Ana Sayfa Blog Sayfa 3568

1 Kasım’ı okuyalım…

İpsos Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, 1 Kasım genel seçiminde 81 ilde sandığa giden 1614 kişi ile görüşerek gerçekleştirdiği “1 Kasım 2015 Genel Seçim Sandık Sonrası Araştırması” ile seçmenin parti tercihine, seçim sürecine ve seçim sonrası beklentilerine yönelik bulguları ortaya koyuyor. Anket soruları seçimden sonraki 2 gün içerisinde telefon görüşmesi ile seçmenlere yöneltiliyor. Araştırma, partilerin aldıkları oy oranlarının nedenleri hakkında ipuçları verirken başkanlık sistemi, baraj, çözüm sürecine yönelik de seçmenin görüşlerini alıyor. Araştırmanın tüm sonuçlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Seçmen oyuna ne zaman karar verdi?

Araştırma sonuçlarına göre 4 parti seçmeni oy vereceği partiyi, büyük oranda seçimden en az iki ay öncesinde belirlemiş oluyor. Seçimde ciddi oy kaybı yaşayan MHP’nin, kendisine oy veren seçmenlerin önemli bir kısmını (%16) seçime son 1 hafta kalana nihai kararlarına ikna edememiş olması dikkat çekici. MHP seçmeni belli ki başka bir partiye oy vermek üzere gidip gelmiş, sonunda MHP ağır bastığı için mührünü basmış. Bu etkinin karşılığının aynı dönem içinde AK Parti’ye de yansıdığını görüyoruz (%9). AK Parti tabanının nüfus olarak daha büyük olduğunu düşünecek olursak her iki dönemdeki yüzdelerin seçmen sayısı olarak birbirine denk geldiği düşünülebilir. MHP eğilimli çizgideki seçmenin önemli bir kısmının uzun bir kararsızlık yaşadıktan sonra AK Parti’ye ya da MHP’ye geçişkenlik gösterdiği yorumlanabilir. Bu kararsız seçmenin potansiyel olarak, bir partinin daha da dramatik sonuçlar almasına ya da diğerinin çarpıcı bir başarı elde etmesine engel olabileceğini düşünmek mümkün.

Öte yandan, HDP’ye oy veren seçmenin 7 Haziran seçimlerinden farklı olarak sandığa kararlılıkla gittiğini görüyoruz. Haziran seçimlerinde HDP seçmeninin %32’si son 2 ay içinde karar vermiş iken, Kasım’da bu oran %12’ye düşmüş durumda. Öyle görünüyor ki, HDP bu süre zarfında kararsız oylarını önemli ölçüde kaybetmiş olsa da, çekirdek bir tabana kavuşmuş görünüyor. Geleneksel %5-%7 aralığındaki eski tabanın Haziran-Kasım süreci sonrasında önce fazlaca tahkim olduğu ve takviyelerinden sıyrılınca şimdi %10-%11 çizgisinde yeni ve geniş bir kitleye kavuşmuş olduğu görülüyor. Bu bakışla, Kasım seçimlerinin olmasa da 2015’in büyük kazanım elde eden iki partisinden biri olduğunu not etmekte fayda var.

Seçmenler partilerine ne kadar aidiyet duyuyor?

4 Kasım tarihinde yapılmış olan İpsos çalışmasının en çarpıcı bulguları, bu soruya verilen yanıtlarda yatıyor. CHP seçmeninin tam %43’ü “tam benimsemesem de yakın hissettiğim parti” veya “başka bir partiyi engelleyeceğini düşündüğüm parti” olarak görüyor oy verdiği partiyi. Bu oranlar, AK Parti, MHP ve HDP’de sırasıyla %28, %32 ve %31. Bu veriler, CHP’nin aslında tam da bir “asgari müşterek” partisi olduğunu gösteriyor. Sol, merkez, liberal, sosyal demokrat, ulusalcı birçok farklı siyasi akımın yanı sıra, CHP’nin, konjonktür oylarını da aynı şemsiye altında topladığını ve yüksek bir kapasitede konsolidasyonu sağladığını gösteriyor. CHP için merkezden daha da sağa açılma gibi tarif edilen büyüme modellerinin aslında çok da gerçekçi olmadığını ortaya koyuyor, bu tablo. Zira daha da genişleme, zaten çok da kemikleşmiş olmayan CHP oylarının bir bölümünün ayrışabileceğini gösteriyor. CHP için daha doğru model, içinde barındırdığı bu siyasi köklere yeni bir aidiyet tanımı getirmesi ve bu tabanı kemikleştirmeye öncelik vermesi olabilir. Nitekim, AK Parti seçmeninde “tam benimsediğim parti” yorumu yapanlar %69 iken, HDP’de bu oran %68, MHP’de %56. HDP’nin de bu anlamda yakın ardışık iki seçimin sonunda sadık bir taban oluşturduğu izlenimi de bu verilerden okunabilir.

Emanet oy mu asıl oy mu?

7 Haziran seçim sonuçları ile kıyaslandığında CHP’ye emanet oy verdiğini söyleyenlerin oranı bu seçimlerde %6’lık yükselişle %16 olurken HDP’ye emanet oy verenlerin gerileyerek %15’e düştüğü ve emanet oy oranının sadece HDP’de düştüğü görülüyor. AK Parti seçmeninde emanet oyların oranı %7. Ancak AK Parti seçmen tabanı MHP seçmen tabanının kabaca 4 kat büyüklüğünde. Dolayısıyla AK Parti’ye gelen emanet oyların MHP seçmenindeki karşılığı %28 olurdu. MHP seçmeni tabanına göre emanet oylar %25 düzeyinde. Eğer MHP seçmenindeki büyük ekseriyetle geçişkenliğin AK Parti tabanı arasında yaşandığını kabul edersek MHP tabanının dörtte birini AK Parti’ye kaptırmış dörtte birini ise emaneten elinde tutmuş görünüyor. Başka bir deyişle eğer yerinde tedbirler almaz ve elindeki emanet oyları da kaybedecek olsa MHP barajın altında kalabilir. Ancak yakın tarihte bir seçim olmaması bu taban geçişkenliği konusunda gerekli çalışmaları yapmak için süre tanıyor. Bu noktada özellikle yeni dönemde MHP’nin TBMM faaliyetlerinin, emaneten elinde tuttuğu ve emaneten kaybettiği tabanı ile ilişkileri kuvvetlendirmesi için belirleyici olduğunu gösteriyor.

Kaynak: Ipsos
Kaynak: Ipsos

Oy tercihinizde değişiklik oldu mu?

Sonuçlar gösteriyor ki diğer partilerden AK Parti’ye kayanlar %19 oranında. AK Parti’ye en çok oyun geldiği parti ise %9 oranında MHP. Seçim sonuçlarında MHP’nin oy kaybının bu kadar yüksek olduğu düşünüldüğünde oyların çoğunu AK Parti’ye kaptırdığı bir kez daha görülüyor. AK Parti’nin en önemli kaynağının ise buzdolabına kaldırılmış AK Parti oyları olduğu görülüyor. 7 Haziran’da AK Parti’ye en büyük darbeyi ne HDP’nin Türkiye partisi imajı ne CHP’nin Merkez Türkiye Projesi indirmiş değil. AK Partinin gelişmelerden memnun olmayan seçmeninin 7 Haziran seçimlerinde CHP seçmeninin cumhurbaşkanı adayını beğenmediği için sandığa gitmemesinden feyz alarak, partisine tepkisini ortaya koymuşa benziyor. İstikrarsızlık resmini gören aynı seçmen %12 oranında sandığa geri dönüp AK Parti’nin tarihi bir zafere imza atmasına destek veriyor. Bu veriler bize AK Parti tabanın konsolide edilmesindeki siyasi becerinin ne kadar derin olduğunu da gösteriyor.

CHP’nin oylarını kısmen de olsa artırmış olmasında kendi 1 Kasım seçmeninde %2’lik bir HDP katkısı var. Bu etkinin toplam seçmende karşılığı %0,5. Ancak MHP seçmeninden gelen puan %1 düzeyinde. Yani sanıldığı gibi CHP-HDP arasındaki geçişkenlik o kadar da yüksek değil. Olası şekilde ulusalcı oylar nedeniyle MHP-CHP geçişkenliği daha kuvvetli. Bu da CHP tabanının neden bir “milli muhalif koalisyon” olduğunu daha iyi gözler önüne koyuyor. Bu anlamda AK Parti ve CHP bir mozaik olma çerçevesi açısından benzeşiyor ancak seçmen kimliği nedeniyle AK Parti duygusal bağlar kurarak daha yüksek bir aidiyetle tabanını yönetirken, CHP çok daha rasyonel ikna yöntemleri tercih etmek zorunda.

Oy tercihinde neler etkili oldu?

Parti tercihini etkileyen unsurlara bakıldığında AK Parti seçmeninde parti politikası (%45), MHP’de parti kimliği (%56), HDP seçmeninde ise lider (%38) öne çıkıyor. AK Parti seçmeninin parti tercihinde etkili olan vaatlere bakıldığında ise büyük oranda (%22) ekonomik vaatlerin tercihi etkilediği görülüyor. AK Parti tabanında vaatlerin içinde dini değerlerin ağırlığı sadece %2. Tüm seçmen içinde bu etki %1’e karşı geliyor. CHP’nin ekonomik vaatler konusundaki dönüşümü istikamet olarak doğru olsa da, halk tabanı nedeniyle bu vaatleri icra etme olasılığı yüksek olan AK Parti’ye şans tanımayı sürdürmeyi makul bulmuş gibi.
Ayrıca AK Parti seçmenin %16’sına göre partinin başarısında en etkili isim Ahmet Davutoğlu iken Recep Tayyip Erdoğan & Ahmet Davutoğlu birlikte diyenlerin oranı %48, Erdoğan diyenlerin oranı ise Davutoğlu’nun önüne geçerek %18 oluyor. Bu sonuçlar gösteriyor ki bir yandan Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığı tartışılırken seçmenin gözünde Erdoğan hala partinin en etkili isimleri arasında görülüyor.

En başarılı ve başarısız lider kim?

Oy verip vermemenizden bağımsız olarak tüm seçim dönemini düşündüğünüzde, en başarılı bulduğunuz lider kimdi sorusuna Ak Parti seçmeninin %71’i Recep Tayyip Erdoğan’ın derken Ahmet Davutoğlu diyenlerin oranı %25’te kalıyor.

Ya genel başkan değişmeli mi? Sizce okuyacağım siyasi partilerin Genel Başkanı değişmeli midir? Aynı mı kalmalı mıdır? Şeklinde yönelilen sorunun sonuçlarına bakıldığında 4 parti lideri içerisinde en çok (%80) Devlet Bahçeli’nin değişmesi gerektiği düşünülüyor. Bahçeli’nin Haziran seçimleri sonrasında koalisyon görüşmelerindeki tutumunun bu tabloyu etkilediği görülebilir. Bahçeli’yi %56 oranı ile CHP lideri Kemal Kılıçtaroğlu takip ediyor.

Ankara katliamının oy kararına etkisi oldu mu?

Katliam genel olarak büyük oranda oy tercihinde değişiklik yaratmazken parti değiştiren seçmen oranı en yüksek olan partinin AK Parti olduğu, diğer partilerden %10 oranında AK Parti’ye oy kaydığı görülüyor. 7 Haziran ile 1 Kasım arasını AK Parti’siz dönem olarak algılayan AK Parti seçmeninin küsmüşse bile geri dönüşünün altında yatan motifin “AK Parti gitti kargaşa geldi” hissiyatı olduğunu kestirmek güç değil.

Ipsos - Çözüm süreci
Kaynak: Ipsos

Seçim kampanya dönemi adil geçti mi? Güvenilir seçim oldu mu?

Haziran seçimlerine kıyasla seçmen bu seçimin daha az adil geçtiğini düşünüyor (%12 düşüş). Bununla beraber oy kullanım ve sayım sürecinin ise Haziran seçimlerine yakın oranda güvenilir geçtiğini düşünüyor. AK Parti seçmeni içinde 7 Haziran seçimlerinde Cumhurbaşkanı’nın tutumunu olumlu bulmayanların oranı %30 iken bu oran 1 Kasım seçmenlerinde %13’e gerilemiş. AK Parti liderliğinin bu mesajı iyi okuduğunu teslim etmek gerekiyor.
Araştırma sonuçlarına göre seçim sonrası ülkenin durumuna ilişkin beklentiler ise şu şekilde:

  • Ülkenin durumunun daha iyi olacağı düşünülüyor (%60). Haziran seçimine göre bu cevapta %22 oranında artış görülüyor.
  • Cumhurbaşkanı’nın partilere eşit mesafede olması gerektiği düşünülüyor(%82).
  • Yeni hükümetin ilk gündem maddesinin öncelikle terörle mücadele olması gerektiği düşünülüyor(%33).
  • Partilerin anayasayı değiştirmek üzere bir araya gelmesi gerektiği düşünülürken (%63), Türkiye’nin mevcut parlamenter sisteme devam etmesi gerektiğini düşünenlerin başkanlık sistemini tercih edenlerin oranının neredeyse 2 katına yakın olduğu görülüyor.
  • Seçim barajının değişmemesi gerektiğini düşünülüyor (%41).
  • İktidarın çözüm sürecini yeniden başlatması gerektiği düşünülüyor(%60)

 

 

 

(Yeşil Gazete)

Gençlik Hakları Derneği’nden gençlik buluşmaları

Eskişehir’de aktif gençlik calışanları ve eğitmenleri tarafından kurulan Gençlik Hakları Derneği, “Sivil Düşün AB Programı Aktivist Desteği” nin fonladığı toplantılardan ilkini 7-8 Kasım 2015 tarihinde gerçekleştirdi.

Mart 2015 yılında kurulan dernek, rotasını belirleyebilmek için yereldeki gençlerin ihtiyaçlarını sorunlarını dinlemek ve onlarla birlikte bir strateji oluşturmak üzere organize ettiği toplantıların ilkinde 16-35 yaş arası 20 gençle bir araya geldi.

48

Akran eğitmenleri Büşra Güder, Safa Karataş, Gökkuşağı Adam ve gençlik hakları aktivisti İnci Batman , derneğin genel koordinatörü Nurdan Terzioğlu tarafından oluşan eğitmen ve raportör ekibiyle planlanan ve yürütülen iki günlük toplantıya Eskişehir yerelinden, öğrenciler, öğretim görevlileri, işsiz gençler, sivil toplum kuruluşlarından temsilciler ve gönüllüler katıldı.

İnsan Hakları’nın ve gençlik haklarının yorumlandığı, Vizyon – Misyon kavramlarının tartışıldığı, Sivil Toplum ve Hak konu başlıkları üzerine interaktif grup çalışmalarının gerçekleştirildiği oturumlar sonrası derneğin vizyonu misyonu ne olmalı, hangi alanlarda faaliyet göstermeli gibi konularda katılımcıların fikirleri ve önerileri alındı. Ayrıca yerelde gençlerin sorunları ve ihtiyaçları nelerdir, nasıl çözümler üretilebilir konusu da tartışılan konular arasındaydı.

46

Proje kapsamında yine yerelden gençlerin katılımına açık olan ve aynı konsepte fakat farklı katılımcılarla devam edecek olan iki toplantı daha organize edilecek. 2. Toplantı 5-6 Aralık 2015 tarihlerinde gerçekleşecektir. Toplantıya başvurular halen devam etmektedir.

Eskişehir’de olan ve gençlik ve insan hakları üzerine “ benim de söyleyeceklerim var ” diyen gençler 2. toplantı ile ilgili duyuruya buradan ulaşabilirler;

Ayrıca Gençlik Hakları Derneği’nin facebook sayfasından da gelişmelerden haberdar olabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

2. Homofobi ve Transfobi Karşıtı Akdeniz Sempozyumu sona erdi

Mersin 7 Renk, Kaos GL ve Pembe Hayat Derneklerinin birlikte organize ettiği etkinliklerin bir arada olduğu 9-14 Kasım tarihlerinde Mersin’de gerçekleşen 2.Homofobi ve Transfobi Karşıtı Akdeniz Sempozyumu, 16 Kasım Pazartesi günü basın toplantısı ile sona erdi.

20 Kasım Nefret Suçları Mağduru Transları Anma Günü etkinlikleri kapsamında organize edilen sempozyumun ilk günü olan 14 Kasım’da ‘Benim Çocuğum’ Belgeseli –Şule Ceylan söyleşisi ve CİSST den Zafer Kıraç sunumuyla ‘Hapiste LGBTİ Olmak’ oturumları Akdeniz Belediyesi ev sahipliği ile gerçekleştirildi.

45
Sempozyumun ilk günü, “Benim Çocuğum” belgeseli gösteriminin ardından Listag’dan Şule Ceylan ile söyleşi vardı

2. Homofobi ve Transfobi Karşıtı Akdeniz Sempozyumunun ikinci gününde Buğra Tokmakoglu’nun yönettiği “Haber Yazma Atölyesi”ne STÖ aktivistleri, Mersin Üniversitesi öğrencileri ve yerel medya mensupları katıldı.

39
Buğra Tokmakoglu’nun yönettiği “Haber Yazma Atölyesi”

Sempozyumun 3. Gününde ise Kaos GL’den Ali Erol sunumu ile “Homofobi Transfobi Karşıtı Mücadelenin Dünü Bugünü” oturumu yapıldı.

40
Ali Erol sunumu ile “Homofobi Transfobi Karşıtı Mücadelenin Dünü Bugünü” oturumu

Mersin Barosu’nda da “LGBTİ Hakları İnsan Haklarıdır” oturumunda da Av.Ezgi Özkan ve Av. Hayriye Kara ayrımcılık konulu bir sunum yaptılar.

41
“LGBTİ Hakları İnsan Haklarıdır” oturumunda da Av.Ezgi Özkan ve Av. Hayriye Kara konuştu

Mersin Tabip Odasında gerçekleşen ve Mersin Tabip Odası Başkanı Ful Ugurhan‘ın modere ettiği “Homofobi Ayrımcılık ve Sağlık” konulu oturumda Mersin Üniversitesi’nden Gülşah Seydaoglu ve Ayşe Devrim Basterzi sunumları yer aldı.

42
Mersin Tabip Odası’nda Ful Ugurhan’ın modere ettiği “Homofobi Ayrımcılık ve Sağlık” konulu oturum vardı

Sempozyumun dördüncü gününde Aylime Aslı Demir ve Seçin Tuncel‘in konuşmacı olduğu “Lezbiyenizm Atölyesi” vardı. Dünyada ve Türkiye’de eşcinsel biseksüel kadın hareketinin konuşulduğu Lezbiyenizm Atölyesinde Mersin yerelinde örgütlenen eşcinsel ve biseksüel kadınlar da yerelde yaşadıkları sorunlardan bahsetme imkanı buldu.

Lezbiyenism Atölyesi
Lezbiyenism Atölyesi

2.Homofobi ve Transfobi Karşıtı Akdeniz Sempozyumu’nun son gününde ise Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Dr. İdil Engindeniz’in katılımı ile ‘Medyada Nefret Söylemi ‘ sunumu yapıldı. Analisti olduğu Hrant Dink Vakfı Nefret Söylemi Raporu hakkında bilgi veren Engindeniz’in sunumunda moderasyonu ise Yeşil Gazete’den Alper Tolga Akkuş üstlendi.

Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden Dr. İdil Engindeniz'in katılımı ile ‘Medyada Nefret Söylemi ‘ sunumu
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Dr. İdil Engindeniz’in katılımı ile ‘Medyada Nefret Söylemi ‘ sunumu

16 Kasım Pazartesi Günü ise  Mersin 7 Renk LGBTİ Derneği ofisinde yapılan basın toplantısında dernek yönetim kurulu üyesi , Akdeniz Belediyesinde açık trans kimliği ile çalışan Tuna Şahin’in basın açıklamasını okumasıyla sempozyum sona erdi.

 

Haber: Gizem Derin

(Yeşil Gazete)

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali bu haftasonu 20 şehirde başlıyor

Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi tarafından düzenlenen Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF) sekizinci yılında 20 şehirde eş zamanlı olarak bu haftasonu başlıyor. Festival bu yıl İstanbul’da 19 – 22, Bodrum ve Bursa’da 20, Adana-Diyarbakır ve Urla’da 21 – 22 Kasım tarihlerinde, Ankara-Antalya-Artvin-Balıkesir-Bayındır (İzmir)-Çanakkale-Eskişehir-Fethiye-Giresun-İzmir-Kayseri- Konya- Mersin ve Trabzon’da ise 20 – 22 Kasım tarihleri arasında gerçekleşiyor.

35

Tüm gösterimlerin ücretsiz olduğu festivalde, gösterimlerin yanısıra ekoloji odaklı belgesellere eşlik edecek dans gösterileri, müzik gösterileri, atölyeler ve her şehrin kendi yerelinde hazırladığı diğer sürpriz etkinlikler de ücretsiz.

37

20 Şehirde eş zamanlı: İl il program

38

Bu sene 20 şehirde eş zamanlı gerçekleşecek festivalin il il programına bu link üzerinden göz atabilirsiniz

Yeşil Gazete’nin de basın sponsorları arasında bulunduğu SYFF’ye tüm okurlarımızı bekliyoruz.

SYFF 2015 Teaser’ı

SYFF2015 from SYTV on Vimeo.

Festivalde gösterilecek 30’a yakın ekoloji odaklı belgesele birkaç örnek:

 

Sokaktan Çıkış Dansta

Sokaktan Çıkış Dansta from Surdurulebilir Yasam on Vimeo.

Bisikletler Arabalara Karşı

Bisikletler Arabalara Karşı from Surdurulebilir Yasam on Vimeo.

Aile Gibisi Yok

Aile Gibisi Yok from Surdurulebilir Yasam on Vimeo.

H20MX

H2Omx from Surdurulebilir Yasam on Vimeo.

 

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali hakkında detaylı bilgi alabileceğiniz adresler:

surdurulebiliryasam.org/

facebook.com/surdurulebiliryasam/

instagram.com/surdurulebiliryasam/

twitter.com/SYKolektifi

 

(Yeşil Gazete)

Çevre Örgütleri, “G20’de İklim değişikliğiyle mücadele için çok önemli bir fırsat kaçtı”

G20 Zirvesi’nin final bildirgesi, çevre örgütleri açısından hayal kırıklığı yarattı. Küresel emisyonların yüzde 74’ünden sorumlu olan ülkelerden oluşan G20 zirvesi başta fosil yakıt teşvikleri olmak üzere iklim değişikliği ile ilgili konularda somut adımlar içeren kararlar alabilirdi diyen çevre örgütlerinden, İklim Ağı, İklim İçin Kampanyası, Greenpeace Akdeniz, TEMA, Yeryüzü Derneği, Heinrich Böll Stiftung Türkiye Şubesi, Yeşil Düşünce Derneği, Yuva Derneği ve Ekoloji Kollektifi ortak bir basın açıklaması yaptı.

34

Ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları , G20 Liderler Zirvesi Sonuç Bildirgesi’ni hayal kırıklığıyla karşıladı. İklim Ağı’ndan Cem İskender Aydın, “Paris’te düzenlenecek iklim müzakerelerinden (COP21) iki hafta önce toplanan G20 Zirvesi, dünyanın en büyük 20 ekonomisini temsil eden devlet başkanlarının bir araya gelip iklim değişikliğiyle mücadele konusundaki kararlılıklarını gösterebilecekleri çok kritik bir fırsattı.” şeklinde konuştu.

İklim İçin kampanyasından Ümit Şahin ise “G20 üyesi ülkelerin devlet başkanları COP21 öncesinde fosil yakıt sübvansiyonlarının devre dışı bırakmak için net bir tarih koymak ve fosil yakıt projelerine yapılan yatırımları sona erdirmek için açık ve güçlü bir sinyal verebilirlerdi” dedi.

G20 üyesi ülkeler, Antalya’da düzenlenen zirveyi COP21 öncesinde kritik konuları tartışıp anlaşmak için bir platform olarak kullanabilirlerdi. Bu tarihi fırsatı kullanmayarak Paris’teki işlerini zorlaştırdılar.

Konu hakkında açıklamalarda bulunan TEMA Vakfı Genel Müdürü ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) yazarı Doç. Dr. Barış Karapınar, “Ulusal ve uluslararası iklim ve kalkınma hareketinin parçası olan sivil toplum kurumları, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ve savunuculuk grupları, iklim deǧişikliǧi sorununu anlamlı bir şekilde çözmek için G20 liderlerinden dört açık talepte bulunmak üzere ortaklaşa çalıştılar,” dedi.

Bu talepleri,

“1. Kömür ve diğer fosil yakıtlara verilen TÜM teşviklerin devreden çıkarılması. 2. İklim değişikliğinin etkileri ve bunlarla mücadele için ortayay konulan politika ve uygulamalara illişkin finansal riskin yok edilmesi, G20’nin tüm harcamaların küresel iklim taahhütleri ile uyumluluğunu sağlayacak bir dayanıklılık testinden geçirilmesi için 2018 yılına kadar net bir plan ortaya koyması.

3. G20 liderlerinin uzun vadeli bir emisyon azaltım hedefi ortaya koyması ve iddialı emisyon azaltım mekanizmalarına açık ve net olarak desteklerini ifade etmeleri.

4. Türkiye’deki kömürle çalışan termik santrallerin genişletilmesine, yeni santral ve kömür madenlerinin açılmasına yönelik tüm yatırım planlarının acilen son bulması”

olarak sıralayan Karapınar, “G20 Zirvesi, Paris’te ve Beyrut’ta meydana gelen şiddet olaylarının hemen ardından toplandı. Yuva Derneği’nden Efe Baysal “Paris’te ve Lübnan’da meydana gelen acı verici olayların G20 gündeminde güvenlik konusunun öne çıkmasına neden olmasını anlayabiliyoruz. Türkiye’de yaşayan insanlar olarak bizler benzeri acı verici ve anlamsız şiddet olaylarına yabancı değiliz. Bizler Fransa ve Lübnan halkları ile dayanışma içinde ve onların yanındayız. Şunu belirtmek gerekir ki, iklim değişikliği toplumun yoksul ve dezavantajlı kesimleri üzerindeki baskıyı artırıp, çatışma riskini ve mülteci krizinin derinleşmesine sebep olabilir. ”şeklinde konuştu.

Heinrich Böll Stiftung Türkiye’den Christian Brakel, “ G20 Liderleri iklim bilimcilerin ortaya koyduğu temel gerçeklikleri görmekte başarısız oldular. Dünya çapında bir çok insan G20’yi, COP21’den önce iklim konusunu öne çıkarmak ve 15 gün sonra Paris’teki zirvede ulaşılması gereken mutabakata doğru adım atmak konusunda mükemmel bir fırsat olarak görmüştü”derkenn sözlerini, “Bunu hala yapmak zorundalar. G20’ye sunulan taleplerin yerine getirilmesi oldukça basitti, ve C20 geçtiğimiz günlerde fosil yakıtlara sağlanan teşviklerin kaldırılması için 2020 yılını işaret etmişti. G20 Liderleri’nin bu konuda yapması gereken tek şey 2009 yılında Pittsburgh’da kendilerinin verdiği karara, eylemin uygulanacağı son tarih olarak 2020’yi eklemek!” şeklinde noktaladı.

Ekoloji Kolektifi’nden Ethemcan Turhan, “G20 üyeleri şu anda fosil yakıt sübvansiyonlarına Yeşil İklim Fonu’na harcadıkları paranın 789 katını harcamaktalar. Buna rağmen sonuç bildirgesinde hala bu fonun ve iklim finansmanının ne kadar önemli olduğunu söylemekteler. Bu çok absürt bir durum” şeklinde açıklamalarda bulundu.

Cem İskender Aydın, “Türkiye’de kömür tehdidi devam ediyor. Yeni santral ve maden planları halen hükümetin gündeminde. Bu açıkça utanç verici. İnsanlar kirli kömürden hastalanıp ölmekteler. Buna rağmen hala daha fazla santral inşa etmek için planlar yapılmakta. Bu çok kritik bir küresel sorun.” diye ekledi.

Son olarak Ümit Şahin ise “İklim değişikliğiyle mücadele için uzun vadeli hedeflere muğlak bir biçimde atıfta bulunulduğunu görmekteyiz. Fakat ne yapılması gerektiğini bildiğimiz halde, ekonomilerimi karbondan arındırmak için herhangi bir somut hedef ya da yol haritası ortaya konulmadı. En önemli küresel problem olan iklim değişikliğiyle ilgili Türkiye’de göremediğimiz liderliğin Paris’te ortaya konulmasını umut etmeliyiz. Dünya’nın geleceği buna bağlı ve dünya kesinlikle izliyor” dedi.

 

(Yeşil Gazete)

Zonguldak halkı G20 liderlerine seslendi, “Termiksiz Gelecek İstiyoruz!”

Antalya’da toplanan G20 Zirvesi’nin ilk günü olan 15 Kasım Pazar günü Zonguldaklılar bölgedeki termik santral tehdidine dikkat çekmek için bir araya gelerek “Termiksiz Gelecek İstiyoruz” çağrısında bulundu.

Zonguldak’taki hava kirliliğine dikkat çekmek isteyen Yaşanabilir Zonguldak Platformu, 3 adet termik santralin bulunduğu, birinin de yapım aşamasında bulunduğu Çatalağzı’nda bir araya gelerek “Termiksiz Gelecek İstiyoruz” çağrısı yaptı. Yeni kömürlü termik santrallerin yapılmaması gerektiğini vurgulayan Zongudaklılar aynı zamanda etkinliğin yapıldığı gün Antalya’da başlayan G20 zirvesine de iklim için harekete geçmeleri konusunda çağrıda bulundu.

31

Bölgede hali hazırda var olan üç termik santrale ek olarak Zonguldak-Ereğli’den başlayarak Amasra sahiline kadar 78 km’lik sahil şeridinde 13 yeni termik santral yapılması planlanıyor. Hali hazırda hava kirliliği sorunu ile yüz yüze kalan Zonguldak’ta yapılması planlanan termik santrallerin hepsinin ithal kömür ile çalıştırılması ön görülüyor.

Çatalağzı’nda termiksiz gelecek için bir araya gelen Zonguldaklılar’ ayrıca Bartın’da termik santral mücadelesi veren Bartın Platformu da destek verdi. Yürüyüş boyunca “Termiğe inat Yaşasın Hayat”, “Termiğe Kanma Geleceği Karartma”, “G20 elini gezegenden çek” sloganları atıldı. Yürüyüşte ayrıca geçtiğimiz hafta Eren Enerji’ye bağlı termik santrallere kömür taşırken aşırı yük sonucu devrilen kamyonun altında kalarak yaşamlarını yitiren Havva Celep ve kızı Mürüvvet Gören de unutulmadı. Zonguldaklılar anne – kızın yaşamını yitirdiği yere karanfiller bıraktılar.

33

Yürüyüşün sonunda bölgenin durumu hakkında açıklama yapan Yaşanabilir Zonguldak Platformu’ndan Kadir Orhan, “Termik cehennemine çevrilmek istenen sadece Çatalağzı değil. Zonguldak – Ereğli’den başlayarak Amasra sahiline kadar 78 km’lik sahil şeridinde 14 yeni termik santral yapımı planlanıyor. Bölge halkı da başta kanser olmak üzere ciddi sağlık tehditleriyle yüz yüze bırakılmakta. Eğer planlanan termik santraller de yapılırsa artık bölge yaşanabilir olmaktan çıkacak.” dedi.

Yaşanabilir Zonguldak için Termiksiz Gelecek İstiyoruz” etkinliğinde termik santrallerin küresel iklim değişikliği üzerindeki etkilerine de dikkat çekildi. Orhan konuşmasında hava ve çevre kirliliğine neden olan termik santrallerin aynı zamanda tüm yaşamı tehdit eden iklim değişikliğine sebep olan sera gazlarının da temel kaynaklarından biri olduğu vurguladı.

30

 

 

Yaşanabilir Zonguldak Platformu’ndan Kadir Orhan yaptığı açıklamada ayrıca İklim değişikliği, fosil yakıt teşvikleri ve iklim finansmanı konuları ile bugün Türkiye’nin ev sahipliğinde başlayan G20 zirvesine de değinerek “G20 ülkeleri, eşitsizliklerin giderek arttığı küresel sistemde, iklim adaletsizliğinin de baş sorumlusudur” dedi.

Yaşanabilir Zonguldak Platformu’nu desteklemek için Zonguldak’ta bulunan Yuva Derneği’nden Efe Baysal da iklim adaletine vurgu yaparak G20 ülkelerinin küresel sera gazı emisyonlarının %76’ünden sorumlu olduğunun altını çizdi. Baysal, Zonguldak’tan yükselen termiksiz gelecek isteğinin önemine değinerek: “Tam da bu yüzden bir yandan Termiksiz Gelecek için Zonguldaklı dostlarımıza destek verirken diğer bir yandan da G20 liderlerine, sizi izliyoruz, laf değil eylem istiyoruz. Daha geç olmadan iklim için harekete geçin!” diye konuştu.

 

(Yeşil Gazete)

COP21 ve terörle mücadele bağlamında Paris saldırıları

Oliver Tickell‘ın The Ecologist‘de yayınladığı yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özge Geyik‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Paris’teki terörist saldırısının tam da 2009’dan bu yana gerçekleşecek olan en geniş kapsamlı iklim zirvesi olan COP21 öncesinde meydana gelmesi bir tesadüf mü? Belki de öyle. Yine de, bu koşullar altında elle tutulur iklim kararlarının alınması ihtimali zayıflıyor ve bu ihtimalin sonucu da diğer petrol üreticilerinin yanısıra IŞİD’in de ekmeğine yağ sürecek cinsten (IŞİD, petrol satışından yılda yaklaşık 500 milyon dolarlık gelir elde ediyor).

Sebastián Núñez, Flickr (CC BY-SA).
Sebastián Núñez, Flickr (CC BY-SA).

13 Kasım’da yaşanan Paris saldırılarıyla ilgili söylenebilecek ilk şey en ağır cezayı hak eden tüyler ürpertici bir eylem olması. Saldırganlar, kendini askeri mühimmatla savunma imkanı olmayan ve bu sebeple kolay hedef olan sivilleri hedef aldı ve insan yaşamını hor gördü. Fakat, Neden Paris? ve Neden şimdi? soruları önemli. Fransa’nın Suriye sınırlarında IŞİD’e karşı hava saldırıları düzenlediği doğru. Paris ve benzeri diğer büyük şehirlerin etrafını çevreleyen yoksul mahallelerde sosyal yaşamdan dışlanmış banliyö gençleri arasında önemli boyutta durumundan memnuniyetsizlik ve öfke olduğu ve IŞİD’in bu şartlar altında arasına katılacak üyeler bulmasının daha kolay olduğu da doğru.

Yine de, tüm sebep bu mu? Altı yıl önce Kopenhag’da gerçekleşen COP15’ten bu yana iklim zirvelerinin en büyüğü olacak olan COP21 zirvesi yalnızca birkaç hafta sonra Paris’te gerçekleşecek. Bu etkinlikte ivediyetle ihtiyaç duyduğumuz küresel karbon salımını düşürmek ve küresel ısınmayı 2 dereceyle sınırlandırmak için önemli adımlar atılması bekleniyor. Bu da IŞİD üyeleri veya en azından kumandanları tarafından biliniyor olması gereken bir durum.

COP21 ve Saldırılar Arasında Bağlantı Olabilir mi?

Bu soruyu yanıtlamak için öncelikle bu saldırıların COP21 için ne anlama gelebileceğine bakmamız gerek.

Müzakerelerin gerçekleşeceği Le Bourget’teki konferans merkezinin Paris merkezine ve sivil halkın erişimine normalde olacağından daha da kapalı hale gelecek olması tahmini oldukça kolay bir sonuç  Le Bourget, Paris’in ana havalimanlarından birine ev sahipliği yapan ve VIP’lerin havaalanı ve konferans merkezi kompleksinin dışına çıkmasına gerek bırakmayan bir nokta.

Fransa’nın Le Bourget için halihazırda yüksek güvenlik önlemleri aldığı şüphesiz. Fakat Paris saldırılarından sonra bu önlemler daha da katlanacaktır. Barikatlara hazırlıklı olun.

Gazetecilerin, aktivistlerin ve hatta bazı iş adamları/kadınlarının bile bile daha sıkı güvenlik aramalarından geçmelerine, uzun kuyruklarda beklemelerine ve uzun yollardan iklim için gelenlerin keyfi geri çevrilmelerine hazırlıklı olun.

Liderlerin, politikacıların, müzakerecilerin Paris’in merkezine gitmek yerine konferans merkezinin güvenli sularında kalacak olmalarına hazırlıklı olun.

Ya Sivil Toplum?

Daha güçlü ve etkin kararlar alınması veya iklim hareketinde kendi yol haritalarını çizebilmek için yaklaşık on bin iklim aktivistinin dünyanın çeşitli yerlerinden Paris İklim Zirvesi’ne gelmesi beklenmekte.

Sadece Le Bourget’te değil, tüm Paris genelinde gerçekleşmesi planlanan pek çok etkinlik, konferans ve eylemin daha sıkı güvenlik önlemleriyle karşı karşıya kalacağı neredeyse kesin.

Polisin aktivistler arasında teröristlerin de barınmasından korktuğu kesin ki zaten çoğu polise göre de barışçıl göstericilerle teröristler arasında çok büyük bir fark yok. İki grup da düşman olarak görülmeye yatkın.

Aynı zamanda aktivistlerin kendileri de terörizmden haklı olarak korkabilir. Paris saldırıları bize herkesin hedef haline gelebileceğini gösterdi. İklim eylemcilerinin daha güvende hissetmesini gerektirecek bir sebep yokken Paris sokaklarına doluşan binlerce insanın tehdide açık bir hedef oluşturabilecek olması da bir gerçek.

Yukarıda belirtilen sebeplerden ötürü Paris saldırılarının COP21 üzerinde soğutma etkisi yapması muhtemel. Terörizm tehdidi ve yoğun polis gözetimi altında öncesinde katılması tahmin edilen bu binlerin sayısının düşmesi ve politik etkisinin azalması da aynı şekilde.

Odaktan Uzaklaşan İklim

Konferans dahilinde ortaya çıkması muhtemel bir diğer sonuç da iklimin odak merkezi olmaktan çıkması ve terörizm ile güvenlik meselelerinin yeniden ana konu haline gelmesi.

Müzakereciler elbette ki her zaman yaptıkları gibi köşeli parantezler içinde tartışmaya devam ediyor olacaklar. Dünya liderleri büyük ihtimalle güvenlik meselelerini tartışmak için COP21 fırsatını kaçırmayacağından hükümetlerin de altına imzalarını atacağı “büyük resmi” görme ihtimali her zamankinden daha düşük görünüyor.

İklim bütçesinden çevre mevzuatlarına, zirvede gündem maddesi olan pek çok konunun hükümetler arası anlaşmaya bağlanması iklim odağından uzaklaşan dünya liderleriyle sekteye uğrayacaktır.

Bütün bu olanlar elbette bir rastlantı da olabilir. Paris belki de sadece IŞİD’e yönelik gerçekleşen Fransız müdahalelerinden ötürü seçilmişti. Belki de COP21, sadece değişen güç dengeleri yüzünden başarısız olacak.

IŞİD Kurumsal Çıkarlarını mı Savunuyor?

Financal Times’in geçtiğimiz hafta yazdığı IŞİD A.Ş.: Petrol Cihatçıları Nasıl Besliyor? başlıklı yazısında belirttiği gibi, “Petrol, IŞİD’I besleyen altın madeni -savaş teçhizatları ve elektrik sağlamakla kalmayıp fanatik cihatçıların komşu ülkelerde gücünü korumasında da kalırdaç görevi görüyor. “

“Yerel tüccarların ve mühendislerin tahminine göre IŞİD kontrolündeki yerlerde ham petrol üretimi 34.000-40.000 varil arasında. Varil başına fiyatı 20-40 ABD doları arasında değişen petrolün örgüte getirisi yaklaşık 1,5 milyon ABD dolarını buluyor.”

“Dış desteğe bağımlı terörist örgüt El Kaide’den farklı olarak IŞİD, ekonomik gücünü bölgede büyük miktarlarda kullanılan petrolün tekelini elinde bulundurmaktan alıyor. Irak ve Suriye pazarı IŞİD’e ithalata gerek duymadan kazanç sağlamasını mümkün kılıyor.”

IŞİD’in istekleri elbette bununla bitmiyor. İşgal ettiği bölgelerdeki konumunu sağlamlaştırırken, etki alanını diğer bölge ve ülkelere genişleterek petrol temelli ekonomiye dayalı halifeliği kurmak istiyor. Bu yüzden isteyeceği son şey fosil yakıt tüketimini sınırlandıracak küresel bir iklim anlaşması olacaktır.

Varil başı petrol fiyatları 50 ABD doları gibi düşük bir düzeyde. Uluslararası Çevre Ajansı, varil başı fiyatı 2011-2014 yılları arasında 100 ABD doları seviyesinde olan petrolün günümüz değerine düşmesinin, OPEC (petrol ihraç eden ülkeler; Cezayir, Angola, Ekvator, İran, Irak, Kuveyt, Libya, Nijerya, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Venezuela) ülkelerinin gelirlerinde yaklaşık yarım trilyon dolarlık düşüşe sebep olduğunu belirtiyor. Bu durum, 4 Aralık’ta Viyana’da toplanacak olan bu ülkeler arasında gerginliğe sebep oluyor.

Başlıca sorun Suudi Arabistan’ın ABD, Kanada, Birleşik Krallık vb. ülkelerin ihtiyacını karşılamak için aşırı üretim yapıyor olması ve bu aslan payının gelecek yıllarda artmaya devam etmesini beklemesi.

Bu yüzden OPEC ülkeleri 2040 yılına kadar petrol talebinin günde 111’den 132 milyon varile artmasını öngörüyor. Fakat, Uluslararası Çevre Ajansı, en esnek karbon sınırlamalarıyla dahi talebin günlük 100 milyon varile düşeceğini ve doğal olarak daha sıkı düzenlemelerle bu sayıdan da az olacağını belirtiyor. Bu da yalnızca IŞİD’in değil tüm petrol ihracatçısı ülkelerin korktuğu ve kaçındığı bir durum.

Bağlantı Var mıydı Yok muydu?

Paris saldırılarını IŞİD’in yaptığı düşünüldüğünde, COP21’de alınması muhtemel etkin iklim kararlarının önüne engel koymak azmettirici bir unsur muydu? Böylece gelecekte de petrol talebini garantilemek ve bolca paranın tadını çıkarmak?

Diğer alternatifler arasında, yer ve zamanı açıklayabilecek ihtimallerden biri diyelim. IŞİD’in yalnızca kendi çıkarlarına göre hareket etmesi de şart değil. IŞİD ile petrol üreticisi diğer ülkeler arasında bir ihtilaf olduğunu iddia etmesem de ortak çıkarların olabileceğini görmek çok da zor değil.

Sebep bu olsun olmasın, bu saldırılardan çıkarmamız gereken bir sonuç var. Küresel enerji bağlamında fosil yakıtların payını azaltma çabaları artık yeni bir boyut kazandı.

Evet, elbette hala iklimle alakalı bu çaba. Fakat artık ulusal ve küresel güvenliği sağlamak da fosil yakıt talebinin Uluslararası Çevre Ajansı’nın tahminlerinden daha da hızlı düşürülmesi gerekliliği için önemli etmenler.

Bunu sağlamadaki en önemli adımlardan biri gelecek ay Paris’te etkili anlaşmalara varılması ve enerji kuruluşları ile yatırımcılara petrolün akıllı bir yatırım olmadığı mesajının net bir şekilde verilmesidir. Bunun yerine kaynaklarını geleceğin temiz, yeşil ve yenilenebilir enerji kaynaklarına ayırabilirler.

Sonuç olarak, Paris halkıyla dayanışmanın yanısıra güçlü ve etkili bir iklim anlaşması için liderlere sesimizi duyurmalıyız.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazar: Oliver Tickell

Yeşil Gazete için çeviren: Özge Geyik

(Yeşil Gazete, The Ecologist)

Beşiktaş Belediyesi, Barış sokağının adını “Barış-Aşiti” ollarak değiştirdi

Beşiktaş Belediyesi, Hakkari Belediyesi ile ‘kardeş belediye’ antlaşması uyarınca Dikilitaş’taki ‘Barış Sokağı’nın adını, Kürtçe ‘Barış’ anlamına gelen ‘Aşiti’ ekleyerek, ‘Barış-Aşiti Sokağı‘ olarak değiştirdi.

Yapılan törene Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar, Hakkari Belediyesi eş başkan vekilleri Nazmi Coşkun, Fatma Yıldız, belediye meclis üyeleri ve vatandaşlar katıldı.

27

Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar, ziyaret ettiği Hakkari’de büyük bir coşkuyla karşılandığını belirterek, “Bu yolu birlikte yürüyeceğiz. Teröre, acılara, geçmişte yaşanmış yanlışlara isyanımızı, geleceğe ortak değerler noktasında büyüterek, bu ülke için, evlatlarımız için, Atatürk’ün yeşerttiği değerler için, el ele yürüyerek, büyük Türkiye sevdamızı birlikte gerçekleştireceğiz” dedi.

28

Kararı Beşiktaş Belediyesi’nde oy birliğiyle çıkardıklarını belirten Hazinedar, “Bu kararı Beşiktaş Belediyesinin CHP ve AK Partili üyeleriyle birlikte çıkardık. Ancak İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi bu kararı, ‘adres karmaşasına neden olur’ gerekçesiyle onaylamadı. Oysa her ay İstanbul’un değişik noktalarında birçok sokağın ismini değiştiriyorlar. Biz hiçbir siyasi beklenti içerisine girmeden sadece ve sadece bugünkü iktidarın başlattığı çözüm-barış sürecine dair bir katkıyı sunmaya çalıştık. Ancak, ‘aman barışı sadece ben sağlarım’ denilirse bizim bu samimi çabamız sandıkta yarın çok daha farklı tecelli eder. Barışa sadece birileri sahip çıkamaz. Türkiye’nin barışı ancak birlikte, birbirimizin elini tutarak sağlanır” diye konuştu.

Açılış sırasında Hazinedar, Hakkari Belediyesi eş başkan vekilleri Nazmi Coşkun, Fatma Yıldız ve bazı belediye meclis üyeleri barış güvercini uçurdu. Güvercinlerden biri havalandıktan sonda çekim yapan bir kameramanın başına kondu. Bir süre kameramanın başında kalan güvercin renkli görüntüler oluşturdu.

(Radikal)

 

Katalonya’da özyönetim talebinden ayrılıkçı siyasete

Katalonya güncesi (Barselona/Girona/Figueres/Cadaques, Kasım 2015)

Geçtiğimiz hafta boyunca Katalanlar İspanya’yı bir kere daha çalkalamayı başardı. Basında tartışılan neredeyse tek konu Katalan Parlementosunun İspanya’dan ayrılma sürecini başlatmak üzerine aldığı karardı. Uzun zamandır planladığım Katalonya seyahati bölgenin bağımsızlık süreciyle ilgili harekete geçmeye karar vermesine denk düşünce, bir kaç yazıyla karmaşık İspanyol siyasetinde bunun ne anlama geldiğini, tarafları, tepkileri, tartışmaları ve muhtemel sonuçları aktarmak istedim.

Katalan Meclisi Süreci Başlattı

Özetlemek gerekirse, Katalanlar özyönetim taleplerini İspanya’dan ayrılık talebine çevirmenin yollarını arıyor. 9 Kasım’da Katalan Meclisinde alınan karar bu süreci başlatacak olan süreci başlatmak amaçlıydı. Hayır yanlış okumadınız; başlangıcın başlangıcı derken şunu kastediyorum: Parlementerler “katılımcı, açık, birleştirici, ve vatandaşların aktif olarak söz haklarını kullandıkları bir bağımsızlık sürecini” başlatmak ve bir Katalan Anayasası yazılması için çalışmalara başlamak konusunda karar aldı. Ancak karar büyük ölçüde sembolik ve Katalonyanın İspanya’dan ayrılıp yeni bir cumhuriyet haline gelme ihtimali oldukça az. Nitekim karar ne Katalonya içinde ne de İspanya’ nin genelinde coşkuyla karşılandı. Dahası Avrupa Birliğinden de beklenen desteği görmedi.

Ne olursa olsun Katalanların 2008’den beri sürekli olarak tartıştıkları bağımsızlık süreci artık sonuçlanmak zorunda. Bağımsızlığın en önemli ismi olan Katalonya Başkanı Artur Mas süreci başlatmadığı takdirde bağımsızlık taraftarı koalisyonu birarada tutacak güçte değil. Anayasaya aykırı olacağı uyarılarına aldırmadan tasarıyı oylamaya sunması da buna bağlanıyor.

Kemer Sıkmaya karşı Öfkeliler

Biraz geri gidecek olursak, 2008’de sağ/popülist PP (Partido Popular) hükümetinin başlattığı kemer sıkma politikalarına karşı halkta büyük bir tepki oluşmuştu. Türkçe’de ‘Öfkeliler’ olarak anılan Indignados (15-M Hareketi ya da Meydanı Geri Alın Hareketi olarak da duymuş olabilirsiniz) bu tepkilerin birarada ifade edildiği bir söylem koalisyonu olarak ortaya çıktı. Öğrenciler, özgürlükçü sol, geleceğe dair güvensizlik hisseden genç nüfus, bankalar tarafından soyulduğunu düşünen ve İspanyol hükümetinin kendilerini değil bankaları korumayı seçtiğini gören halk yanyana gelince günlerce meydanlar işgal edildi, tahminen 7-8 milyon vatandaşın katıldığı bu protestolarda yalnizca ekonomik değil her türlü siyasi talep ifade edildi. Bu taleplerin büyük bir kısmını programında bir araya getirmeyi başaran da Mart 2014’de kurulan ve sık sık Syriza ve HDP ile karşılaştırılan Podemos (‘Yapabiliriz’) adlı parti oldu. Podemos katıldığı ilk seçimlerden itibaren büyük bir halk desteği görürken, Katalonya’da bu ideallerin ve taleplerin yanı sıra İspanya’dan ayrılma süreci de konuşulmaya başladı.

Pankartta şöyle yazıyor, “Bize Katalanca konuşmamamızı, Katalanca yazmamazı, Katalanca düşünmemizi söyleyenler var. Bu kişiler aslında konuşmamızı, yazmamazı, düşünmememizi istiyor.”
Pankartta şöyle yazıyor, “Bize Katalanca konuşmamamızı, Katalanca yazmamazı, Katalanca düşünmemizi söyleyenler var. Bu kişiler aslında konuşmamızı, yazmamazı, düşünmememizi istiyor.”

Franco’nun uzun, sancılı, ve yüzleşilmemiş diktatörlüğü boyunca akılalmaz acılar çeken Katalan halkı, hala kendi çıkarlarına ters düşen siyasi seçimler yapmaya zorlanıyor. Ekonomik alanda özellikle vergi ve şeffaflık, sosyal alandaysa özellikle daha fazla otonomi ve iki-dilde eğitim gibi konulardaki talepleri federal hükümet tarafından sık sık geri çevriliyor ya da zora sokuluyor. Bu da İspanyol hükümetinin popülerliğini büyük ölçüde azaltıyor ve hatta federal sistemin meşruiyetinin sorgulanmasına sebep oluyor. 2008’den beri bu hoşnutsuzluk barışçıl protestolar, caddelerin ve meydanların işgali ve kültürel kimliklerinin tüm sembolleriyle donatılması yoluyla sürekli bir şekilde ifade edilmeye başlandı. Bu şenlikli eylemlilik sürecinde “İspanyanın federal yapısı içinde otonom bir bölge olan Katalonya acaba kendisi ayrı bir devlete mi dönüşmeli?” sorusu ortaya çıktı. Artur Mas da bunun gerçekleşmesini, üstelik hemen şimdi gerçekleşmesini savunan merkez/sağ CDC’nin (Convergència Democràtica de Catalunya) lideri olarak 2010’da Başkanlığa seçildi. Ancak uzun süredir en önemli siyasi projesi haline getirmiş olduğu Katalonyaya bağımsızlık hayalini gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini ise zaman gösterecek.

Manuel Jabois’in 11 Kasım’da El Pais’te yayınlanan makalesi Mas’ın fazla bir şansı olmadığını iddia ediyor: Jabois’ya göre hayali cemiyetle gerçek insanların kimlik kurgusu aynı hızda ilerlemiyor. Mas’ın Katalan kültürel kimliğinden doğan bir hareketi siyasallaştırma çabası hem gerçekçi olmayan hem de aceleci bir tavır. Ancak bir haftadır konuştuğum Katalanların hemen hepsi bağımsızlıktan bahsetmekten artık yorulduğunu, hem ülkenin hem de bölgenin sorunlarına dair önemli kararların alınması gerektiğini ve bunu ertelemekten sıkıldıklarını ifade etti. Gerçekçilik konusu ise ayrı bir tartışma konusu. Vatandaşlarının yarısı yabancılardan oluşan bir bölgeyi yeni bir devlete çevirmenin zorluklarını görmezden gelmemek gerek. Üstelik Katalanların çoğunluğu Madrid biraz olsun akılcı bir siyaset izlese İspanya’nın içinde biraz daha fazla otonomiyle bulunmayı tercih edeceğini ifade ediyor.

Krizin ilk alametleri: 2014 Halkoylaması

Geçen sene Katalan Hükümeti tam da bu konudaki bir takım soruları açıklığa kavuşturmak için Katalan halkına danışmak, yani bir halk oylaması düzenlemek isteyince bugünkü krizin ilk emareleri görünmeye başladı. Kanuni bir bağlayıcılığı olmayan bu halk oylaması iki sorunun cevabını arayacaktı: Katalonya’nın bir devlet haline gelmesini istiyor musunuz? Eğer istiyorsanız, bu devletin bağımsız olmasını istiyor musunuz?

Madrid sert bir tepki vererek halkoylamasını yasadışı ilan etti. İspanyol Hükümetinin bu kararı Katalanların tek başına veremeyeceği, konunun tüm İspanyolları ilgilendirdiği yönündeki açıklamaları Katalanları oldukça kızdırdı. Mas da bu kızgınlığı siyasi güce dönüştürmek istedi ve halkoylamasını yine de yapmaya karar verdi. Oyların yüzde 81’i her iki soruya da ‘Evet’ diyordu –ancak Katalanların büyük bir kısmı oy vermeye bile gitmemişti. Acaba konu kimsenin umrunda değil miydi, yoksa oylamanın meşruiyeti ile ilgili sorular mı katılımın düşmesine sebep olmuştu?

Geçen ay Katalan Milli Gününde meydanlarda toplanan bir milyon dörtyüz bin kişi bu soruya kısmen de olsa cevap verdi. Dolayısıyla Artur Mas ve bağımsızlık sürecini destekleyen diğer partiler Eylül sonundaki seçimlerden büyük bir zafer bekliyorlardı. Junts pel Sí (‘Evet İçin Birlikte’) koalisyonu, bir sene boyunca seçimlerin sonucunun bağımsızlık konusundaki milli iradeyi ortaya koyacağına dair kampanya yapmıştı. Koalisyonun dışından bağımsızlığı destekleyen radikal/sol CUP (Candidatura d’Unitat Popular) de seçimlere ayrı bir parti olarak girecekti. Eğer oyların ve Katalan Meclisindeki sandalyelerin yarısını alırlarsa bağımsızlık sürecini bağlatmak için halk tarafından görevlendirildiklerini kabul edecekler ve hükümeti buna göre kuracaklardı.

Bağımsızlık taraftarları oyların yarısını alamasalar dahi Meclisin yarısına tekabül eden 72 milletvekilliğini kazandı. Geçen Pazartesi günü yapılan oylamada da 68 oya karşı 72 oyla, daha hükümet bile kurulmadan süreci başlatma kararı verildi. Dolayısıyla hafta boyunca medyada sorulan soru da koalisyonun hükümet kuramayacak kadar dağılmaya yaklaşıp yaklaşamadığı oldu.

21

Bir yandan CUP, Mas’a destek vermek yerine siyasi spektrumun her yanından saygı gören bir başka siyasetçiyi, Katalan Yeşillerinden Eski Avrupa Parlementosu üyesi Raül Romeva’yı Başkan adayı olarak öne sürerek Mas’ın durumunu iyice zorlaştırdı. Diğer yandan, Avrupa Birliği de sürece mesafeli yaklaştı: Katalanlar AB’yi son derece önemsediklerini her fırsatta ifade etse dahi, İspanya’nın da uzun zamandır dış politikasının odağında AB var. Dolayısıyla Avrupa siyasetçileri İngilizlerden ‘daha AB’ci’ İskoçlara referandum öncesinde verdiği açık desteği Katalanlara vermedi. Merkel hukukun üstünlüğüne herkesin saygı göstermesi gerektiğine dair bir açıklama yapmakla yetindi.

Katalan bayraklı bir pencere. Bayrakta, "Katalonya, Avrupa’nın en yeni devleti" yazıyor
Katalan bayraklı bir pencere. Bayrakta, “Katalonya, Avrupa’nın en yeni devleti” yazıyor

Önümüzdeki günlerde Madrid’in tepkisi, Anayasa Mahkemesinin kararı ve Avrupa’daki federal anayasa hukuku üzerine yazmaya devam edeceğim.

Sonraki yazı: Madrid: “Bağımsızlık talebi Anayasaya aykırı, kararı Anayasa Mahkemesi verecek”

23-Aysem-Mert

 

 

Ayşem Mert

Exxon yetkilileri neden en büyük cezayı hak ediyor?

Paul Street tarafından Counter Punch‘da yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nazlı Deniz Sarıyıldız‘ın  çevirisiyle  sunuyoruz.

***

16 Ekim 1946’da, Nuremberg duruşmalarından kısa bir süre sonra, Nazi Almanya’sının politik ve askeri liderlerinin önde gelen 10 üyesi asma tahtasına, ölüme gönderildi. Bazı elit Naziler, kasıtlı olarak boyunlarının kırılması ile yavaş yavaş boğularak öldürüldüler. Yerdeki döşeme kapağının çok dar olması sebebiyle, bazı mahkûmlar aşağı düşerken kenarlara çarpmaktan ciddi kanamaya sebep olan kafa yaralanmaları yaşadılar.

Peki, bu dünyayı kocaman bir gaz serasına dönüştürerek insan hayatı ve tüm canlıların soyunu tüketmek isteyen bu büyük kapitalist karbon endüstrisinin efendileri için ne gibi dehşet verici bir cümle kullanmalıyız? Naziler, 6 milyon Yahudi’yi açık bir şekilde soykırım niyetiyle öldürdüler. Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri, Hiroşima ve Nagazaki’de atom bombası kullanarak devasa savaş suçları işlediler. Antropojenik (insan kökenli) – aslında Kapitalojenik (kapitalizm kökenli) – küresel ısınma tüm insan ırkını yok olmakla tehdit ediyor. Ancak ekolojik tahribat yapanları suçlamak ve yargılamak çok zor.

exxon

‘Ama biz yakın zamana kadar fosil yakıtları çıkarmak ve yakmanın insan hayatına ve çevreye karşı yarattığı tehlikenin farkında değildik’ bir yakıt şirketi yetkilisinin açıklaması.

Yanlış. İklim değişikliği ve petrol şirketleri arasındaki ilişki akciğer kanseri ve tütün şirketleri arasındaki ilişki gibidir. Milyonlarca insan yıllarca sigara içmenin zararlı olmadığına inanarak büyüdü. Ancak daha sonra tütünün öldürücü olduğu öğrenildi. Tütün endüstrisi, yıllarca bilerek ve isteyerek reklamlarındaki suni mesajlar ve bilimsel belirsizliklerle neredeyse sigaranın sağlığa faydalı olduğunu söyleyecek kadar ileri gitti. Dolayısıyla insanların bu bilgiye ulaşması engellendi. Tütün şirketleri bu reklamları yayınlarken, sağlık araştırmaları sonucunda sigaranın insanları mezara götürdüğünün son derece farkında ve bilincindeydiler.

Exxon Mobil şirketinin kendi içindeki dokümanlardan oluşan makalelerde, 1970 yılına uzanan, eski şirket çalışanları ve şirket bilim insanlarının röportajları yer alıyor. Inside Climate News (ICN) – Pultizer Ödüllü kar amacı gütmeyen haber ajansı-, bu dokümanlarda şirket çalışanlarının yıllar önce kendi yaptıkları araştırmalar sonucu, fosil yakıtlardan çıkan gazların küresel ısınmada çok büyük rolü olduğunu açıkça belirttiğini ortaya çıkardı. Evet, yıllar önce, kesin tarih vermek gerekir ise 1970’lerde. İşte ICN araştırması raporundan bir bölüm:

“Exxon Şirketlerinin ana merkezinde yapılan bir toplantıda James F. Black adındaki kıdemli bilim insanı, güçlü petrol adamlarına seslendi. Elinde bir doküman olmadan ve slaytlara göz gezdirerek yaptığı konuşmasında Black, uyarıcı bir mesaj verdi: fosil yakıtlardan çıkan karbondioksit gazı, dünyayı ısıtacak ve yaşamı tehlikeye sokacak. Black Exxon’un yöneticilerine ‘Öncelikle, insanlığın fosil yakıttan çıkan karbondioksit gazı ile küresel ısınmayı etkilediğine dair bilimsel doğrular var’ dedi. Exxon liderleri bu açık sözlü değerlendirmeyi Temmuz 1977’de, dünyanın henüz küresel ısınmadan haberi yokken aldı.’’

“Bir yıl sonra, Exxon’un Araştırma ve Mühendislik bölümünde teknik uzman olan Black, sunumunun geliştirilmiş bir versiyonunu daha geniş bir izleyici kitlesine sundu. Exxon yöneticilerini, bağımsız araştırma sonuçlarına göre, atmosfere salınan karbondioksit(CO2) oranının ikiye katlanmasının öngörüldüğü ve bunun sonucu olarak hava sıcaklıklarında küresel olarak 2 ila 3 santigrat derecelik artışlar olacağı konusunda uyardı. Bu artışın kutuplarda 10 santigrat dereceye çıkacağını belirtti. Yağışların bazı bölge ve ülkelerde artarak sellere sebep olacağını, diğer ülkelerin kuraklaşacağını ve hatta çöle dönüşebileceğini söyledi. Black, 1978 yılında yaptığı bir konuşmada ‘Bazı ülkeler iklimdeki bu değişikliklerden fayda sağlayabilir. Ancak diğerlerinin tarım ürünleri azalabilir hatta yok olabilir.’ dedi. Her hâlükârda Black, acil harekete geçmenin gerekli olduğunu belirtti. ‘Şimdiki zamanı düşünmek, insanları gelecek beş on yıllık bir zaman aralığında enerji stratejileri ile ilgili almak durumunda kalacağı acil ve zor kararlardan kurtarabilir.”

1980’lerde, Exxon bilim insanları, geliştirilmiş iklim modelleri oluşturulması ve canlandırılması için akademi ve devletin bilim insanları ile çalışmalar yaptı. Sonuçlanan çalışmalara göre, Exxon’un Teorik ve Matematik Bilimsel Laboratuvarı, 2030 yılı sonrasında küresel ısınma eğiliminin “hızlı artacağı” hatta “ciddi bir felakete sebep olacağı (en azından dünya nüfusunun büyük bölümü için)” sonucuna ulaştı.

Black 1978’de “Beş on yıllık bir zaman aralığı,” demiş! Bundan bir jenerasyon sonra, Black ve diğer bilim insanlarının Exxon yetkililerini Carter yönetiminde iken uyardıkları küresel ısınma, insanlığı ekolojik bir facianın eşiğine getirdi. Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli’nde (IPCC), dünyanın ön görülmemiş adımlar ve yollarla açıkça ve hızlıca – kutup buzullarının ve sürekli don halindeki tabakaların (Arctic Permafrost) erimesi, mercan resiflerin asitlenip beyazlaması ve Amazon Ormanlarının kuruması ile – ‘taşma noktası’na yaklaştığı söylendi. Bunun için antropo-/kapitalojenik küresel ısınmaya teşekkür ediyoruz.

Bütün bunlar olmak zorunda değildi. Eğer Exxon kütlesel sondajın ve ham petrolün yanmasının zararları hakkında dürüst ve açık sözlü olsaydı, insanlık yıllar önceden daha az karbon içerikli enerji sistemleri geliştirmeye başlayabilirdi. Böylece günümüzde işaret edilen birçok felakete engel olunabilirdi. Çok şaşırtıcı bir şekilde, günümüzde politikacılar hala iklim değişikliğinin nedenlerini tartışıyorlar. Bunun için Exxon’a teşekkür edebiliriz. 1980’lerin sonlarına doğru küresel ısınma (1960’larda bilim adamlarının ve akademisyenlerin politikacıları hakkında uyarmaya başladığı) artık gözlemlenmiş bir gerçek olduğunda, Exxon iklim değişikliği ile ilgili yapılan araştırmaların oldukça belirsiz olduğunu iddia etti. Exxon’a gore kimse iklimlerin değişip değişmediğini ya da değişimin nedenlerini bilmiyordu. Kendi şirketleri tarafından ortaya çıkarılan bilimsel kanıtları dikkate almıyordu.

Exxon, kendi propagandasıyla çatışan bilimin, aslında dünya bilimine katkı sağladığını anlamıyordu. Reagan yönetiminin zayıflamaya başladığı günlerden beri, Exxon aktif bir şekilde kendi bulgularını yok etmeye çalışıyor. Bunlar içinde doğanın, antropojenik sebeplerin oluşturduğu küresel ısınmayla ölümcül bir yola sürüklendiği, bilim dünyasının konuşmaya başladığı büyük bir tehlikenin var olduğu ve bunun çok acil olduğu hatta umutsuzluğa kapıldıkları gibi veriler de mevcuttu. Exxon yol boyunca, diğer petrol şirketleri gibi, küresel ısınmayı inkâr haline girdi ve kendini çevre dostu bir şirket olarak gösterdi.

Tüm bu olaylardaki kötülük miktarı neredeyse inanılmaz. Harvard Üniversitesi bilim tarihçisi Naomi Oreskes’in de yakın zamanda New York Times için yazdığı makalede belirttiği gibi, zengin ve güçlü Exxon şirketi kendi bulgularını görmezden gelmekle kalmadı, çok daha geniş bir endüstriye ölümcül bir propaganda hazırladı.

“Exxon’un seçeneği vardı. Dünyanın en karlı şirketlerinden biri olarak, kurumsal bir lider gibi davranıp diğer politik liderlere, hissedarlara, kurumsal yatırımcılara ve tüm insanlara iklim değişikliği hakkında bildiklerini anlatabilirdi. İş modellerini değiştirebilir, yenilenebilir enerjiye ve bioyakıtlara yatırım yapmaya başlayabilirdi. Ya da karbon azaltımı ile ilgili çok büyük bir araştırma ve geliştirmeyi insanların hizmetine sunabilirdi. 21. Yüzyıl’da enerji ekonomisine karlı bir geçiş sağlanması için duyarlı politikalar ortaya çıkarılmasına yardımcı olabilirdi. Ancak Exxon bunlar yerine — tütün endüstrisi gibi — yanlış bilgi verme, reddetme ve ertelemeyi tercih etti. Daha da zarar verici olarak, endüstrinin geri kalanına örnek bir model haline geldi. 30 yıl önce, Exxon bilim insanları iklim değişikliğinin bir felaket olacağını gösteren şirket bildirilerini kabul etti. Günümüzde, onlarla aynı şeyi söyleyen bilim insanları ile iş dünyasında ve The Wall Street Journal’ın sayfalarında dalga geçiliyor.”

Dünyadaki sera gazı kapitalistlerinin (petrol şirketlerinin) yarattığı korkunç sonuçları engellemenin hala zamanı var mı? Belki vardır. Şüphesiz en büyük suçlu ‘birikim’, ‘büyüme’, ‘üretim’ ve çılgın kar imparatorlukları sistemleri. Açıkça görülüyor ki biz, değerli zamanı, türleri, buzulları, yağmur ormanlarını, mercan resiflerini ve don halindeki buzulları George Orwell’in distoptalarına benzer, ekolojiyi öldüren komplocu Exxon yetkilileri ve diğer elit yöneticiler yüzünden, kurumsal ve finansal karbon endüstrisi uğruna kaybettik. Daha yeşil bir ekonomi içinde akıllı elektrik ağları örebileceğimiz, yenilenebilir enerji sistemleri geliştirebileceğimiz ve yüzlerce temiz ve yeni iş alanı yaratabileceğimiz on yılları kaçırdık.

Tüm bunlar yüzden, Exxon’un CEO’su Rex Tillerson’ın (Exxon’un iklim değişikliği inkârının 1990’dan beri öncü gücü olan) ve diğer petrol şirketleri yetkililerinin Dünya Ekolojik Tahribat Duruşması’ndan (World Ecocide Trial) sonra yargılanıp asma tahtasına götürüldükleri (bana rüya gibi gelen) görüntüden kaçamıyorum. İpleri kısa ve döşeme kapakları dar olsun. Bunlardan sonra bizim elimizde, teknik olarak uygulanabilir bir görev kalsın: Çok geç olmadan, yenilenebilir enerji ve sürdürülebilir ekonomi ve toplum oluşturulması için kapsamlı bir dönüşüm.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazar: Paul Street

Yeşil Gazete için çeviren: Nazlı Deniz Sarıyıldız

(Yeşil Gazete, Counter Punch)