Futbolu pek bilmem ama bu isimleri hep duyarım, görürüm gazetelerde internette. Yılmaz Vural, İlhan Cavcav vb.
Yılmaz Vural Gençlerbirliği’nde beş gün teknik direktörlük yaptıktan sonra Gençlerbirliği Spor Kulübü Başkanı İlhan Cavcav tarafından görevinden alınıyor.
Bunun üzerine Türkiye Spor Yazarları Derneği’ndeki basın toplantısında kulüp başkanı ve kendisi arasındaki diyalogu anlatıyor.
Şöyle olmuş:
İlhan Cavcav demiş ki kendisine “13 oyuncu istemişsin. 20-25 milyon eder. Karar aldım vazgeçmem yardımcı hocaların ilk maaşını vereceğim sana da birkaç kuruş vereceğiz.”
İşte Yılmaz Vural bu söz üzerine “patlamış” ve demiş ki Cavcav’a “Sen ne diyorsun. Çingene miyiz. Olmaz” demiş…
Yılmaz Vural “haklı”…
Yılmaz Vural Çingene mi ki bir ton kağıt toplasın eline 15 TL geçsin…
Yılmaz Vural Çingene mi ki Sulukule de, Küçükbakkalköy’de, Kağıthane’de, Çinçin’de, Sakarya’da, Sarıgöl’de evi yıkılsı, kamulaştırılsın, 2 bin-20 bin TL verilip eline sokağa atılsın.
Yılmaz Vural Çingene mi ki, Pendik’te bir çadırda atık kuyudan su içsin?
Yılmaz Vural Çingene mi ki çadırda çocukları fareler, yılanlarla boğuşsun,
Yılmaz Vural Çingene mi ki kazandığı 3-5 kuruşla çocuklarını okula göndermeyi becerebilsin?
Yılmaz Vural Çingene mi ki çocukları sınıfta arka sıralara oturtulsun.
Yılmaz Vural Çingene mi ki yılbaşında elleri kanayarak topladıkları kokinaları kardan dolayı satamadığı için ağlasın…
Yılmaz Vural Çingene mi ki her gün dili sürçen milyonların hakaretine uğrayıp sesini çıkaramasın…
Yılmaz Vural Çingene değil ama biz hepimiz #Çingeneyiz Özür dile Yılmaz Vural dili sürçenlere model olursun belki…
106 insan Diyarbakır’a gitti. Barışa ses olmak için gittiler. Sur halkını dinlediler, yerel yöneticilerle görüştüler, geç olmadan müzakere dediler. Ama medya onları görmedi.
Oya Baydar Diyarbakır’da gazetecilere “Ben buraya hep birlikte çığlık atmak için geldim. Son altı gün içinde 106 arkadaş bir araya gelip geldik” diyordu. “Silahlar sussun, zulüm bitsin, barış konuşulsun” isteğiyle yola çıkmış 106 kişi*; bu ülkenin tanıdığı akademisyenler, gazeteciler, sanatçılar, hak savunucuları… Herhangi bir başka ülkede olsa, insanlar kafalarını çevirip o yana bakar; en kötüsünde bile meraktan bakarlar.
Dün 106 insan Diyarbakır’a gitti. Temmuz ayından bugüne süren sokağa çıkma yasakları sona erdirilsin demeye; kentlerin etrafındaki polis ve asker müsaderesi kaldırılsın; insanların insan onuruna yakışır bir şekilde yaşaması sağlansın demek için. Ve bu sayılanlar bir devletin yapması gereken temel işlerden biri. Bir devlete bunu sivillerin anlatması gerekmez… Tabi normal şartlarda, normal bir ülkede bu böyle. Ancak Türkiye’de tarih karanlık, her güne anılacak bir katliam yapılmadan bitmeyecek bir şiddet sarmalı içindeyiz yıllardır.
Bodrum’dan yola çıkıp barış için yürüyen insanlara da Diyarbakır’da gazla, tazyikli suyla hoş geldin dedi devlet.
Barış yolcularından sanatçı Yasemin Göksu yaşadıklarını şöyle aktardı:
“Diyarbakir’daki Basın açıklamasında ‘göstericilerin attığı’ söylenen bomba, polisin attığı ses bombasıydı. Biz tamamen sivil ve barışçıl bir ziyarette bulunduk. Basın açıklamamızdan sonra da Diyarbakır halkı ile birlikte yürümek istedik. Üstelik izni alınmış bir eylemdi bu! Ama polis çok sert müdahele etti. Hem basınçlı su, hem çok keskin ve yoğun bir gaz saldırısı altında kaldık. Çok şükür bir kaç yaralı dışında hepimiz iyiyiz”.
Oysa daha dün Barış Grubu üyelerine Diyarbakır valisi kamuoyuna resmi internet sitesinden yaptığı duyuruda ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getirmişti.
Valiyi ziyarete giden heyet ise Sur halkından neler yaşadıklarını daha birkaç saat önce dinlemişti. Barış olsun geç olmadan diyerek Diyarbakır’a giden grubun düzenlediği buluşmada sokağa çıkma yasağı uygulanan Sur ilçesinde öldürülen İsa Oran’ın babası şöyle diyordu “Bana git o çocukları barikatların arkasından kaldır, cenazeni al diyorlar. Kağıt imzala, ölürsen sorumlu biz değiliz diyorlar” diye anlatıyordu yaşadıklarını. Olunun bedenine kavuşamamış bir baba böyle diyor. Peki, ona kağıt imzala diyen kim? Yanıtlıyor: “Savcı, vali yardımcısı”.
Diyarbakır’da olan gazeteci Ümit Otan “Diyarbakır’da barışı aradık. Şimdilik bulmak epey zor görünüyor…” diye özetliyor izlenimlerini.
Durum vahim. Son aylarda böyle birçok vahim olay yaşanıyor; insanlar yaşadıkları zulmü, acıları anlatmaya çalışıyor. Dinlemek için gidenlerin çabası ise boşa çıkarılıyor çünkü bu olayı duyurmakla mükellef medya, başka bir yere bakıyor.
Bugün sadece iki gazetenin ilk sayfasında yer bulmuş Diyarbakır’a giden 106 hak savunucusunun haberi: Özgür Gündem ve Cumhuriyet. Evrensel yeni yıl gazetesi hazırladığı için iç sayfada neredeyse tam sayfa haberi aktarmış.
Diğer gazetelerin ortak haberi “Erdoğan’ın umreye gidişi”.
“Biz” dedi, “bu ülkede koşulların yarattığı yeni bir türüz. Aslında kafatasımız, içinde düşünmemizi, duygulanmamızı sağlayan bir beynimiz vardı. Zamanla beynimiz eridi, kafatasımız işlevsiz hale dönüştü. Bilirsiniz milyonlarca yılda evrimleştiğimizi, organlarımızın işlevselliğinin geliştiğini ve tabiatın boşluk kabul etmediğini. Kafa işlevsizleşince onun yerine gördüğünüz gibi böyle biçimsiz kaya kütleleri oluştu.”
Hayretle baktım.
Beyin yoksa, kafatasının yerinde kaya parçaları oluşmuşsa buna ne ad verilebilirdi? Yani hâlâ insan mıydı bunlar? Sordum:
“Peki, size insan diyebilir miyiz?”
Çakıl taşı sesiyle, “Yok” dedi, “artık insan değiliz. Ne olduğumuzu biz de bilmiyoruz. Sanırım tarih buna da bir ad verir zamanla.”
Ben öyle merakla incelemeye devam ederken birden aklıma geldi, görebiliyorlar mıydı çevrelerini? Sanki çok doğal bir şeymişçesine görme yetilerini de kaybettiklerini, kapkaranlık bir dünyada yaşadıklarını söyledi. Bunun üzerine merakım daha da arttı. Beynin erimesi, kafatasının yok olması ve yerine kaya kütlelerinin oluşması sanırım ansızın olmamıştı. Çakıl taşı gıcırtısıyla, tepedeki kütlenin dağdan yuvarlanması arasında bir ses çıkarmıştı konuşmadan önce.
“Bu ne?” dedim, “Gülüyorum,” dedi. ‘Demek böyle gülüyorlar,’ diye düşündüm onu dinlerken.
“Bilirsin, insan olmanın temel özelliği farkına varmaktır. Gördüğünü anlamak, kavramak, değerlendirmektir. Acılar, haksızlıklar karşısında susmamaktır. Biz önce anlama, kavrama eksikliğine düştük. Haksızlıklar karşısında sustuk. Sustukça dilsizleştik. Evet, evet, önce dilsizleştik. Sözcüklerimizi ezdik, parçaladık. Ardından öyle büyük bir sessizliğe gömüldük ki kardeşlerimizin, evlâtlarımızın, komşularımızın, tanımadığımız başka insanların yaşadıkları acıları görmemiz hiçbir şeyi değiştirmedi; çünkü dilsizdik, çünkü yalnızca susuyorduk. Sonra gördüğümüz halde tepki vermediğimiz için görme yetimizi de zamanla kaybettik. Çalışmayan organ çürür. Gözlerimiz bu süreçte körleşti. Konuşmayınca, görmeyince, dilsizleşince kafatasımız küçüldü, küçüldü; o küçüldükçe yerinde kaya kütleleri belirdi.”
Doğrusu üzülmüştüm. Ona bakarken büyüklerimizin yaramazlık yapan, ele avuca sığmayan çocuklara söylediği, ‘Sonra Allah seni taş eder’sözleri gelmişti aklıma. Artık ne günah işledilerse bunların da kafaları öyle taşlaşmıştı galiba. Derin bir sessizliğe gömülmüştük ikimiz de. Onu kendi yalnızlığıyla baş başa bırakmaktan başka çare yoktu ama yine de sormadan edemedim:
“Bu durumu tanımlamam için sana bir ad vermem gerekiyor. Adın ne olsun?”
Boynunun üstündeki kaya kütlesini ağır ağır sallayarak yanıtladı sorumu:
“Kısaca taş kafa dersin bana,” dedi, “Taş kafa, taş.”
NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.
Öykü: Ferhan Şaylıman
Fotoğraf: Sanatçısı bilinmiyor. İnternette karşısına çıkıp, yazara ilham vermiş.
Tunç Kurt’un öykülerinde buram buram Ege, büyük şehirde küçücük kalmış bireyin yalnızlığı, bir öykü kahramanı olarak yazar, bir helvayla bayram havası yaşanan çocukluk, geçmişin gölgesinde tüketilen yaşlılık, en kötü durumda bile gülümseten mizah var.
Başka ülkelerin bir yılda yaşamadığı toplumsal acıları biz bir haftada yaşıyoruz. Her yanımız yara bere, çürük çarık; hayata karışmak bile zor geliyor. Uyusak uyusak, gözlerimizi açtığımızda her şey kara bir rüya olsa ve güneşli güzel günlere uyansak… Nice zaman gözlerimiz kapalı yatakta dönüp durduk ama dermanımızın kaçmakta değil, inadına yaşamakta olduğunu fark edince, başımızı gömdüğümüz yorganı fırlatıp attık. Bir gece yarısı, radyoda dinlediğim programda Jehan Barbur mealen, ‘Her toplumsal olaydan sonra konserler iptal ediliyor. Acılar ortak acımız ama müzik mutlaka insanları çılgınca eğlendiren bir şey değildir. Biz ölülerimizi bile müzikle uğurlarız,’ diyordu. Biz de kendimizi filmlerle, müziklerle, kitaplarla sağaltmaya karar verdik. Annesine kitabını, ‘Keşke beni merhametli ve vicdanlı yetiştirmeseymişsin, her şeye üzülüyorum,’ diye imzalayan Tunç Kurt’un yazdıkları da okuyana iyi gelecek, derdine derman olacak cinsten.
Bay Prada Nasıl Öldürüldü? dört bölümden oluşan bir öykü kitabı, her bölüm ruhuna uygun epigraflarla açılıyor. Arkadaş Z. Özger’den “yırtarak geçiyor kalbimizden / hayatı da törpüleyen zaman” alıntısıyla; kentsel dönüşüm, 77 yılının kanlı 1 Mayıs’ı, taşra elitizmi, Gezi gibi toplumsal konuların ele alındığı ilk bölüme giriş yapıyoruz.
Hayata ‘markalı’ gözlükler gerisinden bakan bir iş adamı, avam ‘Zeliha’ olan adının, sosyetik ‘Derin’ olabilmesini sağlayacak parayı bulmak için erkeklerle yatan bir üniversite öğrencisi, kaderine küfreden Çingene Kako ve lahana yemekten imanı gevreyen ayısı Yadigâr; Bay Prada Nasıl Öldürüldü öyküsünde boy gösteriyor. Almodovar filmleri gibi kesitler halinde ilerleyen parçalı metinler, öykünün sonunda kesişiyor.
“Allah’ı gördün mü heç? Görmez olur musun, rabbin meleğisin sen” dedi. Tövbe tövbe… Allah görülür müymüş hiç? Hapiste polis sakallı adamın fotoğrafını gösterip tanıyor musun bunu, dediydi… Sabaha kadar dövdü sopaylan. Allah’ıma kitabıma bilmiyorum, dedim. İnanmadı. “Ulan söyle nerde olduğunu yoksa sana bi yapıştırırım Allah’ı tersten görürsün!” dedi. Yeminler ettim, inandıramadım. Gözümün üstüne vurdu sopayı. Allah’ı ne tersten ne düzden görmüşlüğüm var ama o gün bir gözümün feneri söndü. Sakallı adamı bulamadılar. Yıllar sonra inandılar bana, saldılar. “Gördüm ama Allah ile kul arasına ben girmem.” Toplumsal dertler barındıran öykülerin illa çatık kaşlı olması gerekmediğinin, güler yüzlü olarak da anlatılabileceğinin göstergesi Baston Hırsızı.
Çiçek Sepeti, kurucu cumhuriyetteki militarizmle, elitizmle çocuklar üzerinden hesaplaşan bir öykü. Öyle ya; Türkiye sınıfsız bir cumhuriyet ama parlak önlüklü zengin çocukları sınıfın ön sıralarında otururken, solgun önlüklüler arka sıralarda kerhen oturur. Bu kafası kazınmış erkek ya da don lastiğiyle örgüsü tutturulmuş kız çocuklarının çoğu beşi bitirmeden usulca ortalıktan kaybolur. Onları daha sonra ya bir kaportacıda arabanın altına yatmışken ya da babası yaşındaki kocasının peşi sıra ayaklarını sürüklerken görürsünüz. İlk bölüm Berkin’e adanmış Dumankuş öyküsüyle sona eriyor.
İkinci bölüm daha deneysel öykülerden oluşuyor. Yitik, Cicuta, Vakur Gri X ve Tavuklar, yazarın metne dâhil olduğu kahramanla konuşup kendisinin de kahraman olduğu post modern öyküler. Kahramanın, yazarın kâbuslarına girerek, kendini zorla yazdırdığı bir metin, Yitik. “Bunun ne önemi var? Kâbuslarımı kaleme almadan öncesini hatırladığına göre elbette ki benden önce vardın. Ama varoluşunun bir anlamı yoktu. Var olduğunu kimseye gösteremedikten sonra ilk olmanın ne anlamı olabilir ki? Zaten bu yüzden çıkmadın mı karşıma? Bu yüzden göstermedin mi kendini? Sen gerçek anlamda var olmak istiyordun, belki de varoluşuna bir şahit istiyordun. Tanrı, kullarından önce de vardı. Fakat kullar olmadan Tanrı’nın varlığı gerçekten anlamlı olabilir miydi? Sen varoluşunu anlamlandırmak için bana ihtiyaç duyuyordun, haksız mıyım?”
Cicuta’da -başrolünde Jim Carey’nin oynadığı, Peter Weir’ın yönettiği Truman Show filmindeki gibi- kurgunun içinde yaşayan kahraman zaman zaman durumu fark eder gibi olsa da, tanrıyazar öyküsüne tam olarak hâkimdir; kaldı ki kendisini öykünün içine çekmeye çalışan kahramanın sonu da ölümdür.
Yazarla kahramanı arasındaki mücadeleyi anlatan öykülerin yanı sıra Foton Çağının Peygamberleri gibi kentli orta yaş evli erkeklerin sıkıntılarını anlatan gücünü basitliğinden alan usta işi öyküler de var bu bölümde.
Üçüncü bölümde yazar bireyin -belki biraz da kendi- iç dünyasına giriyor; aşk, ölüm, özlem kokuları taşıyan öyküler bunlar, ortak baharatları da yalnızlık. Zaten girişteki Cortazar alıntısı da bunun ipucunu veriyor: “Hayat bana kimsesiz bir ada, kimsesiz bir oda olabilir.” Hiçbir Zaman ve Mabab Avleh İdriteg birbiriyle ilintili, Ege’nin köylerinde geçen, yazarın çocukluğundan izler taşıyan öyküler. Yazarın çocukluğuyla hesaplaşmadan yol alması mümkün değildir, öyle ki bu hesaplaşma bazen tüm yazı hayatı boyunca bile devam edebilir. Çocukluk yitirdiğimiz en kıymetli hazinemizdir, zaman zaman elimize oradan çamura batmış bir sikke, bacağı kırılmış ufak bir heykel ya da taşı düşmüş bir yüzük geçer. Yaşanan günlerden arta kalan tortu, bazen boğazımızda bir düğüm bazen de dudağımızda yukarı doğru bir kıvrımdır. Tunç Kurt, bu tortuları öykülerine ustaca yediriyor, kâh gülümseyerek kâh hüzünlenerek okuyoruz yazdıklarını.
Mutsuz Yaradılışlı Çinakoplar Sevmez Beni, yalnızlık duygusunu bize en iyi veren öykü, yaşamakla ölmek arasında farkı kalmayan kahramanın, yaşamdan yana tavır almasıyla, belki de bundan sonra o kadar da yalnız kalmayacak düşüncesiyle bitiyor öykü.
Sadece, Kötücül Mantarlar isimli öyküden oluşan son bölüm, yazarın yaratırken nasıl bir orman patikasından geçtiğini anlatan, adeta manifestosunu fısıldayan bir öykü. “Yaşadıklarımı mı yazıyorum, yoksa yazdıklarımı mı yaşıyorum? Gerçek ve yalan yekpare. Kâğıdın kadınsı hazzını mı, kalemin erkeksi iktidarını mı yaşıyorum bilmiyorum. Yaratmanın sancısına katlanıyorum marazi bir tutkuyla.”
Her ne kadar Vakur Gri X öyküsünde kahramanın ağzından kendisiyle dalga geçmişse de, şiir de yazan bir öykücü Tunç Kurt. “Öykücülerin şiire düşkünlüğünü hiçbir zaman anlamamışımdır. Hatta öyküye hevesli şairlerin öykülerini de sevmem. / Neden içinde yazı olan şeyleri sevmediğini söylemedin. / Yazar, şair dediğimiz kimseler ne kadar güzel yazarsa yazsın muhayyilesinde kurduklarını hiçbir zaman yazıya kusursuz bir şekilde aktaramaz. Bu yüzden yazı kusurludur, sakat bir tarafı vardır. Kusursuzluğa inanır mısın? / İnanmam. / Ben de inanmam. O yüzden okumayı sevmem. Ben dinlemeyi severim.” Şiir’in kız kardeşi Öykü tanımını sahiplenen bir kitap Bay Prada Nasıl Öldürüldü?, Arkadaş Z. Özger, Edip Cansever, Turgut Uyar, Metin Eloğlu, Baudelaire… kitapta, hem dizeleriyle hem de ruhlarıyla yer alıyor. Kimi öykülerde yazıyı yükselten şiirsel bir dil varken kimilerinde düpedüz düzyazı şeklinde yazılmış şiirler okuyoruz. Öykü yanından ziyade şiir yanı ağır basan metinler, bilinçli bir tercihle bölüm sonralarına yerleştirilmiş.
Tunç Kurt’un öykülerinde buram buram Ege var, büyük şehirde küçücük kalmış bireyin yalnızlığı var, bir öykü kahramanı olarak yazar var, babanın getirdiği helvayla bayram havası yaşanan çocukluk var, geçmişin gölgesinde yitirilen akıldan kalan kırıntılarla tüketilen yaşlılık var, en kötü durumda bile gülümseten mizah var… Ama yılgınlık yok, kasvet yok, çatık kaşlı bir bilmişçilik yok, karanlık yok. Bay Prada Nasıl Öldürüldü? steril hijyenbeyazı ya da gamlı baykuş kabuskarası bir kitap değil; o tam da yazarın istediği gibi vakurgrisi bir X. Ak ve Kara arasındaki bilinmez X’i keşfetmek için yol sizi çağırıyor. İyi yolculuklar…
Tunç Kurt, Bay Prada Nasıl Öldürüldü?, Nota Bene Yayınları, Öykü, 112 Sayfa, 2015
Yeni yılda hayat size umut, mutluluk, sağlık, huzur ve barış getirir umarım.
Nice güzel yıllarınız olsun sevdiklerinizle …
170 derecede 30 dakika
Malzemeler:
200 gr tereyağı
200 gr bitter çikolata
300 gr şeker
100 gr krem peynir
200 gr yumurta (4 adet orta boy)
150 gr un
1 tutam tuz
1 çaykaşığı kabartma tozu
İsteğe bağlı ceviz ve çikolata parçaları
Yapılışı:
Not : şeker oranı % 70 oranında ki çikolata için. Eğer %50 oranında çikolata kullanacaksanız şeker oranını 75-100 gr civarında azaltın.
Fırını 170 dereceye ayarlıyoruz.
Tereyağını eritin, ateşten alıp içine çikolataları koyup karıştırarak erimesini sağlayın. Soğuması için kenara koyun.
3.Mutfak robotuna yumurta ve şekeri koyup kabarana kadar çırpın.
Daha sonra krem peyniri ekleyin, biraz daha çırptıktan sonra un ve kabartma tozunu yumurtalı karışıma ekleyip unun topakları kaybolana kadar karıştırın.
Bu karışıma daha sonra çikolatalı karışımı ekleyin ve yağlanmış fırın tepsisine koyun.
170 derecede yaklaşık 30 dakıka pişirin. Afiyet olsun
Fotoğraflarda görüyoruz onları… Acıya, korkuya, ölüme, hasrete, açlığa, susuzluğa, soğuğa, kanlı, yıkık sokaklara şahit, bedenlerine büyük gelen yorgun bakışlarını… Bilinmezliğe yürür birbirine yetişemeyen minik adımları. Ailelerinden biri ya da bir yakınları yanlarındaysa, sıkıca bağlanır ona hayata tutunur gibi avuçları. Diğerinde ya arkalarında bırakamadıkları bir eşya, bir yastık mesela, küçük bir çuval, battaniye, oyuncak, hayalini kurdukları yeni hayatlarına savaştan kaçırdıkları… Taşıdıkları yük ağır gelir de belli eder halleri çocuk olduklarını. Ele verir gözlerinden belli belirsiz geçen ışıktaki umut ve çocuk olmalarındandır toza bulanmış minik elleri ile soluklandıkları yerlerde oyun kurmaları.
Fotoğraf:Deniz Pirinçciler
İçinden facia, mülteci, bot, dram geçen haberlerden biliyoruz onları… Elimiz titreyerek tıklıyoruz son dakika diye önümüze düşen, Ege’nin soğuk sularına karışan sonlarını. Rakamlar açıklar mı savaştan kaçıp denizde boğulan, insanlığın kaçta kaçı? Kıyıya vuran küçük bedenlerin sessiz çığlığı yayılıyor kıyılardan dünyaya, simge oluyor da yaşananlara, yetmiyor durdurmaya. Çaresizlik ve öfke vuruyor kıyılarımıza.
Fotoğraf :Deniz Pirinçciler
Küçük bir kızın saç örgüsü kesiliyor sonra, pembe tokası ile ucunda… Kalmalı doğduğu topraklar gibi kıyının bu tarafında… Ağırlık yapmasın diye o küçük kıza, olur da bindiği bot batarsa… Canları turuncu yeleklerine emanet, bir de uzun pazarlıklarla ulaşılan, taşıyabileceğinden çok daha fazlasını yük (!) olacakları o basit, yamalı, ilk kez binecekleri lastik bota. İnsanlığın en vahşi öyküsünün tam ortasında, doğup büyüyemedikleri topraklardan çok uzakta, uyku vaktini beklerler kuytularda. Karanlık çökünce, hayaller fora dört bir yanı denizlerle çevrili umuda…
Fotoğraf : DHA
Sokaklarda rastlıyoruz onlara… Kaldırımlarda. Daha güvenli olur diye muhtemel, o lastik botun ortasına oturtulmadan önceki karşılaşmalarımızda. Kayboluyor yüzlerinde hikayelerini ve bekleyişlerini taşıyan izler, yanlarından geçip gittikçe hızla… Sıradanlaşıyor, görünmüyor telaşlı kalabalığımızda. Belki de bir yerlerde tesadüf etmiş, gülümsemiş, sohbet etmiş ya da hiç fark etmemişizdir. Kanıksadığımızdan, hatta önümüze çıkıp hatırlattıklarından sanki onlar sorumluymuş gibi kızıp uzaklaştığımızdan teğet geçmişizdir. Hatırlarız o son dakika haberini içimiz titreyerek açıp, denizin ortasında savaştan barışa taşıyacağına inanarak bindikleri botun devrilişini izlemeye dayanamayınca. Bir şey yapamamanın huzursuzluğuyla.
İzmir’de Karşı Bisiklet adlı grup da her gün Konak’da, Basmane’de, artık her yerde rastladıkları mültecilere teğet geçmek değil, durup umuda yolculuklarına iz bırakmak ve barışı çağırmak niyetiyle işte tam da bu noktadan çıktı yola… Başına # koyup, MülteciÇocuklar İçin Örüyoruz dediler bu niyetin adına… “Çevre kirliliğine, nükleere, savaşa, ırkçılığa, trafiğe, orman ve kültür talanına KARŞI BİSİKLET !” olagelmişti mottoları birlikte pedal çevirmeye başladıklarından bu yana.
Çocukları ısıtmaya iki yün yetiyorsa…
Gruptan Gamze Sürücü‘nün anneannesinin, iki yaşındaki torunu Ekin’e, kazak örmek için iki yün istemesiyle doğdu kampanya. Madem ki iki yün ve biraz emekle bir çocuk ısınabiliyordu, mülteci çocuklar için de yapılabilirdi bu soğuk havada. “Mülteci halklarının acil ihtiyaçları dışında ortak bir duygu yaratmak, barışa ve kardeşliğe olan inancımızı çoğaltmak,bu soğuk kış günlerinde çocukların yüzünü biraz güldürmek, içlerini biraz olsun ısıtmak için kazak, yelek, bere, eldiven gibi kışlık giyecekler örüyoruz” çağrısı kulaktan kulağa yayıldı, büyüdü dayanışma…
Önce Karşı Bisiklet grubu ve yakınları örmeye başladı. Mülteci çocuklar için örüyoruz kampanyasını duyan, savaşa karşı barışı haykırmanın imeceyle üretime dönüşmüş haline kendi imkanınca bir ilmek attı. Örgü bilmeyen ya da zamanı olmayanlar yün, şiş aldı. Annesine, teyzesine, anneannesine, örebilen komşusuna, evde olan tanıdıklarına götürüp, onları giyecek çocukların hikayesini de anlattı. Balıkesir Üniversitesi’nden bir grup öğrenci harçlıklarını yolladı. Minik minik, rengarenk, sevgiyle örülmüş kazaklar, bereler, atkılar böyle ortaya çıktı.
Yeni yıla birlikte girdiler
Kısa sürede iki çuval örgü giysi toplandı. İzmir’de mültecilerin sorunları ve ihtiyaçlarıyla ilgilenen Halkların Köprüsü Derneği ile işbirliği halinde süren kampanyanın ilk paylaşımı yılın son günü yapıldı. “O çocuklar çıplak ayaklarıyla yürüdükçe biz üşüdük. Yalnızca onların küçük bedenlerini değil, ötekileştirmeyle, vurdumduymazlıkla üşümüş insanlığımızı da ısıtmaya ihtiyaç duyduk. Onlar için ayırdığımız zaman ve emeğimizle düşünüldüklerini hissettirmek, ördüğümüz giysilerle ellerimizin sıcaklığını taşımak istedik.” diyen Gamze Sürücü gibi bu paylaşıma ortak olmak isteyen Karşı Bisiklet, Halkların Köprüsü Derneği, Siyah Pembe Üçgen Derneği ve üniversite öğrencilerinden oluşan bir grup, yeni yıla mülteci çocukların sıcak gülümsemeleriyle girdi.
Barışa ilmek atmak için örüyorlar
İki yıl önce “Gel savaşın tekerine çomak sokalım” sloganı ile İzmir’den Hatay’a barış için bisiklet turu düzenleyen, geçen yıl Suruç’daki mülteci çocuklar için giysi yardımı toplayan Karşı Bisiklet, herkesi mülteci çocuklar için, sevgi ve barışla, savaşa karşı bir ilmek atmaya çağırıyor. “Toprağın üzerine çizilen sınırlar, acıların hayatlarımıza karışmasına engel değildir. Savaşların en büyük mağduru olan çocuklar sokakta, insani şartlardan uzak dört duvar aralarında açken, üşürken ve hayalleri ellerinden alınmışken, herkesin yaşananların bir parçası olduğunu fark edip sorumluluk alması gerekir. ” diyen grubun amacı, giysi ihtiyacını karşılamaktan öte, bu bakışı yakalayıp kalıcı çözümler için mücadelenin çoğalması.
Ben ne yapabilirim?
Sadece iki şiş ve iki yumak yünle dahil olabilirsiniz Mülteci Çocuklar İçin Örüyoruz dayanışmasına. Örgü bilmiyorsanız ya da zamanınız yoksa yün alıp gruba gönderebilir, toplanan yünleri örebilen tanıdıklarınıza ulaştırabilir ya da onlara hikayeyi anlatarak çocuklar için örmelerini isteyebilirsiniz. Kampanyayı çevrenizde duyurabilir, sosyal medyada paylaşabilir, kadın dernekleriyle, topluluklarla iletişimi sağlayarak dayanışmayı çoğaltabilirsiniz. Şimdiye dek toplanan örgülerin hepsi çocuklara ulaştı. Ķış daha yeni başlıyor ve daha çok örgüye, yüne ihtiyaç var. Dahası savaştan kaçan çocuklarla sevgi, emek, dayanışma, barış, umut renginde küçük anlar paylaşmaya… Gözlerinin içine bakıp hayatlarına dokundukça, belki bir kazakla ya da sadece sarılarak, ruhumuzun da onlarla birlikte ısınmasına…
#Mülteciçocuklariçinörüyoruz projesine dair gelişmeler ve duyurular
Biliyorum tam bir sinem filmi ismi gibi oldu. Fark ettim. Ama kabul edin, ilginizi çekti değil mi? Acaba neden sular yükselecek ve ne olacak sular yükselince diye sorduğunuzu da düşünüyorum. Yılın ilk günü kaleme aldığım bu yazıda bu sorulara beraber cevap bulmak isterim. Hatta biraz da acaba engel olabilir miyiz diye düşünüyorum.
Yandaki sadece bir ekran görüntüsü. Akşam evimde sıcacık oturur iken, elime aldığım modern çağ oyuncağı olan cep telefonuma düşen bir mailden aldım. ABD merkezli, iklim çalışmalar yapan İklim Merkezi isimli araştırma merkezi bir çalışmasını yıl sonuna yetiştirmiş ve tüm dünyada alanda çalışan kişilere iletmiş. Bu aslında basit bir şekilde bir haritalandırma çalışması. Ama etkisi çok güçlü.
Bugüne kadar iklim değişikliği ile ilgili tüm konuşmalarda mutlaka havaların ısınması sonucu, buzulların da erimesi ile beraber, deniz suyu seviyesinde bir yükselme olacağı konuşuluyordu. İşte bu bilgiyi haritaya aktarmış bu merkez. Tüm dünya haritasını almışlar ele ve üzerinde çalışmışlar. 2 derece sıcaklık artışı sonucunda oluşacak deniz seviyelerindeki artışın nereleri ne kadar etkileyeceğini harita üzerine işaretlemişler. Aynı çalışmayı 4 derecelik sıcaklık artışı ile bir kez daha yapmışlar. Bu iki çalışmayı da özellikle yan yana koyarak karşılaştırma imkanı yaratmışlar. Asıl çarpıcı olan da bu olmuş.
Herkes gibi bende ilk önce yaşadığım yere, Çanakkale’ye baktım. Hemen yanda gördüğünüz haritayı çıkardım ve bunun üzerine düşünmeye başladım.
Dünyamızın çevresindeki atmosfer aslında bizim her şeyimiz. Nefes almamızı sağlayan oksijen de orada, yaşamı devam ettirmemizi sağlayan yaşam döngüsü de onda. Bu kadar değerli bir tabakayı (dünyamızın çevresini sarmalayan bir tabaka) biz son zamanlarda durmadan kirletiyor ve de bizi korumasını da zorlaştırıyoruz. Her geçen gün fosil yakıtları tüketerek harcadığımız karbonu bu tabakaya salıyoruz. Oradan da başka bir yere gitmediği için dünyamızın çevresine sanki bir battaniye daha örtüyoruz. Her geçen gün de bu battaniye kalınlaşıyor ve dışarıya sıcaklık vermesi zorlaşıyor. Onun içindir ki dünyaya gelen güneş ışıkları ile ısınan atmosfer, bu battaniye nedeniyle gelen sıcaklığı dışarıya veremiyor. Her gün sıcaklık artıyor. Düzenli sıcaklıkların ölçülmeye başlamasından bu güne zaten bir derecenin üzerinde artmış olan dünyanın ısısı, battaniyenin kalınlaşması nedeniyle daha da hızlı artacak. Bu nedenle kutuplardaki buzulların erimesi de artacak ve deniz suyu seviyelerinde artış da daha gözle görünür olacak. İşte o görünürlüğü uzmanlar bu haritalara işlemişler. Şimdi o haritalara oturun ve bir kez daha bakın.
Buraya kadar yazdıklarımız, neden sorusuna belki bir cevap olmuştur. Peki ne olacak sorusuna da beraberce cevap vermeye çalışalım. Hepimizin bildiği bazı yerlerden söz edelim. Çanakkale’nin yerleşim alanlarının büyük çoğunluğu, deniz suyu seviyelerindeki artıştan hemen etkilenecek yüksekliklerde. Yani neredeyse deniz seviyesinde yaşıyoruz. Deniz suyu seviyelerindeki bu artış da doğal olarak bir çok yeri sular altında bırakacak. Yani belki evinizin, belki işinizin belki de yazlığınızın olduğu yerler sular altında kalacak. Hem de deniz suyu altında kalacak. Yani buralarda yaşayan bizler de daha yüksek yerlere göç etmek zorunda kalacağız. Mülteci/Göçmen olacağız.
Yine Çanakkale üzerinden konuşursak, harita üzerinden sizlerinde göreceği gibi sular altında kalacak olan alanlar, hep nehir suları ile taşınan alüvyonlu araziler üzerine yapılan yerleşimler. Deniz suyu seviyesindeki yükselmelerden en çok bu alanlar etkilenecek.
Çanakkale, Karabiga, Geyikli, Edremit, Enez, Menemen ovası ve bunun gibi yerler. Son zamanlarda bu örnek olarak verdiğim yerleri nasıl bir imar salgınına uğrattığımızı düşünün bir kere. Şimdi bu alanlardan teker teker kaçmaya başlayacağız yine. Lakin buralardan yararlanmak için yaptığımız yatırımları vede buralara harcadığımız paraları bir düşünün :) O kısımlara fazla girmeden sadece nelerle karşı karşıya kalacağımızı bir düşünmenizi isterim. Mesela bizim yazlığın olduğu yerler sular altında kalıyor. Çanakkale domatesi olarak övündüğümüz ve de en güzellerinin yetiştiği Batak ovasının da sular altında kalacağını görüyoruz. Bugün iki tanesi faal olarak çalışan ve de yanına daha da fazla termik santral yapmak istediğimiz Karabiga kıyıları da deniz suyu altında kalıyor.Yani evinize, işinize gidemeyeceksiniz. Tarım yapamayacaksınız. Buralarda oturanlar göç etmek zorunda kalacaklar.
Bu liste daha çok uzar. En iyisi burada keseyim. Gelelim bunu önlemek için ne yapabileceğimize. Her şeyden önce bir şey yapmak istiyor muyuz sorusuna cevap verelim. Yani yarın çocuğunuza, torununuza bir yaşam alanı bırakmak istiyor musunuz sorusuna cevap vermemiz gerekiyor. Bugün sizin olan, sizlerin yaşadığı yerleri görmesini, onun da oralarda yaşamasını istiyorsanız, bir şeyler yapmanız gerekiyor. Evet, ilk yapılması gereken neredeyse tüm yaşam alışkanlıklarımızı değiştirmek gerektiği. İkincisi, kirli elektrik üretim sistemlerinden hemen vaz geçmemiz gerekiyor. Biliyorum hemen “ama ben elektrik santrali mi kurabilirim ki” dediğinizi duyar gibiyim. Belki de zamanı geldi. Artık kendi elektrik santralimizi kurmamız gerekiyor. Evlerimizin çatısına kuracağımız güneş enerjisi panelleri ile kendi ihtiyacımız olan enerjiyi kendimiz üreteceğiz. Kömür santrallerine ihtiyaç duymayacağız. Onların teker teker devreden çıkmasına neden olacağız. Ve böylelikle en başta sözünü ettiğimiz battaniyeyi dünyamızın üstünden kaldıracağız. Hepimize daha yaşanır bir dünya bırakacağız.
Ama tekrar söylüyorum. Biz istersek. Yoksa inanın çok zor.
“Camiye ayakkabılarıyla giren iki ayaklı hayvanlar caminin içinde bira içtiler, sigara içtiler ve öpüştüler, seviştiler.”
Hasan Karakaya, 15 Temmuz 2013
Akit gazetesi Türkiye’nin özgün fenomenlerindendir. İsteyen, “millî değer”lerimiz arasına da katabilir. Faşizan İslâmcılığın bayraktarı görünür, fakat zaman zaman çeşitli icraatları devletin derinlikleriyle ilişkisine dair şüpheler uyandırmıştır. (Eşber Yağmurdereli’ye ettiklerine bir göz atsanız yeter.) Belirtmeye gerek yok ki, İslâmcı kesimde hiç kimse, bu mevzuyu kurcalamaya kalkmamıştır.
Niye?
Çünkü cesaret edememiştir, bu birincisi. Mâkûl her insanın Akit’i üzerine sıçratmaktan korkması gayet doğaldır. Bu kötülük makinesiyle uğraşmayı göze alan pek az kişi çıktı. Akit’in üzerine pislik boca ettiği Müslüman şahıslar genellikle “Allah’a havale etme” kaçamağına başvurdular. Ötekiler zaten ne yapsa fayda etmezdi.
Ancak, Akit’e tavır alınmayışının bir de ikinci sebebi varmış. Yıllar içerisinde bunu gördük. Şahsen benim de en büyük yanılgılarımdan biridir.
Askerî vesayet zamanında görüştüğümüz konuştuğumuz İslâmcı aydınlara neden Akit’in samimi, ahlâklı insanlarca bir türlü net şekilde dışlanamadığını sorar dururdum. Sorardım, çünkü bu gazete konusunda karşılıklı aynı şeyleri söylerdik. Tatmin edici bir cevap alamazdım açıkçası. Genellikle Akit’in etkisinin aslında marjinal düzeyde olduğunu, dindarların baskı altına alınmadığı demokratik bir ortamda esamisinin okunmayacağını söylerlerdi. Çok da akla uzak görünmüyordu o sırada. Belki öyle olmasını istediğim için kendimi kandırmışım, bilemiyorum. Dindarlarda belirli bir ortalama ahlâk seviyesi bulunacağını varsayıyor, gerçek miktarı tesbit etmek için mikroskop alıp uzun uzun aramak gerekeceğini düşünemiyordum.
Oysa şu “ikinci sebep” dediğim şey, asıl hakikatmiş: Demokrat, medenî, ahlâklı görünen İslâmcıların çoğu da Akit’e pek uzakta değilmiş. En azından, bu kötülük kaynağı, onların kabul sınırları içerisinde yeralıyormuş. İktidarın insanların ahlâkını bozmasından daha fena bir vaziyet varmış.
Siyasî hasımlarına, sevmediği beğenmediği insanlara “ulan köpek oğlu köpek”, “ulan pezevenk”, “ulan kaltak”, “orospu” diye bağırarak salyalar saçan bir insanın liderin uçağında dolaşması elbette simgeden öte anlamlar taşıyordu. Hasan Karakaya’nın da yeraldığı uçak fotoğrafları, kendinden saymadığının ölümüne üzülmediğini haykırarak ilan eden bu adamın zaferinin resimleriydi aslında; öbürleri figürandır. Akit, çeşitli renkleri ve eğilimleriyle bütün bir İslâmcı camiayı kendisine doğru çekmeyi başarmıştı.
Bunu öncelikle neyle becerdi, diye merak edenlere, kendi tahminimi söyleyeyim: Öncelikle, başka her türlü duygunun yerine nefreti geçirerek. Nefret kuvvet verir, diri tutar, kendini sorgulamanı önler, hele sen kalabalık ve güçlüysen, ayrı bir şevk ve haz verir. Filanca taşra üniversitesindeki faşizan genç ile edep erkân bilir gözüken büyükşehirli “entelektüel” fark etmiyor, günümüzün ortalama İslâmcısı, Akit çizgisindedir. İlk gerilim anında hepsinin bakışlarına yerleşiveren o nefretin yaygınlaşıp kurumlaşmasında, bir kimlik özelliği haline gelmesinde şüphesiz Akit büyük pay sahibidir.
İkinci araç, oportünizmin, sadece bir siyasî mücadele yöntemi olarak değil, âdetâ bir varoluş tarzı olarak yerleştirilmesidir: Mücadelenin ahlâkı olmaz. Yalan, iftira, her tülü pislik mübahtır. Siz yaptığınızda bunlar pislik sayılmaz, çünkü dava için yapılmaktadır. İftira için dayanak gerekmez. Gerekirse yalanınızın tam aksini de söyleyebilirsiniz. (IŞİD’in “teorik” kılavuzlarından Vahşetin Yönetimi’nde yapılan bir ayrımın benzeri, sanırım bu rezilliği meşrulaştırmada Türk İslâmcısına yol gösteriyor: “Bu savaş, İslâm değil ki! İslâm’ın kuralı başka, savaşınki başka!” Kısa yoldan söyleyeyim: Değil. Nasıl savaşıyorsan osundur.)
Yani Hasan Karakaya, kazanmış biri olarak, muzaffer bir savaşçı olarak öldü. Nefret ettiği insanlar olarak bizde uyandırabildiği nefret ve kötülük duygusu bile onun başarı hanesine yazılacaktır. Buna karşılık kaybeden kimdir ve kaybedilen nedir; buna kimsenin kafa yoracağını sanmıyorum. Yine de işe yarar umuduyla şu basit soruyu sorayım: Bir ülkede, ölenin arkasından kötü konuşmama âdeti ortadan kalktığında esas kimler kaybeder, ne kaybedilmiş olur?
Belki şöyle söylemeliyiz: Hasan Karakaya ölmedi, siyasetçisiyle, aydınıyla nefret dolu bir siyasî harekete, bireyler ölçeğindeyse bir düşünüş-davranış tarzına dönüştü. Gözü kendinden başkasını görmeyen, kendiyle kendinden geçmiş, suçunu günahını bile fark etmekten aciz bir insan grubuna.