Ana Sayfa Blog Sayfa 3540

AKP’nin Dersim’i: Sur, Silopi, Cizre ve diğerleri – Celal Başlangıç

 Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

Sur’da atılan kurşunların, patlayan bombaların seslerinden giderek uzaklaşıyorduk.

Yeni yapılan Diyarbakır Havaalanı’na giden bulvarın üzerindeki kavşağa varınca, asfalttan fışkıran alevler kesti önümüzü.

Göbekten sola kırdık direksiyonu. O tarafta da göz gözü görmüyordu dumandan. Göbeği dönüp sağa girdik. Bir polis Akrep’i geri geri giderken üzerine bir ses bombası atıldı. Ateş açmaya başladı Akrep’teki polisler. Biz sadece polisleri görüyorduk ateş ederken ama gelen seslerden bomba atanların da karşılık verdiği anlaşılıyordu.

Belli ki artık protestolar, kentin göbeğindeki bir ilçeyi neredeyse üç haftadır kuşatmalara karşı duyulan tepkiler Diyarbakır’ın yoksul mahallelerinin ötesine taşmıştı. Orta ve üstü gelire sahip yeni Diyarbakır’ın bazı mahalleleri de giderek artan bir hızla çatışma alanlarına dönüşüyordu.

“Çatışmasız” yollar bulup vardık Havaalanı’na.

Ardımızda patlayan bombalarıyla, öldürülen insanlarlarıyla, yakılıp yıkılan evlerleriyle, tarihi eserleriyle, yok edilen kentsel dokusuyla bir Diyarbakır bırakıyorduk.

Ama ölüm haberleri peşimizi bırakmıyordu.

Protesto gösterilerine yapılan müdahalede 16 yaşındaki Şiyar Baran, ardından Sur’daki operasyonlarda 19 yaşındaki Serhat Doğan öldürülmüştü. Şiyar toprağa verilirken, Barış Anneleri; kuru tahta bir tabutta gencecik Serhat’ın cenazesini,  Emniyetle yaptıkları görüşmeler sonucu, YDG-H’lilerden alıp, Tahir Elçi’nin öldürüldüğü Dört Ayaklı Minare’nin önüne,Sur’daki “yasaklı bölge”nin dışına taşıyorlardı sırtlarında.

Özellikle 7 Haziran seçimlerinden, 24 Temmuz’dan sonra giderek yoğunlaşan bir biçimde  AKP iktidarının yöneldiği operasyonlar, artık Diyarbakır’dan Mardin’e, Şırnak’tan Hakkari’ye doğru giderek büyüyen bir yangının tutuşturulmuştu olmuştu. Dalga dalga, doğudan batıya doğru yayılma potansiyeli taşıyordu.

Ama ne yazık ki; Türkiye’nin batısında yaşayan insanların büyük bölümü, kendilerine  doğru  büyük bir hızla yaklaşmakta olan bu felaketin hala daha farkında değildi.

FATİH İSTANBUL’U 53 GÜNDE ALMIŞTI!

İlki 16 Ağustos’ta Varto’da uygulanandan  bu yana geçen yaklaşık 130 gün içinde devlet; yedi kentin 18 ilçesinde, tam 54 kez, toplamda 210 günü aşkın sokağa çıkma yasağı ilan etti.

Bölgedeki 18 ilçede toplam 1,5 milyon insan çatışmalı ve yasaklı bir süreç yaşadı.

Daha dün sabaha kadar sokağa çıkma yasağı uygulanan; çatışmaların, ölümlerin, yıkımların bütün şiddetiyle sürdüğü beş ilçede; Sur, Nusaybin, Dargeçit, Cizre ve Silopi’de yaşayan 500 bini aşkın insanın kaçanları kendi ülkelerinde “sığınmacı” oldu. Kalıp da direnenler ve hala yaşayanlar her an ölümle burun buruna.

Bu süreçte kentler dışarıdan askerlerin tanklarıyla, toplarlarıyla; ilçeler ve girebildikleri mahalleler de özel harekat timlerinin zırhlı araçlarıyla kuşatıldı. Yüzlerce, binlerce özel harekat polisiyle, zırhlı araçlarıyla operasyonlar yapıldı. Yetmedi, tanklarıyla toplarıyla asker de sokuldu kentlerin caddelerine, sokaklarına.  Hatta bütün bu süreçte; ister inanın, ister inanmayın; değil mahalleler, değil caddeler, değil sokaklar, tanklarla girilen evler bile oldu.

Devlet, Sur’da 13 Eylül’den bu yana, yani 100 günü aşkın süredir kesintisiz beş, kesintili altı kez, şu ana kadar tam 34 gün uyguladığı ve hala süren sokağa çıkma yasağı ilan etme ihtiyacını neden duymuştur?

Fatih Sultan Mehmet bile 6 Nisan 1453’te dayandığı Konstantinopolis’e 53 günde girmeyi başarmıştı da, koskoca Türkiye Cumhuriyeti, örneğin Sur’a bir türlü neden giremiyordu?

Sur’da son olarak ilan edilen sokağa çıkma yasağında “halkın kenti terketmesi için verilen 17 saatlik ara” sayılmazsa 23 gündür tanklarla, toplarla süren çatışmalara karşın, devletin güvenlik güçleri hendekler ve barikatları neden aşamamıştır da, çevresindeki evleri yıka yıka mahalle içlerine girme noktasına gelmiştir?

Yanıtını net biçimde verelim:

7

 

Birincisi, bu barikatların ve hendeklerin arkasında halk vardır. Kimi can güvenlikleri için evlerini barklarını terk etse de, önemli bir kısmı anadilde eğitim hakkı için, kendi kendilerini yönetmek için, eşit yurttaşlık için, yaşadıkları devlette bir Kürt olarak statü sahibi olmak için, en azından çocuklarına destek vermek için öleceklerse bunun kendi evlerinde, sokaklarında, mahallelerinde olmasını yeğlemişlerdir.

İkincisi, hendekleri ve barikatları kuran çoğu YDG-H’li, çok az sayıda PKK’li ve çok büyük sayıda o sokağın, o mahallenin, o kentin gençleri kendilerinden önceki kuşakların yaşadığı gibi yaşamaktansa gencecik yaşta ölmeyi tercih edecek kadar yaptıkları eyleme inanmışlardır.

Çünkü çözümden çözümsüzlüğe, “Kürt sorunu vardır”dan “Ne Kürt sorunu ya”ya, “barış”tan çatışmaya dönüşen süreç; gencinden yaşlısına Kürtlerin önemli bir kısmına başka seçenek bırakmadı.

İşte bu yüzden de  tüm bu yaşananlar, kucağında bulduğu Kürt sorununu AKP iktidarının taşıdığı son aşamanın bir sonucudur.

ÖLDÜRÜLEN SİVİLLERİN CENAZE TÖRENİNİ HİÇ GÖRDÜNÜZ MÜ?

AKP iktidarı; gelinen bu noktanın, yaratılan bu savaş görüntüsünün, Kürtlerin yoğunlukta olduğu kentlerin Suriye’nin Halep’ine, Humus’una, Hama’sına  dönüşmesinin Türkiye’nin özellikle batısında yaşayan insanlardan gizlemek ya da gerçekleri tümüyle tersyüz ederek halka sunulması yani, milyonlarca insanın kandırılması için bütün organizasyonu daha 1 Kasım seçimlerinden önce yapmış.

8

Askerler ölüyor, polisler ölüyor; YDG-H’li, PKK’li gençler ölüyor; yaşlısıyla, genciyle, küçücük çocuklarıyla sivil insanlar ölüyor.

Sizin “yandaş merkez medya”dan ya da “sindirilirmiş merkez medya”dan gördüğünüz tek “gerçek”  asker, polis cenazeleri, yakınlarının yaşadığı o dayanılmaz acı.

Bir de bütün yakmalardan, yıkmalardan ve ölümlerden; hendeklerin, barikatların arkasındaki “bir avuç teröristin” sorumlu olduğunu sanırsınız gazeteleriyle, televizyonlarıyla bu “AKP’nin savaş medyası”ndan.

Birkaç televizyon, gazete ve haber sitesinin dışında sokağa çıkma yasağı ilan edilen kentlerde yaşanan gerçeği Türkiye insanının tümüyle öğrenmemesi için her türlü yalan söyleniyor, bin türlü gizleme, saklama yöntemine başvuruluyor.

Örneğin hiç haberiniz olmuyor geceleri barikatların, hendeklerin arkasındaki halkın kurşun ve bomba yağmuruna karşın sabahlara kadar gösteri yaptığını, ateşler yakıp halaylar  çektiğini, tencereleriyle tavalarıyla ses çıkarma eyleminde bulunduğunu…

Devletin güvenlik güçleri tarafından öldürülen sivillerin, YDG-H’li gençlerin cenazelerinin kitlesel bir katılımla; yeşil, sarı, kırmızı bayrağa sarılı tabutlarla nasıl bir isyana dönüştüğünü…

Bu gazeteler ve televizyonlar size hiç yaşamını yitiren askerlerin polislerin cenazesi dışında, bırakın “teröristleri”, sokağa çıkma yasakları sırasında öldürülen 10 yaşında bir çocuğun ya da 75 yaşındaki bir sivilin toprağa verilişini gösterdi mi? Elbette hayır!

Çoğunuzun hiç haberi olmamıştır Silopi’de 11 gündür kesintisiz süren sokağa çıkma yasağında öldürülen Hüseyin Güzel (70), Yusuf Aybi (80), Yusuf İnan (40), Şiyar Özbek (25), Reşit Eren (17), Axin Kanat (16), Ayşe Buruntekin (40), Mehmet Mete (11), İbrahim Bilgiç (25) ve Taybet İnan (57)’ın cenazelerinin toprağa verilmesinin engellendiğinden.

Bazılarının çürümeye, kokmaya başlaması üzerine sağ kalanların kurşun ve top mermisi yağmuru altında yakınlarının cenazelerini buz kalıplarıyla korumaya çalıştığını da öğrenememiştir bu ülke halkının çoğu.

SOKAKTA KALAN CENAZEYİ ALMAYA GİDEN DE ÖLDÜRÜLÜYOR!

Hele bu öldürülenler içinde olan 11 çocuk annesi Taybet İnan’ın cenazesi dört gündür vurulduğu sokağın ortasında duruyor.

Oğlu Mehmet İnan’ın anlattığına göre komşularından dönerken vuruluyor annesi Taybet. Amcası Yusuf da sokak ortasında yatan Taybet’in yardımına koşarken evlerinin avlusunda vuruluyor. 20 saat boyunca ambulansın gelmesini bekliyor yaralı olarak. Ancak ambulans gelmeyince kan kaybından yaşamını yitiriyor. Babası Halit de annesinin sokak ortasındaki cenazesini almaya giderken vuruluyor. Yaralı olarak evine de dönemediği için sokaktaki başka bir eve sığınıyor. Günlerdir Halit İnan’dan da haber alınamıyor.

9

Amcası ölen, babası yaralanan, annesinin cenazesi günlerdir sokak ortasında kalan Mehmet İnan yaşadıklarını anlatırken “Savcı ve güvenlik güçleri ile yaptığımız görüşmede beyaz bayrak ile sokağa çıkıp cenazeye alabileceğimizi söylediler. Biz cenazeyi almak için dışarı çıktığımızda beyaz bayrağa bile ateş ediyorlardı. Eğer biz devlet yetkililerinin dediğini yapmış olsaydık şimdi sokak ortasında bir değil birçok cenazemiz olacaktı” diyor (Evrensel Gazetesi, 24 ARALIK 2015, Beyar Özalp’ın haberi). AKP iktidarı denetimindeki medyadan da öğrenmezsiniz bu yaşananları.

İnsanlar sokağa çıkma yasağında; açlığı, susuzluğu, kurşun ve bomba yağmuru altında her an ölüm korkusunu yaşarken, hatta ölürken sizin bu medyadan öğrenebileceğiniz gerçek ancak Şırnak Valiliği’nin önceki gün yaptığı açıklamayla sınırlıdır:

“Operasyon sürecinde vatandaşlarımızın can ve mal güvenliği için konulan sokağa çıkma yasağı sebebiyle gösterdikleri duyarlılıktan ve güvenlik kuvvetlerimize verdikleri destekten dolayı da tüm Cizre ve Silopi halkımıza teşekkür ediyorum. İlimiz Cizre ve Silopi ilçelerinde vatandaşlarımızın başta sağlık olmak üzere diğer ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli tüm tedbirler alınmıştır. Bölücü terör örgütü mensupları Silopi ve Cizre ilçelerimizde başta vatandaşlarımız olmak üzere hastane, okul vb kurumlara alçakça saldırmaktadır. Bölücü terör örgütü mensuplarının yaptığı alçakça saldırılarda hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyorum. Yaralanan vatandaşlarımıza acil şifalar diliyorum.

Bölücü terör örgütü mensupları Cizre’de 3, Silopi’de 3 olmak üzere 6 okula patlayıcı madde ve roketlerle saldırarak alçakça yakmışlardır. Bu süreçte vatandaşlarımızın sağlık ihtiyaçları için sağlık görevlilerimiz 24 saat esasına göre hizmet sunmaya devam etmektedirler. Doktorlarımız, hemşirelerimiz, sağlık personelimiz görevlerinin başındadırlar.”

Cizre’de, Silopi’de yakılan, roketlerle saldırılan okulların sayısını veren Valilik neden öldürülen sivillerin adlarını, yaşlarını, nasıl öldürüldüklerini açıklamıyor. Onlar bu ülkenin yurttaşları değil mi?

Hayatın gerçeği, valiliği hiç de doğrulamıyor. Bırakın yaralıların hastaneye ulaşmasını, bölgeden gelen haberlere göre öldürülenlerin toprakla buluşmasına bile izin verilmiyor.

‘NETİCENİN YAKINDA KESİNLİKLE ALINACAĞI, FİKRİNİ YAZIN!’

Zaten siz bu ülkede, bölgede yaşanan gerçekleri öğrenmeyin diye bütün önlemleri titizliklerle e almış AKP iktidarı!

DİHA’dan Çağdaş Kaplan, dönemin İçişleri Bakanı Selamı Altınok’un imzasını taşıyan “gizli” ibareli “psikolojik savaş belgesi”ni yayınladı. Bu belge, bir merkezden üretilen yalanların, karalamaların, çarpıtılan gerçeklerin onlarca gazete ve televizyonda aynı başlıklarla, aynı cümlelerle yer almasının ardındaki “sırrı” da açıklıyor.

10

81 İl Valiliği’ne, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne, Jandarma Genel Komutanlığı’na gönderilen Eylül 2015 tarihli belgede “amaç” kısmı iyice cilalanmış:

“Terörle mücadele konusunda provokasyon ve dezenformasyonu engellemek, kamu oyunu bilgilendirme noktasında geleneksel medya ve sosyal medyanın kullanımını düzenlemek…”

Bu belgeye göre Türkiye’de yayın yapan gazeteleri, televizyonları ve sosyal medyayı yönlendirme konusunda TRT ve Anadolu Ajansı’na görev verilmiş. İşte belgeden birkaç cümle:

“Basın Kuruluşlarının mahallinden hızlı bilgi aktarımı için özellikle  Anadolu Ajansı olmak üzere basın kuruluşları ile valilikler ve kolluk birimleri arasında koordinasyon sağlanacak. (…) Terör örgütünün her türlü faaliyetinin kamuoyunca bilinmesi için bilgi dağıtımı ağı kurulacaktır. Terörle mücadele konusunda kamuoyunun bilgisine sunulması takdir edilen faaliyetlere öncelikle AA muhabirlerinin katılımı desteklenecektir.”

DİHA’nın, Özgür Gündem Gazetesi’nde (22 Aralık 2015) yer alan haberine göre “savaş medyası”nda neden ölen sivillerin hiç görünmediği, ekonomik zararların ve yakılıp yıkılan binaların daha çok öne çıktığı anlaşılıyor:

“Belgede, dikkat çeken başka bir maddede de  Kürt kentlerinde ekonomi ön plana çıkartılarak, bunun üzerinden algı yaratılmaya çalışılması çabası. Aslında bir çoğu devlet güçlerince düzenlenen saldırılarda tahrip olan bina ve tesislerin ekonomik değerlerinin yansıtılması konusunda belgede yer alan ifade ise şöyle: “Terör olayları sonucunda yıkılan, tahrip edilen bina ve tesislerin ekonomik değerleri basın kuruluşları ile paylaşılacaktır.”

Habere yer veren Özgür Gündem Gazetesi, “Dersim’den bu yana aynı taktik” başlığıyla bir de hatırlatma yapmış:

“Türk devletinin katliamlarını gizlemek için basını yönlendirmesi yeni bir olgu değil. 1937’de Dersim Soykırımı’nın devam ettiği günlerde dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın gazetelere gönderdiği beş maddelik genelge bunun açık bir örneğini oluşturuyor. Kaya, sözkonusu genelgede aynen şöyle diyor:

(1)  Hükümetin programı, Cumhuriyet’in temin ettiği huzur, refah ve medeniyetten bu zavallı, cahil ve görgüsüz vatandaşları da istifade ettirmektedir. Dersim havadislerini ve hadiselerini yalnız bu nokta-ı nazardan tetkik etmek.

(2)  Askeri harekattan bahsetmemek.

(3)  Neticenin yakında katiyetle elde edileceği fikrini yazmak.

(4)  Bu Harekat’a iştirak edenlerden başkaları hakkında hiçbir suretle idareten bir karar alınmayacağını yazmak.

(5)  Dersim havadislerini ikinci, üçüncü sayfalara intikal ettirerek vakayı hattı layıkına irca etmek (haberlerin ikinci, üçüncü sayfalara indirgenmesi).”

CHP’NİN DERSİM’İ, AKP’NİN SUR’U, CİZRE’Sİ, SİLOPİ’Sİ…

Yaşanılan sürecin giderek Dersim’e benzemesine yol açan başka görüntüler de var elbet.

Geçen hafta Genelkurmay Başkan’ı, Kara, Deniz, Hava kuvvetleri komutanları ve Jandarma Genel Komutanı Şırnak’a gitti.

Beş generalin “askeri harekat”ı gösteren bir harita önünde çekilmiş fotoğrafları yayınlandı.

Bu askeri bir tatbikatın ya da yabancı bir ülkeye açılacak savaşın strateji ve taktik planı değildi. Kendi ülkelerindeki bir ilçenin sanki “yeniden fetih planı”ydı duvarda asılı olan.

Aynen Trabzon Atatürk Köşkü’nün  duvarında asılı olan ve altında “Dersim (ğ”ten kaynaklandığına inandırılmak isteniyor Türkiye’deki insanların çoğu. Ama bazen de itiraf ediyorlar işte. Ne diyordu geçen hafta Başbakan Ahmet Davutoğlu:

“Daha 2013 yılı kasım ayında yaptığımız değerlendirmede 12 kritik ilçeyi öngörmüştük. İki üç ay önceki mücadeleye bakarsanız, Lice, Silvan, Varto, Kulp var, Cizre devam ediyor, Doğubeyazıt, Yüksekova var. Bu kritik ilçelerin çoğunda kontrol sağlandı. Şimdi mücadelenin yoğun olarak seyrettiği 4-5 yer kaldı: Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin, Dargeçit… Şu anda oraya yoğunlaşmış durumda.”

Davutoğlu’nun sözünü ettiği 2013 Kasım’ında bölgedeki tek bir ilçede, tek bir mahallede, tek bir sokakta ne bir hendek vardı, ne de bir barikat.

Bu da net biçimde ortaya koyuyor ki, uygulanan “Mesele üç-beş hendek meselesi değil. Sen hala anlamadın mı?” politikasıdır.

Aynen Dersim’in, 1925’lerde, 1926’larda hedef tahtasına oturtulup, bir “isyan” bahane edilerek 1937’lerde, 1938’lerde bir katliama dönüştürülmesi gibi yaşadığımız süreç.

Bölge kentlerinde yaşanan ablukalar, yasaklar, tankla, topla saldırmalar daha da derinleşir; çocuğundan yaşlısına sivil ölümleri daha da artarsa, bugünden söylemek gerekir ki bu süreç tarihe “AKP’nin Dersim’i” olarak geçmeye aday olur.

Sırf Dersim kökenli CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu partisinin tarihiyle vurmak için Dersim Katliamı’ndan dolayı devlet adına özür dilemişti Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.

Bakalım yıllar sonra, yaşanılan bu kanlı süreç nedeniyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başında olduğu devletin yaptıklarından kim özür dileyecek?

Biri bana, 1930’lardaki CHP’nin Dersim’inden dönüp dolaşıp 80 yıl sonra aynen AKP’nin Dersim’i; Sur, Cizre, Nusaybin, Dargeçit, Silopi ve diğerlerine varmadığımızı söylesin!

 Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

6-Celal-Baslangic

 

Celal Başlangıç

Rojava Derneği’nden sokağa çıkma yasaklarına karşı gıda kampanyası

Rojava Derneği’nin sokağa çıkma yasakları ve şiddetin yaşandığı bölgelere dönük gıda yardımı kampanyasına altı örgüt destek verdi. Sokağa çıkma yasaklarının yaşandığı bölgelerde gıda sıkıntısına dikkat çeken yedi örgüt, gıda kampanyasına katılım çağrısı yaptı.

5

Halkların Demokratik Partisi İstanbul il binasında Rojava Dernekleri, Halkların Demokratik Kongresi, Halkların Demokratik Partisi, Yaşam Aktivistleri, Kongra Jınên Azad/Özgür Kadın Kongresi (KJA), Doğu ve Güneydoğu Dernekleri Platformu, Din Alimleri Derneği adına yapılan ortak açıklamayı Yaşam Aktivistleri’nden Mordem Zervan okudu.

Sokağa çıkma yasakları ve şiddetin yaşandığı Cizre, Silopi, Dargeçit, Nusaybin, Sur ilçelerinde insanların günlük ihtiyaçlarını karşılayamadığı, gıda sıkıntısı yaşadıklarını belirtti. Buradaki halkla dayanışma ve gıda kampanyasına katılım çağrısı yaptı.

Rojava Derneği temsilcisi Neslihan Güner, benzer kampanyayı Kobanê’ye dönük iki yıldır yürüttüklerini hatırlattı, kampanyanın süreklilik arz edeceğini belirtti.

Kampanyaya destek vermek isteyenler her ilde yedi örgütle iletişime geçebilir. İllerdeki depolarda toplanan yardımlar belirli aralıklarla Diyarbakır’daki ana depoya gönderilecek. Buradan ihtiyacı olanlara ulaştırılacak.

Sokağa çıkma yasaklarının yaşandığı mahallelere yasakların kalktığı sıralarda yardımlar ulaştırılacak. Yardımlar yasaklar nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalanlara da iletilecek.

 

(Bianet)

Tahir Elçi adı Diyarbakır’ın kent ormanında yaşayacak

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Meclisi, Kayapınar ilçesi sınırlarında bulunan Kent Ormanı’nın ismini oybirliğiyle “Tahir Elçi Kent Ormanı”; Yenişehir ilçesi sınırlarında bulunan İstasyon Caddesi’nin ismini ise oyçokluğuyla “5 Haziran Direniş Meydanı” olarak değiştirdi.

4

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Meclisi, Kent Konseyi’nin 17 ve 18 Aralık 2015 tarihli dilekçelerine istinaden 5216 sayılı Büyükşehir Yasası’nın 7. Maddesinin g fıkrası gereği Kent Ormanı ve İstasyon Meydanı’nın isminin değiştirilmesi konusunu mecliste müzakere etti.

Tahir Elçi Kent Ormanı

Kent Ormanı’nın isminin “Tahir Elçi Kent Ormanı” olarak değiştirilmesi ve tescil edilmesine ilişkin talebi görüşen Meclis, Tahir Elçi Kent Ormanı ismini 5393 sayılı Yasa’nın 81. Maddesi gereğince ve Belediye Meclisi Çalışma Yönetmeliği’nin 13. Maddesi’nin b bendine göre oyladı. 65 üyenin katılımıyla yapılan oylamada, mevcudun oybirliğiyle, Kent Ormanı’nın ismi Tahir Elçi Kent Ormanı olarak değiştirildi ve kesinleşti.

Yenişehir ilçesi sınırlarında bulunan İstasyon Caddesi’nin isminin değiştirilmesi de mecliste görüşüldü. Görüşme öncesinde, İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı’nın ilgili yazısı ve komisyon raporu okundu. Ardından konunun müzakeresi yapılarak, Kent Konseyi’nin 18 Aralık 2015 tarihli dilekçesine istinaden İstasyon Meydanı’nın isminin “5 Haziran Direniş Meydanı” olarak değiştirilmesi ve tescil edilmesine ilişkin önerge ele alındı. Söz konusu görüşmede sözlü olarak “5 Haziran Meydanı” önergesi de verildi. Mecliste, Belediye Web sitesinde ve komisyonlarca yapılan anketin sonuçları dikkate alınarak, 22 ret oyuna karşılık, 64 üyenin evet oyuyla ve oyçokluğuyla İstasyon Meydanı’nın ismi “5 Haziran Direniş Meydanı” olarak 21 Aralık tarihinde onaylandı.

Onaylanarak kesinleşen meclis kararlarınıkn, yedi gün içinde Valiliğe gönderileceği de belirtildi.

 

(Jiyana Ekolojik, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi)

3 bin kişi İdil’den Cizre’ye yürüyor

Şırnak’ın İdil İlçesi’nde bir araya gelen yaklaşık 3 bin kişi, sokağa çıkma yasağının sürdüğü Cizre İlçesi’ne gitmek üzere dağ yolundan yürüyüşe geçti.

3

İdil İlçesi’ndeki Turgut Özal Mahallesi’nde bulunan Aşiti Parkı’nda Perşembe günü (24 Aralık) saat 11.00 sıralarında toplanan ve aralarında HDP İstanbul Milletvekili Erdal Ataş, HDP, DBP yöneticileri ile belediye başkanlarının da bulunduğu yaklaşık 3 bin kişi, hendek ve barikatların arasından geçerek, Cizre’ye gitmek üzere yola çıktı.

Hendek ve barikatlar arasından geçen kalabalık gruba polisin güvenli olmaması nedeniyle müdahale etmediği görüldü.

Öte yandan kepenklerin kapalı olduğu Lice’de, öğrencilerin başlatmış olduğu ve 9’uncu güne giren okul boykotu da devam ediyor.

(Radikal, DHA)

 

Şam’da kuşatma altında kendin yapçı çatı bahçeleri

Youmna al-Dimashqi tarafından Syria Deeply‘de yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Binnaz Çiftçi‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Şam genelinde hükümet ablukasındaki bölgelerde, yeşil çatı bahçeleri yayılıyor. Kuşatmanın biteceğine dair hiçbir belirtinin ve verimli tarım alanlarının olmadığı başkentin isyancı bölgelerinde yaşayanlar, ailelerini beslemek için geniş çatıları, güneş ışığını ve tohumu değerlendiriyor.

10 Kasım 2015 tarihinde Güney Şam’da bir çatı bahçesi. Fotoğraf: Abu Ahmed Faroq, Syria deeply
10 Kasım 2015 tarihinde Güney Şam’da bir çatı bahçesi. Fotoğraf: Abu Ahmed Faroq, Syria deeply

Şam’ın banliyölerindeki isyancı bölgeleri, iki yıldan fazla bir süredir hükümetin teslim olmalarını veya açlıktan ölme ihtimaliyle karşılaşmalarını amaçlayan ablukalara maruz kalıyor.Hastalık ve yetersiz beslenme çok yayılmış ve gıda kıtlığı var.

Ülke genelinde benzer durumda olan diğer çoğu bölgedeki gibi, bu kuşatılmış alanlarda yaşayanların bir kısmı çoğunlukla dahiyane yaratıcı biçimlerde adapsyon ve hayatta kalma azmini geliştirdi.

Çatı bahçeleri, özellikle insanların kendilerini ve ailelerini beslemeleri için yeni arayışlar bulmalarına imkan veren bölgelerde yayılıyor. Neredeyse 24 aydır hükümet uygulamalı abluka altında olan Babila, Yelda ve Beyt Saham gibi güney Şam kentlerinin çatısını, şimdi yeşil bölgeler kaplıyor.

Bölgede ailesiyle yaşayan 26 yaşında bir hukuk fakültesi mezunu olan Hamid Abu Zeid, çevresindeki insanlar açlıktan ölmeye başlayınca çatısına tokum ekmeye başladığını söyledi.

Hamid “Başlangıçta 15 metrekarelik bir alana 60 torba toprak ektim. Ancak abluka daha da sıkılaştığında alanı 30 metrekareye genişlettim. Roka, turp,maydonoz, kişniş ve marul gibi şeyler diktim. Piyasadaki uçuk fiyatlardan kaçabilme yolum buydu.”

Hamid,kendisinin şanslı olduğunu söyledi. Suriye’nin kuşatılmış çoğu alanında bulunması zor olan tohumlar, kendi bölgesinde bulunabiliyordu.

Kendi yiyeceğini ekmek ona çok fazla para tasarruf ettirdi… Abluka bölgelerindeki sebzeler oldukça kıt ve bulunanlar da fahiş fiyata satılıyor, örneğin bir demet ıspanak neredeyse 700 (yaklaşık 10 TL) Suriye lirası tutuyor.

Beşir Esad isyancıları açlığa terketmek için bu bölgeleri ve bitişikteki Yarmuk bölgesini ülkenin geri kalan kısmından ayıralı beri fiyatlar fırladı. Ama sonuçta darbeyi yiyenler, yetersiz gıda tedariki sebebiyle daha çok sivillerdi. 2014’ün başıyla beraber Amnesty International güney Şam’da 200 kişinin açlıktan öldüğünü belirledi.

BM’nin güncel tahminlerine göre Güney Şam banliyölerinde neredeyse 160.000 kişi hükümet ablukası altında yaşıyor.

Ghouta’daki kuşatılmış bölgelerin aksine Şam’ın güney varoşlarındaki semtler neredeyse hiç tarım arazisine sahip değil. Ayrıca neredeyse diğer tüm başkentlerde olduğu gibi boş arazi bulmak çok zor. Yiyecekler azalmaya başladığında, Hamid gibi yerliler yaratıcı olmak zorunda kaldı.

Ancak Şamın kuzeydoğusundaki iyi bilinen isyancı bölgesi doğu Ghouta’daki yerliler de beslenebilmek için farklı yollar bulmak durumunda kaldıklarını belirtiyor.

Dokuz kişilik ailesiyle Ghouta’da yaşayan 19 yaşındaki Ahmad Abu Farouq “Abluka bizi özellikle Sel-Buvaid, Hijera ve Al-Sbenah gibi, çevredeki tüm tarım alanlarının yok edildiği ve çoğu çiftçinin öldürüldüğü kentlerde alternatifler bulmaya zorladı” dedi.

Ahmed, 1600 metrekarelik çatılarını, kışın yeşil kabak ve balkabağı yazın marul ve maydonoz yetiştirdikleri dört mevsimlik bir tarlaya dönüştürdüklerini; patlıcan, biber ve salatalık da ektiklerini söyledi.

Doğu Ghouta sürekli ve yoğun bir bir şekilde hükümetin hava saldırılarıyla bombalanıyor… Ahmad’ın söylediğine göre, alternatif tarıma başlayan insanların çoğu kendilerini ve ekinlerini korumak için saksılarını, havadan açıkça görülmemeleri adına, gizlemek için yöntemler geliştiriyorlar.

Doğu Ghouta’da 30 yaşındaki eczacı Abu Ahmad, saksısı kısmen güneş almamasına rağmen, hala patlıcan salata ve domates yetiştirebiliyor.

“En zor kısım, ekim için doğru zamanı ve kullanılacak doğru ilacı öğrenmekti. Mesela bazı bitkilerim hangi ilacı kullanacağımı bilmediğim için soldu.” dedi.

Ağır savaş, sürekli hava saldırıları ve hükümetin kuşatması altındaki yıllar gösteriyor ki bölgenin savaş öncesi nüfusu 5 milyondan 500.000’e kadar düşmüş durumda. Çoğu savaştan Şam’ın diğer bölgelerine kaçtı veya daha ilerilere, Lübnan’a , Ürdün’e veya Türkiye’ye kamplara gitti, kimileri ise Avrupa’nın yolunu tuttu.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Youmna al-Dimashqi

Yeşil Gazete için Çeviri: Binnaz Çiftçi

(Yeşil Gazete, Syria Deeply)

Bankaların ve Bakanlığın sistemlerine karşı siber saldırıları Anonymous üstlendi

Türkiye’ye yönelik 10 gündür süren siber saldırılar bugün bankacılık sistemini de etkiledi. Türkiye’deki 400 bine yakın “.tr” uzantılı internet sitesine 14 Aralık’tan itibaren başlayan siber saldırıları ise Anonymous üstlendi.

16

Hacktivist örgüt Anonymous, 14 Aralık’tan bu yana Türkiye’de binlerce siteyi hedef alan ve düne kadar yoğun olan siber saldırıların sorumluluğunu üstlenerek, saldırının IŞİD’e destek vermesi nedeniyle Türkiye hükümetini hedef aldığını duyurdu.

​Daha önce IŞİD’e siber savaş ilan eden ve geçen ay da ‘IŞİD’i desteklediği gerekçesiyle’ Türkiye’ye karşı #OpTurkey (Operasyon Türkiye) etiketiyle kampanya başlatan aktivist hacker grubu Anonymous, kampanya kapsamında 40 bine yakın siteye saldırı düzenlendiğini açıkladı.

Anonymous, yayınladığı videoda da, şu ifadeleri kullandı:

“Türkiye petrol alarak ve savaşçıları tedavi ederek IŞİD’i destekliyor. Türkiye lideri Erdoğan’ın IŞİD’e daha fazla yardım etmesini kabul etmeyeceğiz. Türk hükümetine sesleniyoruz, IŞİD’i desteklemekten vazgeçmezseniz internetinize ve bankalarınıza saldırmaya devam edeceğiz ve hükümet sitelerinizi çökerteceğiz. Havalaanlarınızı, askeri kurumlarınızı ve özel kurumlarla devlet organlarınızı hedef alacağız. Banka altyapınızı yok edeceğiz. Bu deliliğe son verin. Kaderiniz elinizde”.

 

(IMC.tv)

Türkiye bankacılık sistemine siber saldırı iddiası

Türkiye 14 Aralık’tan beri siber saldırı iddialarıyla gündeme gelirken bugün bankalarda da erişim sıkıntısı yaşandı.

15

Habertürk’ün haberine göre Türkiye’de bazı bankaların internet sitelerine, mobil uygulamalarına, post cihazlarına ve ATM’lerine erişim sağlanamıyor, dolayısıyla bankacılık işlemleri de yapılamıyor.

Sitesine erişim sağlanamayan bir bankanın yetkilisi şunları söyledi: “Şu an için bir şey söylemek mümkün değil. Söz konusu erişim sıkıntısıyla ilgili çalışmalara devam ediyoruz. En kısa zamanda açıklamada bulunacağız.”

Bu arada söz konusu erişim sıkıntısındaki bazı bankalar yarım açılıyor, bazıları açılmıyor, bazılarına ise tam erişim sağlanmıyor.

(Habertürk)

Yorumları anladık ama Paris Antlaşması tam olarak ne diyor? – Funda Gacal

İki hafta süren 21. Birleşmiş Milletler Taraflar Konferansı sonucu nihayetinde Paris Antlaşması geçtiğimiz hafta, 12 Aralık Cumartesi günü yayınlandı. Küresel emisyonların %95’inden sorumlu olan 187 ülke COP21 öncesi ve esnasında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (BMİDÇS ya da İngilizce adıyla UNFCCC) ulusal katkı beyanlarını (INDC) bildirdi. Kyoto’nun sona ereceği 2020 yılı sonrasında devreye girecek Paris Antlaşması yeni iklim rejiminin çerçevesini belirleyecek.

Yeni iklim rejimi için kritik bu metin ucu açık ifadeler içerince kaçınılmaz olarak farklı eleştiriler aldı. Antlaşma, diplomatik nedenlerle özellikle ABD ve Fransa tarafından büyük başarı olarak yansıtıldı, pek çok bilim insanı ve sivil toplum ise metnin güçlü sinyaller gönderdiği ancak daha iddialı hedeflerle yola devam etmesi gerektiği görüşünde.

Bu yorumları bir kenara bırakıp Antlaşmada neler yazdığına bir bakalım. Bilimin rasyonel gücü bizimle olsun…

*

-Otuz bir sayfalık antlaşma metninin ilk yirmi sayfasında “Taslak Kararlar” bölümü, sonraki on iki sayfasında “Paris Antlaşması” yer alıyor. Antlaşma 2020’den sonra yürürlülüğe girecek olsa da iki bölüm de 2020 öncesi adımlara değinmiş.

Antlaşmanın Uygulaması ve Bağlayıcılığı: Taslak Karar, madde 1: “Taraflar Konferansı, Paris Antlaşması’nın BMİDÇS’nin altında uygulanmasına karar verir”. Antlaşma, Madde 20, Fıkra 1: “Bu Antlaşma imzaya açılarak tarafların icaz, onay ve kabullerini almalıdır. Antlaşma, 22 Nisan 2016’dan 21 Nisan 2017’ye kadar New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde tarafların imzasına açık olacaktır”. Antlaşma, madde 21, fıkra 1: “Bu Antlaşma, toplam küresel sera gazı emisyonunun %55’ini oluşturan elli beş ülkenin icazet, kabul, onay ve katılım şekillerini teminat ettikleri günden sonraki on üçüncü günde yürürlülüğe girer.

“Bağlayıcılık” kelimesinin ne ifade ettiği çok önemli. Bu maddeler kapsamında metne imza atıp Antlaşma ile muhatap olan her ülke için, Antlaşma hukuken bağlayıcı. Asıl soru Antlaşma’nın hangi kararları bağladığı ve yerine getirilmediğinde ne olacağı. Yazının devamında da okuyacağınız gibi, metin herhangi bir yaptırım ve ceza mekanizması içermiyor, sıcaklık artışındaki sınırı kesin dille ifade etmiyor ancak mevcut ulusal katkı beyanlarının yetersizliğinden bahsediyor ve taraflara katkı beyanlarını düzenli aralıklarla güncelleme yükümlülüğü getiriyor.

Sıcaklık Artış Limiti ve Ulusal Katkı Beyanları: Antlaşma, madde 2, fıkra 1-a “Bu antlaşma, sanayi öncesi dönemlere göre küresel ortalama sıcaklıklardaki artışı 2 °C derecenin mümkün olduğunca altında tutmayı; iklim değişikliğinin etki ve risklerini önemli ölçüde azaltacağının farkına vararak sıcaklık artışını 1,5 °C derecede sınırlandırmak için çabaları gözetmeyi amaçlar”. Taslak Karar, madde 17: “Endişe ile, ulusal katkı beyanları sonucu 2025 ve 2030’daki toplam sera gazı emisyonlarının en düşük maliyetli 2˚C derece senaryolarıyla örtüşmediğini hatta bu emisyonların 2030’da 55 gigaton seviyesine ulaşacağının tahmin edildiğini; emisyonları 40 gigatona düşürerek sıcaklık artışını 2 ˚C derecenin altında ya da IPCC’nin 2018’de yayınlayacağı raporla belirlenecek emisyon seviyelerine düşürerek 1,5 °C derecenin altında tutmak için belirtilen ulusal katkı beyanlarından çok daha yüksek emisyon azaltım çabalarının gerekli olduğunu not eder.

Paris Antlaşması, Kyoto’dan farklı olarak sıcaklık artışında üst sınırlardan bahsediyor ve tarafların bu sınırı hedeflemiş oluyor. Ancak sunulan ulusal katkı beyanları, metinde de “endişeyle” belirtildiği üzere, hedeflenen sınırlardan uzak bir noktayı, 3,5 derece daha ısınmış bir gezegeni işaret ediyor.

Ulusal Katkı Beyanlarına Yönelik 2020 Öncesi Hedefler: Taslak Karar, madde 20: “Taraflar Konferansı, 2018 yılında tarafların kolaylaştırıcı bir diyalog ortamında, Antlaşma’nın 4. madde 1. fıkrasında* belirtilen uzun erimli hedeflere yönelik kolektif çabalarının gözden geçirilmesine ve tarafların Antlaşma’nın 4. ve 8. maddeleri gereği ulusal katkı beyanları hazırlıkları hakkında bilgilendirme yapmasına karar verir.” Taslak Karar, madde 21: “Taraflar Konferansı, IPCC’yi 2018’de 1,5 °C derecenin sonuçları ve emisyon patikalarına ilişkin bir rapor yayınlamaya davet eder.

2018 yılında IPCC’nin 1,5 derece hedefine yönelik emisyon patikaları araştırmasını yayınlayacak olması ve bu araştırmanın çıktıları ışığında tarafların tekrar bir araya getirilmesi, ulusal katkı beyanlarının gözden geçirilmesi için bir umut olabilir. Ancak Antlaşma emisyon azaltım çabalarının beş yılda bir gözden geçirilmesini karar bağladığından 2020’de yürürlülüğe girecek antlaşma öncesi bu taahhütler güncellenmezse, taahhütlerin değiştirilmesi için bir sonraki tarih 2025 olacak.

Emisyon Patikası, Arazi Kullanımı ve Ormanlar: Paris Antlaşması, madde 4, fıkra 1* : “Uzun vadeli sıcaklık hedefleri için taraflar sera gazı emisyonları tepe noktalarına, gelişen ülkelerin daha çok zamana ihtiyaç duyacağını takdir ederek, mümkün olan en kısa sürede ulaşmayı ve hemen ardından, yüzyılın ikinci yarısında, insan kaynaklı emisyonlar ile karbon yutaklarıyla azaltım arasındaki dengenin eşitlik, sürdürülebilir kalkınma ve yoksullukla mücadele temelinde kurulabilmesi için mümkün olan en iyi bilimsel yöntemle hızlı azaltım sağlamayı taahhüt eder.” Paris Antlaşması, madde 5, fıkra 1: “Tüm taraflar, Antlaşma’nın 4. madde 1. fıkrasında bahsedilen hazne ve yutak alanlarını, ormanlar da dahil olmak üzere, koruma ve iyileştirmeye yönelik eylemlerde bulunmalıdır.

Paris Antlaşması, ormanların ve arazi kullanımının sıcaklık hedefleri bakımından öneminin vurgulayıp, bu alanların korunması için çağrıda bulunuyor. Ancak yüzyılın yarısı, yani 2050’den itibaren emisyonların karbon yutaklarıyla dengelenmesi uygulanacak yöntem nedeniyle yoruma açık. Bu madde jeolojik olarak dünyanın pek çok yerinde kullanıma uygun olmayan ve çevresel riskler taşıyan karbon tutma ve depolama yöntemlerini (CCS) ve jeomühendislik yöntemlerini akıllara düşürüyor.

Fosil Yakıtlar ve Düşük Karbonlu Kalkınma: Paris Antlaşması, giriş bölümü: “Taraflar Konferansı, gelişen ülkelerde sürdürülebilir enerjiye erişimin desteklenmesini, özelikle Afrika’da yenilenebilir enerjinin yaygınlaştırılmasının gerekliliğini kabul eder”. Paris Antlaşması, giriş bölümü: “Taraflar, ulusal kalkınma önceliklerine göre insana yaraşır ve kaliteli işler yaratılmasının ve iş gücündeki değişimin kaçınılmaz olduğunu göz önünde bulundurur”. Paris Antlaşması, madde 2, fıkra 1-b: “Düşük sera gazı emisyonu ve iklim değişikliğine dirençli kalkınma için mali akışın sağlanması hedeflenir.

Kömür, doğal gaz, petrol ve fosil yakıt kelimeleri antlaşmanın hiçbir yerinde geçmiyor. Afrika’ya atıfta bulunarak yenilenebilir enerjiye geçiş, enerjiye erişimin arttırılması, düşük karbonlu kalkınma strajilerinin geliştirilmesi ve insana yaraşır işlerin yaratılması hedefleri enerji yatırımlarının fosile yakıtlardan yenilenebilirlere kayacağı sinyallerini güçlendiriyor.

Kayıp ve Zarar Mekanizması: Taslak Karar, madde 52: “Taraflar, Antlaşmanın 8. maddesinin herhangi bir tazminat ve sorumluluğa dayanak içermediğini kabul eder.”

Atıfta bulunulan madde 8, iklim değişikliğinin ve iklim değişikliğine bağlı aşırı hava olaylarının yol açtığı ve açabileceği kayıp zararların önemini tanıdığını belirtiyor ve iş birlikleri ile afet planlamasına ilişkin bir dizi kararı barındırıyor. İklim krizi tanınıyor ancak çözümün ve iklim adaletinin nasıl tesis edileceğinin altyapısının sunulmaması metnin diğer bir eksiği. Not edeyim; zirve biterken, Filipinler’i vuran Melor Tayfunu’nda şimdiye kadar sekiz kişinin hayatını kaybettiği rapor edildi…

Finansman: Taslak Karar, madde 54: “Taraflar Konferansı, gelişmiş ülkelerin anlamlı eylemler ve uygulamada şeffaflık çerçevesinde 2025 yılı hedefleri doğrultusundaki seferberliklerini sürdürmesini ve 2025 Taraflar Konferansı öncesi, gelişen ülkelerin ihtiyaç ve önceliklerini göz önünde bulundurarak yıllık en az 100 milyar Amerikan Doları’ndan başlayan bir mali hedef belirlenmesine karar verir.

Antlaşma bu haliyle yıllık en az 100 milyar doların “seferber edilmesini” karara bağlıyor. Ancak güncel rakam, ihtiyaç duyulan finansmanın çok altında. Mücadele ve uyum için 2020’ye kadar yıllık ortalama finansman ihtiyacı Birleşmiş Milletler Çevre Programı’na (UNEP) göre 800 milyar dolar, Uluslararası Enerji Ajansı’na göre ise 1 trilyon dolar. Ayrıca finansman kaynakları detaylandırılmadığı için finansmanın kamu kaynaklarından mı özel kaynaklardan mı karşılanacağı net değil.

Türkiye: Türkiye ulusal katkı beyanı ile emisyonlarını iki katına çıkarmayı taahhüt etmişti. Zirveye anlamlı bir emisyon azaltım taahhüdü vermeden iklim finansmanından yararlanma hedefiyle katıldı. Türkiye’nin kötü karnesi gözlerden kaçmadı, Paris Antlaşması bu haliyle Türkiye’nin özel şartlarına herhangi bir atıfta bulunmazken Türkiye, iklim finansman araçlarından birinin, Yeşil İklim Fonu’nun dışında kaldı. Türkiye’nin özel şartlarının COP22’ye kadar dikkate alınabileceği zirvede sözel olarak ifade edildi. Bununla beraber, Meksika, Çin ve Güney Afrika gibi Türkiye’nin sınıfındaki diğer ülkeler emisyon artış hızlarını yavaşlatıp 2030 yılına kadar düşüş eğilimini başlatacaklarını taahhüt ederken Türkiye’nin emisyon artış hızını artırmayı taahhüt etmesi küresel seferberlikteki pozisyonunu sorgulatıyor.

Bağlayıcı olsun ya da olmasın, iklim krizine karşı Paris Antlaşması’nın ve her birimizin önünde dayanıklılık ve hız gerektiren bir maraton var. Kendimizi nasıl tanımladığımıza bağlı olarak ülkeler, kentler, şirketler, sivil toplum ve bireylerin savunduklarını, seçimlerini, üretim ve yaşam biçimlerini sorgulaması gereken tek seferlik bir maraton bu. Ben kendi adıma Paris’ten çıkan bu metni daha güçlü ve gerçekçi kararlar için bir altyapı olarak okumaya, doğru mesajlarla umudumu güçlendirmeye niyetliyim. Dengeyi ve adaleti sokakta, hukukta, ekonomide ve birbirimizde aradığımız şu günlerde ucu açık cümleler arasında emin olduğum tek bir şey var zira; adalet biz inşa etmedikçe asla var olmayacak.

Nusaybin’de sokağa çıkma yasağı kaldırıldı

Nusaybin’in 15 mahallesindeki sokağa çıkma yasağı bu sabah 10:00’dan itibaren kaldırıldı. İlçedeki altıncı sokağa çıkma yasağı, dört mahallede 11 gündür, 11 mahallede de dört gündür sürüyordu.

8

Nusaybin Kaymakamlığı’nın resmi internet sitesinden yapılab açıklama şu şekilde:

“İlçemizde artan terör olayları nedeniyle vatandaşlarımızın can ve mal güvenliğinin sağlanması, bozulan huzur ve asayiş ortamının tekrar tesis edilebilmesi için 5442 Sayılı İl İdaresi Kanununun ilgili hükümleri gereğince belirtilen bölgelerde (Abdulkadirpaşa Mahallesi, Fırat Mahallesi, Dicle Mahallesi, Yenişehir Mahallesi, Yenituran Mahallesi, Yeşilkent Mahallesi, Mor Yakup Mahallesi, Zeynelabidin Mahallesi, Kışla Mahallesi, 8 Mart Mahallesi, Gırnavas Mahallesi, Devrim Mahallesi, Selahaddin Eyyubi Mahallesi, İpekyolu Mahallesi ve Barış Mahallesi) sivil vatandaşların zarar görmemesi amacıyla ilan edilen sokağa çıkma yasağı 24 Aralık  2015 Perşembe günü saat 10.00’dan itibaren kaldırılmıştır.

Kendi can ve mal güvenliklerinin sağlanması amacıyla uygulanan sokağa çıkma yasağına göstermiş oldukları hassasiyetten dolayı vatandaşlarımıza teşekkür ederiz.”

İlçenin Abdulkadirpaşa Mahallesi, Fırat Mahallesi, Dicle Mahallesi, Yenişehir Mahallesinde 14 Aralık’tan beri yasak sürüyordu.

21 Aralık’ta da Yenituran Mahallesi, Yeşilkent Mahallesi, Mor Yakup Mahallesi, Zeynelabidin Mahallesi, Kışla Mahallesi, 8 Mart Mahallesi, Gırnavas Mahallesi, Devrim Mahallesi, Selahaddin Eyyubi Mahallesi, İpekyolu Mahallesi ve Barış Mahallesinde yasak ilan edilmişti.

 

(Bianet)

Haydarpaşa Garı trenlerine kavuşuyor

Haydarpaşa Garı için mücadelede sona yaklaşıldı. Gar aslına uygun restore edilecek ve Ulaştırma Bakanlığı’nın planlarında trenler yine gara girecek.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Hazal Ocak’ın haberine göre aslına uygun restore edileceği müjdesinin ardından Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın hazırladığı yeni planların ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı. Yeni planlarda trenler yine gara girecek. Bölgede planlanan birçok ticaret alanı ise iptal edildi.

7

2010’da atlattığı şüpheli yangınla çatısı tamamen kül olan Tarihi Haydarpaşa Garı’yla ilgili geçen yıl eylül ayında Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce proje hazırlanmıştı. Garın otele dönüşmesinin de önünü açacak şekilde kafeterya ve asansör eklemesi yapılan projeye Kadıköy Belediyesi ruhsat vermemişti. Bir yılın ardından Devlet Demiryolları İşletmesi Genel Müdürlüğü tarihi gar için geri adım atarak aslına uygun yeni bir restorasyon projesi hazırladı; Kadıköy Belediyesi de bu projeye ruhsat verdi.

Şimdi de Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, sivil toplum kuruluşları, bilim insanları ve halkın 10 yıldır süren mücadelesi sonucu geri adım atıyor. Edinilen bilgiye göre yeni hazırlanan planlar kapsamında trenler tarihi gara geri gelecek ve birçok ticaret alanı da iptal edilecek.

Yeni imar planlarının içeriğini aktaran İstanbul Büyükşehir ve Kadıköy Belediyesi’nin CHP’li meclis üyesi Hüseyin Sağ, yeni planda 200 bin metrekarelik ticaret alanının ciddi oranda küçültüldüğünü ve AVM yapılmayacağını belirtirken, “Devlet Demir Yolları’na ait lojmanlar, binalar, hangarlar ve ağaçlar korunacak. Raylı ulaşıma kapatılan gar yeni proje ile birlikte eski görkemli günlerine geri dönebilecek. Kadıköy Belediyesi tarafından yapılmak kaydıyla amfitiyatro yapılabilir. İlk planların ne kadar yanlış olduğunu planı yapan kurum ve kuruluşlar da fark etti ve planı revize ediyorlar. Yeni planlar dijital ortamda var ve onay bekliyor” dedi.

 

(Cumhuriyet)