Ana Sayfa Blog Sayfa 3581

Türk Tabipleri Birliği’nden Gezi yargılamaları yanıtı, “Utanın!”

Gezi Parkı Nöbeti mahkemesi sonucu Bezm-i Alem  Camii’nde yaralılara ilk yardım hizmeti veren sağlık çalışanları Dr. Yasemin Erenç Dokudan ve Dr. Sercan Yüksel’e “camiyi kirletme” suçlaması ile mahkumiyet kararı çıkmasına Türk Tabipleri Birliği’nden yazılı açıklama geldi.

“Yargılanan iki meslektaşımız hekimliğin gereği olarak, her şeyden önce “insan” olarak yardıma muhtaç yaralılara acil tıbbi yardımda bulunmuşlardır” denilen açıklamada ülkenin her yerinde halkımızın sağlığı için çalışmaya devam edeceğiz vurgusunda bulunuldu.

20

Açıklamanın tam metni şu şekilde;

“UTANIN

Gezi olayları sırasında Bezm-i Alem  Camii’nde yaralılara ilk yardım hizmeti veren ve “suçluyu kayırma” “camiyi kirletme” suçlamalarıyla yargılanan Dr. Yasemin Erenç Dokudan ve Dr. Sercan Yüksel mahkeme tarafından “camiyi kirletme” suçundan mahkum edilmişlerdir.
Yargılanan iki meslektaşımız hekimliğin gereği olarak, her şeyden önce “insan” olarak yardıma muhtaç yaralılara acil tıbbi yardımda bulunmuşlardır.

Sadece yasal olarak değil, evrensel ahlaki değerler bakımından da yaralılara sağlık hizmeti vermek değil tam aksine vermemek suçtur. Yaralılara yardım ederken caminin kirletildiği gibi bir iddia, hele de bunun bir suç olduğu kararı utanç vericidir.

Bu utanç; kararı verenler kadar hasta yaralı demeden toplulukların üzerine öldürücü gazla, gaz fişeğiyle saldırma emri verenler, çocuk yaşlı demeden insanları gaza boğanlar, gözleri çıkarıp kemikleri gaz fişekleriyle parçalayanların, yaşamını yitirmiş çocukları meydanlarda yuhalatanlarındır.

Meslektaşlarımız Dr. Yasemin Erenç Dokudan ve Dr. Sercan Yüksel hekimliklerinin gereğini yerine getirmişlerdir. Çare arayan yaralıların derdine derman olmaya çalışmışlardır. Ellerine sağlık!

Ne güzel ki; hekimler bütün baskılara, hasta bakmayı engellemek için çıkarılan yasalara, hapis tehditlerine karşın hekimliğin gereğini her koşulda yerine getirmektedirler. Gezi’de de, Suruç’ta da, Ankara’da da…

Bu ülkenin her yerinde halkımızın sağlığı için çalışmaya devam edeceğiz.

Saygıyla duyururuz.

Türk Tabipleri Birliği
Merkez Konseyi”

 

(Yeşil Gazete)

Su Üzerindeki Kasaba : Xitang – Oktay Arslan

Çin’deki şimdiki rotamız; Xitang Kasabası, Çin’in Zhejiang Eyaletine bağlı otantikliğini ve tarihi dokusunu koruyan, küçük şirin bir kasabasıdır.

Xitang Kasabası’nın tarihi milattan önceye dayandığı arkeolojik kazılar ile tespit edilmiştir. Ayrıca bu kasaba geçmişte Ming ve Qing hanedanlığı tarafından yönetilmiştir. Bu şirin kasabada gezerken otantikliği bozulmayan tarihi yapılar sayesinde sanki kendinizi geçmişe yolculuk yapmış gibi hissediyorsunuz.

Çin’in Venedik’i Xitang

18

Kasabadaki evler kanallar etrafına kurulmuş ve ulaşım bu kanallar ile yapılmakta. Kanalların her iki yakasında Çin mimarisini gözler önüne seren iki katlı yapılar bulunmaktadır. 1990’a dek diğer şehirler ile bu kanallar üzerinden ulaşım sağlanmakta imiş. Xitang Kasabası bu kanallar sayesinde geçmişte Çin’in önemli ticaret merkezleri arasında imiş. Şimdi ise bu kanallar etrafında tarihi yapısı ve tekne turları ile birçok ziyaretçinin uğrak yerleri arasında yer alıyor. Eğer kanal boyu tekne turu yapmak isterseniz, 30 dakikalık bir tekne turu yaklaşık 50 Türk Lirası’dır. Özellikle bu tekne turunu gece tercih etmenizi tavsiye ederim çünkü kanalın etrafındaki teknedeki dilek balonlarının ve kanal etrafındaki ışıklandırmalar ile nehirin üzerinde muazzam bir görsel şölen sunmakta. Xitang’da hayat bu kanallar üzerinde kurulu olduğu için buraya Çin’in Venedik’i derler.

Geçmişe gizemli yolculuğun adresi: Xitang

16

Bunun yanında kasabada kanalları birbirine bağlayan birçok tarihi kemer köprü bulanmakta. Xitang Kasabası’da Ming ve Qing hanedanlıklarından kalma tarihi binaları gezerken geçmişin gizemli tarihi yolculuğuna ufak dokunuşlar yapmış oluyoruz. İşletmeciler buradaki tarihi evlerin çoğunu butik olarak ziyaretçilerin hizmetine sunmuşlar.

Çin siyasi tarihi açısından da Xitang Kasabası çok büyük bir öneme sahiptir. Mao Zedung, Çin Komünist Partisi’nin ilk kuruluş görüşmelerini bu kasabada yapmıştır. Kasabada bunun yanında Ming ve Qing hanedanlıklarında birçok Budist tapınakları yer almaktadır. Bunlardan en ünlüsü ‘’Yedi Ustalar Tapınağı”dır. Özellikle bu tapınağa Çin’in yeni yıl tatilinde ülkenin her yerinden Budistler akın etmektedir. Kanalların etrafında birçok insanı mum yakıp dua ederken görmüştük. Neler için dua ediyorlardı bu insanlar. Yüreklerinden neler geçiyorsa çoçukları için daha iyi bir gelecek için kimbilir…

Kuşaktan kuşağa iletilen alışkanlıklar

17

Nehrin kıyısında evi bulunan insanlar çamaşır, bulaşık gibi günlük işlerini bu nehri kullanarak yapıyorlar. Çin’in diğer büyük şehirleri ile karşılaştırıldığında insanların geleneklerini ve günlük hayatlarını eskisi gibi sürdürdüklerini görmekteyiz. Halk günlük eşyalarını ve iç çamaşırların hemen evlerinin önündeki duvarlarda sererek kurutmakta. Modern hayat buraya çok etki yapmamış. Aslına bakıldığında tüketim toplumunun ve kapitalizmin hayatımıza soktuğu alışkanlıklardan uzak küçük bir komün yaşam pratiği görüyoruz.

Çin’in çoğu yerinde gördüğümüz gibi bu kasabada’da kadınları hayatın her alanında çalışırken görmek mümkündür. Taksi şoförlerinden tutun, temizlik görevlisi, restoran ve işletmelerde çalışanların çoğunluğu kadınlardan oluşuyor. .Kadınlar burada hayatın heryerindeler. Hatta beni otobüsden indiğim yerde bekleyen ve  müşteri bekleyen motosikletli taksili bir teyze 10 yuan karşılığında otele götürmüştü.

Bu tarz bir durumu Türkiye’de pek göremezken burada çoğu yerde normal bir durum. Umarım ülkemizde de kadına toplum nazarında cinsel obje olarak bakılmadığı üretimde ve yaşamın heryerinde söz sahibi olduğu eşit bir hayat görürüm.

Xitang’ın insanları yerli ve yabancı turistlere karşı gerçekten çok güleryüzlü bir yaklaşım içindeler. Eğer Xitang’ı ziyaret etmeyi düşünüyorsanız hafta içi bir günü tercih edin derim. Özellikle hafta sonları ve ulusal bayramlarda kasabada adım atılacak yer bulunmuyor. Çin hükümeti gerçekten tarihi ve kültürel yapılarını kullanarak yerli ve yabancı turistleri çekmeyi biliyor. Kültür devrimi ile birlikte başta ekonomi ve toplumsal yaşam olmak üzere dışa açılan Çin’in kısa zamanda çok büyük yol aldığını görüyoruz.

https://youtu.be/V5w3ZkfQbm0

2005 yılında Tom Cruise’nin ‘Görevimiz Tehlike 3’ filminin bir kısmı Xitang’da çekilmiş. Film çekimleri sırasında kasaba ziyarete kapatılmış. Bunun karşılığında halka 12 milyon dolar para vermişler. Filmden sonra kasaba Çin’in değişik eyaletlerinden ziyaretçilerin uğrak yeri olmuş.

Xitang’da ne yenir, içilir?

14

Gelelim Xitang’a gelince neler yenir, içilir? Klasik Çin’deki küçük şehirlerde olduğu gibi burada da sokak yemekleri çok yaygın, Çinlilerin evlerindeki mutfakların çok küçük olduğunu gördükten sonra neden genelde dışarıda yemek yediklerini anlıyoruz. Görünüşte yiyecekler Türk damak tadına göre çok farklı görünse de genel olarak tatları güzeldir. Özellikle Xitang’ın en meşhur yiyecekleri arasında pirinçten yapılmış üzümlü kekin tadı hiçte fena sayılmaz. Gözüme takılan diğer yemeklerden bir tanesi de buharda pişen lotus yaprağına sarılı olan domuz etiydi tabi bunu yiyip yememek sizing tercihinize bağlı. Çin yemekleri dışardan bakıldığı gibi böcek ve kurbağadan ibaret değil birçok yemek çeşidi var. Ayrıca Xitang’a gelip de buranın en ünlü içkisi olan sarı pirinç şarabını tatmadan gitmek olmaz. Eğer Şanghaya yolunuz düşerse hızlı trenle 25 dakika mesafedeki Xitang’a atlayın gelin derim.

Çinden Selamlar

Gezice Kalın…

13

 

Oktay Arslan

[email protected]

[FotoÖykü] Tıraş Bahane

O’nu gördüğümde ensemdeki kolonya serinliği dinmemişti bile. Bir çiçeğin bir arıyı çektiği gibi çekti beni kendine.

“Hoş geldin ağabey,” dedi karga suratlı çırak.

O’na baktım, bir şey söylesin istedim, “Üç dakikaya bitiyor işim,” dedi, “Amca, kafanı kaldırma!”, “Siz şöyle buyurun.”

Hayatımın en kısa yarım saatinden önceki en uzun üç dakikayı geçirmek üzere, yandaki boş koltuğa oturdum.

Çırak “Saç mı, sakal mı?” diye sordu. Yüzüm bir bebeğinki kadar pürüzsüzdü oysa.

“Saç,” dedim, “Sokağın başındaki herif, tavuk götüne çevirdi başımı.”

Rakibini kötülememden hoşlanmışa benzemiyordu. Neyse ki çırak yetişti imdadıma; elindeki bordo önlüğü çırpar gibi yapıp boynuma asarken, “Ağabey, ben o Kör Rüştü’ye köpeğimi bile tıraş ettirmem,” dedi.

Makasın kulak okşayan şarkısı, beklenmedik bir vuruşla bozulmuştu. Çırak o çok güçlü darbenin müşterinin saçına değil, kendi boğazına indiğini anlamış olacak, bir daha açmadı gagasını. Radyonun düğmesine bastı. Hepimizin gözünden kirpik kirpik izin kopardıktan sonra, kanalı değiştirdi.  O’nun çırağa durmasını söylediği şarkı, kulağıma hayli yabancıydı. Tek bildiğim, bana hiçbir zaman çekici gelmemiş bu ağdalı müziğin, pantolonumun ağını çekiştirmeme neden olduğu.

Aynanın köşesindeki duanın hemen altına iliştirilmiş fotoğrafı da, aniden kızaran yüzümü görmemek için bakışlarımı kaçırdığımda fark ettim. Deniz kenarında çekilmişti. Üç beş sene evvel olmalı. Mavi slip mayosu hafif aşağı kaymış. Kaslı kolu, iri göğüsleri bikinisinden taşan kızın nispeten ince belinde. İçimde beliren müthiş kıskançlıkla kalkıp gitmeye yeltendim. İşte o an, omuzlarımı kavradı.  Elleri öyle güzeldi ki cellâdım olsa gık demezdim.

Çırak, tıraşı biten geçkin adamın ensesini süpürürken, O, saçımı inceledi.

9

“Rüştü Usta’nın yanında yetiştim ben. Ondan mahiri yoktu eskiden.”

Futboldan hiç anlamam. Ama ayağıma gelen ortayı gole çevirmeyi bildim: “Şimdi sen varsın…”

İltifat ederken gözlerine değil, ellerine bakmıştım. Gevşeyen parmaklarından, yüzündeki tebessümü çıkarsamam güç olmadı.  “Durun bakalım,” dedi, “daha tıraşa başlamadım.”

Resmiyetini sevmiştim. Pekâlâ, “ağabey” diyebilirdi bana. “Ben önceki eserlerinden anladım,” dedim, kapıdan çıkmakta olan adamı işaret ederek.

“Hadi, hayırlı işler,” dedi adam, eliyle saçlarını havalı havalı taradı.

Boğazımı ısıran naylon önlük terletmişti beni. Bir havluyla alnımı sildi.

“Ne olacak bu havalar,” dedi.

Maviş gözlerini yakıştırdım yüzüme. “Biz ozon tabakasını deldik, yakındır, güneş de bizi delecek,” dedim.

“Âlem adamsın, ağabey,” dedi. Bu ani samimiyetin ağzından kaçtığını vurgulamak istercesine sordu: “Ensenizi biraz daha kısaltıyorum…”

Saçlarımı topuklarıma kadar uzatmış olmayı diledim. O, saatler boyu ensemi kısaltsın. Ömrümü uzatsın tıkır tıkır. Kulağımı kıvırsın. Gövdesi koluma dokunsun. Tütünlü nefesi burnuma dolsun. Musluk tıp tıp damlasın. Çırak tip tip baksın.

“Saçları yıkıyorum,” dedi. Bu, sona yaklaştığımızın habercisiydi.

“İyice yıka,” dedim, “masaj yapa yapa.”

Parmak uçlarından aşk damladı, koynuma sızıp, çamaşırımı yaktı. Şampuanın şişeyi böyle terk ettiğini bilmezdim. İçimin böyle köpürdüğünü… Derim, kafamdan sıyrılıp kanatlandı. Fön makinesinin ucunda uçuştu aklım. Ensemdeki aynada O’nu gördüm. Sonra kendimi, gene O’nu, gene kendimi… Yüzümdeki kederi gizleyemedim.

“Beğenmediniz mi?” dedi.

“Eline sağlık,” dedim.

Eğilip, yanağıma yapışmış saç telini aldı. Dudağımdaki öpücüğü zor tuttum.

“Parfüm?”

“Sık biraz,” dedim.

Dostça iki şaplak attı ensemin az altına.  İşte bu, parfüm kokusundan da beterdi.

“Sıhhatler olsun, yine bekleriz.”

“Günahım?”

“On milyon lira.”

Allah’ım, sen beni bağışla.

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

10

 

Öykü: Hakkı İnanç

Fotoğraf: Bora Elber

[Manzum Serzenişler] Mağdurum

Sayıyı değil saygıyı konuştuğumuz günlere dair bir ümit…

Sanatla ve barışla kalın…

Resim: Freedom House / Flickr
Resim: Freedom House / Flickr

(Hep) Mağdurum

Francis, ajansta alyazılara bir bakıversen?
yüzü geçmiş diyorlar sayı için?

Ben demiştim, “geçer”, diye, Francis, hatırlıyor musun?

Acı toplu olunca daha kolay yönetiliyor, Francis. Aklında olsun!
Tek tük ölümler,
pek uğraştırıyor,
pek zahmetli.
Özgeçmişler,
küçük öksüze dramatik yakın plan, filan…
Çok yorucu…

Ama şöyle bir şişsin rakamlar!
Yüzler, üçyüzler, yirmi binler, iki milyonlar…
Sadece sayılar kalıyor, Francis…
Saygıdan eser değil…
kocaman olsun ama, kocaman kocaman sayılar…
ölüleri buzlarsın ama di mi?

Ay içim kurudu be Francis…
Josephine nerede?

***

Çok mu duygusalım, Josephine?
çok mu takıyorum kafayı, ne dersin?
Bana ne ama tüm bunlardan öyle değil mi?

Sosyal medyada paylaşıyorlar.
Taş üstüne taş kalmamış, yazık!
Drone ile çekmişler.
Like edip paylaştım işte! Daha ne istiyorlar benden?

Hem ben entegrasyona da inanıyorum ki?
Misal haftasonu yemeğe gittiğimiz egzotik restoran, adı neydi?
Ne güzeldi…

En yakın arkadaşımın sevgilisi bile Asyalı…
Niye bize bu kadar yükleniyorlar?

***

Dün gece bir rüya gördüm, Josephine…
O küçük kızı gördüm, camdan.
Sahilden geçiyorduk sanırım.
Kız ıslak. Oysa, taksimetre ısınıyordu.
Sayılar artarken uyandım.
Televizyon açık kalmış.
Yanına ancak sonra gelebildim.

Sahi, sen korunmuş muydun?

22 Ekim 2015
20:27
Kadıköy

Nafarat: trip from Turkey to Germany – Final Part 3.3. The Balkan Way: Hungary

This is the story of 12 friends, 11 from Syria and 1 from France. The journal from their trip, from July 15  to August 15, passing the borders,  from Turkey to Syria.

***

(Nafar in Arabic is the one without name, without right, a number in the mass, and it is how the smugglers are calling their clients: “He is only a pocket of money”).

Part 3: The Balkan Way

Hungary (3/3)

For previous parts click here.

Güncenin Türkçesi için burayı tıklayınız.

noborder

While we were getting prepared in Belgrade to cross the Hungarian border, our French friend took a plane to Vienna where she had the plan to rent a caravan.

For us, like for the majority of migrants, this crossing is the most feared. In Greece, Macedonia and Serbia the most difficult moments were crossing the borders as well but after that we could directly go to the local police and get a permission to go through the country. But getting caught in Hungary means being forced to give our finger prints and so not being able to ask for asylum in any other country anymore. This happens even though it’s obvious that the asylum conditions and integration are among the worse in Hungary. Because of the massive flows of migrants arriving everyday in the country, the government is voting more and more fascist laws. A wall was at the time being built at the border with Serbia. Nevertheless, since couple of weeks Germany and couple of other European countries stopped deporting people and accepting asylum requests of those who were supposed to request it in Hungary (according to Dublin II).

To avoid the risk of getting deported in Hungary, we had planned the way to Austria by caravan. We had looked for the best place to cross the border on Google Earth. To be able to hide ourselves we wanted to avoid the road following the railways linking Belgrade to Szeged, as it is the most used one. So we chose a road at the west of Subotica, where the forest was dense enough to hide ourselves.

We took a train to Subotica where we met 8 other Syrians with whom we decided to stay for the walk. It is actually recommended to walk there with a large group of people as several gangs are going around the border to violently rob migrants on their way. After 1 hour of walk, Serbian policemen stopped by our group and took us. Behind us, they hit three Afghans before bringing them to the police office. They brought us to a wood and offered us to make us pass the Hungarian border through a safe way they knew for 50 Euros per person. We had no other choice, so we accepted their offer and they let us there after telling us to go on straight forward by walking. As soon as they left us, we checked our location on the GPS and realized that we were very close to the railways, exactly the place that we were trying to avoid from the beginning. It’s again a dark business and it’s a win-win strategy for the police who is stealing migrants and letting them on the way they are sure we get caught. We started to walk back to the opposite direction.

We walked through the woods and in the water for 11 long and tiring hours without anything to drink, and we were close to the meeting point with our French friend early in the morning. We sent our location to her smartphone and waited there. The SIM card she had just bought in Austria wasn’t working anymore so she couldn’t receive our location. After 2 hours of waiting in the woods, 2 of us decided to go to find her at the meeting point that we had fixed in the beginning. They had left their backpacks with the others and were wearing different clothes to be more discreet. But despite that the police saw them, caught them and brought them to the police station of Kelebia.

Meanwhile, with a wifi connection, the French friend managed to read the location of the group and started to walk to find them. She had only flip-flops, was exhausted because of the lack of sleep and had no way to contact the group, so she started to sing songs that they could all recognize and hoped to be heard. After 45 minutes of searching, her songs were heard and we could find each other. At that time, we had to leave our 2 other friends behind us at the police station.

The journey went fine. In Vienna, we got in an over-crowded train from Budapest to Munich. It was a very big relief. Most of us were finally arriving at the final destination.

During this time, the two last ones back in Hungary were separated and couldn’t get any news from each other. One of them had his eye injured earlier in the wood (because of a branch) and was brought to the hospital. Before being separated, they both agreed to give their fingerprints. They knew that if they refused,  they would have to stay several weeks in prison. Then, they would be sent back to Serbia and would have to try again to cross the border. They didn’t have any energy anymore, they wanted this trip to end and they knew about the bad life conditions on the camps.

Nevertheless, they still had to spend 2 days in closed camps. One of them had to go to prison at some point. It was enough time to see how much refugees’ rights are flouted.

80 people were in the same small room of the prison, they couldn’t go out, and they didn’t have food or water. Only once a day each person was given a sandwich which had an immediate effect: everybody fell asleep… To spend the night, despite the cold, they were given wet blankets. In order to get back the cell phones, one should have given 10 Euros to a policeman.

In those camps, conditions are horrible and racism is the rule. Policemen particularly like to harass Africans, Afghans, Iraqis or Pakistanis. On the first day, an Iraqi man who refused to give his fingerprints got bitten. He started to cry, so policemen took a picture of him and stuck it on the wall. Everyone has his own sense of humour.

Shocked and haunted by those horrible memories, our two friends finally got released and went to find their French friend at the train station of Bucharest. Three of them crossed the Austrian border by car to reach Berlin and join the rest of the group.

The trip is over. We reached our goal. But we can’t say that we are unharmed. We will need time to get better and to start making a life for ourselves here, on this unknown land.

And now what?

***

“11 Nafar and 1 human”

We are a group of 12 people, 12 young persons full of hope and dreams, that met in Syria or in Turkey, and decided to go together to Europe. In the group, there is a doctor, a judge, 2 architects, a lawyer, 1 painter, 1 designer, a film maker, a social worker, a cook, an actor and a first-aider. Half of the group couldn’t continue their studies because of the war. Most of them escaped to Turkey some years before the decision to try their chance and cross the sea. But staying in Turkey means accepting to stay where there is no opportunity to work legally or to study. It means accepting to wait, only wait, for the situation to change. But our youth won’t last that long. In the group there are 11 Syrians and one French. For her, with her passport, the borders are open. In this system she is a human, she has the right and the possibility to be wherever she wants to. For different reasons, but with the common will of living this experience all together, we left Istanbul and are now on our way to a country where the nafarats could be humans again. At least, this is the goal.

(Yeşil Gazete, Migrant Solidarity Kitchen)

Nafarat: Türkiye’den Almanya’ya yolculuk. Son Bölüm. 3.3. Balkan Yolu: Macaristan

Bu 11 Suriyeli ve 1 Fransız dostun hikayesi. 15 Temmuz-15 Ağustos tarihleri arasında, Türkiye’den Almanya’ya olan yolculukları sırasında, sınırları geçerken, tuttukları günce.

***

(Arapça’da Nafar isimsiz olan, hakları bulunmayan, kalabalık arasında yalnızca bir numarayı ifade eden anlamına geliyor ve kaçakçılar müşterilerini böyle adlandırıyor. “Sadece bir para kesesi”).

Son Bölüm

Bölüm 3: Balkan Yolu

Macaristan (3/3)

Güncenin önceki bölümleri için burayı tıklayınız.

For English, click here.

noborder

Belgrad’da Macaristan sınırını geçmek için hazırlık yaparken, Fransız arkadaşımız bir karavan kiralama planı için Viyana’ya uçtu.

Bizim için, göçmenlerin çoğu için olduğu gibi, bu geçiş en korkutucu olanı. Yunanistan, Makedonya ve Sırbistan’da da en zorlu zamanlar sınır geçişleriydi ancak geçişten sonra doğrudan yerel polise gidip ülkeden geçip gitmek için gerekli izni alabiliyorduk. Fakat Macaristan’da yakalanmak demek parmak izlerimizi vermeye zorlanmak ve böylece başka bir ülkede sığınma talebinde bulunma hakkımızı tamamen yitirmek demek. Macaristan’ın sığınma ve entegrasyon olasılıkları en zor olan ülkelerden biri olduğu gün gibi ortada olsa da bu işler böyle yürüyor. Her gün ülkeye ulaşan büyük göçmen akınlarından ötürü hükümet gittikçe daha da faşist yasalar çıkarıyor. Örneğin, o sırada Sırbistan sınırında bir duvar inşaatı devam etmekteydi. Öte yandan, birkaç haftadır Almanya ve bir iki başka Avrupa ülkesi daha normalde (Dublin II düzenlemesine göre) Macaristan’a sığınmaya başvurması gereken kişileri geri göndermeyi durdurdu ve sığınma taleplerini kabul etti.

Macaristan’a sınırdışı edilme riskinden sakınmak için Avusturya’ya olan yolu karavanla geçmeyi planladık. Sınırı geçmek için en iyi yere Google Earth’ten baktık. Belgrad’ı Szeged’e bağlayan tren hattını takip eden yol en işlek yol olduğu için buradan uzak durarak kendimizi saklamak istiyorduk. Bu yüzden ormanın saklanmak için yeterince sık olduğu Subotica’nın batısındaki yolu seçmek zorunda kalmıştık. Bir trenle, beraber yürümeye karar verdiğimiz sekiz Suriyeli ile daha buluşacağımız Subotica’ya doğru yola çıktık. Orada kalabalık bir grup halinde yürümek aslında yoldaki göçmenlere saldırarak soymaya çalışan çetelere karşı önerilen bir şey. Bir saatlik bir yürüyüşün ardından bizi gören Sırp polisi grubumuzun yanında durup bizi içeri aldı. Bizim arkamızdan üç Afgan’ı darp ederek polis merkezine götürdüler. Bizi ormanın içine çektiler ve kişi başı ellişer Avro karşılığında bizi bildikleri güvenli bi yoldan Macaristan sınırından geçirebileceklerini söylediler. Kabul etmekten başka şansımız yoktu. Kabul ettik ve bizi orada bırakıp dümdüz yürümeye devam etmemizi söylediler. Onlar gittikten sonra konumumuzu GPS ile kontol ettik ve tren yoluna, başından beri uzak durmaya çalıştığımız yola çok yakın olduğumuzu fark ettik. Yine karanlık işler. Göçmenleri kaçırıp, yakalanacakları kesin olan bir yolda bırakan polis için her halükarda kazançlı çıkılacak bir strateji. Tam tersi yöne doğru yürümeye başladık.

Ormanın ve suların içinden 11 uzun ve yorucu saat boyunca hiç bir şey içmeden yürüdük ve Fransız arkadaşımızla buluşacağımız noktaya sabahın erken saatlerinde yaklaştık. Bulunduğumuz konumu onun akıllı telefonuna yolladık ve orada bekledik. Ancak arkadaşımız Avusturya’dan aldığı SIM kart artık çalışmadığı için konumumuzu alamadı. Ormanda iki saat bekledikten sonra aramızdan iki kişi onu bulmak için en baştan belirlediğimiz buluşma noktasına gitmeye karar verdi. Bu iki kişi sırt çantalarını diğerleriyle bırakmış ve daha az farkedilir olmak için kıyafetlerini değiştirmişti ama yine de polise yakalandılar. Oradan Kelebia’daki karakola götürüldüler.

Bu arada Fransız arkadaşımız bir wi-fi bağlantısıyla grubun konumunu okumayı başardı ve onları bulmak için yürümeye başladı. Ayağında parmak arası terliklerle ve uykusuzluktan bitkin bir halde yürürken grupla iletişim kurmak için hiçbir yolu yoktu, o da sesinin duyulması umuduyla şarkılar söylemeye koyuldu. Kırk beş dakikalık bir arayıştan sonra şarkıları duyuldu ve buluştuk. O anda karakola götürülmüş olan iki arkadaşımızı geride bırakmak zorunda kaldık.

Yolculuk iyi geçti. Viyana’da aşırı kalabalık bir Budapeşte-Münih trenine bindik. Çok büyük bir rahatlamaydı. Çoğumuz en sonunda varış noktasına ulaşmıştık.

Bu sırada Macaristan’daki son iki kişi birbirinden ayrılmış ve bir daha haberleşememişlerdi. Birisinin daha önceden ormanda (bir dal yüzünden) gözü yaralanmıştı ve hastaneye götürülmüştü.

Ayrılmadan önce her ikisi de parmak izlerini vermeye razı olmuşlardı. Eğer reddetselerdi haftalar boyunca hapiste kalacaklarını, daha sonra Sırbistan’a geri gönderileceklerini ve sınırı geçmek için tekrar uğraşmak zorunda kalacaklarını biliyorlardı. Daha fazla enerjileri yoktu, bu yolculuğu artık bitirmek istiyorlardı ve kamplardaki kötü yaşam koşullarını da biliyorlardı.

Her şeye rağmen yine de kapalı kamplarda iki gün geçirmek zorunda kalmışlardı. Bir süre sonra içlerinden biri hapse gitmek zorunda kalmıştı. Orada, mültecilerin haklarına nasıl burun kıvırıldığını görmek için yeterli zaman geçirdi. Hapishanenin küçücük bir odasında seksen kişi beraber kalıyor, dışarı çıkamıyor, yemek ya da su alamıyorlardı. Günde sadece bir kere herkese hızlı bir etkisi olan sandviçler veriliyordu: bu sandviçleri yedikten sonra herkes uykuya dalıyordu… Geceyi geçirmeleri için, soğuğa rağmen ıslak battaniyeler veriliyordu. Cep telefonunu geri alabilmek için bir polise 10 Avro vermek gerekiyordu.

Bu kamplarda koşullar felaket ve ırkçılık ana kuraldır. Polisler özellikle Afrikalı, Afgan, Iraklı ya da Pakistanlıları taciz etmekten keyif alır. İlk gün parmak izlerini vermeyi reddeden Iraklı bir adam dövülmüştü. Adam ağlamaya başladığında polisler bir fotoğrafını çekti ve duvara astı. Herkesin kendi espri anlayışı var.

Bu korkunç anıların şoku ile tutulmuş olan iki arkadaşımız en sonunda serbest kaldı ve Fransız arkadaşımızla buluşmak için Bükreş’teki tren garına gitti. Üçü beraber Avusturya sınırını arabayla geçip grubun geri kalanına katılmak için Berlin’e ulaştılar.

Yolculuk bitti. Amacımıza ulaştık. Ama sağ salim olduğumuzu söyleyemeyiz. İyileşmek ve burada, bu bilinmeyen ülkede kendimiz için bir hayata başlamak için zamana ihtiyacımız olacak.

Peki ya şimdi?

***

“11 Nafar ve 1 İnsan”

Biz 12 kişilik bir grubuz. Türkiye ya da Suriye’de tanışmış ve Avrupa’ya beraber gitmeye karar vermis 12 umut ve hayalle dolu genç insan. Grubumuzda bir doktor, bir hakim, iki mimar, bir avukat, bir ressam, bir tasarımcı, bir sinemacı, bir sosyal çalışmacı, bir aşçı ve bir ilkyardımcı bulunuyor. Grubun yarısı eğitimini savaş yüzünden tamamlayamadı. Çoğumuz Türkiye’ye, denizi geçmekten yana şansını denemeye karar vermeden birkaç sene önce geldi. Fakat Türkiye’de kalmak demek, yasal olarak çalışma ya da okuma şansının hiç olmadığı bir yerde kalmayı kabul etmek demek. Durum değişsin diye beklemeyi kabul etmek, sadece beklemek demek. Ancak gençliğimiz uzun sürmeyecek. Grubumuzda on bir Suriyeli var. Bir de Fransız. Onun için, pasaportu sayesinde, bütün sınırlar açık. Bu sistemde o bir insan, onun nerede isterse orada olma hakkı ve imkanı var. Farklı sebeplerden dolayı, fakat ortak olan bu deneyimi hep beraber yaşama arzusuyla İstanbul’u terkettik ve şu anda “nafarat”ların da tekrardan insan olabileceği bir ülkeye doğru yola koyulduk. Amacımız bu, en azından.

(Yeşil Gazete, Göçmen Dayanışma Mutfağı)

Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi değerlendirme toplantısı düzenliyor

Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi, Ekim ayı başında gerçekleştirdiği 3. sipariş paketi sonrasında 24 Ekim Cumartesi günü 16:00’da, İnşaat İşçileri Sendikası’nın Kadıköy bürosunda bir değerlendirme toplantısı düzenliyor. Bu toplantıda bir yandan şimdiye kadar yapılan çalışmalar değerlendirilecek, bir yandan da kooperatifleşme sürecinin geleceği konuşulacak.

33

Girişimin yayınladığı çağrı metni şöyle:

“Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi olarak bugüne kadar 3 kez paket dağıtımı gerçekleştirdik. İlk seferde 50 paket, ikinci seferde 100 paket ve üçüncü seferde de 200 paket olmak üzere hem her seferinde paket sayımızı artırdık ve daha geniş bir tüketici kesimiyle iletişim kurduk hem de paketlerin içeriklerini değiştirerek farklı üreticilerle ilişki kurma imkanı bulduk.

33...

Paketlerin planlama ve dağıtım süreçlerinde üreticilerle olan ilişkiler, ürünler hakkında bilgi edinme, çalışmanın yürütüldüğü bölgede yaşayan kişilerle ilişkiler kurma, diğer tüketim kooperatifleriyle bilgi alışverişinde bulunma, kooperatifleşmek için gereken deneyim ve bilginin toplanması gibi birçok konuda edinilen olumlu ve olumsuz tecrübelerin paylaşımı ve bunlardan yola çıkılarak ileriye dönük planlamaların yapılması amacıyla kooperatif çalışmalarımıza gerek paket alarak destek veren, gerek çalışmalara katkı koymak isteyen gerek de çalışmaları takip etmek isteyen herkesin katılabileceği bir toplantı/forum gerçekleştireceğiz.”

Kadıköy Tüketim Kooperatifi Girişimi’nin facebook sayfasına buradan erişim mümkün.

 

Haber: Umut Kocagöz

(Yeşil Gazete)

Nafarat: Türkiye’den Almanya’ya yolculuk. Bölüm 3.2 Balkan Yolu: Sırbistan

Bu 11 Suriyeli ve 1 Fransız dostun hikayesi. 15 Temmuz-15 Ağustos tarihleri arasında, Türkiye’den Almanya’ya olan yolculukları sırasında, sınırları geçerken, tuttukları günce.

***

(Arapça’da Nafar isimsiz olan, hakları bulunmayan, kalabalık arasında yalnızca bir numarayı ifade eden anlamına geliyor ve kaçakçılar müşterilerini böyle adlandırıyor. “Sadece bir para kesesi”).

Bölüm 3: Balkan Yolu

Sırbistan (2/3)

Güncenin diğer bölümleri için burayı tıklayınız.

For English, click here.

noborder

Yunanistan-Makedonya sınırından bindiğimiz tren bizi Sırbistan sınırına yürüme mesafesiyle 10 dakika uzakta bıraktı. Karanlıkta, beş yüz civarı kişi tren rayları üzerinde yürümeye başladı. Bütün o yürüyen gölgeler ve etrafı saran atmosfer tamamıyla gerçek dışıydı. Bir aciliyet duygusuyla çalılıklar ve su birikintileri boyunca ilerliyorduk, herkes kendi grubunun üyelerine göz kulak oluyordu. Kendini daha güçlü hissedenler çocukları taşımaya yardımcı oluyordu. Bazılarımız daha iyi donanımlıydı ama bazıları ayağında terliklerle ya da bebek arabalarını itekleyerek geliyordu peşimiz sıra.

Yarım saat sonra hareketli bir takım ışıklar seçebildik. Bu yöne doğru ilerlemeye devam ettik çünkü sınıra ulaşmayı umuyorduk. Öte yandan başka bir seçeneğimiz de yoktu. Fakat bu ışıklar başlıklı bir grup polisin lambalarına aitti, yolumuzu kesip tek kelime etmeden bizi tren raylarının yanındaki boş bir arazinin ortasına topladılar. Bir gün öncesinden yüz kişi halihazırda orada alıkonulmuştu. Kamp ateşlerinin etrafında oturmuşlardı. Sırp polisinin kendilerini Makedonya’ya geri göndermekle tehdit ettiğini ama orda kaldıklarını, beklediklerini söylediler. Her halükarda geceyi orada geçirip ertesi gün sınırı geçmek için şanslarını denemeyi planlıyorlardı.

Bizden sonra hala birbiri ardına tren yolcuları geliyordu ve bu polisleri dikkatlerini dağıtmaya yetecek kadar oyalıyordu. Bu yüzden, el çabukluğuyla bu fırsatı değerlendirip bu aydınlık geceden (dolunaylı bir geceydi) de yararlanarak beklemeden sınırı geçmeye karar verdik.

Yolcu kalabalığının arasından gerisin geriye gittiik ve geçişimize başladık. Tren raylarından uzaklaştık ve telefonlarımızdaki GPS’in rehberliğinde dört saat boyunca yürüdük, koştuk ve çalılıklar arkasında saklandık.

Eğer sınırdan sonraki 5 kilometre boyunca yakalanırsanız hala Makedonya’ya geri gönderilebilirsiniz. Bütün gece süren stres ve yürüyüşün ardından isteyeceğimiz son şey bu olurdu. Bu yüzden ilk köye, bir kamp bulup kaydolabileceğimizi umduğumuz Presevo’ya kadar yürümeye devam ettik.

Seyahatin her adımını açıklayan (çoğunluğu Suriyeli ama Mısırlı, Filistinli ve Iraklıların da yer aldığı) 75.000 üyelik bir Facebook sayfası var. Burada pek çok bilgi paylaşılıyor. Kaçakçılarla, polisle, otellerle, sakınılması gereken yerlerle, tren biletlerinin fiyatlarıyla vs. ilgili her şey. Bunların yanında deniz durumu, yolda hayatını kaybedenlerin sayısı ve farklı Avrupa ülkelerindeki sığınma koşullarıyla da ilgili bir şeyler bulmak mümkün. Hatta yoldaki kişilerin “selfie” fotoğrafları da var. Bu sayfa şu an yaşanan muazzam göç akınının ve onun sanal devriminin bir yansıması. Bir yıl önceye kadar göçmenler kendilerini saklıyorlardı, en yakınlarıyla bile gelecek seyahatleriyle ilgili konuşmuyorlardı. Hatta birbirleriyle şifreler kullanarak haberleşiyorlardı. Ama bugün kaçakçılar bile Facebook sayfalarında kendi reklamlarını yapıyor, internette her yerde göçmenler fotoğraflarını paylaşıyor ve tüm ayrıntılar telefonda açıkça konuşuluyor. Biz de bu Facebook sayfasından hangi köye yürümemiz gerektiğini öğrenmiştik.

Presevo tren istasyonuna varmaya bir kilometre kala bir Sırp genci bizi kişi başı 50 Avro’ya taksiyle götürmeyi teklif etti. İddia ettiğine göre polis bizi orada yakalarsa doğrudan Makedonya’ya geri gönderirmiş. Ona inanmadık ve on beş dakika sonra bir baktık ki kampın girişindeyiz.

Orada polise kaydoldup yola devam etmemize izin verecek bir belgeyi alabilmek için beklemek zorundaydık. Kaldırımdaki kuyrukta toplamda iki gün boyunca bekledik. Sokakta, yerde uyuyarak ve tatsız ama fiyatı el yakan sandviçleri yiyerek; ki bu sandviçler sıradaki yerimizi kaybetmeden bulabileceğimiz tek yiyecekti. Görünen o ki köyün gençliği buradaki karaborsa yoluyla, durumdan kendilerine fayda çıkarmaya çalışarak geçiniyordu. SIM kart satıyorlar, orada iki üç gün beklemek yerine olabildiğince çabuk Macaristan’a geçmek isteyenlere kendi araçlarıyla taksicilik yapmayı teklif ediyorlardı, vs.

Sırbistan’da polis, göçmenlere topraklarında 72 saat bulunmaya izin veren bir belge dağıtıyor. Bu belge olmadan bir trene binmek ya da merkezde bir otelde oda tutmak mümkün değil. Bu yüzden felaket koşullara rağmen orada beklemeye karar vermiştik biz de. Şansımıza kampın yakınında “yıkanabileceğimiz”, giysilerimizi yıkayıp plastik şişelerimizi doldurabileceğimiz bir cami vardı.

İki günlük bir bekleme süresinden sonra en sonunda kampa girmemize izin verildi. İçeri girdikten sonraysa dışarı çıkmak imkansızdı. Burası alenen askeri bir açık hava cezaeviydi. Önce tamamiyle aranıp tıbbı bir muayeneden geçtik ki saatlerce bekleyip şu meşhur yolumuza devam etmemizi sağlayacak kağıdı alabilelim. Kampta yine tuvaletler leş gibiydi ve kadın ve çocuklara verilen yiyeceklerin son kullanma tarihleri geçmişti. Bu durumda gerginlik artıyor, herkes birbirini geçmeye çalışıyor ve farklı topluluklar arası ırkçılık tavan yapıyordu: “Bu Afrikalılar da ne bok yiyor burada, biz savaştan kaçıyoruz!”, “Bizim bu şekilde muamele görmemizin tek suçlusu bu Suriyeliler!”. Her bir milliyet bir diğerini suçluyor ve atmosfer gittikçe daha da baskıcı oluyordu.

Gerekli kağıdı aldıktan sonra serbest bırakıldık ve bir kez daha bir tren beklemeye koyulduk, bu sefer Belgrad’a. Bazı Sırp gençleri hala bize ne satabilirlerse satmaya çalışıyordu. Bir yandan da yolda göçmenlere saldırıp paralarını çalan çeteler olduğu söylentisi yayılıyordu.

Saat gece iki civarı en sonunda yine içeride bilet kontrolörünün normal fiyatının iki katına bilet satmaya çalıştığı (ve yine tren istasyonundan bilet alamamıştık) bir “özel nafarat treni”ne bindik. Fakat bu sefer Makedonya trenindeki deneyimimizle güçlenmiş olarak hazırdık ve küçük devrimimizi başlattık. Fiyatın 12 Avro olduğunu biliyorduk ve her bir kompartımana gidip herkese biletçinin istediği 20 Avro’yu ödememelerini söyledik. Bilet kontrolörleri fena sinirlenmişti ama bu mini isyan örgütlenmesinin karşısında hiçbir şey yapamadılar. Gülümseme sırası bizdeydi! Gecenin bir yarısı bizi polisi aramakla tehdit ederek 30 Avro daha almak istediler. Şüphe yok ki bu iddia daima korkutulan yolcularda genellikle işe yarıyor. Ama bu sefer bizim stratejimiz işe yaradı ve kimse ödemedi. Bize ne, istersen polisi ara! Biz Belgrad’a ulaşana kadar tekrar ortaya çıkmadılar.

***

“11 Nafar ve 1 İnsan”

Biz 12 kişilik bir grubuz. Türkiye ya da Suriye’de tanışmış ve Avrupa’ya beraber gitmeye karar vermis 12 umut ve hayalle dolu genç insan. Grubumuzda bir doktor, bir hakim, iki mimar, bir avukat, bir ressam, bir tasarımcı, bir sinemacı, bir sosyal çalışmacı, bir aşçı ve bir ilkyardımcı bulunuyor. Grubun yarısı eğitimini savaş yüzünden tamamlayamadı. Çoğumuz Türkiye’ye, denizi geçmekten yana şansını denemeye karar vermeden birkaç sene önce geldi. Fakat Türkiye’de kalmak demek, yasal olarak çalışma ya da okuma şansının hiç olmadığı bir yerde kalmayı kabul etmek demek. Durum değişsin diye beklemeyi kabul etmek, sadece beklemek demek. Ancak gençliğimiz uzun sürmeyecek. Grubumuzda on bir Suriyeli var. Bir de Fransız. Onun için, pasaportu sayesinde, bütün sınırlar açık. Bu sistemde o bir insan, onun nerede isterse orada olma hakkı ve imkanı var. Farklı sebeplerden dolayı, fakat ortak olan bu deneyimi hep beraber yaşama arzusuyla İstanbul’u terkettik ve şu anda “nafarat”ların da tekrardan insan olabileceği bir ülkeye doğru yola koyulduk. Amacımız bu, en azından.

(Yeşil Gazete, Göçmen Dayanışma Mutfağı)

Nafarat: trip from Turkey to Germany – Part 3.2. The Balkan Way: Serbia

This is the story of 12 friends, 11 from Syria and 1 from France. The journal from their trip, from July 15  to August 15, passing the borders,  from Turkey to Syria.

***

(Nafar in Arabic is the one without name, without right, a number in the mass, and it is how the smugglers are calling their clients: “He is only a pocket of money”).

Part 3: The Balkan Way

Serbia (2/3)

For other parts of the journal click here.

Güncenin Türkçesi için burayı tıklayınız.

noborder

The train from the Greek-Macedonian border left us 10 minutes away by walking from the Serbian border. In the dark, about 500 hundreds persons started their walk along the railways. All those walking shadows and the general atmosphere were unreal. With a sense of urgency, we were going forward through the pools and bushes, everybody looking for the members of its group. Those who felt strong enough were helping carry the children. Some were well equipped while some were following wearing flipflops or pushing strollers.

Half an hour later, we could catch sight of moving lights. We kept walking in this direction because we were hoping to reach the border and because we didn’t have any other choice actually. But those lights were the lamps of hooded policemen who blocked us and gathered us in a middle of a wasteland near the railways without saying a single word. Hundred people had already been blocked there since the day before. Sitting around camp fires, they told us that the Serbian police were threatening them to send them back to Macedonia but they were staying there, waiting. Their plan was to spend the night there and take their chance to cross the border the day after anyway.

The train passengers were still arriving, groups after groups, and were keeping the policemen busy enough to create a diversion. That’s why, quickly, we made the decision to take this opportunity and take advantage of this clear night (it was full moon) to cross the border without waiting.

We went back among the crowd of passengers and started our crossing. We drew away from the railways and spent 4 hours walking, running, hidding ourselves behing bushes with our GPS app on the phone to guide us.

If you get caught within 5 kilometers after the border, you can still be brought back to Macedonia. After a night of stress and walk, we absolutely wanted to avoid it. So, we kept walking to the first village, Presevo, where we were hoping to be able to find a camp and get registered.

There is a Facebook page where 75,000 members (mostly Syrians but also Egyptians, Palestinians or Iraqis) explain every stage of the trip. They give all kind of information about smugglers, police, hotels, places to avoid, prices of train tickets, etc. You can also find things about the sea forecast and number of dead people on the way or even the asylum conditions in different European countries. And pictures or selfies of people on the road as well. This page is the reflection of the current massive exodus and its virtual revolution. A year ago, migrants were hidding themselves, they were not talking about their future trip even to their close relations and communicating with each others using codes. But today, there are even Facebook pages where smugglers show their offers, pictures of migrants are shared everywhere on the web and details are openly discussed on the phone. It’s from this Facebook page that we learned to which village we should walk to.

In the last kilometer before the train station of Presevo, a young Serbian guy offered us a ride by taxi for 50 Euros per person. His argument was that if the police would catch us here we would be directly sent back to Macedonia. We didn’t believe him and indeed we were in the front of the camp doors 15 minutes later.

There, we had to wait our turn to get registered by the police and to receive a document allowing us to go on with our trip. In total, we waited for 2 days in a queue on the sidewalk, sleeping outside on the ground and eating tasteless and prohibitively expensive sandwiches, the only kind of food we could get without loosing our place in the line. The whole youth of the village seemed to earn money through black market, taking advantage of the current situation. They were selling SIM cards, offering their car as a taxi for those who don’t want to wait 2 or 3 days in those conditions and are willing to reach Hungary as soon as possible, etc.

In Serbia, police delivers a document that allows migrants to stay 72 hours on the territory. Without it, it’s not possible to get on a train or to book a room in an hotel in town. That’s why we made the decision to wait despite the terrible conditions. By chance there was a mosque nearby the camp where we could “have a shower”, wash some clothes and fill our plastic bottles.

After 2 days of waiting time, we were finally allowed to enter the camp. Once inside, impossible to get out. It’s obviously an open air militarized prison. We had been fully searched and had to go through a medical examination before wainting again for hours to get the famous paper without which we couldn’t continue our journey. Inside the camp, again, toilets are sordid and the food given to women and children is expired. In this condition, the strain increases, everybody tries to go past everybody and the intercommunity racism explodes: “But what the fuck those Africans are doing here, we are getting off the war!”, “It’s the fault of all those Syrians if we are treated this way!”, each nationality accusing the other and the atmosphere is getting more and more oppressive.

Once we got the right paper, we got released and once again we were waiting for a train, the one for Belgrade. Some young Serbians were still trying to sell whatever they could to us and the rumor spread that gangs were going around the woods to attack and rob migrants.

Around 2 am we finally got in a “special nafarat” train where the ticket inspectors tried again to ask for twice the price of the regular ticket (once again, we couldn’t buy it at the train station). But this time, fortified by our previous experience in the Macedonian train, we were ready and started our little revolution. We were aware that the normal price was 12 Euros and we went in each and every compartment to tell everybody not pay the 20 Euros they asked for. The ticket inspectors were pissed off but couldn’t do nothing against this mini organized rebellion. We got the smile! In the middle of the night, they tried again to charge us with 30 Euros more, threatening us to call the police. No doubt that this argument is usually working on constantly freaked passengers. But this time, our strategy worked and nobody paid. Nevermind, call the police! They didn’t show up anymore until we reached Belgrade.

***

“11 Nafar and 1 human”

We are a group of 12 people, 12 young persons full of hope and dreams, that met in Syria or in Turkey, and decided to go together to Europe. In the group, there is a doctor, a judge, 2 architects, a lawyer, 1 painter, 1 designer, a film maker, a social worker, a cook, an actor and a first-aider. Half of the group couldn’t continue their studies because of the war. Most of them escaped to Turkey some years before the decision to try their chance and cross the sea. But staying in Turkey means accepting to stay where there is no opportunity to work legally or to study. It means accepting to wait, only wait, for the situation to change. But our youth won’t last that long. In the group there are 11 Syrians and one French. For her, with her passport, the borders are open. In this system she is a human, she has the right and the possibility to be wherever she wants to. For different reasons, but with the common will of living this experience all together, we left Istanbul and are now on our way to a country where the nafarats could be humans again. At least, this is the goal.

(Yeşil Gazete, Migrant Solidarity Kitchen)

Çetin Altan’ı kaybettik

Türkiye’nin duayen gazeteci ve yazarlarından Çetin Altan (88), tedavi gördüğü hastanede zatürreye bağlı solunum yetmezliği ve septik şok nedeniyle yaşamını yitirdi. Altan’ın ölüm haberini oğlu Mehmet Altan verdi.

32

Gazeteci ve yazar Ahmet Altan ve akademisyen Mehmet Altan’ın babası, duayen gazeteci Çetin Altan, haziran ayında rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırılmış, tedavisinin ardından taburcu edilmişti.

Rahatsızlığı nedeniyle tekrar hastaneye yatırılan Çetin Altan’ın oğlu Mehmet Altan, ” Maalesef babamı kaybettik” dedi.

Gazeteci-yazar Çetin Altan’ın ölümüyle ilgili tedavi gördüğü Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yazılı açıklama yaptı.

“Çetin Altan, pazartesi günü idrar yolu enfeksiyonu sebebiyle hastanemize yatırılmıştır. Takip eden günlerde tedavisine ayaktan devam edilmiştir. Son olarak Eylül ayında hastanemize yatışı yapılan hastamız KOAH olarak bilinen kronik obstrüktif akciğer hastalığı, solunum yetmezliği, bronşektazi, zatürre, idrar yolu enfeksiyonu ve sepsis tanılarıyla takip ve tedavi edilmekteydi. Hastamız saat 11.05 itibarıyla zatürreye bağlı solunum yetmezliği ve septik şok nedeniyle 88 yaşında vefat etmiştir. Yakınlarına ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyoruz.”

30
Aziz Nesin ile birlikte

Bağımsız Gazetecilik Derneği ise acı haberin ardından şu açıklamayı kaleme aldı, “22 Haziran 1927’de başlayan bir hayat 22 Ekim 2015 sabahı sona erdi. Çetin Altan, bu ülkenin yetiştirdiği en büyük gazeteci ve yazarlardan biriydi. Onu sevgiyle, saygıyla, minnetle uğurluyoruz.”

1946’da Ulus Gazetesi’nde başladığı gazetecilik hayatını 87 yaşında Milliyet’teki ‘’Şeytanın Gör Dediği’’ köşesindeki yazılarına ara verene kadar sürdüren Çetin Altan, Türkiye gazeteciliği için nadir nitelikte, evrensel bakışını edebi lezzetle ve mizahla buluşturan yazılarıyla okurlarının dünyasını, hayatını, ufkunu genişletti yıllar boyu.

Büyük Gözaltı (1973), Bir Avuç Gökyüzü (1974), Viski (1975) ve Küçük Bahçe (1978) ile roman, Üçüncü Mevki (1946) ile şiir, Kalem Bahçelerinden Yedi Hayat (2009) ile eleştiri, Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri(1985) ile öykü dalında eserler verdi; çoğu sahnelenen on tiyatro oyunu yazdı. Sayısız deneme, inceleme kitabına imza attı. Al İşte İstanbul gezi-röportaj, Kavak Yelleri ve Kasırgalar ise otobiyografi alanında Türkçeye kazandırdığı eşi az bulunur kitaplardır.

“Enseyi karartmayın”

Gerek kitaplarındaki gerek günlük gazete yazılarındaki diliyle dilimizi de zenginleştirdi Çetin Altan; onun ‘’hazineden geçinmeliler’’ gibi, ‘’enseyi karartmamak’’ gibi nice deyişi kullandığımız Türkçenin bir parçası bugün.

1965’te Türkiye İşçi Partisi’nden İstanbul milletvekili seçilen Altan, Meclis’teki dört yılı boyunca Türkiye’nin sesinin en fazla işittiği siyasetçilerden biri oldu. Önce dokunulmazlığı kaldırılan, sonra da iade edilen ilk milletvekili olarak siyasi tarihimize geçti. Bu dönemdeki anılarını Ben Milletvekili İkenadıyla kitaplaştırdı.

Son nefesine kadar hep insanları daha mutlu, daha sağlıklı, daha müreffeh, daha umutlu, dünyayla daha yakın ilişkide, edebiyatla, sanatla, bilimle daha barışık bir ülke özledi Çetin Altan. Bu özlemle konuştu, bu özlemle yazdı.

(Milliyet, Hürriyet)