Ana Sayfa Blog Sayfa 3522

Pakistan’da üniversiteye silahlı saldırı: En az 19 ölü

Pakistan’ın kuzey batısındaki Çarseda kentinde bir üniversite kampüsünde düzenlenen saldırıda en az 19 kişi öldü 51 kişi yaralandı. Yerel saatle 20 Ocak Çarşamba sabahı 09:30 civarında başlayan saldırı üç saat sürdü. Saldırıyı Pakistan Talibanı üstlendi.

4

Saldırganların okula kampüs duvarından tırmanarak girdikleri ardından da güvenlik güçleriyle aralarında çatışma başladığı bildirildi. Pakistan ordusu çatışmaların sonunda 4 militanın öldürüldüğünü, diğerlerinin kampüs içinde saklandığını açıkladı. Saldırıya karışan militanların sayısı henüz netlik kazanmadı.

Pakistan Geo televizyonuna konuşan bir görgü tanığı, ”konukevinin yakınında iki patlama duyduğunu” belirterek, ”Patlamaların intihar bombacısı mı yoksa el bombası mı olup olmadığını bilmiyoruz. Ben iki patlama ve yükselen duman gördüm” dedi. Televizyon kanalları, silahlı saldırganların üniversitenin sınıflarına ve yurtlarına girip öğrencilere ve öğretmenlere ateş açtığını duyurdu.

Ordu öğrencileri sınıflardan ve yurtlardan tahliye ediyor. Reuters’a bilgi veren üst düzey bir ordu yetkilisi kampüsün yüzde 90’ının güvenlik altına alındığını söyledi. Kurtarma ekibinin sözcüsü Bilah Ahmet Faizi aralarında öğrecilerin, muhafızların, polisin ve profesörlerin bulunduğu en az 19 kişinin öldüğünü ve 51 kişinin yaralandığını açıkladı.

Yetkililer ölü sayısının 40’a çıkabileceğini açıkladılar. Polis komiseri Saeed Wazir öğrencilerin yüzde 70’inin kurtarıldığını açıkladı. Wazir “Bütün öğrenciler yurtlardan tahliye edildi ancak militanlar üniversitenin farklı bölümlerinde saklanıyor ve bazı öğrenciler ve çalışanlar içeride kaldı” dedi.

Reuters’a konuşan bir öğrenci, ateş açıldığı sırada yurdundan fakültesine gitmek üzere olduğunu söyledi. Shabir Khan adlı öğrenci, “Ateş açıldığı sırada öğretmenlerin ve öğrencilerin çoğu sınıftaydı. Ne olduğuyla ilgili hiçbir fikrim yok ama bir güvenlik görevlisinin telefonda çok sayıda kişinin öldüğünü ve yaralandığını söylediğini duydum” dedi.

Pakistan Başbakanı Nawaz Şerif saldırının ardından “Ülkemizde terörizm tehdidini kazımak konusunda kararlıyız” açıklamasını yaptı. Pakistan’ın Peşaver kentindeki bir okula 2014 yılında düzenlenen Taliban saldırısında 130’dan fazla öğrenci öldürülmüştü.

Çarseda, Peşaver’e yaklaşık 50 kilometre uzaklıkta bir bölge.

 

(BBC Türkçe)

Paris Antlaşması ve karbon bütçesi

Bolivya’nın eski iklim müzakerecisi Pablo Solon, geçen Nisan ayında Tunus’taki Dünya Sosyal Forumu’nda yaptığı konuşmada, uluslararası iklim politikalarının en önemli sorununun fosil yakıtların görmezden gelinmesi olduğunu, bunun da yıllar içinde müzakerelerin bilinçli bir şekilde emisyon kavramıyla sınırlı tutulması yoluyla yapıldığını söylemişti. Bu ilk bakışta anlaşılması zor bir görüş. Sonuçta emisyonların nedeni fosil yakıtlar. Arada ne fark olabilir?

Aradaki fark, emisyon azaltımı talebiyle fosil yakıtların yer altında bırakılması talebi arasındaki farktaymış gibi  görünüyor. Aynı oturumda konuşan eski Friends of the Earth direktörü Nnimmo Bassey fosil yakıtların yer altında bırakılmasının iklim değişikliğiyle mücadelenin “tek” yolu olduğunu bir kez daha vurguluyordu. Solon’un fosil yakıtların müzakerelerde bilinçli bir şekilde anılmadığı, metinlere girmesi için yapılan her önerinin fosil yakıt üreticisi veya fosil yakıt şirketleriyle bağlantılı ülkelerin temsilcileri tarafından engellendiği iddiası (ki bu içeriden bir gözlemdir) önemliydi. Paris Antlaşması’na baktığınızda da fosil yakıt, kömür, petrol, hatta karbon[1] sözcüklerini göremiyoruz.  Bu nedenle yıllardır verdiğimiz mücadeleyi, COP 21’de çıkan sonucu ve yeni Paris Antlaşması’nı analiz etmek için bu durumun ne anlama geldiğini düşünmek faydalı olabilir.

55 Gigaton mu, 40 Gigaton mu?

Bilindiği gibi Paris Antlaşması, Kyoto Protokolü ve temel aldıkları İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, iklim değişikliğiyle mücadele yolu olarak sera gazı emisyonlarının sınırlanması esasına dayalı. Paris Antlaşması Kyoto Protokolü’nden farklı olarak küresel ısınmayı 2 derecede (hatta 1,5 derecede) durdurma hedefini koyuyor ve emisyon sınırlamasının dayandığı bilimsel temel olarak da IPCC’nin karbon bütçesi hesabını gösteriyor. Paris kararının ülkelerin yapmayı taahhüt ettikleri emisyon azaltım beyanlarıyla (INDC) ilgili 17. paragrafında, (UNFCCC’nin INDC sentez raporundaki hesaba gönderme yapılarak) mevcut taahhütlerle 2030’da küresel emisyonların 55 gigatona’a çıkacağı, oysa 2 derece hedefine ulaşmak için bu düzeyin 40 gigaton’a düşmesi gerektiği söyleniyor. Bu madde Paris Antlaşması’nın eki olarak kabul edilebilecek INDC’lerin ne kadar yetersiz olduğunun karar metnine de girmiş olması açısından önemli. Hatta karar, IPCC’ye de bir görev veriyor ve 1,5 dereceyi mümkün kılacak emisyon patikasını (yani daha kısıtlı karbon bütçesinin ne olduğunu) 2018’de yapılmasını karara bağladığı gözden geçirme toplantısına kadar hesaplamasını istiyor.

Paris Antlaşması böylece 195 ülkenin küresel ısınmayı hangi noktada durdurmayı hedeflediğini (2 derecenin bayağı altında, hatta mümkünde 1,5 derecede) ve referans verdiği IPCC hesapları ve UNFCCC’nin INDC Sentez Raporu yoluyla da küresel olarak bundan sonra salınabilecek maksimum sera gazı (1800 gigaton) ve karbondioksit (1000 gigaton) miktarlarını da bildirmiş oluyor. Dolayısıyla Antlaşma bize imzacı ülkelerin ısınmayı 2 derecede sınırlama hedefini tutturmak için kolektif bir çabayla bundan böyle (daha doğrusu IPCC hesabının aldığı son tarih nedeniyle 2011’den sonra) toplam 1000 gigatondan fazla karbon dioksit salmama kararını vermiş olduklarını, hatta 1,5 derece hedefi için daha fazla çaba göstereceklerine göre bu düzeyin de çok altında kalmaya kararlı olduklarını söylüyor.

Bütçe şimdiden açık veriyor

Karbon bütçesiyle ve mevcut azaltım taahhütleriyle bu bütçenin ne kadarının ne zamana kadar kullanılacağıyla ilgili yapılmış yetkin çalışmalar var. Bunlardan resmi kabul görenler UNFCCC’nin INDC Sentez Raporu ve BM Çevre Programı’nın 2015 Emisyon Açığı Raporu. Ayrıca Global Carbon Project’in, Tyndall Center’dan Kevin Anderson ve arkadaşlarının ve başkalarının da yayımladıkları çalışmalar var. Bütün hesaplar aşağı yukarı aynı yere çıkıyor, tonları farklı olsa da. Farklı kaynaklarından derleyerek bir özet yapmak gerekirse, Kyoto Protokolü çerçevesindeki mevcut azaltım taahhütleri ve 2025-2030’a kadar geçerli olan INDC’lerle 2 derecenin değil, ortalamada 2,7 derecenin, üst ve alt sınırlarına bakıldığında 2,2-3,4 derecenin garantileneceğini görüyoruz. Mevcut INDC’lerle küresel sera gazı emisyonları 1990’a göre %45, 2010’a göre ise %17 artarak 2010’da 52 Gt’dan, 2030’da 57 Gt’a çıkıyor. (Karar metninde nedense 2 Gt tenzilat yapılmış). Yani Antlaşma’da azaltılacağına karar verilen emisyonlar, 2030’a kadar eskisinden daha az bir hızla da olsa artmaya devam ediyor.

butce

Kevin Anderson’un hesabı UNFCCC’nin sentez raporunda göz ardı edilen bir şeyi daha ortaya koyuyor. Bu da kalan emisyon bütçesinin aslında 1000 Gt’un çok altında olduğu. Hesap basit. Halen yılda yaklaşık 37 Gt CO2 salınıyor. 2011-2014 arasında 140 Gt salındığı için bütçe şimdiden 860 Gt’a inmiş durumda. Yüzyıl sonuna kadar iyimser tahminle bütçenin ormansızlaşmadan 60 Gt ve çimento sanayinden kaynaklanan enerji dışı emisyonlardan da 150 Gt’luk kısmın harcanacağı tahmin ediliyor ve geriye enerji kaynaklı emisyonlar için 650 Gt kalıyor. Paris Antlaşması’nın yürürlüğe gireceği 2020’ye kadar mevcut taahhütlerle 180 Gt daha salınacak. Bu da 2020 sonrası için enerji kaynaklı emisyonlara ayrılan bütçeyi 470 Gt’a indiriyor. Yani Paris Antlaşması’nı değerlendirmek için IPCC’nin 1000 Gt’unu sabit bir bütçe olarak almak yanıltıcı. Aslında elimizde bu bütçenin yarıdan azı var. Mevcut INDC’lerle gidersek küresel emisyonlar düşmediğine göre de 2020-2030 arasında bir 370 Gt daha harcanması işten bile değil. Yani mevcut INDC’lerin zamanı dolduğunda 2 dereceyi %66 olasılıkla tuturmak için elimizde sadece 200 Gt CO2’lik bir bütçe kalacak. Eğer emisyonları 2050’de sıfırlayacaksak (ki öyle yansıtılsa da gerçekte Antlaşmada böyle bir hüküm yok) 2030-2050 arasında enerji kaynaklı olarak yılda ortalama 10 Gt’dan fazla emisyon yapmamamız lazım. Bu birdenbire nasıl olacak, belli değil.

Gelecek kuşaklara “mission impossible”

Bir de işin rezervler kısmına bakalım. Halen petrol, kömür, doğal gaz şirketlerinin portföylerinde bulunan kullanılabilir rezervlerdeki fosil yakıtların hepsinin yakılması halinde 4000 Gt’a yakın karbon dioksit salınacak. Bu nedenle mevcut fosil yakıt rezervlerinin (konvansiyonel olmayan kaynaklar buna dahil değil) dörtte üçünün (en muhafazakar hesabı yapan Uluslararası Enerji Ajansı’na göre bile üçte ikisinin) yer altında bırakılması gerekiyor. Mevcut 4000 Gt CO2 içerikli rezervlerin yarısından fazlası kömür.Kömürün büyük kısmı enerji üretimi, petrolün büyük kısmı ise ulaşım için kullanıldığı ve ulaşımda petrolün yerine yenilenebilir enerji koymak daha güç olduğu için, öncelikle ve çok daha büyük oranda kömürün yeraltında bırakılması gerekiyor. Bütün hesaplar, 2 derece için emisyonların 2050’lerde sıfıra indirilmesi gerektiğini ortaya koyarken, Paris Antlaşması yüzyılın ikinci yarısında karbon nötralizasyonunu hedeflemekten bahsediyor. Bu da aslında henüz uygulanabilir olmayan ve gelecekte de uygulanabilir ve ekonomik bir anlamı olacağı şüpheli karbon tutma ve depolama (CCS) teknolojilerine, hatta nasıl yapılacağı hiç belli olmayan negatif emisyonlara, yani atmosferdeki karbonu temizleyecek jeomühendislik projelerine reeferans veriyor. Yani Paris Antlaşması’nın gelecek kuşaklara olmayan teknolojileri kullanma görevi vermesi açısından absürd bir antlaşma olduğu yorumu da yapılabilir.

rezerv

Bütün bu hesaplar, karmaşık emisyon hesaplarından önce, mevcut fosil yakıt rezervlerini sınırsız bir biçimde çıkarılmasına ve yakılmasına imkan sağlayan mevut ekonomik sistemin hedef alınması gerektiğini gösteriyor. Küresel serbest ticaret antlaşmalarına, kuralsızlaştırmaya, sınırsız özelleştirmelere ve kaynakların şirketlere tahsisine, şirketleri koruyan yasalara ve düşük vergilere dayalı sistem devam ettiği sürece, fosil yakıtların yeraltında bırakılması nasıl başarılacak belli değil. Bunun için sistem içinde birkaç girişim var. Yatırımların fosil yakıt şirketlerinden çekilmesini amaçlayan ve 500 şirketin ve yatırım fonunun portföylerini karbonsuzlaştırmayı başaran divestment hareketi bunlardan biri. Bununla fosil yakıt şirketlerinin hisselerinin değer kaybetmesi ve fosil yakıt yatırımlarının ölü yatırım haline getirilmesi amaçlanıyor. Ancak değil var olanların kapatılması, yeni termik santrallara lisans, yeni petrol kuyularına, kömür madenlerine ve gaz ve petrol için yapılan fracking tesislerine ruhsat ve işletme izni verilmeye devam ettikçe bu yatırımlar nasıl olacak da ölü yatırıma dönüşecek? Paris Antlaşması’nın mevcut hükümleriyle bu kolay değil.

İklim değişikliğini gerçekten durdurmak istiyorsak, ilk yapılması gereken yeni foil yakıt yatırımlarına yönelik kapsamlı bir moratoryum olmalıydı. Bunun için de antlaşmalarda fosil yakıtların hedef alınması, kömür devrinin kapandığının ilan edilmesi, temiz kömür, CCS, jeomühendislik gibi fantezilere kapıların tamamen kapatılması gerekirdi. Anderson’un çalışmasında 470 Gt’luk CO2 bütçesiyle 2 derecenin tutturulmasının ancak 2020’den sonra emisyonların yılda %10 azalarak 2050’ye kadar sıfıra indirilmesiyle mümkün olduğu hesaplanıyor. Oysa şirketler, Paris’te hükümetlerin değil fosil yakıt demesine, dekkarbonizasyon sözcüğünü kullanmasına bile izin vermediler.

Paris Antlaşması’nın en büyük gücü bilimsel temele dayalı karbon bütçesi anlayışını iklim rejimine yerleştirilmesi oldu. Bu nedenle asıl mücadele şimdi başlıyor. İlk hedefimiz 2018’de yapılacak genel değerlendirme amaçlı COP’a kadar bütün ülkelerin INDC’lerini güçlendirmelerini sağlamak ve bütün dünyada kömür yatırımlarını durdurmak ve yeni petrol ve gaz yataklarının açılmasına izin vermemek için hem yerellerde, hem de hükümetler ve uluslararası finans piyasaları zemininde harekete geçmek olmalı. Divestment kampanyalarıyla, kömüre verilen kredileri kestirerek, Gerze örneğinde olduğu gibi yerel iklim adaleti mücadelelerini birleştiren çabalarla kömür santrallarını durdurarak ve tabii iklim değişikliğiyle fosil yakıtlar arasındaki bağı bıkıp usanmadan göstermeye devam ederek dünya ekonomisinin karbon bağımlılığını, ya da daha doğru bir deyişle fosil yakıt (şirketlerinin) egemenliğini kırmak zorundayız. 2020 gelip Paris Antlaşması yürürlüğe girdiğinde bugün elimizde bulunan lafta iddialı, uygulamada ne yaptığı belli olmayan kürsel iklim mücadelesi zeminini işe yarar yönde dönüştürmeyi başardıysak, o zaman Paris’te yeni bir anlaşmanın kabul edilmesini başarmış olmakla gerçekten övünebiliriz. Yoksa bir 10-15 yıl daha kaybedeceğiz. Bu arada fosil yakıt şirketleri yine istedikleri gibi at oynatmaya devam edecek ve 2030 geldiğinde elimizden dövünmekten başka bir şey gelmeyecek.

[1] Karbon sözcüğü metine birkaç kez geçiyor, ama ormanlardaki karbon stoğundan, bir kez de karbon fiyatından bahsederken. Karbonsuzlaşma, düşük karbon, karbon dioksit vb. metinde yer almıyor.

Bu yazı ilk kez Eko IQ dergisinin Ocak 2016 tarihli 59. sayısında yayımlanmıştır.

Davutoğlu, Hakkari ve Şırnak il merkezlerini taşıma planını açıkladı

İngiltere’nin başkenti Londra’ya giderken uçakta bir grup gazetecinin sorularını yanıtlayan Başbakan Ahmet Davutoğlu, Şırnak il merkezinin Cizre’ye, Hakkari il merkezininse Yüksekova’ya taşınmasının planlandığını söyledi.

20

Hüriyet gazetesinden Akif Beki’nin haberine göre Davutoğlu, Şırnak ve Hakkari merkezlerinin dar bir alanda olduğunu ancak Cizre ve Yüksekova’nın genişlemeye uygun olduğunu belirtti.

Davutoğlu özetle şunları söyledi:

“İdari bazı tasarruflarımız olabilir. Cizre’nin ve Yüksekova’nın il merkezi haline dönüşmesi gibi, çünkü dokuları buna çok uygun. Şırnak’ta Cizre’nin, Hakkari’de Yüksekova’nın bu anlamda Yüksekova Havalimanı ve şehrin yayılması da dahil olmak üzere bunları da çalışıyoruz yani idari yapı itibariyle…

“İl merkezinin değişmesi… İçel ve Mersin denir ya mesela. Şırnak’a gidenler bilir, çok dar bir alanda. Halbuki Cizre çok geniş bir alan. Aynı şekilde Hakkari’nin genişlemesi zor, Yüksekova genişliyor fakat vilayet yapılanması haline dönüşmediği için de o genişlemeye uygun bir güvenlik ya da hizmet altyapısı olmuyor.”

Gazetecilerin “Yani şehir merkezi taşınacak…” demesi üzerine Davutoğlu, “Bunu planlıyoruz, yani üzerinde çalıştığımız hususlardan biri…” cevabını verdi.

Başbakan ayrıca, Diyarbakır’ın merkezindeki tarihi eserlerin de restore edileceğini söyledi:

“Diyarbakır’a olan muhabbetimi, Sur’a olan özel ilgimi biliyorsunuz. Bizzat takip edeceğim, bütün o tarihi eserler restore edilecek. Biz Rumeli’de restore etmedik tarihi eser bırakmadık. Sur’u mahrum ve mahzun bırakır mıyız? Mehdi (Eker) Bey’le kaç sefer gittik, en fazla haz aldığım, Ulu Cami’de namaz kılıp etrafta dolaşmak.

“Bunların hepsini restore edeceğiz, tek bir rant unsurunun oraya girmesine izin vermeyeceğiz. Hani böyle bir şey çıkıyor, ‘rant için’. Hayır hiçbir rant unsuru girmeyecek. Eski Mardin’in içi gibi, orijinal Diyarbakır’ın mimarisinde olan taşlarla korunacak, surlar, burçlar minareler, hepsi. Gerekiyorsa bununla ilgili özel bir kanun çıkaracağız.”

“Buraların terör odağı, virane yatağı olmasına izin vermeyeceğiz. Operasyon sonrasında inşaat faaliyetleri başlamış olacak. Cizre’nin de göçlerle getto, varoş şekline dönüşmüş yapıları tümüyle düzenlenecek.”

 

(Hürriyet, BBC Türkçe)

Dünyanın nükleer cephane yığınakları: Kimin neyi var?

Sky News‘de yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni İrfan Özdabak‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Uluslararası alandaki silahsızlanma eğilimine rağmen, dünyadaki nükleer güçler hala yaklaşık olarak 16.000 savaş başlığına sahipler.

Birleşik Krallık'ın Trident nükleer denizaltısı, HMS Öncü. Fotoğraf: SkyNews
Birleşik Krallık’ın Trident nükleer denizaltısı, HMS Öncü. Fotoğraf: SkyNews


Stokholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü’ne (SIPRI) göre, 2015’in başında, dünyadaki dokuz devletin yaklaşık olarak 15.850 nükleer silahı vardı.

Geçen yıl açıklanan bir SIPRI raporu bu füzelerin %90’ının ABD ve Rusya’ya ait olduğunu, geriye kalanınsa Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan, İsrail ve Kuzey Kore’nin elinde olduğunu açığa çıkardı.

Herhangi bir anda yaklaşık olarak 1.800 savaş başlığı operasyona hazır halde tutulmaktadır.

SIPRI araştırmacısı Shannon Kile, “Nükleer silahsızlanmaya öncelik verilmesi hususunda yenilenen uluslararası ilgiye rağmen, nükleer silaha sahip devletlerde devam eden modernizasyon programları bu devletlerden hiç birisinin yakın gelecekte ellerindeki nükleer silahlardan vazgeçmeyeceklerini ileri sürmektedir” dedi.

2010 ile 2015 yılları arasında savaş başlıklarının sayısı 22.600’den 15.850’de düştü.

Çin, Kuzey Kore, Rusya, İsrail, Hindistan ve Pakistan gibi ülkelerin nükleer gücü hakkında çok az bilgiye sahibiz.

Kuzey Kore Hidrojen Bombası Denemesi Yaptığını İddia Etti

ABD

Toplam envanteri yaklaşık olarak 7.260. Konuşlandırılmış savaş başlığı yaklaşık olarak 2.080, diğerleriyse 5.180.

Rusya

Toplam envanteri yaklaşık olarak 7.500. Konuşlandırılmış savaş başlığı yaklaşık olarak 1.780, diğerleriyse 5.720.

Birleşik Krallık

Toplam envanteri 215. Konuşlandırılmış savaş başlığı 150, diğerleriyse yaklaşık olarak 65.

Fransa

Toplam envanteri yaklaşık olarak 300. Konuşlandırılmış savaş başlığı 290, diğerleriyse yaklaşık 10.

Çin

Toplam envanteri yaklaşık olarak 260

Hindistan

Toplam envanteri yaklaşık olarak 90-100

Pakistan

Toplam envanteri yaklaşık olarak 100-120

İsrail

Toplam envanteri yaklaşık olarak 80

Kuzey Kore

Toplam envanteri 6-8


Haberin İngilizce Orijinali

Yeşil Gazete için Çeviri: İrfan Özdabak

(Yeşil Gazete, Sky News)

KuirFest’te bugün Qara Kuir paneli var

Pembe Hayat KuirFest, Ankara yolculuğunun sonuna yaklaşırken festivalcilere söyleşilerle dolu, hareketli bir gün vaat ediyor.

‘Qara Kuir Paneli’

17

Kuirfest, BFI Flare işbirliğiyle programlanan ‘Qara Kuir’ bölümünde Britanya siyah kuir sinemasının önemli ismi, sinema ve tiyatro yönetmeni, oyuncu Topher Campbell’ı konuk ediyor. Bugün (20 Ocak Çarşamba) 16.45’te Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda Campbell’ın ilk belgeseli Şu Hayatlarımızda: 20 Yıl Sonra Yeniden (In This Our Lives: The Reunion, 2008) gösterilecek. Film, 1987’de Londra’da gerçekleştirilen ilk Ulusal Siyah Eşcinsel Erkekler Konferansı’ndan 20 yıl sonra, 2007’de gerçekleşen yeniden buluşmasını belgeliyor. Prömiyerini 2009 Londra LGBT Film Festivali’nde yapan Şu Hayatlarımızda: 20 Yıl sonra Yeniden, ilk ağızdan 1987 konferansının tanıklıklarını izleyenlerle buluşturuyor. Filmin gösteriminin ardında Topher Campbell soru-cevap etkinliğinde izleyicilerle bir araya gelecek.

Ayrıca BFI Flare programcılarından Jay Bernard’ın katkısıyla hazırlanan ‘BFI Kısa Seçkisi’ bugün bir kez daha KuirFest izleyicileriyle buluşacak. 16.00’da Torun’da gerçekleşecek gösterimde; Evan Ifekoya’nın alaycı, sade ve içten bir his taşıyan, ırk, cinsiyet ve kimlik kavramlarını sorgulayan müzik videosu Cinsiyet Şarkısı (The Gender Song, 2015), inanç ve yalnızlık ilişkisini araştıran Müritler (The Followers, 2015), drag queen’lerin dünyasının görünmeyen yüzlerini keşfe çıkan O (s’HE, 2013), şişmanlık aktivizmi ve LGBT hakları üzerine çalışan yazar Charlotte Copper’ın eğlenceli müzik videosu Tatlı ve İnce (Lovely and Slim, 2010), kuir ikon JD Samson’un Medea rolünde yer aldığı Medea (2013), karanlık hikâyesiyle yurtdışındaki festivallerde çok konuşulan Görünenin Ötesinde (Beyond Plain Sight, 2014), fotoğraf ve selfie’ler ile trans kimliği arasındaki ilişkiyi araştıran Bütün Gözler Üzerimde (All Eyes On Me, 2013), 1980’lerin Thatcher’lı İngiltere’sinde geçen Anın Devrimcisi (Small Time Revolutionary, 2010) ve adını bir “güçlü adam ve onu mahva sürükleyen fettan kadın hikâyesi” olarak İncil’de de yer alan ‘Samson ve Delilah’dan alan ritüelistik video Gönülçelen’i (Delilah, 1994) izleyebilirsiniz.

‘BFI Kısa Seçkisi’nin gösteriminin ardından yönetmen Topher Campbell ve BFI Flare programcısı-yazar Jay Bernard’ın katılımıyla Britanya siyah kuir sineması ve siyah kuir hareketin tarihi filmler üzerinden yürütülecek bir tartışmayla mercek altına alınacak. Festivalin en dikkat çekici etkinliklerinden ‘Qara Kuir Paneli’ 18.30’da ÇSM’de.

‘Gökkuşağının Altında’

16

Festival Ankara’dan İstanbul’a doğru yola çıkmak üzere yavaş yavaş hareketlenirken, dünya festivallerinde ilgi çeken uzun metrajlardan öne çıkan yapımları izlemek için hâlâ şansınız var. Geçtiğimiz yıl Sundance’de ‘En İyi Yönetmen’ ödülünün sahibi olan Sangailė’nin Yazı (Sangailės Vasara, 2015) 19.00’da Büyülü Fener’de gösterilecek. Bir çok uluslararası festivalde gösterilen ve ödüller kazanan bu büyüme öyküsü 2015’in en çok merak edilen filmlerinden biri olmuştu. Dünya festivallerinde adından sıkça söz ettiren Mavi Saati’ni (Onthakan, 2015) KuirFest Ankara’da izlemek için bugün son şansınız! Mavi Saati, okulda ve evde aşağılamalara maruz kalan Tam’in internet üzerinden tanıştığı Phum’la terk edilmiş bir yüzme havuzunda buluşmasının ardından gelişen, arzu ve erotizm kokan bir macera.

 

(Yeşil Gazete)

Zor zamanlarda düşünce, imza ve/ya yazı – Ayşe Kadıoğlu

Basitlik, faşist estetiğin en önemli özelliğidir. Faşizm, basit olanın, ne olduğu kesin olarak belli olanın, tartışmasız doğruların yüceltildiği bir rejimdir…Oysa akademinin varolma nedeni bizatihi basitliğe karşı verilen bir mücadeledir. Akademi, düşüncenin katmanlarını aralarken insanları da özneleştirir, özgürleştirir.

Barış İçin Akademisyenler bildirisini Nurcan Baysal’ın T24’deki yazısının (17 Ocak 2016) başlığında söylediği gibi “ama”sız, “fakat”sız desteklemek gerekiyor. İfade özgürlüğü göstergeleri hızla dibe vurmakta olan Türkiye’de bugün bu desteğin çeşitli mecralarda ifade edilmesinin önemi çok büyük. Bildiri sonrasında akademisyenlere yönelik hakaretler, gözaltılar, işten çıkarmalar, tehditler ve  -söylemeye dilim varmıyor- bazı akademisyenlerin üniversitedeki odalarının kapılarına konan kırmızı çarpı işaretleri, orada istenmediklerine ilişkin mide bulandırıcı mesajlar…  Bunların olduğu demokratik rejimlerde yer yerinden oynar ve oynamalıdır da… 1128 akademisyene Türkiye’den ve dünyadan verilen destek nar misali çoğalmakta ancak bunun yanı sıra ciddi bir nefret söylemine maruz kaldıklarını da çok açık. Tarihte bütün bu olan bitenin akla getirdiği çok sayıda benzer gelişme var. Avrupa faşizmlerinin sık sık akıllara geldiği bir atmosfer içindeyiz.

Kitap yakmak, düşünce yakmak…

Nazi dönemine ilişkin belgesellerden belleğimde kalmış olan en etkileyici görüntülerden birinde 1933 Bahar’ında Humboldt Üniversitesi’nin hemen karşısında bulunan Bebelplatz’da binlerce kitabı koskoca bir ateş topunun içinde yakan kızgın bir gürûh vardır. Derslerimde de gösterdiğim ve bu nedenle yüzlerce kez izlediğim bu sahne bende her seferinde zor zaptettiğim bir isyan ve derin bir hüzün uyandırır. Kitapların yakılması başlı başına acı veren bir görüntü. Bunun bir üniversite mahallinde gerçekleşiyor olması ise çok daha sarsıcı. İsyan ve derin bir hüzün arasındaki gelgitler şüphesiz bugün yaşadığımız gelişmelere de eşlik ediyor.

Benimle aynı yaşta birçok insan gibi ben de askeri rejim dönemlerinde yakalanmamak için, evlerinde bulunan yasaklı kitapları mecburen banyoda yakan sosyalistlerin hikayelerini dinleyerek büyüdüm. 1980 askeri darbesi öncesi ve sonrasında ODTÜ’de öğrenciydim. Her gün okulun girişinde üstümüz başımız aranırdı. Siyaset Bilimi bölümü öğrencileri olarak yanımızda taşıdığımız ders kitaplarımızın her an başımıza bela olmasından korkardık. Kimliğimizde “bölümü” kısmında “siyaset” ifadesinin yer alıyor olması bile başlı başına bir sorundu. Çünkü siyaset yasaktı… Türkiye’de birçok demokrat o zamandan bu yana tam da bu yüzden canla başla  siyasal alanı savunmuştur. Devletin diğer kurumlarının ezdiği Meclis’in ve sivil toplumun yaşam alanına sahip çıkmıştır. Bugün ise siyasal alandaki egemen aktörlerin ifade özgürlüğüne zincir vurduğu günlerden geçiyoruz. Temel meşruiyetini seçmen hegemonyasından alan, kurumları çökmekte olan  siyasal rejimlerin, çoğunluk fetişizmine düşmeleri ve  farklı çıkan seslere tahammül edememeleri hiç şaşırtıcı değil. Yeni Türkiye birçok açıdan eski otoriter dönemleri hatırlatıyor. Ancak bu kez devletin siyaseti yutması ile değil de bir siyasal partinin devleti yutması ile karşı karşıyayız.

Basitliğin yüceltilmesi ve entelektüel düşmanlığı

1933’de Bebelplatz’da yakılan kitaplar, Türkiye’de banyolarda yakılan kitaplardan farklı olarak “mecburen” değil, Alman ruhunu yeterince temsil etmedikleri, siyasal rejimin devamına bir tehdit olarak görüldükleri için yakıldılar. O yüzden de kamusal alanda, göstere göstere, neredeyse şölen gibi bir ritüel ile yakılmışlardı. Kitapları yakanlar, Hitler’in Kavgam başlıklı kitabının ihtiyaçları olan tek kitap olduğunu düşünüyorlardı.  Tek istedikleri önlerine çizilmiş bir güzergahı ya da lideri izlemekti. Evet, muhakeme etmek değil de izlemek istiyorlardı. İyi birer izciydiler.  Muhakeme yerine izleme iradesine prim veren bir eğitim sisteminde yetişmişlerdi. Düşünce katmanlarının aralanıp nefeslenmesini kafa karışıklığı olarak değerlendiriyor, basit ve hemen anlaşılır olan bir düşünce ve estetiği özlüyorlardı.  Basitlik, faşist estetiğin en önemli özelliğidir. Faşizm, basit olanın, ne olduğu kesin olarak belli olanın, tartışmasız doğruların yüceltildiği bir rejimdir. Platon’un tasvir ettiği  mağaradaki konforlu esarete geri götürür insanları. Oysa akademinin varolma nedeni bizatihi basitliğe karşı verilen bir kavgadır. Akademi, düşüncenin katmanlarını aralarken insanları da özneleştirir, özgürleştirir. İşte bundan dolayıdır ki faşist rejimler, akademiyi zaptu rapt altına almayı, kendi basit kodlarına indirgemeyi çok önemserler. Akademi de medya gibi düşürülecek bir kaledir. Zaten o da düştüğünde artık yolun sonuna gelinmiştir.

Bugün Bebelplatz’da Sigmund Freud, Stefan Zweig, Karl Marx, Rosa Luxemburg gibi yazarların kitaplarının yakıldığı mekanda Micha Ullman isimli bir sanatçının yapıtı bulunuyor. Bu yapıtta meydanın zeminine yerleştirilmiş cam bir pencereden yer altında içi boş kitap raflarıyla dolu bembeyaz bir oda izleniyor.. Özellikle gece içinde yanan ışık ile son derece etkileyici bir görüntüsü var. İşin yanındaki bronz plakada ise şair Heinrich Heine’nin kitaplar bu meydanda yakılmadan neredeyse bir yüzyıl önce söylediği o ünlü söz yer alıyor: “Kitapların yakıldığı yerde gün gelir insanlar yakılır.”

Bana göre okumak (kitaptan veya ekrandan) herşeyden önce düşüncenin katmanlarını araladığı için önemlidir. Okuyarak düşünceye nefes aldırmak mümkün. Düşünce, katmanları havasız kalınca, akıl fikir küçülüyor. İşte o zaman insanlar, ya bendensin ya da düşmanımsın gibi bir kutuplaşmaya savruluyorlar. Çocuklara daha ismini sormadan  hangi takımı tuttuğunun sorulduğu bir memleket kültürü de elbette bu kutuplaşmayı kolaylaştırıyor. Öyle ki hep “kimden yana” olduğumuzu konuşuyoruz. Önce bir bilelim kimden yanayız, sonra ona tam teslim olacağız adeta… Benim gençliğimde “al beni, sar beni, götür cehenneme” diye sözleri beni dehşete düşüren bir şarkı vardı; bu ara sık sık onu hatırlıyorum…(sanırım sözler şarkının devamında “vur beni, öldür beni, yeterki terketme” diye daha da dehşet verici hale geliyordu). Yeter ki düşünmeyelim, okumak, öğrenmek zorunda kalmayalım… biri söylesin ne yapılacağını, biz de izleyelim şeklinde özetlenebilecek olan yaklaşım epeyce yaygın. Türkiye’deki eğitim sistemi her zaman muhakemeden ziyade izlemeyi öne çıkardı. Buna karşı verilen bunca mücadele, eğitim ile ilgilenen sivil toplum kuruluşlarının müthiş emek isteyen bunca mücadelesine rağmen hala izciliğin yüceltildiği bir toplum burası. Bitmiyor, bitmiyor…bir ömür geçti, ne canlar yitirildi, ne dillerde tüy bitti, bitmiyor…

Bugün 1128 akademisyenin içine düşürüldüğü durum kitapların yakıldığı 1933 Almanya’sını akıllara getiriyor. Burada da yakılan şey düşüncedir, ifade özgürlüğüdür. Zihinlere korku saçılmaktadır. İfade özgürlüğü, demokrasilerde en temel özgürlükler arasındadır. Olmadığı yerde, düşünce küçülür, militerleşir, toplumda kavga egemen olur. Herkes safını alır ve kendini sorgulamayı bir kenara bırakır. Söz biter. Zaten sözün bittiği noktaya doğru bir süredir yol alıyorduk. Sözü söyleyenin kimliği sözün  kendisinden daha önemli bir hale gelmişti. Hepimiz biliyoruz ki entelektüel düşüncenin katmanlarına olan rağbet epeydir azalmıştı. Zaten herkes herşeyi biliyordu; bir de şu kafa karıştıran entelektüeller olmasa daha iyi olmayacak mıydı? Evet veya hayır demeyi bile beceremeyip “yetmez ama evet’”gibi bir karışıklık bile yaratmışlardı bu entelektüeller; ne biçim insandılar bunlar? Bunları çok duyduk ve daha da duyacağız gibi görünüyor. Faşizan düşünce tek bir yerde değil, çok ama çok yaygın. Eleştiri öldü, söz bitti, tekil durmaya ise kesinlikle geçit yok. Akademin içinde bile meslektaşlarının kapılarına nefret sözcükleri yazanların olduğu bir ülke… Öyle ki bir gün herkes ya düşman olacak ya da farklılığa saygılı bir dayanışma yerine, boğucu bir dayanışma içinde bireyselliğini yitirecek gibi görünüyor. Böyle bir ortamda eleştirel düşünceyi muhafaza etmek giderek olanaksız hale geliyor..

Murat Belge, Taraf gazetesi’nde (17 Ocak 2016) şöyle  yazdı: “Faşist ideolojilerin değişmez bir özelliği ‘aydın düşmanlığı’dır. Çünkü faşizmin tabanı genellikle hayatın kendisine verdiklerinden mutlu olmayan alt orta sınıftır. Böyle bir kitlede ‘aydın düşmanlığı’ yaratmak çok kolaydır. Hele Türkiye gibi bu tabakalar arasında zaten yıllardır varolan bir uçurumun varolduğu bir toplumda bunu çok kolay büyütebilirsiniz.” Bugün Türkiye’de düşünceyi terör ile kıyaslayanların cesaretlendirdiği aydın düşmanlığı toplumdaki karşılığını kolayca bulacaktır. Akademiyi de, medya kuruluşları gibi zor günler bekliyor. Gün ifade özgürlüğüne koşulsuz olarak sahip çıkmanın, düşüncenin tektipleştirilip, ya bendensin ya da düşmanımsın gibi bir kutuplaşmaya hapsedilmesine direnmenin günüdür. Kâh imza ile, kâh yazı ile…

İfade özgürlüğünde yüksek çıta demokratik toplumun gereğidir

İfade özgürlüğü uzun yıllardır  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin çeşitli davalarında ele alınan ve özellikle nerede sınırlanacağı konusunda sayısız tartışmayı da birlikte getiren bir konu. Bu davaların en anahtar önemde olanlarından birisi 1976 tarihli Handyside davası’dır. Bu dava, içinde cinsellik barındıran konuların yer aldığı ve iki Danimarkalı yazar tarafından çocuklara yönelik olarak kaleme alınan bir kitabın İngiltere’de Handyside isimli yayıncı tarafından yayınlanması etrafında kopan fırtına sonrasında gündeme geliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu davada verdiği kararın anahtar bir karar olarak kabul edilmesinin temel nedeni bu kararın içinde “demokratik toplum”a ilişkin yaptığı tanımdır. Bu tanıma göre ifade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için  esas koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birisini oluşturur. Bu ilke sadece toplumu rahatsız etmeyen, olumlu karşılanan veya ilgilenmeye değer bulunmayan bilgi ve düşünceler için değil, Devlet’i ve toplumun bir kesimini gücendiren, şok eden ve rahatsızlık veren bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Demokratik bir toplumun olmazsa olmazları olan çoğulluk, tolerans ve geniş fikirliliğin gereği böyledir.

Handyside davası ifade özgürlüğünün Devlet’i ve toplumun bir kesimini gücendiren, şok eden ve rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu öne çıkardığı için anahtar bir davadır. Bana göre Barış İçin Akademisyenlerin bildirisi böylesi gücendiren, şok eden, rahatsız eden bilgi ve düşünceler içermiyor. Ama belli ki hükümet ve toplumun bir kesimi için durum böyle değil. Bu nedenle bugün ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalarda, Handyside davası’nda vurgulanan, demokratik toplum özelliklerine azami dikkat edilmesi gereğini hatırlamakta fayda var.

İfade özgürlüğü tartışmalarına ışık tutacak 10 ilke

Oxford Üniversitesi’nden Timothy Garton Ash’in önayak olduğu ve birçok dilde yayınlanan websitesinde ifade özgürlüğü tartışmalarına temel olabilecek 10 ana ilkeye yer veriliyor. Bu ilkeler çerçevesinde kamusal alanda tartışılabilecek konuların mümkün olduğunca hukuk alanına taşınmamasına vurgu yapılıyor ve buna yönelik olarak kamusal görüşme (public deliberation) alanının geniş tutulması hedefleniyor. Şiddete teşvik dışında ifade özgürlüğüne hiçbir sınır koymamaya çalışan bir yaklaşım benimseniyor (bu noktada insan ister istemez barış istemek ile akademisyenlerin kanında banyo yapmayı istemek arasındaki farkı düşünmeden edemiyor). Burada benim de çok önem verdiğim bu ilkeleri sıralamanın hem bulunduğumuz noktanın vahametini daha iyi anlamak hem de karmaşık bir konuyu -sırf Zeitgeist bunu gerektiriyor diye basitleştirmeden- aktarmak açısından yerinde olacağını düşünüyorum:

1.Yaşam Kaynağı: Biz –tüm insanlar- kendimizi özgürce ifade edebilmeli, bilgi ve fikirleri araştırma, erişme ve iletmekte sınır gözetmeksizin özgür olmalıyız.
2Şiddet: Şiddet içeren herhangi bir tehditte bulunmadığımız gibi şiddet yanlısı hiçbir sindirme politikasını da kabul etmiyoruz.
3.Bilgi: Bilginin yaygınlaştırmasına dair hiçbir tabuyu kabul etmiyor, bilgiyi yaygınlaştırmak için her fırsatı değerlendiriyoruz.
4.Basın: Yeterli bilgiye sahip olarak karar alabilmek ve siyasal hayata tümüyle katılabilmek için sansürsüz, çoğulcu ve güvenilir bir basın talep ediyoruz.
5.Farklılık: Her tür farklılığımıza dair kendimizi açıklık ve nezaketle ifade ediyoruz.
6.Din: İnanç sahibi kişilere saygı duyuyoruz ama bu inancın içeriğine koşulsuz saygı duyduğumuz anlamına gelmiyor.
7.Gizlilik Hakkı: Gizliliğimizi koruyabilmeli ve itibarımızi zedeleyecek iftiralara karşı çıkabilmeliyiz, fakat kamu yararı için özel hayatımızın incelenmesine de engel olmamalıyız.
8.Devlet Sırrı: İfade özgürlüğüne yönelik ulusal güvenlik gibi sebeplerle uygulanmaya çalışılan her tür kısıtlamaya karşı çıkabilmeliyiz.
9.Icebergs: Kamusal ve özel güçlerin gayrimeşru saldırılarına karşı Internet’i ve diğer iletişim sistemlerini savunuyoruz.
10.Cesaret: Kendimiz için karar veriyoruz ve bunun sonuçlarıyla yüzleşiyoruz.
Tek tek okuyup, üzerinde uzun uzun düşünülecek ilkeler. Web sitesinde her biri uzun uzun tartışılıyor. Okuyup ögrenmek ve tartışmaya katılmak mümkün. Düşünceniz bol katmanlı ve özgür olsun…herşeye rağmen.

 

Ayşe Kadıoğlu – t24.com.trayşe kadıoğlu

Sakine Cansız belgeseli “Sara”nın gösterimine polis engeli

Paris’te öldürülen PKK’nin kurucuları arasında bulunan Sakine Cansız’ın (Sara) yaşamını anlatan “Sara – Hep Kavgaydı Yaşamım” (Sara – Jiyana Min Her Şer Bü) adlı belgeselin Beyoğlu Atlas Sineması’nda 19 Ocak Salı günü (dün) gerçekleştirilmesi planlanan gösterimi polis tarafından engellendi.

14

Atlas Sineması İşletmeleri sahibi gösterim öncesi yaptığı açıklamada, “Tehdit ediliyorum” derken Sakine Cansız’ın ağabeyi Metin Cansız ise, “Sakine’nin yaşamından korktular” şeklinde konuştu.

15

İptalin ardından Beyoğlu Atlas Sineması önünde basın açıklaması yapıldı. Açıklamada ilk olarak konuşan belgeselin yapımcısı Elif Engil Şimşek, belgeselin keyfi bir şekilde engellendiğini ve sansürlendiğini söyledi. Şimşek, “Konu Kürtler olunca sinema salonu bulunmamaktadır. Özgür sinemanın sesi bu şekilde susturulamaz” dedi.

https://youtu.be/9XB0bv3PDgw

Şimşek’in ardından konuşan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş sözcüsü Sebahat Tuncel, Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünün geldiği son noktanın ortada olduğunu belirtti. Tuncel “Sesimizi yükseltmeye ve direnmeye devam edeceğiz. Bizi mücadelemizden yıldıramayacaklar” diye konuştu.

Son olarak konuşan Sakine Cansız’ın ağabeyi Metin Cansız da, “Sakine’nin hayatından korktular onun için onu katlettiler. Şimdi de mücadele hayatını anlatan filimden korkuyorlar ve halkla buluşmasını engellemeye çalışıyorlar” dedi.

MKM’den açıklama

Sara’nın mücadelesini, ne pahasına olursa olsun halkla buluşturacaklarını vurgulayan Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) sanatçıları da, “Hep Kavgaydı Yaşamım” adlı belgeselin gösteriminin, 21 Ocak Perşembe günü saat 20.00’de Sakarya Su Gösteri Merkezi’nde yapılacağını belirtti.

 

(Diha, Dayanışma.net, Yeşil Gazete)

Komşu meslektaşlarından Barış için Akademisyenler’e destek mesajı

Yunanistan Yüksek Öğrenim Akademisyenleri ve Araştırmacıları Federasyonu (POSDEP), Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi’nin yanında olduğunu duyurdu: Katliam ve operasyonlar hemen durdurulmalıdır. Akademisyenlere karşı başlatılan ceza içerikli bu saldırılar suçtur.

12

Yunanistan Yüksek Öğrenim Akademisyenleri ve Araştırmacıları Federasyonu’nun açıklamasının tam metni şöyle:

“Bilindiği gibi Ankara yönetimi uzun süreden beridir Kürt halkına ve kendisine yönelen her türlü muhalefete karşı büyük bir saldırı başlatmış bulunuyor.

Kürt şehirleri savaş uçakları ve tanklarla bombalanmakta, on binlerce asker ve özel kuvvetler; ev ev, sokak sokak operasyonlar yaparak silah kullanmakta ve tutuklamalar gerçekleştirmektedir. Bütün bunlar devlet terörü sınırlarını aşmıştır. Barış, demokrasi ve özgürlük talep eden direniş seslerine ve Kürt hareketine karşı savaş başlatılmıştır. Yüzlerce kadın, çocuk, genç ve yaşlı katledilmişken hükümet operasyonların devam edeceğini açıklamaktadır.

Bu barbarlığa karşı çıkan 1300 akademisyen ortak bir bildiri yayınlayarak hükümetten katliamın, tutuklamaların ve operasyonların hemen durdurulmasını talep etmiş, ayrıca suça ortak olmayacaklarını belirtmişlerdir. Bu onurlu tutum Erdoğan ve Türk hükümetinin gazabına uğramıştır. Erdoğan akademisyenleri “terörist” ilan etmiş, arkasından tutuklamalar ve üniversitelerden uzaklaştırmalar başlatılmıştır. Ancak linç girişimleri akademisyenleri terörize edememiş tersine imzalar 2000’i geçmiş ve giderek artmaya devam etmektedir. Gazeteciler, yayınevleri, sanatçılar ve geniş bir aydın kesimi devamlı olarak barış isteyen bir bildirinin altına imza atmak suçsa bu suçu işlemeye devam edeceğiz demektedirler.

Katliam ve operasyonlar hemen durdurulmalıdır. Akademisyenlere karşı başlatılan ceza içerikli bu saldırılar suçtur. Akademisyenleri ve düşüncelerini savunuyor ve onlarla dayanışma içinde olduğumuzu belirtiyoruz.

Akademisyenler yalnız değildir.”

 

(Kaos GL)

Rumeli Feneri’ndeki Ceneviz Kalesi kiraya çıkarıldı

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sarıyer’deki 17.yy döneminden kalma Rumeli Feneri Ceneviz Kalesi’ni 20 yıllığına kiraya çıkardı. Restorasyonlar Dairesi’nin restorasyon yapma kararı aldığı 46 dönümlük kalede, ihaleyi alacak kiracı; restoran, kafeterya, müze, kütüphane, sanat merkezleri ve sergi salonları yapabilecek.

9

Sarıyer Gazetesi’nden Bekir Batu’nun haberine göre 17. yüzyıldan kalma tarihi kale, ihaleye çıkarılmadan önce restorasyona alınacak. Bakanlık bünyesindeki Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü Restorasyon Dairesi Başkanlığı Cenevizler Kalesi’nin projelendirilmesine dair ön çalışmayı başlattıklarını duyurdu. Restorasyon Dairesi’nin başlattığı proje çalışmasının tamamlanmasıyla birlikte kale hızlı bir şekilde bu yıl içinde restorasyona alınacak.

Restorasyon çalışmasının başlamasıyla birlikte aynı zamanda ihale süreci de başlatıldı. Tasarruf yetkisi Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nde bulunan kalenin “irtifak hakkı tesisi” şeklinde yapılacak kiralama işinin süresi 20 yıl olarak belirtildi.

11

Hazineye ait kale tapu kayıtlarında 6 pafta 418 ada 147 parsel üzerinde yer alıyor. Söz konusu kalenin yüzölçümü ise 46 bin 185 metrekare olarak belirtildi.Rumeli Feneri Mahallesi Kale Caddesi üzerinde yer alan tarihi kalenin kiralama süresi ise şartnameye göre tam 20 yıl olarak öngörülüyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca hazırlanan ihale şartnamesinde Rumeli Feneri Ceneviz Kalesi’nin genel durumu ise şöyle anlatıldı;

10

“İstanbul İli, Sarıyer İlçesi, Rumelifeneri Köyü, 6 pafta, 418 ada, 147 nolu parselde kayıtlı, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 14.12.1974 tarih ve 8172 sayılı kararı ile tespit ve ilan edilen, 24.6.1983 gün ve 15175 sayılı kararı ile sınırları belirlenen Boğaziçi Sit Alanı Gerigörünüm ve Etkilenme Bölgesi’nde, İstanbul III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 12.03.2008 gün ve 2938 sayılı kararı ile uygun bulunan Sarıyer 1/5000 ölçekli Rumelifeneri Boğaziçi Sit Alanı Gerigörünüm Bölgesi Koruma Amaçlı Nazım İmar Planında I. Derece Doğal Sit Alanında kalan, “içinde harap kalesi bulunan kışla” vasıflı Rumelifeneri Kalesi, İstanbul III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 25.08.1993 gün ve 6075 sayılı kararı ile kültür varlığı olarak tescil edilmiş olup, kullandırmaya konudur.

Rumeli Feneri Kalesi, İstanbul’da Rumelifeneri sırtlarındaki 17.yy döneminden kalma kaledir. İstanbul Boğazı’nın Karadeniz tarafından en uç noktada yer alan kalenin kemerli bir giriş kapısı bulunmaktadır.Cumhuriyet döneminde askeri karakol olarak kullanıldı. İki büyük kulesi olan ve 17.yy’da IV. Murad zamanında yeniden inşa edilen kalede o dönem 60 asker evi, 100 top, cephanelik, buğday ambarları, bir camii vardı ve 300 asker yaşıyordu.

 

(Sarıyer Gazetesi)

Kıbrıs’ta barış rüzgarları: Anastasiades, “Türkçe resmi AB dilleri arasına girsin”

Rum lider Nikos Anastasiades, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “resmi dili” olan Türkçe’nin “AB resmi dilleri arasında” yerini alması için çalışma başlattı. Anastasiadis bu niyetini Türk tarafına da iletti.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti lideri Mustafa Akıncı ile Kıbrıs Rum kesimi lideri Nikos Anastasiades (solda) Mayıs 2015'de biraraya gelmişlerdi
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti lideri Mustafa Akıncı ile Kıbrıs Rum kesimi lideri Nikos Anastasiades (solda) Mayıs 2015’de biraraya gelmişlerdi

Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi olmasına rağmen, devletin iki resmi dilinden biri olan Türkçenin AB içinde resmi dil olması gündeme gelmemişti. Rum lider Anastasiadis, son liderler zirvesinde konuyu gündeme getirdi. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin resmi başvurusu sürecin başlaması için yeterli

Anastasiadis, Rum bürokratlara, yasal süreci başlatmak için talimat verdi. Buna göre, izlenecek yol, AB’ye yapılacak başvuru, başvuru öncesi izlenecek süreç güneyde mercek altına alındı

Rum liderliği, uzun yıllardır gündemde olan ancak adım atılmayan “resmi dil” konusunda iyi niyet çerçevesinde adım atacak. Anastasiadis, bu adımın, çözüm sürecine pozitif etki yapacağını düşünüyor.

 

(Gündem Kıbrıs)