Ana Sayfa Blog Sayfa 3501

SGK’nın tüm kişisel verileri sattığı iddiası mahkeme tarafından tescillendi

TBMM’de ‘Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı’nın görüşüldüğü dönemde, CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel’in SGK’nın halkın kişisel verilerini 65 milyon TL’ye özel bir firmaya sattığı iddiası mahkeme kararıyla tescillendi.

Milliyet’ten Meriç Tafolar’ın haberine göre CHP’li Özgür Özel, SGK’nın hastaların mahrem bilgilerini sattığına ilişkin bir değerlendirmenin ardından söz alarak, “SGK bu bilgileri eski (ANAP) milletvekili Burhan İsen’in Datamed adlı firmasına sattı. İlaç Takip Sistemi’ne bir doktor ajan olarak sokuldu ve sistemdeki bilgiler çalındı. Dataları alan firma ilaç vurgununa yöneldi” ifadelerini kullandı.

10

İsen’in bu iddiayı mahkemeye taşıması ve Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin Özel’in mahkemeye SGK Sayıştay Denetim Raporu’nun ardından davayı reddetmesi üzerine iddia mahkeme tarafından tescillenmiş oldu.

Bu sözler üzerine Burhan İsen, Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak, Özel’in kendisini karaladığını savundu ve 50 bin TL manevi tazminat talep etti.

Özgür Özel ise sözlerinin Burhan İsen’in kişiliğine değil, kamu kurumlarınca yapılan işlemlerin usule ve hukuka aykırılığını belirtmeye dönük olduğunu, İsen’i değil SGK nezdinde yaşanan usulsüzlüğü dile getirdiğini kaydetti.

Özel, mahkemeye sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun ve dönemin Çalışma Bakanı Faruk Çelik’in ifadelerini, Sağlık Komisyonu tutanağını, bazı soru önergelerinin yanıtlarını ve İDM firmasından Türkiye’deki tüm eczacıların cep telefonlarına gönderilen SMS örneğini sundu.

İsen’in itirazı üzerine Özel, mahkemeye SGK Sayıştay Denetim Raporu’nu da sundu. Raporda, “Genel Sağlık Sigortası (GSS) verilerinin yasal dayanağı olmadan, ücret karşılığı üçüncü kişilerle paylaşıldığı, firmanın İsen’e ait Datamed olduğu” belirtildi.

Mahkeme, davanın reddi yönünde karar verdi.

 

(Milliyet)

Baykal, “PYD’ye müdahaleyi doğru buluyorum”

CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın ‘Tarafsız Bölge’ programına katılan gazeteci Deniz Zeyrek ve Hande Fırat’ın sorularını yanıtlayan CHP eski genel başkanı Deniz Baykal, “Azez-Halep hattını açık tutmak için bombalanmasını doğru buluyorum” dedi. Baykal, programda söylediği “Halep Sünni kentidir” sözlerine ilişkin eleştirilere yönelik “Mezhep söylemi benim çok rahatsız olduğum bir söylem. Ortadoğu’da ortaya çıkan tablonun beni en çok rahatsız eden konu budur. Gönül ister ki IŞİD değil orada bizim alıştığımız türde bir Sünni İslam ortaya çıksa” ifadelerini kullandı.

Deniz Baykal’ın konuşmasından satır başları şöyle;

9

“Azez-Halep hattını açık tutmak için Türkiye’nin bombalama hakkı vardır. Şu anlık bu bombalamaların etkili olduğu anlaşılıyor. Güneyden Halep’e sızma planı olduğu anlaşılıyor. Halep Sünni İslam kentidir. Bu kenti Rusya’nın, Esad’ın himayesine teslim etmek üzerine bir politikayı çok ciddi sorgulamak lazım.

Niye göçüyor insanlar? Orada Halep’te bir katliam var. Tarihi kimliği değiştirecek süreç yaşanırken ‘durun’, ‘bekleyin’ veya ‘izleyin’ demek doğru olmuyor.

O hattın açık olması Halep’ten bir göç dalgasının yönelmemesi açısından çok önemli. Olay PYD olayı değil, Halep olayıdır. Olay Şii kuşatmasıdır.

 

Hükümetin Türkiye’yi savaşa sokması üzerine kaygı var. Bu doğru bir kaygıdır.

Ortadoğu’da artık gücü yeten gücü yetene. IŞİD’le mücadele etmeye geliyorum diyor, Bayırbucak Türkmenlerini bombalıyorlar.

Türkiye’ye sahip çıkmak lazım. Yeni bir savaşa doğru bizi sürükleyebilir. Buna engel olmaya çalışalım. Parti olarak biz soralım vatandaş sandıkta sorsun.

Esad gitmeli diye başladı amerika şimdi kalsın noktasına geldi. Hükümette öyle. Bu yanlışları yapmayan bir CHP var.

1 Mart tezkeresine biz karşı çıktık. Tony Blair, Irak’ta yapılan müdehaleyle IŞİD’in ortaya çıktığını söyledi. Biz “yanlış” dedik. O gün karşı çıktık.

1 Mart tezkeresi Amerika’nın Ortadoğu’ya yapacağı müdahalede Türkiye’yi kullanma politikasıydı. Toprağımızın kullanılmasına izin vermek de bir savaş ilanıdır. Irak’a müdahale uluslararası hukuka aykırıydı.

1 Mart tezkeresine niye ‘evet’ dediler? Bir, büyük para alacaklarını düşündüler. İki, Ortadoğuyu birlikte masaya oturururuz şekillendiririz diye düşündüler.

Cumhurbaşkanın zihnini arkasında o var. 1 Mart tezkeresini çıkaramadık, giremedik. “Şimdi gireriz” diye düşünüyor. Herkes ben askerimin postalını sokmam diyor. Bir uçak düştü şimdi uçağımızı sınırın diğer tarafına geçiremiyoruz.

Mezhep söylemi benim çok rahatsız olduğum söylem. Ortadoğu’da ortaya çıkan tablonun beni en çok rahatsız eden konu budur. Maalesef Ortadoğu’da milli ve siyasi kimlik kalmamıştır. Mezhep kimliğine indirgenmiştir. Böyle bir dinamiğin Türkiye’ye yansımasından kaygı duyuyorum. İktidarı bu konuda duyarsız olmakla, mezhep dinamikleri siyasete taşımakla suçluyorum. Ben mezhep dediğim de “vay öbürünü düşünüyor” gibi düşünüyorlar.

Gönül ister ki IŞİD değil orada bizim alıştığımız türde bir Sünni İslam ortaya çıksa. Sünni alanda IŞİD’leşti. Bu da fevkalede vahim bir gelişmedir. Biz bu iki gelişme karşısında kendimizi yabancı hissediyoruz. IŞİD, Sünni olarak anlaşılabilir bir konumda değildir.

Ben Cumhuriyet Halk Partisi’ni görmek istediğim yerde göremiyorum. Bizi İktidara zıplatacak kolay çözümler arandı. CHP sorgulanmaya başlandı. Bunların aşılması gerektiği düşünüyorum. Elbette yeni şeyler söylemek lazım. Ama bizim klasikleşmiş ilkelerimizi atmaya çalışmak şaşkınlık olur. Partinin bir toparlanmaya ihtiyacı var. HDP ile AKP arasında bir sarkaç olmak bizim işimiz değil.

Partide şikayet konuları değişmedi hatta artar halde. Seçime kadar bir süre var. Hızla değerlendirmek gerekiyor. Köklü bir değişme ihtiyaç olduğu açık. Sayın Kılıçdaroğlu’nun da bunun farkında olduğunu biliyorum”

 

(T24)

Artvin Cerattepe’de müdahale başladı

Yeşil Artvin Derneği, bu sabah sosyal medya hesabından yaptığı açıklama ile Cerattepe’de müdahalenin başladığını ve tüm kesimleri desteğe çağırdığını duyurdu.

6

Dün akşam Artvin Cerattepe’ye yapılması planlanan madene karşı nöbet sürerken çevre illerden jandarma takviyesi yapıldığı bilgisini alan bölge halkı herkesi nöbete ve direnişe desteğe çağırılmıştı.

Artvin Cerattepe’ye yapılmak istenen madene karşı 21 Haziran 2015’ten beri kesintisiz olarak devam eden nöbetin 239’uncu gününde çevre illerden jandarma takviyesi yapıldığı bilgisi geldi. Erzurum ve yakın ilçelerden alınana takviye kuvvetlerle nöbet alanına saldırılacağı bilgisini alan bölge halkı iste başta Artvinliler olmak üzere tüm yaşam savuncularını direnişe ve dayanışmaya çağırdı.

7

Kent merkezine yakın bir nokta olan Atmaca mevkiinde 15 Şubat Pazartesi saat 20.00’dan itibaren nöbete başlayan Artvinliler olası bir saldırı durumunda nöbet alanına doğru harekete geçecekler. CHP Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan da nöbete destek vermek üzere Atmaca mevkiinde.

Bayraktutan’ın parti programı çalışması için Artvinde bulunduğu ve çevre illerden güvenlik kuvvetlerinin kente intikal ettirilmesinin ardından Ankara´ya dönüşünü iptal ettiği öğrenildi.

8

CHP Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan Artvin’de yayın yapan Radyo08´e yaptığı açıklamada durumun ciddi olduğunu, Artvin´e yapılan yığınağın Güneydoğu´daki operasyonlara benzer bir izlenim yarattığını belirtti. Bayraktutan:”Artvinliler ormanlarını korumak için hukuki çerçevede mahkeme kararlarına saygılı olarak mücadele vemektedir. Artvinliler ormanı devletten koruyor. Artvinliler hiçbir siyasi ayrım yapmadan bu mücadeleyi veriyor. Yaklaşık 200 araç ve 1000 kişi şu an Atmaca mevkiinde gecenin soğuğunda nöbet tutuyor. Artvin var olma veya yok olma mücadelesi veriyor.” dedi.

Artvin Milletvekili Bayraktutan Ankara´ya dönüşünü iptal ettiğini söyleyerek Artvinlilerle beraber bu mücadeleyi gücünün yettiğince, nefesi tükenene kadar sürdüreceğini söyledi. Bayraktutan,”Bu kente bir borcumuz var!”diyerek “Bütün varlığımızla Artvin´i, Artvinlileri ve doğamızı korumaya geldik.” dedi.

Öte yandan Artvin´e çevre illerden güvenlik kuvvetlerinin takviyesi sürüyor. Gelen bilgiler arasında Valilik konutu ve kamu binalarındaki güvenlik görevlilerini sayısını artırıldığı ileri sürüldü.

 

Fotoğraflar Yeşil Artvin Derneği facebook hesabından alınmıştır

(Yeşil Gazete08Haber, Jiyana Ekolojik)

Tarımda ipler biyoteknoloji endüstrisinin elinde

Aralarında Çiftçi-Sen’in ve Tarım-Or-Kam-Sen’in de bulunduğu dünya çapındaki çok sayıda örgüt Birleşmiş Milletlet Gıda ve Tarım Organizasyonu’nun (Food and Agriculture Organization of the United Nations – FAO) “Tarımsal Biyoteknolojilerin Sürdürebilir Gıda Sistemleri ve Beslenmedeki Rolü” konusundaki sempozyumuna ilişkin  bir bildiri yayınladılar.

1

Bildiride “FAO’nun önceliklerini açıkça belirlemesinin zamanı gelmiştir. FAO, şirketlerin kendi biyoteknoloji ajandalarını dayatmalarına izin vermeden dünyayı doyuracak ve gezegeni soğutacak ekolojik tarım ve gıda egemenliğinin yolunu izlemek zorundadır” ifadelerine yer verildi.

Karasaban.net’de Zehra Biçer’in çevirisi ile yayınlanan bildirinin tam metni şu şekilde;

Rows of a Carrot Field
Rows of a Carrot Field

“Çiftçi ve diğer sivil toplum örgütlerinin temsilcisi olarak aşağıda imzası olan biz erkekler ve kadınlar, Roma’da FAO genel merkezinde 15-17 Şubat 2016 tarihleri arasında yapılacak olan FAO’nun “Tarımsal Biyoteknolojilerin Sürdürebilir Gıda Sistemleri ve Beslenmedeki Rolü”(1) konusundaki Uluslararası Sempozyumuna ilişkin endişelerimizi ve uyarılarımızı ifade ediyoruz

Bizim FAO’nun bu sempozyumu neden düzenlemeye karar verdiği ve niçin şimdi düzenlediği konusunda endişelerimiz var. Biz, FAO’nun2010’da Guadalajara, Meksika’da düzenlediği Gelişmekte olan Ülkelerde Tarımsal Biyoteknolojiler üzerine Uluslararası Teknik Konferansta biyoteknoloji şirketlerinin gizli ajanı gibi davrandığı son talihsiz girişimini hatırlıyoruz.(2)

FAO’nun, tam da bu şirketlerin kendi aralarında ticari tohum sektörünün daha da az elde toplanmasına neden olacak daha fazla birleşmeler üzerine konuştuğu bir dönemde, bir kez daha aynı şirketleri kollayacağından endişe ediyoruz. FAO özel sektörün ideolojik yaklaşımlarının destekleyicisi olmaktan ziyade bir bilgi merkezi olarak hareket etmelidir. Ne yazık ki, bu sempozyumun programı GDO’ların, olasılıkla çok daha tehlikeli teknolojiler tarafından yaratılmış olan yapay genetik ürünlerin ve bir avuç Uluslararası Şirketin elinde bulunan diğer biyoteknolojilerin “yararlarını” sergileyen bir vitrin olmak üzere tasarlanmıştır.

Geçen yıl FAO ekolojik tarım konusunda uluslararası bir sempozyuma ve üç bölgesel toplantıya ev sahipliği yaptı; bu toplantılarda hükümetlerle ve sivil toplum örgütleri ile ekolojik tarım ajandasının nasıl daha ileri götürülebileceği tartışıldı.(3) Bu etkinlikler FAO’nun, azınlığın yararına gizli bir ajandası olmadan, bilgi değiş tokuşunu sağlayan bir merkez olarak oynaması gereken role çok daha yakın etkinliklerdir. Ama bu durumda, gerçekten yararlı çiftçiliğe dayalı teknolojiler yalnızca şirketlerin karını arttırmaya hizmet eden teknolojilerden daha az önem taşımalıdırlar.

Açıktır ki, endüstri genetik mühendisliği ile elde edilmiş tarım ürünlerinin dünyayı doyurabileceği ve gezegeni soğutabileceği yanlış mesajını FAO aracılığıyla bir kez daha lanse etmek istemektedir; gerçekte ise biyoteknoloji cephesinde hiçbir şey değişmemiştir. GDO’lar insanları beslemez, onlar çoğunlukla az sayıdaki ülkede endüstriyel plantasyonlarda biyo-yakıt ve hayvan yemi olarak kullanılmak üzere ekilmektedirler, pestisit kullanımını arttırmaktadırlar ve çiftçileri topraklarından atmaktadırlar.(4) Yücelttikleri endüstriyel gıda sistemi iklim değişikliğine yol açan en önemli faktörlerden biridir.(5)

Tam aksine durum geçtiğimiz yıllar içerisinde daha da kötüleşmiştir:

Özel sektörün tarım araştırmalarının niteliği, harcamaların artmasına karşın, giderek bozulmaktadır ve bu da tohum ve bitki kimyasalları şirketlerinde kırılganlığa yol açmaktadır;

Bunun bir sonucu olarak, tarımdaki global özel sektör araştırmalarının ve gelişiminin neredeyse %75’ini kontrol eden Büyük Altılı tohum/pestisit şirketi ile ve bunların arasında birleşmeler ve alımlar planlanmaktadır;

Ayakta kalabilen şirketler çaresizlik içerisinde “İklime uyumlu” /climate smart) tarım için çağırıda bulunmakta, anti-kartel/rekabet kurullarının korumasını talep etmekte, planlarını sürdürebilmek için daha fazla fikri ve sanayii mülkiyet hakkı ve kamusal sübvansiyonların arttırılmasını talep etmektedirler.

Aynı şirketler konvansiyonel GDO’lu ürün çeşitlerinden daha öteye geçmekte, yeni genetik yapılar yaratmak için sentetik biyoloji gibi “ekstrem biyoteknolojiye”doğru ilerlemekte ve bir kez daha BM’nin Terminatör tohumlara karşı moratoryumunu alaşağı etmeye çalışmaktadırlar. Yalnızca çiftçi haklarını ihlal etmekle kalmamakta, halen köylülerin tarlalarında olan ve bizim kendimiz için seçtiğimiz bitki genlerinin patentlerini de alabilmek için biyoteknolojiyi kullanmaktadırlar. Tohum Anlaşmasının da katkılarıyla, Divseek programı denilen program, bizim gen bankalarına ücretsiz olarak vermiş olduğumuz tohumların bütün gen dizilimlerine tamamen serbestçe erişilmesine olanak sağlamaktadır. Genomu biçimlendiren yeni biyoteknolojilerin katkısıyla uluslararası şirketler bu genleri onları patentlemek üzere yeniden düzenlemektedir. Onlar bizim kendi tohumlarımızı üretmemizi yasaklamak ve her yıl onların patentli GDO’larını ve elbette GDO’ların ayrılmaz bir parçası olan toksik pestisitlerini almamız için bizi zorlamak istiyorlar.

Transgenik (genetiği değiştirilmiş) somon ve domuzların halen mevcut olduğu hayvancılık ve balıkçılık alanlarında da aynı senaryoyu görüyoruz: endüstriyel üretimin güçlendirilmesi ve antibiyotik kullanımında artış.

FAO’nun biyoteknoloji devlerinin uluslararası bir konferansa katılmasına izin verdiği ama La Via Campesina ve diğer STK’ların müdahalesini ve katılımını sınırlandırmak için amansızca çalıştığı ve utanmazca GDO promosyonu yapılmasının dünyadaki pek çok örgüt tarafından açıkça kınandığı 2010’da Guadalajara’da yapılan son toplantıyı hatırlıyoruz.(6)

Niçin FAO kendini biyoteknoloji ile birlik olma ve köylü teknolojilerinin varlığını inkar etmekle sınırlandırıyor? Bu dar kurumsal biyoteknoloji ajandasının öne sürülmesine dur demenin zamanı gelmiştir. Dünyadaki çiftçilerin çok büyük bir çoğunluğu köylüdür ve dünyayı besleyen bu köylülerdir. Bizim köylülüğe dayanan teknolojilere gereksinimimiz var, şirket biyoteknolojilerine değil.

FAO’nun önceliklerini açıkça belirlemesinin zamanı gelmiştir. Şirketlerin kendi biyoteknoloji ajandalarını zorlamalarına izin vermekten ziyade FAO zorunlu olarak Dünyayı doyuracak ve gezegeni soğutacak yol olan ekolojik tarım ve gıda egemenliğinin yolunu izlemelidir!”

1 http://www.fao.org/fileadmin/templates/agphome/agribiotech/Programme_Overview_detailed.pdf

2 http://www.gmwatch.org/news/archive/2010/11990-fao-condemned-for-shameless-promotion-of-gmos62

3 http://www.fao.org/agriculture/crops/news-events-bulletins/detail/en/item/346167/icode/?no_cache=1

4 https://www.grain.org/e/4720

5 https://www.grain.org/e/5102

6 http://www.gmwatch.org/news/archive/2010/11990-fao-condemned-for-shameless-promotion-of-gmos62

 

(Karasaban.net)

Ölmeme hakkı – Sennur Baybuğa

Bu savaşın galibi, bu savaşın ‘Tanya’ sı bu savaşın Paris Komünü yok, kimse kahraman değil kimse ölü değil, ruhlarımızın cesetlerini çırılçıplak sokaklarda sürükleyenlere duyduğum öfke kadar kırgınım size de artık.

İştahsız bir çocuğun annesiyim, sabah kalktığımda akşama ona ne pişirebileceğimi düşünüp liste yapıyorum. Biraz önce sadece dört tane biber dolması yaptım küçücük bir tencerede, dünya emeği, belki yer diye. Bir yandan da o tencerenin ah ellerinde poşetlerle kaçıp giden bütün çocuklara yetmesini istedim, anneleri gibi hem de. Bütün gün üzerine titrediğim çocuğu ayrı bir yere koyup, başkalarının çocuklarını kahraman yapacak kadar ikiyüzlü değilim henüz. Bir çocuk, her çocuk, hiçbir annenin kahramanlık hikayelerine özne olsun diye doğurmadığı bir canlı. Yanı başında ağzındaki lokmayı çiğnemeden çocuğunun lokması, onu doyuracak mı diye kaygıyla izleyen annenin başına, beyaz tülbendi takıp kahraman annesi yaptığınız da, ağzındaki lokmanın yettiğini gören annenin mutluluğunu mu yaşar zannediyorsunuz. Anne kahraman olsun diye çocuk büyütmez! Anne, çocuğu o ölene kadar yanı başında olsun diye yüreği pırpır atan kadındır. Naralarınızdan ve ajitasyonlarınızdan bıktım artık.

Cizre’nin nüfusu 200 bin den 15 bine düşmüş, Sur İlçesi onun bile altında bir nüfusa sahip artık, Sur’un bitişiğinde insanlar kahve içiyor, kimi tavla oynarken telefonla konuştuğum oluyor, iki sokak ötede yarattığımız kahramanlar ve birkaç saat sonra ölecek olan kahramanlar, sizin şiirlerinizden beslenmiyorlar. Ölmekten taşınan insanlara, annelere, babalara, ağabeylere, ablalara ve okulunu arayan çocuklara, paylaştığınız kahramanlık fotoğraflarını gösterin, biz buradan medyaladığımız zaman onlara bir hayat, bir okul bir ekmek bir yatak temin ettiğinizi mi zannediyorsunuz. Bıktım artık.

Ergenekon çetesinin uzman katilleri tahliye olmaya başladığında konuşmaya başladık; hangileri köpek dişlerini büyütüp paramparça edecekler bizi, sevdiğimiz dostlarımızı, mazlumları, yoksul çocuklarını yine diye dehşetli bir sessizliğe gömüldük. Ve şimdi, bizim dostlarımız, benim sevgili kara gözlü annelerimin çocukları, cesetleri ile sokaklarda sürüklenirken paylaştığınız fotoğraflardan, sanki herkese sürpriz gelen o dişlerin nerelerde kimi parçalığını gördük, görüyoruz. Bıktım artık.

Muhatabı olduğumuz devletin, yazık ki aynı sokaklarda yürüdüğümüz katiller sürüsünün sahiplerinin iyi insanlar olduğunu bize kimse söylemedi, biz bu dersi yıllarca daha okuma yazma öğrenmeden öğrenmiştik, biz bu dersin bütün sınavlarına girmiş ve her dersinde ölülerimizi toplayarak çıkmıştık. Ama insandan yana bir umudumuz vardı, insana kendi devletini anlatabileceğimizi umud ettik, insana, tek tek, bağırmadan mesela bir tarihlerde Taksim’in orta yerinde haftalarca anlatabilmiştik biz bu dersi. Umud etmiştik, umut olmadan insan neden çabalasın ki ertesi sabah doğacak güneş için.

Daha iki yıl önce halay çektiğimiz gençlerin o bodrumlarda ölmesinden bir kahramanlık destanı çıkar mı, kıyısında köşesinde nefes aldığım siyasi akıl, bu bodrumlardan, bu sokaklardan, kan ile yıkanan ve her gün gözümüze sokulan bu cehennem karmaşasından, yarını çiçekli saksılarla dolu balkonlar çıkar mı? Devletin merkezine sormadan yaşayacağınız ağaçlı bahçeler çıkar mı.

Bedenini arsızca, erkekçe, utanmadan sokaklara sürdükleri o kadın fotoğraflarını, sadece biliyorum ki bir kahraman ölüsü değil, namus yatağımızdan bize vurmak için paylaştığınızda, o kadınlar ‘kızlarımız’, ‘karılarımız’ diye bizim vicdanımıza bağırırken siz, hayır, o kadınlar sadece kendileri ve sadece insan demek istiyorum. Senin çıplak bedenin ne ise onun çıplak bedeni de o ve aynı kutsallıkta. Aşağılık katiller ve artık ne yaptığını bilmez hale gelen benim sevgili arkadaşlarım duyuyor musunuz? O kadın karınız, kızınız değil, kendini var etmek için ölmeyi seçmiş bir insan, başka türlü arınmayacağına ikna ettiğiniz bir anne kuzusu, bırakın bedenlerini onlar yıkasın. Su ile.

 

Sennur Baybuğa – basnews.com17-sennur-baybuga

“Soydaş Türkmenler” – Eser Karakaş

Türkmenlerin önce Kuzey Irak’ta ve çok eskilerden beri, son dönemlerde de Kuzey Suriye’de ateş altında olması Türkmenlerin siyasi tartışmaların önemli bir yerine yerleşmesine neden oldu.

Bölgenin çok önemli bir kültürel, insani zenginliği olan Türkmenlerin, bölgenin diğer halkları ya da kavimleri gibi, büyük sıkıntı içinde olması her açıdan çok üzücü.

Konu siyasetin gündemine geldiği anlarda da siyasi liderler, Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan Türkmenlerden söz ederlerken “soydaşlarımız” tabirini kullanıyorlar.

Bu ifadeyi, şayet türk ya da türkmen kökenli bir vatandaşımız söylerse bir sıkıntı yok, doğrudur.

Ama, Türkmenler için “soydaş” ifadesini devleti temsil eden Sayın Cumhurbaşkanı ya da çok önemli kamusal erk kullanan Sayın Başbakan söylerse meselenin rengi değişiyor, kanımca ortaya anayasal, hukuksal, hatta hoş olmayan bir siyasal bir manzara, bir sorun çıkıyor.

Bölgenin Türkmenleri anadilleri Türkçe olan, etno-kültürel olarak da türk ya da türkmen olarak nitelenen, bölgenin diğer insanları gibi çok kıymetli insanlar.

Söz konusu vatandaşımız olmayan Türkmenlerin bizim ülkemizde çok büyük sayıda soydaşı var, bu kesin bir doğrudur.

Ancak, bizim ülkemizde sadece türkler ya da Türkmenler yok, kürtler var, araplar var, çerkezler var, lazlar var, ermeniler, rumlar, ibraniler var, daha başka etno-kültürel referansı olan kesimler var, bu kesimlerin ortak noktası da Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmaları.

Devleti temsil eden Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan da tüm bu kesimlerin Cumhurbaşkanıdır, Başbakanıdır, siyasi, uluslararası konulara yaklaşırken de kendi etno-kültürel kimliklerini, referanslarını bir kenara koymak, sadece hukuksal yurttaş kimliği ile davranmak, tavır koymak zorundalar.

Uzun lafın kısası, Cumhurbaşkanı, Başbakan vatandaşımız olmayan Türkmenler için“soydaşımız” ifadesini kullanamazlar, kullanmamalılar.

Türkiye Devleti Cumhurbaşkanı, Başbakanı vatandaşlarımızın bir bölümünün soydaşı olan kesimleri, daha da öte tüm mazlumları korumak, kollamakla kendilerini sorumlu görebilirler, bunu asla eleştirmem, hatta kıvanç duyarım.

Ama, bu koruma, kollama eylemi, niyeti “soydaş” ibaresi altında asla olmamalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan öncelikle anayasa ile sınırlıdırlar.

Bir soruya ciddi, samimi cevap vermek durumundayız.

Anayasanın 66. maddesinde yazılı olan “türk” kelimesi hukuksal bir tanım mıdır, yoksa etnik bir gönderme midir?

Anayasal bir kavram olan “Atatürk milliyetçiliği” hukuksal bir vatandaşlık anlamına mıdır, yoksa etnik bir kavram mıdır?

İddia, resmi ve yaygın bir iddia, MHP de bu iddianın arkasındadır, anayasanın 66. maddesindeki “türk” ifadesinin hukuksal bir vatandaşlık sıfatı olduğu yönündedir, etnik bir gönderme olmadığı her vesile ile söylenmektedir.

Eğer bu iddia doğru ise, çok emin değilim, en tepeden devlet erkini kullanan Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan kimse için, hiçbir grup için “soydaşımız” ifadesini kullanamaz, kullanmamalıdır.

Pozitif, yardım, destek amaçlı girişimler sadece insani ya da stratejik amaçlı olmalıdır, bu amaç “soydaşımız” kılıfı ile örtülemez.

Cumhurbaşkanı, Başbakanvatandaşımız olmayan bir grup, Irak ya da Suriye Türkmenleri için “soydaşımız” için ifadesini kullanıyorlar ise, bu ifade anayasanın 66. maddesindeki hukukilik iddiasını, ben zaten her zaman kuşku duydum, ayaklar altına olmuş olurlar.

Bu da, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık makamları için çok yanlış olur.

Cumhurbaşkanı Rusya’ya Suriye’ye müdahalesi için eleştiri getirirken “Rusya’nın orada soydaşı yok ki” diye bir ifade kullanıyor.

Keşke Türkiye Kuzey Suriye Türkmenlerine yaklaşımında soydaşlıktan daha hukuki, daha insani, daha stratejik gerekçeler bulabilse.

Kuzey Suriye’nin yerleşik Türkmenleri bir nedenle insani bir trajedi içinde iseler mutlaka onlara her desteği verelim ama bu yardımı “soydaşlık” kılıfı altında yapmayalım.

Suriye arapları da, Suriye kürtleri de bir bölüm vatandaşımızın soydaşı, bunu unutmayalım.

Bir hukuk devletine, Türkiye’ye yakışmaz “soydaşlık” bazlı yaklaşımlar.

Hukuk devletine yakışacak olan çevresine, dünyaya soydaş ya da din kardeşi olarak değil, insan, yardıma, desteğe muhtaç insan, çocuk, kadın olarak bakmasıdır.

Bu yazıyı, biliyorum zor bir yazı, uzun zamandır kaleme almak istiyordum, kısmet bugüne imiş.

Sürç-i lisan etti isem af ola.

eser karakaşEser Karakaş – haberdar.com

 

Not: Bazı kelimeleri küçük harfle yazmamı çok eleştiriyorlar, bir gün umarım bu konuda da bir yazı yazma olanağım olur. Kanımca, yazılı kurallardan bağımsız, her sıfat küçük harfle yazılmalıdır, bir sıfatın özel isimden türemiş olması o sıfatın büyük harfle yazılmasını, kural böyle bile olsa, neden gerektiriyor, hiç anlamadım. Gramer, yazım kurallarının da bir mantığı olmalı, zaten de var ama bazen sıkıntı da çıkabiliyor. Fenerbahçe büyük yazılır ama “fenerbahçeli adam” derken fenerbahçeli bir sıfattır, neden büyük harfle yazıyoruz, anlamıyorum.  Türkiye özel isimdir büyük yazılır ama türk bir sıfattır, neden büyük yazıyoruz?Sosyalizm, liberalizm küçük harfle yazılıyor ama marksizm büyük harfle. Neden? Marx’ı, özel isimdir, büyük yazalım, marksizmi, sosyalizm gibi, komünizm gibi, liberalizm gibi, aynı tür kategoriler, küçük harfle. Değil mi?

Loç Vadisi’nde HES’in ardından taş ocağı da iptal

Kastamonu Loç Vadisi’ndeki Kum Çakıl Ocağı Kırma-Eleme Tesisi ve Hazır Beton Üretim Tesisi hakkında verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumlu kararı iptal edildi.  İptalin gerekçesi ise HES’in ham madde ihtiyacını karşılayacak taş ocağına HES iptal edildiği için gerek kalmamış olması.

19

Tesis, Orya Enerji Elektrik Üretim A.Ş. tarafından yapılacak olan Cide Regületörü ve HES Projesinin hammadde ihtiyacının  karşılanması amacıyla planlanıyordu. Ancak halkın 2009’dan beri sürdürdüğü mücadele sonucunda HES iptal edilince, ham madde için gerekli olan taş ocağına da gerek kalmadı.

Kastamonu İdare Mahkemesi gerekçeli kararında “Cide Regületörü ve HES projesinin iptal edilmesi ile dava konusu olan Kum-Çakıl(Ariyet) Ocağı, Kırma-Eleme Tesisi ve Hazır Beton Üretim Tesisine ihtiyaç kalmadığından dava konusu “ÇED olumlu” kararında hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır” dedi.

WWF tarafından Avrupa Ormanları’nın Türkiye’deki dokuz “Sıcak Nokta”sından biri kabul edilen Küre Dağları, doğal yapısını günümüze kadar taşıyabilmiş yaşlı ormanları, akarsu ekosistemleri, yaban hayatı ve biyolojik zenginlikleri ile bir doğa harikası. Dünya Koruma İzleme Merkezi (WCMC) ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) dünya üzerinde belirlediği “Mutlak Korunması Gereken Alanlar” arasında yer alan proje sahası, aynı zamanda tehlike altındaki “Karadeniz Nemli Karstik Orman” ekosistemlerinin en iyi örneklerinden biri.

 

(Bianet)

Avrupa Birliği’den Türkiye’ye: “YPG’ye saldırıları durdur”

AB (Avrupa Birliği), Türkiye’den YPG’ye yönelik saldırılara son vermesini istedi.

Avrupa Birliği, YPG’nin Azez’i ele geçirmek için başlattığı operasyona obüs ateşiyle karşılık veren Türkiye’yi saldırıları durdurmaya çağırdı. AB’nin Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikasından Sorumlu Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, “Daha bundan birkaç gün önce aynı masada oturup, gerginliği azaltmayı ve düşmanlığa son vermeyi kararlaştırmıştık. Masada Türkiye de vardı”, dedi.

AB'nin Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikasından Sorumlu Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini
AB’nin Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikasından Sorumlu Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini

Mogherini, ‘Beklediğimiz şey, çatışmaların artması değil” açıklaması yaptı. AB dönem başkanı Hollanda’nın Dışişleri Bakanı Bert Koenders de ‘düşmanlıkların sona erdirilmesi yönünde kararlaştırılan plana herkesin uymasını beklediklerini’ belirtti.

Suriye’de PYD’nin silahlı kanadı Halk Savunma Birlikleri (YPG), Batı’nın desteğiyle IŞİD ile mücadelede önemli başarılar elde etmişti. Türkiye ise PYD ile YPG’yi terör örgütü olarak sınıflandırıyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

14 bin göçmenden geriye kalan can yelekleri Berlin’de

Çinli sanatçı Ai Weiwei‘nin Berlin Konser Salonu‘nun sütunlarını baştan aşağıya göçmenlerin simgesi haline geline gelen can yelekleri ile kapladığı çalışmasını görmüş olmalısınız.

11

Quartz.com sitesi’nden Aammo Mohdin14 bin can yeleğinin kullanıldığını belirttiği bu çalışmanın Ai Weiwei’nin Avrupa’nın göçmen politikasına sanat yoluyla tepkisi olduğunu ifade ediyor.

17

Sanatçı, Suriye’deki iç savaştan kaçarak güvenli bir yerde yeniden hayatlarını kurmak isteyen göçmenlerin Türkiye ve Yunanistan güzergahı ile Avrupa’ya doğru çıktıkları tehlikeli yolculuğa dair daha önce de benzer protesto gösterilerinde bulunmuştu. Geçen sene Türkiye kıyılarından Yunanistan’a geçmek isterken boğulan ve sahile vurmuş cesedinin fotoğrafı tüm dünyayı göçmen krizi konusunda harekete geçilmesi yönünde fikir birliğine vardıran Aylan Kurdi de bunlardan birisi. Weiewi, Aylan Kurdi’nin hafızalardan çıkmayacak son görüntüsünde olduğu gibi Yunanistan sahilinde denize paralel uzanarak poz vermişti.

12

Berlin’de 13 Şubat Cumartesi günü gerçekleştirdiği protesto mahiyetindeki sanat gösterisindeki can yeleklerinin tümünü ise Yunanistan’dan, göçmenlerin kullandıkları arasından topladı sanatçı. Önce 14 bin can yeleği Berlin Konser Salonu önüne yığıldı.

15

Uluslararası Göçmen Organizasyon’un resmi verilerine göre 2015’de 3.700 göçmen Suriye-Türkiye-Yunanistan üçgenindeki göçleri sırasında denizde hayatlarını kaybetti. 1 milyonu aşkın göçmenin hedefi ise protesto eyleminin gerçekleştiği Almanya idi.

13

14

16

 

 

(Yeşil Gazete, qz.com)

Bu köyde yeni doğan her kız çocuğu onuruna 111 ağaç dikiliyor

Kate Good tarafından One Green Planet‘te yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özgürel Başaran‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Görsel: One Green Planet
Görsel: One Green Planet

Her kültürün çocukların doğumuyla ilgili gelenekleri var. Bizde, kız çocuklarının doğumunu pembe elbiseler ve oyuncak bebeklerle kutlanırken, Hindistan’ın Rajasthan eyaletindeki Piplantri köyünde 111 ağaç dikilerek kutlanıyor. Bu 111 ağaç, Piplantri’de doğan her kız çocuğunun onuruna dikiliyor.

Hindistan köylerinde geçmişten bu yana kızların doğumu aile için bir yük olarak kabul ediliyor. Kırsal kesimde, evlenen kızların ailelerine yüksek maliyeti olan drahoma – kızların eşlerine verdiği para – geleneği devam ediyor.  Bu yüzden kızlara erkeklerden  daha az değer veriliyor; çoğu 18 yaşına gelmeden evlendiriliyor ve çok azı eğitim alabiliyor.

Görsel: One Green Planet
Görsel: One Green Planet

Bu tutumların bir yansıması olan kadına karşı şiddet de Hindistan’da hala gündemde olan bir konu. “Hindistan’ın Kızları” adlı belgesel, cinsel saldırı ve istismarın boyutlarını açıkça sergilediği için yakın zamanda yasaklandı.

Piplantri’de kız çocuklarının doğumunu ağaç dikerek kutlama geleneği tüm bunlara karşın, tarihsel mirası reddediyor ve kadınlara karşı tutumların değişebileceğine ilişkin umutları besliyor.

Görsel: One Green Planet
Görsel: One Green Planet

Bu ilginç gelenek köyün daha önceki yöneticilerinden Shyam Sundar Paliwal‘in genç yaşta ölen kızının anısını onurlandırmak istemesiyle ortaya çıkmış. Paliwal yönetimden ayrıldıktan sonra da gelenek devam etmiş.

Bir kız doğduğunda, köyün sakinleri kız için bir fon oluşturmak amacıyla birleşiyorlar. 31,000 Rupi, yani yaklaşık 500 ABD doları kadar bir miktardan oluşan fonun üçte birini kızın ailesi karşılıyor ve bu para kızın geleceği için 20 yıllık bir fon olarak kenara konuyor. Böylece artık kız çocukları aileleri için mali bir yük olarak görülmüyor.

Görsel: One Green Planet
Görsel: One Green Planet

Oluşturulan fon karşılığında kızın ailesi bir belge imzalayarak onu 18 yaşına gelmeden ve eğitimini tamamlamadan evlendirmeyeceklerine söz veriyorlar.  Aynı zamanda 111 ağacın bakımını yapmayı da taahhüt ediyorlar. Ustaca düşünülmüş bu sözleşmeyle, her çocuğun doğumuyla birlikte ağaç dikilmesi, yerel doğal çevrenin sürekli büyüyen nüfusu destekleyebilmesini sağlıyor.

Görsel: One Green Planet
Görsel: One Green Planet

Bu güzel gelenek köyde kadınlara olduğu kadar doğal çevreye de daha fazla değer verilmesini destekliyor.

Kızı için 111 ağaç diken Gehrilal Balai, Hindustan Times gazetesine kızını uyutmak için dizinde sallarken duyduğu mutluluğun aynısını fidanlara bakarken de duyduğunu söylüyor.

Ağaçlar küçük kızların simgesi oluyor ve köylüler aloe vera bitkisi ekerek ağaçları termitlerden korumak için çalıştıkları gibi, kızlarını da aynı özenle büyütüyorlar.

Köyün toplumsal sağlığıyla doğal çevrenin sağlığının yakından bağıntılı olduğunu gören Paliwal’in başlattığı gelenek, topluluğun üyeleri için gerçekten sürdürülebilir bir gelecek yaratabilmiş.

Görsel: One Green Planet
Görsel: One Green Planet

Geçen altı yıl içinde, Piplantri’de çeyrek milyon ağaç dikilmiş. Köylüler, bu zaman içinde suç işleme oranlarında görülen belirgin düşüşü, bu geleneğin yaşadıkları topluluğa getirdiği barışçıl uyuma bağlıyorlar.  Küçük kızlarına verdikleri değerin yeniden artması da bir başka önemli sonuç.

Toplumsal sorunların birbiriyle bağlantılarını anlayıp kökenlerindeki çevresel sorunlara baktığımızda, çağdaş dünyanın sorunlarına benzersiz ve harika çözümler bulabiliyoruz. Bir fidan gibi küçük ve dikkat çekmeyen bir varlığın dünyada değişim yaratacağına olasılık vermeyebilirsiniz, ama o fidanın günün birinde ulu bir ağaca dönüşeceğini unutmayın.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Kate Good

Yeşil Gazete için çeviri: Özgürel Başaran

(Yeşil Gazete, One Green Planet)