Ana Sayfa Blog Sayfa 3521

Esençam Köylülerinin katı atık tesisine karşı Melen Çayı nöbeti

Düzce’de Melen Çayı kenarına kurulan katı atık tesisi mahkeme kararıyla 6 Kasım 2015 tarihinde kapatıldı. Mahkeme kararına rağmen belediye kamyonları tesise çöp dökmeye devam edince Esençam Köyü sakinleri Melen Çayı kenarında nöbet tutmaya başladı.

4

Radikal’den İdris Emen’in haberine göre; mahkemenin tesisin kapatılması kararına tepki gösteren Düzce Belediyesi, şehirde bulunan billboardlara mahkeme kararıyla kapatılan katı atık tesisinin fotoğraflarının yer aldığı afişler astı.  Afişlerde, katı atık tesisinin kapatılmasıyla ilgili ‘karar Düzcelilerin’ ifadesi kullanılarak çöp dökmeyi haklı gösterecek kampanyaya başladı.

Mahkeme kararında rağmen Düzce Belediyesi’ne bağlı çöp kamyonları katı atık tesis alanına çöp dökmeye devam edince köylülerin suç duyuru üzerine katı atık alanı mühürlendi. Benzer bir durumun tekrar yaşanmasını istemeyen köylüler Melen Çayı kenarında bulunan katı atık tesisi önünde nöbet tutmaya başladı.

Katı atık tesisi tamamen kaldırılana kadar nöbet tutacaklarını söyleyen Esençam köyü sakinlerinden Fatih Tok katı atık tesisiyle ilgili, ‘’köylüler istememesine rağmen burada evimizin dibinde yaşam hakkımızı gasp eden ve sağlığımızı tehdit eden bir katı atık tesisi kuruldu. Tesisin kapatılması içim mahkemeye başvurduk. Mahkeme bizi haklı bularak tesisi kapattı. Ancak 2 ay boyunca belediye tarafından buraya kaçak bir şekilde çöp döküldü. Biz hem buraya çöp dökülmemesi için, hem de burada bulunan katı atık tesisinin kaldırılması için 10 Ocak’tan beri nöbet tutuyoruz. Mahkemenin karşısında çaresiz kalan Düzce Belediyesi billboardlar astığı afişler yoluyla biz köylülere savaş açtı. Belediyenin bu tavrını çaresizlik olarak görüyoruz” dedi.

 

(Radikal)

Diyarbakır’da karne dağıtılırken patlama, 5 öğrenci yaralandı

Diyarbakır’da bir okulda yaşanan patlama sonucu etrafa saçılan cam parçaları yüzünden 5 öğrenci yaralandı. Patlamanın el yapımı bomba yüzünden olduğu ileri sürüldü.

3

Habertürk’ten Ahmet Yukuş’un haberine göre Diyarbakır’ın Bağlar İlçesi’ndeki Çelebi Eser Ortaokulu’nda karne dağıtımı sırasında patlama meydana geldi. Patlamanın etkisiyle 5 öğrenci hafif yaralandı. Öğrenciler hastanelere kaldırıdı.

Yetkililer patlamının okula atılan el yapımı patlayıcıdan kaynaklandığını, öğrencilerin de kırılan camlar nedeniyle yaralandığını belirtti.

Al Jazeera muhabiri A. Kadir Konuksever, okulda yaralanan çocukların durumunun iyi olduğunu, duyma sorunu sebebiyle hastaneye götürüldüğünü bildirdi.

 

(HaberTürk, AlJazeera, T24)

Duyuyorum – İz Öztat

Bu yazı 5harfliler.com/ dan alınmıştır

21.12.2015

1

Haberleri okurken, güvenlik güçleri tarafından Sur’da çekilen ve basınla paylaşılan fotoğrafları görüyorum. BTÖ tarafından yapılan barikatları işaret eden fotoğrafta, inşaat demirleri arasından bir kısmı görünen yazılama çarpıyor gözüme

İREN 

AŞAM

22.12.2015

Sosyal medyada, karşıma şu çıkıyor:

Bugünlerle başa çıkmanın, savaşı, ölümleri, yıkımları durdurmanın yolu, barışa ilişkin talebimizi daha yüksek sesle, hep birlikte cesaretle söylemekten ve bölge halkıyla dayanışmaktan geçiyor. Bu sebeple barış yanlısı olan bizler, savaşa  karşı sesi çoğaltmak amacıyla Barışa Yürüyorum adlı bu yürüyüşü gerçekleştirmeyi kararlaştırdık.

Bu içgüdüye katılmaya karar veriyorum.

24.12.2015

Orpheus Çıkmazı’ylayım: Hayatta kalanlar Felaket’te katlanılmaz olanı inkâr ederek hayatta kalabildikleri için, Felaket’i felaket olmaktan çıkarmadan hayatta kalmak mümkün olmadığı için, hayatta kalanın geri dönülmez bir biçimde kaybettiği şey kaybın sözünü etme kapasitesinin kendisi olduğu için, hiçbir anlatı dil bütünlüğünün bozulması gerçeğini dille bütünleştiremediği için anlatılmamıştır Felaket. 

Kayıp, temsili çatlatıyor ve kendi ifadelerini üretiyor. Ölülerle dirileri ayıran sınır yok. Ben, tekil değil, çoğuluz.

27.12.2015

Bodrum Belediye Meydanı’nda, yola çıkacaklar ve yolcu edenler dövizler hazırlıyor:Söz bitmesin diye barışa yürüyorum. Boğazpınar Festivali’nde birlikte Dereler özgür akacak dediğimiz müzisyenler, kervanı yolcu ediyor. Slogan, flama yok, kuşlar gibi öterek Bodrum’dan çıkıyoruz.

Kimseyi tanımıyorum. Yola çıkar çıkmaz, sosyal medyada paylaşmak için herkesten yürüyüşe neden katıldığını bir cümlede söylemesi isteniyor. Amed’deki arkadaşların yüzüne bakabilmek için…

Az bir yol gidip, Muğla’ya vardığımızda, Roboski Anması devam ediyor meydanda.

Adalet olmadığında ölüler gömülemediği için, karşılaştığım tüm hayaletlerle konuşmaya hazırlıyorum kendimi.

Yanımda iki kitap var, birisi Yıkıntılar Arasında. 1911’den okuyorum:

Tekrar ediyorum, hepimiz kana bulanmış ülkemizin gerçek resmini bilmeli, ona cesaretle ve dosdoğru bakabilmeliyiz. Görüp işittiklerim devletin ta temellerini sarsacak nitelikteydi. Teorik olarak kimse bunun tersini söylemiyor. Bu duygu, önemli bir dürtü oldu ve hür bir yurttaş olarak, bu ülkenin eşit haklarla donanmış ve eşit yükümlülükler yüklenmiş bir evladı olarak bu sayfaları çekincesiz olarak yazmam için beni harekete geçirdi. Bunlar, bir Ermeni kadının hassasiyeti olarak değerlendirilmekten ziyade herhangi bir insanın içten gelen samimi izlenimleri olarak düşünülmelidir.

Yazar, 1909’da, Adana ve çevresinde 25.000 Ermeni’nin öldürüldüğü Kilikya olaylarına tanıklık etmek için, olaylardan birkaç ay sonra, bir heyetle yola çıkıyor. Sorduğu ve sordurduğu soru: Yazı ve hayal, bunlar Felakete ölçü olabilir mi?

28.12.2015

Güne, gar önünde, Ankara Katliamında ölenleri anarak başlıyoruz. İsimlerinin yazılı olduğu dijital baskılar, karanfillerle birlikte yerde, alt alta, üst üste. Sesleri bir uğultuya dönüşüyor, söylediklerini duyamıyorum.

Akşamüstü toplantı için buluşmadan önce birkaç saatim var şehirde. Yeni tanıştığım yoldaşımla dolanıyoruz. Bir saat tamircisinin dükkânına giriyoruz. Zanaatı nasıl öğrendiğini sorunca hayat hikâyesi açılıyor önümüzde. Suriyeli ve Yahudi olduğunu tahmin ettiği babaannesinden öğrendiğini, Ağrı’dan üniversite için ayrılıp muhtelif alanlarda çalıştıktan sonra, bu işe döndüğünü anlatıyor. Bu topraklarda gömülmek istemediğini söylüyor: Ölünce hakkımı savunamayacağım.

Zamanı tamir etmesini; öncesinden ve sonrasından koparak travmaya dönüşen zamanı bağlamasını, araftaki hayaletlerle geçen saatleri akan zamana eklemesini, geç kalmamamız için zamanı durdurmasını istiyorum.

İlk toplantımızı yapıyoruz. Herkesi bu yola hazırlayan deneyimler ve Diyarbakır’a gitme ihtiyacının nedenleri farklı. Korkuyoruz, cesuruz, azız, çokuz, özgürüz, feministiz, vicdani redciyiz, öğretmeniz, öğrenciyiz, ev kadınıyız, anneyiz, sivil toplumuz, anarşistiz, vatandaşız, çevreciyiz, kamu görevlisiyiz, akademisyeniz, işçiyiz, işsiziz, güvencesiziz, yazarız, beyaz yakalıyız, sanatçıyız, hareket halinde bir komünüz, susturuluyoruz, sesler duyuyoruz, ses çıkarmak istiyoruz. Birlikte kararlar vermemiz gerekiyor. Konsensüs mü, çoğunluk mu? Tek tek hepimizin duygu ve düşünceleri önemli, konsensüsle devam ediyoruz. Karışıyoruz!

29.12.2015

Tek sıra halinde akarak sokaklardan meclise varıyoruz. Masaya dönülmesini talep edip, bizi karşılayan iki milletvekiliyle konuşuyoruz: Destek demeyin, destek dışarıdan verilir, biz beraberiz. Kadının ağzından çıkan bir kelime, musallat olan hayaletler gibi bırakmıyor beni; inkârcı, inkârcı, inkârcı

Çoğalarak yola devam ediyoruz, yavaş yavaş tanışıyoruz. Adana’ya varıyoruz. Hazır bir sofraya varıp, tanımadığımız dostlarımızın evlerinde misafir edilmek üzere dağılıyoruz.

Uyku tutmuyor, 1911’den okuyorum:

Herhangi bir ahlaki kaygıdan yoksunluğu ve sayısız sonuçlarıyla, felaketin boyutları sınırsızdı.

Felaket kelimesini anlayabiliyor muyum? Operasyon sonrasında inşaat faaliyetleri başlamış olacak. Felaketi anlamlandırabiliyor muyum? Yasın ve anlamlandırmanın imkânsız olduğu yerde, hayaletlerimle uykuya dalıyorum.

Yakılıp yıkılmış şehirde tek ayakta kalan Ermeni Piskoposluk Kilisesi’nin yüksek çan kulesi sanki etrafındaki yıkıntıları seyrediyordu; lal olmuş çanı felçli bir dil gibi asılı kalmıştı, çünkü felaketin başladığı o günden bu yana hüzünlü veya coşkulu çınlamaları yas için susturulmuştu.

Yas için mi susturulmuştu gerçekten?

30.12.2015

Adana’dan Urfa’ya giderken, otobüs ütopik bir kapsüle dönüşerek, içinde bulunduğu zaman ve mekân boyutlarından kopuyor. Herkese, yanlarında hangi kitaplar olduğunu soruyorum ve yoldaşlarımı okuduklarıyla tanıyorum. Forum yapma önerisi geliyor. Otobüsün ön tarafında sahne kuruluyor, hava karardıkça ışıklandırma çözümleri getiriliyor. Bir dikdörtgenin içinde daire olmayı becerip birbirimizi dinliyoruz.

Felaketin ortasına doğru ilerliyor olma düşüncesi bizlerde hüzünlü bir sabırsızlığa sebep oluyor, buna rağmen sukât içinde geç saatlere kadar güvertede dolaşıp duruyorduk…

Cizre’de öğretmen olan arkadaşıma bir mesaj geliyor. Tanıdığı bir sağlık görevlisinin yaralı bir kadına müdahale ederken vurularak öldürüldüğünü öğreniyor. Mesafe azaldıkça avunmak ve avutmak imkânsızlaşıyor. Arka koltuktaki gençler, halay için yeni sözler icat ediyor. Söz bitmesin diye…

31.12.2015

Sabaha karşı dörtte, Diyarkbakır’a doğru yola çıkıyoruz. Çaylar içildikten sonra, vardığımızda okunacak basın açıklamasının metni üzerinde çalışıyoruz. Diyarbakır il sınırını geçerken ortak bir dilde buluşuyoruz. Kar ve kuşlar karşılıyor bizi!

2

İşçiler, adının berfıng olduğunu öğrendiğim tahtadan aletlerle belediyenin önünde biriken karı temizliyorlar. Açtıkları alanda, gençlerin yazdığı sözlerle halay başlıyor. Omuz omuzayız, neşeliyiz, utanmıyoruz!

İçeride, dinliyorum: Toplumun mühendisliği yapılamaz… Akan suyun nerede yatağını değiştireceğini kimse bilemez… Barışa ses vermek… Feryat… Yıkım… Kapıları kapattılar, şehir kalenin içine hapsoldu… Hayatı bitirmek isteyen bir savaş… Bedeni açıkta bekleyen cenaze… Çığlığımızın boşlukta kalmadığını gördük… Bireyiz, halkız… Türkiye halklarının özgür ve eşit geleceğini selamlıyoruz.

Dışarı çıktığımızda, belediye meydanının dolduğunu görüyoruz. Halkın yüzüne bakarak öne doğru geçiyoruz. İşte dün Cizre’de ölen canlı; yanımda oturan arkadaşın tanıdığı ve şimdi yanımda duranın fotoğrafını taşıdığı. Ölülerle diriler karışıyor. İrademi size teslim etmeye geldim sözlerini duyuyorum, bilahare bir ses bombası patlıyor. Kimse yerinden kıpırdamıyor. Bir gün önce Diyarbakır’a varan, aydın ve sanatçılardan oluşan Barış İsteyenler grubunun, halkla Sur’a yürüyebildiklerini bildiğimiz için, biz de verilen izinle yürüyebileceğimizi düşünüyoruz.

Beyaz başörtülere bürülü o yaslı kafaların akın akın geçişi bir fırtınadaki dalgalanmaları andırıyordu.

Sonrasını dillendirmek zorlaşıyor, şizofrenik çatlak derinleşiyor. Yaşadığım, basına yansıyan ve mahkeme kayıtlarında iddia edilenler arasındaki uyuşmazlığı nasıl aşacağımı bilemiyorum. Sözün hiç başlamamış olduğunu ve buradaki dili öğrenmek için çaba sarf etmemiş olduğumu fark ediyorum. Kelimelerin içinin farklı dolduğu bir çıkmaza varıyorum.

Polisin uyarısız saldırısı sonrasında yapılan yirmi dört gözaltıdan beşinin Barışa Yürüyorum grubundan olduğunu öğreniyoruz. Bu coğrafyada, gözaltı kelimesinin anlamını henüz bilmediğimi fark ediyorum. İmzalıyorum: Bizler bu gözaltıların yaratılan korku ortamını devam ettirme amacında olduğunu, Kürt halkını yalnızlaştırmak ve dayanışmanın önüne geçmek üzere gerçekleştirildiğini düşünüyoruz.

Ertesi gün, herkes seslerden bahsediyor; atılanların, düşenlerin seslerinden. İçimiz soğudu, diyor biri…

Karalar verin bize yastayız. Yazın İstanbul’a! Siyahlar göndersinler bize.

Oysa burada kimse karalar istemiyor. Renklerinden veriyor cömertçe. Bir sergi geziyorum. Gelincik’te yaşamla karşılaşıyorum. Yıkık bir evin önünde dört beden birbirine tutunarak ilerliyor. En öndekinin elinde bir küre. Konturlar siyah, figürler ve arka plan birbirine karışıyor; sarı, yeşil, kırmızı. Neşeliyiz, yaşıyoruz! Ve yaşamanın diğer adını öğreniyorum.

Gözaltının dördüncü gününde, arkadaşlarımız mahkemeye sevk ediliyor. Beklerken, surun yürünebilen kıyısında dolanıyoruz. Surun içine yerleşmiş bir çayevinde iki tane beyaz güvercin duruyor dolabın üstünde. Uçamıyorlar. Üç şey düşüyor art arda. Titriyoruz. Duyduğum sesi silmek istiyorum bedenimden, yerine şairden sesler koymaya çalışıyorum. 28 Kanunisani 1923’den çağırıyorum: hav… hav… hak… tü

Simit alıp bir kahvede oturuyoruz. Düşenlerin roket olduğunu ve düştüğü kahvaltı sofrasında bir kadını öldürdüğünü öğreniyoruz haberlerden. Soba etrafında çay içerken; ateş, müzik ve raftan aldığım Dağ ile transa geçiyorum: Bir tas yılan / al nehir yerine kullan / yeter ki beni dağıma kavuştur / atalarımı tanıyan şaman

Hakim arkadaşlarımızı tutuksuz yargılamaya karar veriyor. Mahkeme devam edecek. Ortaya koyacakları her şeyin haklarında delile dönüştürülebileceği bilinciyle yaşamak durumundalar. Bizi misafir eden evdeki güzel çocuk her gün karikatürler çiziyor. Elinde bir paket tutan adam, Ulan ne var bunun içinde, diyor ve bir sonraki karede yerde yatıyor; tuttuğu şey patlıyor.

Hava muhalefeti nedeniyle uçağımız iki kere iptal oluyor. Kendi yaptıkları döşeklerde sekiz kişiyi ağırlayacak kadar cömert bir ailenin evine gidiyoruz. Kar topluyoruz dışarıdan. Üstüne, kendi yaptığı pekmezi döküyor evin anası. Kaşıklarla dalıyoruz kaba. Neşeliyiz, bir aradayız!

Uyuyoruz. Karlar eriyor, oluşan yeni çatlakları buluyor sular; karışıyor, tutuluyor, kirleniyor, coşuyor! Şu şizofrenik çatlak yarılsa, yarılsa da artık, adalar olsak…

Ve tam o esnada mihraptan, havada eliyle haç çizerek seslendi peder:

“Khağağutyun amenetsun”*

***

* (Ermenice) Herkese barış / huzur.

Metindeki eser adları ve alıntılar italik ile yazılmış, bilinçli olarak hiç şahıs adı kullanılmamıştır.

Görseller yazara aittir.

 

Bu yazı 5harfliler.com/ dan alınmıştır

 

İz Öztat

Sebze, meyvede kim kazanıyor? / Tayfun Özkaya

Çiftçi ve tüketici değil şüphesiz. Altı yıl geriye gidelim. 2010 yılında bu aylarda kısaca Hâl Kanunu denilen yasa tartışılarak değişmişti. O yıllarda yasa çıkarılırken yetkililersebze, meyve fiyatlarının makul düzeylerde oluşacağını, enflasyonun düşeceğini, gıda güvenliğinin sağlanacağını ileri sürmüşlerdi. Yasayı çiftçi ve tüketicilere sempatikgöstermek için, pazarlarda çiftçilere yüzde 20, hâllerde ise üretici örgütlerine yüzde 10pay ayrılması yasada belirtilmişti. Acı ilacı şekere bulama taktiği idi. Bu da bir Çin savaş stratejisi idi. Yoksa üretici örgütlerinin böyle bir gücü yoktu ve bu ayrılan yerlerhiçbir zaman dolmadı. Ama bu arada birçoğunun kafası karıştı ve toplum için iyi şeyler yapıldığı kanısına vardılar. Yasayı desteklediler veya karşı çıkmadılar. Hâl yasası, o zaman da öngördüğümüz gibi süpermarketlere güç kazandırdı. Hâle girmeden ürün almaları yasalaştı. Hâldeki  kabzımallar bu tehlikeyi o zaman görmüşlerdi.

Tabii o günlerde onlar epeyce güçlü idi.Çiftçi hep en altta kalıyordu. Gene en alttalar. Süpermarketler yasanın çıktığı yıldan bu yana güçlendiler ve piyasaya epeyce hâkim oldular. Bu yasadan şüphesiz tüketici de kazanmadı. Rus krizine rağmen marketlerde fiyatlar düşmedi. Yasada hâllerde büyüklüğüne göre laboratuvarlar kurulacağı, hatta kurmayanlara ceza verileceği yazmakta idi. Bu da gerçekleşmedi.

Hâlbuki bu çok önemli bir problem. Akdeniz Üniversitesi Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezinde yapılan bir araştırma yediğimiz tarım ürünlerinde ciddi düzeylerde tarım ilacı kalıntısı olduğunu ortaya çıkarmıştı.

Araştırmada 2013 ve 2014 yıllarında Ocak-Nisan arasında semt pazarlarından tesadüfen toplanmış 709 domates, biber, hıyar, kabak, çilek, patlıcan ve portakalda 335 pestisit (tarım ilacı) kalıntısı aranmıştı. Araştırma sonuçlarına göre bu sebze ve meyvelerin ilk yıl yüzde 21’i, ikinci yıl ise yüzde 25’i Tarım Bakanlığı ölçütlerine göre bile kesinlikle yenilmeyecek kadar tarımsal zehir içeriyor.

Şöyle bir benzetme yapalım: Elimizde bir gözünde mermi olan dört gözlü bir Rus Ruleti var.Yasa gıda güvenliğini de sağlamadı. O zaman iddia edilmesine rağmen ne sebze ve meyvede enflasyon dizginlendi, ne de sağlıklı bir ürün sağlandı. Halbuki kooperatifler, ekolojik köylü pazarları, topluluk destekli tarım grupları desteklenseydi hem çiftçi hem de tüketici için daha iyi bir ortam oluşabilirdi. Bunun yerine süpermarketler tercih edilmiş oldu. Şimdi o zaman neler söylendiğini pek kimse hatırlamıyor. Bunları hatırlatmak gerekli diye düşündüm.

Tayfun Özkaya – Yurttayfun Özkaya1

Hasankeyf’te 600 ev için alternatif yer göstermeksizin ‘evinizi boşaltın’ yazısı

Batman’da Ilısu Barajı’nın altında kalacak olan tarihi ilçe Hasankeyf’in 600 haneli Bahçelievler ve Kale mahallelerinin boşaltılması için Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü, kaymakamlığa yazı gönderdi.

21

Habertürk’ten Bulut Kutlu’nun haberine göre tahliye talep edilen yerlerde yaklaşık 3200 vatandaş ikamet ederken, vatandaşlara henüz alternatif yer gösterilmedi. Kararın uygulanmasıyla sokakta kalacaklarını belirten mahalle sakinleri evlerini boşaltmayacaklarını duyurdu.

Hasankeyf Belediye Başkanı Vahap Kusen “Vatandaş tahliye edilecek ama yer yok. Kamulaştırılmış mekânlar DSİ’nin tapulu malıdır. DSİ talepte bulunabilir” derken, Hasankeyf Kaymakamlığı “Hiçbir vatandaşımız mağdur olmayacak. TOKİ gereken evleri yaptıktan sonra tahliyeler yapılacak” bilgisi verdi.

 

(Habertürk, T24)

Tuzlaspor, Fenerbahçe maçına 500T ile geliyor

ürkiye Kupası’nda Fenerbahçe’yle aynı grupta mücadele eden Tuzlaspor, bu akşam oynayacağı karşılaşma için Kadıköy deplasmanına 500T numaralı belediye otobüsüyle gideceğini açıkladı.

20

26 yıllık geçmişi bulunan ve İstanbul’un en uzun hattı olan 500T otobüsleri bu kez Tuzlaspor’u ağırlayacak. 500T Tuzla Şifa Mahallesi-Cevizlibağ hattı, Tuzlaspor’u yarın Fenerbahçe maçına getirecek.

Hat, Fenerbahçe Stadı’ndan geçmemesine rağmen, Tuzlaspor Yönetimi özel bir tahsisle bunu gerçekleştirecek. Bu yolculuk aynı zamanda maddi sıkıntılar çeken alt liglerdeki kulüplere farkındalık yaratmak amacı taşıyor.

18

Tuzlaspor Basın Sözcüsü Levent Ayaz, bu fikrin Başkan Ahmet Çabuk’tan geldiğini söyleyerek, “Kulüplerin çekmiş olduğu sıkıntıları göz önüne sermek için böyle bir olayı gerçekleştireceğiz. Bizim otobüsümüz var ama Tuzla ile özdeşleşmiş bir hat olduğu için 500T’yi seçtik. Hazır reklam potansiyelini, Fenerbahçe ile oynuyor olmamızı değerlendirip farklı bir olaya imza atacağız. Yarın 500T otobüslerinden biriyle tesislerimizden direkt stada gideceğiz” diye konuştu.

Anadolu’dan Tuzla Şifa Mahallesi’nden yola çıkan 500T otobüsü, 87 durağa uğrayarak ortalama 3 saat sonra Avrupa yakasındaki Cevizlibağ’a ulaşıyor.

 

(Al Jazeera, Diken)

Ezilenlerin tiyatrosu ‘Gelecek Queer’ sergisinde

Kaos GL’nin ‘Gelecek Queer’ sergisi Aylin Vartanyan yürütücülüğünde “Augusto Boal’in Ezilenlerin Tiyatrosu ve Estetiği” atölyelerine de ev sahipliği yapacak.

15

Kaos GL’nin yirminci kuruluş yılında kazanılan nefes alanlarını hatırlamak ve genişletmek için kurulan ev sergisi ‘Gelecek Queer’ sergisi, sanattan teoriye birçok etkinliğe ev sahipliği yapmaya devam ediyor.

Sergi kapsamında “Queer Teori Dersleri” ve “Lezbiyen, Biseksüel Feminist Buluşmalar” devam ederken, 21-23 Ocak tarihleri arasında da “Augusto Boal’in Ezilenlerin Tiyatrosu ve Estetiği” atölyeleri yapılacak.

Üç gün boyunca her gün 17.30’da başlayıp 20.30’da bitecek çalışmada, Boal’in imge ve forum tiyatrosu çalışmaları ezilenlerin estetiği yaklaşımıyla harmanlanacak.

Çalışmayı, Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu’ndan (YADYOK) Aylin Vartanyan yürütecek. Vartanyan, çalışma içeriğine dair şu bilgileri verdi:

16

“Boal’in tiyatro çalışmalarını deneyimlemek katılımcıları hayatın seyircisi olmaktan çıkarır. Yaşanmış hikayeler üzerinden kurgulanan kısa tiyatro oyunları veya hayatın içinden donmuş kareler üzerinden ezen-ezilen ikileştirmesinin yarattığı hiyerarşinin ötesinde yeni hikayeler üretilmeye çalışılır.  Amaç eşitlerin diyaloğunun nasıl sağlanacağını bir topluluk olarak düşünmek, konuşmak, kurgulamak, oynamak, sorgulamak ve sahneye taşımaktır.  Sahnede sorunsallaştırılan deneyim tüm katılımcıların ortak deneyimine dönüşür ve olası çözümler de ortak bir katkı ve dayanışmayla yüzeye çıkar. Bazen de çıkmaz… Topluluk olarak yaşanan süreç her zaman nihai amaca ulaşmaktan daha değerlidir.”

 

(Kaos GL)

Urla Ovacık Köyü’nde ağaç katliamını halk engelledi

Urla’nın Ovacık Köyü yakınlarındaki RES direkleri için yapılan orman katliamı yöre halkının tepkisi üzerine durdu. Yüzlerce ağacın kesildiği ormandaki diğer ağaçların kurtarılması için yöre köylüleri ve Urlalılar ormanda nöbet tutuyorlar.

13

Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre Ağaç katliamının başlamasının üzerine önceki akşam Urla’da yapılan toplantıda bu katliamın durdurulması için yasal ve fiili olarak her türlü girişimin yapılması kararı alındı. Sabah saatlerinde Urla Meydanında toplanmaya başlayan vatandaşlar, ağaç kesimlerinin durdurulması talebiyle kaymakamlığa dilekçeler verdiler. “Yaşam alanlarına RES istemiyoruz” pankartı ile toplanan Urlalılara, bu tür etkinliklerde görmeye alıştığımız müzik Grubu Praksis de ezgileriyle destek oldu.

CHP, TMMOB, EGEÇEP, Gülder gibi kurum temsilcilerinin de yer aldığı yaklaşık 200 kişi, araçlarla ağaç kesiminin yapıldığı Ovacık Köyü yakınlarındaki ormana gittiler. Burada bekleyen Ovacık köylüleri ile buluşan vatandaşların bölgeye gelmesinin ardından kesim işçileri alanı terk ettiler. Vatandaşlar “RES yapma boşuna yıkacağız başına” sloganları bölgede beklerken kar yağışı da başladı. Alandaki gözlemlerini anlatan EGEÇEP Yürütme Kurulu üyesi Turgut İnel, kesilen ağaç sayısının 200’ün çok üzerinde olabileceğini belirterek, “Biz kesim yerinden yukarılara kadar gittik. RES direklerinin gövde ve kanatlarının geçişi için geniş geniş yollar açılmış. Bu nedenle kesilen ağaç sayısı 1000’e yakın olabilir” dedi.

Öte yandan ağaç kesimlerinin durdurulması için köylülerin avukatı Hande Atay tarafından mahkemeye yapılan yürütmeyi durdurma başvurusunda bugün karar çıkması bekleniyor. Gazeteleri de bulunan Sancak Grubu‘na 49 yıllığına kiralanan alanda 12 RES direği planlanmışken, daha sonra 2014 yılında bu sayı 6’ya düşürüldü. Tribün sayısının düşürülmesine rağmen RES üretim gücünün 15 MW olarak kalması bu 6 tribünün eski projeye oranla çok daha büyük olacağı anlamını taşıyor.

 

(Evrensel)

Kalp krizi geçiren işadamı Mustafa Koç hayatını kaybetti

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç kalp krizi geçirdi. Acil olarak hastaneye kaldırılan Koç, hayatını kaybetti.

Spor yaparken kalp krizi geçiren Koç hemen Beykoz Devlet Hastanesi’ne kaldırılarak tedaviye alındı. Koç’a 40 dakika ‘yeniden canlandırma müdahalesi’ yapıldı. İlk müdahalenin ardından 56 yaşındaki Koç, bir helikopterle Amerikan Hastanesi’ne sevk edildi. Amerikan Hastanesi’nden yapılan açıklamada Mustafa Koç’un hayatını kaybettiği belirtildi.

12

Koç Holding’den açıklama yapıldı. Yapılan açıklamada: “Bu sabah saatlerinde rahatsızlanarak hastaneye kaldırılan Yönetim Kurulu Başkanımız Sayın Mustafa V. Koç’u tüm müdahalelere rağmen kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içindeyiz. Başımız sağolsun” denildi.

Kalp krizi geçiren Mustafa Koç’un müdahalesinin yapıldığı Beykoz Devlet Hastanesi’nden de bir açıklama yapıldı. Açıklamada Koç’un spor yaparken rahatsızlandığı ve kendisine ilk müdahalenin korumasıyla spor hocası tarafından yapıldığı bildirildi. Açıklamada şunlar dile getirildi: Sayın Mustafa Koç sabah sporu esnasında fenalaşıp düşmesi üzerine spor hocası ve yakın koruması tarafından ilk yardım desteği almaya başlamış. Acil 112 ekibi çağrılmış. 15 dakika sonra Beykoz Devlet Hastanesi Aciline saat 08.10 da ulaştırılmıştır. Hasta ilk geldiğinde siyanoze, asistoli halinde idi, acilen entübe edilerek resusitasyon başlandı. 1 saat sonra Amerikan Hastanesi’nden gelen kendi doktor ekibiyle birlikte, kalp akciğer pompasına bağlanarak saat 10.10 da hastanemizin acilinden ambulansla alınarak helikopterle Amerikan Hastanesi’ne sevki sağlandı.

Mustafa Koç'un eşi Caroline Koç, Rahmi Koç, Ali Koç hastaneye geldi
Mustafa Koç’un eşi Caroline Koç, Rahmi Koç, Ali Koç hastaneye geldi

Kalp krizi geçirerek Beykoz Devlet Hastanesi’ne kaldırılan, ardından Amerikan Hastanesi’ne getirilen işadamı Mustafa Koç bir süre önce mide küçültme ameliyatı olmuştu. 2002’de ABD’de sağlık kontrolünden geçtiğinde kalbine giden 3 damarının tıkalı olduğu saptanmış ve ameliyat edilmişti. Mustafa Koç, bir süre önce ise İstanbul Amerikan Hastanesi’nde mide küçültme ameliyatı olmuş, 4 ayda tam 40 kilo vermişti. Koç, kızı Esra’nın lise mezuniyet partisinde zayıflamış yeni haliyle katılmıştı.

Reuters Koç’un kalp krizi geçirdiğini dünyaya son dakika gelişmesi olarak duyurdu.

 

(Radikal, DHA)

Af Örgütü, ‘Güneydoğu’da 200 bin insanın hayatı tehlikede’

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), Türkiye’nin Güneydoğu illerinde süren operasyonları eleştirerek, “Hükümetin saldırıları 200 bin kişinin hayatını tehlikeye atıyor” yorumunda bulundu.

Uluslararası Af Örgütü, hükümetin 23 Temmuz’da “Barış ve Huzur Operasyonu” adıyla başlattığı operasyonlar kapsamında uygulanan uzun süreli sokağa çıkma yasaklarını da eleştirdi. Örgüt, “bölge halkının toplu olarak cezalandırıldığını” savundu.

5

Sokağa çıkma yasağı uygulanan bölgelerde incelemede bulunan Af Örgütü’ne göre, “Bölge halkı sert ve keyfi uygulamalar nedeniyle büyük zorluk içerisinde yaşıyor”.

“Güvenlik güçlerinin ilçelere ambulansların girişini dahi engellediği yönünde bilgiler geliyor. Elektrik ve su kesintilerinin yanı sıra gıda ve sağlık hizmetlerine erişimin zorlaşması bölge halkı üzerinde yıkıcı bir etki bırakıyor” diyen Af Örgütü’nün Avrupa ve Orta Asya Direktörü John Dalhuisen, adım atılmaması halinde durumun daha da kötüleşmesinin olası olduğunu belirtiyor.

Af Örgütü’nün Avrupa ve Orta Asya Direktörü John Dalhuisen, “Türk yetkililerin bölgede güvenliği sağlama ve şüphelileri gözaltına alması meşru. Ancak insan hakları yükümlülüklerine de uymaları gerekiyor” diyor.

Operasyonlarda, PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H ile çıkan çatışmalar nedeniyle sivil halktan 150’den fazla kişinin öldüğü yönünde haberlerin geldiğini belirten Af Örgütü, “Hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlılar da var” diyor.

13 Ocak’ta PKK’nın Diyarbakır’ın ilçesi Çınar’da düzenlediği ve ikisi çocuk birisi bebek toplam 5 kişinin hayatını kaybettiği saldırıya da vurgu yapan Af Örgütü, saldırıda 39 kişinin de yaralandığını hatırlatıyor.

Yerleşim bölgelerinde devam eden operasyonlarda ağır silahların ve keskin nişancı tüfeklerinin kullanıldığını belirten Af Örgütü, “Güvenlik güçleri için hiçbir tehdit teşkil etmeyen sıradan vatandaşların hayatı tehlikeye giriyor” diyor.

Türkiye’de güvenlik güçleri yaklaşık altı aydır özellikle Şırnak, Hakkari ve Diyarbakır’ın bazı ilçelerinde PKK’ya yönelik operasyonlar düzenliyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu hafta yaptığı konuşmalarda “Operasyonlar tüm hendekler kapatılana kadar sürecek” demişti.

 

(BBC Türkçe)