Ana Sayfa Blog Sayfa 3487

İklim Değişikliği sonucu gıda kıtlığı 2050’de yarım milyon insanın yaşamına mâl olacak

Yapılan son araştırmaya göre, iklim değişikliğinin gıda üretimi üzerindeki etkileri 2050 yılında 500,000 kişinin hayatına mal olabilir. Uzmanlar, iklim değişikliğinin sebze, meyve ve et üretiminde azalmaya sebep olacağını ve bunun da tüketimi doğrudan etkilemesiyle insan sağlığı üzerinde ciddi sonuçları olacağını belirtiyor.

Artan nüfus ve gıda talebine rağmen artan sıcaklıkların sebep olacağı kuraklık ve aşırı hava olayları sebebiyle iklim değişikliği ile mücadelede önemli adımlar atılmadığı sürece gıda güvenliğinin tehlikede olduğu uzun süredir vurgulanan bir sorun.

46
Görsel: Dünya Gıda Örgütü (FAO)

Bu yüzden uzmanlar son zamanlarda iklim değişikliğinin gıda sistemleri ve bunun sonuçlarının da insanlar üzerine etkilerini anlayabilmek için modeller kuruyor. Birleşik Krallık’tan bir grup araştırmacı son çalışmalarında bir adım daha ileri gidip sadece iklim temelli değişimin gıda tüketimini nasıl etkileyeceğini değil, aynı zamanda buna bağlı değişen beslenme tiplerinin de gelecekte ölüm oranlarını nasıl etkileyeceğini araştırdı.

Oxford Üniversitesinde Gıdanın Geleceği adlı program dahilinde çalışan araştırmacılar, 2050 yılında 1986-2005 yılları arasındaki ortalama sıcaklıklara kıyasla 2 derecelik bir artış öngören iklim modeli yardımıyla küresel gıda üretim ve tüketimi benzetimi yaptılar. Buna ek olarak, değişen bu üretim ve tüketim biçimlerinin insan sağlığına etkisini de modellediler ve nihayetinde tüm bu etkileri baz senaryo olarak aldıkları ve iklim değişikliğinin olmadığı senaryo sonuçlarıyla karşılaştırdılar.

İklim değişikliğinin olmadığı senaryoda gıda üretimi 2050 senesinde %10.3 oranında artarken 2 derecelik artışta %3.2’lik bir azalma oldu. Bu da, %4 daha az meyve ve sebzeye ek olarak %0.7 daha az et tüketimine tekabül etti modellemeye göre.

Sağlık etkilerine gelindiğinde ise, iklim değişikliği olmayan senaryoda artan gıda üretimi 2050’ye gelindiğinde, 2010’a kıyasla, 2 milyon insanın hayatını kurtarabilirken iklim değişikliği koşullarında bu sayının %28 azaldığı, yani 529,000 kişinin hayatının tehlikede olduğu bulundu.

Değişen besinlenme tipinin, özellikle daha az meyve ve sebze tüketimi sonucu, besin eksikliği ve yetersiz kalori alımına sebep olacağı fakat bu etkilerin dünyanın her yerinde aynı boyutlarda olmayacağı gözlemlendi. Sebze ve meyve tüketimi eksikliğine bağlı ölümler genelde yüksek gelirli ülkelerde ve Batı Pasifik, Avrupa ve Doğu Akdeniz’deki orta ve alt gelir düzeyine mensup ülkelerde görülürken Afrika ve Güneydoğu Asya’da ise, özellikle Hindistan ve Çin’de, yetersiz kalori alımı baskın çıktı.

Daha düşük kalori alımı Orta ve Güney Amerika ile Afrika ve Doğu Akdeniz’in bir kısmında obezitede azalma sonucu bazı hayatları kurtarsa da bu sayı aynı sebeple yaşamını yitirenlerin sayısının çok altında gözlemlendi.

İklim değişikliği ile mücadele durumunda ise binlerce kişinin hayatı kurtulabilir. Orta dereceli, yani 2 derecelik sıcaklıka rtışını görmediğimiz iklim senaryosunda iklim değişikliğine bağlı ölüm oranında %30’luk bir azalmaya ek olarak çok daha katı ve bağlayıcı politikaların izlendiği iklim değişikliği azaltım senaryosunda bu oran %70’e kadar çıktı.

İklim değişikliğinin sebep olacağı ölümler elbette ki sadece gıda sebepli olmayacak; salgın hastalıklar, doğal felaketler, iklim göçleri ve toplumsal huzursuzluklar iklim değişikliğinin getireceği ve hatta halihazırda getirdiği sorunlardan bazıları. Fakat uzmanlar iklim değişikliğine adaptasyonda halk sağlığı programlarının öneminin altını çiziyor. Auckland Üniversitesinden Alistair Woodward çalışma hakkındaki yorumlarında, verilerdeki ve kurulan modellerdeki belirsizliğin önümüzdeki 30-40 seneyi öngörüde kısıtlamalar yarattığını kabul etse de gelecekteki muhtemel risklerin ve acil olarak alınması gereken önlemlerin azımsanmaması gerektiği konusunda uyarıyor.

Bunlara ek olarak, çalışma kapsamına dahil edilmeyen balıkçılık, gıdaların besin değerindeki değişim ve iklim değişikliğiyle mücadelede metan salımını azaltmak için hayvancılıkta izlenebilecek yöntemler ve daha pek çok unsur da küresel gıda güvenliğinde etkili.

Sonuç olarak, iklim değişikliğiyle mücadelenin hayat memat meselesi olduğu bu çalışmayla bir kez daha kanıtlandı.

 

Haber: Özge Geyik

(Yeşil Gazete, Washington Post)

2016 Şebeke dışı güneş enerjisi pazarı eğilimleri raporu yayımlandı

Bugün Dünya Bankası ve Bloomberg New Energy Finance (BNEF) tarafından yayımlanan “2016 şebeke-dışı güneş enerjisi pazarı eğilimleri raporu“na göre 2020 senesine kadar dünya çapındaki şebeke dışı hanelerin üçte biri güneş enerjisi kullanıyor olacak. Rapor hakkında BNEF‘te kaleme alınan tanıtım yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Mehmet Ender‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Elektrik şebekesine erişimi olmayan 1,2 milyar insan, kerosenle aydınlatma ve cep telefonu şarjı, mumlar, pilli el fenerleri ya da diğer fosil yakıtla çalışan geçici teknolojilere yıllık yaklaşık olarak 27 milyar dolar harcamakta. Güneş enerjisiyle çalışan taşınabilir aydınlatmalar ve ev kitleriyse daha düşük maliyetlerle daha iyi hizmet sunmaktalar. Bugün Dünya Bankası ve Bloomberg New Energy Finance (BNEF) tarafından yayımlanan “2016 şebeke-dışı güneş enerjisi pazarı eğilimleri raporu”, gelişmekte olan şebeke dışı güneş enerjisi endüstrisinin ulaştığı noktayı değerlendiriyor, sektörün karşılaştığı fırsatlar ve zorlukları gözden geçiriyor ve evrensel elektrik erişiminde şebekeden bağımsız güneş enerjisinin potansiyelini değerlendirme amacı güdüyor.

Şekil 1: Şebekeye erişimi olmayan nüfusun dağılımı

solar
Kaynak: Dünya Bankası, Bloomberg New Energy Finance. Not: Şekil 2012 verileriyle hazırlanmıştır.

Raporun temel bulguları şunlardır:

  • Şebeke dışı güneş enerjisi sektörü son beş yılda çarpıcı bir büyüme gerçekleştirmiştir
    10 sene önceki başlangıçtan bugüne, şu anda 100’den fazla şirket aktif olarak güneş enerjili fenerler ve enerji erişimi olmayan evler için güneş enerjisi sistemi kitlerine yoğunlaşmış durumdalar. 2015’in ilk yarısının sonuna kadar, çoğunluğu taşınabilir aydınlatma ürünleri olmak üzere toplamda 20 milyon pico-solar ürünü (10W ve altı fotovoltaik paneller) satılmış durumda.
  • Pico-solar yaygın hale geliyor
    Şebeke dışı güneş enerjisi henüz evrensel potansiyelinin çok küçük bir kısmına ulaşabilmişken, satışların en çok yoğunlaştığı ülkelerde artık niş bir ürün olmaktan çıkmış durumda. Kenya’da enerji şebekesine erişimi olmayan insanların %30’unun evlerinde bir adet güneş enerjiyle çalışan ürün olduğu tahmin ediliyor. Öncü şirketler oldukça canlı bir pazar oluşturmuş durumda.
  • “Kullandığın kadar öde” (Pay as you go) modeli, güneş enerjisi kitlerini ekonomik kılarken müşteri bağlılığı sağlamaya da yardımcı oluyor
    “Kullandığın kadar öde” şirketleri güneş enerjisi kitlerini toplu ödeme yerine küçük taksitlerle, ödeme yapılmadığı takdirde teknolojiyi kullanmaya izin vermeyen bir işlevle satışa sunuyor. Bu şirketler, ürünleri tek ödemede satan şirketlere göre 4 kat fazla yatırım almış durumda. Bu şekilde tüketici finansmanı sağlayan 20 dolayında şirket, çoğunluğu Doğu Afrika’da olmak üzere, yarım milyon müşteriye hizmet veriyor. Yatırımcılar kullandığın kadar öde modeliyle hareket eden tedarikçilerin, nakit satış segmentindeki tedarikçilere göre pazara daha kolay girecekleri ve müşteri ilişkilerini de derinleştirecekleri görüşünde. Her iki model de yüksek kazanç vaat ediyor.
  • Finansman kaynakları genişlemekle beraber hala büyümenin önündeki bir engel olarak duruyor
    Sektör bu güne kadar, geçtiğimiz yıllarda yaşanan ani artışla beraber 511 milyon dolardan fazla yatırım almış durumda ve bu konudaki ilginin çoğu “Kullandığın kadar öde” şirketlerine gidiyor. Envanter finansmanı kısıtlamaları şimdiden pico-solar aydınlatmaların satışlarının önüne geçmekte ve tüketici kredilerini genişleten firmalar daha büyük finansman kaynaklarına ihtiyaç duymaktalar. “Kullandığın kadar öde” şirketleri 2015 içerisinde, tek seferde rekor bir fiyat olan ve Off-Grid Electric şirketi tarafından sağlanan 45 milyon dolar ile beraber, toplamda 160 milyon dolarlık yatırımı çekmiş bulunuyor. 2016 içerisinde “Kullandığın kadar öde” şirketlerinin azımsanmayacak miktarda borç ve özkaynak çekmesi bekleniyor.
  • Şebeke dışı güneş enerjisi yalnızca aydınlatma ve telefon şarj etmenin ötesinde hızla gelişiyor
    Maliyet azaltımlarının, gizli müşteri talebinin ve satış dürtüsünün zorladığı yüksek marjlı ürünler arasında, televizyon ve vantilatör gibi ev aletlerine yeterli enerji sağlayabilecek ev güneş enerjisi sistemlerinin pazar payını arttırabileceği öngörülüyor. 2020’ye kadar yaklaşık 7 milyon şebeke dışı ev hanesinin vantilatörleri için, 15 milyon ev hanesinin televizyonları için güneş enerjisi sistemlerini kullanacağı hesaplanıyor. Benzer sistemler aynı zamanda küçük işletmelere de hizmet verecekler.

“2016 şebeke-dışı güneş enerjisi pazarı eğilimleri raporu”nun hazırlanması için Uluslararası Finans Kurumu (IFC) ile Dünya bankasının ortak girişimi olan Lighting Global adlı platform yetkilendirildi. Rapor, Lighting Global ve BNEF’nin Küresel Şebeke Dışı Aydınlatma Kuruluşu (Global Off-Grid Lightning Association) ile işbirliğiyle oluşturuldu. Rapor hakkında daha detaylı bilgi için burayı tıklayınız.

Yazının İngilizce Orijinali

Haber: Bloomberg New Energy Finance

Yeşil Gazete için çeviri: Mehmet Ender

(Yeşil Gazete, BNEF)

Boğaziçi Köprüsü bisikletli ulaşıma açılsın!

Engelsiz Pedal Derneği, Boğaziçi Köprüsü’nün bisikletlilerin ulaşımına da açılması için imza kampanyası başlattı. Dernek Başkanı Samet Aksuoğlu, köprünün bisikletli ulaşıma açılmasıyla bundan sonraki projelerin de bisikletliler ve diğer dezavantajlı grupların gözetilerek hayata geçirilmesini sağlayacağını söyledi.

38

Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği ile Hürriyet Gazetesi’nde yer alan haberimize göre Engelsiz Pedal Derneği, Change.org sitesi üzerinden bir imza kampanyası başlatarak, “Boğaziçi Köprüsü Bisikletli Ulaşıma Açılsın!” dedi. Ulaştırma, Denizcilik Ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’a yönelik açılan kampanya kısa sürede üçbine yakın imzacıya ulaştı.

Kampanya metnine, “Köprünün yanlarında her biri 3 metre genişliğinde, kullanılmayan yaya yolları var. Bunlardan birinin bisiklet yoluna dönüştürülmesini istiyoruz. Gerekli görülmesi halinde daha yüksek tırabzan eklenebilir. Bisikletlilerin iki yakadan köprüye sürerken güvenlik ve konforlarını arttıracak bisiklet yolları yapılabilir. Bunlar teferruat… İlk adım atılsın istiyoruz! ” şeklinde başlayan Engelsiz Pedal Derneği üyeleri bu taleplerinin gerçekleşmesi halinde inşaatı devam eden Yavuz Sultan Selim Köprüsü, İzmit Körfez Köprüsü ve Avrasya Tüneli’nde de aynı uygulamanın hayata geçeceğini ifade etti.

Engelsiz Pedal Derneği Başkanı Samet Aksuoğlu
Engelsiz Pedal Derneği Başkanı Samet Aksuoğlu

Kampanya hakkında bilgi almak üzere Engelsiz Pedal Derneği Başkanı Samet Aksuoğlu ile görüştük. “Karar alıcılar, mühendisler, bu projeleri hayata geçiren diğer kesimler nedense hiçbir zaman bisiklet kullanıcılarını düşünmüyor” diyerek sözlerine başlayan Aksuoğlu, Bisikletlilerin talepleri karşılandığında tekerlekli sandalye kullanıcılarının, yaşlıların ve diğer ötekileştirilmiş insanların da hayatının daha kolay hale geleceğini savundu.

Bu talebin aslen İnsan Hakları Evrensel bildirgesinin 13. maddesindeki Seyahat Özgürlüğü kararına da dayandığını ifade eden Aksuoğlu, “Bundan sonra biz bisikletçileri, tekerlekli sandalye kullanıcılarını, görme engellileri, yaşlı ve hamileleri unutmadan, evrensel tasarım ilkelerini gözeterek, herkes için erişilebilir bir kamusal alan hayali ile projelerini çizsinler!” şeklinde konuştu.

Kampanya kapsamında bundan böyle her hafta bir ünlü simayı tandem bisikletle köprüden geçirmeyi de planladıklarını sözlerine ekleyen Aksuoğlu, “Bu ünlü sima, sanatçı, gazeteci, futbolcu olabileceği gibi, bakan, milletvekili, belediye başkanı da olabilir. Geçme anını GoPro kameralar ile kayda alacak ve imza kampanyamızın duyurusu için kullanacağız. İlk hafta köprüyü geçecek ismin Ayşe Arman olmasını istiyoruz” şeklinde sözlerini noktaladı.

Engelsiz Pedal Derneği’nin change.org sitesinde başlattığı, “Boğaziçi Köprüsü Bisikletli Ulaşıma Açılsın!” imza kampanyasına bu link üzerinden erişebilirsiniz.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete, Hürriyet)

Kuzey kutup bölgesinde metan gazı seviyeleri hızla artıyor

Trude Pettersen tarafından The Barents Observer‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Serdar Güneri‘nin çevirisiyle sunuyoruz.

***

Svalbard ve Güney Norveç’teki ölçüm istasyonlarından gelen verilere göre metan seviyesi beklenenin üzerinde artış gösteriyor.

Norveç, Svalbard'daki Zeppelin Gözlemevi. Fotoğraf: Ove Hermansen, NILU
Norveç, Svalbard’daki Zeppelin Gözlemevi. Fotoğraf: Ove Hermansen, NILU

Norveç Hava Araştırmaları Enstitüsü’nden kıdemli araştırmacı Cathrine Lun Myhre, Norveç Haber Ajansı’na NRK aracılığıyla verdiği röportajda “Gelişmeler çok kaygı verici.” dedi. 2013 ve 2014’te ölçülen metan seviyelerinde çok büyük bir artış oldu ve 2015’te yapılan ölçümlerin ilk sonuçlarına göre bu hızlı artış devam ediyor. Sonuçlar ve ölçümler gösteriyor ki yüksek insan kökenli emisyonlara sahip sera gazlarının atmosferde birikimi, araştırmanın başladığı 2001’den beri artıyor. Karbondioksitten sonra insan kökenli en önemli sera gazı olan metan, şimdiye dek ölçülen en yüksek seviyede.

“Norveç Zeppelin Gözlemevi – Svalbard ve Birkenes Gözlemevi – Aust-Agder’da yapılan sera gazı ve aerosol gözlemleri” başlıklı rapora göre, Norveç hava istasyonlarında ölçülen metan seviyesi küresel artış ortalamasına kıyasla aşırı artış gösterdi.

Zeppelin Gözlemevi’nde yapılan ölçümler Kuzey Kutbu’ndaki gelişmeleri gözler önüne seriyor. Birkenez Gözlemevi ise Norveç’in güneyinde, çevre kirliliğine yol açan maddelerin uzun menzilli taşımacılığının en çok etkilediği bir bölgede yer alıyor.

Norveç’te yapılan ölçümler, yüksek metan gazı seviyelerinin yanı sıra karbondioksit seviyelerini de ortaya çıkardı, fakat bu seviyeler, metanın aksine, beklenen düzeylerde.

Norveç Çevre Kuruluşu Direktörü Ellen Hambro, gelişmelerin çok ciddi olduğunu aktararak şöyle dedi: “Metan ve karbondioksit birikiminin artıyor oluşu kaygı verici. Bu bize bir kez daha, acilen sera gazı salımlarını hem kısa hem de uzun vadede azaltmamız gerektiğini gösteriyor. Sebep kara parçalarının çözülmesi ve Kuzey Buz Denizi kaynaklı metan salımıysa, bu çok korkutucu. Bu, iklim değişikliğine ‘kendini pekiştiren’ bir etki kazandıracaktır.”

Metan artışının birçok kaynağı var

Artan metanın nereden geldiği belli değil. Ulusal gözlem programını yöneten Myhre, “Artışın insan kaynaklı salımlardan mı yoksa iklim değişikliğinin yol açtığı daha fazla metan salımına neden olan doğadaki değişikliklerle mi ilgili olduğunu bilemiyoruz. Bu sebeple değişiklikleri doğrulamamız onları ortaya çıkarmamız açısından çok önemli.”

Temel metan kaynakları boreal ve tropik sulak alanları, pirinç tarlaları, geviş getiren hayvanların yol açtığı emisyonlar, biokütle yakımı ve fosil yakıt çıkarımı ve yakımı olarak sıralanabilir. Ayrıca metan, boru hatlarından doğal gaz vb. sızıntılarının ana bileşeni; açık deniz ve kıyı tesisleri de atmosferik metanın kaynağı olarak biliniyor.

Doğal ve insan kökenli kaynaklar arası dağılımda yaklaşık %40’lık pay doğal kaynaklara ait. %60’ı ise insan kaynaklı emisyonların ana sonucu.

Doğal kaynaklar arasında, metan hidrat ve sızıntıları da denebilecek, okyanus tabanının altındaki büyük ve bilinmeyen potansiyel metan kaynağı da yer alıyor. Dahası, büyüklüğü kestirilemeyecek miktarda karbon, Sibirya ve Kuzey Amerika’daki donmuş toprak katmanına bağlı ve bu katman iklim değişikliği sebebiyle erirse metan olarak ortaya çıkabilir.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Trude Pettersen

Yeşil Gazete için çeviri: Serdar Güneri

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, The Barents Observer)

Bilimsel araştırmalardan çıkan sonuç: Dört milyar insan, su kıtlığı ile yüz yüzeyiz!

Damian Carrington tarafından the Guardian‘da kaleme alınan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Şeyma Sarıbekiroğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Dört milyarlık dünya nüfusunun en az üçte ikisi, her yıl en az bir ay şiddetli su kıtlığı yaşıyor. Yeni araştırmalar gösteriyor ki, su kıtlığı dünyanın karşılaştığı en büyük felaketlerden biri ve durum önceden sanılana oranla çok daha kötü.

Yemen'in başkenti Sana’a'nın dış çeperindeki kuraklıktan etkilenmiş bir baraj bölgesindeki terkedilmiş bir sandal. Yemen, dünyada su varlıkları en sınırlı ülkelerden biri. Fotoğraf: Yahya Arhab/EPA
Yemen’in başkenti Sana’a’nın dış çeperindeki kuraklıktan etkilenmiş bir baraj bölgesindeki terkedilmiş bir sandal. Yemen, dünyada su varlıkları en sınırlı ülkelerden biri. Fotoğraf: Yahya Arhab/EPA

Yeni araştırmaya göre, 500.000 insan yaşadıkları yerin aldığı yıllık yağışın iki katı kadar su tüketiyor. Yeraltı suları gittikçe alt seviyeye inerken, insanlar da gittikçe çaresizleşiyorlar.

Su kıtlığı en fazla Hindistan ve Çin’de, orta ve batı Amerika, Avustralya ve hatta Londra’da yaşanıyor.

Dünya su kıtlık haritası. Fotoğraf: Mekonnen ve diğerleri
Dünya su kıtlık haritası. Fotoğraf: Mekonnen ve diğerleri

Araştırmacılara göre su problemi, nüfus artışı ve -özellikle et tüketimi kaynaklı- artan su kullanım miktarı nedeniyle kötüye gidiyor.

Ocak ayında Dünya Ekonomi Forumu tarafından su krizi, iklim değişikliği ve kitlesel göçlerle birlikte, gelecek yıllarda insanlara ve ekonomiye zarar verecek 3 büyük tehditten biri olarak belirtildi. 3 riskin birlikte görüldüğü Suriye gibi yerler var: yakın zamanda yapılan bir çalışma iklim değişikliğinin 2007-2010 kuraklığında etkili olduğunu ve yaşanan kuraklığın da çiftçi ailelerin kitlesel olarak şehre göçmesine sebep olduğunu belirtiyor.

Twente Üniversitesi’nden “Yemen’de, durumu çok çok vahim bir yer” adlı araştırmayı yürüten Prof. Arjen Hoekstra, su kıtlığının kesinlikle çevresel sorunların başında geldiğini belirtmektedir. Yemen birkaç yıl içinde susuz kalabilir. Pakistan, İran, Meksika ve Suudi Arabistan gibi yerlerin ise, yer altı su tabakasının sürekli tüketimine bağlı olarak, sayılı günleri kaldı.

Prof. Hoekstra Amerika’nın ortabatısındaki Murray-Darling havzasını da vurguluyor. Burada tüketilmeye başlanan çok büyük Ogallala akiferi bulunuyor. Profesör, İngiltere’deki Londra gibi zengin şehirlerin bile sürdürülemez bir şekilde yaşadığını söylüyor. Londra’nın çevresinde su akışını sağlayacak suyun bulunmadığını belirtiyor.

Şubat ayında, Science Advances dergisinde küresel su kıtlığını aylık olarak inceleyen ilk çalışma yayınlandı. Çalışma kapsamında 1996 ile 2005 yılları arasındaki veriler incelendi ve 4 milyar insanı yılda en az bir ay etkileyen şiddetli su kıtlığı tespit edildi. (Bu çalışma kapsamında şiddetli su kıtlığı: kullanılan suyun, tekrar sağlanan suya oranla iki kattan fazla olmasını ifade etmektedir.) Önceki çalışmalar 1,7 ile 3,1 milyar arasında insanın su kıtlıktan etkilendiğini belirtiyordu. Bu çalışmayla durumun sanılandan daha kötü olduğu ortaya çıktı. Yeni çalışma 1,8 milyar insanın yılda en az altı ay su kıtlığından muzdarip olduğunu da ortaya koydu.

Çiftçilik suyun en büyük kullanım alanı ve artan dünya nüfusu gittikçe daha fazla yiyeceğe ihtiyaç duyuyor. Beslenme biçiminin de su kullanımında büyük bir etkisi var. Hoekstra, daha kısa süre duş almanın bu küresel probleme çözüm olamayacağını belirtiyor, çünkü bir insanın su ayak izinin yalnızca %1 ila 4’ü evdeki su kullanımına ilişkin, %25’i ise et tüketimi kaynaklı. 1 kg et için 15.000 litre su, hayvanları besleyecek ekini sulamada kullanılıyor.

Yeni araştırmanın başka bir boyutu da çevresel su ihtiyacı, yani nehir ve göllerdeki yaşam için gereken su. Yalnızca bir aylık su kıtlığı bir nehir için yıkıcı olabilir. Hoekstra’ya göre: “Boş bir nehir, nehir değildir.” Batı Amerika’daki Colorado Nehri ve Çin’deki Sarı Nehri kendi süreçlerinin sonuna gelmeden kuruyan ya da kurumak üzere olan nehirlerdendir. WWF-UK tatlı su danışmanı David Tickner’a göre: “Bu makale sorunun başka bir işaretçisi. Milyarlarca insan ve birçok ekonomi, daha iyi yönetimi mümkün olan su kaynaklı risklerden muzdarip. Aynı risk dünyadaki su doğal yaşamını da etkiliyor.”

Hoeksa’ya göre, tüm nehir havzalarında su kullanım limiti olmalı, şirketler ürünlerini üretirken ne kadar su harcadıkları konusunda şeffaf olmalı ve azaltmanın yollarını aramalı, yatırımcılar su sürdürülebilirliğini karar süreçlerine dahil etmeli.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Damian Carrington

Yeşil Gazete için çeviri: Şeyma Sarıbekiroğlu

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Sinema Yazarları “Abluka”, Emin Alper “Barış, hemen şimdi!” dedi

48. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Türkiye Sineması Ödülleri’ne Abluka filmi damgasını vururken, Murathan Mungan’ın Sur, Cizre ve Amed için yaptığı konuşma dikkat çekti.Abluka’nın yönetmeni Emin Alper ise ödülünü “Barış, hemen şimdi!” diyerek aldı.

34

48. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Türkiye Sineması Ödülleri, Şişli Kent Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle sahiplerini buldu. Oyuncu Tuğrul Tülek’in sunduğu geceye Emin Alper’in yönettiği “Abluka” filmi, en iyi film, yönetmen, senaryo ve kurgu olmak üzere dört ödül kazanarak geceye damgasını vurdu.

35

 

Gecede Abluka’nın yönetmenliğini yapan Emin Alper’e ödülünü veren yazar Murathan Mungan, “Gezi’nin öyküsüne sahip çıkanlar Sur’un, Cizre’nin, Amed’in hikayelerine neden yabancıdır. Sur’un, Cizre’nin, Amed’in öyküsüne sahip çıkmayacak mı?” diye sordu. Emin Alper ise, ödülünü alırken, “Barış hemen şimdi!” dedi.

Onur Ödülünü alan oyuncu Menderes Samancılar ise, ” Ödülümü bu ülkede acı çeken annelere ve uykusunda öldürülen çocuklara adıyorum” dedi.

48. SİYAD Türkiye Sineması Ödülleri

En iyi film
Abluka

En iyi yönetmen
Emin Alper (Abluka)

En iyi seneryo
Emin Alper (Abluka)

En iyi kadın oyuncu performansı
Esme Madra (Nefesim Kesilene Kadar)

En iyi erkek oyuncu performansı
Nadir Sarıbacak (Sarmaşık)

En iyi yardımcı kadın oyuncu performansı
Şebnem Hassanisoughi (Bulantı)

En iyi yardımcı kadın oyuncu performansı
Özgür Emre Yıldırım (Sarmaşık)

En iyi görüntü yönetmeni
Andreas Sinanos (Rüzgarın Hatıraları)

En iyi müzik
Acarkan Özkan, Uran Apak, Erhan Seyran (Çekmeköy Underground)

En iyi kurgu
Osman Bayraktaroğlu (Abluka)

En iyi sanat yönetmeni
Hüseyin Binay, Aslıhan Tiryaki (Çekmeceler)

En iyi belgesel
Hasret (Ben Hopkins)

En iyi kısa film
Salı (Ziya Demirel)

Umut ödülü ‘Ahmet Uluçay En iyi ilk film ödülü’: Nefesim Kesilene Kadar

 

(Evrensel)

İkibin yıllık anıta sprey boya ile adını yazıp sosyal medyada paylaştı

Bartın’ın Amasra ilçesinde, Roma döneminde yapılan yaklaşık 2 bin yıllık Kuşkayası Yol Anıtı‘na sprey boyayla yazı yazarak sosyal medya hesabında paylaşan kişi hakkında soruşturma açıldı.

30

Alınan bilgiye göre, MS 41-54 yıllarında Roma İmparatoru Tiberius Germanious Claudius döneminde yaptırılan ve Anadolu’da benzeri bulunmayan anıta sprey boyayla bir kişinin isminin baş harfi, soyadının tamamı ve “Zalım… :)” yazıldığı tespit edildi.

Yapılan araştırma sonucunda, yazıyı ismi açıklanmayan A.U. adlı kişinin yazdığını ve bunu sosyal medya hesabından paylaştığını belirleyen Kaymakamlık ve Müze Müdürlüğü yetkilileri, savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Soruşturma açıldı

Amasra Müze Müdürü Baran Aydın, yaptığı açıklamada, A.U’nun sosyal paylaşım sitesinde elinde sprey boyayla anıt önünde çekilmiş fotoğraf paylaştığını görmeleri üzerine şahıs hakkında Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na muhalefet suçundan savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını ve kişi hakkında soruşturma açıldığını söyledi.

31

Anıttaki yazıların düşük basınçlı kum püskürtülmesi yöntemiyle temizleneceğini anlatan Aydın, şöyle devam etti:

“Bu işlemin ücretini de anıta yazı yazan kişiden idari soruşturma kapsamında tahsil edeceğiz. Anıt, ilçemizin çok önemli tarihi değerlerinden biridir. Yılda yaklaşık 250 bin kişi burayı ziyaret ediyor. Geçtiğimiz aylarda sprey boyayla yazı yazılan kale duvarlarını temizletmiş olmamıza rağmen maalesef Kuş Kayası Anıtı’na da benzeri şekilde yazılar yazıldığını gördük. Anıtın bu şekilde kirletilmesi, çok üzücü bir durum.”

 

(Al Jazeera)

Mersin’de akademisyenlerden oturma eylemi

Mersin Üniversitesi Rektörlüğü’nün barış için imza atan öğretim üyelerinin işine son vermesi üzerine, Egitim Sen’de örgütlü imzacı akademisyenler rektörlük önünde ağızlarını siyah bantla kapatarak sessiz yürüyüş ve oturma eylemi yaptı.

28

Mersin Üniversitesi Rektörlüğü tarafından “Bu suça Ortak olmayacağız” diyerek barış bildirisine imza atan öğretim üyelerinin işine son verilmesi üzerine, Eğitim-Sen’li imzacı akademisyenler rektörlük önünde oturma eylemi gerçekleştirdi. Sessiz yürüyüş ve ardından oturma eylemi gerçekleştirilen Mersin Üniversitesi’nde Nisan ayında 3 akademisyenin daha atamasının yapılmayacağının kesinleştiği öğrenildi.

6 Akademisyenin işine son verildi

Rektörlük, Mustafa Şener ve Yasemin Karaca’nın ardından Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Veli Mert’in işine son vermişti.

27

Rektörlük son olarak İletişim Fakültesi’nden Uzman Galip Deniz Altınay ile Bermal Aydın, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünden Araştırma Görevlisi Esin Gülsen bildiriye imza attıkları gerekçesiyle 14 Nisan’da görevlerinden uzaklaştırılacağı na dair tebligat gönderdi.

Son uzaklaştırılmalarla birlikte Mersin’de görevlerinden uzaklaştırılan akademisyenlerin sayısı da 6’ya yükseldi.

 

(Kilikya, Direnişteyiz.org)

 

İTÜ’de rektörün değil öğrencinin dediği oldu: Yeşil Alan kafe olmayacak!

İstanbul Teknik Üniversitesi Maçka Kampüsü’nde yer alan yeşil alana peyzaj çalışması ve kafeterya yapılmasına yönelik projeyle ilgili olarak İTÜ Rektörlüğü yaptığı açıklamada, “Kafeterya olması öngörülen alanın da, yeşil alan olarak yeniden düzenlenmesine karar verilmiştir” ifadelerine yer verdi.

26

Maçka Kampüsü Nişantaşı girişinde bulunan yeşil alanakafeterya yapılması öğrenciler ile üniversite yönetimini karşı karşıya getirmişti. Öğrencilerin Maçka kampüsünde çadır kurarak nöbet tutmaya başlaması üzerine, üniversite Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan izin alıncaya kadar çalışmaların durdurulduğunu açıklamıştı.

Kafetarya da amfi de yok 

Doğan Haber Ajansı’ndan Ezgi Çapa’nın haberine göre, İTÜ’nün resmi internet sitesinde yer alan proje bilgilerine göre ‘ Yeşil Kampüs ‘ çalışmaları kapsamında Maçka kampüsü’ndeki 1.415 metrekarelik yeşil alana 90 metrekare büyüklüğünde herkesin kullanımına açık kafeterya, amfi ve yürüyüş yolları tasarlandığı duyurulmuştu. Tartışmaların devam etmesi üzerine İTÜ’den “Kafeterya olması öngörülen alanın da, yeşil alan olarak yeniden düzenlenmesine karar verilmiştir” şeklinde açıklama geldi. Öte yandan proje detayları arasında yer alan ‘amfi’ye yönelik düzenlemeler de yeni açıklamada yer almadı. İTÜ açıklamasında projenin Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ile ilgili izin süreci tamamlandıktan sonra devam edeceğini hatırlattı.

Yeni yeşil alan eklenecek 

İTÜ yönetimi tartışmalar üzerine, hazırlanan yeni projeye göre, tamamı 1415 m2 olan yeşil alanının içerisindeki yürüyüş yolları granit parke zeminler olarak düzenlenecek. Kafeteryaya yönelik bir çalışma ve ‘amfi’ ibarelerinin yer almadığı yeni düzenlemede “ağaçlar altında oturma, dinlenme, okuma, yeme-içme ve sohbet amacıyla kullanılacak toprak üstü ahşap masalar” yer alacak. Yeni proje ile mevcut ağaçların korunmasının yanı sıra, alana İstanbul iklimi ve peyzajı ile uyumlu türler ekleneceği belirtildi. Böylece mevcut alana yaklaşık 200 m2 yeni yeşil alan kazandırılacağı eklendi.

 

(DHA, T24)

Kafa bu kafa – Karin Karakaşlı

Karin Karakaşlı’nın bu yazısı Agos.com.tr sitesinden alındı

Sur’da, Cizre’de Kürt halkı abluka altında hayat mücadelesi verirken, cenazeler yakılır, insanlar kimlikleri teşhis edilemediği için numaralarla toprağa verilirken, Başbakan Ahmet Davutoğlu Bingöl’de sivil toplum kuruluşları ile buluşmasında HDP’yi hedef göstererek, “Sur’da olanları, Silopi’de olanları istismar ediyorlar. Ermeni çeteler gibi Rusya’yla işbirliği yapıyorlar. Gidip Moskova’da temsilcilik açıyorlar” ifadelerini kullandı.
Kambersiz düğün olmaz misali, içinde Ermeni geçmeden hedef gösterme operasyonu da eksik kalıyor. Tarih ders kitaplarının vazgeçilmez konusu Ermeni çeteler bir kez daha karşımızda. O çeteler ki, işbirlikleri bahane edilerek koca bir halkın batıdan doğuya yaşadığı her yerden kökünün kazınmasına, kültür mirasının reddedilmesine yol açılmış. Şimdi de bu toprakların bir diğer kadim halkı, o makus geçmiş anımsatılarak tehdit ediliyor.

Mesajı alt metniyle okuyup her şeyi adlı adınca yerine koyan yine HDP eş başkanı Selahattin Demirtaş oldu. Demirtaş, “Davutoğlu 1915’te Ermenilere ne yaptıysak bugün de size aynısını yaparız diyor. Kafa bu kafa. Soykırımla tehdit kafası” diyerek devlet zihniyetini ifşa etti.

Rejimin muhalifi olarak, askeri vesayetin sona erdirilmesi, temel hak ver hürriyetlerin genişletilmesi vaatleriyle iktidara gelen AKP, Gayrimüslim azınlıkları, Kürtleri ve Alevileri potansiyel düşman olarak kodlayan devlet politikalarının temsilcisi ve uygulayıcısına dönüştü. Gazeteciliğin iktidara biat üzerinden tanımlandığı, alternatif basın yayın organlarının susturulduğu, keyfi gözaltıların sindirme aracına dönüştürüldüğü bir düzende, tarihin de resmi inkâr anlatısı üzerinden gündeme sokulmasından daha doğal ne olabilir?.. Yaşadığımız gün sistematik olarak yalana dönüştürülürken, geçmiş nasıl muaf kalabilir?..

“Kart kurt’tu, bir zamanlar kuyruğumuz da vardı, geldik Kürt olduk, şimdi de halk olduğumu kabul etmiyorlar” diyen Demirtaş,  “Yakın dönemde başımıza neler geldiğini bilmeyen, elbette ki tarihini bilmez. Diyarbakır cezaevinde yaşananları okuyun. Önce gerçek tarihimizi öğreneceğiz. Kürt halkının tarih kitaplarında adı yok” diye isyan ediyor.

Hadi gelin o yakın tarihten bir utanç sayfasına bakalım. Muş’un Vartinis Köyü’nde yakılarak öldürülen dokuz kişiyle ilgili davada yargılanan 3 asker ve 1 özel harekatçı hakkında 1 Mart Salı günü beraat kararı verildi. 90’lardaki faili meçhul cinayetlerin simge davalarından birinin üzeri daha insafsızca örtüldü.

Yaşatılan vahşeti bir hatırlayalım mı?.. Vartinis Köyü’nde, 2 Ekim 1993’te M. Sıddık Öğüt’e ait olan ev ateşe verilmiş, Öğüt ailesinden 9 kişinin öldürülmüştü. Ailenin hayatta kalan tek üyesi Aysel Öğüt’ün çabalarıyla tam on yıl sonra 2013’te, sanıklar hakkında 9’ar kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istemiyle başlayan davada müebbet talep eden savcı, mütalaasını üç kere değiştirerek, yeni hiçbir delil olmaksızın teki dışında bütün sanıklar hakkında beraat talep edebildi. Aysel Öğüt’ün haykırışı bu dava özelinde mağdurlarla adeta dalga geçen hukuk sistemineydi: “Gece hiçbir şey yapmayan ailemi köyü korkutmak için, en büyüğü 14 yaşındaki kardeşlerimi, sadece çocuklarını büyütmek isteyen babamı, Bülent Karaoğlu’nun emriyle yaktılar. İçimde bugün fırtınalar kopuyor. Savcı bey beraat dedi ya, benim ailem sanki bugün öldü.”

Batman’ın Kozluk ilçesine askere yolladıkları oğulları bir 24 Nisan sabahı, er Kıvanç Ağaoğlu’nun açtığı ateş sonucu hayatını yitiren Sevag Balıkçı’nın ailesi de belge eksikliğinden ötürü ertelenen, bütün delillere karşın ısrarla kaza kisvesine büründürülen cinayet için adalet bekliyor. Ani Balıkçı’nın dediğidir: “Bunu mahkemede de söyledim, bu ülkede yerini bulmayan adaleti başka bir ülkede ararsam ben utanırım. Ama böyle yapılması gerekiyorsa, yapacağız. Genelkurmay Başkanlığı’ndan haberi vermek için yetkililer geldiğinde ‘Bayrağa sarabilir miyiz?’ diye sordular. Bizim başka bir ülkede yaşamadığımızı, görev başında öldüğü için elbette sarılabileceğini söyledim. ‘Eğer mahkeme istediğimiz neticeyi vermezse, o bayrağı size iade edeceğim’ dedim.”

Dokuzuncu yılında Hrant Dink cinayeti davasında kamu görevlilerinin ancak bir kısmının yargı önüne çıkarılabileceği, geri kalan bütün sorumluların, asil faillerin, aslında koca bir devletin gölgede kalmaya devam ettiği notunu da ekleyelim. Ajandaların halen cinayet ve katliam yıldönümleri ile dolu olduğu bu ülkede, her Allahın günü yeni bir felaketin korkusuyla sıçrayarak uyanırken birbirinin derdini, elemini sahiplenip mücadelesinde ortaklaşmaktan öte çare var mı?

Kafa işte bu kafa. Yüzyıldır aynı kafa. Biz birlikte kafa tutmadıkça kötücül tecrübesiyle tepemize binmek üzere iş başında. Bir daha. Bir daha. Bir daha…

Karin Karakaşlı – AGOSkarin karakaşlı