Ana Sayfa Blog Sayfa 3504

Mit 8 – Organize emek ekonomik durgunluğa neden olur

David Ransom tarafından New Internationalist Magazine‘de yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin’in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Sendika üyeleri, her zaman serbest piyasaya ve bununla bağlantılı olarak zenginliğin oluşturulmasına müdahalede bulundukları iddiası ile zenginler tarafından az ya da çok saldırıya uğrarlar. Britanya’da Daily Mail gazetesi, sendika “militanları” üzerindeki yasal kısıtlamaları artıran yeni düzenlemeleri “Sendikalara karşı savaş” başlığıyla selamladı [1]. ABD’de National Right to Work vakfı da sendikalar tarafından “yüksek vergiler ve artırılmış kamu harcamalarına adanmış kongre çoğunluğunu seçtirmek ve kontrol etmek için kayda geçmemiş bir takım operasyonlara” baş konulmasını önermekte [2].

Panik yok, en yakın sendikaya gidin.
Panik yok, en yakın sendikaya gidin

Fakat sendikaların zenginliğin yaratılmasını engellediği fikri en temelde yanlış. Hiçbir şey yoksa bile zengin “Azınlık Dünyası” bunun aksinin doğru olduğuna dair bir delil sunuyor.

Bu delilin birbirleriyle ilişkili iki özelliği bulunuyor. Birincisi, Büyük Durgunluğun özünde “likidite tuzağı” diye bildiğimiz olgunun bulunması. Kabaca konuşursak, 1980’lerden beri reel ücretlerdeki durgunluk.

Sonuç her zaman “efektif talep” eksikliği oldu, birçok kişinin üretilen şeylerden yeteri kadar satın alamaması. Bu durum zamanla daha fazla şey üretmek için yatırım yapmada isteksizliğe ve dağ gibi tasarruflara yol açtı.

İkincisi, eşitsizlik küçük bir grupta anormal miktarlarda kişisel servetin birikmesiyle sarmal sarmal genişledi. Bu ekonominin bütünü için iyi değil çünkü ne kadar zengin olursanız o kadar az harcama yapma gereksinimi duyarsınız ve diğer herkesin harcaması için ortada daha az para kalır. “Likidite tuzağı” daha da derinleşti. Öyle bir toplum yarattık ki zenginler servetlerini daha üretken – kârlı olana tezat olarak – bir şekilde harcama mücadelesi içerisindeyken, kalan herkes bir günden diğerine ulaşabilmek için geçim kavgası veriyor.

Bu iki özellik birbirleriyle ilişkili üç eğilimle birlikte geliyor. İlki sendikalardaki yoğunluğun hızla düşmesi (tüm çalışanların sendika üyelerine oranı). Gelişmiş ekonomilerde 1980’lerdeki %45 oranından 2010 yılında %30 seviyelerine bir azalma bu. Sendikaların ana görevi ücretler ve çalışma şartlarının iyileştilmesi olduğundan ücretlerin durgunlaşmasıyla bu durumu ilişkilendirmek akla yatkın geliyor.

Fakat ikinci olarak eğilimde bundan daha mantıklı bir ilişki var. IMF’nin yakın zamanda gerçekleştirdiği araştırmalarda ortaya çıkardığına göre “yüksek gelir oranının artması ve daha az yeniden dağıtımla sendikalaşmanın azalması ilişkilenirken, asgari ücretler kapsamlı gelir adaletsizliğindeki artış ile bağdaştırılabiliyor”[3]. Bu vesileyle “likidite tuzağı” kuruluyor. Geniş kapsamda gelir adaletsizliğinin artması, reel ücretlerdeki durgunluk ve organize sendikalardaki düşüş ise bu duruma katkıda bulunuyor.

Son olarak gelişmiş ekonomilerin performansı, en azından konvansiyonel anlamda kişi başına düşen GSYH, sendika üye sayılarına paralel olarak azaldı. 1960’larda GSYH ilerleyen on yıllardan daha hızlı artmıştı. İlerleyen yıllarda azalması ise sabit bir eğilim ile ilerledi. Sendikaların daraltıcı etkisini kaldırarak daha çok ekonomik refah sağlanabileceği fikri patentli şekilde hatalı.

Sendikalar hakkında neyi mi seviyorum? Zenginliğin yaratılmasına engel olmuyorlar. Birçok nedenden ötürü ekonomik büyümeye ön ayak olduklarını söyleyebiliriz. Tabii eğer gerçekten peşinde olduğunuz bu ise. Fakat sendikaların arkasında oldukları sadece bu değil. Tarihsel olarak sendikalar demokrasi için işsizlik ve adaletsizliğe karşı mücadelede ve uluslararası dayanışmada önemli bir rol oynadılar. Örgütlü emekten vazgeçerseniz bununla birlikte birçok şeyden vazgeçersiniz.

Bu büyük fabrikaların çöküşü, küresel şirketlerin yükselişi, insan haklarının erozyonu ve “esnek emek pazarının” insafsızca dayatılması -ve ayrıca sendikaların kendi eksiklikleri- sendikaların zengin ülkelerde etkin bir şekilde örgütlenmesini zorlaştırmış olabilir. Ancak bunların hiçbiri ekonomik mite katkıda bulunmaz.

[1] The Daily Mail, 27 May 2015.

[2] nrtw.org

[3] Florence Jaumotte and Carolina Osorio Buitron, Inequality and Labour Market Institutions, IMF, July 2015, nin.tl/IMF-labour-inequality

Haberin İngilizce orijinali

Haber: David Ransom

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil GazeteNew Internationalist blog )

İskenderun’da kömürlü termik santraller ve sağlık paneli

Sağlık ve Çevre Birliği HEAL, 13 Şubat Cumartesi günü İskenderun’nda “İskenderun Körfezi’nde Kömürden Elektrik Üretimi ve Sağlık” başlıklı bir panel düzenliyor. Hatay Büyükşehir Belediyesi (HBB) Hizmet Binası‘nda gerçekleşecek panelde HEAL’in İskenderun Körfezi’ni kapsayan araştırması sonucu ortaya çıkan rapor da paylaşılacak.

34

İskenderun Körfezi’nde yeni kömür projeleri ve çevre sağlığı konularının işleneceği; Adana Tabip Odası, Mersin Tabip Odası, Osmaniye Tabip Odası, Çevre ve Tüketici Koruma Derneği ve İskenderun Çevre Koruma Derneği’nin katkılarıyla hazırlanan panel, HBB İskenderun Hizmet Binası’nda iki oturumda gerçekleştirilecek.

13 Şubat Cumartesi günü 13.30 ve 17.30 saatleri arasında gerçekleşecek panelin ilk oturumunda ‘İskenderun Körfezi’nde Yeni Kömür Projeleri ve Sağlığın Durumu’, ikinci oturumunda ise ‘İskenderun Körfezi İçin Sağlıklı Bir Enerji Geleceği Nasıl Kurulur’ ana başlıkları ele alınacak.

25

 

Panelin ara başlıklarını; ‘İskenderun Körfezi’nde Sanayi Kaynaklı Çevresel Kirlilik Yükü ve Yakıtlı Termik Santral Projelerinin Olası Etkileri’, ‘İskenderun Körfezi’nde Toprakta Ağır Metal Kirliliği’, ‘Kömürlü Termik Santral Projelerinin ÇED Süreçlerinde Sağlık Etki Değerlendirmesi’, ‘Kömürden Elektrik Üretimi ve Sağlık’ konuları oluşturuyor.

Çok sayıda akademisyenin, çevre konusunda faaliyet gösteren oda ve dernek temsilcilerinin katılım göstereceği programda İskenderun Körfezi için sağlıklı bir enerji geleceğinin nasıl kurulacağı ve bu süreçte sağlıkçıların nasıl bir rol oynaması gerektiği de konuşulacak

 

(İskenderun Haber, Yeşil Gazete)

Demirtaş: Cizre’de 20 günde kaç kişinin öldürüldüğü bilinmiyor

HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, “Cizre’de kaç kişinin son 20 gündeki ablukada öldürüldüğünü bilmiyoruz. Tam rakam yok. Çünkü orada sağlıklı hiçbir işleyiş yok” açıklamasını yaptı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Şırnak’ın Cizre ilçesinde son 20 günde öldürülenlerin sayısını bilmediklerini söyledi.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Olağan Genel Kurulu’na katılan Demirtaş, gazetecilerin Cizre’yle ilgili sorularını şöyle yanıtladı:

33

“Cizre’de kaç kişinin son 20 gündeki ablukada öldürüldüğünü bilmiyoruz. Tam rakam yok. Çünkü orada sağlıklı hiçbir işleyiş yok.

Cenazelerin birçok ile dağıtıldığını duyuyoruz. Aileler il il gezerek çocuklarını teşhis etmeye çalışıyorlar. Ailelere ayrıca manevi işkence uygulanıyor.

Orada tam bir savaş suçu hali var. Hükümet zannediyor ki bunların üzerini örtmek kolay olacak. Hayır, bütün bunların hukuk çerçevesinde hesabı sorulacak.

Suç işleyen kim varsa, nasıl ki bir genç suç işleyince peşinden koşup gereğini yapıyorlarsa bir hükümet yetkilisi de suç işlediğinde elbette onun arkasını bırakmayacağız. Gereği yapılıncaya kadar uğraşacağız.”

Dün de Cizre için kurulan kriz merkezinde, kendisi de iki cenazeyi almak için beklerken bianet’e konuşan Ayşe Dicle, ilçeden 39 cenaze çıkarıldığını söylemişti. Ancak ilçede kaç kişinin öldüğü kesin olarak bilinmiyor.

 

(Bianet)

Genç Yeşiller bu akşamki buluşmaya herkesi davet ediyor

Genç Yeşiller bu akşamüstü 18:00’de Rasimpaşa Mah. Duatepe Sk. No: 61 Yeldeğirmeni adresinde bulunan Kadıköy TAK‘da (Tasarım Araştırma Katılım Atölyesi) buluşuyor.

31

Buluşma, Yeşiller’i ve Genç Yeşiller’i tanımak, onların arasına katılmak isteyen herkese açık.

Bakın Genç Yeşiller bu buluşmayı facebook etkinlik sayfalarında nasıl tarif etmişler;

32“O ağacın altında karşılaştık. Önce şaşırdık biraz, dans ede ede cesaretlendik.
Düştüğümuz yollarda samimi niyetlerle örülen yaratıcı, mücadele dolu yatay, genç ve yeşil bir ağ kurduk. Kentten kirsala ortak bir yaşamın parçası olduk. Yeşil olmanın büyüsü mu dersiniz? Paylaştığımız sorumluluklarin olmazsa olmazi mi?

Hepsinin toplamıydi gençlik ve yeşillik.

Buraya yazabilecegimiz en kesin bilgi,
Genç Yeşiller olup da gercekten harekete geçtik biz gezegen için.

Simdi çoğalmak ve o cesaretli hayali paylaşmak istiyoruz.

12 Şubatta Kadıköy TAK’a çağırıyoruz bu yüzden seni. Saat 18:00’de Genç Yeşilleri anlatmaya başlayacağız çünkü seni çok merak ediyoruz…

kimiz, neler yaptık gibi şeyler için”

Genç Yeşiller web sitesi: https://younggreensofturkey.wordpress.com/

 

(Yeşil Gazete)

ÇED’i uygulamayan fabrikalara bir yıl kirletme izni

Çevre ve Şehircilik Bakanlığının değiştirdiği yeni yönetmeliğe göre artık, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporundaki taahhüdü yerine getiremeyen bir fabrikaya 3 ay değil 1 yıl süre tanındı.

Cumhuriyet’ten Mustafa Çakır’ın haberine göre Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Danıştay’ın iptal kararının ardından ÇED yönetmeliğinde değişiklik yaptı. Ancak yapılan değişiklikler tartışma yarattı. Değişiklik ile ÇED Raporu’ndaki taahhütlere uymayan proje sahiplerine 1 yıl süre tanındı. “Yargı kararının arkasından dolanıldığına” dikkat çeken Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO), ÇED raporunda bacasına arıtma filtresi takacağını taahhüt eden fabrikanın eğer bunu yapmazsa 1 yıl daha çevreyi kirleteceğine dikkat çekti.

30

Değişiklikleri inceleyen ÇMO Çevre Sorunları Araştırma Merkezi Başkanı Baran Bozoğlu, “Bakanlık top çevirmiş” dedi. Bazı kelime değişiklikleri ile Danıştay kararı öncesindeki duruma dönüldüğüne dikkat çeken Bozoğlu, “yamalı bohça” haline gelen yönetmeliğin “kamu yararı, doğayı koruma” anlayışıyla yeniden yazılması gerektiğini belirterek Bozoğlu, “Biz dava açmaktan yorulduk” dedi.

Bakanlığın yaptığı yönetmelik değişikliği ile süreyi bir yıla çekmesiyle Danıştay kararı öncesinden de daha geriye gidilmiş oldu. Örneğin bir fabrika ÇED raporunda bacaya filtre koyarak arıtma yapacağı ya da dereye verdiği suyu arıtarak vereceğini taahhüt etti. Ancak bunu yerine getirmedi. Eskiden fabrikaya taahhüde uyması için 3 ay süre verilirken, şimdi 1 yıl süre verilecek. Böylece 3 aylık süre 1 yıla çıkarılmış oldu. Yani fabrika 1 yıl süreyle çevreyi kirletmeye devam edecek. Ondan sonra faaliyeti durdurulacak.

Baran Bozoğlu bu değişikliğe ilişkin olarak, “Doğru bir yaklaşım değil. Kabul edilebilir değil. 3 aylık süre 1 yıla çıkarılıyor. Çevreyi koruma kaygısından ziyade çevreyi kirletenlere hak tanıma kaygısı var” görüşünü dile getirdi.

 

(Cumhuriyet)

Cizre’de bodrum katlarından dün 31 cenaze daha çıkarıldı

İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın, operasyonların bittiğini duyurduğu Şırnak’ın Cizre ilçesinde, yaralıların içinde mahsur kaldığı binalardan 31 cenaze daha çıkarıldı.

28

Diken’de yeralan habere göre HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, üç gün önce harabeye dönen Narin sokaktaki binalardan 27 cenazenin çıkarılarak hastane morguna götürüldüğünü söylemişti. İki gün önce de aynı sokaktaki başka bir binadan 12 cenaze alınmıştı.

DİHA’nın haberine göre dün de Cizre belediyesine ait araçlarla Devlet Hastanesi’ne 31 cenaze taşındı. Dün çıkarılan cenazelerin de tıpkı daha öncekiler gibi yanmış ve parçalanmış olduğu belirtildi.

Toplam 149 kişinin bulunduğu bu üç binanın bodrum katıdan şimdiye kadar çıkarılan cenazelerin sayısı 82’ye ulaştı.

 

(Diken, DİHA)

‘İnsanların yaşadıklarının yanında akademisyenlerinki mağduriyet değil’

İşine son verilen Nişantaşı Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Nil Mutluer, işlerine son verilse de çalışmalarının engellenemeyeceğini vurgulayarak, yaşanan vahşete karşı “İnsanların yaşadıklarının yanında akademisyenlerin yaşadığı mağduriyet değil” sözleriyle tepkisini dile getirdi.

17

AKP’nin kuşatmalarına ve katliamlarına sessiz kalmamak amacıyla “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atanlardan biri olan Nişantaşı Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Nil Mutluer, akademisyenlerin uğradığı baskı sürecini ve yaşanan katliamları değerlendirdi. Akademisyenlerin pek çok kez toplumsal yararı gözeten bildirilere imza atıldığını belirten Mutluer, “Biz birçok bildiriye imza atıyoruz. Ancak bin 128 akademisyenin bir bildiriyi imzalamasının ve bunun bu kadar rahatsız etmesinin temel nedeni, akademisyenlerin bir araya gelip bir metinde buluşmasıydı” dedi.

‘Mütevelli heyeti imzaların geri çekilmesi için baskı yaptı’

Üniversiteye gelen mütevelli heyetinden gelen sekreterin akademisyenlere imzalarını geri çekmeleri hakkında baskı yaptığını dile getiren Mutluer, Nişantaşı Üniversitesi Rektörü’nün istifasının ardından mütevelli heyet başkanının tek bir imzayla herhangi bir gerekçe göstermeden kendisinin ve diğer akademisyenlerin 7 maddelik bir tebligatla iş akdini feshettiğini söyledi.

‘Gezi’den sonra çoğulculuk yok edilmeye başlandı’

Üniversite içerisinde de öğrenciler arasında kutuplaşmaların da yavaş yavaş baş göstermeye başladığını söyleyen Mutluer, çoğulculuğu üreten akademi alanlarının kapatılmasının amaçlandığını vurguladı. Türkiye’de çoğulculuğun Gezi Direnişi’nin ardından yok edilmeye başladığına dikkat çeken Mutluer, “Bütün bu sözümüzün sivil toplum alanın, beraber siyaset yaptığımız, birbirimizi tanıdığımız çoğulluğumuzu ürettiğimiz alanın kapatılması Gezi ile başladı. Gezi sonrası bütün internet yasalarının değişmesi, iletişim, güvenlik yasalarının değişmesi onlarla beraber özel yetkili hakimler ve mahkemelerin kurulması, medyanın kıstırılması, artık tek taraflı yayının yapılması sürecin bir parçasıydı” şeklinde konuştu.

‘İşimize son verilebilir ama çalışmalarımız engellenemez’

HDP’nin siyasal zeminde dar alana hapsedilmesi, Diyarbakır, Suruç, Ankara’da yaşanan daha birçok katliamlara Türkiye’nin batısından da ses çıkıyor olması iktidarın yok etmeye çabaladığı bir dayanışma olduğunu ifade eden Mutluer, “O yüzden tutabileceğiniz tek bir şey var artık. Bir hakikat var ve ‘bizim bunu görmemiz lazım’ feryadıyla biz akademisyenler bir araya geldik. Evet, bu bir bastırmaya da gitti. Biz akademiyi hakikatleri görmek ve bunları toplumla paylaşmak için yapıyoruz ki yeniyi beraber örebilelim. Kurumlarda işler bulunmayabilir, kaynaklarımızı kesebilir ama yaptığımız çalışmaları engelleyemez” dedi.

‘Çiçeklerle ilgili değil, katliamla ilgili bir bildiriydi’

Uluslararası dayanışmayla imza bildirilerinin sayısının hızla büyüdüğünü ve geniş bir alana yayıldığını dile getiren Mutluer, sadece ifade özgürlüğü ile ilgili de değil, yaşanan katliamlar ve vahşete de tepki gösterdiklerini belirterek, “Akademisyenler, metinlerinde bugün Kürdistan’da olan sıkıntıları, katliamları, vahşetleri de referans verdiler. Çünkü bundan dolayı destek verdiler, çiçeklerle ilgili bir kampanya yapmıyoruz” ifadelerini kullandı.

‘İnsanların yaşadıklarının yanında akademisyenlerin mağduriyet değil’

Mutluer, Cizre’de devam eden vahşet bodrumlarına işaret ederken, işine son verilmesiyle ilgili de şunları söyledi: “Bu konuyu konuşurken bile çok utanıyorum. Biz akademisyenlerin insanların yaşadıklarının yanında mağduriyet değil. Çünkü canını, yaşam alanlarını kaybediyor insanlar. Toplumsal açıdan bakıldığında, çok ciddi güven kaybının olduğunu görüyoruz. Kürtler istedikleri talepleri dikkate alınsa oradaki kutuplaşma ve umutsuzluk hissi olmazdı. Ama hiçbir talep ve en son barış talebi de geri çevrilince tabi bir kutuplaşmaya neden oldu.”

‘Katliamlar bizi 40 yıl geriye götürdü’

Mutluer son olarak, Kürdistan’da yaşananların insanlığı 40 yıl geriye götürdüğünü belirterek, Cizre’de yaşanan vahşet bodrumlarına karşı dayanışmanın büyütülerek sürdürülmesi gerektiğinin altını çizdi.

 

(Dicle Haber Ajansı)

Einstein’ın 100 yıl önce iddia ettiği “yer çekimi dalgaları” doğrulandı

Bilim insanları, yerçekimini ve evreni anlama yolunda muazzam bir keşif yaptıklarını açıkladı. Albert Einstein’ın kuramlarından 100 yıl sonra, onun tüm evrene yayıldığını söylediği yerçekimi dalgalarını nihayet gözlemlediler.

12

Yerçekimi dalgalarını “görebilmenin” Büyük Patlama’dan başlayarak uzayın pekçok sırrını çözmekte faydalı olacağı ifade ediliyor.

Projenin Avrupa’daki lideri olan Max Planck Yerçekimi Fiziği Enstitüsü’nden Profesör Karsten Danzmann, Higgs bozonunun bulunuşu kadar önemli bir keşif yaptıklarını, bu keşfin DNA’nın yapısının anlaşılması ile bir tutulması gerektiğini söyledi.

13

Danzman “Kesinlikle Nobel’i hak ediyoruz” dedi.

6 soruda evrenle ilişkimizi değiştirecek keşif

1- Yerçekimi dalgaları nedir?

Uzay-zamandaki dalgalar.

İki büyük kara deliğin çarpışması gibi şiddetli olaylarla doğuyor ve örneğin bir havuza taş atıldığında yüzeyinde oluşan halkalar gibi dağılmaya başlıyorlar.

14

Işık hızıyla hareket eden bu dalgalar zamanla yalnızca galaksiye değil, uzay-zamanın tümüne yayılıyor.

Başka açılardan da ışığa benzeyen bu dalgaların, ışıktan önemli bir farkları var: Onun gibi başka cisimler tarafından saçılmıyor ya da emilmiyorlar. Yani bozulmadan kalıyorlar.

Bu nedenle de bilim insanları onlara “Mükemmel haberciler” diyor. Bu dalgalarla gönderilen mesaj, aradan milyonlarca yıl da geçse ilk günkü gibi kalıyor.

2- Bu keşif ne işe yarayacak?

Keşfi yapan Ligo İşbirliği adlı uluslararası ekip, gözlemlerinin astronomide çığır açacağını ve nihayetinde Büyük Patlama’yı anlamamıza yardımcı olacağını söylüyor.

Çünkü yerçekimi dalgalarının ilk olarak evrenin oluştuğu anda meydana geldikleri ve hala uzayda dolaştıkları tahmin ediliyor.

Profesör Stephen Hawking, bunun bilim tarihine geçecek bir an olduğunu söyledi.

Kara delikler konusunda uzman olan Hawking, “Yerçekimi dalgaları, evrene bakmanın yepyeni bir yolunu sunacak bize. Onları saptayabilir olmamız, astronomide devrim yaratabilir.” dedi ve ekledi:

“Einstein’ın İzafiyet Teorisi’ni sınamanın yanı sıra, evrenin tarihi boyunca oluşmuş tüm kara delikleri görmeyi umabiliriz. Hatta Büyük Patlama sırasındaki evrenden kalıntıları bile görmek mümkün olabilir.”

3- Bilim insanları şimdi nelere bakacaklar?

Keşfin özellikle uzayın “Karanlık Evren” denen ve bugün elimizde olan teleskoplarla göremediğimiz daha büyük olan bölümünü anlamakta işe yarayacağı umuluyor.

15

Kara delikler, nötron yıldızlar ilk bakılacak yerler olacak.

Ama tabii asıl, uzayın derinliklerinde geçmişin ve “Büyük Patlama”nın izleri aranacak.

Bilim çevreleri bu imkanın yepyeni bir kuşağı bilimsel araştırmalara yönelteceği umudunu da dile getiriyor.

4- Araştırma nasıl yapıldı?

Dünyanın çeşitli yerlerindeki laboratuarlar, yıllardır L şeklindeki uzun tüneller boyunca lazer ışıkları yollayarak uzay-zamanın dokusundaki dalgalanmaları saptamaya çalışıyordu.

Dalgaların izi, interferometre denen aletlerle ölçülen, bir atomun büyüklüğünden kat kat ufak değişimlerde arandı.

Sonunda ilk gözlem, Dünya’ya bir milyardan fazla ışık yılı uzaklıkta iki kara deliğin çarpışması sırasında yapıldı.

Üstelik kara deliklerin birleşmesi ABD’de Washington ve Louisiana eyaletlerindeki iki ayrı LIGO ( Lazer İnterferometre Yerçekimi Dalgası Gözlemevi) laboratuarında birden, 14 Eylül 2015’te, 13:51’de saptandı.

Yani interferometreler bir milyar yıldan fazla bir süre önce yaşanan olayı kaydedebildi.

5- Gerçekten ilk kez mi görüldüler?

2014 yılında Antarktika’daki BICEP-2 teleskobuyla çalışan araştırmacılar ilk keşfi yaptıklarını sanarak bilim dünyasını heyecanlandırdı.

Ancak iki hafta kadar sonra, yanlış analiz yaptıkları ortaya çıktı.

6- Einstein ne demişti?

İzafiyet Teorisi’ni yazarken ortaya attığı kuramlardan birinde, tüm evrenin yerçekimi dalgalarıyla kaplı olduğunu söylemişti.

16

Einstein’a göre uzayda bir bölgedeki yerçekimi ani bir olay sonucu değişirse, o bölgeden uzaya ışık hızıyla yerçekimi enerjisi dalgaları yayılır.

Bu dalgalar da uzayda geçtikleri yerleri gerer ya da sıkıştırır.

Fakat Einstein, bu dalgaların fiziksel varlığını saptamanın hiç mümkün olmayabileceğini de yazmıştı.

 

(BBC)

Avrupa’nın orman yönetimi küresel ısınmayı azaltmada başarısız oldu

Fransa İklim Bilimi ve Çevre Laboratuvarı‘nda gerçekleşen ve Sciencemag‘da yayımlanıp Matt McGrath tarafından BBC‘de yapılan haberi Yeşil Gazete yazarı Özge Geyik‘in derlemesiyle sunuyoruz.

***

Gif-sur-Yvette, Fransa’daki İklim Bilimi ve Çevre Laboratuvarı’ndan uluslararası bir araştırma ekibi Avrupa’nın iki buçuk asırlık ormancılık politikasının iklim değişikliği azaltımında başarısız olduğunu ortaya koydu.

Araştırmacılar, Avrupa’da 1750’den beri yetişen ağaçların küresel ısınmayı artırdığını buldu. Bilim insanları geniş yapraklı ağaçların kozalaklı türlerle değiştirilmesinin iklim üzerinde olumsuz etkisi olduğunu söylüyor. Kozalaklılar grubuna giren çam ağacı türleri genellikle daha koyu renkli olup meşe ve huş ağacından daha fazla ısı soğurur. Araştırmacılar ayrıca bu çalışmanın, geniş ölçekli ağaçlandırma projeleri aracılığıyla küresel ısınmayı sınırlama konusunda önemli etkileri olacağına inanıyor.

Ormancılık sorunları

Görsel: BBC
Görsel: BBC

Avrupa’nın yeşil bitki örtüsü 1750 ile 1850 yılları arasında ormanlık alanların 190,000 km² azalmasıyla önemli ölçüde seyreldi.

İronik biçimde, fosil yakıtların önem kazanmasıyla kağıt ve kereste tüketimi azaldı ve böylece 1850’lerden günümüze Avrupa ormanlık alanı 386,000 km²’lik artış gösterdi ki günümüzde Avrupa toplam ormanlık alanı sanayi devrimi öncesine göre %10 daha fazla alanı kaplıyor. Fakat, bu ormanların doku ve tür çeşitliliği sanayi devrimi öncesi dönemden çok daha farklı.

F1.large
A) 1750’de ağaçların dağılımı B) 2010’da ağaçların dağılımı (Mavi renkli alan: kozalaklı ağaç türü yüzdesi, Gri renkli alan: geniş yapraklı ağaçların yüzdesi) C) 1750’de ormancılık faaliyetlerinin dağılımı D) 2010’da ormancılık faaliyetlerinin dağılımı (Pembe alan: yönetilmeyen ormanlık , Koyu yeşil alan: çalılık, Açık yeşil alan: yönetilen uzun boylu ağaçlar ) Grafik: Sciencemag

Uzak geçmişte bu ormanlar doğal süreçlerle gelişirken modern zamanlarda Avrupa ağaçlarının %85’I insanlar tarafından yönetiliyor. Aradan geçen 150 sene boyunca ormancılıkla uğraşanlar bilimsel yöntemleri benimseyerek daha hızlı büyüyen ve ticari açıdan daha karlı olan İskoç çamı ve Norveç ladinleri gibi türleri dikmeye yöneldiler. Araştırma ekibinden Dr. Sebastiaan Luyssaert’e göre üretim odaklı ormancılık faaliyetleri su döngüsü ve atmosferik enerji etkileyerek azaltım yerine küresel ısınmada artışa sebep oldu.

Karbon tutma gibi süreçlerin son yıllarda özellikle önem kazanmasıyla da birlikte Avrupa’nın hızlı ağaçlandırma politikalarının olumlu olduğu düşünüldü, fakat bu çalışma tüm bu yeni ağaçların iklime etkisi konusunda soru işaretleri yaratıyor.

Araştırma ekibi Arupa’nın 260 senelik arazi kullanımı sürecini yeniden canlandırdı ve insanlar tarafından yönetilen ormanlık alanların doğalında gelişseydi olabileceğinden çok daha az karbon tutma yetisine sahip olduğunu gösterdi.

Ağaçları sistematik bir biçimde kesmek, bu ağaçların yaşamlarını tamamladığında biyokütle olarak depolanmasına ve toprağa karışıp onu besleme döngüsüne mani olduğu için karbon salımına sebep oluyor.

Geniş yapraklılar yerine kozalaklı türleri ekmek, uzaya geri yansıtılan güneş ışınımı miktarını ifade eden albedo etkisi üzerinde de değişime sebep oluyor.

Çalışma yürütücülerinden Dr. Kim Naudts, “Bugün insan eliyle yönetilen ormanlar 1750’lerde doğal olarak yetişen türdeşlerine göre daha az karbon tutuyorlar.” diyor. BBC World’ün Science in Action radyo programında konuşan Naudts, “Kozalaklı türlere geçiş sebebiyle Avrupa’da 0.12 derece civarında bir sıcaklık artışı oldu ve bunun sebebi bu kozalaklı türlerin daha koyu renkli olup güneş ışınımını emiyor olması” diye ekledi.

Araştırmacılar, bu artışın fosil yakıtlardan kaynaklanan küresel ısınmanın %6’sına denk geldiğini belirtiyor ve bu önemli miktarın benzer ağaçlandırma çalışmaları yürütülen bölgelerde yine benzer sonuçları olabileceğini düşünüyor.

İklim değişikliğiyle mücadelede pek çok hükümet ağaçlandırma çalışmalarına ağırlık verdi. Örneğin; yeşil Çin seddinin, tamamlandığında, 400 milyon hektarlık bir alanı kaplaması bekleniyor.

Araştırmacılar hangi ağaç türlerinin dikildiğine ve ormancılık yönetiminin nasıl işleyeceğine dikkat edilmesi gerektiğini belirtiyor.

Dr. Naudts, “Emisyon azaltımını bu tip ağaçlandırma yöntemleriyle çözmeyi bekleyemeyiz.” Diyor. “Yaptığımız çalışma, Avrupa’nın büyük kısmındaki ağaçlandırma projelerinin, özellikle kozalıklı türlerin dikimini içerenlerin, emisyonları dengelese de küresel ısınmayı yavaşlatmada etkili olmayabileceğini gösterdi.”

Araştırmacılara göre yerine koyma yöntemini, yani kesimi yapılan her kozalaklıya karşılık daha fazla geniş yapraklı ağaç dikilmesini öneriyor.

 

Yapılan çalışma Science dergisinde yayımlandı.

Haberin derlendiği kaynaklar: BBC, Sciencemag, VU University Amsterdam

Yeşil Gazete için çeviri: Özge Geyik

(Yeşil Gazete, BBC, Sciencemag, VU University Amsterdam)

Kütle Çekim Dalgaları

Elimizdeki bir taşı bıraktığımızda yere düşer. Bilimin ilk doğduğu andan bu yana bilim insanları taşın neden yere düştüğünü anlamaya çalıştılar. İlk düşünceler taşın doğasının aşağıda olduğu ve dolayısıyla taşın doğasına dönmek istediği yönündeydi. 17. yüzyılda Isaac Newton taşın aşağıya düşmesinin taşın veya yerin doğasından değil yer çekiminden doğduğunu ortaya koydu.

Newton’a göre taş Dünya üzerine, Dünya da taş üzerine bir çekim kuvveti uyguluyordu. Taşın Dünya üzerine uyguladığı kuvvet Dünya’yı çok çok az hareket ettirse de Dünya’nın taş üzerine uyguladığı çekim kuvveti taşı Dünya’ya doğru hareket ettiriyordu. Biz de bunu taşın Dünya’ya düşmesi olarak algılıyorduk. Problem artık çözülmüştü. Yer çekimi, taşın neden yere düştüğünü ve Dünya’nın neden Güneş etrafında döndüğünü güzelce anlatabiliyordu.

Ancak daha sonraları gelişen ölçüm teknikleri yer çekimi kanununun açıklayamadığı ufak farklar bulmaya başladı. Özellikle Merkür gezegeninin yörüngesindeki ufak sapmaları Newton’un kanunları ile açıklamak mümkün olamadı. Einstein 1915 yılında geliştirdiği teori ile taşın neden yere doğru düştüğü konusuna yepyeni bir bakış getirdi.

Üç uzay koordinatı ve zaman

1

Biz üç boyutlu bir evrende yaşıyoruz. Şu anda bulunduğumuz yeri tanımlamakta üç koordinat kullansak da bir de “şu anda” kelimesiyle bir koordinat daha belirliyoruz, bu da zaman. Yani biz esasında üç değil dört boyutlu bir evrende yaşıyoruz ve bu evren üç uzay koordinatının yanında bir de zaman koordinatından oluşuyor. Öncelikle Einstein bu zaman koordinatının da uzay koordinatlarına eşdeğer olduğunu göstermiştir. Dört boyutta oluşan bu evren için de uzay ve zaman yerine uzayzaman kavramı kullanılmıştır. Yani uzayzaman dediğimizde içinde yaşadığımız dört boyutlu evreni kasdediyoruz.

Einstein yer çekiminin aslında uzayzamanın eğilmesinden ibaret olduğunu göstermiştir. Cisimlerin kütlesi ne kadar fazla olursa uzayzamanı da o kadar fazla eğerler.

2

 

Buna göre taş aslında Dünya tarafından çekilmez. Dünya varlığından dolayı etrafındaki uzayzamanı büker ve taş bu bükülen uzayzamanda aşağıya doğru yuvarlanır. Newton’un yer çekimi kanunu bunun basit durumlar için bir açıklamasıdır. Ama özellikle ışığın kütlesi yüksek cisimlerin yakınında eğilmesini bize açıklayamaz çünkü ışık kütlesizdir ve kütleli cisimlerin kütlesiz bir cismi çekmeleri beklenemez. Işığın bu şekilde bükülmesinden dolayı Güneş’in arkasındaki bir yıldızı Güneş’in yanındaymış gibi görebiliriz.

Einstein’ın teorisinin kanıtını türlü olayda görmemiz mümkündür. Bugüne kadar da bu teoriye ters düşen bir olaya rastlanmamıştır. Ancak Einstein teorisinde büyük bir kütle yer değiştirdiğinde bu yer değişikliğinin çevresindeki uzayzamanda yaratacağı etkinin yer çekimi dalgaları ile iletileceğini öne sürmüştür.

3

Mesela birbiri etrafında hızla dönen iki kara delik çevrelerindeki uzayzamanda bir dalgalanma yaratır. Bu dalgalanma da dalgalar halinde tüm evrene yayılır. Kara deliklere ne kadar yakın olursak bu dalgaları da o derece şiddetli hissederiz, ama uzaklaştıkça bu dalgaların evrende yarattıkları etki gittikçe azalır.

LIGO (Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory)

Einstein bu dalgaların varlığını 1916 yılında ortaya koymuştur. Ancak bu dalgaların varlığnı kanıtlamak o günün teknolojisiyle mümkün değildi. Geçen zaman içerisinde gelişen teknoloji ile bu konuda deneyler yapılmaya başlandı.

9

Bu deneylerden en bilineni LIGO’dur (Laser Interferometer Gravitational Wave Observatory). LIGO aslında bir değil iki dedektörden oluşan bir sistemdir ve bu dedektörlerden biri Livingston, Lousiana, diğeri de Hanford, Washington’da bulunmaktadır. İki dedektör olmasının bir sebebi iki farklı ölçüm yaparak tek bir dedektörün çevresel faktörlerden dolayı yanlış bir şey ölçmesinin önüne geçmek, diğeri de ölçülmesi beklenen dalganın nereden geldiğinin belirlenmesidir. Benzer dedektörlerden biri İtalya’da, biri Japonya’da, biri de Hindistan’da yapılmaktadır.

ABD’deki yapımı tamamlanmış olan iki dedektör, test aşamasında, 14 Eylül’de bir sinyal yakalamışlardır. Bu sinyal aslında basitçe şöyle gösterilebilir:

4

Burada beklenen tam ortada düz bir çizgidir. Düz çizgiden olan sapmalar ise keşfedilen kütle çekimi dalgaları anlamına gelmektedir. Yani sakin bir denizde dalga yüksekliğini ölçecek olsak sıfır çıkacaktır. Ama suya bir taş attığımızda yukarıdakine benzer bir dalga ölçümüyle karşılaşırız.

Ancak burada gözlemlenen bunun da ötesinde bir şeydir. Dalganın yüksekliği ve frekansı gittikçe artmakta ve sonunda da yok olmaktadır. Einstein’ın teorisine göre Güneş’in 30 katı kütleye sahip iki kara deliği birbiri etrafında döndürecek olursak bu iki kara delik gittikçe hızlanarak birbirlerine yaklaşacak ve sonunda birleşerek daha büyük bir kara delik oluşturacaktır. Yukarıda verilen veri de aynen bunu göstermektedir.

Bugün yapılan açıklama neden önemlidir?

1. Einstein’ın teorisinin doğruluğu iki kara deliğin birbirlerine yaklaşarak birleşmelerinin doğru olarak tahmin edilmesiyle bir kez daha gösterilmiştir.
2. Einstein’ın tahmin ettiği ama daha önce gözlenmesi mümkün olmayan kütle çekim dalgaları ilk defa gözlemlenmiştir.
3. Orta büyüklükte kütleye sahip kara deliklerin varlığı bağımsız bir ölçümle kanıtlanmıştır.
4. İki orta büyüklükte kara deliğin birleşerek yeni bir kara delik oluşturmaları ilk defa gözlemlenmiştir.
5. Ama belki de en önemlisi, bugüne kadar astronomi ve astrofizik ışık ve benzeri elektromanyetik dalgalar kullanılarak yapılırken artık yepyeni bir gözlem aracı kazanmıştır. Bu astronomi alanında 1609’da Galileo Galilei’nin teleskobu ilk defa gök cisimlerini gözlemleyecek şekilde geliştirmesinden sonraki en önemli keşiftir.

Daha bugün üniversitedeki dersimde “evren hakkındaki bilgilerimizin %95’ini ışık ve benzeri elektromanyetik dalgalar kullanarak elde ederiz” demiştim. Kütle çekim dalgalarını ölçebilmemiz sonunda artık evren hakkında bilgi elde edebileceğimiz kaynakların sayısı önemli miktarda artmıştır.

Bugünkü buluşla ders kitaplarının güncellenmesi gerekecektir.

5-Levent-Kurnaz

 

Prof. Dr. Levent Kurnaz

Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi