TODAP’ın faaliyetlerinin de aktarıldığı toplantıda, 2014 yılında “Kapitalizme öfke, Soma’ya destek! “bildirisi, “Mülteci kamplarında çocuk tecavüzcülerinin meşrulaştırılmasına hayır! “bildirisi”ne imza verildiği. 2015 yılında ise “Her yerde kadın cinayeti, meclis olağanüstü toplansın!, kampanyasına imzacı, “Metal işcilerinin grevini destekliyoruz!” açıklamasına destek, “Kısırkaya ve Pendik ölüm kamplarına karşı İBB önündeki eyleme iştirak edilmek sureti ile destek verildidği de vurgulandı.

17 Ekim’de gerçekleşen toplantıda ise gündem, sağlık emekçileri olarak psikososyal dayanışma ağı içerisinde Ankara katliamının izlerini silmek ve barış yolunda psikologlar ne yapabiliriz sorusuna cevaplar aramak olarak belirlendi.

Daha detaylı bilgi için todap.org‘u inceleyebilir, [email protected]‘dan üzerinden mail grubuna dahil olabilir, faaliyetleri takip edebilir, toplantı raporlarına ulaşabilirsiniz.

 

Haber: Özlem Geniş

(Yeşil Gazete)

Beyaz Toros’a binmek – Özgür Mumcu

0

Davutoğlu Bey dün Van’da şunu dedi: “AK Parti iktidardan indirilirse buralarda terör çeteleri dolaşacak, beyaz Toroslar dolaşacak.” Yani ya AKP ya ölüm. Yani AKP dışındaki partilerin hepsi birer cinayet şebekesi, katiller sürüsü. Yazık ki koca AKP, parlamenter rejim denen garabet sebebiyle Meclis’te potansiyel katillerle yan yana oturmak hatta bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere bu potansiyel katil partileriyle koalisyon görüşmesi yapmak mecburiyetinde kalabiliyor.
İşte bu, dramdır.
O beyaz Toroslar yani devletin hukuk dışı paramiliter çeteleri insanları katletti. Merak eden, yirmi senedir her hafta çocuklarının kemiklerinin yerini soran Cumartesi Anneleri’ne sorabilir.
13 senelik AKP iktidarının, o beyaz Torosların hesabını soracak vakti mi yoktu?
Kontrgerillayı yargılama süsü verilen Ergenekon’u kim cemaatle el ele bir sirk tiyatrosuna çevirdi?
Davayı kim bir iktidar tahkim savaşı olarak kurgulayıp Fırat’ın doğusuna zinhar dokunmadı?
Her şey ama her şey elinizde. Bir beyaz Torosun bir şoföründen, bir tetikçisinden siyasi, hukuki yahu en azından ahlaki hesap sorabilecek sıkleti gösterebildiniz mi?
Kim kullanıyordu beyaz Torosları? Kim öldürdü o insanları? MİT mi eksik, emniyet mi? Yargı mı eksik kamuoyu desteği mi?
Nerede bu insanlar, kim bunlar?
İktidardayken yargı önüne çıkartma, iktidardan gidersem geri gelirler diye korkut.
Hesabını halka değil reisine vermeye alışmış bir Başbakan’dan ancak bu beklenirdi.
Sokaklarında çocukların öldürüldüğü bir coğrafyaya beyaz Toroslarla gözdağı vermek.
Reisinin AKP halkla ilişkiler müdürüne yakıştı. Demek ki mankurtu öyle uzakta aramayacaksın.

ozgur_mumcuÖzgür Mumcu – Cumhuriyet

Nafarat: Türkiye’den Almanya’ya yolculuk. Bölüm 3.1 Balkan Yolu: Makedonya

Bu 11 Suriyeli ve 1 Fransız dostun hikayesi. 15 Temmuz-15 Ağustos tarihleri arasında, Türkiye’den Almanya’ya olan yolculukları sırasında, sınırları geçerken, tuttukları günce.

***

(Arapça’da Nafar isimsiz olan, hakları bulunmayan, kalabalık arasında yalnızca bir numarayı ifade eden anlamına geliyor ve kaçakçılar müşterilerini Arapça böyle adlandırıyor. “Sadece bir para kesesi”).

Bölüm 3: Balkan Yolu

Makedonya (1/3)

Güncenin diğer bölümleri için burayı tıklayınız.

For English, click here.

Selanik’ten bindiğimiz otobüs bizi Yunanistan ve Makedonya arasındaki sınırda bıraktı. Bir sınır kapısında değil, tren rayları boyunca bir yerde… Sınır birkaç aydır açık. Her gün 1.000 ila 2.000 göçmen sınırı geçiyor. Göçmenleri durdurmak yerine herkesin olabildiğince çabuk geçip bir sonraki adıma, Sırbistan’a gitmesi tercih ediliyor. Göçmenlerin bir sonraki tren istasyonuna varışını düzenlemek amacıyla Makedon ordusu her yarım saat başında sadece 30 kişilik bir grubun geçmesine izin veriyor, bu yüzden her halükarda birkaç saat beklemeniz gerekiyor.

Yunanistan Makedonya sınırında bekleyen mülteciler
Yunanistan Makedonya sınırında bekleyen mülteciler
Sınırdan tren istasyonuna yürüyen mülteciler
Sınırdan tren istasyonuna yürüyen mülteciler

Hava sıcaklığı 40 dereceye ulaşırken, bu cehenneme yüzlerce kişiyle beraber biz de sığınacak bir parça gölge aranarak ve üzerimize azar azar su sıkarak katlanmaya çalışıyoruz. Bazıları kontrol noktasının etrafından dolanarak bu anlamsız bekleyişten kaçınmaya çalışıyor. Eğer yakalanırlarsa ceza olarak geçmek için günün sonuna kadar beklemek zorunda bırakılıyorlar, ya da bazen sadece zevk için hırpalanıyorlar da.

Refugees waiting on the border to Macedonia
Yunanistan Makedonya sınırında bekleyen mülteciler

Sınır Tanımayan Doktorlar’dan bir grup da her gün birkaç saatliğine oraya gelip içinde havlu, lamba, bisküvi ve yolculuğun bir sonraki adımlarında ihtiyaç duyabileceğimiz başka şeyler olan küçük çantalar dağıtıyor.

Yunanistan Makedonya sınırında Sınır Tanımayan Doktorlar çantaları dağıtırken
Yunanistan Makedonya sınırında Sınır Tanımayan Doktorlar

En sonunda sıra bize geldiğinde grubumuz ikiye ayrılmak zorunda kaldı. Fransız arkadaşımız sınırı trenle yasal yoldan geçmek zorundaydı. Polis, arkadaşımızın ayrılmayı kamerayla kaydettiğini görünce kendisinin nereli olduğunu öğrenmek istedi ve gözünü korkutmaya çalıştı. Daha sonra pasaportunu kontrol ettiler ve gidip normal bir trene binmesi için onu Yunanistan tarafına geri gönderdiler. Daha sonra aramızdan birinin bu Fransız arkadaşı tanıdığını farkeden bir polis memuru bu arkadaşı da küçük düşürmeye çalıştı. Ardından çantasını büyük bir titizlikle aradılar ve arkadaşımızı sınırı kaçak olarak geçmekle suçladılar. Arkadaşımız buna cevaben bir suçlu değil mülteci olduğunu söyledi. En sonunda geçmesine izin verdiler ve grubumuz yürüyerek ilk Makedon tren istasyonuna, Gevgelia’ya ulaştı.

Bu tren istasyonu her gün kalabalık göçmen gruplarının akın akın Sırbistan’a giden trenlere binmeye çalışmasıyla ünlü. Orada, gruptaki Avrupa vatandaşı pasaportuna sahip arkadaşımızın da binebileceği uluslararası trenin gelmesini bekledik. Tren geldiğindeyse göçmenlerin sadece tek bir vagona binmesine izin verildiğini öğrendik. Geri kalan vagonların neredeyse tamamen boş olması ve platformda bekleyen yüzlerce kişi olmamıza rağmen. Pasaportu kontrol edildikten sonra Fransız arkadaşımız bu “Aparteid” sisteminin bir parçası olmayı reddetti ve geri indi.

Polisler göçmenler için olan vagonu açtığındaysa kaos başladı. Herkes öyle ya da böyle trene binmeye çalışıyordu, bazıları pencerelere tırmanıyor bazılarıysa kalabalığı içeriye tıkıştırmaya çalışıyordu. Genç ve naif bir mülteci bariz bir memnuniyetle kalabalığı izleyen polis memurlarına seslenerek bir şeyler yapmalarını istedi. “Üç dakika daha ve müdahale edeceğiz” cevabını verdiler. Gerçekten de bu üç dakika boyunca izlemeye devam ettiler ve ardından müdahale ettiler: kapılar kapanıncaya kadar kalabalığı her yöne doğru copladılar. Bu büyük görevi tamamlamanın zevkiyle nasıl da gülümsediklerini asla unutmayacağız. İğrençti.

Saat 1’de “göçmenlere özel bir tren” geldi. Yüzlerce hayalcinin tıkıştırıldığı bir gece treni. Kompartmanların kapıları kilitlenmişti, ciddi ciddi koridorlarda, üst üste yığılmış bir halde uyumamız bekleniyordu. Fakat ya pencerelerden içeri süzülerek ya da kilitlerle oynayarak bütün kapılar kısa bir zaman içinde açıldı. Ailelere kompartmanlara girmeleri için öncelik verildi ve herkes bir şekilde yanındakinin omzunda uykuya daldı. Tren tıkış tıkış doluydu, tuvaletler yolculuğun başından itibaren pislik içindeydi ve hepimiz yük hayvanları gibi varış noktasına doğru gidiyorduk. Ama en azından polisten kurtulmuştuk ve biraz dinlenmemize bakabildik.

Sırbistan sınırına doğru, trende.
Sırbistan sınırına doğru, trende.

Tren istasyonunda beklediğimiz sırada bilet ücretini sormuş ve altı Avro olduğunu öğrenmiştik. Fakat o sırada bilet gişesinden bir bilet almak mümkün değildi. Bu yüzden, koridor boyunca uyuyan yolcular arasından ilerlemeye çalışan bilet kontrolörü trende ödenen normal ücretin bu olduğunu iddia ederek herkesten 10’ar Avro istiyordu. Yine, göçmenlerin sırtından kar etmenin akıl almaz bir yolu daha. Bir intikam yöntemi olarak bazı arkadaşlarımız trenin duvarlarına Arapça ve İngilizce “Sınırlara Hayır, Biletlere Hayır” (No borders, no Tickets) yazdı. Sinirimizi bir ölçü yatıştırdık.

Trenin bizi sınırdan önceki son istasyon olan Tabanovtse’ye götürmesi gerekiyordu, fakat en sonunda Sırbistan sınırına yürüyüşle beş dakika uzaklıkta bir yere vardık. Trenden indiğimizde soğuk bir anda içimize işledi. Orada, bir Makedon polisi bu hayalet trenin yolcularına yolu tarif etmek için bekliyordu: “Dümdüz gidin, on dakika sonra Sırbistan’a varacaksınız, problem yok, problem yok”. Herkes, her zaman olabildiğince çabuk bizden kurtulmaya çalışıyor.

Yunanistan Makedonya sınırında bekleyen mülteciler
Yunanistan Makedonya sınırında bekleyen mülteciler
Yunanistan Makedonya sınırında bekleyen mülteciler
Yunanistan Makedonya sınırında bekleyen mülteciler

***

11 Nafar ve 1 İnsan”

Biz 12 kişilik bir grubuz. Türkiye ya da Suriye’de tanışmış ve Avrupa’ya beraber gitmeye karar vermis 12 umut ve hayalle dolu genç insan. Grubumuzda bir doktor, bir hakim, iki mimar, bir avukat, bir ressam, bir tasarımcı, bir sinemacı, bir sosyal çalışmacı, bir aşçı ve bir ilkyardımcı bulunuyor. Grubun yarısı eğitimini savaş yüzünden tamamlayamadı. Çoğumuz Türkiye’ye, denizi geçmekten yana şansını denemeye karar vermeden birkaç sene önce geldi. Fakat Türkiye’de kalmak demek, yasal olarak çalışma ya da okuma şansının hiç olmadığı bir yerde kalmayı kabul etmek demek. Durum değişsin diye beklemeyi kabul etmek, sadece beklemek demek. Ancak gençliğimiz uzun sürmeyecek. Grubumuzda on bir Suriyeli var. Bir de Fransız. Onun için, pasaportu sayesinde, bütün sınırlar açık. Bu sistemde o bir insan, onun nerede isterse orada olma hakkı ve imkanı var. Farklı sebeplerden dolayı, fakat ortak olan bu deneyimi hep beraber yaşama arzusuyla İstanbul’u terkettik ve şu anda “nafarat”ların da tekrardan insan olabileceği bir ülkeye doğru yola koyulduk. Amacımız bu, en azından.

(Yeşil Gazete,  Göçmen Dayanışma Mutfağı)

Nafarat: trip from Turkey to Germany – Part 3.1. The Balkan Way: Macedonia

This is the story of 12 friends, 11 from Syria and 1 from France. The journal from their trip, from July 15  to August 15, passing the borders,  from Turkey to Syria.

***

(Nafar in arabic is the one without name, without right, a number in the mass, and it is how the smugglers are calling their clients, in arabic. “He is only a pocket of money”).

Part 3: The Balkan Way

Macedonia (1/3)

For other parts of the journal click here.

Güncenin Türkçesi için burayı tıklayınız.

The bus from Thessaloniki left us at the border in between Greece and Macedonia. Not at an official check point, but along the train rails. For some months, the border is open. Between 1,000 and 2,000 migrants cross it every day. Instead of trying to stop them, the idea is to make them cross as quick as possible until the next step: Serbia.

In order to regulate the arrival of migrants on the next train station, you still need to wait for some hours or some days. Macedonian army lets some groups of only 30 persons pass every half an hour.

Refugees waiting on the border to Macedonia
Refugees waiting on the border to Macedonia

The temperature reaches 40 degrees, we are hundreds of people looking for a bit of shadow in this furnace and spraying ourselves with water to stand the heat. Some are trying to get round the check point to avoid this useless wait. When they get caught, as a punishment, they have to wait for the end of the day to cross and sometimes they also get mauled, for the pleasure itself.

Refugees waiting on the border to Macedonia
Refugees waiting on the border to Macedonia

A team of Doctors without Borders is there a few hours per day and distributes small bags with towels, lamps, biscuits and other things inside which could be useful for the next stages of the trip.

MSF doctors on the border to Macedonia
MSF doctors on the border to Macedonia

When our turn finally came, we had to split. The French friend had to cross the border legally by train. As they saw that she was recording the separation, policemen wanted to know where she was from and tried to intimidate her. Then they checked her passport and sent her back to the Greek side for her to take a normal train. Later, the same policemen who understood that one of us knew the French friend tried to humiliate her as well. They meticulously searched her bag and accused her to cross the border illegally. She replied that she was a refugee, not a criminal. They finally let her go and the group reached the first Macedonian train station, Gevgelia, by walking.

The group passing the border to Macedonia
The group passing the border to Macedonia

This train station became well-known for its huge migrants streams who try everyday to get in the trains going to Serbia. There, we waited for the arrival of the international train in which the only one person of the group with a European passport could get in. When it arrived, we got to know that only one wagon would be open to the migrants, even though we were hundreds waiting on the platform, and the train was almost empty. After a check of her passport, the French friend got off the train since she refused to be a part of this apartheid.

When policemen finally opened the only one wagon for migrants, chaos started. Everybody was trying to get into the train in one way or another, some through the windows, some others trying to push the crowd inside. A young and naive refugee called the policemen who were watching the show with an obvious pleasure, asking them to do something. They answered: “3 minutes more and we intervene”. They actually kept on watching during those 3 minutes and then started their intervention: they clubbed the crowd in all directions until the doors close. We’ll never forget them carrying smile of content after their big mission was done. Disgusting.

At 1am, a “special migrants” train arrived. A night train where hundreds of dreamers are piled up. The doors of the compartments were locked, we were actually supposed to sleep piled up on one another in the corridors. But, or by sneaking in through the windows or by fiddling with the locks, all the doors got opened very soon. Families got in the compartments in priority and everybody ended by falling asleep on the shoulder of their neighbour. The train was crammed full, toilets were sordid from the beginning and we were all there like beasts of burden going to our next destination. But at least there was no more police and we could have some rest.

In the train to Serbian border.
In the train to Serbian border.

Earlier, back to the train station, we asked for the price of the ticket and got to know that it was 6 Euros. But it was not possible to buy a ticket at the sell office. So, on the train, the ticket inspector who was trying to make his way though all the sleeping passengers, was asking 10 Euros saying that it was the regular price on board. Again a crazy rip off on the back of migrants.

As a revenge, some friends wrote on the walls of the train: “No borders, no tickets” in English and Arabic. We unwind our frustration as we can…

Finally, the train was supposed to bring us at Tabanovtse, the last train station before the border but here again, it let us directly 5 minutes away by walking of the Serbian border. When we got off the train, the cold seized us. A Macedonian policeman was there giving instructions to the passengers of this ghost train: “go on straight ahead, after 10 minutes it’s Serbia, no problem, no problem”. Everybody tries as much as they can to get rid of us.

Refugees waiting on the border to Macedonia
Refugees waiting on the border to Macedonia
Refugees waiting on the border to Macedonia
Refugees waiting on the border to Macedonia

***

“11 Nafar and 1 human”

We are a group of 12 people, 12 young persons full of hope and dreams, that met in Syria or in Turkey, and decided to go together to Europe. In the group, there is a doctor, a judge, 2 architects, a lawyer, 1 painter, 1 designer, a film maker, a social worker, a cook, an actor and a first-aider. Half of the group couldn’t continue their studies because of the war. Most of them escaped to Turkey some years before the decision to try their chance and cross the sea. But staying in Turkey means accepting to stay where there is no opportunity to work legally or to study. It means accepting to wait, only wait, for the situation to change. But our youth won’t last that long. In the group there are 11 Syrians and one French. For her, with her passport, the borders are open. In this system she is a human, she has the right and the possibility to be wherever she wants to. For different reasons, but with the common will of living this experience all together, we left Istanbul and are now on our way to a country where the nafarats could be humans again. At least, this is the goal.

(Yeşil Gazete, Migrant Solidarity Kitchen)

Japonya’nın Sendai Nükleer Santrali’nde bir reaktör daha tekrar faaliyete geçirildi

Japonya’nın Kagoshima Eyaletinde, Kyushu Elektrik tarafından işletilen Sendai Nükleer Santrali’nde 2 numaralı reaktör de  bölgede yaşayanlara yönelik maksimum güvenliğin sağlanacağı sözlerinin verilmesiyle  tekrar faaliyetine başlatıldı. Sendai Nükleer santrali Başkent Tokyo’dan 1000 kilometre mesafede.

Sendai Nükleer Santralinin önünde polis koruması
Sendai Nükleer Santralinin önünde polis koruması ( Foto: The Guardian)

 

Saat 10: 30 Kyushu Elektrik işçileri 2 numaralı reaktörde nükleer fisyon sürecine geçilmesi için kontrol çubuklarını kaldırıyor . Söylenen göre reaktör kritik duruma gelerek saat 11’de aktif hale gelecek.

2011 yılının Mart ayında yaşanan yaşanmaya da devam edilen  Fukuşima nükleer faciasından sonra Japonya’da on binlerce insanın evlerini ,yaşadıkları yerleri aniden fakat bir daha dönmemecesine  terketmek zorunda kalması neticesinde   güçlü bir nükleer karşıtlığı oluşmuştu . Fukuşima 1986’da Çernobil kazasından sonra en korkunç nükleer kaza olarak tarihe geçmiş olmasına rağmen Japonya Başbakanı Abe nükleer santrallerin tekrar çalıştırılması konusunda toplumsal muhalaefeti dikkate almıyor.

Açılışta konuşan Kagoshima Valisi Yuichiro Ito, 2 numaralı reaktörün faaliyete geçirilmesiyle güvenliğin sağlanacağına dair şöyle söyledi “ Japonya’nın nükleer santrallerle ilgili çalışmaları bir nükleer kaza sonrasında insanların mezarda bile tahliye edilmesini sağlayacak kadar geniş kapsamlı hale getirilmek zorundadır. Biliyorum ki Nükleer Düzenleme kurumunun yetkilileri tesisi incelediler ve 2 . reaktörün de aktif hale getirilmesiyle tahliye planlarında iyileştirme yapılması konusunda hem fikirler” .

Kyushu Elektrik’in Başkanı Michiaki Uriu da açılışta15 Ekim tarihinde “ Güvenliğin sağlanması için merkezi hükümetin kontrol ve operasyonel prosedürlerini izlemeye devam edeceğiz” dedi.

Nükleer santralin açılışında karşıtlar da seslerini çıkardı  “Birçok insan nükleer santrallerin bu ülkede tekrar çalıştırılmasını istemiyor”dedi NHK televizyonuna konuşan antinükleer grup temsilcisi Ryoko Torihara,

Greenpeace kampanya sorumlusu Mamoru Sekiguchi ise  Abe Hükümeti’nin insanların güvenlik içinde olamsını istemediğini ,on binlerce insanın nükleer santrallerin tekrar çalıştırılmaması için protestolar yaptığını söyledi. “Nükleer enerji Japonya’nın sürdürülebilir enerji anlayışına uygun değildir.Japon Hükümeti insanların hayatlarını riske ederek değil , güvenli ,temiz , yenilenebilir enerji kullanımının yaygınlaşmasını sağlayacak  girişimlere ağırlık vermelidir ”dedi.

2 numaralı reaktör, 2011 yılının Mart ayında deprem ve tsunaminin yol açtığı Fukuşima nükleer santral kazasına bağlı olarak toplam sayısı 50 olan tüm reaktörlerin  güvenlik koşullarının testlere tabi tutulması ve iyileştirilmesi için  kapatılmasından sonra tekrar faaliyete açılan  2 . reaktör özelliğini taşıyor .

Satsuma Sendai şehrindeki 1 numaralı reaktör ise Ağustos ayında, nükleer karşıtlarının protestolarına rağmen yeni kurallar tesis edilerek açılan ilk reaktör olmuştu.

Nükleer fisyon prosesinde oluşturulan ısıdan elde edilen buhar elektrik üreten tirbünü döndürdüğü üzere proses zaman alıyor tam anlamıyla 21 Ekim (bugün) enerji üretimi faaliyete geçecek olan türbin ve diğer ekipmanların kontrolünün tamamlanmasıyla gerçekleşmesi bekleniyor. Yetkililerin belirttiğine göre enerjinin üretildikten sonra dağıtımı, satılması gibi ticari işlemlere ise Kasım ortasında başlanabilecek.

Japonya’da Fukuşima nükleer faciasından sonra deprem ve tsunami şartlarına uygunlukları soru işaretleri yaratan nükleer santrallerin iyileştirilmeleri için kapatılmasını izleyen 4. Yılın sonunda açılan ilk 2 reaktörün ardından üçüncü olarak Shikoku Elektrik  tarafından işletilen Ehime eyaletindeki Ikata Nükleer santralinin 3 nolu reaktörü ile Fukui eyaletinde Kansai Elektrik tarafından işletilen Takahama nükleer santralinin 4 numaralı reaktörünün tekrar faaliyete geçirilmesi planlanıyor.

Kyushu Elektrik şirketi aynı zamanda Saga eyaletindeki Genkai nükleer santralinin 3 ve 4 numaralı reaktörlerinin tekrar faaliyete geçirilmesi için hazırlıklarını yürütüyor.

Haber : Pınar Demircan

(ajw.asahi, The Guardian,Yeşil Gazete)

Kanada’da Liberaller kazandı…

Kanada’da merkez sol eğilimli Liberal Parti seçimleri kazandı. Avam kamarasındaki tek Yeşil Partili milletvekili Elizabeth May yeniden seçilirken, Justin Trudeau liderliğinde seçimlere giren Liberaller, aldıkları yüzde 54.4 oranındaki oyla 184 milletvekili çıkartarak çoğunluk hükümeti kurmayı garantiledi.

Justin Trudeau
Justin Trudeau

Bu seçimlere kadar neredeyse on senedir hükümette olan Muhafazakarlar ise oylarının % 39,6dan %29.2ye düşmesiyle ancak 99 milletvekili çıkartabildi. Eski Başbakan Stephen Harper’in bu yenilgi sonrasında parti liderliğinden ayrılacağı konuşulsa da[i] Muhafazakar Parti, Kanada’da ‘Resmi Muhalefet’ (Kraliçenin Sadık Muhalefeti) adı verilen ana muhalefet partisi olarak çalışmalarına devam edecek. Sonuçların en ilgi çekici yanı ise Justin Trudeau ve Liberallerin yalnızca muhafazakarlardan değil neredeyse bir o kadar sandalyeyi de sosyal demokrat NDP (New Democratic Party, Yeni Demokratik Parti)’den almış olmaları.

 

Sosyal Demokratlar ve Muhafazakarlar Neden Kaybetti?

Sosyal demokratlar seçim çalışmaları başladığında anketlerde birinci parti görünüyordu. Politikaları uzun süredir halkın desteğini kaybetmiş olan Harper’in yeniden seçilemeyeceği zaten tahmin ediliyordu. Harper’in ekonomik politikaları Kanada’nın hazine borcunu artırırken, seçtiği aşırı muhafazakar söylemler ve gündemden düşmeyen (ve kimisi kanıtlanmış olan) yolsuzluk iddiaları hükümeti 2011’den beri yıpratmaktaydı. Vergi indirimi ve hazine borcu konusunda partiyi destekleyen muhafazakarlar özellikle sağlık sisteminin özelleştirilmesi ve emekli aylıklarının düşürülmesi konusundaki kararlara karşı çıkarken, kadın ve azınlık politikaları konusundaki gerici tutum da siyasi spektrumun her yanından tepki çekiyordu. Üstelik Harper’in Avrupa Birliğiyle imzaladığı Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması (CETA) gerek çevre korumayı gerekse tarımsal üretimi sekteye uğratacağı endişesiyle eleştiriliyordu. Dolayısıyla Harper’in yeniden seçilmesine karşı olan ve karşısına çıkacak en büyük partiye stratejik oy vermeyi yeğleyen geniş bir seçmen kitlesi oluşmuştu. Bahsi geçen büyük partinin ana muhalefet partisi NDP olmaması, üstelik sosyal demokratların 59 sandalye kaybetmesi ise seçimlerin sürprizi oldu. Çünkü NDP gerek kadın hakları (özellikle maaş eşitliği ve kürtaj konularında) gerekse fosil yakıt sübvansiyonları ve vergi reformu konusunda, yani Muhafazakarların en çok eleştiri alan siyasi seçimlerinde, Harper’in izlediği siyaseti tersine çevirecek önerilerde bulunuyordu.

NDP’nin oy kaybında lideri Thomas Mulcair’in Avrupa’da Tony Blair’in liderliğinde başlamış olan ‘Üçüncü Yolu’ açıkça benimsemesinin etkisi olduğu söylenebilir. 2011 seçimlerinden sonra parti liderliğini üstlenen Mulcair, 2013’te parti tüzüğündeki sosyalist söylemleri değiştirerek bunları partinin geçmişten taşıdığı bir ‘gelenek’ olarak yeniden tanımlamıştı. Eskiden sol ile sağ arasında oy kayması daha zor ve nadirken ‘Üçüncü Yol’la birlikte bu geçişler giderek kolaylaştı. Takip eden senelerde de NDP gerek federal hükümette gerekse eyaletlerde hem emekçi ve yoksulların desteğini alacak küçük çaplı çalışmalar yapmış, hem de büyük şirketlerle karşı karşıya gelmekten özenle kaçınmıştı[i]. Eyaletlerde çeşitli koalisyon hükümetleri kurmuş olan NDP’nin özellikle şehirli işçi sınıfının desteğini kaybettiği görülüyor. Tüm bunlar partinin kendi içindeki dinamikleri de etkilediği için seçimdeki yenilginin kısmi açıklamaları olarak ele alınabilir.

Tartışmaları son zamanlarda en çok etkileyen ise peçe konusuydu. Peçeyle vatandaşlık yemini etmek isteyen Zunera Ishaq’in mutlu sonla biten hikayesi süresince Harper takındığı anti-İslamcı tavırla tepki çekerken NDP Kanada’nın çoğulcu kültürüne değinerek ona özgürlükçü bir söylemle karşı çıktı. Bir yandan bu değerler Liberal lider Justin Trudeau’nun eski bir başbakan olan babası Pierre Trudeau’nun adıyla özdeşleşmiş olduğundan bu Trudeau’ya beklenmedik bir avantaj sağlamış olabilir. Diğer yandan kamu alanındaki dini simgeler konusunda Kanada’nın kalanına oranla daha hassas olan Quebec’de iki parti de hoşnutsuzluk yarattı: NDP’nin tutumu hassasiyetlerini görmezden geldiği için, Muhafazakarların söylemi ise açıkça onların hassasiyetlerini oya çevirmeyi amaçladığı için. Kanadanın iki bölümünün üzerinde ayrıştığı bir konu olarak başörtüsü de popüler siyasette gözler önüne serildikçe iki tarafı da yıpratan ve oy kaybına sebep olan bir bataklığa dönüştü.

Bu karışıma Liberal Partinin yakın tarihinden gelen bir sebep ekleyecek olursak belki Kanada’daki uzun süreli siyasi dinamikleri anlamamıza da yardımcı olur: Justin Trudeau’dan önceki son Liberal Başbakan, Paul Martin, hem pek popüler olmayan Kuzey Amerika Güvenlik ve Gönenç Ortaklığı Antlaşmasını (The Security and Prosperity Partnership of North America, SPP) imzalamış, hem de yolsuzluk skandallarına adı karıştığı için halk desteğini kaybetmişti. O zamana kadar Liberal Parti, Kanadayı en uzun süre yönetmiş parti olduğu gibi, hükümet kurmadığı zamanlarda da 1860’lardan itibaren istinasız ana muhalaefet görevini üstelenmişti. Diğer bir deyişle, Liberallerin üçüncü parti pozisyona düşmesi kısa süren bir istisnaydı ve Harper karşıtlarının parti çevresinde birleşmesi de Kanadalıların artık Liberalleri cezalandırmaya son verdiği anlamına geliyor.

Trudeaumania

Trudeaumania ekolü Justin Trudeau'nun babası Pierre ile başladı
Trudeaumania ekolü Justin Trudeau’nun babası Pierre ile başladı

Ancak Justin Trudeau’nun seçimleri kazanmasındaki en önemli etken ne Muhafazakar Partinin ne de sosyal demokratların politikaları: Bunların hepsinden önemli olan Liberallerin Trudeaumania adını verdikleri fenomen. Trudeaumania, ilk defa Justin’in babası Pierre Trudeau’nun 1968deki seçimlerde yarattığı sansasyona ithafen kullanılmıştı: Karizması, hitabetteki başarısı ve medya karşında olağanüstü rahat tavırlarıyla karşıt-kültürden etkilenen gençleri yanına çeken Pierre Trudeau, başbakan olduktan sonra da Kanada için bütüncül bir kimlik oluştururken eşcinsellerin eşitliği, kürtaj ve oyverme yaşı gibi konularda zamanı için gayet ilerici politikalar izlemişti. Justin Trudeau, hayatının büyük bir kısmını medyanın gözleri önünde geçirmenin de avantajıyla aynı rahatlığı kameralar önünde sergilemeyi başarıyor. Geçen sene yayınlanan otobiyografisinde babasının ‘devlet adamı’ imajından uzak dururken ailedeki bir başka siyasetçiye, anne tarafından büyükbabası olan James Sinclair’in anısına işaret ediyor. Diğer yandan kitabın adını Ortak Zemin (Common Ground) koyarak Kanadayı birleştirecek söylemlerin çoğunu popüler kılan babasına da referans veriyor. Kısacası, markasını iyi kullanmayı biliyor.

Seçim sonuçlarının açıklanmasından hemen sonra yaptığı konuşmada Trudeau, son on yıldır uluslararası arenada Kanada’nın yapıcı ve merhametli sesini kaybettiğini düşünen tüm dünyadaki ‘dostlarına’ seslenerek “Geri Döndük!” dedi. Bahsi geçen bu eski/yeni uluslararası siyasetin ilk işaretleri şöyle özetlenebilir:

–              İklim değişikliği konusunda Aralık ayında yapılacak Paris Zirvesinden önce eyaletlerle de anlaşarak daha proaktif bir siyaset izlemek (Diğer yandan Alberta-Texas arasında yapılması planlanan Keystone XL boruhattını desteklediğini de hatırlatmakta fayda var);

–              Kanada’nın Ortadoğu’daki askeri gücünü azaltmak ve eğitim amaçlı hizmetler dışında geri çekmek;

–              İlk etapta 25,000 Suriyeli mülteciye Kanada kapılarını açmak.

İçişlerinde ise marihuanayı legalize etmek ve ilk yüz iş günü içinde vergi reformu yapmak gibi sözler veren Justin Trudeau’nun Kanada yerlisi bin kadının kaybolması (ve/ya katli) üzerine yeni bir araştırma başlatması, ötenazi konusundaki hukuki bulanıkları gidermesi, ve seçim sisteminin uzun zamandır tartışılan iyileştirmesine başlaması gerekiyor.

[i] http://www.huffingtonpost.ca/2015/10/20/harper-resigns-conservative-leader-trudeau_n_8334852.html

[ii] https://www.jacobinmag.com/2014/07/canadas-third-way

38.Aysem-Mert

 

 

Ayşem Mert

PKK için ‘terör’ örgütü denir mi denmez mi? – Mustafa Alp Dağıstanlı

Şüphesiz, gazetecilik için hiçbir kelime yasak değildir, olmamalıdır. Fakat haber söz konusu olduğunda kelimeler üzerinde iki kere daha düşünmeniz gerekir. Birçok tarafı ve veçhesi olan, üstelik sıcak bir olayı aktarmaktasınızdır ve çeşitli sebeplerle etkisine çok açık olduğunuz iktidar odağının yargılarını, farkında olarak veya olmayarak nakletmeniz işten değildir. Dolayısıyla, o yargıları aktarmak, olayı aktarmanın, bilginin önüne geçebilir rahatlıkla.

Türkiye medyasına benzer tutum alan gazeteler ve tv kanalları dünyada da var tabii, ama 200 yıllık uluslararası gazetecilik geleneğinden süzülmüş kimi ilkeler ve bazı bakımlardan eleştirsek de bu ilkelere göre gazetecilik yapmayı anayasalarına yazmış medya kuruluşları da var. Uluslararası ajanslar, bütün hatalarına rağmen, bu ilkeler ışığında hareket etmek zorundadır, kimseye hitap edemez bir noktaya gelirler yoksa. (1980’lerde, IRA eylemleri sırasında BBC (iç yayınlarda) bal gibi ‘IRA terrorists’ derken, World Service yayınlarında gazetecilik ilkelerine uyuyor ve klişe, etiket, damga kullanımına karşı çıkıyordu. Türkçe Servisi’nde PKK’ye ‘terrorist’ denmiyor, ‘rebels’ (asiler), ‘guerillas’ (gerillalar) gibi kelimeler tercih ediliyordu. ‘Terörist’ nasıl devletin diliyse ‘gerilla’ da PKK’nin dilidir ve gazetecinin ondan da kaçınması gerekir. BBC bir ara ‘silahlı Kürt militanlar’ terimini kullanıyordu ve sadece ‘PKK’ deyip geçmenin meseleyi bilmeyenler için bir açıklama olmadığı durumda doğrusu da buydu).

Yorumlarınızda istediğiniz kelimeyi istediğiniz gibi kullanın, ama haber, sizin değer yargılarınızdan örülmüş bir şey değildir, olmamalıdır.

Direniş hattı olarak kelime

Buradaki sorun sadece bir kelime değildir. Çünkü kelime, kelimeden daha fazla bir şeydir gazetecilikte. Kelimeler, deyimler, ifade kalıpları ve tanımlar, hükümetin, askerin, başka güç odaklarının, örgütlerin cümlesini, hatta nutkunu iletir okura. Klişe haline gelip kolayca herkese bulaşırlar.

Türkiye’de hakim gazetecilik zihniyeti, bakmayın şimdi birçoklarının AKP hükümetine diş bilemesine, o güç odaklarının cümlesini taşır esas olarak. Gazetecinin cümlesi bir çırpıda hükümetin, askerin, polisin cümlesi oluverir; onların ağzıyla yazar gazeteci. ‘Ahmet, Ayşe’yi dövdü’ sadeliğindeki bir cümleye artık neden rastlamıyoruz da ‘Ahmet, Ayşe’yi darp etti’ diyerek polis ağzına düşüyoruz mesela? Nereden çıktıysa, hızla yayıldı ve eleştirel olmalarıyla temayüz eden kimi yazarların bile dilini kuşattı. Polisin davranışının karşısına dikilirken polisin dilini benimsedik yani!

Dolayısıyla, kelime sorunu, baskı karşısındaki tutumdur. İlkesizliktir. Anlatım olanaklarından, açıklayıcılıktan vazgeçmektir. Klişelere sığınmaktır. ‘Terörist’ kelimesiyle Kürt sorunu örtülmek isteniyor, insan haklarını çiğneme, insanlara zulmetme meşrulaştırılıyor, hak aramak suçmuş gibi gösteriliyor…

Şeytanlaştırma çabası

Bu son dediğimle bağlantılı bir şey daha var: Savaşan taraflar, tarihin derinliklerinden bu yana, düşmanlarını insanlıkdışı varlıklar olarak sunar kendi taraftarlarına, onları şeytanlaştırır. Savaşı sürdürmek için gerekli nefretin, içselleştirmenin ve savaşa sürekli olarak yeni neferler kazandırmanın ilk koşuludur bu. Medya işte bu işe de yarar. Böylelikle o şiddet sarmalının sürdürülmesi için olmazsa olmaz bir rol oynar.

Türkiye’de de medya işte bu işi gördü yıllar yılı ve hâlâ görüyor. Bu o kadar zarar verici ve yanlış bir tutumdur ki, yarınki barışın önündeki en büyük engellerden biri haline gelir o şeytanlaştırma. Savaşan taraflar araziye mayın döşerken, medya da insanların zihinlerine mayınlar döşer. Yarın öbürgün kağıt üstünde barış yapıldığında, hatta arazideki mayınlar toplandığında bile zihinlerdeki bu mayınları temizlemek mümkün olmaz; en azından çok zor olur. Einstein’ın dediği gibi yani: “Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur.”

Entelektüel namustan kaçış

Bu yüzden kelime kelime direnmek önemlidir, kimi durumda hayatîdir. Evet, her zaman bir baskı vardı(r), ama göğüslenemeyecek bir şey de değildi(r) bu. Bunun gibi kolay direniş noktalarında hemen ricat edince geriye hiçbir ilke kalmaz ve kalmadı.

Medya etiği, yani gazetecilik, gerçeği arama inadı, klişelerin insanlara yaptığı fenalıklar, devletin ideolojik aygıtları gibi konularda ettikleri veya edecekleri ‘teorik’ laflarda, yazdıkları yazılarda anlaşabileceğimiz insanlar, işlerini yaparken bu direnç noktalarını gönüllüce, kolayca ve direnenleri istihzayla karşılayarak gazetecilikten ve entelektüel namustan derhal uzaklaşmayı seçti.

Klişeler tuzaktır

Klişeler -bu arada ‘terörist’ kelimesi de- açıklayıcı değildir. Gazeteciliğin en önemli prensiplerinden biri sıfat kullanmamak, klişelerden uzak durmak, foyasını ortaya çıkarmak ve okura açıklayıcı bilgi vermektir. ‘Terörist’ demekle bunları yapmış olmazsınız. İlgilendiğiniz konuyla aranıza bir mesafe koymazsınız. Şöyle düşünün: dünya üzerinde ‘terörist’ denen birçok örgüt var ve bunların çoğu birbirine hiç benzemez. Amaçları farklıdır, yöntemleri farklıdır, bu örgütlerin doğup geliştikleri şartlar farklıdır, ideolojileri farklıdır… ‘Terörist’ diyerek birbirine hiç benzemez örgütleri özdeşlemiş olursunuz. El Kaide ile PKK arasında ne gibi benzerlikler olduğunu bir düşünün…

İktidara göre şerbet

Üstelik, şu son birkaç yılda daha net bir şekilde gördük ki, Türkiye medyası, hükümetlerin değişen meşrebine göre yaklaşıyor Kürt sorununa ve PKK’ye. Mesela, ‘Şu kadar PKK’li imha edilmiştir’ gibi dehşetengiz ifadeler kullanan Habertürk televizyonu, haber merkezindeki birkaç arkadaşın anlattığına göre, hükümet Kürt meselesinde bir ‘çözüm’ söylemi tutturunca ‘terörist’, ‘terörist başı’ gibi sıfatları yasakladı. Sonra hükümetten Kürt meselesiyle ilgili sert sözler çıkınca bu sıfatları tekrar tedavüle soktu. Sırf bu tutum ve durum bile bu sıfatların açıklayıcılıktan, gazetecilikten, haber vermekten ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.

Tayyip Erdoğan’ın diline pelesenk ettiği, “Benim teröristim kötü, senin teröristin iyi mantığı terk edilmelidir” sözünün de hiçbir mantığı ve değeri yok, özellikle gazetecilik için… Çünkü biri için ‘terörist’ olan, başka biri için pekala ‘kahraman’ olabilir. Bu üstelik ille de devlet–örgüt karşıt bakışı için böyle değildir. Örneğin Hamas, AB ve ABD’nin ‘terör örgütleri’ listesindedir ama Türkiye için, AKP hükümeti için Hamas asla terörist bir örgüt değildir. Yine de bunlar devletlerin, siyasetin ‘kriter’leriyle yapıştırılmış etiketler. Gazetecilerin kriterleri zaten bu odaklarınkinden değişik olmalıdır ki, Hamas örneğindeki gibi ‘çelişkili’ durumlarda yalpalamasın ve herkese hitap edebilecek bir kürsüden konuşabilsin.

‘Terörist’ten ‘Sayın’a…

Bir başka mesele… Bir zaman ‘terörist’ sayılan ve öyle anılan kişilerin daha sonra muteber insanlar haline gelmesi hiç de nadir bir olay değildir. Nelson Mandela, ırkçı Güney Afrika rejimi için ve onu destekleyen kimi ülkeler ve onların kimi medya kuruluşları için ‘terörist’ti; şimdi neredeyse herkes için bir ‘devrimci’, bir ‘kahraman’. Batı medyasının bazı büyük kuruluşları, ‘terörist’ diye aşağıladıkları insanlara sonra ‘Mr. President’ demek zorunda kaldıklarından bazı dersler çıkardılar.

Ama belki daha önemlisi, Türkiye’deki bir gazete veya tv kanalı, BBC veya uluslararası haber ajansları gibi bütün dünyaya olmasa da, bütün çeşitliliğiyle Türkiye’ye seslenir. Siz kendi sınıflandırmanıza göre, haberlerinizde, diyelim PKK’ye ‘terör örgütü’ derseniz, büyük bir kitleyi, Kürtleri elinizin tersiyle itmiş, onların sizi dinlemesinin, size güvenmesinin, (peki sizin açınızdan bakalım) onlara bir şey anlatmanızın önüne geçmiş olursunuz.

Haber verirken bir örgüte ‘terörist’ demek, bir spor haberi verirken sırf Galatasaraylısınız diye ‘Alçak Beşiktaş’ demeniz kadar saçmadır. Bu örnek size saçma gelebilir, fakat Türkiye medyasının kendine has kamplaşması içinde vardığı yer zaten somut olarak da bu saçmalık durağıdır. Yoksa mesela Star gazetesi, Gezi protestosuna katılanları kastederek, bir habere ‘Çapulcu lobisi itiraf etti’ gibi bir başlık atamazdı. Bu, artık, gazetecilik bile diyemeyeceğimiz bir yere geldiğimizin göstergesi.

Financial Times yorumcusu Philip Stephens’in dediği gibi, ‘savaş sözcüklerinin sahte rahatlığı’na sığındınız mı gazetecilikten vazgeçiyorsunuz demektir (‘5Ne? 1Kim?’ kitabından alınmıştır)

Terörizm’ terimi siyasi söyleme nasıl girdi?

‘Terörizm’ en genel anlamıyla, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın da kayda geçtiği gibi, ‘siyasi kazanç sağlamak için korku salmak amacıyla sivillere yönelik kasti ve sistematik öldürme, yaralama ve tehdit’ diye tanımlanabilir. Ne var ki, bu kavramın temel sorunlarından biri, aslında ortak kabul görmüş uluslararası bir tanımının olmaması. Tanımlamak için ilk kez 1937’de bugünkü Birleşmiş Milletler’in ilk hali olan Milletler Cemiyeti’nde bir girişimde bulunulmuş, fakat sonuç alınamamış. Terimi sistematik olarak ilk kullanan, İsrail. İsrail, 1960’larda ve ‘70’lerde Filistinlilerle ve Arap ülkeleriyle çatışmalarını terörizme karşı savaş olarak tanımlıyordu. BM’deki bütün tartışmalarda kullandığı söylem buydu.

1970’lerin başlarında Türkiye’de de tedavüle girmemişti ‘terörist’ kelimesi. Bizim Deniz Gezmişler, Mahir Çayanlar, Ulaş Bardakçılar için ‘anarşistler’ deniyordu. Devletin radyosunun haberlerinde sık sık ‘anarşistler’den bahsedildiğini hatırlıyorum. Gazetelerimiz de böyle anıyordu onları.

Tartışma BM’ye geliyor

Terörizm tartışması, asıl olarak Filistinli militanların 1972’de Münih Olimpiyat Oyunları’nı basması ve İsrailli sporcuları öldürmesinin ardından Birleşmiş Milletler’de başladı. İki temel mesele vardı: terörizm ile ulusal kurtuluş hareketleri arasında bir fark olup olmadığı ve devlet terörizmi kavramının geçerliliği.

Bu konuyla ilgili 1972, ’73, ’76 ve ‘79’da dört karar alındı. Bunlardan sonuncusu, sadece ‘ırkçı, yabancı ve kolonyal rejimlerin terörist eylemleri’ni kınıyordu.

BM’de ABD, kendine has ve tutarlı bir pozisyonu savunuyordu. ‘Devlet terörizmi’ diye bir şeyi tanımıyordu, devletlerin terörizmle suçlanamayacağını, çünkü bu tür eylemlerin uluslararası hukukta zaten suç olduğunu ve ona göre değerlendirilmesi gerektiğini söylüyordu. Bu bakımdan da öbür Batı ülkelerinden ve İsrail’den ayrılıyordu. ABD halen (en son Aralık 2000’de) bu görüşünü BM’de savunuyor, ama fiiliyatta tam tersini yapıyor; devletleri terörist olmakla ve teröre destek vermekle suçluyor. Ve bu çelişki de Amerikan medyası dahil hiçbir yerde haber konusu olmadı, olmuyor. Avrupa ise bu konuda hep sessiz kaldı, çünkü belirsizliği çıkarına göre kullandı ve kullanıyor.

Bu meselede bir adım daha berraklaşabilmek için BM’nin önünde 1987’den beri bir öneri duruyor: terörizmi tanımlamak ve ulusal kurtuluş hareketlerinden ayırmak için uluslararası bir konferans toplamak. Önerinin sahibi Suriye. O yıldan beri bu öneri oylandı durdu; BM üyelerinin çoğu öneri lehinde oy kullandı ama Batı karşı çıktığı için bir türlü onay alamadı. Batı tanım istemiyor, çünkü çıkarına hizmet etmiyor.

BM’deki tartışmalar dışında, terörizmle ilgili ilk uluslararası konferans 1979’da, ikincisi de 1984’te toplandı. Her iki konferansın düzenleyicisi Jonathan Institute idi. Jonathan, bugünkü İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun abisiydi ve Entebbe Baskını’nda öldürülmüştü (Filistin Kurtuluş Örgütü militanları 1976’da Paris-Tel Aviv seferini yapan uçağı kaçırıp Uganda’nın Entebbe Havaalanı’na indirmişti. İsrail komandoları uçağa baskın yaptı, militanların hepsi ve üç rehine öldü. İsrail komandolarından ise sadece Jonathan hayatını kaybetti). Konferansın amacı, ‘uluslararası terörizme, demokratik toplumlara nasıl bir tehdit oluşturduğuna ve terör güçlerini altetmek için gerekli tedbirlere dikkat çekmek’ti.

ABD söylemine giriyor

‘Terörizm’, kelimesini ilk kez 1979’da Başkan Jimmy Carter kullandı; sadece spesifik olarak İran’daki rehine krizi için (İran İslam devriminden sonra bir grup İranlı öğrenci ABD elçiliğini basmış ve 52 Amerikalıyı 444 gün boyunca rehin tutmuş, bu da iki ülke arasında diplomatik krize yol açmıştı. Carter, rehineleri ‘terörizm ve anarşi kurbanları’ diye tanımlamıştı). ‘Terörizm’in bir terim olarak Amerikan siyasi söylemine girişini ise 1981’de göreve başlayan Başkan Ronald Reagan’a borçluyuz. Reagan bu terimi asıl olarak Güney Amerika ve İsrail dolayısıyla kullandı ve bu tarihten sonra da İsrail ile ABD aynı anlamı yüklemeye başladı.

Reagan, ‘terörizm’ derken, asıl olarak, ABD’nin ‘arka bahçesi’ Orta ve Güney Amerika’dan bahsediyordu. ‘Arka bahçe’de kendine yakın diktatörlükleri (diktatörlüklerin hepsi ona yakındı) besliyor, sol rejimleri devirmek için de silahlı gruplara her tür desteği veriyordu. İki ülke kritikti onun zamanında: El Salvador ve Nikaragua.

El Salvador rejimini ‘teröristler’le (FMLN) destekliyor, rejimin emrindeki ölüm tugaylarını silahla, parayla besliyordu. Nikaragua’da ise solcu Sandinista hükümetine karşı savaşan milislere, Contra’lara aynı desteği veriyordu; çünkü Sandinistler terörizme destek veren bir devletti. Bu durum, ABD Kongresi’nde Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında şiddetli tartışmalara konu oluyordu. Kimin terörist olduğu konusunda anlaşamıyorlardı. Demokratlara göre Nikaragua’da Contra’lar, El Salvador’da ise rejim teröristti. Dolayısıyla ABD bu teröristlere yardım göndermemeliydi.

Demokratlar, teröristlere ABD desteğinin yasaklanması için yasa değişikliği teklifleri verdi, ama Cumhuriyetçi Kongre çoğunluğu bu değişiklikleri reddetti. Demokratlara göre terörist olanlar, Cumhuriyetçilere göre özgürlük savaşçısıydı. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) de 1970’lerde ‘Biz terörist değiliz, özgürlük savaşçısıyız’ diyordu halbuki ve ABD’nin buna kulak astığı yoktu. Amerikan merkez medyasının yönetimle göbek bağını göstermesi bakımından ilginçtir ki, en büyük gazete New York Times, Kongre’deki bu tartışmaları asla haber bile yapmadı. Sadece solcu sayılabilecek bir köşe yazarı, Anthony Lewis, o da birkaç ay sonra, bir yazısında bu tartışmaları yazdı. Ama asla haber yapılmadı.

Çelişkiler

Terörizm konusunda ABD bir çelişkiler yumağı olduğu için, Dışişleri Bakanlığı’nın meşhur ‘terörist devletler’ veya ‘terörü destekleyen devletler’ listesi de bu yumağın düğümlerinden biridir. Bu liste 1979’daki bir yasa değişikliğiyle hazırlanmaya başladı. Net bir terörizm tanımına varılamadığı için bu listelerin objektif kriterlere göre hazırlandığını söylemek imkânsız. Mesela FKÖ, bir ‘terör örgütü’ydü ve ona destek veren ülkelerden biri Suudi Arabistan’dı. Ama ABD, Ortadoğu’daki en önemli müttefiklerinden Suudi Arabistan’ı listeye almak istemiyordu. Suriye ve İran’ı ise almak istiyordu ve aldı, çünkü düşmandı onlar. Güney Yemen, Irak, Libya ve Küba da başından beri kara listedeydi. Bu listeden sadece iki ülke çıkarıldı. Bunlardan biri Güney Yemen’di; çünkü Güney ve Kuzey birleşip tek Yemen olmuştu ve Güney Yemen diye bir devlet kalmamıştı. Listeden 1982’de çıkarılan ikinci devletse Irak’tı. ABD, Irak’a silah satmak istiyordu, çünkü düşmanı İran’la savaşıyordu o sıra. Irak, 1990’da Kuveyt’i işgal edene kadar listenin dışında kaldı. Küba’nın listede olmasının ise zaten mantıklı bir gerekçesi yok (‘5Ne? 1Kim?’ kitabından özetlenmiştir).

Mustafa Alp Dağıstanlı – Diken.com.trmustafaalpdagistanli