Ana Sayfa Blog Sayfa 3502

Somalili çobanlar kuraklıkla boğuşuyor

Mohamed Amin Jibril ve Mohamed Omar Mulla tarafından IRIN‘de yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cem Sabuncu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

İki sezon üst üste yaşanan kuraklık nedeniyle, Somali’nin kuzey bölgelerinde geçimini hayvancılıktan sağlayan yüz binlerce insan açlık ve borçla mücadele ediyor.

Abdilahi Mohamed’in Ağustos ayında yirmi sığırdan oluşan sürüsünden şu an sadece beşi hayatta. Mohamed, Hays yağışlarının (Aralık-Ocak) yeteri kadar taze otun yetişmesine olanak sağlayacağı umuduyla sürüsünü Faraweyne’deki evinden 250 km uzağa, Somaliland bölgesinin başkenti Hargeisa’nın kuzeyindeki Banka Geriyaad’a,  otlatmaya götürdü.

Çadırı önünde Somalili bir kadın. Görsel: FAO
Çadırı önünde Somalili bir kadın. Görsel: FAO

Mohamed: “Ama ben daha oraya varmadan diğerleri çoktan hayvanlarını otlatıp bütün her şeyi bitirmişti” dedi IRIN’e.

Ülkenin doğusundaki özerk Puntland eyaletinde yaşanan durum da pek farklı değil. Mohamoud Ahmet, IRIN’le yaptığı telefon görüşmesinde, bu bölgenin kuraklıktan en kötü etkilenen yerlerden biri olduğunu söyledi ve sürüsünün bir kısmını kaybettiğini aktardı.

Ailem kritik bir durumda. Ne suyumuz var, ne yemeğimiz. Hiçbir şeyimiz yok. Çocuklar ve yaşlılar durumdan en kötü etkilenenler. Bazen bir varil dolusu suya 120 dolar ödediğim oluyor, tabii param olursa.

Gıda krizi

Somali’de en son yapılan gıda güvenliği çalışmalarına göre kuraklık, Hays yağmurlarının düştüğü bölgelere doğru, “hayvanların büyük ölçekli, anormal dış göçü”ne yol açıyor. Ancak, dört bir yandan gelen çobanlar ve sürüleri, bu bölgelerdeki taze otları ve suyu büyük bir hızla tükenmeye mahkum bırakacak.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu(UNFAO)’na bağlı Gıda Güvenliği ve Beslenme Analiz Birimi (FSNAU) ve Açlık Erken Uyarı Sistemleri Ağı (FEWS NET) iş birliğiyle hazırlanan değerlendirmeye göre, yaşanan kuraklığın en azından Gu yağmurları (Nisan-Haziran) başlayana kadar süreceğini bildirdi.

Ulusal Çevre Araştırma ve Afet Hazırlık ve Yönetimi Otoritesi direktörü Mohamed Muse Awale’nin IRIN’e aktardığına göre, bağımsızlığını ilan ede Somaliland’de, 150,000 hane açlıkla boğuşuyor ve çobanlar hayvanlarının %80’ini kaybettiler.

Putlandli yetkililerin tahminlerine göre bölgede şu an yardıma muhtaç 220,000 kişi bulunuyor. Puntland İnsan Hakları ve Afet Yönetimi Kurumu’nun başındaki Abdirahman Ahmed, yaptığı açıklamada, durumun vahameti daha fazla artmadan acilen harekete geçilmesi gerektiğini bildirdi.

FSNAU/FEWS NET’in haberine göre, Kuzey Somali bölgesindeki insanlar, hayvanlarını büyük bir hızla satıp hayatta kalmaya çalışırken, fakir ailelerin borçları hızla artmaya devam ediyor.

Artan fiyatlar

Çobanların içinde bulunduğu bu açmaz, pazar yerinde etkisini daha da arttırıyor. Hayvanların satış fiyatları artarken hükümetin Ocak ayında Amerikan dolarına karşı Somaliland şilinini %15 devalüasyona uğratmasıyla  insanların satın alma gücü daha da düştü.

Somali gıda krizi haritası. Kaynak: FSNAU
Somali gıda krizi haritası. Kaynak: FSNAU

Hayvan satışları hariç, Somali’de satılan gıda dahil çoğu ürün dolarla satılıyor. Bu da çobanlara çifte darbe vuruyor.

Yakın bir zaman önce, Hargeisa’daki Gebiley pazarında iki hayvanını satan Omar Aden, IRIN’e, “İki koyunumu sattım, ama yine de kafi değil. Bir çuval pirinç 24 dolar, un 34 dolar, şeker ise 36 dolar” dedi. Koyunlarının tanesini sadece 40 dolara satabilen Aden, kuraklık dönemi yaşanmadan önce en az 50 dolardan satabilirdi.

Şehire zorunlu göç

Somaliland ve Puntland’deki kırsal alanlarda yaşayan aileler, arazilerini terk edip şehirlere göç ediyorlar. Somaliland’in Birleşik Krallık büyükelçisi Awale, yaptığı açıklamada, kuraklıktan etkilenmiş insanların %20’sinin hayatta kalma umuduyla, ailecek şehir merkezlerine göç ettiklerini bildirdi.

Ülke çapında yaşanan kuraklığın yarattığı etkiler, bir çok bölgede alarm seviyelerindeki gıda güvenliği sorunu ve yetersiz beslenme oranına bakılarak görülebilir.

Birleşmiş Milletler’in acil durum yardım koordinasyonu örgütü OCHA’nın yaptığı açıklamaya göre tahmini 4.7 milyon insan – Somali nüfusunun yaklaşık %40’ı – insani yardıma muhtaç. Bu insanların üçte ikisi de, çatışmalar ve geçmişte yaşanan kuraklıklar sebebiyle evlerinden olmuş kişiler.

Birleşmiş Milletler’in Somali’deki insani yardım koordinatörü Peter de Clercq, “Gıda güvenliğinden ciddi derece yoksun olan insanların sayısı, özellikle de günlük gıda ihtiyacını karşılayamayanlar, hala korku verici boyutlarda olduğu için çok endişeliyiz. 2016’nın yarısına doğru geldiğimizde, 3.7 milyon kadar insan akut olarak gıda güvenliğinden mahrum halde olacak. Putland ve Somaliland’de yaşanan kuraklığın şiddetini arttırmasıyla daha fazla insan krize sürüklenme riskiyle karşı karşıya kalacak.” diye ekledi.

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Mohamed Amin Jibril ve Mohamed Omar Mulla

Yeşil Gazete için çeviri: Cem Sabuncu

(Yeşil Gazete, IRIN)

Soma’da tekmeyi atan değil, tekme atılan tazminat ödeyecek kararı

Manisa Soma’da 301 madencinin yaşamını yitirdiği faciadan bir gün sonra Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel tarafından tekmelenen, uzun süre işsiz kalan madenci Erdal Kocabıyık, ‘kamu kurumuna ait araca zarar vermek’ten açılan davada aracın 543 liralık hasarını ödeyecek.

7

Hürriyet’ten Banu Şen’in haberine göre, Kocabıyık, “Durumum olmamasına rağmen avukatım ödemezsem ileride hapis ya da hacizle karşı karşıya kalabileceğimi söyledi” diye konuştu.

Mecburen bulup buluşturup tazminatı ödeyeceğini ifade eden maden işçisi Erdal Kocabıyık, “Zırhlı araç benim tekmemle nasıl bu kadar zarar görmüş onu da anlayamadım” dedi.

Kocabıyık’ın avukatı Oğuzhan Gezer ise şunları söyledi: “Bilirkişi raporunda dayanağı olmamasına rağmen 2 bin TL’lik bir zarardan bahsediyorlar. Bizim açımızdan hukuki olan 543 liralık zarar iddiası olduğu için onu yatırmak için müvekkille karar vereceğiz”.

 

(Hürriyet)

Cihangir Roma Parkı da rant tehdidi altında

İstanbul’un merkezi Cihangir’de bir vaha yaratılan Roma Parkı da rant tehdidi altında.

Cumhuriyet’ten Hilal Köse’nin haberine göre Roma Parkı imara açılmak isteniyor. Semtin tek nefes alma noktası yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

5

Roma Parkı’nda, Cihangir’den bağımsız bir haraketlilik söz konusu. Orayı mesken tutanların çoğu, Cihangir’de yaşamıyor. Lakin, merdivenlerin etrafında, sadece Cihangir’i değil, tüm İstanbul’u ilgilendiren asıl başka bir mesele var. Roma Park imara açılmak isteniyor. Roma dönemine ait villa kalıntılarının olduğu, semtin tek nefes alma noktası yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Cihangir, şu sıralar, peş peşe üç kez yaşanan ve asker uğurlaması denilerek geçiştirilen gövde gösterisiyle gündemde. Tophane’den geldiği söylenen grupların, kafelerde oturanlara sözlü sataşmalarının, sağa sola ateş açmalarının ardından polisler Firuzağa Cami’si önünde nöbet tutmaya başlamış. Kafe işletmecileri olayın büyütülmemesinden yana. Cihangirliler, yetkilileri göreve çağırıyor. Mahalledeki sıradan günlük yaşam ise devam ediyor. Akşam olunca kafeler birer birer doluyor. Sıcacık çay ya da kahve, dip dibe masalar, köşelere kıvrılmış kediler ve bolca muhabbet, soğuk kış akşamlarında insanın içini ısıtıyor. Galiba, Cihangir’i iki de bir hedef yapan da bu canlı, renkli atmosferi.

Roma Parkı, Cihangir Güzelleştirme Derneği ve semt halkının emeğiyle bugüne dek var olabildi. Çöplüktü… Günlerce temizlik yaptılar. Parka diktikleri fideleri özenle büyüttüler. Çocuk oyun alanı, oturma yerleri, yürüyüş yolları derneğin çabalarıyla yapıldı. Merdivenlerin yan tarafı üç yıldır bostan halinde. Cihangir Park Forumu, 21 Şubat Pazar günü saat 14.00’te Roma Park’ın merdivenlerinde bir buluşma gerçekleştirecek. Halkı, esnafı, ünlüsü, yazarı hep birlikte, ‘biz burdayız, merdivenlerde!..’ diyecekler. Silahlı taciz timinin engellenmesi için imza kampanyası başlatacaklar. Cihangir Güzelleştirme Derneği de burada, festivaller, herkesin katılabileceği kültürel etkinlikler düzenlemek için kolları sıvamış durumda.

Cihangir Güzelleştirme Derneği üyesi, mimar Korhan Gümüş, Cihangir’de çok farklı yaşam tarzlarına sahip insanların bir arada çok kolaylıkla yaşadıklarını vurgulayarak Cihangir ve Tophane’yi aynı kaygıda buluşturan asıl gerçeğin gözden kaçmamasına vurgu yapıyor,“Tophane’deki insanlar da genellikle şiddetle arasına mesafe koyan, gayet makul, kendi gelecekleri ve semtleri hakkında söz sahibi olmak isteyen insanlar. Yaşam tarzı farklı görülebilir ama kamu hayatına katılım talepleri aynı. Beyoğlu’nun bütün sahilleri özelleştiriliyor. Burası dönüşürken, Tophane’deki insanlar, burada kalmak istiyorlar. Çoğu evini satmak durumunda bırakılmış. Aynı şey Cihangir’de yaşandı. Kiralar artıyor. Düşük gelir grupları terk ediyor. Piyasa diktatörlüğüne teslim olmuş bir mekanizma var. Her şeyi para belirliyor. Kamu yönetimleri piyasaya hemen teslim oluyor. Fırsat diye eşitsizlik yaratıyor. Bunu yapan da yoksulların oy verdiği bir parti. Piyasalaştırma metoduyla oy aldığı kesimin aleyhine çalışıyor. İnsanlar farkında ama başka çareleri yok…”

Korhan Gümüş, binlerce İstanbullu’yu yakından ilgilendiren kötü haberi de veriyor: “Roma Park’ı, dernek olarak 5 kez kurtardık. Son olarak yeniden planlara işlendi. İki katlı Beltur tesisi yapmak istiyorlar. Çevresine de otopark yapacaklar. Burayı sahipsizmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Halk şikayetçi olursa rahatça imara açarız diye düşünüyorlar. Burası bütün İstanbullulara armağan. Gözümüz gibi korumamız gereken bir hazine. Çok cidi risk altında. Biz dernek olarak parkı korumaya hazırız. Hep birlikte, Kahire’de El Eser parkı nasıl korunuyorsa öyle bir yönetim planı hazırlama hedefimiz var.”

Cihangir Park Forumu’ndan, 17 yıllık mahalleli Elvan Kıvılcım, Firuzağa Meydanı’ndaki saldırı anına dair tanıklığını anlatıyor: “Ortada asker de bayrak da yoktu. Silah sıktılar. Ellerde sopalar, tekbir getiriyorlardı. Asker uğurlayanlar arabalarla geçerdi. Bu 50-60 kişi, yaya olarak ilerliyordu. Olayın başka boyutları var. Aydınlatılmalı, engellenmeli. Ciddiye alıyoruz ama korkmuyoruz. Cihangir pek çok kez AKP’li siyasetçilerin hedefi oldu. Burası çok değerli. Rant, göz dikme söz konusuysa, korkutarak, sindirerek insanları buradan sürmekse amaç korkmuyoruz.”

Tophane Haber’in Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Güzel, ‘Tophane- Cihangir’ düşmanlığı yaratılmak istenmesine itiraz ediyor. Cihangir’deki yaşananlarla ilgili değerlendirmesi şöyle: “Asker uğurlaması sırasındaki taşkınlık Tophane’de de oldu. Biz de rahatsız olduk. Tophane’de, Cihangir’e dair özel bir gündem yok. Birileri Cihangir ve Tophane’yi karşı karşıya getirerek, buradan siyaset üretme peşinde…”

 

(Cumhuriyet)

 

Özgecan Aslan için yürüyen ülkücüler, kadınları darbetti

İstanbul Ülkü Ocakları tarafından İstiklal Caddesi’nde Özgecan Aslan için düzenlenen eylemde çıkan arbede esnasında, eylemcilerden bazıları kendilerine laf attığı gerekçesiyle aralarında kadınların da olduğu birçok kişiyi darbetti.

3

İstanbul Ülkü Ocakları üyesi kadınlar tarafından, geçtiğimiz yıl Şubat ayında Mersin’in Tarsus ilçesinde katledilen üniversite öğrencisi Özgecan Aslan’ı anmak ve kadın cinayetlerine “dur” demek için İstiklal Caddesi’nde yürüyüş düzenlendi. Ön ve arkalarında erkeklerin bulunduğu grup, “Özgecan için ülkücüler sokakta” sloganı ile Odakule önünden Galatasaray Lisesi önüne yürüdü.

Yürüyüş sonrası Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanlığı Bayanlar Birimi Başkanı Hilal Güner açıklama yaparken, eylemcilerin arasında bulunan grubun, yoldan geçen kadınlara laf atması üzerine iki grup arasında tartışma çıktı. Kısa sürede arbedeye dönüşen tartışma esnasında, ülkücü grup aralarında kadınların da olduğu kişilere saldırdı.

Kısa sürede yaklaşık 20-25 kişilik grubun saldırısı sonucu darp edilen kişi bir işyerine sığındı. Daha sonra araya giren polis, yaralı haldeki bu kişiyi iş yerinden alarak uzaklaştırdı.

Açıklama tamamlandığı sırada da aynı grup bu kez bir çifti darp etti. Zafer işareti yaptıkları iddia edilen çift, çevik kuvvet polisinin araya girmesiyle cadde üzerindeki bir iş hanına girerek kurtuldu. Grup daha sonra “Ülkücü hareket engellenemez”, “Vatan sana canım feda” sloganları atarak dağıldı.

 

(DİHA, Milliyet, Evrensel)

İstanbul Belediyesi’nin son kararı: “Haydarpaşa, gar olarak kalacak”

Haydarpaşa Gar, Kadıköy Meydanı ve Çevresi Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı’na, peron alanlarıyla ilgili yapılan itirazı görüşen İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Meclisi, planların revize edilmesine karar verdi.

Hürriyet’den Fatma Aksu‘nun haberine göre 2013’te oy çokluğuyla söz konusu alanda ticari yapılar ile otel gibi yapıların yapımına olanak veren planı onaylayan İBB Meclisi bu kez, İmar ve Bayındırlık Komisyonu’nun, “Planın revize edilmesi için Planlama Müdürlüğü’ne iade edilmesi” yönündeki görüşünü oy birliğiyle kabul etti.

Hızlı Trenin İlk İstasyonu

2

Yeni hazırlanacak planda Haydarpaşa Garı, ‘Hızlı Tren’in ilk istasyonu olacak, tarihi kimliği korunacak. İncelemeler sonucu oluşturulacak yeni planda, gar çevresinde kamuya açık yeşil alanlar oluşturulması,TCDD ve demiryolu tarihi konulu bir müze kurulması da yer alacak.

İmar ve Bayındırlık Komisyonu görüşünde, tarihi Haydarpaşa Garı ve çevresindeki tescilli eserler ve korunması gereken ağaçların bulunduğu, söz konusu alanda TCDD’nin ihtiyacı olan kullanımların Ulaştırma Bakanlığı tarafından yürütülmekte olan ve planlanan projelerin son haline göre yeniden düzenlenmesi gerektiği belirtildi.

Alanın bütünündeki uygulamanın ise Kentsel Tasarım Projesi hazırlanarak yürütülmesi ve planlama alanı içerisinde kamuya açık kullanımların arttırılması gerektiği tespit edildiği ifade edilen raporda, ilgili kurumlar ile koordinasyon sağlanarak Şehir Planlama Müdürlüğü tarafından 1/5000 ölçekli Haydarpaşa Garı, Kadıköy Meydanı ve Çevresi Koruma Amaçlı Nazım İmar Planının revize edilmesi kararlaştırıldı.

İptal edilen planda neler vardı?

13 Aralık 2013 tasdikli plan notlarında, TCDD, Gar, Çevresi ve Geri Sahası Alt Bölgesi’nde yer alan ticaret (ofis) alanlarında, ticaret fonksiyonu ile birlikte hizmet sektörüne hitap edecek ofis binaları ile bütünleşen, alanın gece de canlılığını sağlayacak olan ve kıyı alanları ile bütünleşecek lokanta, kafeterya, çayhane gibi yeme içme birimlerine yönelik birimler, konut ve günü birlik turizm tesisleri düzenlenebilecekti.

 

(Hürriyet)

İklim adaleti hareketi neye karşı olduğunu biliyor, peki ya ne için savaştığını?

“İklimi Değil Sistemi Değiştir”den Michael Ware‘in Socialist Worker‘da yayımlanan yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nilüfer Sezgin Ağaç‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Herkes, bazı çatlak iklim inkarcıları dışında, farkına vardı ki gezegen acil bir iklim sorunu ile karşı karşıya. Ancak Exxon Mobil’in patronları bu konuda bir adım önde.

Eylül ayında, bilinen bir petrol devinin fosil yakıt kullanımının küresel ısınmaya sebep olduğununun kendi bünyesindeki bilim adamları tarafından 1977 senesinden beri bilindiği iç yazışmalarından ortaya çıkarıldı. Fakat bulgular gizlendi ve Exxon on yıllarca iklim inkarcısı olmaya devam etti.

Fotoğraf: Socialist Worker
Fotoğraf: Socialist Worker

Açığa çıkan bu bilgi, kapitalizmin kısa süreli kar hedefi için olarak herşeyi, insan ırkının hayatta kalmasını bile, nasıl da hiçe sayabildiğini ortaya çıkarmaktadır. Exxon’un araştırmaları tam olarak bugün yaşananları işaret etmekte idi: sıcaklıkların küresel olarak artması, sel felaketleri, daha şiddetli kasırgalar, mahsul kıtlığı, nesillerin tükenmesi, kutupların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, okyanusların asitlenmesi, su kıtlığı ve daha birçoğu.

Birleşmiş Milletler adına birkaç yıl önce yapılan çalışmaya göre özellikle Güney Yarımküre olmak üzere iklim değişikliğinin halihazırda yılda 300.000 ile 400.000 arasında ölüme sebep olduğu bilinmektedir.Küresel sıcaklıklardaki artışı 1,5°C altında tutmak ve çevresel felaketi önlemek için sera gazı salımlarının her yıl %5-10 düzeyinde azaltılması gerekmektedir. Küresel sıcaklık artışı ise şimdiden 1°C’ye ulaşmıştır.

Yeşil kapitalist sektörün oluşumu, enerji verimliliğinin artması ve yenilenebilir enerjinin düşük düzeyde de olsa yayılmasının ortalama sıcaklık artış tahminlerinin azalmasına katkısı oldukça az olmuştur. Radikal bir değişim olmaz ise bu yüzyılın sonunda küresel sıcaklık artışı 4°C ila 6°C arasında olacaktır.

Sadece politikacıları ve yöneticileri tehlike hakkında eğitmek yeterli değil. Enerjinin üretim ve tüketim süreçlerinde köklü değişimler yapılmasını zorlayacak kadar güçlü protesto hareketlerine de ihtiyacımız var.

İklim değişimin aciliyeti benzersiz bir politik dinamik yaratmaktadır. Sosyal değişime ihtiyaç her zaman mazlumlar tarafından hissedilir , ancak bu sefer ilk kez çevresel sayacın geri sayımı sürdürülebilir bir dünya için yapılacak büyük değişimin gerekliliğini göstermektedir ya da insanlık gezegenimizin soğuk yüzü ile karşılaşacaktır.

Böyle bir değişim için mücadele etmek kapitalizmi tehdit edecektir. Yine de bazı insanlar için şirketlerin, otomobil kültürünün, petrol savaşlarının, baskının, (kirliliği de kapsayacak şekilde) herşeyin bulunduğu pazarların olmadığı bir dünyayı düşünmek oldukça zor.


İHTİYACIMIZ OLAN ŞEY “adil bir geçiş”. Wikipedia bu terimi şöyle açıklamaktadır: ”Uluslararası ticari kuruluşlarınca önerilen, çevresel sivil toplum kuruluşları tarafından desteklenen düşük karbon ekonomisine sürdürülebilir ve adil bir geçişin çerçevesi”. Anti-kapitalist bu  tanımdan hoşlanmamışlar, daha radikal bir yeniden tanımlama veya tümü ile farklı terim çağrısında bulunmuşlardır. İklim krizinin aciliyeti hemen harekete geçmemiz gerektiğini teyit etmektedir, aksi halde yenilgiyi kabul etmemiz gerekir.

Fakat önümüzdeki görevler sabır ve politik kararlılık gerektirmektedir. Acil olarak reformlar ve sendikalar ve sosyal hareketler içerisinde “adil geçiş” vizyonun gelişmesi mücadeleye başlamalıyız. Bunu, iş dünyası ve politika elitlerinin baskıyla ve çabaları zayıflatma çabalarıyla  karşılık vereceği bilgisiyle yapmalıyız.

Davamızı ortaya koymak adına “adil geçiş” ile kastedilen farklı yorumları doğru anlamalı,  her bir yorumun nasıl bir rol oynayabileceğini zihnimizde canlandırmalıyız

York Üniversitesinden Steven Tufts bu konudaki yorumları ikisi “tepeden” ve ikisi “tabandan” olmak üzere 4 kategoriye ayırmaktadır.

28

1. Yeşil Kapitalizm: Mevcut durumun korunması olarak da bilinen ve kapitalizm koşulları altında serbest pazarların değişime yol açacağı fikrine  dayalı olan, fosil yakıt kullanımında verimlilik artışı ve yenilenebilir enerjinin gelişmesine yoğunlaşan yeşil inovasyon düşüncesini ödüllendiren yaklaşımdır. Bu düşünceyi savunan elitler için, yeşil kapitalizmin yöneticiler ve sermayedarlarına olumlu yönde artı değer katacaklarını düşünürler.

2. Dünya Savaşı Tarzı Geçiş: Dünyayı kurtarmaktansa daha çok uluslararası rekabet, iklim karmaşası ve kıt kaynaklara  odaklanan, tepeden inme hızlı geçiş.

Bu strateji 1930 ile 1940 yılları arasında görülen  harekete geçme biçimleri üzerine modellenmiştir. Tepeden inme çarpıcı reformların ihtimalini ve hatta olası millileştirme ihtimallerini tartışmaya açar. Ancak düşünsel geçiş “milli çıkarlar” adına iş dünyası tarafından yürütüleceğinden, bu 21. yy. Keynezyen yaklaşım hiçbir demokratik kontrolün olmadığı, düşük ücret, sendikasız ihtihdam olanakları, kamu-özel mega projeler anlamına  gelecektir.

Bu programın bazı elementleri Almanya gibi yerel fosil yakıt yoksunluğu yaşayan ülkelerde hali hazırda ortaya çıkmaktadır. Enerji şirketlerinin gücü ve mevcut fosil yakıt  yatırımlarının büyüklüğü dikkate alındığında Amerika Birleşik Devletleri bu stratejiyi benimsemekte en gönülsüz olacak büyük güç odaklarındandır.

3. Sosyal adalet ile harmanlanmış yeşil kapitalizm:Yeşil iş sahalarının yaratımı düşüncesi,girişimlerde kuzeyden güneye eşitliği desteklemek için karbon vergi uygulması, daha fazla toplu ulaşımının, elektrik ile çalışan araçların, bisikletlerin kullanımı, akıllı kentsel planlamanın, sürdürülebilir tarım metodlarının  hayata geçirilmesi, protesto ve lobi faaliyetleri ile desteklenen yoğun kirliliği önleyecek yasal reformların yapılması ile ortaya çıkacaktır. Bu senaryoda serbest piyasa yasal otoriteler tarafından daha da düzenlenmiş, ancak hala hangi ürün ve hizmetin üretileceğine karar veren bir sistem durumundadır.

4. Organik Enerji Demokrasisi: Enerji demokrasisi için Ticaret Sendikaları (TUED) , İklimi Değil Sistemi Değiştir (SCNC) , Sürdürülebilirlik için Emek Ağı ve İklim Değişikliğine karşı Kampanya gibi gruplar tarafından populerize edilen sınıf bazlı yaklaşımdır.

Bu yaklaşım enerji ve varlık altyapısı ile fosil yakıt kullanımından çıkılarak , çevresel bozulmayı engellemek için yaratılan iş imkanları ile ırkçılık, savaş ve kemer sıkma politikaları gibi alanlarında iyileşmeler üzerinde rol oynayacak işçi ve toplum önderliğinde geçişi savunmaktadır.

İşçi komiteleri enerji soruları, fosil yakıt işlerini yeni endüstrilere dönüştürecek geçiş işçileri, öncelikli çevresel adalet, zenginlerin vergilendirilmesi, asker ve polis kuvvetlerinin fonlarının kesilmesi gibi konularda ulusal bazlı tanınmış kişilerle çalışarak bu süreci yürütmektedirler.

Serbest pazar ideolojisi ve ekonomik gelişme ihtiyacı değil, insanlık ihtiyacı ve ekolojik sürdürülebilirlik sosyal ve siyasi politikaları belirlemektedir.


Bu son dil geçiş vizyonu en iddialı ve tabandan yorumlama şeklidir. Emek mücadelesi ve devrimci ayaklanma tarihiyle beraber Karl Marx ve Frederick Engels gibi devrimcilerin teorilerine bakar. Neoliberal ortodoks yaklaşımlar ve Keynezyen’in çoğunluğuna karşıdır.

Eğer başarılı olursa organik enerji demokrasisi ciddi bir gücü zengin kesimin elinden alacaktır. Ancak bu konuda başarıya ulaşmak, ekonomi ve politika alanlarında -şu anda sahip olmadığımız- gücü gerektirir. Bu durum özellikle daha yoğun işçi sınıfı politik örgütlenmesi ve militant işçi hareketi talebinde bulunabilir. Bu  hareketlerin ikisi de neoliberalizm süresince zatıflamıştır.

“İşte Bu Herşeyi Değiştirir” adlı kitabında Naomi Klein, iklim değişikliğinin yarattığı politik tehdidi sağ kanadın, ”fosil yakıt üreticileri de dahil olmak üzere kimse ile savaşa gerek olmadığını, hala aşamalı ve acısız geçişin mümkün olduğunu” düşünen merkezcilerden daha iyi anladığını iddia eder.

Fosil yakıt şirketleri iklim değişikliğine üzerine politik olarak uygun tepkinin şu anlamlara geleceğinin farkındadır:

  • Ekonomiye yoğun devlet müdahalesi
  • 40 yıllık başarıyla yürütülen regülasyon , vergilendirme politikası , özelleştirme ve serbest ticaretin sonunun gelmesi
  • 27 trio USD karbon varlığın devlet eliyle iade alınması , müsaderesi
  • Enerji sektörünün ulusallaşması ve demokratikleşmesi

Bu da sağ kanadın iklim değişikliğinin etkilerinin red etmek için bu kadar çok çalışmasını açıklamaktadır. Klein, Chicago’daki özgürlükçü Heartland Enstitüsü’nin başkanı Joseph Bast‘dan şöyle bir alıntı yapmaktadır. ”İklim değişikliği (sol için) mükemmel bir şeydir… Zaten yapmak istediğimiz ne varsa yapmamız gerektiğini gösterir”.

Yani, sağ kanat da tembel tembel oturarak enerji demokrasisinin yayılmasını izlemeyecektir. Birçok örnekte olduğu gibi, Yunanistan’da tasarruf karşıtı partinin seçimi kazanması ile edinilen deneyim gösterir ki bankacılar ve politikacılar kıymetli düzenlerine olan her türlü tehdide şantaj ve ekonomik boğazlama ile karşılık verecektir. Benzer şekilde, 1970’lerin başında Şili’de sosyalist başkan Salvador Allende’nin yönetiminde madencilik sektörünün kısmen ulusallaştırılmasına bile geleceğin askeri diktatörü General Augosto Pinochet tarafından yönetilen, ABD tarafından desteklenen bir darbe karşı koymuştur.

Bizim tarafımızın bu gerçeğe gözünü dikip bakması gerekmektedir. Savaşı ve terorizmi sonlandırmak, ücretlerin ve hayat standartlarının düşmesini engellemek ve sera gazı salımlarını altıncı kitlesel yok oluşu engellemeye yetecek kadar azaltmaya dair amaçlarımıza ulaşmak için mevcut statükonun altında “gerçekçi” olanın ufkumuzu daraltmasına izin veremeyiz.

Gerekli olanı yapmak, şirketlerin gücü, devlet ve tüm baskı araçlarıyla çarpışma yoluna girmek anlamına gelmektedir. Bunun için hazırlık yapmamak veya amaçlı bir şekilde tehditkar olamayan politikalar uygulamak, konuya en iyi ihtimalle saf ve bir o kadar da sorumsuzca yaklaşmak olacaktır.


Naomi Klein Basta! dergisine verdiği röportajda şunu savunmaktadır:

Problem şu ki çıkarlarını korumak için harıl harıl çalışan düşmanlarımız, fosil yakıt şirketleri, var. Hakkını vererek, yaratıcılıkla, kirli işler yaparak, kazanmak için ne gerekiyorsa yapmaya hazır bir şekilde mücadele ediyorlar. Karşılarında ise sonuçların tam olarak ne olacağını bilmediğinden kavgaya bile girmekten çekinen aşırı duygusal bir grup var.

Ancak, eğer ekonomik adalet gündemi ile iklim hareketini bir araya getirebilirseniz, gelecek için savaşacak bir kitle yaratabilirsiniz. Çünkü onlar da bu durumdan direkt olarak faydalanacaktır.

Klein haklı. Böyle bir vizyon için insanlar savaşır. Peki bu çerçeveyi nasıl oluşturacağız?

Enerji demokrasisi ihtiyacımız olduğu şekilde tanımlayabileceğimiz ”tam geçiş ” kavramı gibi özlü bir kavramdır .Bu farklı yollar ile yorumlanabilir ve bu yolda da savaşmalıyız.

Enerji kaynaklarının yönetimini ve kontrolünü zengin kesimin eline bırakamayız. Aksi halde ” tam geçiş” hiç bir şekilde gerçekleşemez. TUED’den (Birleşik Krallık’ta bulunan Enerji Demokrasisi için Sendikalar) Sean Sweeney’in da ilettiği gibi, “Sahip olmadığınızı kontrol edemezsiniz.”

Enerji demokrasisi, yenilenebilir enerji altyapısının oluşturulması, herşeyin izolasyonunun sağlanması ve toplu taşımanın yaygınlaştırılması ile milyonlarca iş imkanının nasıl yaratılabileceğidir. Aksi halde, mevcut yönetimden bizim yerimize geçişi yönetmesini istemiş oluruz. Bu mevcut yönetimin asla yeterli olarak yapmayacağı bir şeydir, bu konuda herhangi birşey yapacağı da kuşkuludur.

Dayanışma anahtar kelimedir. Çevre, emek, ırk adaleti ve diğer birçok hareket karşılıklı destekten faydalanacaktır. Güvenilir olmak adına, enerji demokrasisi ırkçılık karşıtlığını, tarihsel eşitsizliği ve ayrımcılığı dönüşümü sağlamak amacıyla olan mücadelede önceliklendirmelidir.

Kamusal hizmet kurullarına meydan okuyabilir ve -şirketlerin etkisindeki bürokratlar değil- yerel enerji komitelerinin topluluklardaki yeni fosil yakıt altyapılarına hayır deme gücüne sahip olmasını talep edebiliriz. Bu karşı çıkış, Quebec’de bulunan Lac Megantic’te şehirlerin içinden geçen bomba yüklü trenlere karşı çıkmak gibidir.

Hiç şüphesiz bu çabalar başta sonuçsuz kalacaktır. Örneğin Teksas’ta bulunan Denton şehrindeki hidrolik kırmaya karşı gruplar bir sene önce bir hidrolik kırma yasağının kabul edilmedisini sağladılar. Ancak bu yasak Teksas hükümeti tarafından geri çevrildi. Ancak yasağın geçmesi için olan bu mücadele, hareketi ulusal düzeyde güçlendirmek için iyi bir örnek oluşturdu.

Peki, nasıl bir ulusallaştırma için mücadele ediyoruz? PetroChina ya da Norveç’in Statoil’i gibi özel muadillerinden biraz farklı hareket eden daha fazla devlete ait petrol tekeline ihtiyacımız yok. Bunun yerine, ulusallaştırma sanayi gruplarının kepenklerini kapatmalı ve geçiş işçilerini yeni işlere yöneltmelidir.

Bu daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Devletlere partnerleri olan şirketlerin gücünü frenlemek ve fosil yakıt sektöründen aşamalı olarak çıkmak adına gerçekten güvenenbilir miyiz? Bunu başarabilecek doğru liderleri seçebilir miyiz?

Yanıt kısa ve tatmin edici değil: hayır. Modern devlet daha iyi iş koşulları yaratmak ve yüzde 1’lik kesimin çıkarlarını savunmak için tasarlanmış durumda. Ancak, seçimleri ve hatta kısıtlı devlet dairelerini, -tüm diğer taleplerle beraber- enerji demokrasisi platformunu genişletmek için kullanabiliriz.

Çalkantılı zamanlar yaşıyoruz. Liderlerimizin, eşitsizlik ve sürdürülebilir olmayan büyümeye dayalı olarak kurulmuş olan bir sistemi dengede tutmak için, çalışan insanlardan ve gezegenimizden kendilerini feda etmelerini talep etmekten başka bir çözümü yok. Birkaç sene önce fazlasıyla radikal görünen artık -polis şiddeti ve baskısından, geçinmeye yetecek bir maaşa ve iklim değişikliğine geniş bir mesele skalası etrafında politize olmuş- milyonlarca insan için sağduyulu bir yaklaşım haline gelmiş durumda.

Zaman, gerçek demokrasi ve insanların kendi gelecekleri üzerine söz sahibi olmasını talep etme zamanıdır.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Michael Ware

Yeşil Gazete için Çeviri: Nilüfer Sezgin Ağaç

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, Socialist Worker)

İnsan Hakları ve Demokrasi mücadelesi veren sivil toplum, devletlerin kıskacında

Kenneth Roth tarafından Foreign Policy‘de kaleme alınan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Eray Uygur‘un çevirisiyle sunuyoruz.

Dünyada sivil toplum üzerine olan bu yazının odaklandığı ülkeler içerisinde Türkiye bulunmuyor. Ancak yazıda bir Türkiye okuması yapmak hiç de zor değil.

***

Tüm dünyada devletler, güçlerini sorgulayan ve onlardan hesap soran sivil grupların gelirlerini engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Sivil toplum yakın tarihin en sert saldırılarıyla karşı karşıya. Dünyanın her yerinde gelişmiş imkanları olan ve bulgularını paylaşarak davalarını savunan güçlü sivil gruplarla yüzleşen devletler, yerel kaynaklar ulaşılabilir olmadığında dahi, bu grupları yurtdışından bağış arama haklarından mahrum ederek susturmaya çalışıyorlar. Afrika’dan Doğu Avrupa ve Asya’ya kadar yöneticiler, bu kısıtlamalara karşı yapılan yerel ve uluslar arası protestoları, yabancıların iç işlerine karışmalarıyla mücadele adı altında savunuyorlar.

Fotoğraf: DIMITAR DILKOFF/AFP/Getty Images
Fotoğraf: DIMITAR DILKOFF/AFP/Getty Images

Sivil toplumun gelirlerinin bu şekilde kısıtlanması riyakârlık ile dolu bir çabadır ve temel ifade ve örgütlenme haklarına aykırıdır. Bu özünde, yönetimlerin organize bir denetim ve gözetimden kaçınma çabasıdır. Eğer dünya bu çabanın başarılı olmasına izin verirse, insanlar kaygılarını dile getirecekleri temel yöntemlerden birinden mahrum kalacaklar ve periyodik olarak seçimler yapılıyor olsa bile demokrasi kelimesinin içi boşaltılmış olacak.

Güçlü ve enerjik bir sivil toplum, hükümetlerin halka hizmet ettiklerinden emin olunmasını sağlar. Sivil gruplar olarak birleşmek, münferit seslerin duyulmasını sağlar ve siyasileri etki altına alma gücünü artırarak hükümetlerin okullar inşa etmesini, sağlık hizmetlerine ulaşım sağlamasını, doğayı korumasını ve kamu yararına olan sayısız adımları atmasını sağlar. Liderler öncelikli olarak kendileri, aileleri ya da eş-dostları için çalışmaya başladıkları zaman, hükümet yolsuzluklarını, suistimallerini ya da yetersizliklerini araştıran, halka duyuran, protesto eden ve düzeltebilen yetkin bir sivil toplum, bir tehdit haline gelir.

Yakın zamanda bu tehdit, daha zorlayıcı bir hal aldı. Özellikle mobil cihazların gelişimiyle yükselen sosyal medya, insanların geleneksel medya unsurlarını pas geçip, bir muhabirin aracılığı olmaksızın geniş kitlelere seslenebilmelerini sağladı. İnsanların sesleri daha geniş dinleyici kitlelerine ulaşabiliyor ve hükümet yanlısı trollerin tüm çabalarına rağmen bu sesleri sansürlemek ya da karşılık vermek gittikçe daha zorlaşıyor. 2010’un sonlarında başlayan Arap ayaklanmaları, 2014’te Ukrayna’da gerçekleşen Maidan devrimi ve Hong Kong’daki Occupy Central hareketlerinin hepsi, sosyal medyayı kullanmakta uzmanlaşan aktivistler ve huzursuz toplum arasında neler yapılabileceğini bize gösterdi. Çin’den Venezuela’ya, oradan Malezya’ya kadar sivil toplum grupları hükümetleri topluma karşı daha sorumlu olmaları konusunda baskı altına almak üzere bu yeni mikrofonu kullandılar.

Bir başka devirde, otokratlar sanki demokrasi varmış gibi davranmak zorunda kalmadan, seçimler olmaksızın bizi yönetebilirlerdi. Ama otoriter yöneticiler bir demokrasi yanılsaması oluşturmak üzere seçimler organize etmeye başlamalarından sonra (bir yandan da oyları ayarlarken), şimdi de seçimler arasındaki dönemlerde otoriter amaçlarını engelleyebilecek yetkin bir sivil toplum oluşmasını önlemek için çalışıyorlar. Sivil grupların hareket alanlarını organizasyon, araştırma ve propaganda yapmalarını sağlayan kaynaklara müdahale ederek daraltan otokratlar, sadece kendilerine hizmet için var olan egemenliklerini tehdit eden hatta sadece eleştiren tüm organize çabaların kökünü kazımaya çalışıyorlar.

Böylesi bir strateji sivil toplum için olağanüstü derecede tehlikeli. Birçok ülke sivil gruplara kayda değer finansal katkı sağlayabilecek bir bağışçı havuzu oluşturacak kadar zengin değil. Otoriteleri eleştiren bir gruba böylesi bir destek verecek kadar zengin bireyler ortaya çıktığında, otokratlar onları sık sık vergi denetimleriyle tehdit ederek, gerekli ruhsatları vermeyi geciktirerek ya da devletle olan işlerine kısıtlamalar getirerek niyetlerinden caydırmaya çalışırlar.

Bu sözüm ona istekli bağışçılar korktuklarında ya da yeteri kadar destek olamadıklarında sivil gruplar doğal olarak aradıkları desteği yurtdışında bulmaya çalışıyorlar. Ve işte devletler tam da bu noktada bazı yenilikler getiriyorlar. Genellikle ilk hareketleri, insan haklarını savunan ya da hükümetleri sorumlu tutan grupların gelirlerinin yabancı kaynaklarını kesmek oluyor.

Hindistan, demokratik geleneklerine rağmen, uzun zamandır bu tekniğin uygulayıcılarından. Yabancıların Bağış Düzenlemesi Kanununa göre bir grubun yurtdışından bağış alabilmesi devletin onayına bağlı. Devletin bu tip bağışlara izin vermeye olan istekliliği sivil grubun çalışmalarının hassasiyetiyle ters bir ilişki gösteriyor: İnsani yardım hizmetleri yürüten grupların bağışları engellenmezken, insan hakları organizasyonlarının bağışları sıklıkla durduruluyor. Çok yakın zamanda, Başbakan Narendra Modi’nin yönetimi altında, çevreci gruplar resmi kalkınma planlarına karşı çıkardıkları zorluklar yüzünden özellikle kurban edildiler.

Bununla birlikte, Hindistan elbette tek zorba değil.

Rusya bu tip kısıtlamaları çok sert bir biçimde uyguladı. Önce yurtdışından bağış kabul eden tüm grupları ‘yabancı ülke lobicisi’ olarak yaftaladılar. (Rusçada bu ifade ‘hain’ ya da ‘casus’ gibi bir ima taşır.) Ardından belirli bazı bağışçıları ‘istenmeyen yabancı organizasyonlar’ olarak yasakladılar ve onlarla iş yapacak herkes için geçerli para cezaları uygulamaya soktular. Yasaklanan bağışçılar arasında National Endowment for Democracy (Demokrasi için Ulusal Gelir Sağlama) ve George Soros’un Open Society Foundation (Açık Toplum Vakfı) da var.

Diğer eski Sovyet devletleri de Rusya’yı taklit etmeye başladılar. Kırgızistan parlamentosu Rusya’dan ciddi biçimde esinlendikleri ‘kendi’ ‘yabancı ajanlar’ kanununu görüşüyor. Kazakistan, sivil gruplar için gelen bağışların hükümet tarafından atanan ve fonların dağıtımı üzerinde takdir hakkına sahip olan tek bir ‘operatöre’ yönlendirildiği bir mevzuatı benimsedi. Beyaz Rusya’da tüm yabancı bağışların ilgili hükümet birimine kaydedilmesi gerekiyor. Bağışın amacı, resmi olarak onaylanmış dar listede yer almıyorsa, birim bu bağışı reddedebiliyor.

Azerbaycan, öne çıkan bir avuç yabancı bağışçıya cezai soruşturmalar açtı, onlarca bağış alan grubun banka hesaplarını dondurdu, insan hakları hareketinin önde gelen isimlerini hapse attı ve tüm yabancı bağışçıların hükümetten ruhsat almasını ve bağış alan her projenin resmi olarak onaylanmasını şart koştu.

Çin’in en önemli organizasyonlarından bazıları, özellikle insan haklarını savunan gruplar, büyük ölçekte dışarıdan gelecek bağışlara bağımlılar. Ama hükümetin yakında yabancı STK’ların yönetimi hakkında bir kanun çıkarması bekleniyor ki büyük ihtimalle bu kanun yurtdışından gelen bağışların daha sıkı bir şekilde kontrol altında tutulmasını sağlayacak. Böylece hizmet dağıtımından ziyade hakların savunulmasıyla ilgilenen organizasyonlar özellikle daha zayıf kalacaklar.

Bazı Afrika rejimleri bu tip çabaların en uç örneklerini sergiliyorlar. Etiyopya 2009 yılında insan hakları ya da hükümetin denetimi konularında çalışan tüm grupların yurtdışından aldıkları bağışları gelirlerinin %10’u ile sınırladı. Böylece pratikte hükümetin yönetimini izleyen organizasyonların çoğunu engellemiş oldu.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin 2007 seçimlerinden sonra çıkan şiddet olaylarından dolayı resmi görevlilere kovuşturma açmasını destekleyenleri ‘dış mihrakların planlarını destekleyenler’ olarak niteleyen Kenya da Etiyopya’ya benzer bir şekilde %15’lik bir kısıtlama öngörüyor. Angola bir hükümet birimi tarafından onaylanmamış yabancı tüzel kişilerden bağış alınmasını yasakladı. Fas ise bir akıllı telefon uygulaması aracılığıyla vatandaş gazeteciliğini geliştirecek bir atölye çalışması organizasyonu için yurtdışından bağış kabul eden beş sivil toplum aktivistine ‘İç güvenliğe zarar vermek’ iddiasıyla soruşturma açtı.

Latin Amerika’da, Venezuela Yüksek Mahkemesi yurtdışından bağış kabul eden bütün grupların ‘ihanet’ ile yargılanabileceğine karar verdi. Daha sonradan hükümet yanlısı çoğunluk tarafından yönetilecek olan millet meclisi ise aynı dönemde, korkularının açık bir göstergesi olarak, ‘siyasi hakları savunan’ ya da ‘devlet birimlerinin çalışmalarını izleyen’ bütün grupların uluslararası yardım almasını yasakladı.

Kendi yönetimlerini izleyen sivil grupların yabancı bağışçılara erişimlerini kısıtlayan tüm otokratlar bunu genellikle ‘yabancıların iç işlerine karışmasıyla mücadele’ adı altında açıklıyorlar. Buna rağmen aynı hükümetler yabancı yatırımları ve yabancılarla yapılacak ticaret anlaşmalarını aktif olarak destekliyorlar. Aynı zamanda, iş yaptıkları şirketlerin kendileri için yararlı kanun ve düzenlemeler için lobi yapmalarına ve kamu düzeniyle ilgili tartışmalarda yer almalarına izin veriyorlar. Bu otokratların birçoğu kendileri ve zaten devletin sağlaması gereken hizmetleri sağlayan yardım grupları için yabancı yardımını hevesle ve ısrarla istiyor. Bu yardımlar beraberlerinde bazı şartlarla gelseler bile.

Ne gariptir ki sivil toplumun yurtdışından bağış alma hakkını kısıtlayan aynı devletlerin birçoğu, kendi uluslararası imajlarını parlatmak için lobicilere ve halkla ilişkiler firmalarına tonla para harcıyorlar. Parasızlık çeken sivil toplum grupları ülkelerinde süre giden baskı rejimlerini hafifletmeye çalışırken, Rusya, Çin, Mısır ve Azerbaycan gibi devletler rejimlerine daha mülayim bir görüntü verebilmek için sadece Washington’da milyonlarca dolar harcadılar. Anlaşılan o ki sınır ötesi bağışlar konusundaki endişeleri, bağışların hükümet cephesini mi yoksa hükümeti izleyenleri mi desteklediğine dayanıyor.

Yeni kısıtlamalarını meşru göstermeye çalışan otoriter hükümetler, kendilerini sıklıkla kurulu demokrasilerin politikalarıyla kıyaslarlar. Örneğin bazı demokrasiler siyasi adayların yurtdışından destek almalarını engellerler. Ama sivil grupların yurtdışından bağış almasını engelleyen kısıtlamalar seçim bağlamından çok daha ileriye uzanıyor.

Bu kısıtlamalar sivil toplumun seçimlerle ilgisi olmayan çok çeşitli birçok sorun hakkında sesini duyurmasını ve organize olmasını sınırlıyor. Birleşmiş Milletler özel raportörü Maina Kiai’nin 2013 yılında yayınladığı raporda açıkladığı gibi, ne uluslararası insan hakları kanunu ne de herhangi bir aklı başında demokrasi anlayışı bağımsız grupların yurtdışı bağış arama çalışmalarına getirilen bu kısıtlamalara izin verir.

Diğer örneklerde, devletler A.B.D.’deki Yabancı Temsilcilerin Tescil Yasası gibi kanunları yürürlüğe sokuyorlar. Bu kanuna göre kurumların bahsi geçen yabancı devlet hesabına çalıştığının kayıt altına alınması gerekiyor. Ama bu kanun sadece yabancı devletin ‘lobicisi’ olan ya da o devletin ‘kontrolünde’ çalışan kişi ya da tüzel kişileri kapsıyor. Sivil gruplara yapılan katkıların yok denecek kadar azı uzaktan kontrollü bir kurum ilişkisi kuracak kadar yeterli oluyor. Dahası, birçok durumda, yabancı bağışçı bir devlet değil özel bir birey ya da vakıf oluyor.

Aralarında Kamboçya, Mısır, Tacikistan ve Hindistan’ın da bulunduğu bazı devletler sivil gruplara yapılan yurtdışı kaynaklı katkıların kısıtlanmasını terörizmle mücadele adı altında meşrulaştırıyorlar. Çin, Pakistan ve Bangladeş de terör tehdidini öne sürerek benzer yabancı-bağışçı kısıtlamalarını içeren tedbir taslakları hazırlıyor. Ama terör örgütleri faaliyetlerini finanse etmek için gönüllü organizasyonlar adı altında kolayca para bulabildiklerinden, ayrıcalık gösterilen uygulamalar diğer endişeleri tekrar ortaya çıkarıyor.

Sivil toplumun yurtdışı bağışçılara erişimini kısıtlama çabaları şeffaflık ya da iyi yönetimle açıklanamaz. Bu çabalar yönetimin organize bir şekilde denetlenmesinden kaçınılması ve yerel kaynaklar olmadığında ya da korkutulduklarında yegâne kaynak olarak geriye kalan bağımsız bağışçıların engellenmesidir. Eğer hükümetler gerçekten toplumlarını yabancı kaynaklardan mahrum bırakmak istiyorlarsa Kuzey Kore gibi inzivaya çekilebilirler. Ama bu devletlerin asıl arzuladığı, yararlı gördükleri ticari kaynaklar ve uluslararası yardımlara izin verirken, kendilerinden hesap sorulması için kullanılabilecek kaynakları kısıtlamak. Ticari ve vakıf bağışları arasında ya da kendilerine ve sivil gruplar yararına yapılan yardımlar arasında gözetilen tüm yönetimsel ayrımlar, oldukları gibi okunmalıdır: Bu ayrımlar, vatandaşların ifade ve örgütlenme özgürlüğü haklarını ve kendilerine karşı sorumlu bir devlete sahip olma haklarını engelleme çabasıdır.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Kenneth Roth

Yeşil Gazete için Çeviri: Eray Uygur

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, Foreign Policy)

Bursa’lı Kadınlar’dan, “Bir çıplak cesete daha tahammülümüz yok!” isyanı

Özgecan Aslan’ın katledilişinin yıldönümünde kadınlar, barış, kardeşlik ve özgürlük taleplerinden vazgeçmeyeceklerini söyledi.

Bursa Kadın Platformu’nun çağrısıyla 12 Şubat Cuma Günü saat 18:00’de Heykel önünde Özgecan Aslan’ın katledilişinin yıldönümü nedeniyle toplanan kadınlar, erkek devlet tarafından işlenen kadın cinayetlerine karşı basın açıklaması gerçekleştirdi.

13

Geçen sene Mersin’in Tarsus İlçesinde bindiği minibüsün şöförü tarafından saldırıya uğrayıp öldürülen Özgecan Aslan’ın katledilişinin yıldönümünde Heykel önünde toplanan kadınlar içerisinden Bursa Kadın Platformu adına basın bildirisini okuyan Öznur Koyuncular Keskin, kadın katillerinin devlet-yargı işbirliğiyle tahrik indirimlerinden yararlandığını hatırlatarak; “Devlet-yargı işbirliğine karşı Kadın örgütlerinin takibi, kadınların isyanı ve öfkesinin altında gerçekleştirilen Özgecan Aslan duruşmaları sonucunda 3 Aralık 2015 tarihinde 3 sanığa da müebbet hapis cezası verildi. Fakat Özgecan ne ilk ne de son olacak.

Biz kadınlar her gün teker teker öldürülmeye devam ediyoruz, ölümden kurtulanlarımız tacize, şiddete, tecavüze uğruyor, her gün 5 kadın erkekler tarafından katlediliyor, son 13 yılda 1.582, 2014 yılında en az 290, 2015 yılı şubat ayından 2016 yılı Şubat ayına kadar 282 kız kardeşimiz katledildi. Her 5 kadından 1’i tacize ve tecavüze uğruyor. Kadın cinayetlerinde Avrupa birincisi, Dünya üçüncüsüyüz. “ şeklinde konuştu.

“Kadınların barış içinde eşit ve özgürce yaşayacakları bir dünyayı biz kadınlar hep birlikte kuracağız.”

Suruç’ta ve Ankara’da “Barış” derken canlı bomba tarafından öldürülen kadınlara değinen Keskin;

“7 Haziran seçimleri sonucunda Saray tarafından başlatılan savaşta, çıplak cesedi yerde sürüklenen kadınlar, çocuklarının cansız bedenlerini buzdolaplarında saklamak zorunda bırakılan kadınlar,evinde polis tarafından vurulan kadınlar, evinin önündeki merdivenlerde vurulan hamile kadınlar, sokakta vurulan ve sokağa çıkma yasağı nedeniyle cesedi 7 gün boyunca sokakta bırakılan kadınlar, bodrumlarda ambulans gelmediği için ölüme terk edilen kadınlar…

Saray’ın başlattığı savaşın da en büyük mağduru yine kadınlar, en büyük bedelleri ödeyenler yine kadınlar, ister Kürt, ister asker ve polis olsun, ölümünün ardından ateş yine Türk ve Kürt annelerinin yüreğine düşüyor.” Şeklinde konuştu.

Kadınların, kız kardeşlerinin sokak ortasında, evinin önünde öldürülmesine, çıplak cesetlerinin yerde sürüklenmesine, teşhir edilmesine, bodrum katlarda bombaların hedefi olmasına artık tahammüllerinin kalmadığını anlatan Keskin’in “Sizin savaş naralarınıza karşı barış, kardeşlik, özgürlük taleplerimizi yükseltmeye devam edeceğiz. Evde, işte, sokakta kadınların barış içinde eşit ve özgürce yaşayacakları bir dünyayı biz kadınlar hep birlikte kuracağız” sözleri sonrasında kadınlar, sloganlarla eylemi sonlandırdı.

 

Haber ve Fotoğraf: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

Kızıltepe Permakültür’de 2. hafta

Kızıltepe Permakültür’de 1. hafta

***

Geçen hafta Bayramiç’te Ipad’ime internet için data hattı almak istedim. İsteğim aylık 1 Mb alıp çıkmakken satıcı adam beni 1-4-5-10 MB’lik kampanyalı seçeneklere boğdu, ben de sıkıldım, kampanya varsa kesin bi bişey vardır diye huylandım, bin tane soru sordum. Adam “Nereden geliyorsunuz?” dedi-cevabı bilerek. Söyledim, “İstanbullular çok şüpheci oluyor ya…” dedi. “Biz hepimiz böyleyiz işte İstanbul’da, manyağa çeviriyorlar bizi” dedim, güldük geçtik ağlanacak halimize.

Kapı kilitlemeden oturmak, birilerinden “Ayıp olur şimdi” demeden iyilik istemek, ihtiyaç halinde komşunun buzdolabını, çamaşır makinasını kullanmak, evden çıkacak durumda olmayan arkadaşın için ‘hazır Bayramiç’teyken alışveriş yapmak’ küçük yer alışkanlıkları daha çok. Büyük şehirde neden olmuyor? Altyapı gelişmiş olduğu, herkes işini kendi görebildiği için belki; ama biz de teşvik etmiyoruz, odağımız sadece kendi hayatımız oluyor. Ben bu samimiyeti ve dayanışmayı şehre de taşımaya çalışıyorum ufak ufak.

Keş, Çağrı ile birlikte poz veriyor
Keş, Çağrı ile birlikte poz veriyor

Geçtiğimiz hafta Sevinç Abla’ya yabani ot toplamada yardım ettikten sonra zeytinleri budayıp, dalları keçilerine götürdük. Yukarıda da göreceğiniz ‘Keş’ çok kafa bir keçi (ki bence adı yine 3 harfli başka bir şey olmalıymış, karakteriyle mütenasip!). Kafa keçi ne demek? Anlatılmaz, tanışmak lazım… Bileğimdeki boncukları yolmaya çalışan, pelerinime kedi gibi sürtünüp kafasını gömen, Hüsamettin Abi’ye coşkuyla tos atan, Çağrı’yla aynı onun gibi gülerek vesikalık çektiren komik bir yaratık. Belki de bunlar olağan keçi davranışlarıdır, bilmiyoz, şehirliyiz ya!

Hüsamettin Abi ile Sevinç Abla’nın keçileri

Keçi demişken… Küçük yerlerde cami hoparlörlerinden genelde cenaze, düğün ya da deniz seferlerinin anonslarının yapılmasına denk geldim ama bu seferki farklıydı:

9

“x köyünden y kişisi, z adet keçisini/koyununu satmaktadır”. Böyle anlarda bir film karesindeymişim gibi hissediyorum.

Kırsalda doğanın sözü geçiyor. Tüm işler hava durumuna göre belirlenmek zorunda. Yağmurun geleceğini biliyorsan planlamanın ölçeği ‘Çamaşırları toplamalıyım’dan ‘Kiremitleri onarmalıyım’a varabiliyor. Dışarıda bekleyen odunları vaktiyle içeri alman, yaşlarsa kurutman gerekiyor. Yağışsız günlerde dışarıda yapılacak işlere öncelik verilirken, yağmurlu/karlı günlerde işler kapalı mekanlara kayıyor; bostan çiti çakmak yerine, evin tavan süpürgeliklerini çakmak, üzümsülerin nereye dikileceğini planlamak gibi.

1
Mustafa ile Aylin, üzümsü çalıştayında

Her sabah yağışölçer ile yağış miktarını ölçüyoruz. Benim bulunduğum 2 hafta içinde 0 ila 35 mm’yi gördük. Yılın hangi döneminde ne kadar yağış düştüğünü bilmek, kırsalda yaşayan herkes gibi Kızıltepe için de önemli. Beklenmedik uzun yürüyüşlere de hazırlıklı olmak gerekiyor. Eve giden toprak yol balçık olduğu için arabayı ana yola yakın park edip, oradan elimiz kolumuz, sırtımız pazar alışverişi ve öteberiyle yüklü bir halde yürümemiz gerekti mesela.

Eve yürürken
Eve yürürken

Kızıltepe’deki ilk günlerimde, yeşil yeşil arsalardan geçerken birden koca bir kumluk dikkatimi çekti. Dağda kumsal?? Hayal gücü geniş bir köylünün fantastik projesi mi acaba? Saf saf “Buraya kum mu dökmüşler?” diye sordum ve böylece sürülmüş toprakla sürülmemiş toprağın farkını net biçimde görmüş oldum. O çıplak, değerini kaybetmiş topraktan bir beklenti var mıdır hala bilmem ama üzerine havlu atılıp güneşlenilebilir, yağışlarda da akan toprak kanosu yapılabilir bence.

11

Burada zaman televizyon izleyerek geçmiyor. Vaktimizi ve beyin hücrelerimizi uçurtma uçurmaya, karda oynamaya ya da genel olarak bir şeyler üretmeye ve onarmaya saklıyoruz. Permakültürle ilgili filmler izleyip sera/bostan/kompost/malç yapımına kafa yoruyoruz. İstanbul’dakilerin sağlıklı gıdaya ulaşma hakkı var mı, kırsaldakiler şehirliler için gıda üretip onların işlerini kolaylaştırmalı mı yoksa şehirli sıkıştıkça kendi gıdasını üretmek için kamçılanır mı sorularından yola çıkıp ekofaşizmi tartışmaya başlıyoruz.

Termal hatırası!
Termal hatırası!

İki hafta sonunda, akan sıcak suyla yıkanma özlemimiz bizi Çan’da termal otele kadar götürdü. Köyde yaşayan arkadaşlarımın şehre gelince banyolara doyamamalarını şimdi anladım. Termal banyo kısmı güzel de havuzda 37 derece su iyi gelmedi bana, başım döndü vallahi. Üzerine yaptırdığım kil maskesi işin kreması oldu, bebek gibi yumuş çıktık tesisten.

Dolu dolu bir 2 haftaydı, huzurla ayrılıyorum. İki hafta yetmiyor şüphesiz bir yeri tanımak, hayatını nasıl kurmak istediğini netleştirmek için. Kendime ve toplulukla yaşama dair gözlemlerim var elbet ancak bunları paylaşmak için erken belki de. Düşünce denen şey geçici, değişken. Bir zaman daha geçsin bakalım. Ben yine şehre döneyim, sonra yine özleyeyim buraları, yine geleyim.

Kızıltepe Permakültür’de 1. hafta

12

 

 

Ceylan Yurdakuler

Ceviz, don ve Bodrum Kat’taki ölüler…- Gülsen Yüksel

Gülsen Yüksel’in bu yazısı radikal.blog’dan alındı

Mahalleli mutlu. 19 tl’ye düştü ceviz. Tekstilcinin kapı önüne yığdığı erkek-kadın donları da yok satıyor.

Ucuz ceviz, ucuz don! Bi nefes oldu mahalleye.  Büyük market zinciri üç hafta üst üste 29 tl’den indirdi, kapı önüne yığdı cevizleri. Cadde hareketli gelip geçen el atıyor, cevizler şıkırdadıkça içimiz ısınıyor. Hemen yanıbaşındaki tekstilcinin donları ise kapış kapış. Bekar öğrenciler, yeni göçmenler, yaşlı amcalar-teyzeler, beslenmeye takık ev kadınları, kuaförden çıkan bakımlı kadınlar neredeyse herkes bir el atıyor önce dona, sonra cevize. Geliş yönüne bağlı bazen önce ceviz sonra, don tezgahı.

Poşete dolduruyorum cevizleri, kararında. Yaşlı kadın “korkma kızım al, ben aldım, çok güzel çıktı cevizler” diyor. Ceviz üstüne dönen muhabbet don tezgahında da sürüyor. Görüş alış-verişleri, uçuk-kaçık donlarda kıkırdaşmalar, dondurucu havada ucuza kapatmanın hem mideyi hem kıçı korumanın heyecanı mahalle dizilerini aratmıyor.

Nalburdan aldığım turuncu saplı ceviz kırıcıyla birlikte bambu tabağıma boca ediyorum cevizleri. Ceviz kırıcının sapları çok doğal. Satıcı “fındık da kırabiliyor” diye beni kandırmış ama içten içe kızsam da üstünde durmuyorum. “Altı ay her gün bir avuç ceviz yenildiğinde kötü kolestrol düşüyormuş”  diyor annem! “‘Benim kolestrolüm yok anne!” demiyorum.  Turuncu sapları çok beğeniyorum, vintage gibi görünüyor diyorum içimden.

Yazıyı yazarken, “mahalleli mutlu-ben mutlu, ‘Bodrum kat’mış, savaşmış, kimin umurunda?” diye yazacakken aklıma düşüyor. “Yok öyle değil” diyorum. Bunca kötülüğün içinde “mutlu olma çabası bizimkisi”.  Tutunmak hayata. Otundan böceğine, cevizinden, donuna… Ya da öyle olsun istiyorum. Yoksa savaş varken niye “ceviz”e meyledelim.

Cam önündeki kuşlar, buharı tüten yemek, gülen bi çocuk, sevimli hayvanlar, muzip bebek fotoları ve videoları, “Doğu’daki savaş”tan daha çok “tık” alıyor. Hem de siyasete teşne kişiler tarafından… “Etkisiz eleman” olduklarını düşündüklerinden olsa gerek diyorum. Podyumda silahlar bu defa. En sahicisinden.

Facebook’ta dün gece arkadaşım “Geziciler nerede?” diyordu. Herkes face’den kayboldu, niye yazmıyorlar olan biteni? “Üçüncü bodrum katı” diye geçiyor başlıklar sosyal medyada. Yanıt vermiyorum ama Doğu’da “kaskatı ölüm” kokuyor her yer, “ateşten kor” evler, kalpler, yürekler.  El atmak, ses vermek bu yüzden zor.  Ölümüne her şey. Yine de belki “İstanbul ışıklarını” yakıp söndürebilir her gece… İki tarafa da “savaşı bitir” diye. Biliyorum, hümanizmi sevmiyor gerilla, işe yaramadığından mı nedir.

Bodrum kattan çıkarılanların fotoğraflar düşüyor facebook’a. Kürtler paylaşıyor. Beyoğlu’ndaki dükkanlardan kimi bilindik ucuz markalardan alınmış kareli gömlekler erkeklerin üzerinde.  Etekli kadın sereserpe yanık bedeniyle.  “Sivil bunlar” diyorum kendi kendime. Hani “mekaplar” nerede? “Savaşı şehre taşımayacaklardı” diyor yorumcu. “Ses ver siviller ölüyor” diyor Kürtler… Diyarbakır’da vurulan 16 yaşındaki Mahmut Bulak’ın halası, “Ben gerillayım gelin beni de vurun” diye vurunuyor, canhıraş. “Ateş düştüğü yeri yakıyor” diyor mahalleli, cevizleri üçer beşer market poşetine doldururken.

Oysa biliyorum ceviz başında, ölüye sevinen yok, savaşa sevinen yok… Aslında “sevinen”in kalbi de travma diyor radyodaki ses. “Bu kadar mı taş kalbimiz” dizi repliği olduğunda herkesin kalbi aynı çarpardı odalarda diyor genç kız.

“18 yaşından küçükler öldürülmesin diye kanun çıkarılsın” diyor çocuğunu kurban veren İbrahim. Sanki kulağıma öyle geliyor, gürleyen gök, çakan şimşekle birlikte. Bugün Mahmut diye incecik boyunlu bi çocuk ölmüş, sırtı tülbentli.  “Çocuklar ölmesin, maça gelebilsinler” süssüz püssüz pankartı, toprak olan çocuklar kadar iç burkucu.

Savaş… Bizim memlekette. Açlığımız, kıçımızı toparlama isteğimiz “barış”a…Mahalleli mutlu. 19 tl’ye düştü ceviz. Tekstilcinin kapı önüne yığdığı erkek-kadın donları da yok satıyor.

Gülsen Yüksel – www.radikal.com.trgülsen yüksel