Ana Sayfa Blog Sayfa 3505

Antik Kent Tiyatrosu’ndaki otopark kaldırıldı

Muğla’da Kyon Antik Kenti’nin içinde yer alan tiyatronun otopark olarak kullanıldığına dair haberlerin paylaşılmasının ardından Kültür Varlıkları Ve Müzeler Genel Müdürü Abdullah Kocapınar, haberin kaynağı Arkeolojihaber’e gönderdiği fotoğraf ile  en az 2000 yıllık olan tiyatro içindeki otoparkın kaldırıldığını açıkladı. Fotoğrafta, otopark olarak kullanılan tiyatro sahnesinin önüne tel örgü çekildiği görülüyor.

14

Muğla’ya bağlı Yatağan İlçesi’nin Çamyayla köyünde yer alan ve Roma dönemine ait olan Kyon Antik Kenti tiyatrosunun orkestra kısmı otopark olarak kullanılıyordu. Arkeolojihaber’in olayı gündeme taşımasının ardından gelen tepkiler nedeniyle antik tiyatro içinde yer alan otopark kaldırıldı.

15

Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Abdullah Kocapınar, sosyal medya üzerinden Arkeolojihaber’e son durumu gösteren fotoğraf gönderdi. Kocapınar, sosyal medya üzerinden de paylaştığı fotoğrafın altına “10.02.2016 günü itibariyle tiyatronun görüntüsü” mesajını da ekledi.

 

(Arkeoloji Haber)

Zehirsiz Ev tarifleri bir kitapta buluştu

Zehirsizev.com adresi üzerinden yıllardır içinde zehirli kimyasal barındırmayan ve kendi kendinize hazırlayabileceğiniz ev içi temizlik-bakım ürünleri tarifleri paylaşan Mercan Uluengin, 10 Şubat’ta yayımlanan, “Zehirsiz Ev: Yaşamınızdan zararlı kimyasalları eksiltmenin basit yolları” kitabı ile daha geniş bir kesime ulaşmayı hedefliyor. Mercan Uluengin ile Zehirsiz Ev’in başlangıcından bugüne hikayesini konuştuk.

6

Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği ile Hürriyet Gazetesi’nde yer alan haberimize göre Çocuklarının doğumu sonrası onları sağlıklı bir ortamda nasıl yetiştirebilirim sorusu ile karşı karşıya kalan Mercan Uluengin evde kullanılan temizlik, kişisel bakım malzemelerinin ve eve giren hazır gıdaların içeriklerini incelemeye başladı. Bu incelemeler sonucunda da kendi çocuklarının sağlıklı bir çevrede büyüyebilmesi için zehirli madde barındırmayan ev içi kullanılacak malzemeleri kendisi hazırlamaya karar verdi.

Ardından bu bilgilerini zehirsizev.com adresi üzerinden herkesin paylaşımına açtı. Farklı illerde Zehirsiz Ev Tarifleri atölyeleri düzenledi ve tüm bu sürecin ardından Zehirsiz Ev’in kitabı, “Zehirsiz Ev: Yaşamınızdan zararlı kimyasalları eksiltmenin basit yolları” da çıktı. Kendisi ile tüm bu süreci konuştuk.

– Öncelikle seni tanıyarak başlayalım. Mercan Uluengin kimdir?

3

Dünyanın en zor sorusu. İşimiz gücümüz üzerinden kendimizi tanımlamak âdettendir. Reklamcılık eğitimi almış, sonra tüketimi teşvik etmek için metin yazmayı benimseyememiş bir kitap çevirmeniyim. İki komik oğlanın annesiyim. Onlar sayesinde, “Zehirsiz Ev’in hanımı”yım.

– Zehirsiz Ev fikri nasıl doğdu?

2

Bir proje olarak doğmadı. Hamilelik sürecinde pek çok kadın, her zamankinden daha hassas davranıyor yaptığı tercihler konusunda. Benim yalnızca işlenmiş gıdayla değil, kullandığım temizlik ve bakım ürünleriyle de arama bir mesafe girdi o dönemde. Bir anda büyük bir değişim yaşadım diyemem. İlgi alanım, odağım ağır ağır değişti. Ufak ufak, ürün etiketlerini deşifre etmeyi öğrendim. Sonra da internet okumalarımda alternatif reçetelerle karşılaştım. Birkaçını deneyip kullanılabilir olduğunu gördükten sonrası çorap söküğü gibi geldi.

– Sonra siteyi kurdun bildiğim kadarı ile… Siteye nasıl karar verdin, şu an sitede hangi bölümler var ve okurun ilgisi geçen zaman zarfında nasıl bir seyir izledi?

5

Site dediğimiz şey bir blog olarak başladı aslında. Öğrendiğim reçeteleri ilgilenebilecek birkaç kişiyle paylaşmak üzere 4 yıl önce kurdum. Bu kadar ilgi görmesi aklımın ucundan geçmemişti. Sitede şu anda temizlik, kişisel bakım, anne-çocuk, gıda vesağlık ile hobi olmak üzere beş ana kategori var. Yalnızca alternatif reçeteler değil, “otopsi” dediğim ürün içeriği incelemeleri ve bu kategorilerle ilgili haberler de bulunuyor.

Esasında en sevdiğim tarifleri paylaşıp bitirdiğim için artık pek güncellemiyorum, bir online başvuru kaynağı gibi varlığını sürdürüyor.

Zehirsiz Ev faaliyetleri son iki yıldır daha çok eğitimlere, uygulamalı etkinliklere doğru kaydı.

– Zehirsiz Ev’in bir de uygulamalı atölyeler kısmı var. Pek çok yere de gittin bu tarifleri paylaşmak için. Şimdiye kadar nerelere gittin, nasıl tepkiler aldın?

7

– Zehirsiz Ev’in evden dışarı çıkmasının yolunu Buğday Derneği açtı. İstanbul’da EkoKadın adıyla başlayıp erkekleri de kapsayacak şekilde Ekolojik Yaşama Giriş’e dönüşen iki günlük eğitimlerin bir parçası haline geldi benim atölye. Çanakkale, Adana, Mersin, Dersim, Arhavi, Kayseri‘yi dolaştı.

Gitmeyi planlayıp da çeşitli sebeplerle henüz gidemediğimiz pek çok yer oldu. Şişli, Kartal ve Seferihisar’daki ekolojik pazarlarda, Bayramiç Tohum Takas Şenliği’nde, Büyükada’da, Bolluca Çocuk Köyü’nde, Kuzey Ormanları Savunması Riva kampında ve mutlaka atladığım bir sürü başka yerde Buğday Derneği gönüllülerinin desteğiyle pek çok atölye yaptık. Her zaman da çok iyi karşılandık, bir dolu yeni şey öğrendik.

Yeldeğirmeni ve Maçka Forumlarıyla Zelazo ve İstanbul MakerLab gibi özel girişimlerle ortak etkinlikler düzenledik.

Gelelim kitaba, “Zehirsiz Ev: Yaşamınızdan zararlı kimyasalları eksiltmenin basit yolları” kitabına giden süreçleri paylaşabilir misin, ne kadar zamanda hayata geçti, hangi bölümler var, okurlar nasıl ulaşabilir?

6

– Bu soruyu cevaplarken kendi saflığıma ve deneyimsizliğime gülüyorum. Modus Kitap’tan “Zehirsiz Kitap” teklifi geldiğinde 3-5 ayda hayata geçecek bir proje canlanmıştı kafamda. Ne de olsa malzemenin çoğu blogda duruyordu, onları kitap için yeniden düzenleyecektik. Öyle değilmiş. Araya hayat girdi, başka meşgaleler girdi, güncellemeler gerekti, derken blog ortamından basılı ortama geçmesi iki yılı buldu.

Kitapta, blogdaki temel kategoriler ve ana hatlarıyla bir etiket okuma kılavuzu var. Tariflerde yapım aşamalarının haricinde “İçinde Ne var?” ve “Ne Yok?” kısımları var.

Bunun dışında, bunun bir dünyayı kurtarma veya ekonominin dışına çıkıp kapitalizmi çökertme projesi değil, daha genel bir gönüllü sadeleşme girişimi olduğunu açıklamaya çalıştığım ve bu yolda ufkunu genişletmek isteyenlere rehberlik edecek kaynaklar sunduğum bölümler var. Kitap 10 Şubat’tan itibaren kitapçılarda ve internet üzerinden kitap satışı yapan belli başlı sitelerde bulunabilir.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete, Hürriyet)

Roma Bostanı ürünleri Göçmen Dayanışma Mutfağı ile buluştu

Roma Bostanı İnsanları‘nın haftasonu gerçekleştirdiği Göçmen Dayanışma Mutfağı‘nda kış hasadı ürünleri ile çocuklara aş hazırlama etkinliğini Roma Bostanı İnsanları’ndan Rana Söylemez, Yeşil Gazete için kaleme aldı.

Dayanışma Mutfağı’ndaki arkadaşlarımızın göçmen çocukların yüzünün görünmemesi ricası üzerine fotoğraflarda böyle çiçekli bir çözüm bulma yoluna gittik!

***

Roma Bostanı İnsanları olarak Mayıs 2015’te “Az laf çok iş” diyerek bir araya geldik ve o günden beri kolektif olarak hem ürün yetiştirdik, hem çeşitli etkinlikler gerçekleştirdik.

Foto: Bülent Müftüoğlu
Foto: Bülent Müftüoğlu

8 Şubat Pazar günü de, Tarlabaşı’ndaki Göçmen Dayanışma Mutfağı‘nda bostanın kışlık ürünleriyle, göçmen çocukları için yemek yaptık.

Fatma Karlık bostan ürünleriyle yaptığı sebze çorbası hazırladı
Fatma Karlık bostan ürünleriyle yaptığı sebze çorbası hazırladı (Foto: Sevil Baştürk)

Fatma Karlık’ın (Yeşil Ev) bostan ürünleriyle yaptığı sebze çorbası ve kısır ile karnımızı doyurduk, resim yaptık, kağıttan gemiler yaptık, uçaklar uçurduk, Davulumdan Masallar (Serkan Kırmızı) ile gitar eşliğinde oyunlar oynadık. Roma Bostanı gönüllüleri, mahalle oyunlarıyla çocuklarla çocuk oldu, Tarlabaşı Band’in müziği eşliğinde dans etti.

Davulumdan Masallar'dan Serkan Kırmızı (foto: Bülent Müftüoğlu)
Davulumdan Masallar’dan Serkan Kırmızı (foto: Bülent Müftüoğlu)

Bostanda hayat bulan ürünleri, bostana yolu düşen herkesle paylaşıyoruz. Ancak çocuklarla paylaşmak, onlarla bir gün geçirmek bambaşka bir tat verdi.

31
Foto: Sevil Baştürk

Çocuklarla konuştuğumuz dil ortak değildi, ancak iletişim kurmak için yüzlerdeki bir gülüş, bir kucaklama, bir oyun, bir melodi yeterliydi. Çocukların enerjisi bize umut verdi, yaptığımız işin kıymetli olduğunu gösterdi.

Foto: Sevil Baştürk
Foto: Sevil Baştürk

Roma Bostanı’nda kendi gıdamızı yetiştirmeyi öğrenirken, bilgimizi ve ürünlerimizi paylaşmanın değerini yeniden keşfediyoruz.

 

Fotoğraflar: Sevil Baştürk ve Bülent Müftüoglu

Haber: Rana Söylemez

(Yeşil Gazete)

Güneş paneli maliyetleri yılda yüzde 10 azalıyor

Megan Darby tarafından Climate Home‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Zeynep Şen‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

İngiliz araştırmacılar, mevcut teknoloji eğilimlerine göre Güneş’in 2027 yılına kadar dünyadaki enerji talebinin %20’sini karşılayabileceğini söylüyor

Güneş enerjisi maliyetleri o kadar hızlı düşüyor ki bu teknolojinin kısa sürede enerji tahminlerini de aşması bekleniyor.

Bu sonuç Oxford Üniversitesi’nde araştırmacıların Research Policy dergisinde yayınlanan yeni bir tahmin modeline dayanıyor.

Görsel: Lance Cheung/Flickr
Görsel: Lance Cheung/Flickr

1980’li yıllardan bu yana güneş ışınlarından elektrik üreten güneş panelleri her geçen yıl %10 oranında ucuzladı. Rapora göre bu süreç devam edecek ve böylece güneş enerjisi 2027 yılına kadar küresel enerji ihtiyacının %20’sini karşılar hale gelecektir.

Buna karşın, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), “yüksek oranda yenilenebilir enerji” senaryosunda bile güneş panellerinin 2050 yılına kadar elektriğin yalnızca %16’sını üreteceğini iddia ediyor. IEA’nın önceki yıllarda yaygın olarak atıfta bulunulan gelecek enerji senaryoları güneş enerjisindeki hızlı büyümeyi öngörmekte başarılı olamamıştı.

Matematik alanında profesör ve raporu yazanlardan biri olan Doyne Farmer‘a göre araştırma temiz enerji politikasının şekillenmesine katkı sağlayabilir.

Farmer, eleştirenlerin fotovoltaiklerin (PV) küresel ısınma ile mücadelede önemli bir rol oynayacak kadar hızlı geliştirilemeyeceğini iddia ettiğini söylüyor.

“Teknoloji yatırımında sınırlı kaynakların karar vericileri yalnızca birkaç teknolojiye odaklanmalarına izin verdiği bir ortamda tahminleri iyileştirmek ve ne kadar doğru olduklarından emin olmak özellikle faydalı olacaktır.”

Farmer’ın ekonomist Francois Lafond ile birlikte geliştirdiği modelde 53 farklı teknolojinin geçmiş verilerinden yararlanıldı.

Farmer, modeli kendimizi geçmişte yaşıyor ve geleceği bilmiyormuş gibi sayarak teknolojilerin maliyetini tahmin edecek basit bir model kullandık şeklinde açıklıyor.

Araştırma Avrupa Komisyonu ile ABD Güneş Enerjisi Teknolojileri Departmanı tarafından desteklenmiş.

Bu araştırma tam da Hindistan ile Fransa‘nın dünyadaki güneş enerjisi teknolojisini geliştirmek, enerji erişimini artırmak ve sera gazı emisyonunu kontrol etmek amacıyla güneş enerjisi ittifakıyla başı çektiği sırada gerçekleşti.

Hindistan’ın Kömür Bakanı Piyush Goyal geçtiğimiz haftalarda, solar kapasitenin artmasıyla güneş enerjisinin bazı eyaletlerde artık kömürden daha ucuz olduğunu söylemişti.

Goyal attığı tweette, topraklandırma, iletim ve benzeri alanlarda yapılan şeffaf artırımlar ile güneş enerjisi maliyetlerinin termal enerji maliyetlerinin altına düştüğünü belirtti.

Goyal tweetinde, “Başbakan Narendra Modi’nin temiz enerji vizyonunu gerçekleştirme yolunda hızla ilerliyoruz.” diye ekledi.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazar: Megan Darby

Yeşil Gazete için çeviri: Zeynep Şen

(Yeşil Gazete, Climate Home)

Böylesi ‘birlik’ ve ‘beraberliğe’ hiç de ihtiyaç duymadığımız şu günlerde… – Murat Sevinç

Murat Sevinç’in bu yazısı www.diken.com.tr sitesinden alındı

Özellikle sol ve Kürt siyasi hareketini temsil eden partilerin kapatma davalarında AYM’nin sıklıkla başvurduğu, doğruluğundan kuşku duymadığı için kullanmaktan pek zevk aldığı bir tespiti vardı: ‘Devlet tektir, ülke tümdür, ulus birdir.’

AYM’nin bu ifadesi, Anayasa’da hükme bağlanan ‘devletin ülke ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ ilkesinin yargı tarafından sloganlaştırılmış haliydi. Genç hukukçu arkadaşlar bilemeyebilir; yaşlı kuşak içindeki bir kesim bu kararları yıllarca ‘dümteka kararlar’ olarak andı!

Tabii AYM’nin söz konusu ‘slogan’ı, yüz küsur yıllık ‘ulus devlet’ inşa çabasının, yargı kararlarına yansımış hali: Kesinlikle Batıcıyız, muhakkak Atatürk milliyetçisiyiz ve elhamdülillah Müslümanız. Muteber yurttaşlığın ‘olmazsa olmaz’ ilkeleri!

Tabii son çeyrekte hayli dönüştü bu ilkeler. Her derde deva ‘Atatürk milliyetçiliği’ni aşan ırkçılık gösterileri ve ‘Diyanet Müslümanlığı’ndan öte, kalın koyu bir din perdesi hemhal olmuş durumda. Anlayacağınız ‘Şah iken şahbaz olmuş’ bir memleket ahalisiyle karşı karşıyayız.

Zamanın ruhu

cizre2015Geçen hafta bir günlüğüne gittiğim Ankara’nın güzelim ilçesi Baypazarı’nda bir sokakta, duvar üzerine ve herkesin görebileceği şekilde şu ifadeler nakşedilmişti: ‘Hedef Turan, Rehber Kur’an.’

O duvara yazılama yapan (muhtemelen) genç insanların Kuran’ı ve Turan’ı bilmediklerini, ne yazdıkları konusunda fikirleri olmadığını tahmin etmek güç değil. Buna mukabil sözcükleri, halkın kendileri gibi düşünmeyen kesimine verilmiş çok açık bir mesaj.

Hiç kimse karşı çıkmamış, hiçbir kamu görevlisi gidip duvarı temizlemeye girişmemiş. ‘İfade özgürlüğü’ne bu ölçüde saygı gösterilmesi alışık olduğumuz bir durum değil takdir edersiniz! Duvardaki yazı, zamanın ruhunu yansıtıyordu ne yazık ki ve bu ruh, demokratikliğiyle onur duyulacak bir ruh değil.

Kimle bir olunacak?

Böyle zamanlarda çok işitilen sloganlardandır, ‘milli birlik ve beraberlik.’ Hâl böyleyken, ‘milli’ olanın ve o ‘milli’nin kimlerden oluştuğunun anlaşılması gerekir.

Burada, ‘Milli nedir?’, ‘Millet kimdir?’, ‘Nasıl millet olunur?’, ‘Türkiye halkı millet olmayı başarabilmiş midir?’ türü konularda gevezelik yapacak değilim. ‘Ulus’ olmayı pek de başaramadığımız, hatta ‘toplum’ olma vasfımızın dahi tartışmalı olduğu ortada. Paris saldırıları karşısında Fransız ulusunun ya da örneğin 11 Eylül ardından Amerikalıların verdikleri tepki ve gösterdikleri duyarlılık, nasıl ‘ulus’ ve ‘toplum’ olunur konusunda sanırım iyi kötü fikir veriyor.

Dolayısıyla asıl mesele, içi boş, hiç kimseyi ikna etmeyen birlik/bütünlük çağrıları karşısında Türkiye için ‘bir’ ve ‘bütün’ olma talebinin içeriği üzerine biraz kafa yormak. Hangi konuda ‘bir’ olunacak? Kimler ‘bir’ olacak? Ne için ‘bir’ olunacak? ‘Bir’ olmak gerekli midir? ‘Bir’likten kasıt devlet ideolojisi içinde erimek, Başbakan’ın ürkütücü ifadesiyle ‘devlet-millet kaynaşması mı’dır? Demokratik sistem, ‘kaynaşmama’ özgürlüğü değil midir? Herhalde bu ve başka sorular üzerinde düşünmeli.

Bu satırların yazarı, bu satırları yazdığı için kendisini bir kaşık suda boğabilecek birileriyle, neden ve nasıl ‘bir’ olsun?

Cenazesi bir hafta yolda bekletilen bir yurttaş, güzelim çocuğunun ölü bedeni kokmasın diye buzdolabında saklamak zorunda kalan anne, kiminle ve neden ‘bir’ olsun?

Her başı sıkışan sahtekârın, paçasını kurtarmak için ‘Ermeni’ ya da ‘Yahudi’ komplosundan dem vurduğu bir memleketin Ermeni ve Musevi yurttaşları, kiminle ve neden ‘bir’ olsun?

Öldürülen örgüt mensuplarının sünnetli olup olmadığına dair yorum yapan, çok affedersiniz ‘şey’ mütehassıslarının cirit attığı bir memlekette, farklı inanç mensupları kiminle ‘bir’ olmayı, neden istesin?

Üslubu beğenilir ya da beğenilmez, nihayetinde bir barış ve müzakere çağrısı olan metne imza attığı için canına okunan, işinden gücünden olan, hedef gösterilen bilim insanları, kendilerine bunu yapan yurttaş, komşu, öğrenci ve yöneticiyle nasıl ve neden ‘bir’ olsun? Üç günde yaşamları karartılan insanlar, kendilerinin kanıyla duş almak isteyen ve onu alkışlayan yurttaş kesimiyle hangi zeminde, ne için ‘birlik’ sergilesin?

Memleketin bir yerinde kan akarken, akan kana türlü mazeret bulan yurttaş ile kanı dökülen, çoluk çocuğu, tanışı, sevdiği ölen yurttaş, nerede ve nasıl ‘bir’ olsun?

Asker ölmesin, sivil ölmesin, Kürt ve Türk ölmesin, hiç kimse ölmesin ve uygar topraklarda bu sorunlar nasıl çözülüyorsa ‘o’ yollar izlensin diyen insanlara ‘hain’ diyen ile o ‘hain’, nasıl olup bir masada çay içsin? Ne için ‘bir’ olsun?

Ne yazılırsa yazılsın, kim hangi konuda bilgi vermeye çalışırsa çalışsın, hangi akademisyen ya da gazeteci görüşlerini paylaşmaya çabalarsa çabalasın… Eğer iktidara muhalif bir şeyler söyleniyorsa muhatap olunan küfrün, edep dışılığın, hakaretin, iftiranın müsebbipleri ile nasıl ve neden ‘bir’ olunsun?

Aynen Özal ve Evren dönemi gibi, aynen 30 yıl öncesi gibi… Gazeteciler içerideyken ‘İçeridekiler gazetecilikten tutuklanmadı’ diyenlerle, yüzlerce gazeteci işsiz kalmışken hala basın özgürlüğünden söz edenlerle, hangi konuda ‘bir’ olunabilir? Neden olunsun?

Benim sevdiğimin, eşimin dostumun, bombayla parçalanmış tanışımın güzelim bedenini yuhalayan, söven insanlarla neden bir olunsun? Ve nasıl? Şart mıdır?

‘Cizre’de 60 leş’

Nereden çıktı bu satırlar, neden yazıldı biliyor musunuz? Türkiye’yi bilmemekten, yurttaşı tanımamaktan, ırkçılığın ve dinciliğin nedenlerinden habersizlikten değil tahmin edersiniz. Tahammülsüzlükten yazılıyor. Dayanamamaktan yazılıyor. Baş ağrısından yazılıyor.

Yazılırken, Cizre’de, o bodrumda ya da başka bodrumlarda kim var kim yok, kim ölü kim sağ bilinemiyor. Şu ‘Bilinemiyor’ sözcüğünün dahi ırkçı küfürlere muhatap olduğu bir memleket atmosferinde, oraların bodrumlarında kimin başına ne geldiği anlaşılamıyor.

Ama bunların hiçbiri değil aslında okuduğunuz savruk cümlelerin gerekçesi. İki gece önce, internette yayılan bir haberin neden oldukları. Cizre’deki bir bodrum katta, ‘60 kişi öldürüldü’ şeklinde bir haber düşüyor. Sonra birilerinden duydum ve fark ettim ki, haber üzerine Twitter’da konuşulanlar arasında bir ifade, ‘en çok paylaşılan konu’ madalyasını kazanmış: ‘Cizre’de 60 leş…’ Binlerce kez paylaşılmış. Arama motorunda şöyle bir baktım bazı paylaşımlara, bir iki dakika dayanabildim ve sosyal medyada olmadığım için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Örneğin birileri, yanmış insan bedeni fotoğrafının altına, ‘Bodrum güneşi’ vs. yazmıştı.

O gece, ne olduğu bilinmeyen, ne olduğu halen tam olarak bilinmeyen Cizre’den gelen, geldiği ‘varsayılan’ haber üzerine, yalnızca birkaç saat içinde on binlerce yurttaş, ‘Cizre’de 60 leş’ başlığıyla nefret kusmuş… İnsana ‘leş’ deyiveren inançlı ve milliyetçi yurttaş… ‘Yahu bu yaptığın olacak iş mi?’ denildiğinde, ‘Onlar insan değil terörist, gebersinler, sen de geber’ diyen, mütedeyyin ve milliyetçi yurttaş… Çocuğu askere gitmesin, gidiyorsa da ‘iyi’ bir yere gitsin diye kırk takla atıp istisnasız tümü yoksul aile evladı askerlerin cenazelerinde naralar atan, dindar ve milliyetçi yurttaş… Özellikle son yıllarda, aslında yaşamında ‘cüzdan’ı dışında hemen hiçbir temel ‘kaygı’sı, hiçbir ‘değer’i olmadığını defalarca kanıtlamış yurttaş…

İşte yazının gerekçesi bu. Cizre’de 60 leş. On binlerce yurttaşın, gece vakti, yalnızca bir iki saat içinde birincilik madalyasını verdiği, ‘leş’ paylaşım…

Hiç olmazsa ‘insanlar toplamı’ olmak

Tabii bu sıkıntılı ve savruk yazıların kime ne faydası var diye düşünüyorsunuz, haklı olarak. Bilmiyorum inanın. Hiçbir faydası yok muhtemelen.

Geçelim ulus olmayı, halk olmayı, toplum olmayı… Hiç olmazsa ‘insanlar toplamı’ olmak mümkün olabilirdi. Bu bile çok zahmetli belli ki…

Kusura bakmazlar herhalde, insana ‘leş’ diyen ağzı salyalılarla ‘bir’ olmayalım sakıncası yoksa. ‘Birlik’ olmayalım. Malum, faşist olmak bir hak değil, suç. Faşistle ‘bir’ olunmaz. Mücadele edilir.

Şimdi gir derse, başla anlatmaya. ‘Çocuklar, Anayasa’nın üçüncü maddesine göre Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle…’

Murat Sevinç – www.diken.com.tr

Ağacı kesip betonu kucaklayanların Türkiye’si – Pelin Cengiz

Pelin Cengiz’in bu yazısı www.Haberdar.com sitesinden alındı

İngilizce’de “tree hugger” diye bir tanım var, Türkçe karşılığı “ağaç kucaklayan” anlamına geliyor. Ağaçları, hayvanları ve genel olarak doğanın da hakları olduğuna inanmak, doğal varlıkları tehditlere karşı korumak ve bu varlıkları korumayı kendine dert edinmek şeklinde açıklanabilir. Bu ifade bir dönem çevre konularıyla fazlaca ilgilenenlerle alay etmek için kullanılsa da, ağaçları kucaklayanlar kendilerine yöneltilen bu ifadeyi alıp benimsemiş hatta gayet de gurur duyarak kullanır olmuş.

Aslında kelimenin kökeni çok daha eskilere ve trajik sonla biten bir hikayeye dayanıyor. Hindistan’da 1730 yılında köylerindeki ağaçların kesilerek bir saray inşaatında kullanılmasına karşı çıkan Hinduizm’in Bishnois sektine bağlı 363 kişi, kutsal kabul ettikleri ağaçlara sarılarak kendilerini siper etmiş ve sonunda ağaçları kesmek isteyenler tarafından da katledilmiş. Bu şiddet içermeyen pasif direniş eylemi, ülkede ağaçların kesilmesini sınırlayan bir yasanın çıkmasına öncülük ederek o dönemde ormanların korunmasını sağlamış. Ardından, Hindistan’da Hintçe sarılma anlamına gelen “Chipko” hareketinin de yaygınlaşmasının öncüsü olmuş.

Ağaçlar anlamadığımız şekilde yüzyıllardır birilerini rahatsız edip duruyor. Türkiye’de de bırakın ağaç korumayı ya da kucaklamayı, ağaçları rahat bırakın demekten dilimizde tüy bitti.

Çevrecinin daniskasıyız, kestiğimizin yerine yenilerini dikiyoruz diyen de, 945 yaşındaki zeytin ağacını yerinden söküp İzmir’den Antalya’ya sürgün eden de, Yassıada’yı demokrasi adası yapacağız diye kelleştiren de, 3. Köprü inşaatı ve bağlantı yolları için Kuzey Ormanları’nı katleden de, Yedikule Bostanları’na kepçeyle giren de, 3. Havalimanı’nın kum ihtiyacının karşılamak için Eyüp’te orman arazisine iki kum ocağı kuracak olan da, belediyelerin kent ağaçlarını betona, asfalta gömmesi de aynı doğa vandalı zihniyetin icraatları. Aynı pişkinlik, aynı üstencilik…

Doğal ormanları kesip yerine “ağaçlandırma yapıyoruz” bahanesine sığınmanın adı ranttır.

Çevrecilik ise sahip olduğunuz doğal varlıkları korumakla, zarar görmelerine neden olacak etkenleri bertaraf etmekle başlar.

AKP iktidarlarının anlamadığı ya da anlamak istemediği şey özetle şu: Kesilen bir ağacın karşılığı rastgele dikilmiş bir ağaç olmuyor. Ağacı kestiğiniz zaman orada bir dengeyi bozuyorsunuz, ekosistemi yok ediyorsunuz, o alanı kentsel dönüşüm mutasyonuna maruz bırakıyorsunuz demektir. Dolayısıyla otoyol kenarlarına, refüjlere diktiğiniz ağaçlar orada bir ekosistem yaratmaz, burada bir yaşam alanı oluşturmaz, bu yapılana olsa olsa sadece “peyzaj düzenlemesi” denir. Üstelik, otoyol kenarına diktiğiniz ağaçların, kentte yaşayanların günlük yaşamlarında ihtiyaç duyduğu yeşil alan gereksinimini karşılamaya yönelik olması da beklenemez.

Diğer yandan, İstanbul caddelerinde, sokaklarında pek çok ağacın çevresinin kaldırım taşlarıyla, betonla sarıldığını, bakımsız halde bırakıldığını görüyoruz. Ağaçların kökleri betona gömüldüğü için doğal su ve hava alması mümkün değil. Oysa kent ağaçları, gölgeleme, oksijen elde etme, hava kirliliğini azaltma, yağmur suyunun kontrolünü sağlama açısından kritik önemde.

Diğer bir konuda, otoban kenarlarına ve refüjlere yapılan çiçeklendirme faaliyetinin çevrecilik sanılması yanılgısı. Bu yol kenarı bitkilendirmesi ve çimlendirme aslında peyzaj düzenlemesi. Kent bahçeleri elbette dünyanın pek çok yerinde uygulanıyor. Burada temek kriter, su yönetimini planlamak, iklime uygun bitki tercih etmek ve mevsimlik bitki kullanmamak olmalı. Özellikle İstanbul’daki bitkilendirmeler başta su kullanımı olmak üzere büyük israf. Geri dönüştürülmüş su kullanılması önemli.

World Cities Culture Forum’un 2014 raporuna göre, İstanbul, halkın kullanımına açık yeşil alan açısından epey çorak. Londra’nın yüzde 38,4’ü, Berlin’in yüzde 14,4’ü, Paris’in yüzde 9,1’i halka açık yeşil alanlar, parklar ve bahçelerden oluşurken, bu oran İstanbul’da sadece yüzde 1,5.

Londra’da 3000 park, insanların meyve sebze yetiştirdiği alanlar, özel mülkler, iki ulusal doğa parkı eklendiğinde kentin yüzde 47si yeşil alanlardan oluşuyor. Kentteki ağaç sayısı 8 milyon.

New York’ta 600 bin ağacın tek tek interaktif haritası yapıldı. İstanbul’da her gün bir yerlerde ağaç kesilirken, bir kent düşünün ki tek tek tüm ağaçların yerini, cinsini, mevcut durumunu takip ediyor.

Yeşile değer veren kentlerde yeni trend dikey yeşillendirme ile kışın soğuğu yazın sıcağı tutmaya yarayan çatı bahçeleri. Mesela, Madrid bunlardan biri.

Hollanda’da yüzen ağaçlarla orman yaratılırken, Arnavutluk’ta ağaç kesmek yasaklandı.

Son dönemde popüler olan drone’lar kullanılarak bir NASA mühendisinin girişimiyle 1 milyar ağaç yetiştirilecek. Haznelere doldurulan tohumlar drone’larla toprağa bırakılacak ve dakikada 10 tohum ekilecek.

Dünyanın pek çok yerinden ağaçları kucaklayanlardan örnekleri çoğaltmak mümkün.

Tüm bu sebeplerden, Türkiye’de çok daha fazla ağaçları kucaklayacak cesur insanlara ihtiyaç var.

 

58-pelin-cengizPelin Cengiz – Haberdar.com

Nişantaşı Üniversitesi barış bildirisi imzalayan altı akademisyeni işten çıkardı

Nişantaşı Üniversitesi, Barış İçin Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan altı akademisyenin sözleşmesini feshetti.

15

Sözleşmeleri feshedilen iki profesör ve dört yardımcı doçent arasında Yönetim, Bilişim Sistemleri ile Sosyoloji Bölümü başkanları da var.

Mütevelli Heyeti Başkanı Levent Uysal imzalı 8 Şubat tarihli tebligatta akademisyenlerin bildiriyi imzaladığı ve 7/a maddesi gerekçesiyle sözleşmenin tek taraflı feshedildiği belirtildi. Söz konusu maddenin ne olduğu belirtilmedi.

Altı akademisyenin isimleri şöyle:

Prof. Dr. Melih Kırlıdoğ (Yönetim, Bilişim Sistemleri Bölüm Başkanı) Prof. Dr. Selim Eyüpoğlu (Sinema Televizyon Bölümü), Yrd. Doç. Dr. Muzaffer Kaya (Sosyal Hizmetler Bölümü), Yrd. Doç. Dr. Çetin Gürer (Sosyoloji Bölümü), Yrd. Doç. Dr. Nil Mutluer (Sosyoloji Bölüm Başkanı ), Yrd. Doç. Dr. Dilşa Deniz (Sosyoloji Bölümü).

 

(Bianet, Agos)

 

Yedikule Bostanları tohum takas şenliğine hazır

Yedikule Bostanlarında Cumartesi günü (13 Şubat) tohum takas şenliği var.

13

Yedikule Bostancılar Derneği sözcüsü Cihan Kaplan, Yedikule Bostanlari Girisimi’nden Aslıhan Demirtaş ve Magma Dergisi yayın yönetmeni Özcan Yüksek’in katılacağı ve saat 15:00’de başlayacak takas şenliğinde Yeniyerel Sohbetler’in ardından; bostancılarla bir takas masası kurulacak.

Tarihin birikimiyle oluşmuş gastronomi kültürümüz ve sürekli yenilenen mutfak teknikleri ile birlikte, geleneksel lezzetleri ve doku şiarı ile faaliyet gösteren Yeni Yerel Sohbetlerin altıncısı gerçekleşecek tohum takas şenliğinde. Yedikule Bostancılar Derneği sözcüsü Cihan Kaplan, Yedikule Bostanlari Girisimi’nden Aslıhan Demirtaş ve Magma Dergisi yayın yönetmeni Özcan Yüksek sohbet sırasında katılımcılar ile birlikte Yedikule Bostanlarının tarihini, önemini ve İstanbul’a etkisini masaya yatıracaklar.

Takas Masasında bostancıların ilkbahar ve yaz ekimleri için paylaşıma sunacakları tohumlara karşılık diğer katılımcılar da Yedikule Bostanları’na sadakatı, muhabbeti ve bu bostanları korumaya ilişkin kararlılıklarını ifade eden görsel ya da yazılı ürünlerini takas edecekler.

Yedikule Bostanları tohum takas şenliği ile ilgili ayrıntılı bilgiyi şenliğin facebook etkinlik sayfasından edinmek mümkün.

 

(Çevreci Etkinlikler.com, Yeşil Gazete)

Antik Kent Tiyatrosu’nu otopark yaptılar

Muğla’da Kyon Antik Kenti’nin içinde yer alan tiyatro, otopark olarak kullanılıyor.

10

Arkeoloji Haber’in ilettiğine göre Muğla’ya bağlı Yatağan İlçesi’nin Çamyayla köyünde yer alan ve Roma dönemine ait olan Kyon Antik Kenti tiyatrosunun orkestra kısmı otopark olarak kullanılıyor. Ayrıca tepeye yaslanmış bir şeklinde konumlanan ve evlerin arasında kalmış tiyatronun içine parke taşı döşenmiş.

Kyon Antik Kenti

11

Kent, Menteşe beldesi yakınlarında, Çamyayla (Bellibal) köyündedir.
 Kyon ismi Helence’de ‘köpek mezarı’ anlamına gelmektedir. Bizans döneminde ise, buraya Paliapolis deniliyordu. Kyon Antik Kenti’nde arkeolojik kazı çalışmaları yapılmadığından hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Roma dönemine ait tiyatro ve çeşitli sunak taşları köy içerisinde yer alan kalıntılardır. Tiyatronun 13 sıra basamağı günümüze ulaşmıştır. Roma döneminde Kyon Antik Kenti’nde sikke basıldığı bilinmektedir.

 

Fotoğraflar: Özcan Yüksek

(Arkeoloji Haber)

 

ABD, “PYD terör örgütü değildir” sözünü tekrarladı

Ankara ile Washington arasında yaşanan ‘PYD’ gerilimi sürerken, ABD’den yeni bir açıklama geldi. ABD Dışişleri Sözcüsü John Kirby, “Washington Yönetimi’nin PYD’yi terör örgütü olarak görmediği” görüşünü yineledi ve bu konudaki politikalarında hiçbir değişiklik olmadığını belirtti.

Açıklamayı ABD Dışişleri Sözcüsü John Kirby yaptı
Açıklamayı ABD Dışişleri Sözcüsü John Kirby yaptı

ABD’nin Türkiye’deki en yüksek düzeydeki diplomatik temsilcisi olan John Bass’in, Dışişleri Bakanlığı’na çağırılması, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby’nin başkent Washington’da düzenlediği günlük basın toplantısında gündeme geldi.

Haberleri doğrulayan Kirby, ABD’li Büyükelçi Bass’in, Dışişleri Bakanlığı’nda üst düzey yetkilerle görüştüğünü belirterek şunları söyledi:

“Büyükelçi Bass’in Türk yetkililerle görüştüğünü doğrulayabilirim. Bildiğiniz üzere diplomatik görüşmelerle ilgili ayrıntılar üzerinde konuşmuyoruz. Suriye’de, IŞİD ile olan mücadelenin karmaşıklığı yüzünden, konuşulacak çok konu var. Evet, görüşme oldu ama ayrıntılara girmeyeceğim.”

Kirby, “ABD hükümetine göre, PYD terörist değildir açıklamanızın arkasında mısınız?” sorusuna verdiği yanıtta, “Bu doğru. Bu konudaki politikamızda hiçbir değişiklik yok” dedi.

PKK’yı terör örgütü olarak gördükleri konusunda bir değişiklik olmadığını da dile getiren Kirby, “PKK’nın Türk vatandaşlarına yönelik terör saldırılarının son bulduğunu görme isteğimizde de son derece açığız” diye konuştu.

Kirby, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun, ABD’nin PYD ile ilgili yaklaşımıyla ilgili olarak söylediği “Saflık mı diyelim, ne diyelim bilemiyorum” yorumuna ilişkin ise bu açıklamayı görmediğini söyleyerek yanıt verdi ve “Yapılan her yoruma yanıt veremem” diye konuştu.

Dün akşam saatlerinde de ABD’nin Türkiye’deki en üst düzey diplomatı Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass’e, Türkiye’nin PYD ve YPG’nin konumu ile ilgili olarak ABD’nin tutumundan duyduğu rahatsızlık açık bir şekilde ifade edildi.

 

(HürriyetT24)