Ana Sayfa Blog Sayfa 3539

ODTÜ örneği: Hiçbir başarı cezasız kalmaz – Murat Yetkin

Bu yazı radikal.com.tr/ den alınmıştır

Kurulduğundan bu yana kendine has duruşuyla her iktidarın gözüne batmış olan ODTÜ böylece ikinci defa idari manevralarla iktidarlara bağlı kılınmak isteniyor.

12

Türkiye’nin dünyada yüzünü biraz olsun ağartan bir eğitim kurumunun nasıl hırpalanmaya çalışıldığına tanık oluyoruz şu günlerde.

Türkiye’nin gündeminde sanki yeterince sorun yokmuş gibi son birkaç gündür Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) sadece hükümetin değil, hükümet çizgisindeki medyanın da gündemine ön sıraya alındı.

Önce namaz kılan öğrencilere saldırı iddiaları gündeme geldi. Öğrencilerin rahatlıkla kendi aralarında veya rektörlükle halledebileceği sorunlar için mesela Memur-Sen devreye girdi Rektör Ahmet Acar’ı istifaya çağırdı. YÖK devreye girdi.

Sonra Rus uçağının düşürülmesiyle ortaya çıkan diplomatik krizi izleyen günlerde Türkiye’deki internet sitelerine başlayan “siber saldırı” gündeme geldi.

Önce Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanı Binali Yıldırım, ODTÜ’yü güvenlik birimleriyle işbirliği yapmamakla itham eden bir açıklama yaptı.

Bu açıklamaya Rektör Acar, her türlü işbirliğinin yapılmakta olduğu yanıtını verdi.

Acaba asıl amaç “.tr” uzantılı sitelerin kontrolünü ODTÜ’den almak mıydı?

Sonra Başbakan Yardımcısı Lütfü Elvan ODTÜ Rektörünü imparator gibi davranmakla suçladı.

Asıl mesele de aslında Elvan’ın bu suçlamasının arka planında yatıyor.

ODTÜ Rektörü’nün görev süresi bitiyor, Haziran’da seçim yapılacak.

Türkiye’de kendi koyduğu kurallara uyan nadir kurumlardan biri olan ODTÜ’de “iki dönemden fazla görev yapmama” kuralı uyarınca Acar zaten aday olmayacak.

ODTÜ Rektörü kim olacak? Hükümeti de YÖK’ü de heyecanlandıran soru bu.

Çünkü uygulamaya göre, ilk altı kişiye giren bir rektör adayı, istediği kadar az oy alsın, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından ODTÜ rektörü atanabilir.

Kurulduğundan bu yana kendine has duruşuyla her iktidarın gözüne batmış olan ODTÜ böylece ikinci defa idari manevralarla iktidarlara bağlı kılınmak isteniyor.

İlki 1975-76 döneminde Süleyman Demirel’in başbakanlığındaki Milliyetçi Cephe döneminde Hasan Tan’ın rektörlüğe getirilmesi olmuştu.

O zaman memur ve işçi kisvesiyle üniversiteye yerleştirilen militanların zorbalığıyla bastırılmaya çalışılan tepkiler sonunda ciddi bir boykota yol açmış, o zamanın koşullarında Tan istifa etmek zorunda kalmış, bu hadise takip eden yıllarda şiddetlenen siyasi kutuplaşmanın dönüm noktalarından biri olmuştu.

Acar’ın yerine ODTÜ’yü de bağımsız kalmaya çalışan değil, siyasi iktidarın çizgisine yanaşan bir rektör ihtimalinden heyecanlananlar sadece siyasi iktidar sahipleri değil ama.

ODTÜ Ankara’nın akciğerleri sayılan geniş yeşil alanlara sahip.

Buna Eymir Gölü ve üniversite yerleşkesinin güneye ve batıya bakan arazisi dâhil.

Buralar ODTÜ kurulduğunda çıplak bozkır idi; eski rektörlerden Kemal Kurdaş’tan itibaren öğrencisi, öğretim üyesi, çalışanlarıyla ODTÜ’lüler o fidanları dikti, baktı, cılız da olsa Ankara’nın ormanı haline getirdi ve bugüne dek korudu.

Göl, ODTÜ ormanları ve diğer araziler uzun bir süredir müteahhitlerin rant amacıyla göz diktiği yerler. Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in ODTÜ’ye özel ilgisini de bu arada saymak gerek.

Sadece siyasiler değil, Gökçek de, inşaatçılar da ODTÜ’nün kendi ihtiyaçlarına cevap verecek bir yönetim görmek istiyorlar uzun bir süredir.

Aradıkları fırsat Haziran 2016’daki seçimlerde gelebilecek mi?

Son iki haftadır bütün işaretler minareyi çalmak için kılıfın hazırlanmakta olduğu yönünde.

Şimdi bu tartışma siber güvenlik üzerinden yürütülüyor ama.

Peki, neden mi ODTÜ’nün kontrolünde bu siteler, evet 1992’den bu yana.

Çünkü internet icat olunup halka açıldığında Türkiye’de, TÜBİTAK dâhil bilgisayar/internet teknolojisi ve ondan anlayan yeterli insan gücüne sahip başka bir kuruluş yoktu; içerden de, dışarıdan da bakıldığında sadece ODTÜ görülüyordu. ODTÜ bu önemli görevi Türkiye adına üstlendi ve bugüne kadar da layıkıyla yerine getirdi.

ODTÜ’nün devretmesini istediği Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu’na (BTK) gelince… Elvan’ın söz ettiği yasal zorunluluk, hukukçuların tartışması gereken bir konu, yasal zorunluluk varsa, bir yolu bulunmalı elbette.

BTK’nın hükümetin lisanıyla “paralel yapı”, yani Fethullah Gülen cemaatinin faaliyeti sonucu tamamen güvensiz, her türlü dış saldırıya açık hale geldiği iddiası ise, bizzat bugün BTK’ya devir isteyen sayın bakanlar tarafından iddia edilmemiş miydi, çok değil daha bir sene kadar önce? Kabloların dahi güvensiz olduğu söylenerek binanın yeri dahi değiştirilmemiş miydi?

Daha önce Genelkurmay’ın elindeki bütün elektronik istihbarat yapısını MİT’e alan hükümet, şimdi de akademinin elindeki elektronik bilgi üretim ve denetimini almak istiyor. Zaten Yıldırım, “tek elden kontrol gerekiyor” diyerek doğrusu her şeyi açıkça söyledi de, bir şey saklamıyor.

ODTÜ’nün gerek bilimsel üretim, gerek idari yapı, gerekse rant hesapları nedeniyle hedefe konulmuş olması o eski meseli bir kez daha akıllara getiriyor: Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz.

Türkiye’nin sayısı son derece az bilim üretim üslerinden biri olan ODTÜ’nün ayarlarıyla bu kadar oynamak iyi bir şey değil, sonuçları da iyi olmayacak gibi görünüyor, yazık oluyor.

Bu yazı radikal.com.tr/ den alınmıştır

11-Murat Yetkin

 

 

Murat Yetkin

Paris Anlaşması iklim problemini çözer mi? – Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar*

Bu yazı milliyet.com.tr/ den alınmıştır

İklim Değişikliği Başmüzakerecisi olarak Türkiye’yi temsilen Paris’teki İklim Değişikliği 21. Taraflar Toplantısı’na katıldık. 196 ülkenin müzakere ekipleriyle geldiği Paris’te konferansa yaklaşık 40 bin kişi katıldı. Bütün ülkeler doğal olarak kendi menfaatlerini düşünerek müzakere yürütse de dünyanın ısınmasının önüne geçme konusunda yeterli hassasiyetin ve ortak sorumluluğun gözlendiğini söyleyebiliriz.

Bütün katılımcı ülkelerin ortak hedefi tabii ki iklim değişikliğini önlemek, fakat asıl mesele bu problemin çözümü için hangi ülkenin ne kadar ve nasıl bir sorumluluk üstleneceğiydi.

10

188 ülke iklim değişikliği ile mücadele edebilmek için 2030’a kadar neler yapacağını iyi niyetli olarak beyan ettiler. Paris’teki iklim müzakerelerinde herkesin elinde 60 sayfalık müzakere metni ve her ülkenin sunduğu iyi niyet beyanı niteliğindeki 2030 yol haritası vardı.

4 grup ülke, 4 farklı görüş

İklim müzakerelerine katılan ülkeler 4 gruptan müteşekkil. Birinci grup iklim değişikliğinde tarihi sorumluluğu olan sanayileşmiş, gelişmiş ve zengin ülkeler, ikinci grup gelişmekte olan, hızla büyüyen, kirletme potansiyeli yüksek ve zenginleşmeye çalışan ülkelerden oluşuyor. Üçüncü grup ülkeler, iklimin değişmesinden en çok zarar görecek olan az gelişmiş ülkeler. Bir de iklim değişikliği sonucu deniz seviyesinin yükselmesiyle sular altında kalacak küçük ada devletleri ve deniz seviyesine yakın coğrafyalardaki ülkeler var. İklim değişikliğine en çok sebep olan fosil yakıtları çıkaran petrol ve kömür zengini ülkeleri de unutmamak lazım tabii.

Bütün bu ülkelerin Paris müzakerelerine bakışı farklıydı. Gelişmiş ülkeler diğer ülkelere “Bizim eskiden yaptığımız hataları yapmayın, biz havayı, suyu, toprağı kirleterek acımasızca büyüdük, zenginleştik. Siz böyle yapmayın, gelecek nesilleri düşünerek hareket edin ve sürdürülebilir kalkınmayı başarın” mesajını verdiler. Gelişmekte olan ülkeler de öncelikle gelişmiş ülkelerin emisyonu daha fazla azaltma konusunda taahhüt vermeleri gerektiğini savundu ve “Gelişmemize engel olacak hiçbir karara imza atmayız. Bizim genç nüfusumuz artıyor, onlara iş lazım, sanayi kurmamız lazım, enerji ihtiyaçlarımızı karşılamamız lazım. Gelişeceğiz, büyüyeceğiz. Bu süreçte atmosferi sizin gibi kirletmemizi istemiyorsanız, sürdürülebilir kalkınma istiyorsanız, güneş, rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmamızı istiyorsanız bize kaynak sağlamanız, kredi açmanız lazım. Çünkü atmosfere emisyon yayan termik santraller daha ucuz” mesajını verdiler.

Küçük ada devletleri ve az gelişmiş ülkelerse “Biz bu iklimi değiştirecek hiçbir şey yapmadık, sanayimiz yok, atmosfere emisyon vermedik. Ama gelin görün ki iklim değişikliğinden en çok biz etkileniyoruz. Kaybımız, zararımız çok. Kim ödeyecek bunun hesabını?” diyerek kendilerini savunurken bazı ülkeler de “Biz bu iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkeleriz, bizim coğrafi konumumuz kritik. İklim değişikliğinden dolayı buzullar eriyince deniz seviyesinin 5 m’ye kadar artacağına dair bilimsel raporlar var. Böyle bir durumda ne yapacağız, nereye gideceğiz, bu duruma nasıl uyum göstereceğiz? Uyum sağlamamız için de para lazım” diyor.
Petrol gibi fosil yakıtı çıkarıp satan ve dünyadaki emisyon kaynaklarının ana üreticisi zengin Körfez ülkeleri ise “Fosil yakıtlar 2100’e kadar yasaklanırsa bizim ekonomilerimiz ne olacak? Gelecek nesillerimiz ne iş yapacak?” diyerek endişelerini dile getirdiler.

Anlaşma hiç yoktan iyi

Sonuç itibarı ile iklim konusunda 196 ülkenin de ayrı ayrı dertleri vardı. Hal böyleyken menfaat çatışması yaşayan, birbirine zıt sebeplerden dolayı kazanç kaybına uğramak istemeyen, bütün bu ülkeleri tatmin edecek sürdürülebilir, adil, dinamik ve şeffaf bir anlaşma imzalanabilir miydi?

2004 yılından beri geçerli olan, 2020’de de ömrünü dolduracak olan Kyoto Protokolü bu problemleri çözmeye yetmemişti. 2020 sonrası için geçerli olacak Paris Anlaşması’nın müzakereleri de 4 yıldır devam ediyordu.

Sonunda dünyanın iklim değişikliği ile mücadele konusunda geleceğinin belirlendiği iki haftalık maraton tamamlandı ve böyle bir ortamda 196 ülke uzlaşmaya vardı. Ortaya herkesi memnun eden bir anlaşma çıktı. Hiçbir ülkeye zorlayıcı, cezalandırıcı bir hüküm öngörmeyen bu anlaşma, dünyanın en “light” anlaşması olarak tarihe geçti. Hiç yoktan iyidir deyip herkes müzakerelerden memnun ayrıldı.

Fransızlar mutlu. Adı “Paris” olan bir anlaşmaya ev sahipliği yaptıkları için büyük bir diplomatik başarıya imza attıklarını düşünüyor. Paris Anlaşması en azından bir uzlaşmayı temsil ediyor. Bu yüzden her ülkenin üzerine düşen sorumluluğu büyük bir ciddiyetle yerine getirmesi gerekiyor. Evet, anlaşmada herhangi bir yaptırım yok, fakat ülkeler üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmezse doğanın yaptırımı daha ağır olacak.

Şimdi iç savaş, terör ve yoksulluktan dolayı meydana gelen göçler ve mülteci krizleri yakın zamanda iklim değişikliği sebebiyle olursa kimse şaşırmasın.

Ülkeler sadece kendi çıkarını değil yeryüzünün ortak çıkarını düşünerek hareket ettiği takdirde tehlikenin bertaraf edilme ihtimali güçlenecektir.

Aksi takdirde gelecek nesillere ne içebilecekleri bir su, ne ciğerlerine çekebilecekleri bir hava, ne de verim alabilecekleri bir toprak kalacak.

 

  • 1966 yılında Konya’da doğdu. Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ) İnşaat Mühendisliği’nden mezun oldu. Çevre Mühendisliği Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamladıktan sonra, İtalya’da su kaynakları ve Hollanda’da hidroloji konularında master Yaptı. 1996’da doktorasını tamamladı, 2004’te YTÜ’de doçent, 2009’da profesör oldu. 2003-2012 arasında İstanbul Çevre ve Orman, Çevre ve Şehircilik İl Müdürü olarak görev yaptı. Macaristan ve İtalya’da Sürdürülebilir Kalkınma konusunda eğitim alarak uzman oldu. İngilizce ve İtalyanca bilen Birpınar 9 Nisan 2015’te uluslararası iklim değişikliği müzakerelerinde Türkiye’yi temsil etmek üzere Başmüzakereci olarak görevlendirildi.

 

Bu yazı milliyet.com.tr/ den alınmıştır

9-Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar

 

 

Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar

Hangi ülkelerin fosil yakıt teşviklerine paralarını heba ettiğini gösteren harita

Clayton Aldern tarafından Grist‘de yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Berk Öktem‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Eylül 2009’da Pittsburgh’da toplanan G20 liderlerinin tamamı fosil yakıt teşviklerini aşamalı olarak devreden çıkaracaklarını ilan etmişti. Bu durum, aynı yılın sonunda gerçekleşecek olan Kopenhag İklim Zirvesi öncesi iklim hanesine artı olarak yazılmıştı. G20 ülkelerinin petrol, gaz ve kömür üretimine teşvikleri HALA devam ediyor ve bu teşvikler hiç de az değil. Overseas Development Institute (ODI) ve Oil Change International (OCI) tarafından hazırlanan yeni bir rapora göre G20 ülkeleri teşviklere yılda toplam 452 milyar dolar ayırmaktalar.

Dünya’nın en büyük 19 ekonomisi ve AB’den oluşan G20 ülkeleri küresel sera gazı salımlarının 4’te 3’ünden sorumludur. Bu yüzden G20 ülkelerinin neye teşvik verecekleri önemli. Ayrıca ODI/OCI raporundaki 452 milyar dolar eksik hesaplanmış olabilir çünkü bu rapor Avrupa Birliği’ni kapsamıyor. ABD ise fosil yakıt üretimi teşviklerine tek başına yıllık 20 milyar dolarının üzerinde para harcamaya devam ediyor. Araştırmacılar fosil yakıt teşviklerinin yarısının petrol ve gaz üretimi yapan sektörlere gittiğini gösteriyor (yani arama ve delme çalışmalarına).

2

Fosil yakıt teşvikleri üç şekilde karşımıza çıkar. İlki, muhtemelen sizin de aklınıza gelen, fosil yakıt üreticilerine devlet tarafından sağlanan direk destek veya vergi muafiyeti yoluyla gerçekleştirilen teşviklerdir. Ancak bir sektörü ulusal kaynaklarla yapılan teşvikler ile desteklemenin farklı yolları var. Eğer enerji sektöründe faaliyet gösteren kamu şirketlerine sahipseniz, fosil yakıt üretimine bu şirketler aracılığıyla yatırım yapabilirsiniz. Bu yöntem Çin ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde sırasıyla Sinopec ve Saudi Aramco adlı şirketler aracılığıyla uygulanmaktadır. Üçüncü teşvik yöntemi biraz daha sinsi bir kamusal fonlama yöntemi olan çoğunluk hissesi devlete ait bankaların ve diğer finans kurumlarının yerli (hatta yabancı!) fosil yakıt projelerine kredi, yardım (hibe, destek) vermesi ve hisse finansmanı sağlamasıdır. Bu krediler Dünya Bankası gibi çok taraflı kurumların aracılığıyla da verilebilir başka türlü de. (Ayrıca bu yöntemler benzinli arabalar için yapılan yollar gibi tüketim teşviklerini ve petrol arzının devamlılığını sağlamak için Ortadoğu’da savaşa gitmek gibi birçok dolaylı teşvik yöntemini içermiyor.)

Bütün bu teşvikler fosil yakıt fiyatlarının yapay olarak düşük kalmasını sağlıyor. Düşük fiyatlar ise piyasanın desteklemesi gerekenden daha çok CO2 salımına ve rekabetçi olmaya çabalayan yenilebilir enerji sektörünün zorlanmasına sebep oluyor.

Aşağıdaki haritada G20 ülkelerinin teşviklere ayırdıkları miktarları görebilirsiniz. Ülke bazında petrol, gaz ve kömür üretimine verilen teşvikler üçe ayrılıyor: ulusal teşvikler, SOE yatırımları (uygulanabilir olduğunda) ve kamusal fonlama. Tabi ki bu sayılara kuşkuyla yaklaşmakta fayda var çünkü bu gibi teşvikleri tahmin etmek zor ve hatalı hesaplamak (iki kere saymak gibi) çok olası. Teşviklere ayrılan harcamaları görmek için ülkenin üstüne tıklamanız yeterli.

Tabi ki dünya G20’den daha büyük. New Climate Economy tarafından yapılan yeni bir çalışmada teşvikler küresel ölçekte ele alınmış. Fosil yakıt teşviklerini aşamalı olarak kaldırmaya çalışan 40’dan fazla gelişmekte olan ülke seçilmiş (G20 içinden ve dışından). Aşağıda fosil yakıt teşviklerinin (ve enerji tüketimi kaynaklı CO2 salınımlarının) bu ülkelerde ne seviyede olduğunu görebilirsiniz.

Kaynak: New Climate Economy
Kaynak: New Climate Economy

Araştırma, dünya çapında fosil yakıt teşviklerinin bu yıl 650 milyar dolar seviyesine yaklaşmakta olduğunu gösteriyor. Bu sayıların büyüklüğünü kavrayabilmek için ülkelerin kamu sağlığı harcamalarının teşviklere kıyasla ne kadar düşük olduğunu görmek faydalı olabilir:

Kaynak: New Climate Economy
Kaynak: New Climate Economy

ODI/OCI raporu sadece sorunlardan bahsediyorken New Climate Economy sürdürülebilir bir çözümün nasıl olabileceğini gösteriyor. Rapor, mevcut fosil yakıt teşvikleri üzerine odaklanmış ve fosil yakıtsız bir dünyaya başarılı geçişin temel taşlarını anlatmış. Mevcut teşviklerin şeffaflığının sağlanması, teşvik reformu üzerine çalışacak yeni kurumların kurulması, fosil yakıt teşviklerinin kademeli olarak kaldırılması için inandırıcı bir zaman çizelgesi oluşturulması ve reformların getireceği mali yüke önceden hazırlanılması önemli aşamalardan bazıları.

Başarı hikayeleri umut verici. Kamu gelirlerinin %80’ını petrol ve gaz ürünlerinden elde eden Birleşik Arap Emirlikleri hükümeti yakın zamanda gaz fiyatlarını arttırdı. Amacı gaz sektöründe verimliliği arttırmak, bütçe açıklarını kapatmak ve elektrik tüketimini azaltmak olan BAE bu amaçlara başarılı bir şekilde ulaştı. Petrol fiyatlarının düştüğü bir konjonktürde teşvikleri azaltmak hem kamu fonlarının başka alanlarda kullanılmasına olanak verecektir hem de beklenen bütçe açıklarını azaltacaktır. Ancak dikkate alınması gereken sadece bunlar değil. Gulf enerji uzmanlarından Robin Mills, BAE’de yayımlanan The National’da “Yakıt teşviklerinin heba olmasındansa bu teşvikler altyapı, eğitim ve sağlık geliştirmelerine harcanabilir” diye belirtti. Bu yaz, BAE bütün büyük petrol teşviklerine ekolojik sebeplerden ve daha iyi bir kalkınma için son vereceğini açıkladı. IMF, BAE’nin 2013 yılında 22 milyar dolar olan fosil yakıt teşviklerinin bu yıl 16 milyar dolara düşeceğini tahmin etmekte ki bu da bir başlangıçtır.

New Climate Economy raporu fosil yakıt teşviklerinin kademeli olarak kaldırılmasının CO2 salınımını 2050 yılına kadar %13 azaltabileceğini ve hükümetlerin fosil yakıt sektörüne verdikleri teşvikleri kaldırınca tasarruf ettikleri para ile ne yapabileceğini gösteriyor. Tabi ki, tasarrufların diğer enerji üretim yöntemlerine aktarılması bir başlangıç olarak görülebilir ancak yazarların verdiği mesaj, bu fonun enerji maliyetleri (veya sağlık maliyetleri) konusunda yardımcı olması için hane halkına aktarılabileceği. Aslına bakarsanız, en başarılı fosil yakıt teşvik reformları tam olarak bu gibi şeyler yapmakta. “Bu teşviklerin kaldırılması, kamu fonlarının fakirlere destek programlarını da içeren diğer kritik önceliklere aktarılabilmesini sağlayarak yararlı bir döngü başlatabilir” dedi New Climate Economy Program Direktörü Helen Mountford. Bir örnek: Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da hane halklarına finansal destek sağlamayan reform girişimlerinin sadece %17’si başarılı oldu. Finansal destek sağlayan reformların ise %100’u başarılı. İşte yararlı döngünün kanıtı.

O zaman neyi bekliyoruz?

Korea Import-Export Bankası önünde, aktivistler kömür projelerinden yatırımlarını çekme çağrısı yaparken
Korea Import-Export Bankası önünde, aktivistler kömür projelerinden yatırımlarını çekme çağrısı yaparken. Fotoğraf: Stop Funding Fossils

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Clayton Aldern

Yeşil Gazete için Çeviri: Berk Öktem

(Yeşil Gazete, Grist)

Belçika’da Doel nükleer santrali yeniden devre dışı

Fransız Engie’nin Belçika kolu olan Electrabel, işletmecisi olduğu Doel nükleer santralinin 3 no’lu reaktörünü 25 Aralık Cuma günü sabah saatlerinde su pompa sistemindeki bir sızıntı tespiti sebebiyle tekrar kapattı.  2 yıl önce reaktörün gövdesinde tespit edilen  çatlaklar sebebiyle devreden çıkarılmış bulunan ve 21 Aralık’ta  tekrar devreye  alınan reaktör böylece yeniden durdurulmuş oldu.

Doel%20(Electrabel)

Son iki yıldır çalıştırılmayan Almanya’ya 150 kilometre mesafedeki reaktörün açılmasına bölge halkı tepki gösteriyordu.

Belçikalı enerji devi Electrabel sözcüsü Anne-Sophie Hugé, arızayla ilgili kapsamlı çalışmanın sürdüğünü söyledi: “Sabah saat 01:00 civarında reaktörde soğutma prosesi düzgün bir şekilde yerine getirilemediği için “ani duruş” yaşandı, araştırınca tesisin nükleer bölümünde su sızıntısının olduğunu fark ettik. Ekiplerimiz derhal müdahale ederek bu su sızıntısını durdurdu.  Arızayla ilgili gerekli onarım için daha detaylı bir analiz yapıyoruz. Bu sorunun giderilmesi günler alabilir, sonrasında ekipler santrali tekrar çalıştıracak fakat, şu anda her şey analiz ediliyor.”

Ülkenin güneydoğusundaki diğer reaktör Tihange de küçük çaplı yangının çıkmasının ardından 19 Aralık’ta kapatılmıştı. İki reaktörün de 2025 yılında devreden çıkarılması planlanıyor.

(Reuters, Euronews)

İspanya Seçimlerine dair Üç Kritik Soru

Geçen Pazar günkü seçimlerde İspanya halkları millet meclisinde görev alacak 350 milletvekilini ve 266 sandalyeli senatoda görev alacak 208 senatörü seçti. Sandıktan çok partili koalisyon çıkması, beklenen ancak daha önce tecrübe edilmemiş bir durum. Hükümet kurma çalışmalarının sonucu ne olursa olsun İspanyol siyasi sisteminin bir daha asla eskisi gibi olmayacağı kesin.

Bu seçimler neden “tarihi”?

Mariano Rajoy liderliğinde 2011’den beri iktidarda olan muhafazakar Halk Partisi (Partido Popular) özellikle neo-liberal kemer sıkma politikaları, Katalanların özyönetim taleplerini müzakere etmeyi reddetmesi, ve yolsuzluk suçlamaları sebebiyle büyük bir oy kaybına uğradı. Oyların yüzde 29’unu alarak 123 milletvekili çıkartan Halk Partisi birinci oldu, ancak tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına ulaşamadı. Geçen ayki Katalonya yazılarımda [1][2] anlatmaya çalıştığım gibi, Rajoy özellikle son iki yıldır Katalanlara karşı sert bir tavır takınarak İspanya’nın geri kalanındaki oylarını çoğaltmaya çalışmıştı. Görünen o ki İspanya’nın diğer halkları bu oyuna gelmedi (ve hatta ‘Katalonya’nın geleceğine bölge halkı karar vermeli’ diyerek Cumhuriyetçi bir hedefte ortaklaşarak İspanyayı yeniden kurmayı hedefleyen Podemos lideri Pablo Iglesias’ı ödüllendirdi).

Sosyalistler (Partido Socialışta Obrero Espanol-PSOE) ise ana muhalefet pozisyonunu korumakla birlikte yirmi sandalye kaybederek parti tarihinin en kötü sonucunu aldı. Bu sonucun en önemli sebebi sosyalistlerin uzun zamandır merkeze kayması: İktidar neredeyse kırk senedir bu iki parti arasında paylaşıldığından Sosyalistler de en az Halk Partisi kadar varolan sistemi temsil eder hale geldi. İspanya, Franco diktasını takibeden demokratikleşme sürecinde diktatörlük dönemindeki hak ihlalleri ve usulsüzlüklerle hiç yüzleşmedi ve çoğunluğun kabulünü gören ortak bir tarih söylemi kurmayı başaramadı. Bu yüzden sağ ve sol partiler arasındaki uçurum çok derin: Bir tarafın gurur duyduğu hikaye diğerinin trajedisi; bir tarafın hezimeti diğerinin varoluş sebebi. Dolayısıyla Kuzey Avrupa ülkelerinde kimi zaman tanık olduğumuz, merkez sağ ve merkez solu biraraya getiren büyük koalisyonlardan birinin oluşması ne Halk Partisi ne de Sosyalistler açısından ihtimal dahilinde. Sosyalist Parti kurmaylarından Cesar Luena seçim sonuçlarının hemen ardından “Rajoy’un olduğu hiçbir koalisyon içinde olmayız” dedi. Seçim sonuçlarına göre iki partili başka bir koalisyon formülü de mümkün değil.

En az üç partili bir koalisyon hükümeti kurulması için görüşmeler önümüzdeki iki buçuk ayda gerçekleşecek. Koalisyon görüşmelerinde iki yeni parti kilit rol oynayacak: İlk defa genel seçimlere katılan Podemos (Yapabiliriz) ve Yurttaşlar Hareketi (Ciudadanos) oyların sırasıyla yüzde 21 ve yüzde 14’ünü alarak  büyük bir başarıya imza attı. Bugüne kadar süregelen (iki partili olmasa da) iki parti ağırlıklı sistem net bir şekilde sona erdi. Bu seçimler işte tam da bu yüzden “tarihi”: Hükümeti kim kurarsa kurşun, büyük partiler iktidarı farklı ideolojik eğilimleri olan en az iki partiyle paylaşmayı, pazarlık yapmayı, ve beraber yönetmeyi öğrenmek zorunda kalacak. Madrid Özerk Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Fernando Vallespin’e göre ‘her şey liderlerin nasıl davranacağına bağlı. Uzlaşmalar yapılırken katı ve sert tavırlar sergileyenleri halk tercih etmeyecektir. Zira halk siyasi temsilcilerinin ittifak kurabilmelerini istiyor. Seçim sonuçları da bunu gösteriyor. İlginç bir şekilde halkın tercihi Podemos ve Sosyalistlerden oluşacak bir ittifakın olması yönünde.’

Halk Partisi kazandı, neden herkes Podemos’u konuşuyor?

Podemos hem Bask bölgesinde hem Katalonya’da birinci partiydi. İglesias’ın Katalan sorunu için önerdiği yol haritası  ‘önce sağı iktidardan devirmek, ardından anayasa reformu yapmak, sonra cumhuriyet ilan etmek. Bunlardan sonra Katalanlar hâlâ ayrılmak istiyorsa, halkoylaması yapmak.’ [3] Dolayısıyla Podemos’un Katalonya’da başarılı olması beklenen bir sonuçtu.

Yine de Podemos’un desteklediği Barcelona en Comu adlı sol siyasi oluşumun adayı Ada Colau’nun Barcelona Belediye Başkanı seçilmesi bu başarıyı taçlandıran bir zafer olarak görülebilir. 41 yasındaki Colau, ipotek borçlarını ödeyemedikleri için evlerinden zorla çıkarılan Barselonalıların haklarını korumak için çalışan bir sivil toplum örgütünün kurucularından. Barselona’nın ilk kadın belediye başkanı seçilmesinin arkasında şehir hakları ve yerelden yönetim üzerine kurduğu kampanyanın başarısı yatıyor.

Ada Colau (Foto: Marc Lozano)

İlk defa genel seçimlere katılan bir partinin bu kadar fazla oy alması alışılmış siyasi dengeleri alt üst etmiş durumda. İki büyük partinin de Podemos’un da önümüzdeki günlerde alacakları kararlar yeni normalın ne olacağını belirleyecek. Bir yandan seçimlere hazırlanırken oy toplamak için popülist bir söyleme kayan Podemos’un daha radikal bir gündeme dönüş yapması bekleniyor. Diğer yandan yolsuzlukla mücadeleye odaklı seçim vaatleriyle dördüncü parti seçilen Yurttaşlar Harketinin başarısı İspanya halklarının eski dengelerin değişmesini istediğini açıkça gösteriyor.

Yurttaşlar Hareketi dengeleri değiştirebilir mi?

İş dünyasının temsilcisi olarak seçimlere giren ancak yolsuzlukla mücadeleyi hedef alan Yurttaşlar hareketi lideri Albert Rivera mecliste kırk sandalye kazanan partisinin herhangi bir koalisyon içinde yer almasına şimdilik sıcak bakmıyor. Rivera Halk Partisinin kuracağı bir azınlık hükümetini dışarıdan destekleyebileceğini açıkladı, ancak Rajoy’un bu hükümeti birlikte kurabileceği bir parti olup olmadığını önümüzdeki aylarda yapılacak koalisyon görüşmeleri belirleyecek. Görüşmeler sırasında büyük bir sürpriz olmadığı takdirde ilkbaharda erken genel seçime gidilecek.

 

[Yeşil Mutfak] Domates, Zeytin ve Beyaz Peynirli Ekmek (Kek) – Sevin Turan Bettscheider

Tarifin adında parantez içinde kek yazmamın nedeni içinde yumurta ve kabartma tozu olması. Yani tam anlamıyla ekmek değil, tuzlu kek. Ama ben ekmek diye bahsetmeye devam edeceğim.  Bu ekmeği ben genelde çorba ile birlikte veya kahvaltı da peynir ve kahvaltılık sos ile birlikte yemeği seviyorum. Eğer şarap içmeyi seviyorsanız, peynir ile birlikte bu ekmekten servis yapabilirsiniz. Güzel bir atıştırmalık ….

45

İlerde ekmek denemelerim ve tariflerimi sizinle de paylaşacağım. Genelde  ekmek yapacaksam tam buğday, çavdar veya arpa unu tercih ediyorum. Beyaz un kullandığınızda elde ettiğiniz yapıyı tam olarak yakalayamıyorsunuz ama  bence daha sağlıklı ve lezzetli oluyor.

Bu tarif Chef Martin Satow’un tarifinden uyarlanmıştır. Orjinal tarifi de lezzetli olan bu tarifi, biraz daha ekmek tadında olması ve yumurtanın baskın kokusunu gidermek için değiştirdim. Umarım beğenirsiniz….

44

Not: Genelde ürünlerin organik olmasına özen gösteriyorum. Burada (Almanya) organik ürünler Türkiye’deki kadar pahalı değil. Her markette sütten tereyağa, yumurtadan una herşeyin organik olanını  kolayca ve uygun fiyata alabiliyorsunuz.

 

MALZEMELER :

46

240 gr kepekli çavdar unu

80 gr tam buğday unu

5 gr kabartma tozu

2 gr karbonat

4 yumurta (orta boy)

180 gr süt

50 gr yeşil veya siyah zeytin

50 gr kurutulmuş domates

120 gr beyaz peynir

3-4 çay kaşığı kekik

 

YAPILIŞI:

1.İlk önce fırını 180 dereceye ayarlıyoruz. Çavdar unu ve tam buğday ununu bir kaba eliyoruz. Kabartma tozu ve karbonatı da ekleyip karıştırıyoruz.

2.Başka bir kapta yumurtaları çırpıyoruz ama çok uzun süre çırpmayın sadece birbirine karışması yeterli. Not: (Yumurtanın çok büyük olmamasına dikkat edin (60-65 gr gibi) çünkü kekte yumurta tadı fazlasıyla baskın oluyor. Eğer büyük boy yumurtaya sahipseniz 3 yumurta kullanıp, 10-20 gr fazladan süt ekleyebilirsiniz).    Sütü ekleyip karıştırıyoruz. Kurutulmuş domatesi, zeytini ve beyaz peyniri küçük parçalar haline getirip yumurtalı karışımın içine ekliyoruz. Kekik ekledikten sonra karıştırıyoruz. Kekiği isteğe bağlı olarak artırabilirsiniz. Ben tarifte olan orandan birazcık fazla koydum çünkü tadını çok seviyorum. Zeytin konusunda elimde yeşil zeytin olduğu için ben yeşil zeytini tercih ettim siyah zeytini de kullanabilirsiniz ama siyah zeytin biraz acımsı bir tat veriyor.

Afiyet olsun!

50-Sevin-Turan-Bettscheider

 

 

Sevin TURAN BETTSCHEIDER

“Yere çakılana kadar kanatlarımın olduğuna inanacağım”*: Kırsal ve Kadınlık – Nur Elçik

Rüyyamda, şefaflık ve beyazlık arasında bir yerde, üstünden ferahfeza kokular akan dört duvarın ortasında dingin bir vaziyette duruyorum. Üstümde semayı ve duvarların arasından denizi kolaylıkla görebiliyorum. Pencere yok duvarlarda. Lakin pencere yaratmak için elimle duvara şöyle bir dokunmam yetiyor. Öyle uzun uzun resimlemiyorum dahi. Pencere yapmıyorum da duvarla hissi bir doku oluşturuyorum sanki, öylece beliriyor pencereler önümde. Masayı hissediyorum masa oluşuyor, saat düşlüyorum , tamire hazır biçimde bir saat beliriyor masanın üstünde. Etrafımda da adamlar var. Sadece adamlar. Bi’ Duvara bakıyorum, bi’ adamlara. Kim içeride, kim dışarıda anlayamıyorum, baktığım yere göre değişiyor. Ben neredeyim diye düşünüyorum en son, içeride miyim dışarıda mı?

Şu aralar ekolojik kırsal yerleşkeleri geziyorum ve bu rüyyam, kırsal denemelerim sırasında kadınlığın-erkekliğin muhasebesine başladığım günün gecesine yattığımda ‘başıma geldi.’ Rüyyam bana pencere vasıtası ile, içeri(m)den dışarıyı izleyebilme yöntemimi, masa ile el melekemi, saat ile mekanik malumatımı detaylandırmamı öğütlüyordu sanki . Etrafımdaki adamların pencereyi, masayı, saati kendi başlarına yapabilecek yetide olduklarını biliyor olmam, görevi üstlenmemi engellemiyordu. Görev, hayat kurma görevi. Erkekler, beni, ben hayatı yaparken izleyeceklerdi bu sefer. Fakat bence rüyyamın en mühim kısmı erkeklerin temsil ettiği erkeklik ve benim bu erkeklik karşısındaki manevramla içeride yahut dışarıda kalışımdı/ya da kendimi içeride yahut dışarıda bırakışım. Dışarıdan kodlanmış hızına yetişemeyen bedenlerimizden, tüm eksikleri tamlamaya ahitle adanmış kadınlığımızdan, ‘cinselleşe cinselleşe’ sadece poz keserek muhabere edebilen (iletişebilen) bakışlarımızdan kalan sağlar bizimdir. Şehir, görüntümüz ile bizim aramıza giren mesafelerden nemalanıp, cinselimiz-bedenimiz- kendimiz arasında yarattığı görkemli boşluklarla övünürken, kaybettiğimiz melekelerimizin tek tek hesabını yapmak bir başkaldırı yöntemi olabilir. Eh, yine başkaldıracağız demek.

Şu ana kadar ki kırsal deneyimlerim toplamında kadınlığım için ne istediğimi, akidelendirmeden, rağbete, itibara düşürmeden düşünmeye oturdum bu rüya sonrasında. Erkeklerin tamir, alım-satım vb tüm ‘ağır’ işlerle; kadınlarınsa ev işi ve toplayıcılıkla mükelleflendiği, şehrin tüm cinsiyet ilişkilerinin olduğu gibi kırsala taşınarak yapılacağı üleştirmeden fazlasını talep ediyorum sanırım. Hiç tamir etmeyeceksem dahi makina bilgisi ile müteşekkil (oluşmuş), marangozluk hamaratlığı ile salih olmak, cinselimi erkekliğe teslim etmeden konuşmak, günümü iktidarın farklı formlarıyla yormadan eylemek istiyorum. Kadın için başka bir alana, özellikle de erkek alanına dair bir bilgiyle donanmanın, onun bedenindeki, aklındaki, aşklarındaki yetkeyi de genişleteceğini, insanın içindeki bütünlük şuurunu yükselteceğini çokça deneyimledim zira. Motoru tamir edebilmek, beni motoru tamir edebilen bir kadın olarak, bedenim-ben-toplum-erkeklik ilişkileri üzerinde daha müstakil ve serbesti düşünebilen bir kadın olmaya da adayabilecek aynı zamanda. Nafilesi bile değer.

Fotoğraf, Milliyet'te yayınlanan, Sivas'ın tek kadın tamircisi Ferrari aşiğı" başlıklı haberden alınmıştır
Fotoğraf, Milliyet’te yayınlanan, “Sivas’ın tek kadın tamircisi Ferrari aşığı” başlıklı haberden alınmıştır

Motorsiklet tamiri, bisiklet tamiri, marangozluk becerisi, çamaşır-bulaşık makinesi iç aksamı derken uzunca bir liste belirdi elimde. Tek tek marangozlar ve servisler gezildi. Erkek kudretinden pay almaya yeltenen her kadının tabi olduğu o “alim” müstehzilik (alaycılık) karşısında konumlar netleştirildi. “serviste/atölyede kadın mı olurmuş; Abla sen asi misin?; O işler öyle şıp diye öğrenilmez; Rahatsız ederler seni orada, bir kere her alet ayrı ayrı hepsini mi öğrencen!.” diyenlerin arasından itinayla geçilip, heves, ongunlukla (mutlulukla) koruma altına alındı. Yakında marangozluk, motor ve bisiklet tamirine başlıyorum. Şuna da imtina ediyorum. Böyle, beylerimizin alanına girdiğimizde elimiz, ayağımız, dilimiz de beyleşir ya bazen. Hani “ abi” diye gireriz cümleye belki de normalde kullandığımızdan daha erkek ve daha pest de bir tonajla, bacak atışımız başkalaşır, narinlikten kabalığa atılan her adımımızı samimiyet belirtisiymiş gibi sunmaya başlarken buluruz ya bazen kendimizi, öylesine hiç niyetli değilim işte. Vallahi gayet de en sevdiğim küpelerim ve elbisemle gitmeyi, gerektiğinde de narin sesimle teşekkür etmekten vazgeçmemeyi düşünüyorum. Normalde hiç sürmem fakat sinirlerimi bozarlarsa rujumu da surer giderim, o kadar.

Bu kırsal denemeleri, bir şey daha çok sevildiği için denenen safdil bir deneyim değil, sistemin karşısında konumlanması açısından daha büyük bir şey vadediyor: Var olandan başka bir yapıyı kurmayı. Ve, tarlada çalışırken terleyen bedenlerimizle, ‘zamanında’ alınmasa da idare edilebilecek kıllarımızla, sömürülmüş baştan çıkarıcılığıyla değil sistem muafiyeti/şahsiliği ile cazibe yüklenmiş kıyafetlerimizle, reklam panolarından muaf güvenli bölgelerimizle de kırsal bize bir şey vadediyor: Bedenimizle kuracağımız, görece daha “bizden” ve daha “sıyrılmış” bir ilişkiyi. Ve iki yönlü bir ilişki olarak da kırsal bize, bizler kırsala başka türlü bir ekosistem, para ilişkisi, iktidar hali, erkeklik, kadınlık, queerlik, kimliksizlik, çok daha haysiyetli bir muamele vadediyoruz toplamda. Erkeğin de kadının da bedeniyle kuracağı adaletli ve ari ilişki de, erkeklikten beraat etmiş toplumsal konumlar da bu haysiyetli muamelenin itibarıdır işte.

Bizler kadınlar olarak şehirde, gün geçtikçe daha aldatıcı ve daha dolambaçlı yollarla bizi ikna ederek gönül indirdiğimiz vasatlıklarımızı kırsala da taşıyacaksak, orada da büyük popomuzdan hicap duyup, sevgililerimizin kimi daha güzel bulduğunun kıyasıyla kendimizi acıyla yoklayacaksak, ‘onlar’ın belirlediği haz alanları dışındaki tüm hazlarımızı gemlemeye ikna olacaksak, yaptığımız her şeyi sadece sevdiğimiz için yaptığımıza inanacak ama aslında yapmadığımız şeyleri o şeyleri yapamıyor olmamız belirleyecekse yine ve biz buralarda debelenirken erkeklik , benliklerimiz-kariyerlerimiz-güzelliklerimiz arasında kurulan yarışı vip yerlerinden keyifle izleyecekse, o zaman içsel mukavemetimizin hesabını inceden, gizliden gizliye ve fakat sert bir deneyim olarak ödeyebiliriz yine. Biz yine hesabını sorarız sonradan. Kimse korkmasın. Fakat başta bambaşka bir şey kurmak varken, emeğimizi niye hatalı bir şeyi tekrar hizaya getirmeye vakfedelim ki?

Burada önemli bir not da, yukarıda saydığımız dertlere sahip olmamızın ( güzel olup olmamayı dert ediyor olmak, sevgililik ilişkisinde fenalıklarla haiz olmak vs) bizi yeni bir politika üretmekle, gönül ferahlığımızla, akli vasiliğimizle, direncimizle mesafelendirmemesi gerektiği. Bunları yapıyor olmak ayıp, vasat, yahut apolitik olduğumuzu ifade etmez. Tam olarak bunları yaşıyor olmamız bizde kati suretle bir hicap, utanç uyandırmamalı. Tam tersi tam olarak neyin karşında nasıl bir politika yürütebileceğimizi, deneyimlediğimiz şeyden üre(t)menin avantajı olarak kullanmalıyız. Fakat eklemek gerekir, bunların sınıflandırıcı ve konumlandırıcı meseleler olduğunu bilip yine de öylece eğleşilecekse, işte o zaman bunun üzerine konuşmak gerekebilir.

Simone de Beauvoir’a yaslanıyorum kadınlığımın bu kısmında. ”Belki de hiçbir şey istemediğimiz için hiçbir şeyden yoksun değildik.” diyen şifacı teyzemden bana kırpılan gözü farkedip daha fazlasına murad ediyorum yok olanların/yoksun olanların/eksik olanların ayırdına varmak için: Başka şeyler aracılığı ile kendimle başka türlü bir muhabereye girmeye.

Nitekim *Barış Bıçakçı’nın dediği gibi ben de “Yere çakılana kadar kanatlarımın olduğuna inanacağım.

14-Nur-Elcik

 

 

Nur Elçik

[Yeşil Atasözleri] Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu hafta Semra Şen‘in seçtiği ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimleri paylaşıyoruz.

39

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

Atasözü ve Deyimler

40

  • Elden ayaktan düşmek
  • Arpa ektim darı çıktı
  • Ağaç yaş iken eğilir
  • Analar neler doğurur
  • Kısa günün karı az olur
  • Ne oldum dememeli ne olacağım demeli
  • Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler 

41

  • Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme
  • Abur cubur yedim hastalık çıktı
  • Sebze mevsimindeyken yenir
  • Ağaçlar ne meyveler doğurur
  • Kısa ağacın meyvesi az olur
  • Ne yedim dememeli ne yiyeceğim demeli
  • Abur cuburdan ağzı yanan meyve-sebzeyi afiyetle yer

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

38-Semra Şen

 

 

Semra Şen 

[FotoÖykü] Gözümü alma – İbrahim Adıgüzel

Fotoğraf; kitaplığın üstünde unutulup tozlanmış, hatıralarını yığdığı kutudan önüne düşmüştü. Bastırıp eve geldiğinde işsizliğini çayına kattığı kanyakla kutladığını hatırladı.

Mühendislik fakültesi sınavlarına girmesinde ön ayak olan komşu Mahmut abi, çalıştığı şirketlerden teknik bilirkişilik işleri ayarlıyordu. Üniversiteden beri vazgeçemediği parti işlerinden artakalan zamanlarında az çok da olsa, para kazanabildiği bir işi olmuştu.

Son aldığı dosya, devrilen verici yüzünden uğradığı zararı taşeronundan isteyen bir firmanın davasıydı. Dosyayı inceledi, Mahmut abi ile konuştu, o da çalıştığı şirkettense taşerondan yanaydı. Enteresandı bu durum, atlayıp bir de yerinde görmek istedi. Çok da uzak sayılmazdı, “Hem biraz da fotoğraf çekerim,” diye düşündü. Üniversiteden beri neredeyse siyaset haricindeki tek tutkusuydu, makinesiz gezmezdi. Eylemlerde çektiği fotoğrafların partinin gazetesinde kullanılması da gururlandırıyordu onu.

Otobüsten dışarıyı izlerken kanatlarını açmış süzülen kahverengi büyükçe bir kuş gördü. Doğan ya da şahindi, ama ikisini de kitapları haricinde doğada hiç görmediğinden ayırt edemedi. Benzer bir kuşun peşi sıra gittiğini fark etti. Birazdan üzerinden geçecekleri derenin içine inmişlerdi. Çok enteresandı köprünün üzerinde yazan isim, Vekilözü. “Niye böyle bir isim koymuşlar ki bu dereye acaba?” diye düşünüyordu ki, muavin birazdan ineceğini, hazırlanmasını söyledi.

Otobüsten iner inmez görmüştü tepedeki verici antenini. “Nasıl yürüyeceğim oraya dek?” diye düşünüyordu ki; arkasına aldığı güneşe rağmen toprak yoldaki tozdan önünü göremediğinden olsa gerek, farlarını yakmış kendisine doğru gelen kamyonu fark etti. Müthişti görüntü, hemen makinesini çıkardı hızlıca ayarlarını yaptı; tek bir kare çekebildi. “Umarım iyi çıkmıştır,” dedi kendi kendine.

Gözümü Alma - İbrahim Adıgüzel

Farlarının gözünü aldığı kamyondan inip ona doğru gelenleri tanımadığından, ilk başta çekindi. “Acaba niye fotoğraflarını çektiğimin hesabını mı soracaklar?” düşüncesi aklından geçmedi değil! Meğerse onu karşılamaya gelenler, Mahmut abinin önceden haber verdiği taşeronun işçileriymiş. Daha kendisi sormadan işçiler yolda anlatmaya başladılar bir kusurları olmadığını, kalitesiz malzemeden dolayı rüzgârın anteni devirdiğini. Patronlarının davayı kaybederse, zararı kendilerinden keseceğini de eklemeyi unutmadılar.

Şantiyeye vardığında anteni betona sabitlemesi gereken kopmuş çelik dübelleri inceledi. Paslanmamaları gerekirken pas ve küf içindeydiler. Beton ve etraftaki toprakta damla damla pas görünce, malzemenin sonradan paslanmış gibi gösterilmesinden işkillendi. Şüphesini ustabaşına çıtlattığında,

“Mahmut ile görüşmüştük, senin bize uygun bir rapor yazacağını söyledi, işimizi zorlaştırma her işin bir kolayı vardır,” demesi tepesini attırdı.

“Olur mu öyle şey? Ben de sizlerden yanayım ama ne gördüysem onu yazarım, ne eksik ne fazla!” dedi. Vazgeçmeye niyetli değildi ustabaşı,

“Gelirken Vekilözü’nü gördün değil mi? Zamanında tarla anlaşmazlığından keşfe gelen dik başlı bir avukatı atmışlar oraya,” deyince sustu kaldı.

Hayatı boyunca haklarını savunduğu işçiler kendisini tehdit ediyordu, hem de dağın başında. İlk defa korktu hissetti, devletten bile ürkmeyen bünyesinde. Ne diyeceğini bilemedi.

“Lehinize raporumu yazarım ama mahkeme ne karar verir bilemem,” dedi. Vekilözü’nde uçan kuşlar geldi hatırına, ne kadar da yırtıcıydılar; işçiler de onlar gibiydi.

Döndü evine, yazdı raporunu taşeronun lehine, görmemişçesine o pas lekelerini. Hem işçilerin başına gelebileceklerden, hem de ustabaşının tehditleri gözünü korkuttuğundan başkasını yapmayı istemedi içi. Bilirkişilik hayatı boyunca taviz vermediği etik değerlerden, tüm bildiklerinden inandıklarından vazgeçmişti. Teslim etti raporunu, ne olacaksa olsundu.

Şirket yöneticisi onun raporu yüzünden davayı kaybettiğini düşünüp bir daha bilirkişilik işi vermedi ve diğer firmaların da vermemesini sağladı. Bu son dosyası olmuştu. Mahkeme veznesinden aldığı ödemeyle gidip makinedeki filmi banyo ettirmiş ve kanyak almıştı bakkalından.

Çayını demlemiş, kanyağını katmış bakıyordu fotoğraftaki kamyona. Farların sadece gözünü değil bilirkişiliğini de aldığını anlaması uzun sürmedi. O artık bilse de bilemeyenkişiydi, ama kuşlar kadar da özgürdü…

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

37-İbrahim-Adıgüzel

 

Öykü ve Fotoğraf: İbrahim Adıgüzel

Validebağ Koru’suna yeni gözler mi dikildi? – Neslihan Okyay

Validebağlıların İzci Çadırı bölgesinde tuttukları “koru nöbeti” 33. gününe ulaştı. 354 dönüm ile İstanbul’un en büyük yeşil alanlarından olan Validebağ Korusu, içinde tarihi SİT alanı da barındıran, 1. Derece doğal SİT alanı özelliğiyle eşsiz olarak nitelendiriliyor.

29

KAÇAK İNŞAAT DURDURULDU, MOLOZLAR KALDIRILDI.

25

Validebağ Korusu içinde yer alan İzci Evi bölgesinde başlayan inşaat girişimi, Validebağ Gönülleri tarafından geçtiğimiz Kasım ayında 2. kez engellemişti. Engellenen inşaatın koru içinde bırakılan malzemeleri, Validebağlıların ısrarlı talepleri ve düzenledikleri imza kampanyaları ile oluşan kamuoyu baskısıyla sonucunda bugün kaldırıldı.

KORU’DAKİ YENİ TEHLİKE – TAŞYAPI İNŞAATI

22

Ancak korudaki hareketlilik ve nöbet bitmiş değil. Korunun kuzey sınırının hemen diğer tarafına, Taşyapı İnşaat tarafından lüks konutlar yapılmakta. Yüksek katlı, koru sınırına sıfır olarak konuşlanmış blokların cepheleri de koruya bakıyor. Önünde boş bir alan bırakılmayan Taşyapı bloklarının, korunun kuzey kısmını kullanmak istediği uzun zamandır dillendiriliyor.

27

Validebağlılar, kendi girişimleri sonucu inşaat malzemelerinin kaldırılmasının korudaki havayı sakinleştirmeye yetmediğini belirtiyor. Dün (24 Aralık Perşembe), Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’in korunun İzci Çadırı ve Taşyapı bloklarına bakan kısmında ziyaret etmesi ve önceki hafta da Taşyapı ekibinin yine aynı bölgede incelemeleri dikkatleri bu bölgeye odaklamış durumda.

ÜSKÜDAR BELEDIYE BAŞKANI DA İMZA ATTI

24

2 yıl önce Validebağ Korusu’nu, parka dönüştürecek bir proje sunarak her kesimden tüm şimşekleri üzerine çeken Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’in korunun doğal ve tarihi mirası ile değil, ticari tarafı ile ilgilendiğine dair eleştiriler yapılmakta.

26

Validebağlılar, aylardan sonra dün ilk kez koruya gelen Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’in kendi ısrarları üzerine koruda inşaata karşı açılan kampanyaya imza verdiğini belirtiyorlar.

2016 ‘da KORU NÖBETİNE DEVAM

31

Korudan inşaat malzemelerini kaldırtmanın, verilen mücadele sonunda elde edilen bir başarı olduğunu vurgulayan Validebağ Gönüllüleri,  koruya yeni tehditlerin olduğunu bildiklerini, bu anlamda Taşyapı tarafında da aynı duyarlılığı ve mücadeleyi sürdüreceklerini belirtiyorlar.

32

Koruda çevre, doğa ve kent çalışması yapan gruplar da arka arkaya nöbete desteğe geliyor ve gönüllülerle toplantılar düzenliyor.  Öyle görünüyor ki Validebağ Korusu 2016’da yine haber gündemlerinde yer alıyor olacak.

33-Neslihan Okyay

 

 

Neslihan Okyay