Ana Sayfa Blog Sayfa 3503

Masallar, Ağaçlar, Sicilya’da güneşli bir kış günü…

Bir varmış bir yokmuş Sicilya denen bir adada yaşayan bir anne oğul varmış. Çocukluğu yaylalarda geçmiş anne ağaçlar olmadan, yeşili görmeden yaşayamazmış. Neyse ki armut dibine düşmüş, oğlu da annesi kadar sevmiş yeşile dair her şeyi.

Anne dermiş ki oğluna “Ağaçlar tıpkı bizim gibi, biz de onlar gibiyiz. Hepsinin kendine ait fiziksel yapısı, karakteri, talihleri, talihsizlikleri hepsinin ayrı hikayeleri var. Milyonlarca yıldır bu gezegenin en büyük sırdaşı, koruyucuları onlar.

32

Dinlemenin önemini oğluna anlatmakta da en büyük yardımcısıymış ağaçlar annenin. Ağaçların bilgeliklerinin nedeninin dinlemeyi bilmelerinden kaynaklandığını söylermiş oğluna. Bütün gün güneşi, bulutları, gökyüzünde uçan kuşları, gövdelerinde gezinen karıncaları, tırtılları, yoldan geçen insanları, arabaları dinlediklerini ve dinlemeyi bildikleri için de böylesine bilge olduklarını anlatırmış.Eğer biz de onları dinlemeyi öğrenirsek bize sırlarını açabileceklerini söylermiş. Oğlu Kerem onları dinlersek bizimle sırlarını paylaşacaklarına pek ikna olmuş görünmese de dinlemenin önemli olduğu konusunda annesiyle hemfikirmiş.

O gün Kerem’le yapılan bütün bu konuşmaların tekrarlanmasının nedeni bir buluşmanın önhazırlığıymış aslında. Dünyayı kurtarmak istiyorsak çocuklardan ve ağaçlardan başlanması gerektine inanmış hem botanikçi, hem de müzisyen olan Luisa Graziano ile buluşacaklarmış. Luisa çocuklarda ekolojik bilinç oluşturmak için onlarla doğada atölye çalışmaları yapıyormuş. Çocuklara ağaç masalları anlatıyormuş. “Hikayesini bildiğiniz herkes ve her şey size yabancı olmaktan çıkar” dermiş Luisa ve eklermiş, “artık kendinizi ona daha yakın hissedersiniz, kimse bir yakınına kötülük yapmak istemez.” Çocukların ağaçlarla bağını (dolayısıyla doğayla) güçlendirmek içinse çocuklara onların hikayelerini anlatıyormuş.

21

Palermo Botanik Bahçesi‘nin önünde güneşli, ılık bir kış sabahı Luisa ile buluşmuşlar. Palermo Üniversitesi Botanik Bölümü’ne bağlı botanik bahçesi Akdeniz’in en büyük bitki müzesi, aynı zamanda İtalya’daki en önemli akademik enstitülerden biriymiş. Botanik bahçesi tam iki yüz yaşındaymış. Bahçede sayısız tropikal ve astropikal bitki türü, üstelik 500.000 (exsiccata) kurutulmuş bitki bulunuyormuş . Bütün bunları Luisa’dan dinlerken botanik bahçesinin kapsından girmişler. Girer girmez nefesleri kesilmiş. Bu cennet bahçesinde Luisa’nın anlatacağı masalları dinlemeyi dört gözle beklemeye başlamışlar.

Botanik bahçesinin girişindeki dar, iki yanı ağaçlı yola girer girmez üzerlerinden yeşilli kırmızılı dört beş tane papağan uçarak geçmiş. Kerem ve annesi hayretler içinde ağaçların arasından onları tekrar görmeye çalışırken Luisa bu papağanların anne ve babalarının bir evcil hayvan mağazasından kaçıp buraya geldiğini, iklim uygun olduğu için de kolayca üreyebildiklerini, ikiyken şimdi on, on iki tane olduklarını söylemiş.

Doğrusu botanik bahçesi bu papağanlarla birlikte tam bir masal alemine dönüşmüş. İlk durakları meşe ağacının yanına gelmişler. Luisa, Kerem’e doğru eğilip sonbaharda ve kışın ağaçların nasıl göründüğünü sormuş. Kerem de gayet kendinden emin. “Çıplak” diye cevap vermiş. Luisa da “Evet haklısın, sonbaharda ağaçlar yapraklarını dökmeye başlıyor ama bir ağaç var ki yapraklarının hepsini asla dökmüyor, hatta kurumuş yapraklarını bile.” Luisa onlara ağacın üzerindeki tamamen kahverengi olmus, kurumuş, büzüşmüş ama bütün gücüyle dala tutunan yaprakları göstermiş. “Nedenini bilmek ister misiniz?” diye sorup şeytanı kandıran meşenin masalını anlatmaya başlamış.

Şeytanı Kandıran Meşe

Çok uzun zaman önce tanrı dünyayı ve dünya üzerinde ağaçları yaratmış. Ağaçların güzelliği karşında dili tutulan şeytan onlara sahip olabilmek için dayanılmaz bir arzu duymuş. “Neden sadece tanrı bu ağaçlara sahip? Bir süreliğine bile olsa onların benim olmasını istiyorum.” demiş ve tanrıyla konuşmaya karar vermiş.

30

Tanrı’nın huzuruna çıkmış ve “Tanrım demiş, yarattığın bu ağaçları bir süreline bana versen ne olur? Bir süre için bile olsa onların sahibi olmama izin ver “.  Peki” demiş tanrı.  “Kış gelip de ağaçların üzerinde tek bir yaprak kalmadığında ağaçların sahibi sen olabilirsin, ta ki baharda tekrar yeşerene kadar.” Çok sevinmiş şeytan. Fakat Tanrı ile şeytan arasındaki bu konuşmayı duymuş bir meşe ağacı. Hemen diğer ağaçları çağırıp anlatmış duyduklarını. Hepsi karalar bağlamış, korkmaya başlamışlar. ‘”Eyvah“ demiş bir tanesi, “Biz biliriz bu şeytanı, kızınca ağzından alevler püstürtmeye başlar, hepimizi yakıp yokeder. Ne yaparız? Kış geliyor hepimiz yapraklarmızı dökmeye başlıyoruz.”

Ormanı derin bir hüzün kaplamış, kuruyan yapraklar döne döne dallarından kopup düşerken ağaçlar korku ve üzüntü içinde arkalarından bakmışlar. Şeytan ise düşen her yaprağın ardından sevinç çığlıkları atıyor, her çığlığında ağzından alevler çıkıyormuş. ”Kış geliyor, kış geliyor yakında ormanın patronu ben olacağım “ diye bağırıp duruyormuş. Meşe demiş ki arkadaşlarına “Hiç korkmayın siz, aranızda en dayanıklılardan biri benim. Kış da gelse, kurusa da bütün yapraklarım ben dökmeyeceğim yapraklarımı. ‘” Bütün gücüyle dayanmış meşe, yapraklar sararmış önce, sonra kahverengi olmuşlar, dirençleri azalmış. Yumuşacık yüzleri kavrulmuş, kurumuş; ama meşe direnmiş, var gücüyle sarılmış kurumuş yapraklarına. Dökmemiş onları ve ormanı şeytandan kurtarmış. Bugün hala kış da gelse meşe dökmez kurumuş yapraklarını n tamamını. Şeytan da anlayamaz hiçbir zaman kış zamanını.

Anne oğul çok sevmişler vefakar meşenin masalanı ve bahçede gezinmeye koyulup heyecanla dinlemişler diğer masalları.

Ay Prensesi

Bir zamanlar ormanın derinliklerinde yaşayan yaşlı bir adam ve karısı varmış. Yaşlı adam hayatını bambu ağaçlarını kesip satarak kazanırmış. Fakar asla genç ağaçları kesmezmiş. Yalnızca artık ömrünün sonuna gelmiş ağaçları kesermiş. Çok para etmezmiş bambuları satmak, oldukça fakirmiş yaşlı çift.

23

Bir gün yaşlı adam bambuları keserken bambulardan birinin kökünden bir ışık sızdığını görmüş, köke yavaşça yaklaşmış. Kökün içinde bir şey altın gibi parlıyormuş. Biraz daha yaklaşıp dikkatlice baktığında bunun bir bebek olduğunu görmüş. Bebeği yavaşça kökün içinden çıkarmış eve götürmüş. Işıklar saçan bu bebek bir kızmış. Yaşlı adam ve karısı bu bebekle ne yapacaklarını düşünüp durmuşlar , sonunda onu kendi çocukları gibi büyütmeye karar vermişler. Yaşlı adam ve karısı bebeğe bakmaya başladıklatan sonra adamın her kestiği bambu ağacının kökünden altın çıkmaya başlamış. Böylece yaşlı çift zamanla çok zengin olmuşlar. Kızlarını hayatlarında sahip oldukları her şeyden daha çok sevmişler. Kız büyüdükçe güzelliği dillere destan bir kız olmuş. Bütün krallar, prensler onunla evlenmek için yarışır olmuşlar. O ise günden güne daha mutsuz görünüyor, kimseleri istemiyormuş. Her akşam pencereye oturur, gözünü aya diker, iç çekip dururmuş. Onu mutlu görmek için her şeylerini vermeye hazır anne babası bu mutsuzluğuna bir türlü anlam veremezlermiş.

31

Bir gün kız gerçekleri anne babasına anlatmaya karar vermiş. Onlara aslında ayın kızı olduğunu, bir gece aydan yanlışlıkla düştüğünü anlatmış. Onun ait olduğu yer orasıymış. Onlara  kızlarını bırakmak çok zor gelse de o, ait olduğu yere, aya dönmek istiyormuş. Kızın ay prensesi olduğunu duyan ve ona delicesine aşık Çin imparatoru ordusunu hemen kızın evine göndermiş. Prenses kaçıp gitmesin diye gece gündüz evin etrafında nöbet tutmuşlar.

Fakat presses aya dönmeye karar verdiğinde gökyüzünden inen ışıltılı kanatlar görmüş herkes. Bu ışıltı askerlerin gözünü görmez etmiş. Gümüş bir elbiseyi prensese giydirmiş bu parlayan kanatlar ve onu alıp aya dönmüşler. Prenses gitmeden önce imparatorun kendisine duyduğu büyük aşkın karşılığı olarak ona bir iksir bırakmış. Ölümsüzlük iksiriymiş bu. Fuji dağını bulmasını ve o dağın tepesinde içmesini söylemiş prenses. Bugün Fuji dağının tepesinde hiç eksik olmayan dumanın nedenin o dağda hala iksiri içen Çin imparatorunun olduğu söylenirmiş.

Ejderha Ağacı ( Dracaena draco)

24

Bir ejderha ve bir fil ormanda karşılaşmışlar. Birbirlerinden çok hoşlanmayan, aslında hoşlanmamalarının nedenini de pek bilmeyen bu iki hayvan, birbirlerini her gördüklerinde küçücük şeylerden kavga çıkarıyorlarmış.

İşte yine karşılaştıkları o gün ne diğer hayvanların, ne de kendilerinin bilmedikleri bir nedenden kavga etmeye başlamışlar. Kavga ettikçe öfkeleri artmış. Birbirlerine daha şiddetli şekilde saldırmaya başlamışlar. Bu kavganın sonunda her ikisi de ağır yaralanıp oracıkta ölmüş. Anlamsız bir kavgayı canlarıyla ödeyen bu iki hayvana kızan ormanların tanrısı diğer hayvanlara örnek olsun diye bu iki hayvanın kanlarını birleştip öldükleri yerde bir ağaç yaratmış. Bu ağaca ejderha ağacı denmiş. Bu ağaç nerede büyürse büyüsün kabuğunun altında ejderhanın ve filin kanı hala akıyormuş ve ağacın dalları tıpkı ejerhanın pençeleri gibi büyüyormuş ki kimse bir öfkenin esiri olup ağır bedeller ödemesin.

27

Eğrelti otunun önünden geçerken Luisa, “Bu bir ağaç değil ama ona ait de küçücük bir ortaçağ masalı var isterseniz anlatırım” demiş. Masallara hikayelere sırtlarını dönüp gitmek zormuş bizim anne oğul için. Annenin çocukluğunda mendilin içine doldurup yakantop oynamak için top yaptığı eğrelti otlarının masalını merakla dinlemey başlamışlar.

Görünmezlik Otu

Dinazorların yaşadığı zamandan beri var olan, erkeği ve dişisi olmayan yapraklarının üzerindeki tohumları toprağa dökerek kendini çoğalatan bu bitki 24 Haziran’da insanlara görünmez olma gücünü veren bir bitkiye dönüşüyormuş.

Aziz Giovanni gününde saat gece yarısını vurduğunda insanlar tekbaşlarına ormanın yolunun tutarlarmış. Buldukları bir eğreltiotunun altında oturup sessizce beklerlermiş.

Eğer eğrelti otunun altında beyaz bir zambak biterse. Bu zambak insanlara görünmez olma gücünü verirmiş. Görünmez olmayı dileyen kim varsa bugün bile İtalya’da 24 Haziran’da eğreltiotu bulmak için ormanın yolunu tutuyormuş.

Manolya ( Ficus)

Uzun yıllar önce hem insanların hem hayvanların hem de bitkilerin huzur ve barış içinde yaşadıkları bir ülke varmış. Bu ülkede herkes diğerine saygı gösterir, kimse sahip olduğuyla övünmez, kimse gücünü bir başkasının üstünde göstermezmiş. Kimse gözünü diğerinin malına dikmez herkes sahip olduğu ile yetinmeyi bilirmiş.

28

Bir gün bu huzur dolu ülkeden geçen bir yolcu bir kaç gün burada konaklayıp dinlenmek istemiş. Aynı zamanda konuksever olan halk sevinçle açmışlar yabancıya kapılarını. Ona birbirinden lezzetli yiyecekler, hediyeler sunmuşlar. Bu konukseverlikten çok memnun kalan yabancı bir türlü ayrılamamış bu ülkeden. Bütün gün boş boş sokaklarda dolaşıp ülke halkıyla sohbet edermiş. Onlara iltifatlar edip dururmuş. Lakin onlara iltifat ederken her birinin yan komşusu hakkında da dedikodu etmek gibi bir huyu varmış.

Herkese “Aman sen ne kadar iyi bir adamsın, ne kadar akıllısın, ne kadar çalışkansın sahip olduğundan çok daha fazlasını hakediyorsun oysaki bak şu komşuna, hiçbir işe yaramaz ama seninle aynı haklara sahip” demeye başlamış. Herkes kendini o kadar önemser olmuş ki her biri krala gidip daha çok toprak, daha büyük ev, her şeyden daha çok istemeye başlamış.

22
Luisa ve Kerem

Zavallı Kral kendi halkını tanıyamaz olmuş. Çünkü bu ülkenin kralı da diğer krallara benzemezmiş herkes gibi saray yerine evde yaşar, herkes gibi yaşamını devam ettirmek için o da çalışırmış. Çaresizlik içinde tanrıya yalvarmış, bütün bu olanlara son vermesini istemiş. Tanrı ondan halkını tam üç kez uyarmasını istemiş, eğer hala dinlemezlerse onları çok büyük bir ceza bekliyormuş. Zavallı Kral ne yaptıysa kendini dinletememiş. Herkes kendinin en güzel , en güçlü, en iyi olduğunu düşünmeye devam etmiş. Sonunda tanrı öyle kızmış ki bu ülkede yaşayan herkesi manolya ağacına çevirmiş. Fakat bu ağaçlar ağaçken bile daha çoğuna sahip olmayı istemekten vazgeçmemişler. Kökleri dala dönüşüp diğer bitlikleri boğmuşlar, o kadar büyümüşler ki diğer ağaçların güneşini kapatıp onların yokolmasına neden olmuşlar. Hiçbir zaman bulundukları yere sığamamışlar.

Daha anlatacak çok masalı varmış Luisa’nın ama biraz yorulmuşlar. Luisa ve Anne manolya’nın dev köklerinden birinin üzerine oturup dinlenmeye başlamışlar. Kerem ise manolya ağacının birbirinin içine geçmiş gövde ve dalları arasında çoktan oyuna dalmış.

Artık Kerem için manolya, hikayesini bildiği dev cüsseli oyun arkadaşıymış.

20-Şenay-Boynudelik

 

 

Şenay Boynudelik

Bisikletle işe gidene “hava kirliliğini önledin ücreti” uygulamasının iç yüzü – Ayşe Bosco

Milano Belediyesi, son senelerde giderek hızla artan hava kirliliğine karşı aldığı, alternatif plaka uygulaması, bazı pazar günleri şehri motorlu araç trafiğine kapatma, elektrikli dışında tüm motorlu araçların şehir merkezine girebilmeleri icin 5 euro vergi ödeme uygulaması gibi birçok önlem aldı. Bunların yanısıra, son olarak , halkı bisikletle işlerine gitmeye teşvik amacıyla kilometre başına 0,25 sent para ödeme yoluyla ödüllendirme tasarısını da hayata geçirdi.

16

Bu uygulama, daha önce Fransa’da, Belçika’da, Hollanda’da ve Kuzey Amerika’da da gerçekleştirildi ve başarılı sonuçlar elde edildi.

Bisiklet hava kirliliğini önleme ve otopark sorununa çözümün yanı sıra, yakıt tasarrufu, araba ve yol ile ilgili çeşitli tüketimleri önleyerek birçok soruna çözüm getirmekte.

Özellikle Milano gibi hiç yokuşu, inişi olmayan düz ayak bir şehir icin adeta ideal bir cözüm! Gelgelelim bana kalırsa, bu proje hazırlanırken küçük ama çok önemli bir “detay” unutulmuş gibi…

14

İtalya’nın en endüstrileşmiş şehri olan Milano’da, bisiklet yolu hemen hemen yok denecek kadar az. Tramvay rayları, yoğun araba ve motor trafiği, bir yerden bir yere gitmek için bisikleti tercih eden Milano’lular için ölümcül bir tuzak!

Böyle bir girişim için alt yapı henüz hazır değil. Ben bir anne olarak, çocuklarımın, şehrin -aşırı hava kirliliginden dolayı motorlu araç trafiğine kapatıldığı pazar günleri dışında- asla bisiklet kullanmalarına izin vermiyorum!

15

Bu güzel, hem tarihi hem  de çağa ayak uydurmuş şehirde, istatistiklere göre, son 3 senede şehir içinde meydana gelmiş 470 ölümle sonuçlanan trafik kazasında 50 bisikletli hayatını kaybetmiş, yüzlerce bisikletli de yaralanmıştır!

Ne demisler; Davulun sesi uzaktan hos gelir !

38-Ayşe Bosko

 

 

Ayşe Bosko

Gecikmiş bir teşekkür

Çocukken ablamla altlı üstlü ranzada yatardık ve annemden dinlediğimiz masalları birbirimize anlatarak uykuya dalardık. Bir süre sonra masallar birbirini tekrar etmeye başlayınca ben de kafamdan uydurduklarımı anlatır oldum. Masalı çok uzatınca ya da prens tarafından kurtarılması gereken prenses kurda yem olunca; birinci sınıfa giden ablam, anlattıklarımdan şüphelenmeye başladı. Anlattıklarımı uydurup uydurmadığımı sorar oldu. Her seferinde, “Sen okuldayken annemden dinledim,” diyerek ikna ettim onu.

Görünmez arkadaşlara ve yatağın altında gizlenip ayağımı kapmaya çalışan kurtlara inanıyordum. Fatih Ormanı’nın kenarına kurulmuş Orman İşletmesi’nde yaşıyorduk ve kurt olmasa da aç kalan çakal ve gelincikler zaman zaman evlerimize kadar sokuluyordu. Onlar içeri girmiyordu ama içime giren kurt bana masallar anlatıyordu.

Annem ablamı ders çalıştırırken, tepelerinde dura dura okumayı ve yazmayı öğrendim. Evde canım çok sıkıldığından okula gitmek istedim. Parmak çocuk kadardım. Müdür, “Bir iki gelsin sıkılır bırakır,” deyince, kayıtsız kuyutsuz takılmaya başladım. ‘Ali topu at’ ‘Oya topu tut’ ‘Ayşe ekmek al’ ‘Hasan bayrak as’ gibi emirlerin hiçbirini defterime yazmadım. “Ben, Ali, Oya, Ayşe, Hasan falan değilim, onlar yazsın,” dedim, arkadaşlarımı da örgütledim. Öğretmen komşumuzdu kucağında uyuduğum bile olmuştu; sınıfta çıkarttığım isyanı, “Bundan sonra herkes kendi adıyla yazacak fişleri,” diyerek çabuk bastırdı. Okuldan da sıkıldım, baktım hep aynı terane, “Ben gitmekten vazgeçtim,” dedim. Ama geç kalmıştım göğsüme kirazı iliştirmişlerdi bile. Teneffüslerde Uzay Yolu oynamak, derste pencereden yangın söndürme gemilerinin su fışkırtmasını izlemek, çıkışlarda leblebi tozuyla boğulayazmak olmasa; çekilir dert değildi.

Orta bir falan olmalı, öğretmen çocuğu bir arkadaşımız ödül mü almış, şiiri mi beğenilmiş ne; hoca tahtaya çıkarttı, şiirini okutup bize de alkışlattı. O zaman dedim ki, “Valla kıyak iş alkış falan, ben de yazayım iki satır, kızların ilgisini çekeyim.” Koyunlu moyunlu bir şey yazdım ilkin, kızlar ilgilenmedi tabii. Ama benim hoşuma gitti. Çocuk parkında geçen yaşanmış bir hikâyeydi ikincisi, salıncaklar falan çarpışıyordu. Natüralist ve Realist takılıyordum yani ilk zamanlar. Sonra sonra Romantik dönemim başlar. Çok âşık oluyordum ve çok yazıyordum. Zaman zaman işe de yarıyordu. Okulda şair diye biliniyordum.

Uzun edebiyat sohbetleri yapıp, Nazım’ın kitaplarını veren çok şey öğrendiğim edebiyat hocalarım da oldu, kompozisyonlarıma sürekli 5 – 6 verip beni çileden çıkartan, en sonunda “Siz edebiyattan anlamıyorsunuz!” diye isyan ettiklerim de. Bu arada şiir dışında kısa hikâyeler, denemeler de yazmaya başladım. Okul dergisinin editörlüğüne getirilince, bir iki gazetede dergide yazılarım da çıkmaya başlayınca, ‘Tamam yazar oluyorum,’ diye düşündüm ama olabilmem için bir yaşadığım kadar daha yaşamam gerekti.

13

Hukuk fakültesinde, bitmeyen uzun dersler sırasında kalın kitapların arasında gizli saklı çok kitap bitirdim. Bu arada öğrendim okuma oburluğundan kurtulup gurme okur olmayı. Daktiloyla yazıp, fotokopiyle çoğaltıp, Artvin’e Adana’ya bile gönderdiğimiz bir de dergi çıkarttık. (Kime Ne’nin sadece dört beş sayı çıkabildiğinden aslında kime ne?) Kafamda öykü dolaştırmaya başlamam da bu döneme rastlar. Senelerce öyküleri etrafımdakilere anlattım ama yazamadım, ufak ufak notlar aldım, bir iki denedim ama olmadı. Kim bilir, belki de o zamandan kalmadır, öyküleri senelerce kafamda tutmadan, kâğıda dökememem.

Askerliğim bir uzun mektup gibi geçti… Sadece bana ait olan yazıcı bürosunda, radyo dinleyip, kütüphanede bulduğum Yaşar Kemalleri Ataol Behramoğlularını okudum. İnsanları tanımayı, daktilo tamir etmeyi bir de sayfalar dolusu mektup yazmayı öğrendim.

Döndükten sonra… gündüzleri hukuk dilekçeleri yazdım, akşamları öykü; gündüzleri boşanma dilekçeleri yazdım, akşamları sonu mutsuz biten aşk hikâyeleri, gündüzleri cinayet davalarına tahliye dilekçeleri yazdım, akşamları ON HİKÂYE ON ÖLÜM’ü. Bir – bir buçuk yılda on öykülük ilk dosyamı tamamladım. Hem şiir dosyamı hem de öykü dosyamı iki ayrı yarışmaya gönderdim. Tesadüfen ikisinin de ödül töreni aynı güne denk geldi, ben ikisini de kazanacağımdan emindim, hangisine gideceğime karar veremiyordum. Tepebaşı Tüyap’daki öykününkine gittim. İkisini de kazanamadım. Fuarda şiirin jüri üyelerinden birini gördüm, dosyamda neyin eksik olduğunu sordum, dosyamın eline geçmediğini söyledi. Şairliği kıvıramadığıma karar verip bıraktım, sonra da arkama dönüp ilk göz ağrıma bakmadım.

14

Öykü dosyamı yayınevlerine göndermeye karar verdim. Aynı anda iki üç büyük yayınevine birden gönderdim. İlk gelen cevap mektuptu, beni yerin dibine sokup çıkarttıktan sonra, sen bu işleri bırak, diyordu. O gün yazmayı bırakmaya karar verdim. İkincisi telefondu, yayınevine çağırıyordu. Görüşmeye gittiğimde, öykü dosyasını basamayacaklarını ama en uzun öyküyü romana çevirebilirsem yayınlayacaklarını söylediler. Ben romanlaştıramadım zaten bir süre sonra da yayınevi kapandı. (Bu öykü Emanetimdeki Hayatlar romanımda olayları başlatan Hüzün Yüklü Gözler’di.) Son gelen telefon, dosyayı basacaklarını, üzerinde birlikte çalışacağımızı ama sekiz ay bekleyip bekleyemeyeceğimi soruyordu. “Sorun değil, bir yıl bile beklerim,” dedim. O gün, ne olursa olsun yazıda direnmeye karar verdim. Ekonomik kriz patladığından dosyam basılmadı zaten kriz o yayınevini de patlattı. Ben ilk kitabımı görmek için on yıl bekledim. Bana telefon açan kişiyse Metin Kaçan’dı. O telefon olmasaydı, yazıya küslüğümün devam edeceğini ve belki de bir daha hiç yazmayacağımı bilemedi.

15-Metin-Kaçan

Yukarılarda bir yerlerde, gökyüzünün afili filintalarıyla racon kesip, zar atarken arada aşağılara da bakıyorsa, umarım teşekkür ettiğimi de duyuyordur, çünkü ona teşekkür etmeye hiç fırsatım olmadı.

 

Bu yazı ilk olarak kurmacabiyografiler.blogspot.com.tr/ de yayınlanmıştır

[FotoÖykü] Kokuya özlem

Bu kadar dibe vuracağını bilmiyordu. Senelerdir umarsızca ciğerlerine doldurduğu bu havadan vazgeçmeye hiç bu denli yakın hissetmemişti kendini. Biliyordu, şu içini durmaksızın kemiren kurdun artık açlık sınırına yaklaştığını, patolojik bir vaka olarak kullanıcısı olduğu tüm o kimyasal preparatların bu kurdun gıda hakkına göz diktiğini ve onu başkalarının üzerine salmamak için her yeni günde kendini telkin etmesi gerektiğini, bunların hepsini uzun zamandır biliyordu elbette. Ama o hiçlik hissi…

“Evet, birazdan o gemiye binip saatlerce sadık yarimin kollarında olacağım. Hem de beleşe!”

Kendi olmaktan kaçamamanın yarattığı dört duvarın üzerine çıkıp etrafı şöyle bir kolaçan etmek amacıyla. Parasızlık da önemli idi tabii bu noktada, giriştiği anlamsız işlerden biri ona hem 400 İsveç Kronu hem de gidiş dönüş toplam sekiz saatlik deniz yolculuğu kazandırmıştı. Denize tapıyordu. Tek yapması gereken birkaç saatliğine bir deniz taşımacılığı firmasının tatbikatında yaralı olarak yerde yatmaktı. Sirenler çalar çalmaz içeri bir miktar duman verilecek, sonrasında da çok gelişmiş ülkelerin pek gelişmiş ekipleri elbette gelip kendisini kurtaracaktı. Askerlik yan gelip yatma yeri değildi ama şu figüranlık bildiğin öyle bir yerdi. Daha önceleri de çeşitli dizi sahnelerinde arkadan geçen kırmızı başlıklı kız, ufka dalan kız ve kişisel seyahat blogları için çıkmaz İstanbul sokaklarında puslu bakış olmuş, bunları saat başı ücreti en dolgun işler olarak addetmişti. Nitekim insanın hâlihazırda gerçekleştirdiği eylemlere bir karşılık alıyor olması; bu, para, bir demli çay ve hatta bir gemi bileti olabilir, güzeldi.

O sabah güzel bir sabahtı, kokulu sabahları seviyordu zira. Kokular önemliydi, zihninin en derinlerine kaçmış anıları bulup çıkarırdı. Basit kokulardı bunlar. Olur olmaz yer ve zamanlarda karşısına çıkıyor, içini ısıtıp o bitmeyen ve neye olduğu bile belli olmayan özlemi tetikliyordu. Şu sıra favorisi yanmaya yakın kızarmış ekmek ve kahve kokusuydu. O koku, senelerini geçirdiği, kel başa şimşir tarak iç mekân tasarımına sahip öğrenci evinin müzmin kokusuydu. Şimdi, bu steril ve zamanın durduğu yerde, bu kokuydu ona her sabah düşünseli görevi gören. Pazarları da bu yüzden severdi mesela, birbirine karışan sebze, meyve ve çay kokusu kadar güven veren az şey vardı. Ve yine bu yüzden, bu İskandinav yeşili onu büyük hayal kırıklığına uğratmıştı, hiçbir şey kokmuyordu. Nedenini anlamak için bir süre bitkibilim veri kaynaklarını tarayıp, bitkilerin ılık ve nemli ortamlarda daha çok koku saldığına dair bilimsel açıklamaları okuyunca Kuzeyliler için pek üzülmüştü. “Evet, zenginler ama yaşamın en incelikli yanı eksik işte… Hayatı koklamadan olur muymuş öyle…” Sözcüklere dökemediği şeyler vardı içinde. Ruh hali böyle kokusu bol anlarda yükseliyor ama aynı hızla düşebiliyordu. Sonra bir de, özlediklerine durduk yere, “Bugün ekmek kızarttım ve seni çok özledim,” derse o duygular aynı değerde kalmaz gibi geliyordu. Yine de, o gün kokusu bol, denizi bol bir gün olacaktı.

1

Nasılsa yolculuk bedava, şımarmaya hakkım var mantığıyla kendine geminin free shop’undan kerli ferli bir çikolata bir de küçük şişe kırmızı şarap ısmarlamıştı. Kendine bir şey ısmarlama fikri hoşuna gidiyor, bağımsızlık hissini güçlendiriyordu. Gemi, günübirlik bu turları ucuz içki stoğu yapmanın bir fırsatı olarak gören -ki Nordik ülkelerde alkol epey pahalıydı- yetmiş yaş üstü bir yolcu kitlesine sahipti. Yol boyu kahve içip, kannelbulle yiyen, çok sıkılınca kalkıp kumar makinelerine yüzlerce Kron yatıran insanları izlemekten gına gelince güverteye çıkıp bir sigara sarma, deniz tuzunu içine çekme ihtiyacı duydu. Böyle anlarda, önünde uçsuz bucaksız uzanan denize, yani can dostuna herkes sırtını döndüğünde, “Ama bu, yeryüzünün en güzel şekli!” diye haykırmak istiyordu. Tipik İskandinav rüzgârı eşliğinde kasvetli takımadaları seyre daldı bir süre, yosun kokusu taradı burnu, yoktu. Yoktu, çünkü orası Kuzey Denizi’ydi. Yani kuzeydi. Yani soğuk. Temel coğrafya bilgilerini yokladı, evet, sıcak iklimlerde su buharlaşır deniz suyu tuzluluk oranı artardı. Bu lanet yerde her şey kokmaktan vazgeçmişti. İçi sıkıldı, içeri girdi.

Sevimsiz nimbostratüs bulutları oradaydı işte yine. Boğucu derecede yere yakın. Yolculuk hiç bitmeseydi keşke. İçindeki ışık özlemi hiç bitmeyecekti çünkü. Hiçlikle baş etmenin bir başka yoluydu özlemlerden kurulu bir bellek yaratmak.

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

2-Özge Geyik

 

 

Öykü ve Fotoğraf: Özge Geyik

Ayva

Hayatını anlattığı kitapta, “Yaşadığımı İtiraf Ediyorum“da bahseder Pablo dayı

 

40

Daha ortaokul talebesidir
Kızlar, ilişkiler, gönüller vsr
Bir arkadaşı da sınıftan bir kıza yanık
Pablo zaten o zamandan şiirleri ile maruf

9-Pablo Neruda
Pablo Neruda

Lan oğlum ne var sanki benim ağzımdan şu kıza şiir yazsan der
Bir iki ıhh mıhh der ama üçletmez Pablo
Gider evde bir koşu döktürür iki üç beyt
Pablo dayım bu, yazdım mıydı yavukluyu yüreğinin çatından vurur
Dayımın arkadaşı çeler gönlünü sınıftaki kızın
Ne varki başka bir hikaye de dönenmektedir bu sevda meselinde
Pablo dayı ilk şiiri arkadaşına teslim ettikten bir gün sonra
Sınıfta kalem kağıt bir şeyler ile meşgulken sınıftaki kız dayıma yaklaşır
Pablo dayıma gülümser
Bir şey söylemeden dayımın avcuna bir ayva bırakıp uzaklaşır
Hiç sekmez bu dönence
Pablo dayım şiir yazar, arkadaşına teslim eder, bir gün sonra kız çıkagelir; şiirin ve asıl şairin hediyesi ayvayı, sahibine, pablo dayıma, gülümsemesini de katık ederek teslim eder

Kelebek etkisi mi dersin hocam
Peki şu beyte ne buyrulur İstanbullu bir serdengeçtinin, Orhan dayımın yazdığı

10-Orhan Veli Kanık
Orhan Veli

“İstanbul’dan ayva gelir, nar gelir
döndüm baktım, bir edalı yar gelir,
gelir desen dar gelir;
gün aşırı alacaklılar gelir.
anam anam
dayanamam,
bu iş bana zor gelir.”

Santiago
İstanbul
Şiir
ve
Ayva

Ayvayı yemek
aynı zamanda sevdalı olmak da değil midir sahi?

Pablo dayım ortaokulu bitirir, çok bayramlar görür, politikaya atılır, ülkesinden atılır, dünyalar tanır, deryalar yazar
Pablo dayım hayatını yazmaya yeltenince aklına ortaokul gelir, arkadaşı gelir, sınıftaki kız gelir, gülümsemesi ile katık ona sunduğu ayva gelir
Pablo dayım (buna adım gibi eminim) gülümseyerek sepetten bir ayva alır, siler, koklar ve yer

8

Ayva çiçek açmış hocam
Yoksa yaz mı gelecek ?

 

Bu yazı 31 Temmuz 2009’da yazılmıştır

[Yeşil Atasözleri] Abur cubur gıda değil ki yiyesin – Hüseyin Akbaş

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu hafta Hüseyin Akbaş‘ın seçtiği ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimleri paylaşıyoruz.

19

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

Atasözü ve Deyimler

17

  • Akıl var yakın var
  • Dikensiz gül olmaz
  • Aslan yattığı yerden belli olur
  • Ağzı torba değil ki büzesin
  • Bir taşla iki kuş vurmak
  • Toprağı işleyen ekmeği dişler
  • Vakitsiz öten horozun başını keserler

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler

18

  • Meyve var vitamin var
  • Vitaminsiz meyve olmaz
  • Meyvenin yararı yiyince belli olur
  • Abur cubur gıda değil ki yiyesin
  • Bir ekmekle iki kuş beslemek
  • Tohum diken meyvesini dişler
  • Mevsiminde yetiştirilmeyen sebzeyi boşuna yerler

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

[Yeşil Atasözleri – 3]Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

[Yeşil Atasözleri – 4]Üç jelibon bir elma yerini tutmaz – Yudum Özdemir

[Yeşil Atasözleri – 5]Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır – Orkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 6] Tohumu toprağa ek, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş – İpek Uysal

[Yeşil Atasözleri – 7] GDO’lu alma Organik al – Gaye İlhan

[Yeşil Atasözleri – 8] Sağlıklı olmak isteyen tarlaya, istemeyen reklama bakar – Rümeysa Karaca

16-Hüseyin Akbaş

 

 

 

Hüseyin Akbaş

Son Kirpi – M. Barış Övün

Sitenin bahçesinde bir kirpi var. Yılda bir geliyor; baktım, on beş -yirmi yıl yaşarlarmış, o bakımdan yılda bir gelenin aynı kirpi olduğunu varsayıyorum, olmasa da fark etmez; benim diyeceğim, başka.

4

Kuzularla oğlaklar 

 

Her yaz temmuz ayının içinde bir gece mutlaka görüyorum kirpiyi. Bir zamanlar onun evi olan bu yerde şimdi bizler varız: İnsanlar. Doğaya neler yapıyoruz? Gün geçmiyor ki Karadeniz’den veya Bodrum’un güzelim koylarından ağaç katliamı içerikli bir haber gelmesin. Şu 32 Evler’e bağlanan yol yapılmadan ve arabalar buradan vızır vızır geçmeye başlamadan önce bazı sabahlar Vakıf Kolejinin karşısındaki açıklıkta leylekler olurdu, hafta sonları gazete falan almaya giderken Aras’a onları gösterirdim. Bu taraflar nispeten şehrin dışındaydı o dönemde, çok az şey kaldı o dokudan şimdi, koyunlarımız ve çobanlarımız var, mesela, buradan gelip geçiyorlar neredeyse her gün, arada, bazı akşamüstleri, durup laflıyorum onlarla (yani çobanlarla, demek istiyorum, Kadir abiyle ve ismini bilmediğim diğer abiyle).

Kirpiyle Selfie

5

Bir çocuğun büyürken yaşadığı çevrede sincap görmesi, koyun-kuzu görmesi, kirpi ve baykuş görmesi çok güzel bir şey aslında. Ama görünen o ki bu böyle uzun süre devam etmeyecek. Nitekim, leylekler, işte yoklar ne zamandır.

Sanırım üç dört yıl oluyor. Bir akşam giriş kapısının oralarda rastlamıştık kirpiye, çocuklar başına toplanmıştı, ne ilginç hayvan, ne biçim hayvan falan demişlerdi, A, burnuna bak burnuna! O akşam ışıkların altında biraz rahatsız etmiştik kirpi hayvanını. Ama çok da rahatsız olmamıştır diye düşünüyorum şimdi; şu selfie çekme işi o zamanlar  moda değildi, olsaydı taciz herhalde biraz daha sürerdi.

Bu yaz önce uzun bir zaman görmedim kirpiyi ama geçen gece, hatta sabaha karşı, el ayak iyice çekilmişken -ki yaz geceleri oldukça geç bir saatte oluyor bu- baktım yine oradaydı kirpicik, orta lambanın biraz ötesinden yürüyüp yürüyüp karşıda balkon diplerindeki çiçek alanlarından birinin içine girdi. Ve ben her yaz düşündüğüm şeyi düşündüm bu ‘bahçede dolaşan kirpi’ görüntüsüne bakarken:  Herhalde artık bu sondur…

“Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.”

6       Sait Faik’in Son Kuşlar adlı öyküsünü bilir misiniz? Çevre, ekoloji, enerji verimliliği gibi terimlerin bilinmediği o eski zamanlarda ve dahi henüz belki böyle bir bilinç de yokken yazılmış bu Ada öyküsünde anlatıcı, kuşların mahalleli tarafından yakalanıp boğuluşunu ve yol kenarındaki çimlerin bilmem kimin bahçesi için sökülüşünü dert eder kendine. Konstantin Efendi vardır, oldukça maharetlidir bu kuş yakalama işinde, çoluk çocuğu peşine takıp, Ada’nın tepelerine gider. Gözleri keskindir, ta uzaklardan seçer gökyüzündeki esmer lekeleri, “Bizim pilavlıklar geliyor,” der.

Son Kuşlar’ın girişi pek güzeldir. Yaz mevsimine bir övgüdür. Sait Faik dünyasının özelliklerinden biri olan yaşama sevinci izleği burada da hissedilir: Gökte kuşlar, insanın içini açan yeşil meydanlar ve tepelerde rüzgar. Ama bu kadar değildir; sanırım öykünün çarpıcı tarafı insanın yıkıcılığını, pek çaktırmadan, yüzümüze vurmasıdır.

Demem o ki insanoğlunun doğayı tahrip etme gücünün ayak sesleri vardır Son Kuşlar’da. Yani bu daha başlangıçtır. Edebiyatımızda çevreye, çevre sorunlarına işaret eden ilk kurmaca metinlerden biri olarak görülen bu dokunaklı hikayede “Zaten kuşlar da pek gelmiyor artık” der Sait Usta “Belki birkaç seneye kadar nesilleri de tükenecek.”

Aşağıya Son Kuşlar’ın son paragrafını alıyorum, siz gidip tamamını okuyunuz. Ama önce bu sayfanın tepesindeki fotoğrafa bir daha bakınız.

Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin içi kötü olacak. Benden hikâyesi.

Bu yazı, yazarının da onayı ile mbovun.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

3-M-Barış-Övün

 

M. Barış Övün

Süt ürünleri sektörü ineklerin hayatını nasıl (doğal olmayan şekilde) değiştirdi?

One Green Planet’te yayımlanan yazı dizisinin Kate Good tarafından kaleme alınan dördüncü bölümünü Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nazlı Deniz Sarıyıldız‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

OneGreenPlanet.org’un süt ve süt ürünlerinden bağımsız yaşam üzerine gelmiş geçmiş en faydalı 7 makalesi

Bu bölümde, One Green Planet’in süt ve süt ürünlerinden bağımsız bir yaşam sürmeye yardımcı olacak 10 makalesine bakacağız. Neredeyse hepimizin büyütüldüğü süt ve süt ürünlerine dayalı beslenme yerine bitkisel beslenmenin neden daha sağlıklı ve şefkatli olduğuna, hangi tür bitkisel bazlı ürünlere yönelmenin daha doğru olduğuna, sütün yerine ne koyabileceğimize dair öğrenilecek çok şey var. Eğer siz de bitkisel beslenmeye dair bu sorularla boğuşuyorsanız veya cevapları başkalarına kolayca anlatma konusunda yardıma ihtiyacınız varsa, işte size hepimizin sorularını cevaplayabilecek 7 makale.

***

Hayvan çiftçiliği dünyasında, süt ürünleri sektörü kötülük sıralamasında sonlarda kabul edilir. Hatta bizler süt ve süt ürünleri üretimini neredeyse mutluluk ile bağdaştıracak şekilde eğitildik. Yoğurt paketleri üzerindeki inekler sürekli gülümser, mandıra inekleri neşe içinde şarkı söyledikleri ve dans ettikleri reklamlarda görülür. Neden mandıra ineklerinin neşe içinde havalara uçtukları muhteşem hayatlar yaşamadıklarını düşünelim ki?

Bunun doğru olmasını biz de çok isterdik ancak gerçek çok ama çok daha kasvetli. Sadece Amerika’da, mandıra inekleri yılda 196 milyar galon süt üretiyorlar. Bu oranlara ulaşabilmek adına, süt ürünleri sektörü ineklerin küçük, kuşatılmış alanlarda sürekli hamile bırakılıp, sağıldığı bir operasyonel sanayiye dönüşmüş durumda. Bugünün fabrika çiftliğinde doğup yetişmiş bir inek günde yaklaşık 100 galon süt üretmekte. Bu rakam, ortalama bir ineğin doğal yollarla üretebileceğinden 10 kat daha fazla. Bu faktörleri birlikte düşündüğünüzde, billboardlardaki mutlu ineği yaratmayacakları net.

Bu denklemin genellikle unutulan bir parçası ise doğan buzağılara ne olduğu… Bir ineğin süt üretebilmesi için yeni doğurmuş olması gerekiyor. Doğada, anne ineğin ürettiği süt buzağının beslenmesi için var. Ancak süt ürünleri üretiminde, bu süt insanlara yönlendiriliyor ve buzağı sanki denklemden kayboluveriyor. Süt endüstrisinin ineklerin hayat döngülerine doğal olmayan şekillerde yaptıkları müdahaleleri anlamak için bir mandıra ineğinin hayatına bakalım.

Doğum

Bir mandıra ineğinin ortalama yaşam süresi 5 yıldır. Bu 5 yıllık yaşam boyunca, inek sadece birkaç aylık kısa aralıklara izin verilen, sürekli bir hamile bırakılma döngüsü içindedir. İneklerin gebelik süresi 9 aydır, yani aynen insanlarınki gibi. Anne ile bebek arasındaki bağ, doğumu takiben, 5 dakika kadar kısa bir sürede oluşur. Buzağılar yalnızca doğduktan sonraki birkaç saat anneleriyle kalır ve sonrasında hemen annelerinden koparılırlar. Fabrikada doğmayan bir buzağı, doğada normal şartlarda neredeyse 1 yıl kadar annesinden ayrılmaz.

Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals
Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals

Doğumdan sonra bir buzağının hayatı, genellikle cinsiyetine bağlı olarak, 2 şekilde olabilir. Eğer erkek ise, süt danalarına özel yapılmış kasaya yerleştirilecek ve boynundan bağlanarak tüm hareketi kısıtlanacak. Erkek bebekler ileride süt üretemeyecekleri için süt endüstrisinde “çöp” olarak görülür ve genellikle süt danası olarak kesilmeleri için mezbahalara satılırlar.

Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals
Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals

Erkek bebek, o kasada yaklaşık 20 hafta yaşar ve bu esnada süt ile değil, içinde demir ve lif dahi olmayan, süte benzetilmeye çalışılmış bir madde ile beslenir. Bu beslenme, buzağıları kansız bırakır. Süt danasının etinin soluk olmasının sebebi budur. Bebekler, ancak mezbahaya götürülecekleri zaman kasalardan çıkarılırlar. Birçoğu kaslarının gelişmemesi sebebiyle kendi ağırlığını dahi taşıyamaz ve yürüyemezler. Yılda yaklaşık 1 milyon buzağının kaderi budur.

Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals
Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals

Dişi buzağılar ise, tıpkı anneleri gibi mandıra ineği olmak üzere yetiştirilirler. Ancak önce, yaklaşık 6 haftalıkken, hiçbir ağrı kontrolü olmadan, kuyruğu kesilecektir. Bu, kalıcı sinir hasarına yol açabilir ve ineği kronik acıya maruz bırakabilir. 6 aylık olduğunda, boynuzlara dönüşecek olan kemiklerin da yakılması gerekecektir. İnekler çok küçük alanlarda yaşamak zorunda olduklarından, boynuzları tehlike yaratabilir!

Ergenlik

Bir fabrika ineği, ilk bebeğini yaklaşık 2 yaşında iken doğurur. Doğumun hemen sonrasında, bebeğinin ondan koparılışının acısını yaşar. Bundan birkaç saat sonra da süt sağma makinasına bağlanır. Doğumdan sonra yaklaşık 10 ay süt üretecektir. Fakat doğumdan sadece 3 hafta sonra, sıradaki döllenme için “hazırdır”.

Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals
Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals

Ortalama bir süt üretim çiftliğinde yaklaşık 700 inek bulunur. Hepsi içeride süt sağma alanında yaşar. Neredeyse hepsi tüm hayatlarını çimento zemin üzerinde, günde 3 kez sağılarak yaşarlar.

cow5
Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals

İneklerin olabilecek en fazla miktarda süt üretmelerini garantilemek için, besinlerine büyüme hormonları eklenir. Bu hormonlar ineğe normalden fazla süt ürettirir ve dolaysıyla meme iltihabına sebep olabilirler. Çiftlik ineklerinin yaklaşık %30-50 oranında, bu hastalıktan mustarip oldukları biliniyor. Organik çiftliklerde ise bu enfeksiyonu iyileştirmek adına inekleri antibiyotik verilmez.

Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals
Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals

Bir mandıra ineği olarak hayatının ilk yılında, yaklaşık 10.000 litre süt üretmesi beklenir. Bu miktarda süt üretebilmesi için geçtiği süreçler, ineğin bağışıklık sistemini yorarak onu hastalıklara karşı korunmasız hale getirir. Sürekli sert çimento zemin üzerinde yaşarken, memelerindeki yoğun süt veya hamile olması durumunda bebeğin ağırlığı, uzun süreler boyu ayaklara fazla yük bindirerek, birçok ineği topal bırakır. Sağlıksız ve sakat ineklerin %75’inin mandıralardan geldiği tahmin edilmekte.

Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals
Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals

Mandıra yerine doğal ortamda yetişen inekler ise, fabrikalardaki gibi hormon ve antibiyotikler yerine, ovalarda taze ot ile beslenirler. İnekler son derece sosyal hayvanlardır, yani doğal ortamında ergen bir inek, arkadaşlarıyla birlikte olacaktır -ineklerin de insanlar gibi en sevdikleri arkadaşları olur-. Özgür bir ineğin meme iltihabı ve sakatlık problemleri yaşaması çok ufak risklerdir.

Yetişkinlik

Süt endüstrisindeki birçok inek, ya süt üretimi zayıflamaya başladığında ya da üretemeyecek kadar hasta olduklarında, yaklaşık 5 yaş civarında mezbahaya gönderilir. Mezbahaya ulaşan ineklerin yaklaşık %40’ı sakatlanmıştır. Bu inekler genelde düşük kalitede biftek, hayvan gıdası veya nitrogliserin olacaklardır.

Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals
Fotoğraf: Jo-Anne McArthur/We Animals

Doğada bir inek, 25 yaşına kadar yaşayabilir ve sadece 500 kilo civarı büyüyen mandıra kardeşlerinin aksine, aşağı yukarı 1 tona kadar büyüyebilirler. Yaşamları boyunca, hamile kalma sayılarına bağlı olarak, aşağı yukarı 8-9 yıl süt üretirler. Yavrular günde 3 kez beslenir ve anne memesi – insanlar tarafından sağılmazsa “patlar” inancının aksine – asla patlama riski altında değildir.

Gerçekten Mutlu İnekler Nasıl Olur?

Yan yana konulduğunda bir ineği neyin mutlu ve iyi hissettireceği çok açık. İnekler tıpkı insanlar gibi acıyı ve korkuyu hissedebilen, akıllı ve duygusal varlıklardır. Mandıralarda dünyaya gelen bir bebek ineğin hayatı, doğal şartlarda yaşamı deneyimleyen kardeşlerine göre çok farklı. Mandıra ineğinin genleriyle oynadık ve onun hayatını fabrikalaştırdık. Bunun yaralayıcı sonuçlarına bakıldığında, süt ve et ürünleri sektörleri kendisi ile bağdaştırılan acıdan kurtulamaz. Ne mutlu bize ki, bu acıya kendi katkımızı eklemek zorunda değiliz. Süt ürünleri sektörü her ne kadar insanların kalsiyum için ineklere ihtiyacı olduğunu söylemiş olsa da, bu pek doğru değil. Unutmayın, güçlü kemiklerin inek sütüne bağlı olduğu mitini üretenler, mandıra ineklerini çok mutluymuş gibi reklamını yapanlarla aynı insanlar.

***

Çevirmen Notu

Merhaba, ben vejetaryen besleniyorum. Bir vejetaryen olarak doğmadım. Hayatımın ilk 25 yılını et ve süt ürünlerinin de dâhil olduğu bir beslenme şekliyle yaşadım. Vejetaryen olmaya karar verdiğimde, birçok yerli ve yabancı kaynaktan bilgi topladım. Okuduğum birçok şey benim için çok yeniydi. Yıllarca bana söylenenlere ters düşen, kitlesel medya kanallarında, reklamlarda anlatılmayan yepyeni bir dünyayı keşfetmeye başladım. İnsanın bildiklerine, inandıklarına, alışkanlıklarına ters düşen bilgiyi sindirmesi kolay olmuyor.

Hayvancılık sektörü tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok büyük bir sektör ve diğer sektörlerden farklı olarak içinde birçok sektörü barındırıyor. Bu durumda gücü elinde tutan kurum ve kuruluşlar, endüstrinin bilinmeyen yüzüne dair gerçeklerin ortaya çıkmaması için çok çalışıyor.

Vejetaryen beslenemeye başladığım o dönemlerde Türkçe kaynaklar da bulmuş olsam da, yabancı kaynaklarda konunun bilimsel taraflarına değinen daha fazla yazı ve makale bulabildim. Şimdi de bu yazı serisi ile bu bilgileri, ilgilenenlere paylaşmaya başlıyoruz.

Elimizden geldiğince ve kaynaklara ulaştıkça, burada paylaşılan bilgilerin bilimsel araştırma sonuçlarını da sizlerle paylaşacağız. Makaleleri okurken bazı kısımların linklerinin eklendiğini göreceksiniz (tıklanabilir kelimeler). Önerimiz, sadece burada yazılanlarla sınırlı kalmamanız ve öğrenmek istediğiniz alanlarla ilgili (özellikle süt ve protein konusunda) kendi araştırmanızı yapmanız ve olabildiğince farklı bilimsel kaynağa ulaşmanızdır.

 

Bu seri boyunca paylaşacağımız konu başlıkları:

1. Inek sütüyle ilgili inanmamanız gereken, sağlığa dair 5 iddia

2. Kazein (memeli süt proteini) ve sağlığınız arasındaki rahatsız edici bağlantı nedir?

3. ‘Süt Hayatı’ çiftlik inekleri için hiç de hayat değil!

4. Hayvan endüstrisi ineklerin hayatını nasıl kısalttı?

5. Süt ile dolu bir hayat? Peki ya yok ettikleri; hayvan endüstrisi ve çevre arasındaki yok eden ilişki

6. Süt ürünlerini hayatınızdan çıkarmanız için 10 iyi neden

7. Kalsiyumun önemi ve süt ürünleri olmadan ihtiyacınız olan kalsiyuma ulaşma yolları

Ek olarak et ve süte dair bilimsel makaleler…

***

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Kate Good

Yeşil Gazete için Çeviri: Nazlı Deniz Sarıyıldız

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, One Green Planet)

Zika virüsü hakkında bilmeniz gereken herşey – 2

Zika Virüsü‘yle ilgili olarak Deutsche Welle ve BuzzFeed‘da yayınlanan haberlerin derleme çevirisini Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Deniz Menteşeoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Zika virüsüyle ilgili yayımladığımız ilk yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler’in Sağlık Örgütü, sivrisinekler aracılığıyla bulaşan Zika virüsünün Kanada ve Şili istisna olmak üzere, Kuzey ve Güney Amerika’da yayılabileceği konusunda uyarırken; virüsün doğum kusurlarına da yol açtığı düşünülüyor.

Cenevre’de konuşan Dünya Sağlık Örgütü Genel Müdürü Margeret Chan, salgın konusunda endişeli olduğunu belirterek, virüsün sinirsel sendroma neden olmasının olası olduğunu açıkladı.

Brezilya’daki Vakalar

Brezilya'da mikrosefali anomalisinesahip bir bebek. Fotoğraf: Felipe Dana / AP / Via apimages.com
Brezilya’da mikrosefali anomalisinesahip bir bebek. Fotoğraf: Felipe Dana / AP / Via apimages.com

Brezilya’da, virüsün yeni doğan bebeklerde beyin hasarına yol açtığı düşünülüyor. Şimdiye kadar Zika virüsü Brezilya’da belki de 1,5 Milyon kişiyi etkilemiş durumda ve Ekim ayından beri ülkedeki 3.500 bebeğe mikrosefali teşhisi kondu. Mikrosefali, bebeklerin kafasının normalden daha küçük olmasına yol açarak zihinsel gelişimi olumsuz etkiliyor. Bunun sonucunda motor becerilerde, konuşma ve hareket becerilerinde anormallikler oluşuyor. Bu rakamlar, 2014’ten bu yana doğum kusurlarında yüzde 20’lik bir artış olduğu anlamına geliyor. Georgetown Üniversitesi’nden Bulaşıcı Hastalıklar uzmanı Daniel Lucey, bu açıdan Zika virüsünün doğum kusurlarıyla ilişkisine dair şüphelerin oldukça arttığını belirtiyor.

Brezilya’daki vakalarda 49 bebek, doğuştan gelen gelişim bozuklukları nedeniyle hayatını kaybetti. Bunlardan beş tanesi Zika Virüsü ile ilişkiliydi.

Amerika Kıtalarında en çok vaka Brezilya’da görüldüyse de, Zika Virüsü ayrıca Kolombiya, El Salvador ve Panama’da da görüldü. Virüs, Geçen sene Amerika kıtalarına taşınmadan önce ise Afrika’da, Asya’da ve Pasifik Adaları’nda görülmüştü. O zamandan beri 20’dan fazla Latin Amerika ve Karayip ülkesine yayılmış durumda.

Virüsün Geçmişi

Zika Virüsü ilk olarak 50 yıl önce Uganda’da bir maymunda tespit edilmişti. Şu anki salgınla ilgili olarak anlaşılmaz olansa, bu kadar uzun süredir bilinen bir virüsün, doğum kusurlarıyla ilişkisinin neden daha önce tespit edilemediği. Afrika’da, hastalığın genellikle hamile kalmanın söz konusu olmadığı çocuk yaşlardaki bireylerde, grip benzeri bir rahatsızlık biçiminde görülmesi bunun nedenlerinden biri olabilir. Hastalık yakın zamanda Ekvator bölgesine yayılıp, Brezilya’da geniş bir nüfusu etkisi altına kadar bu ilişki gözlemlenememiş. Brezilya’da ise, çocuklukta virüse karşı bağışıklık geliştirmemiş olan doğurgan ya da hamile kadınlar virüsü kaptığından, virüsün bebekler üzerindeki etkisi ilk kez tespit ediliyor.

Brezilya basınında iddia edildiğine göre, Fransız Polinezyası’ndaki halk sağlığı yetkilileri geçmişteki Zika salgınına dair kayıtlarını incelediklerinde; bu bölgede 8000 kişinin salgına yakalandığını ve bunlarla ilişkili olabilecek 17 doğum kusuru vakası tespit etmişler.

Zika, Kızıl hastalığının hafif bir versiyonu gibi görünse de, kaşıntı ve kızarıklık, ateş, kızıl göz ve eklem ağrıları gibi semptomları olan hastalığa karşı geliştirilmiş bir ilaç ya da aşı yok. Brezilya’daki doğum kusurları tespit edilene değin, yalnızca hafif bir nezle gibi seyretmesi nedeniyle virüse yalnızca enfeksiyon tedavisi uygulanmış. Şu ana dek bilinen tek tedavi ise istirahat.

“US Centers for Disease Control and Prevention” (ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri) bir bildiri yayınlayarak Brezilya’nın da içlerinde olduğu toplam 14 Güney ve Orta Amerika ülkesini kapsayan bir bölgeye seyahat edecekleri sivrisinek ısırığı konusunda uyardı. Brezilya’da binlerce bebeğin doğum kusurlarına sahip olması, hamileliğin erken dönemlerinde kapılan Zika virüsü enfeksiyonuna bağlanıyor. Hamile olan ya da bebek sahibi olmayı planlayan kadınlara seyahatlerini ertelemeleri önerildi. Dünya Sağlık Örgütü de hastalığın görüldüğü bölgelere seyahat edecek kadınları seyahatten önce ve sonra bir uzmana görünmeleri konusunda uyarıyor. Bazı uzmanların görüşüne göre hastalığın yayılma riski oldukça yüksek.

Georgetown Üniversitesi’nden Bulaşıcı Hastalıklar Uzmanı Daniel Lucey “BuzzFeed”e yaptığı açıklamada, şu ana kadarki bulgularına dayanarak, bu uyarının yerinde ve abartısız olduğunu belirtiyor. 2. seviye alarm düzeyinde olan bu uyarı, Batı Afrika’daki Ebola salgını sırasında uygulanan, bölgeye yapılacak seyahatlerin tamamen durdurulmasını içeren alarm durumu kadar ciddi değil.

Anlaşılan o ki, Kızamıkçık ve Sitomegalo Virüsü gibi Zika Virüsü de, hamileliğin erken dönemlerinde bebeğin sinir sisteminin gelişimini olumsuz etkiliyor. Sağlık yetkilileri için bu şaşırtıcı bir durum, çünkü Zika, Kızıl ve Batı Nil Humması gibi kendisiyle aynı ailede yer alan diğer tropikal virüslerle aynı şekilde hareket etmiyor.

Öte yandan, Texas Galveston Üniversitesi’nden bulaşıcı hastalık uzmanı Nikos Vasilakis, Zika virüsü ile mikrosefali (bebeklerin kafalarının normalden küçük kalması) arasında bir bağlantı olduğuna dair kanıtların çoğunlukla dolaylı olduğuna dikkat çekiyor. Ancak hastalığın kısa bir zamanda geniş bir coğrafyaya yayıldığını ve yayılmaya devam edeceğini belirtiyor.

Bu ihtimalin nedeni Zika’nın, Batı Nil Humması gibi sivrisinekler tarafından taşınıyor oluşu. Lucey’e göre halk sağlığı uzmanları tehdidin farkındalar. Ne var ki, virüs havaalanlarında fark edilemiyor. Ancak belirtileri gösteren hastalar muayene edildiklerinde tespit edilebiliyor. Oysa Ebola salgınında yolcuların virüsü taşıyıp taşımadıklarını saptamak mümkündü.

Zika, aynı zamanda kızıl virüsüne de ev sahipliği yapabilen “Aedes aegypti” sivrisinekleri tarafından taşınıyor.

Zika, kan yoluyla bulaşabiliyor ve insan sperminde yaşayabiliyor.

Dünya Sağlık Örgütü virüsün cinsel yolla bulaşıp bulaşmadığını söyleyebilmek için ise daha çok kanıta ihtiyaç olduğunu belirtiyor.

Öte yandan, yaygın olarak kullanılan havalandırma sistemleri, pencere telleri ve sivrisinek azaltma önlemleri, Zika’nın yayılmasının kaçınılmaz olduğu görüşüne karşın, evleri bu sivrisineklere karşı daha korunaklı hale getiriyor. Vasilakis, eğitimin ve bilinçlendirmenin herkes için gerekli olduğunu belirterek, sivrisineklerden korunulmasını; tercihen uzun pantolonlar ve yakalı kıyafetler giyilmesini; sivrisinek savar sürülmesini ve havlandırma sistemi olan yerlerin tercih edilmesini öneriyor.

Kaynaklar:

WHO expects Zika virus to spread through Americas, except Canada and Chile

Zika Virus Poses Real Threat Of Spreading To The U.S., Experts Say

Derleme Çeviri: Deniz Menteşeoğlu

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, BuzzFedd, Deutsche Welle)

“Bizim sorunumuz sivil itaatsizlik değil, sivil itaat”

Jamie Kelsey-Fry‘ın Londra Heathrow Havaalanı’nın genişletilmesini protesto eden ve bu nedenle hapis cezası alması beklenen Plane Stupid aktivist grubuna ve Birleşik Krallık’taki lobicilik faaliyetlerine dair New Internationalist‘de yayımlanan yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Evrim Şahin‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Geçtiğimiz ay Melanie Strickland, o ve doğrudan eylem çevreci grubu Plane Stupid’ten diğer 12 davalı, batı Londra’daki Willesden Magistrates Mahkemesi‘nden ayrılırken şöyle konuştu: ‘Tüm söyleyebileceğim, tarihte diğer insanlar sorunlar üzerine prensipli bir tutum takınmak için hapiste vakit geçirdiler. Biz de hapiste vakit geçireceğiz ve çıktığımızda mücadele etmeye devam edeceğiz”. Bunu, üçüncü uçak pisti planlarına karşı protesto amaçlı Londra Heathrow Havaalanı’nın (LHR) güvenlik tehditli alanına girmelerinden sonraki mahkemede ağır ihlalden suçlu bulunmaları ve 24 Şubat’ta hüküm giymek için döndüklerinde hapis cezası beklemelerinin söylenmesinin ardından söyledi.

Jamie Kelsey-Fry, doğrudan eylem çevreci grubu Plane Stupid’ten davalıların hapis cezasıyla karşı karşıya kalabileceklerini bildirdi.
Jamie Kelsey-Fry, doğrudan eylem çevreci grubu Plane Stupid’ten davalıların hapis cezasıyla karşı karşıya kalabileceklerini bildirdi.

Mahkemeye izleyici olarak katılan bir meslektaş, sanki şu an iklim değişikliği yüzünden ölenlerin dramının masrafı çıkarılabilirmiş gibi, yargıcın LHR ve Havacılık İdaresi’ne karşı yapılan eylemin masraflarını detaylandırmada uzun zaman harcamasını mide bulandırıcı bulduğunu belirtti.

Yargıç, davalılardan hiç birinin iklim değişikliğinden ölen ya da iklim değişikliğinin tehdit ettiği birini tanımadığına dikkat çekmeye başladı. Bu sıradışı bir açıklama. Sanki kitlesel bir suçun mağdurunu tanımamak o suçun aleyhine konuşmayı savunulmaz hale getirirmiş gibi. İnsanlar ölüyor olmasına rağmen, devasa bir şirketin kar kaybı her nasılsa dikkate alınması gereken bir faktör oluyor.

2011 yılında Londra Menkul Kıymetler Borsası’nın dışındaki umudun ve pasif direnişin buluşma noktası olan Occupy London kampında tanıştığım Melanie’yi iyi bir arkadaş olarak addediyorum. Kendisi sessizce konuşan, kusursuzca nazik biri ve tanınmış bir hayır kurumunda iyi bir iş yürütüyor. O, inançları önüne bedenini koymayı seçmiş olan ve eylemlerini haysiyetle, tevazuyla ve dikkatlice düşünülmüş ilkelerle gerçekleştiren genç bir kadın. Onu kahraman olarak görmek kolay olurdu, ama öyle değil. Genç nesiller için sürdürülebilir bir gelecek adına savaşmak için doğrudan eylemde bulunmak, haysiyetli bir insan gibi davranmaktır. Radikal hareket, eylemde bulunmak değildir.

Melanie gibi insanlar, yıkıcı iklim değişikliğiyle ve son kaynaklar için yapılacak daimi savaşlarla tamamiyle tahrip edilmemiş bir gelecek için dünya gençlerinin sahip olduğu en büyük umuttur. Occupy hareketi bize şirketlerin siyaseti nasıl ele geçirdiğiyle ilgili bilgi vermişti. Hükümetler kendilerini finanse edenler, lobi yapanlar ya da gelecekte onlara kazançlı işler vadedenler tarafından yönlendiriliyorlar. Bunun anlamı her zaman işin “her zamanki gibi” kalması demek olacak.

Fosil yakıt şirketlerinin sersemletici servetinin anlamı şudur: Hükümette onlar için her kapı açılır. Hükümetteki pek çok kişi Parlamento binalarından bu tür şirketlerin yönetim kurulu toplantı odalarına kolaylıkla kayıyorlar. Bunun tam tersi de geçici görevlendirme sistemleri vasıtasıyla, erişimin yetki ve imtiyazın lehine açılmasıyla beraber işçilerin pozisyonlar-arası rotasyonu şeklinde gerçekleşiyor. Muhasebe firmaları vergi mevzuatını yazıyor, enerji sağlayıcılar enerji mevzuatını yazıyor.

İnsanlığın şu ana kadar karşı karşıya kaldığı en büyük tehdit iklim değişikliği olmasına rağmen, hala parayı veren düdüğü çalıyor. İklim değişikliğiyle ilgilenmek, tüm fosil yakıtları yeraltında bırakmak ve sonsuz bedava yenilenebilir enerjiye geçiş yapmak yine gündemde yerini bulamıyor. Görünüşe göre gündemde olan, her nasılsa, insanları statükoya meydan okudukları için hapse göndermek.

Bizim, bu dev şirketlerin yaptığı şekilde hükümete lobi yapma gücümüz yok. Plane Stupid üyelerinin, David Cameron’la “premier lig” vakti satın alabilmek için gereken 355.000 ABD doları yok. Topluluklarında çeşitli hidrolik kırma faaliyetleri başlayacak olan Lancashire halkının, Britanya’daki ana risk portföyü yöneticisinin Muhafazakar Parti’nin seçim kampanyasını desteklemek için ödediği 27 milyon ABD doları gibi partiye bağışlamalık bir parası yok. Disabled People Against Cuts’ın (Sosyal Yardım Ödemelerindeki Kesintilere Karşı Engelli Bireyler), Royal Mail (2013 yılında özelleştirilen Kraliyet Posta Servisi) satışıyla serbest yatırım fonu 51 milyon ABD doları kazanan Peter Davies’in olduğu gibi İngiltere Maliye Bakanı George Osborne’a ayrıcalıklı bir erişim olanağı yok.

Bizim sahip olduğumuz şey Melanie Strickland ve Heathrow 13, şimdiden harekete geçen tüm haysiyetli insanlar, Disabled People Against Cuts, Reclaim the Power and UK Uncut gibi gruplar. Bu insanlar, halkın kulisidirler. Biz, çocuklarımız ve iklim değişikliğinin şimdiden ön saflarında bulunan dünyanın büyük bir kısmında yaşayan insanlar için hareket ediyorlar. Onlar kendi çıkarları için değil birçok insanın iyiliği için hareket ediyorlar.

Amerikalı tarihçi ve aktivist Howard Zinn’in ünlü bir sözü var: “Bizim sorunumuz sivil itaatsizlik değildir. Bizim sorunumuz sivil itaattir… Sorunumuz, hapishaneler küçük çaplı soygun yapan hırsızlarla doluyken ve büyük hırsızlar ülkeyi yönetiyorken insanların itaatkar olmasıdır”. Bizim sorunumuz budur ve şimdi bu sorunla başa çıkma zamanıdır. Bununla başa çıkacak kişi sizsiniz.

Dayanışma göstermek için Plane Stupid’e buradan mesaj atabilirsiniz.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Jamie Kelsey-Fry

Yeşil Gazete için Çeviri: Evrim Şahin

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, New Internationalist)