Ana Sayfa Blog Sayfa 3523

Agos binası önünde Adalet ve Barış Nöbeti

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink ölümünün 9. yılında, eski Agos binası önünde iki saatlik Adalet ve Barış nöbeti gerçekleştirildi.

Bianet’den Elif Akgül’ün haberine göre nöbet Nor Zartonk, AKA-DER, DİSK Basın-İş, Halkevleri, HDP İstanbul, Kaldıraç, Özgürlük ve Dayanışma Partisi, Yeni Yol, EHP ile EMEP’in çağrısıyla gerçekleşti. Nöbete katılanlar arasında Halkların Demokratik Partisi İstanbul Milletvekili Garo Paylan da vardı.

Tahir Elçi, Maristsa Küçük, Sevag Balıkçı, Dilek Doğan, Berkin Elvan da anıldı

6

Nöbette Dink ile, Samatya’da öldürülen Maritsa Küçük, 2011’de zorunlu askerliğini yaparken 24 Nisan’da öldürülen Sevag Balıkçı, Gezi direnişinde polisin attığı gaz fişeği ile öldürülen Berkin Elvan, Küçükarmutlu’da polis baskını sırasında evinde arama yapan polislerce öldürülen Dilek Doğan ile 26 Kasım’da Diyarbakır’da bir basın açıklaması sonrası öldürülen insan hakları savunucusu avukat Tahir Elçi anıldı.

7

Anma konuşmalarının yanı sıra kısa bir tiyatronun da sahnelendiği anmada Nor Zartonk’tan Sayat Tekir Ermenice ve Türkçe konuşma yaptı.

Nöbetin çağrıcıları adına açıklamayı ise yine Nor Zartonk’tan Alexis Kalk okudu.

 

(Bianet)

 

Bin yıllık zeytin ağacını yerinden söktürüp, “İnşallah tutar” diyerek Antalya’ya diktiler

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Antalya’da 23 Nisan’da açılışı yapılacak ’Çiçek ve Çocuk’ temalı botanik dalındaki Expo 2016 Antalya’nın düzenleneceği alana İzmir’den sökülerek getirilen 10 asırlık zeytin ağacını, “İnşallah tutar” temennisi ile yeni yerine dikti.

4

Türkiye’nin en yaşlı zeytin ağacı

Expo için İzmir’in Ödemiş ilçesi Bademli beldesine 1071 yılında dikilen ve Türkiye’nin en yaşlı zeytin ağacı olan çapı 2.55 metrelik zeytin ağacı 945 yıldır bağlı bulunduğu toprağından sökülerek Antalya’ya taşındı. Erdoğan bin yıllık ağacın Antalya’ya yeniden dikim töreninde, “Böyle bir ağaç. İnşallah burada da tutacağına inanıyoruz ve 2015 botanik bahçesinin en önemli zenginliklerinden olacak. Tarihi bugüne, bugünü de yarınlara ulaştıracak. Ya Allah Bismillah diyerek biz de toprağımızı atalım arkasından da cansuyunu” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı ayrıca ağacın Antalya’daki yeni yerine üzerinde, ’6 bin yıldır Anadolu topraklarında yetişen ve zeytin varlığı ile 1000 yıldır barış, sağlığı ve mutluluğu sembolize ediyor. Bolluk, bereket, mutluluk ve bilgelik sonsuza dek yeryüzünden eksik olmasın. Expo 2016 Antalya anısına bu zeytin ağacını dikiyorum. Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ yazılı yaş kütüğüne pirinç tabelayı çakmayı da ihmal etmedi.

3

Familyası Oleaceae, anavatanı da Akdeniz bölgesi olan Türkiye’nin en yaşlı zeytin ağacı 945 yaşında, çapı 2.55 metre, boyu 6 metre, gövde çevresi 7.68 metre, kök çevresi 9.45 metre.

Zeytin ağacının bin yıllık yurdundan sökülüp yeni bir mekana taşınması ile ilgili hangi kurumlardan görüş alındığına dair ise bir açıklama yapılmadı.

 

(Yeşil Gazete, Hürriyet, DHA)

Norveç onarıcı tarımla toprağa karbon gömmeye hazır

Norveç Tarım Kurumu, onarıcı tarım yöntemleriyle toprağa karbon gömerek hem iklim değişikliğiyle mücadele, hem de toprakların verimliliğini arttırma çalışmalarına başladı.

Özellikle Paris COP21 İklim Zirvesi’nden itibaren dünyada hızla ilgi alanı haline gelen Onarıcı Tarım ve toprak karbonu (ing: soil carbon) konusunda devlet düzeyinde somut çalışmalara başlayan ülkelere Norveç de eklendi.

Toprağa karbon gömme başarısı ölçümlenecek yöntemlerden biri de Bütüncül Planlı Otlatma.
Toprağa karbon gömme başarısı ölçümlenecek yöntemlerden biri de Bütüncül Planlı Otlatma.

Ocak ayının ilk haftalarında Norveç Tarım Kurumu tarafından nihai kararı verilerek başlayan projede, farklı tarımsal ürünlerde “toprağa karbon gömen” uygulamaları gerçekleştiren çiftçilerle bir arada çalışılacak; çiftlikler öğrenme ve test arazileri işlevi de görecek. Bu anlamda projenin “yurttaş bilimi” tanımına da uygun bir biçemde gerçekleştirileceği söylenebilir.

Pilot ölçekte 5 çiftlikte başlanacağı belirtilen programın ilk etabı 3 yıl sürecek. Bu 3 yıllık etabın yaklaşık 1.76 milyon Norveç Kronu (yaklaşık altıyüz bin Türk Lirası) tutarında bir bütçesi var.

Projede yer alacak pilot çiftliklerin Savory tipi Bütüncül Planlı hayvan otlatma, tahıl üretimi ve sebzecilik gibi farklı uygulamalarının toprağa karbon gömme performansları izlenecek.

Projenin amacı “Toprağa karbon gömen tarım uygulamalarının Norveç’te gelişmesi ve yaygınlaşması” olarak tanımlanıyor.

Projenin ilk etabında yer alması için seçilen çiftçilerden biri olan Trond Qvale, Yeşil Gazete’nin sorularını cevapladı. 1978 yılından beri çiftçilik yapan Qvale, 1989 yılında organik tarıma

Trond I. Qvale
Trond I. Qvale

geçmiş, 2011 yılında ise Bütüncül Yönetim (ing: Holistic Management) uygulamaya başlamış.

“Projenin bu ilk aşamasına dahil olacak 4-5 çiftlikten biriyiz” diyor Qvale. “Bunun için özel bir başvuruda bulunmadım. Bütüncül Yönetim ve diğer alanlardaki çalışmalarımız nedeniyle seçildik” diyen Qvale, “Projenin odak noktası ‘toprağa karbon gömmek’. Bunu Norveç’in özel iklim ve diğer koşullarında gerçekleştirmenin en doğru yollarını araştırmak ve bunları test etmek. Hem otlatma, hem de farklı tahıl ve sebze üretimi yöntemlerindeki uygulamalar test edilecek” diyor.

Trond Qvale’nin bildirdiğine göre, projenin bu ilk aşamasına dahil olan çiftçilerin tamamı organik tarım, pulluksuz tarım ve karbon gömme yöntemleri gibi uygulamaları halihazırda uygulayan ve bu konularda Norveç Tarımsal Hizmet birimleriyle işbirliği içinde olan çiftçiler.

ABD ve Avustralya’dan Gabe Brown, Colin Seis ve Jeff Moyers gibi çayır ekimi, Bütüncül Yönetim ve benzeri Onarıcı Tarım uygulamalarında çok başarılı sonuçlar almış ünlü çiftçiler de projeye deneyimlerini paylaşmaları için davet edilecek.

“3 yıllık pilot proje bünyesinde yapacağımız üç iş var” diyor Qvale. “Katılımcı çiftçilerin ve devlet görevlilerinin bu konulardaki bilgi ve deneyimini arttırmak. Test ve deneme alanları oluşturmak. Ortaya çıkan sonuçları ve bunlardan edineceğimiz deneyimi kamuyla ve çiftçilerle paylaşmak.

“Projen ve toprağa karbon gömen Onarıcı Tarım hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorumuza şöyle cevap veriyor Qvale: Son derece umutluyum. Kuzey Amerika’nın Kuzey Dakota gibi zor bölgelerinde bile büyük başarıyla uygulanabilen bu yöntemlerin burada da başarıya ulaşmaması için hiç bir sebep yok.

(Yeşil Gazete)

Konuşmanın sonu

Sabah gazetesinden bir haber: Nihat Hoca Oyuna Gelmedi. Nihat Hatipoğlu bir profesör, karşısında bir ilkokul öğrencisi, ellerde mikrofon. Oyun neymiş acaba, diyerek devamını okuyorum.

40

Bir ilkokul öğrencisi nasıl bir provokasyon yapmış olabilir ki? Daha önemlisi, bir ülkede bir çocuğun gazetede bu şekilde suçlanabilmesi bize ne anlatır? Videoyu açıyorum. İsminin Destan olduğunu öğrendiğimiz çocuk Hatipoğlu’na kelimesi kelimesine şunu soruyor: “İnsanlar birbirlerini öldürüyorlar. Öldürmek kötü bir şey değil mi? O hâlde neden öldürüyorlar? Mesela Diyarbakır, Ankara, Cizre?”

Soru 15 saniye sürüyor. Videonun geri kalan iki dakikalık kısmında oyuna gelmeyen bir profesörün (ne oyunmuş!) Destan’a verdiği bilindik cevabı dinliyoruz. Evet kötüdür, bile diyemiyor Hatipoğlu. Onun yerine mealen şöyle diyor: “Devletle savaşılmaz, böyle yaparak kendinize ve halka zarar verirsiniz yalnızca. Oysa biz konuşmaya açığız, bu işler konuşarak hâlledilsin.

Cevabın her cümlesine, ama en çok “konuşmak” kelimesine takılıyorum. Konuşmak ne demek ki? Muhalif gazeteciler susturuldu, hapse atıldı; bazı kanallara yasak kondu, uydudan çıkarıldı. Türkiye’de şu ana kadarki Kürt partilerinin hepsi kapatıldı, HDP’nin akıbeti ise belirsiz. Yakın zamanlarda mitinglerde bombalar patladı, üstelik bir kere değil.

Sokağa çıkmak dahi korkutucu hâle geldi. Bir televizyon programında çocuklar ölüyor demek terör soruşturması ile sonlanıyor. Konuşmak ne demek ki? Uslu uslu devlet ezberini terennüm etmek midir konuşmak?

Son olarak 1100 kadar akademisyen bir metne imza attı. Devletin katliam ve kıyımlarına ortak olmayacağız, dediler. (Daha doğrusu dedik, ben de imzacılar arasındayım.) Bu da konuşmak; ama işte bir yazı bile hükümetin uydusu hâline gelmiş kesimlerde infial yaratmaya yetti. Şu an YÖK devrede, imza veren akademisyenler hakkında soruşturma başlıyor. Belki ilerde savcılar, içinde ”teröre destek” geçen iddianameler hazırlayacak. Yeni Şafak’ta biri şu cümleleriyle olası bir iddianamenin içeriğini çoktan dile getirmiş bile: “[B]u kişilerin imzasıyla ülkemize sıkılan kurşunlarla, sivil insanlarımızı hedef alan bombalar arasında hiçbir fark yoktur. Onlar terörün altına imza atmışlardır, Türkiye’ye savaş ilan etmişlerdir. Onlar da bir tür terör eylemine girişmişlerdir.

 Nasıl PKK ile mücadele ediliyorsa, IŞİD’le mücadele ediliyorsa, bu entelektüel terör şebekesine karşı da bir vatan savunması esastır.” Bir diğer “tuhaf” insan ise işi son noktaya taşımış ve bahsi geçen akademisyenleri şu şekilde tehdit etmiş: “Oluk oluk kan akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız.” Kafam almıyor, bu korku filmlerinden çıkmış garip fantezi nasıl ve ne zaman muteber hâle geldi, meydanlarda alkışlanır oldu?

Kendi derslerimin hatırı sayılır bir bölümü vatanı savunmaya soyunanların, yüce çıkarlardan bahsedenlerin, düşmanların imhasını kendine görev edinenlerin işlediği/mümkün kıldığı cinayetleri anlatmakla geçiyor. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın farklı yerlerinde… Bu cinayetlerin sistematik taraflarını çalışıyoruz beraber. Olan ve olanın temsili arasında ufak bir ayrım gözeterek şu iki hususu konuşuyoruz.

A) Devletler örgütlü şiddet aygıtıdır, şiddet tekelini ellerinde bulundururlar. Bu maksatla gerekirse katliam ve kıyım yaparlar. Devletlerin tek niteliği bu değildir belki; ama belli gruplara mensup insanlar (yoksullaştırılmışlar, etnik-dinî azınlıklar…) devletin bu yüzü ile çok daha sık karşılaşırlar. Türkiye’de de geçmişten bu yana katliamlar olmuştur, olmaktadır. Şehirler kahramanlık hikâyelerine konu olamayacak şekilde uçaklarla-tanklarla bombalanmış, insanlar işkenceden geçirilmiş, yargılanmadan öldürülüp toplu mezarlara gömülmüş, milyonlar evlerinden sürülmüştür. Devletler savaş çıkarır, savaşları destekler. Şiddeti tekelleştiren hiçbir tertibatın sicili parlak değildir. Amerika, İngiltere, Fransa’daki demokratik-müreffeh rejimler uzun bir dönemdir uzak ülkelerde kıyım ve katliam yapmaktadır. Daha az demokratik diğer devletler de bölgesel ölçekte kalmakla beraber benzer bir şiddetin failleridir.

Sadece başka ülkelerdeki insanları öldürmez devletler. Kendi vatandaşlarını da öldürür. R.J. Rummel’in, Death by Government [Faili Devlet diye çevirirdim] isimli kitabında, democide diye bir kavram geçer (Rummel 2011). Bir ülkenin kendi vatandaşlarına yönelik sistemli imhasını anlatmak için kullanılır. Soykırımları, ama daha küçük ölçekli katliamları, kıyımları da kapsar. Güncellenmiş listeden şöyle kaba bir hesap çıkar: 20. yüzyıl boyunca yaklaşık 262 milyon kadın, erkek, çocuk kendi devletleri tarafından topluca öldürülmüştür. Arjantin, Endonezya, Rusya, Çin, Kamboçya, Almanya, Irak, Osmanlı, Sri Lanka bu listedeki başlıca ülkelerdir… Üstelik, altını çizmek istiyorum, bu sayılara savaşlarda ölenler dahil değildir. Şu videoya bakın..

41

Terörist olarak listelenen ve toplumda kaos yaratmakla suçlanan örgütlerin hiçbiri bu sayıların yakınına bile yaklaşamaz. Zira tankıyla topuyla insansız hava araçları uydu sistemleriyle füzesiyle uçağıyla istihbaratıyla devletlerin üretebildiği şiddet hiçbir örgütle kıyas kabul etmez. O yüzden insanlığın (ve hayvanların, bitkilerin…) en önemli düşmanı devletlerdir.

B) Devletlerin kahramanlık hikâyeleri, daha doğrusu kendilerine atfettikleri tarih son derece taraflı, hattâ bazı durumlarda tümden uydurmadır. Örneğin İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’nda gösterdiği kahramanlıkların bedelini topluca ölerek ödeyen Bengallilerin veya Mısırlıların hikâyeleri, ana akışa uymadığı için uzun süre gündeme dahi gelememiştir. (Milyonlarca Bengalli İngiliz ordusunu beslemek adına açlıktan ölmüş, Mısırlılar ise yine açlık ve sıtmanın toplu etkisinden telef olmuştur – Bengal için altıncı kısım Robbins 2002; Mısır için özellikle ilk kısım Mitchell 2002) Ölenlerin çoğunun isimleri bile yoktur, heykelleri dikilmemiştir. Kahramanlıklar zayıf senaryolu bir iyi-kötü kurgusu üzerine kuruludur; anlattığından daha fazlasını unutturur. Sürekli maruz kalmak insanı duyarsızlaştırır, düşünme melekelerini köreltir.

Daha önce dediğim gibi, devletlerin ürettiği şiddetin önemli bir bölümü şanlı bir tarih yolunda değil; zayıfın ezilmesi, katledilmesi maksadıyla kullanılmıştır. Buna mukabil olanların anlatımında illüzyonlara gebe bir dil kullanılır. Kelimeler sık sık anlam değiştirir, hattâ gerekirse tam zıt anlama işaret eder. Amerika Irak’ı barış ve demokrasi için bombalar. Osmanlı savaş makinesinin Balkanlara yaptığı bitmez tükenmez akınlar huzur ve saadet anlamına gelir. Filistin’de olduğu gibi, bir tarafın üstün teknolojisi olsa da iptidaî silahlarla mücadele edenler “çok tehlikeli ve acımasız teröristler” olarak tasvir edilir. Birilerini topraklarından çıkarıp mülksüzleştirmenin adı büyüme ve kalkınma olur. Türkiye’de bunların hepsine tanık oluyoruz ne yazık ki…

O yüzden öğrencilerime, devletin ağzından çıkmış hiçbir tabire, hiçbir sıfata güvenmeyin; hepsine şüpheyle yaklaşın, diyorum. Zira devletler anlam evrenini örgütlü şekilde bükebilen, bunun için hiç kimsenin sahip olmadığı araçlara sahip olan ve sürekli kendi gerçeğini dayatan kurumlar. Türkiye’de gazetecilik, akademisyenlik/eğitim, kültür (tiyatrolar) ve sosyal medya üzerinden verilen kıyasıya mücadele tam olarak bununla ilgili. Hangi söz meşru kabul edilecek? Hangi anlamlar dolaşıma girecek?

9 yaşında öldürülen çocukların bile terörist olarak “servis edildiği” (Sabah’tan aldım bu lâfı) Yeni Türkiye’de, devletin şiddet ve söz üretme tekelini elinde tutmak adına neleri göze alabileceğini her gün yeniden ve yeniden görüyoruz. Geri kalan herkesin yekpare fişlendiği tehlikeli bir dil (PKK, DAEŞ, akademisyenler, Paralelciler…) hem tehdit etmeye, hem de bu tehdidi her muhalif gruba serbestçe yöneltmeye yarar. Tanıl Bora’ya göre, sağ muhafazakâr retoriğin (Nihal Atsızlardan başlayarak) Türkiye’de çok eskiden beri kullandığı bir yöntem bu: İlgisi olmayan olaylar ve gruplar arasında bağlantılar icat etmek, hepsini tek bir büyük komplonun parçası olarak görmek. Örneğin bu yazdıklarımla PKK, DAEŞ veya Paralelci olarak suçlanabilirim. Hattâ aynı ânda üçü birden bile olabilirim. Rusya’ya gittim, Almanya’ya gittim. Şu durumda suçsuz olduğum kanıtlanana kadar suçluyum.

İşin fenası, bu iddialar sadece iki savcının kafa karışıklığı olmaz, aynı saçmalığı hatırı sayılır bir insan grubu paylaşır. Bu dilin hâkim olduğu bir ortamda makûl bir konuşma yapmak, kanıta dayalı tutarlı bir bütünlük kurmak mümkün olmaz. Muhakeme gücü zayıflar. IŞID’ın ve PKK’nin beraber miting bombaladığı, bunun da arkasında İsrail ve Gülen cemaatinin olduğu söylenebilir hâle gelir. Komplolarla dolu bu evrende sebepler, ilişkiler, failler, anlamlar birbirine girer. Dünyanın nizâmının bozulmasının belki en büyük emaresi, anlamın dökülmesidir. Başkanlık konusunda Hitler’den ilham alınması yahut Bush’un lâflarının çalınması (ya bizdensin ya onlardan), referans noktalarının şirazesinin ne kadar kaymış olduğunun delilidir. Ortak bir anlam evreni kurulamaz. Ölüm dahi aynı anlama gelmez.

Devletin istila ettiği ve içini boşalttığı anlamlar, kulağa ilk anda tuhaf gelecek ama, olayları açıklamayı kolaylaştırır. Psikolog Daniel Kahneman‘ın insanın düşünme süreçleri hakkında yazdığı kapsamlı kitaptan şu cümleleri aktarayım: “Bir insan, erişiminde olan bilgilerle [olasılıklar evrenindeki] mümkün olan en iyi hikâyeyi (anlamı) kurgular. Hikâye iyiyse inandırıcıdır. Paradoksal şekilde, ne kadar az şey bilinirse, yani yapboz ne kadar az parçadan oluşursa hikâye o kadar tutarlı gözükür.” (Kahneman 2011 s. 201).

Türkiye’de her olayı açıklamaya muktedir basit-komplocu formüllerin bu kadar revaçta olması işte bu tür bir fikrî yoksullaşmanın sonucudur, devletin fiziksel/sembolik şiddetinin tezahürüdür. A ve B başlıkları altında bunu anlatmaya gayret ettim.

Peki PKK de bir şiddet örgütü değil mi? Neden ondan hiç bahsetmedim? İki sebebi var. Biri şu: Benim muhatabım PKK değil. İçinde doğup büyümüş olduğum ve ister istemez sorumlu olduğum bir mecra var (verdiğim vergiyle, oyla; konuştuğum dille…). O da burası. Başkasının ne yapması gerektiği konusunda akıl vermemin bir anlamı yok. Fakat burada tanık olduğum haksızlıkları anlatmak gibi bir mesuliyetim var. Çünkü burada yaşamaya devam etmek istiyorum. Hizipçi, şiddeti mazur gösteren, her tür muhalefeti tehditlerle susturmaya yeltenen, bu ülkede yaşayan insanları birbirine karşı diş biler hâle getiren her tür rejime karşı elbette ses çıkaracağım. İktidarın uydusu hâline gelmiş, insanları sindirmeye çalışan bu patırtının ötesinde aklı selim bir grubun hâlâ var olduğuna inanmak istiyorum.

İkinci sebep ise, her durumu kendine yontan bu taraftarlık ruhu karşısında başka bir söz üretme çabası. Kastettiğim şu: İsimler ve tasnifler bir iktidar kurma çabası ve zamana mekâna göre sürekli değişiyor. Devlet dışında şiddet uygulayan her gruba terörist demek bazı önemli tutarsızlıklar içeriyor. Türkiye kamuoyunun genel kanaatleri ve hükümet nezdinde dahi görülebilecek türde, çok açık bir tutarsızlık bu. Örneğin Suriye’de Esad, bazı grupların şiddetini terörist eylem olarak isimlendiriyor. Türkiye ise bu grupları açıkça destekliyor. Oysa tutarlı bir duruş Esad’ı destekleyip onun her yaptığını haklı görmek olurdu. İsrail’e direnen Filistinliler de şiddet uyguluyorlar. Biri çok zayıf, biri aşırı güçlü; ama İsrail kamuoyunun çoğunluğu “devlet aşırıya kaçmış olabilir, ama Filistinliler de şunu-şunu yaptı…” kalıbından vazgeçemiyor. Aynı Türkiye gibi İsrail devleti de terörist kelimesine bayılıyor. Onlar da aynı şekilde iyi Filistinli-kötü Filistinli ayrımı yapıyor. Fransız sömürgesine karşı çıkan Cezayirliler de zamanında şiddete başvurdular. Rus ordusu karşısında Çeçenler de, Güney Afrika’daki Apartheid rejimine karşı Siyahlar da… Liste uzatılabilir. Verdiğim örneklerin kimisinde işgâl var (İsrail), kimisinde aynı Türkiye’de olduğu gibi güçlü devletin toprak üstünde egemenlik iddiası var (Çeçenistan- G. Afrika). İsrail Gazze’yi vurduğunda sürekli Hamas’ın fenalıklarından bahsetme gereği, işte bu tarz bir taraftarlık ruhundan, denk olmayan taraflara denkmiş gibi muamele etme çabasından geliyor. Denkmiş gibi olunca güçlü olanın tankıyla topuyla şehir kuşatması, ev bombalaması sanki meşruymuş gibi oluyor. Dolayısıyla, “ama PKK…” kalıbı ne yazık ki gerçek bir adalet duygusundan değil, devleti mazur göstermeye yarayan ve hemen her yerde karşımıza çıkan savunmacı bir retorikten geliyor. Muhatabımın dili bu devlet aklı olduğu müddetçe, bu tarz bir muhasebe defteri açmayı anlamlı bulmuyorum. Dolayısıyla benim neyi nasıl söylediğimi belirleyen unsurlar A) muhatabımın kim olduğu ve B) benim de tarafı olduğum eşitsizlik ortamına dair pozisyonum. Bu eşitsizliği yok etmenin yolu, sanki her yere eşit mesafede duruyormuş havası takınmadan (pratik olarak böyle bir pozisyon zaten yok) sorumluluk almaktır, güçlünün haksızlığına karşı durmaktır. Yani benim için öncelik vergi verdiğim kurumun yaptıklarını sorgulamaktır.

Barış çok meşakkatlidir. Başka bir söz üretmek, başka bir paylaşım hayal etmek gerekir.  “Onlar terörist ve bölücü; bizse iyiyiz, düzen istiyoruz,” gibi iyi-kötü masalları barışın dili olamaz. Hiçbir şiddet ortamında böyle bir masal anlatılamaz, PKK için de devlet için de… Bu kurgular en büyük zalimlikleri dahi bambaşka şekillerde aktarmaya yarar. Sovyetlerin Afgan işgali sırasında Pravda gazetesi Sovyet askerinin Afganistan’da ektiği dostluk çiçeklerini yazıyordu mesela. Ne tuhaf bir ruh hâli olsa gerek, diyeceğim; ama sürekli bu cümlenin çok can yakan türevleri çarpıyor suratımıza.

42

Kurgu ne kadar basit olursa, izah edebilecekleri o kadar artıyor. Her defasında devletin arkasına hizalanan bir topluluğun en büyük zalimlikleri bile benzer kalıplarla meşrulaştırdığını görüyoruz. Bunun adı, devletin çorak gerçekliğinden çıkmaya ayak diremek.

Aşağıdaki fotoğraf, cansız bedeni Silopi’de yedi gün sokakta bekletilen Taybet İnan‘a ait. İçimize bakıyor.

43

KAYNAKLAR
Kahneman, Daniel 2011 Thinking, Fast and Slow.
Mitchell, Timothy 2002 Rule of Experts: Egypt, Techno-Politics, Modernity.
Robbins, Richard H. 2002 Global Problems and the Culture of Capitalism.
Rummel, R. J. 2011 Death by Government.

 

Bu yazı, yazarının da onayı ile ozanoyunbozan.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

 

39-Ozan-Zeybek

 

Sezai Ozan Zeybek

Mit 2 – Bütçe açıklarını azaltma bataktan çıkmanın tek yolu

David Ransom tarafından New Internationalist Magazine‘de yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Nisan 2009’da BBC News Channel’a davet edildim. Zengin ülkelerin grubu G20 Londra’da bir zirve düzenliyordu. Dünya liderleri finansal krizden ötürü gizli bir panik havasındaydılar. Hiçbiri gerçekten ne olmakta olduğuna dair bir fikre sahip görünmüyordu. BBC sunucu bana şunu sordu: “Bildiğimiz anlamda kapitalizmin sonu mu bu?” Bir sefer için sorulması mantıklı bir soru gibi görünüyordu, BBC News yapımcıları için bile.

DebtCrisis
O zamanda, sınırsız miktarda kamu serveti çökmüş finansal mimariye saçılıyordu. Bununla birlikte daha fazla kamu serveti de mali teşvik olarak reel ekonomiyi kurtarmaya harcanıyordu. Eski taşıtlar satın alınıp hurdaya çıkarılıyordu ki yeni olanları satılsın ve daha az iş kaybedilsin. Bir zamanlar dünyadaki en büyük şirket olan General Motors iflastan kurtarılmak zorundaydı.

O zamanda, kimse bir şey önermeye cesaret edemiyordu. Neoliberal ekonomistler bile. Devlet politikalarını yöneten bir nesil boyunca, pazar her zaman kendini düzeltir anlayışı yerleşmişti. Bunların hiçbirinin olmaması gerekiyordu. Bir sefer için konuşacak söz bulamadılar. Tüm para nereden gelmişti? Nereye gitmişti? Neden kimse bunun geldiğini görememişti? Bundan sonra ne olacaktı? Kimse bir şey söyleyemiyordu. Özel sektörün borçlarının halk üzerine yıkılacağını anlamak için bir ekonomi dâhisi olmaya gerek yoktu, sadece 1980’lerde “Üçüncü Dünya” finansal krizlerinden itibaren bir seri finansal krizi ötelemekteydiler.

Fakat aynı yılın sonunda neoliberallerin tekrar koltuklarında oturacaklarını ve yüzsüz bir şekilde bu felaketin “yüksek kamu harcamaları” olduğunu söyleyeceklerini öngörebilmek için dünyanın genelinde “yapısal ayarlamalar”ın tecrübesini yaşamış olmanız gerekmekteydi. Finansal pazarların kefaleti ödenir ödenmez real ekonomi için mali teşvikler kesildi. Bunun yerine gerçekte devletlerin birer yaratıkları olan güya bağımsız olan merkez bankaları özel bankalara ve finansal pazarlara ücretsiz “helikopter” para dağıtmaya başladı ve onların bu para ile ne yapacaklarına karar vermelerine izin verdiler. Başka bir değişle Büyük Buhran’a sebep olan kurumlar bunun sona ereceğine güvenmekteydiler. Kayıtlara geçmiş en uzun süreli en düşük faiz oranlarıyla niceliksel gevşeme 5 trilyon ABD Dolarına yükseldi, ve yükselmeye devam ediyor. [1]

Bu her zaman becerikli bir muhasebe hilesi olarak kaldı. Niceliksel gevşeme merkez bankasının kayıtlarında yer alır, devletlerin değil. Artık bankalar devletlerin mali kaynaklarına ihtiyaç duymadıklarına göre öncelikler hükümet bütçelerinin, kamu personelinin ve hizmetlerin kırpılması oldu. Tabii ki “yüksek kamu harcamaları” kavramını da “yüksek kamu, nokta” olarak kırpmak.

Tüm bunlar gerçek temellere dayanmayan tek bir şeyden kaynaklanıyordu – devletlerin “çok fazla borçlandıkları”. Uluslararası Para Fonu gerçekte bunun tersinin olduğunu gösteriyordu.

Kamusal Borçler ve Bütçe
Kamusal Borçler ve Bütçe

2007’deki “Kredi Krizi”nden önce, kamu borçları ve bütçe açıkları hızla azalıyordu. İkisi de yüksekti ve neoliberal ekonomik politikaların etkilerinin hissedildiği 1980’lerin sonuna doğru hızla artıyorlardı. İkisi de iki Dünya Savaşı sırasında çok yüksektiler, ikincisi Büyük Buhran kadar bir servete mâl olmuştu. [2]

Fark İkinci Dünya Savaşı sırasındaki büyük çaplı kamu borçlanması ve bütçe açıklarının aslında gerçek silahlar, tanklar, ölüm ve yıkım anlamına gelse bile reel ekonomiye ve istihdama harcanmış olmasıydı. Bu en nihayetinde 1930’lardaki sürüncemeli Buhran’a son vermişti. 1950’ler ve 1960’larda borçları ve bütçe açıklarını azaltan kapitalist refahın “Altın Çağı” geldi.

2008’den beri, karşılaştırma olarak, kamu fonları reel ekonomi ve istihdama değil finansal pazarlara aktarıldı. Bundan ötürü büyük durgunluk Buhran’daki gibi devam etti. Büyük Durgunluk’un sona ermesi için daha büyük savaşlara ihtiyaç duyar halde kalmış olabiliriz. Dünya bir bütün olarak asla borç veya bütçe açığına sahip değil: Her borçlanan için bir de borç veren bulunmaktadır, her bütçe açığı için bütçe fazlası. Goldman Sachs baş ekonomistinin, finansal krizin merkezinde bulunan “vampir kamalar”, söylediği üzere kamu borçları her zaman özel tasarruflara eşittir. [3] Krizler yaşanır, 2007’de olduğu gibi, özel tasarruflar arttığında, reel ekonomiden çekildiğinde. Kamu borçları bununla birlikte artar. Eğer bu reel ekonomide kişisel borçlara karşılık harcanmazsa, kriz devam eder.

Gerçekte, ‘Büyük Daralma’nın zirvesinde bir “likidite tuzağı” yer alır – real ekonomiyi kişisel birikimlerin harcanması için sağlıklı hale getirmek için çok kısıtlı bir gelirle çok sayıda insan. [4] Bu devam ettikçe Büyük Daralma da devam edecektir.

Eğer politikanın belirli bir alına merakınız varsa, bu uygulama büyük bir başarı olur. Bir ekonomi miti gerçek üzerinde galiptir.

[2] Martin Wolf, The Shifts and the Shocks – what we’ve learned from the financial crisis, Penguin, 2014
[4] Paul Krugman, End This Depression Now, WW Norton, 2013

Haberin İngilizce orjinali

Haber: David Ransom

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil GazeteNew Internationalist blog )

KuirFest’de bugün, “Bu eve hoşgeldiniz” Büyülü Fener’de

Pembe Hayat KuirFest, Ankara semalarını gökkuşağı renklerine boyamaya devam ediyor. Festivalde bugün kurmaca uzun metraj filmler ve belgesellerin yanı sıra BFI işbirliğiyle hazırlanan seçkiler de izleyici karşısına çıkacak.

BFI Flare Kısa Seçkisi ve Britanya’nın Qara Kuir’leri KuirFest’te!

Kuir sinemanın en önemli isimlerinden Barbara Hammer’ın, Pulitzer ödüllü Amerikalı şair Elizabeth Bishop’un dünyasını anlatan filmi Bu Eve Hoşgeldiniz (Welcome To This House, 2015) saat 21.30’da Büyülü Fener’de ikinci kez KuirFest izleyicisinin karşısına çıkacak. Film, Bishop’un lezbiyen bir sanatçı olarak var olma mücadelesini, şairin yaşadığı mekânlarda, dostluklarının ve aşklarının izlerinde araştırmaya çıkıyor.

Pulitzer ödüllü Amerikalı şair Elizabeth Bishop’un dünyasını anlatan filmi Bu Eve Hoşgeldiniz (Welcome To This House, 2015)in ikinci gösterimi bugün Kızılay Büyülü Fener'de
Pulitzer ödüllü Amerikalı şair Elizabeth Bishop’un dünyasını anlatan filmi Bu Eve Hoşgeldiniz (Welcome To This House, 2015)in ikinci gösterimi bugün Kızılay Büyülü Fener’de

Pembe Hayat KuirFest dünya kuir sinemasının nabzını tutmaya devam ediyor. Britanya Film Enstitüsü’nce (BFI) düzenlenen Flare LGBT Film Festivali işbirliğiyle hazırlanan seçki 13.00’te Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde (ÇSM) izlenebilir. Seçkide; Evan Ifekoya’nın ırk, cinsiyet ve kimlik üzerine düşünürken kuir kavramını tartışmanın merkezine oturtan kısa müzik videosu Cinsiyet Şarkısı (The Gender Song, 2015), şişmanlık aktivizmi ve LGBT hakları üzerine çalışan yazar Charlotte Copper’ın çektiği, üç kuir’in egemen estetik anlayışının dayattığı zayıf ve ince görünme baskısıyla dalga geçtikleri eğlenceli müzik videosu Tatlı ve İnce (Lovely and Slim, 2010), drag queen’lerin dünyasına yakından bakan belgesel O (s’HE, 2013), kuir ikon JD Samson’un Medea rolünde yer aldığı Medea (2013), Raindance’te En İyi Kısa Film ve Afrika Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Uluslararası Kısa Film seçilen Görünenin Ötesinde (Beyond Plain Sight, 2014), Tanya Shed’in 16 mm ile çekilmiş ritüeli andıran siyah-beyaz filmi Gönülçelen (Delilah, 1994), izleyiciyi 1988 Thatcher İngiltere’sine davet eden Anın Devrimcisi (Small Time Revolutionary, 2010), fotoğraf ve trans kimliği arasındaki ilişkiyi mercek altına alan Bütün Gözler Üzerimde (All Eyes On Me, 2013), inanç ve yalnızlık ilişkisini araştıran Müritler (The Followers, 2015) filmleri yer alıyor.

Dün ilk kez KuirFest izleyicisiyle buluşan Azgın Hayat (Stud Life, 2012) bir kez daha festival takipçileriyle olacak. BFI işbirliğiyle hazırlanan ‘Qara Kuir: Britanya’ seçkisinde yer alan film, saat 18.30’da ÇSM’de gösterilecek. Campbell X’in ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğu Azgın Hayat, izleyenleri arkadaşlık ve aşk arasında kalan JJ ve Seb üzerinden, toplumsal cinsiyetin havada uçuştuğu, arzunun ise çok katı kurallara tabi tutulduğu Londra’nın kentsel ortamının daha önce hiç görülmemiş bir yaşam dilimine götürüyor.

‘Gökkuşağının Altında’ Bugün

https://youtu.be/jYVPKZq74Ck

Dünya festivallerinde dikkat çeken, ödüllü yapımların yer aldığı ‘Gökkuşağının Altında’ bölümünün bugünkü ilk filmi, punk-rock ruhu ve asla düşmeyen temposuyla Yalnız Yıldızlar (Estrellas Solitarias, 2015). Bir gece kulübünde sahne alan havalı Valentina ile dikkat çekmekten uzak ev arkadaşı Joana’nın acı tatlı hikâyesine odaklanan film saat 15.00’te ÇSM’de gösterilecek. ‘Gökkuşağının Altında’ bölümünün en ilginç yapımlarından Sonsuz Aşk (Amor Eterno, 2014) 16.45’te bugünün Kızılay Büyülü Fener açılışını yapıyor. Marçal Forés imzalı film, orta yaşlı bir öğretmen olan Carlos’un, ders çıkışlarında ziyaret ettiği, şehrin dışında, ormanlık bir alanda bulunan çark mekânında öğrencisi Toni ile karşılaşmasını konu ediniyor. Catherine Stewart’ın Out in Africa Gey & Lezbiyen Film Festivali işbirliğiyle tamamladığı, aynı zamanda ilk uzun metrajlı filmi Sen Bakmazken (While You Weren’t Looking, 2015), farklı kuşaklardan karakterleri aracılığıyla Güney Afrika’nın yakın tarihini cinsiyet ve sınıf merkezli çatışmalar üzerinden ele alıyor. Sen Bakmazken, 19.00’da Kızılay Büyülü Fener’de gösterilecek.

‘Kuir Belgeseller’de Bugün

Kuirfest, BFI Flare işbirliğiyle programlanan ‘Qara Kuir’ bölümünde Britanya siyah kuir sinemasının önemli ismi, sinema ve tiyatro yönetmeni, oyuncu Topher Campbell’ı yönetmenliğini üstlendiği iki filmle programına konuk ediyor.

30

‘Gökkuşağının Altında’ bölümünün en ilginç yapımlarından biri de Marçal Forés imzalı Sonsuz Aşk (Amor Eterno, 2014). Film, orta yaşlı bir öğretmen olan Carlos’un, ders çıkışlarında ziyaret ettiği, şehrin dışında, ormanlık bir alanda bulunan çark mekânında öğrencisi Toni ile karşılaşmasını konu ediniyor. Gerilim ve arzu dolu bu karanlık aşk hikâyesi, fantastik ve korku filmi unsurlarıyla tür sinemasına göz kırparken, arzu ve ölüm arasındaki ilişkiyi sorguluyor.

 

(Yeşil Gazete)

Roma Bostanı’nın Şilili ziyaretçisinden akademisyenlere destek

Şili’li aktivist Agustin Sepulveda Sariego İstanbul’a iner inmez ayağının tozuyla Roma Bostanı‘nı ziyaret etti. Aynı zamanda akademisyen olan Agustine, #barisicinakademisyenler ‘e de destek verdi.

26

Ekoloji, Yerel Topluluklar ve Permakültür eğitimleri verecek

Sariego, Türkiye’de olduğu süre boyunca İstanbul, Çanakkale, Muğla ve Ankara’da ekoloji, yerel topluluklar ve permakültür hakkında eğitimler verecek.

28

Türkiye’de olduğu süre boyunca katılacağı etkinliklerle ilgili detaylı bilgi için: Agustin-Sepulveda-Sariego-Türkiyede.

Agustin R. Sepulveda Sariego kimdir?

60’lı yıllardan beri Şili’deki ekoloji hareketinin içinde olan bir biyolog, aktivist, akademisyen ve müzisyen olan Sariego 90’lı yıllarla birlikte sosyal ekoloji hareketi içinde rol oynamaya başlamış, Murray Bookchin, Joan Martinez Alier gibi tanınmış düşünürlerle çalışmıştır.

29

Norveç’teki ‘Change the World’ grubunun üyesi olarak, Avrupa ve Latin Amerika’da permakültür ve ekolojik hıfzıssıhha (ECOSAN) üzerine seminer ve çalıştaylar düzenlemiştir.

1995 ile 2000 yılları arasında, Sosyal Teknolojiler alanında çalışan Şili’li STK CETAL Valparaiso’nun başkanlığını yapmıştır. Bu dönem boyunca 60’ın üzerinde ‘eko’ mahalle ile sonuçlanan sosyal örgütlenme çalışmaları yürütmüştür.

Şili’li mimar Carla Rocha S. ile birlikte yürüttüğü ‘Mekan ve Öğrenim’ başlıklı akademik araştırma ile, fizyolojik öğrenme süreçlerindeki nörolojik navigasyon üzerine çalışmıştır.

Şu günlerde odaklandığı pedagoji araştırmalarının yanı sıra, çeşitli üniversitelerde Bilim Felsefesi, Ekoloji, Sosyal Ekoloji, Sistem Teorisi, Ekolojik Ekonomi, Ekolojik Tasarım (permakültür), Nörolojik Öğrenme Süreçleri, Didaktik gibi konularda dersler vermektedir.

Norveç’li matematikçi ve filozof Johan Galtung ile birlikte ‘barış’ üzerine çalışmaktadır.

Akademik ve sosyal çalışmalara başladığı 1980lerden beri birçok topluluk ve yerel oluşum ile ulusal ölçekte işbirliği, düşük maliyetli çevre projelerinde eğitmenlik ve yol göstericilik yapmıştır.

Permakültür ve benzeri yaklaşımlarda sosyal, ekonomik ve siyasi boyutların göz ardı edilemeyeceğini düşünen, değişimin ancak an alt seviyede, önce insanın kendi içinde başlamasıyla yerel toplulukların güç kazanabileceğini deneyimlemiş önemli bir akademisyen ve emekçidir.

 

Haber: Sevil Baştürk

(Yeşil Gazete)

 

Norveç’te yeni hayvan hakları genelgesi kedileri enseden tutmayı yasakladı

Norveç Sağlık Bakanlığı hayvan hakları konusunda yeni bir genelge yayınladı. Kurallara uymayanlara para cezaları verilecek ve haklarında dava açılabilecek. Yayınlanan genelgedeki kurallara göre köpek sahipleri köpeklerini günde en az 3 kez gezdirecek, kedi sahipleri kedilerini ensesinden tutarak kaldıramayacak.

25

Ev hayvanı besleyenlerin daha iyi kontrol ve denetimi Gıda Maddeleri ve Hayvan Sağlığı Kontrol Dairesi tarafından sağlanacak.

Gıda Maddeleri ve Hayvan Sağlığı Kontrol Dairesi Genel Müdür Yardımcısı Ole Fjetland: “Norveç olarak hayvan haklarını en iyi şekilde koruyan ülke olmak istiyoruz” dedi. Fjetland, kurallara uymayan hayvan sahiplerinin para cezası alabileceklerini haklarında suç duyurusunda bulunulması durumunda da dava açılabileceğini söyledi.

Genelgede yer alan kurallardan bazıları şöyle:

Kediler vurulmayacak, dövülmeyecek, ensesinden, derisinden veya kuyruğundan tutulmayacak, evde yalnız bırakılıp seyahate çıkılmayacak. Köpeklerin çok küçük alanlarda bulunması önlenecek. Bulunduğu yer köpeğin kendi büyüklüğünden daha büyük, ayağa kalkıp yatabilecek, dolaşabilecek büyüklükte olacak. Her zaman içinde su dolu bir kabı olacak, günde en az üç kez gezdirilecek.

***

Önemli Not: Haberin Aralık 2014 dönemine ait olduğunu yayına aldıktan ve paylaştıktan sonra öğrendik. Haberi okuyan ve paylaşan okurlarımızı da gözönünde bulundurarak bu hatamıza rağmen haberi yayından kaldırmıyoruz. Bu hata nedeniyle tüm okurlarımızdan özür dilerizYeşil Gazete

(DHA, T24)

Barış için Akademisyenler’e yönelik hukuki savunma rehberi hazırlandı

Prof. Dr. Yaman Akdeniz ve Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, haklarında soruşturma başlatılan Barış İçin Akademisyenler metnini imzalayan öğretim elemanları için, “Barış için Akademisyenler – Disiplin Soruşturmaları Hakkında Hukuki Görüş” başlıklı hukuki rehber hazırladı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Yaman Akdeniz ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak, Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi metnini imzalayan akademisyenler için savunma rehberi hazırladı.

24

Akademisyenlere üniversitelerde açılan/açılacak disiplin soruşturmalarında 2547 veya 657 sayılı Kanunların disiplin ile ilgili hükümlerinin uygulanamayacağına dikkat çeken Akdeniz ve Altıparmak, Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi metnini imzalayan öğretim elemanları hakkında yürütülen/yürütülecek soruşturmalar ve üniversitelerden uzaklaştırma uygulamalarının hukuka aykırı olduğunun altını çizdi.

Altı sayfalık rehberin sonunda “sonuç” bölümünde Altıparmak ve Akdeniz şu tespitlerde bulundu.

* Barış için Akademisyenler metnini imzalayan öğretim elemanları hakkında 2547 sayılı Kanuna veya Yüksek Öğretim Kurumları Yönetici, Öğretim elemanı ve Memurları disiplin Yönetmeliğine istinaden soruşturma açılamaz, görevden uzaklaştırma kararı ve/veya disiplin cezası verilemez.

* Barış için Akademisyenler metnini imzalayan öğretim elemanları hakkında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na istinaden de disiplin soruşturması açılamaz. 2547 sayılı Kanun’da tanımlanan öğretim elemanları devlet memuru olmadığından, Devlet Memurları Kanunu’nun genel hüküm olduğu gerekçesi ile öğretim elemanlarına uygulanması söz konusu olamaz.

* Hali hazırda öğretim üyeleri hakkında disiplin soruşturması yapılabilecek veya disiplin cezası verilebilecek bir yasa yoktur. Bundan sonra çıkarılacak bir yasa da geçmişe uygulanamaz. Bu nedenle Barış için Akademisyenlerin, daha sonra çıkarılacak kurallar uyarınca da disiplin cezasına çarptırılmaları mümkün değildir.

* Bu nedenle kesinlikle ve kesinlikle Barış için Akademisyenler metnini imzalayan öğretim elemanları hakkında yürütülecek soruşturmalar veya üniversitelerden uzaklaştırma kararları hukuka aykırıdır. Bu soruşturmaları yürüten kişi ve kurumların hukuki ve cezai sorumlulukları olacaktır.

Rehbere buradan erişim mümkün.

 

(Bianet)

İstanbul ve Ankara’da akademisyenlere destek için kendilerini ihbar ettiler

”Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiri yayınlayan 1128 akademisyene destek veren bazı sanatçı, gazeteci ve yazarlar İstanbul ve Ankara adliyeleri önünde açıklama yaptı.

İstanbul

İstanbul’da Adalet Sarayı’nın karşısındaki meydanda grup adına basın açıklamasını Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Ceyda Karan yaptı.

22

Ceyda Karan 1128 akademisyenin imzaladığı bildiriden bir bölüm okuyarak, “Bu sözlerin altına biz de imzamızı atıyor, doğacak yasal sorumluluğu üstlenmeye hazır olduğumuzu bildiriyoruz.” dedi.

Grup basın açıklamasının ardından kendileri hakkında suç duyurusunda bulundu. Akademisyenlere destek amacıyla kendilerini savcıya ihbar eden isimler şunlar ; Hrant Dink’in oğlu Arat Dink, Ayşegül Devecioğlu, Bahadır Altan, Ceyda Karan, Erol Önderoğlu, Ferhat Tunç, Gürhan Ertür, Halim Bulutoğlu, Mehmet Bülent Deniz, Melek Özman, Necmi Demir, Necmiye Alpay, Nergiz Savran, Pınar Aydınlar, Şanar Yurdatapan ve Zeynep Tanbay

Savcılık ihbarcıların ifadesini aldı. Akademisyenlere destek amaçlı suç duyurusunun işleme konulduğu, savcılığın 16 ismin ifadelerinin alınması işleminde sona geldiği öğrenildi.

Ankara

Ankara’da da bir grup, akademisyenlerin bildirisine destek verdiklerini belirterek, kendileri hakkında suç duyurusunda bulundu.

23

“Biz de bu suça ortak olmak istemiyoruz. Akademisyenlerin sözlerinin altına imza atıyoruz.” diyen bir grup, adliyeye gelerek kendileri hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. İstanbul ve İzmir ile aynı anda Ankara’da da gerçekleşen suç duyurusu ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisine imza attıkları için haklarında soruşturma ve gözaltı başlatılan akademisyenlere destek amacıyla gerçekleştirildi.

Kendileri hakkında suç duyurusunda bulunan Akın Atauz, Ali Gökkaya, Ayser İren, Ercan İpekçi, Fatin Kanat, Mahmut Konuk, Oktay Etiman, Temel Demirer, Zafer Kıraç ve Furkan Akçair, Ankara Adliyesi önünde akademisyenlerin yayımladığı bildiriyi okudu. Grup, doğacak yasal sorumlulukları üstlenmeye hazır olduklarını belirtti.

Açıklamadan sonra savcılığa başvuran grup, kendileri hakkında suç duyurusunda bulundu.

 

(CNN Türk)