Ana Sayfa Blog Sayfa 3486

İstanbul’un seyyah ötücü kuşları – Kaya Genç

Kaya Genç tarafından Guernica‘da yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Özge Geyik‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Pek çok Türk, 2013 yazında başlayan Gezi Parkı Direnişi’ni biber gazının yakıcı tadıyla özdeşleştirir. Zira çevik kuvvet, göstericileri parktan olabildiğince uzak tutmak için durmaksızın gaza boğmuştu. Bense, o çılgın günleri karpuz tadıyla anımsıyorum. Beyoğlu’ndaki evime çok yakın olan ve o sıralarda binlerce göstericiyi ağırlayan parkın etrafında her yürüdüğümde, genç göstericilere özenle ve ince ince dilimlediği karpuzlardan veren bir karpuzcu görürdüm. Beş liraya, soğuk ve büyük bir dilim karpuzu plastik tabak içerisinde ve plastik çatal eşliğinde edinebilirdiniz. Mevcut durumdaki iş fırsatını gören karpuzcu ve göstericilerin yüzünü güvenlik kameralarından saklaması için Çığlık maskeleri satan arkadaşı, maskeci, çevik kuvvetin orantısız müdahale anlarında dahi siperleri terk etmeyi reddederek günlerce göstericilerin arasında dolaştılar.

Dare to Disappoint isimli kitabı Farrar, Starus ve Giroux tarafından yayınlanan Özge Samancı'nın illüstrasyonu. Kaynak: Guernica
Dare to Disappoint isimli kitabı Farrar, Starus ve Giroux tarafından yayınlanan Özge Samancı’nın illüstrasyonu. Kaynak: Guernica

İlk günlerde park çoğunlukla Deleuze okurlarını, John Zorn konserine yakışır müzisyenleri ve çimlerde yoga yapan genç kadınları ağırlıyordu. Sonraları, satıcılar geldi. Her yeni günle rızkını kazanma umudunun da yenilendiği bu meslek, doğası gereği optimizmiyle bir manifesto gibiydi. Genellikle parkın etrafında, göstericiler ile polis arasındaki ince çizgide duruyorlardı. Bu küçük yeşil alanda  pek çok gösterici toplumsal özgürlüklerin hayaliyle uyudu. Gelen satıcıların hayali ise, benim freelance yazarlık hayallerime benzer biçimde, daha ziyade artan müşteri talebi ve kazanca odaklanmıştı – özgürlüğe giden başka bir yol. Park’ta polisin varlığına tahammül edemeyen göstericiler için seyyar satıcılarının varlığı başlangıçta daha kabul edilebilirdi, ama bu düşünce hızla değişti. Takip eden günlerde, Gezi’nin metalaştırılmasından rahatsız olunmasıyla Park farklı bir ekonomik düzenin, parayı gereksiz kılan paylaşım ekonomisinin deney yeri oldu. Her şey paylaşılıyor, hiçbir şey satın alınmıyor, satılmıyordu. Zamanla, bu satıcılar şüphe unsuruna dönüştü. Park’taki topluluk, satıcıların sömürüyle eş tutulduğu bir gençlik festivalini anımsatmaya başladı. Başlangıçta tehlikesiz görülen bu yabancılar, terk edilmiş bir sisteme karşı olan bu sadık toplulukta statükonun temsiline dönüştü. Türkiye kapitalist ekonomisinin, kolluk kuvvetlerinin ve militarizminin tasfiyesini isteyen genç devrimciler için küçük maddi endişeler ve gündelik, iki yakayı bir araya getirme mücadelesi görece ehemmiyetsiz konulardı. Göstericilere destek amacıyla evlerden sipariş edilip kurye aracılığıyla gönderilen pizzaların parka girmesiyle seyyar satıcılar daha da fırsatçı görünmeye başlandı.  Hizmetlerini ücretsiz sunamayan bu satıcılar, kendilerini kurallarını anlamaya zorlandıkları bir dünyanın dışında buldular.

Kendilerine verilen önemin ve hayatta kalma kabiliyetlerinin azalmasını gözlemlemek, Türkiye toplumunun gittiği yöne kısa bir bakış atmak gibi.

İstanbul’daki seyyar satıcıların hayatını; hem devlet memurlarına hem de Türkiye toplumundaki değişken pozisyonlarına karşı mücadelelerini anlamak modern Türkiye’yi anlamak için oldukça önemli. Kendilerine verilen önemin ve hayatta kalma kabiliyetlerinin azalmasını gözlemlemek, Türkiye toplumunun gittiği yöne kısa bir bakış atmak gibi.

İstanbul’da kayıtlı seyyar satıcı sayısı 12,000’in üzerinde. Belediyeye ücret ödemeyen 50,000 kadar da korsan satıcı olduğu söyleniyor. Türkiye’de, 1989 ile 2006 arasında kayıt dışı işçi (yani sigortasız işçi) oranı %26’dan %32’ye çıktı. 2004’te, Ankara Ticaret Odası başkanı, seyyar satıcıların her sene vergilerden 3 milyon dolar kaçındığını iddia etti. Ali Çarkoğlu ve Mine Eder’in 2006 yılındaki “Türkiye’de Kent Kayıtdışılığı ve Ekonomik Kırılganlık (Urban Informality and Economic Vulnerability in Turkey)” isimli çalışmasına göre, seyyar satıcıların %83.2’sinin sigortası yok. Hane sayısına bakılınca, %57’sine aylık 50 eurodan az para giriyor. İstatistiksel olarak seyyar satıcıların yaşantısı böyle.

Esnaflar, bu göçebe melektaşlarına iyi gözle bakmıyor. Vergi veya kira ödemeyen satıcılarla rekabetin haksız olduğunu düşünüyorlar. İstanbul’daki binlerce mekan girişinde, “Seyyar satıcı giremez” uyarısı görülür. Satıcılar, bu şehirde istenmediklerini hiçbir zaman unutmamalıdır.

Erbatur Çavuşoğlu ve Julia Strutz’un kaleme aldığı “Tek Kişilik Holding: İstanbul Seyyar Satıcıların Taktikleri (One-PersonHoldings: Tactics of İstanbul’s Street Vendors )”nde, İstanbul ekonomisini küresel bir şehir olarak kayıt altına alma ile liberalleşme ve düzenlemelerin azaltılması yolunda giden küresel ekonomik trendler arasında bir paralellik kuruluyor: “Kayıt dışı ekonomiye karşı 1980’lerde başlayan savaş, steril ve ‘modern’ bir şehir yaratma arzusuyla yeni bir ivme kazandı.” diye belirtiyorlar.” Siyasi elit, İstanbul’u düşük-kalite ürünler ve vasıfsız hizmet sektörü çalışanları gibi kayıt dışı sektör özelliklerinin hoş karşılanmadığı küresel bir şehre; finans, sanat ve teknoloji merkezine dönüştürmek için ortak paydada buluşuyor.”

Bekleneceği üzere, Türkiye kanunları seyyar satıcılık gibi kayıt dışı ticareti yasaklıyor: İstanbul Büyükşehir Belediye Kanunu ve Kabahatler Kanunu, bu yasaktan evvel seyyar satıcıları çevre ve gürültü kirliliği yaratmakla suçladı. İstanbul’un seyyar satıcıları, bu bağlamda, kanun dışı görülüyor.

Buna rağmen, bu kanun kaçakları dikkatlice planlanmış kurallara göre iş yapmaya devam ediyor. Strutz, nasıl “seyyar satıcılığın taktik planlaması gerektiren ve iyi yapılandırılmış bir sektör” olduğundan bahsediyor. “Seyyar satıcılık, günlük (hatta saatlik) pazar araştırması gerektiren, esnek ürün ve hizmet arzıdır.” Çalışma için görüştükleri satıcıların çoğu “belli ürün türlerinde ve hangi ürünün hangi zaman ve mekanda daha iyi veya daha kötü satacağı kararında uzmanlaşmış durumda.” Bir sonraki fırsat için mütemadiyen bekleyiş halindeler: Satıcılar, ay sonunda gelecek sabit bir maaş olmaksızın daimi olarak ‘an’da yaşıyorlar.

Neoliberaller ne kadar varlıklarına karşı olsa da, seyyar satıcıların bu şehirde uzun ve çok katmanlı bir tarihi var. Tamamlanamamış on bir ciltlik İstanbul Ansiklopedisi’nin alışılmadık yazarı Reşat Ekrem Koçu (1905-1975), bu satıcıları “yayan tüccarlar”, “muhteşem İstanbul’un tuzu biberi” ve şehrin “alametifarika”sı olarak betimledi. Daha 16. yüzyılda, devlet tarafından şüphe unsuru olarak görülen satıcılar İstanbul sokaklarını arşınlamaya başladı. Dönemden bir cinayet öyküsü bu şüphenin boyutunu gösteriyor:

1528’de, bir kişi veya kişiler gece yarısı İstanbul’da bir eve girer, ev sakinlerini öldürür, eşyalarını çalar ve kayıplara karışır. Olayın gerçekleştiği ev, pek çok ağır işçinin çalıştığı bir muhittedir. Saldırganları bulup cezalandıramayan Osmanlı yetkilileri; şekerci, çığırtkan ve benzeri İstanbul’un sokak satıcısı topluluğunun peşine düşer. Yaklaşık 800 kadarı sokaklardan toplanır ve hızla infaz edilir. Bu durumu, sokakları temizlemek için kullanma talimatı Kanuni Sultan Süleyman’dan gelir. Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin sultanı, buyruğunun İslam hukukuna göre yanlış olduğunu söylese de uyarıları duymazlıktan gelinir.

İstanbul Mutfak Sanatları Akademisi yöneticisi Banu Özden, 2013 Oxford Sempozyumu’nda İstanbul seyyar satıcılarının tarihi ile ilgili konuştu. “Seyyar satıcılar 19. yüzyılda şehrin her yerindeydi ve yemek vakti geldiğinde İstanbullular bu satıcıların etrafında küçük topluluklar oluşturarak birbirleriyle iletişim kurma ve paylaşım imkanı buluyordu. Bu zamanlarda lokantalar yaygın değildi.” Lokantaların yaygınlaşmasıyla seyyar satıcılar, lokanta sahiplerinin zamanla haksız rekabetle itham ettiği baş rakipleri oldu. 1960, 1971 ve 1980 askeri darbelerinin hemen sonrasında, işlek İstanbul caddeleri yeniden, yetkililer tarafından sokaklardaki “anarşi”nin kısmi sebebi olarak gösterilen, bu satıcılardan yoksun kalmıştı. Dönemin modernleşme yanlıları bu satıcıları uygar ve gelişmiş bir toplumun önündeki ayak bağı olarak gördü. Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık’ında, kitabın baş kahramanı seyyar satıcı Mevlüt’le ilgili çok güzel bir sahne var. Bu sahnede, Mevlüt, müşterisinin yaptığı işin 21. yüzyılda biraz eski moda olup olmadığına dair sorusuna Mustafa Kemal Atatürk’e atıfta bulunarak cevap verir. Mevlüt, Atatürk’ün bir anektodunu anlatır:

“[İstanbul Park Hotel’deki] odasının penceresinden dışarı bakarken şehrin alışıldık, neşeli koşturmacalarının eksikliğini fark eder. Yardımcısına sorduğunda ise; efendim, Avrupa’da olmayan sokak satıcılarının, sizi kızdıracağı düşüncesiyle şehre girişini yasakladık. Atatürk ise, seyyar satıcılar sokakların ötücü kuşları, onlar İstanbul’un ta kendisi, ruhu. Bugün itibariyle seyyar satıcılar İstanbul sokaklarında dolaşmakta serbesttir, der.”

Bu kış, İstanbul sokaklarında turlarsanız, labirent gibi sokakların birinde, büyük ihtimalle bir kestaneciye, pilavcıya veya macuncuya denk geleceksiniz. Kestaneci, küçük bir ocağın ve siparişinizi içine koymak için hazır tuttuğu bir yığın kesekağıdının olduğu küçük arabasında satış yapar. Çoğunluğu kırmızı renkli kestaneci arabaları İstiklal Caddesi’nde bekler. Bir tanesi Taksim Meydanı yakınında konuşlanmıştır ve eğer feribotla gelecek olursanız, iskelede de mutlaka bir tane görürsünüz. Kestaneci, kasvetli bir günün en iyi dermanını sağlar: beş lira verdiğinizde, size minyatür terazisinde özenle tarttığı  50 gramlık kestaneyi sunar ve iyi günler diler. Amsterdam’da yaşarken şimdilerde Kral’ın günü olarak geçen Kraliçe’nin Günü’nde şehir sokaklarına kurulan ve orada yaşayanların kendi el işlerini ve ufak tefek biblolarını kelepir fiyata sattığı pazarları ziyaret etmeyi çok severdim. Hollanda hükümeti bu pazarın senede bir kez kurulmasına izin verir. Burada ise, sokak satıcılığı yıl boyu süre bir meslek; İstanbul Seyyar Satıcıları’na her gün Kral(içe) Günü.

Bu şehirde satıcılar, yürüyüşlerinizi aydınlatır geceleri. Kısa süre önce, fazlaca içtiğimiz bir akşamın ardından Karaköy’de bir pilavcıya rast geldim. Orada, sadece ayılmama yardım etmek için bulunuyor gibiydi. Seyyar satıcıların size hissetirdiği budur: cadde köşelerinde karşınıza beklenmedik biçimde çıkışları mucizevi, neredeyse karşınıza çıkmış iyilik melekleridir. Pilavcı arabasının büyük tekerlekleri ve tepesinde sabit bir şemsiyesi vardı. Aracın esas kısmı dört tarafı kalın camla çevrili, metal, büyükçe bir levhadan oluşur. Bu camın içi aydınlatılmış, böylece ben de beni bekleyen sıcak pilavın hoş bir görüntüsüne tav olmuştum ki bu hem o gece hem de diğer kış gecelerinde ağız sulandırıcı bir görüntüydü. Pilavcı, meşrubat çeşitlerini de aracın tepesine sıralamıştı. Uzun, beyaz bıyığı ve yüzündeki cömert ifadeyle yeni pişmiş, bol nohutlu ve biberli pilavı sakince plastik tabağa doldurdu. Lezzetliydi. Uzun bir günün ardından yorulmuş olan ben müteşekkir halde ahşap iskemlelerinden birine oturup, bir yandan plastik kaşığımı pilavla doldururken, yaşlı adamla sohbet etmeye başladım. Pirincini nereden aldığını sordum. Ne zamandır bu işi yapıyordu? Yeterince kazanıyor muydu? Bu tarz sorulara alışkın olduğundan yemeğine ilgi eksikliğinden, ülke işsizliğindeki artıştan ve elektrik faturalarından yakınmaya başlamadan önce hızlıca sorularımı yanıtladı.

Pilavcı o gece kendisine cerrah havası veren beyaz bir önlük giyiyordu; kendilerine Paris veya Tokyo’da öğle yemeği yiyormuş hissi veren pahalı pizza ve sushi yemeyi tercih eden Karaköy hipsterları , bu pilavcının sunduklarını genelde ellerinin tersiyle itiyorlar. Bir bildikleri olsa gerek.

Türkiye İstatistik Enstitüsünün 2015 raporuna göre, yoksulluk sınırının altında yaşayanların sayısı bir senede 11.137 milyondan 11.332 milyona yükseldi. Bir seyyar satıcı, kazancının dört kişilik bir aile için hesaplanan yoksulluk sınırının (1,4424 $) altında kaldığını fark ettiği an sıradakinin ne olduğunu biliyor: Türkiye’nin 3 milyonluk işsizler ordusuna yeni bir nefer daha. Ortalama bir seyyar satıcı, servet edinmek veya devrim yapmak değil, sadece iki yakasını bir araya getirmek amacıyla, devamlı bir durum anksiyetesi halinde, her zamankinden çok daha fazla çalışıyor.

“İstanbul’da akşam dokuzdan önce kimse akşam yemeği teamülüne uymaya istekli görünmüyor”

İstanbul seyyar satıcıları uzun süredir bu şehirde çalışıyor. Pek çok olağanüstü zekaya hizmet ettiler. Hemingway’in 1922’deki ziyareti sırasında Toronto Star için İstanbul gece hayatıyla ilgili “Old Constan (Eski Constan)” isimli bir yazı kaleme aldı. “Konstantinopol’de akşam dokuzdan önce kimse akşam yemeği teamülüne uymaya istekli görünmüyor” der Hemingway bu yazısında. Gözlemleri günümüzde de geçerli. “Gece kulüpleri, saygın olanları, gece ikide açılıyor. Daha itibarsız olanlar ise sabaha karşı dörtte açılıyor. Bütün gece; sosisli sandviç, kızarmış patates ve kestane tezgahları kaldırım kenarlarında, eğlence düşkünlerinden ekmek parası çıkarmak için uzun bir sıra halinde gece boyu bekleyen taksicilere hizmet etmek için mangallarını harlamaya devam ediyor.” Hemingway, İstanbul’un bu “siyah, kaygan ve kokulu sakatat bürümüş sokaklarını” ,“Doğu’nun gizemi”nin bir parçası olarak gördü.

Bu sosis, patates ve kestane tezgahları, yok olmaya yüz tutmuş olsa da, İstanbul sokaklarında ateş böcekleri gibi ışıldamaya devam ediyor. Bileyci de bunlardan biri. Aynı bileyciyi her gece görüyorum yürüyüşlerim sırasında, aletlerine göz kulak olan yaşlıca bir adam, hafif kambur, hızla dönerek caddeye kırmızı kıvılcımlar saçan biley taşıyla bıçakları biler. Bu bileyci, müşterilerinin önünde kocaman bıçakları bilerken bile şehirdeki en mahcup insan gibi görünür. Bu bıçaklar sonra belki kurban bayramlarında koyun veya keçi kesmek, belki de sadece bir elmayı kesmek için kullanılır.

Bir başka büyüleyici sima ise bozacı. Mayalanmış buğday ve alkolden yapılan bozanın rengi koyu sarımtıraktır. Üstünde kavrulmuş leblebiyle servis edildiğinde daha güzeldir tadı. “Boza, sıcakta hızlı bozulup acılaşır, bu yüzden Osmanlı zamanında genelde kışın satılırdı,” diye bahseder Pamuk, kahramanın bozacı olduğu Kafamda Bir Tuhaflık’ta. Karlı günlerde İstanbul sokaklarındaki “Boozaaaa, booooozaaa” bağırışları herkes için iyi haberdir.

Seyyar bozacılar modern Türkiye’nin bir ürünüdür: 1920’lerde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu takip eden yıllarda, İstanbul’un boza dükkanları kapanmış, yerini bira işletmeleri almıştı. Pamuk bozacısını şöyle betimler:

Karısının ördüğü kahverengi kazağı giyiyor, yün takkeyi başına geçiriyor, müşterilerini etkileyen mavi önlüğünü takıyor, karısı ya da kızlarının şekerlendirip özel baharatlarla tatlandırdıkları bozayla dolu güğümü eline alıp şöyle bir tartıyor… Dışarıda, soğuk havada ilk iş yirmi beş yıldır taşıdığı, meşe ağacından satıcı sırığını omuzlarına ve boynunun arkasına yerleştirir, iki ucuna bozayla dolu plastik güğümleri askılarıyla birlikte bağlar, savaş alanına gitmeden önce kurşunları yerinde mi diye son kere bakan bir asker gibi kuşağının içine ve ceketinin iç ceplerine yerleştirdiği küçük leblebi ve tarçın torbalarını kontrol eder…

Böyle figürlerle Londra veya New York caddelerinde kolay kolay karşılaşılmaz. Burada ise, tarih kitaplarından fırlamışçasına belirgin kıyafetleri ile her yerdeler. Bazıları Osmanlı fesini takar başına; böylelerini on dokuzuncu yüzyıldan kalma üniformalarının renkleri sayesinde uzaktan fark edersiniz. Çoğunluğunun ise, genelde tüm yaşamlarını geçirdikleri sosyal sınıfın, kent yoksulunun giysileri üzerindedir.

Fes takan macuncu ve temiz sülükçülerin tavırları bazılarına fırsatçı görünse de, onlar sadece ticari değil unutulmaya yüz tutmuş yirminci yüzyıl Türkiye tarihinin hatırlatıcıları olarak da önemlidir. Pek çoğu, sadece varlığıyla, az bilinen ve bazen de tamamiyle unutulmuş  yirminci yüzyıl Türkiye tarihine ışık tutuyor. Örneğin, İstanbul’un midye dolmacılarının neredeyse hepsi Mardinlidir. Güneydoğu’dan gelen Suriye Kürtlerinin çoğunun Kapalı Çarşı’da kuyumcu olarak çalıştığı bilinir; Araplar ise dolmuş şoförüdür. Kürt midye dolmacıları diğer satıcılardan ayıran, Türkiye Ermenilerine benzer şekilde seyyar satıcılık yapmalarıdır.

Alman etkisi altındaki milliyetçiler  kamuoyu nefretini arttırmadan önce, İstanbul Ermenileri mutfak kültürlerine de önemli ölçüde katkı sağladığı Osmanlı toplumunda önemli bir yer tutuyordu. Mardin Kürtleri 1960’larda ve sonrasında yoksul ve terörzede köylerinden kaçarak İstanbul’a gelip yeniden keşfetmeden önce, Ermeni usulü midye dolmalar on yıllarca unutulmuştu. Midye dolmacıların bazıları bu dolmaları hiç yemediğini, İslam’a göre uygun olup olmadığından şüpheli olduğunu söyler. Bazıları ise İstiklal Caddesi’nde bir yandan satarken bir yandan afiyetle yer bu dolmaları.

İstanbul yetkilileri ise mutfak kültür ve geleneklerini aktarmaktansa seyyar satıcıların rolünü yeniden tanımlamayla çok daha ilgililer. 7 Mayıs 2006’da, asırlık Galata Kulesi’nin yanında, Beyoğlu belediye başkanı Cemil İpekçi’nin yanında duruyordu. Çevreleri bir grup simitçiyle sarılıydı. Londra Sanat Akademisi mezunu İpekçi ikinci butiğini Nice’te açtı ve bugünlerde Osmanlı esintili tasarımlarıyla ultra-zengin kesimin sevdiği bir figür.

“Bu yeni bir dönem,” diye belirtti İpekçi gazetecilere, “işçilere daha çok ihtimam edildiği yeni bir dönem.” Belli belirsiz Marxist beyanlarına devam ederken, fotoğrafçılar tasarımcının fotoğraflarını çekiyordu. Sonrasında, belediye başkanı o günden itibaren İpekçi’nin simitçi kıyafeti tasarımının simitçilerin resmi üniforması olabileceğini ilan etti.

Simitçiler için resmi üniforma duyurusu Türk yetkililerin seyyar  satıcıları sisteme dahil etme teşebbüslerinin doruk noktasıydı. Yıllarca yaptıkları gibi başlarının üzerinde metal bir tepside satış yapmak yerine, satıcılar artık belediye tarafından özel hazırlanmış, İstiklal Caddesi’nin nostaljik tramvayını anımsatan küçük arabaları kullanmaya zorunlulardı.

2012’de, kent yetkilileri satıcıların yiyecek satarken bağırmalarını yasaklayan planlarını duyurdu. Aynı zamanda, satıcıların ürün ve kıyafetlerine hijyen sertifikası zorunluluğu talep etti. Bazı satıcılar bunun işlerini engelleyebileceği sebebiyle plana karşı çıktı. Sokaktaki insan seslerini kontrol etmek kolay bir iş olmadığından bu açıdan hala umut var. İstanbul’un artan güvenlik kameraları şimdilik ses kaydı yapmıyor.

Fakat süreç böyle ilerliyor: yetkililer geleneksel ticarete modernleşme kuralları uygular ve satıcılar bu kurallardan mümkün olduğunca kaçınmanın yollarını arar.

*                      *                     *

2007’de, yeni bir kurnaz stratejinin parçası olarak Türk kolluk kuvvetleri, tebdil-i kıyafet girişimini duyurdu. Güven Timleri’nin özel eğitimli üyeleri İstanbul caddelerini ayakkabı boyacısı, simitçi gibi seyyar satıcı kılığında dolaşabilirdi. 2009’da Akşam gazetesi “Taktik İşe Yaradı” başlıklı bir haber yayınladı:

“Tebdil-i kıyafet içindeki güvenlik ekipleri bir senede 41,000 suçlu yakaladı… 10,000 hırsız, 1800 yan kesici, 1312 tacizci, 436 kapkaççı bu yolla yakalandı… Polis ekipleri simitçi, dilenci ve şans oyunları bilet satıcısı kılığına girdi.”

Bu oluşum ismini on yedinci yüzyılda (İstanbul’da alkol tüketiminin yasak olduğu zamanlar) sıradan seyyar satıcı olarak kahvehanelere girip yasadışı bir şey olup olmadığını kontrol eden Osmanlı Sultanı IV. Murad’dan alıyor. Sultana göre seyyar satıcılar şehri ağ gibi sarmıştı ve İstanbul’un onlarca gizli bölgesine dikkat çekmeden girebilecek tek kişi kendisiydi. Sultanın kılık değiştirme yöntemlerinin üzerinden geçen dört yüz yıla ve seyyarların İstanbul yönetiminin uzun dönem planlarında sahip oldukları önemsiz role rağmen bazı şeyler değişmemiş gibi görünüyor.

“Türkiye toplumunda sanatçılar ve seyyar satıcılar benzer bir rol üstlenir: ikisi de, heyecanlı fakat güvensiz ve istikrarsız hayatlarıyla eşikte yaşar.”

Benim gözümde ise çok daha özgürleştirici bir role sahipler. Yakın zamanda Evrim Kavcar’dan “İstanbul’da sanatsal müdahaleler (Artistic interventions in Istanbul)” isimli bir makale okudum. Bu yazıda Kavar, seyyar satıcılar ve İstanbul’un modern sanatçıları arasında benzerlikler kuruyor. İki grup da heyecanlı fakat güvensiz ve istikrarsız hayatlarıyla eşikte yaşıyor. “Gayri resmi ağlarda yaşamak sanat yapabilmek için de gayri resmi yolları gerektiriyor,” diye yazıyor Kavcar. “Her fırsatı değerlendiren seyyar satıcılar gibi modern sanatçılar da kentteki her olayı sanat yapmak için bir fırsat olarak görüyor.”

Şimdilerde, kahvehanelerde yazarak geçirdiğim uzun gecelerin ardından kendimi İstanbul seyyar satıcılarının gece hayatlarını hayal ederken buluyorum. Sonra sabahın köründe eve yollanıyor, Gezi Parkı yakınlarında yanlarından geçiyor ve nasıl son bir senede daha çok Suriyelinin İstanbul seyyar satıcı topluluğuna katıldığını fark ediyorum. Eve varıp sıcak yatağımda uykuya dalmak üzereyken, evim ve Park arasında midye dolma, simit ve boza satmaya devam eden tüm bu seyyar satıcıların Beyoğlu’nun hiç dinmeyen sesleriyle kuşatıldığını hayal ediyorum.

 

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Kaya Genç

Yeşil Gazete için çeviri: Özge Geyik

(Yeşil Gazetei Guernica)

 

[Yeşil Atasözleri] Sağlıksız işe mikrop bulaşır – İrem Sena Yaşar

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu hafta İrem Sena Yaşar‘ın seçtiği ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimleri paylaşıyoruz.

46

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

Atasözü ve Deyimler

47

  • Aç ayı oynamaz
  • Bakarsan bağ bakmazsan dağ olur
  • Bakmakla usta olunsa kediler kasap olurdu
  • Papaz her gün pilav yemez
  • Su bulunmayınca durulmaz
  • Kaçan balık büyük olur
  • Acele işe şeytan karışır

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler

48

  • İyi beslenmeyen çocuk oyun oynayamaz
  • Meyve yersen sağlıklı, yemezsen hasta olursun
  • Fast Food sağlıklı olsa hamburger yiyen diyetisyen olur
  • Sağlıklı insan hergün Fast Food yemez
  • İyi beslenmeyince sağlıklı durulmaz
  • Kaçan sağlık hastalık olur
  • Sağlıksız işe mikrop bulaşır

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

[Yeşil Atasözleri – 3]Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

[Yeşil Atasözleri – 4]Üç jelibon bir elma yerini tutmaz – Yudum Özdemir

[Yeşil Atasözleri – 5]Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır – Orkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 6] Tohumu toprağa ek, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş – İpek Uysal

[Yeşil Atasözleri – 7] GDO’lu alma Organik al – Gaye İlhan

[Yeşil Atasözleri – 8]Sağlıklı olmak isteyen tarlaya, istemeyen reklama bakar – Rümeysa Karaca

[Yeşil Atasözleri – 9]Abur cubur gıda değil ki yiyesin – Hüseyin Akbaş

[Yeşil Atasözleri – 10]Fazla sebze göz çıkarmaz – Osman Emre Arı

[Yeşil Atasözleri – 11] Meyve Fast Food’tan tatlıdır – Aslı Karayiğit

45-İrem Sena Yaşar

 

 

İrem Sena Yaşar

 

Hasan Cüneyt Bozkurt’la söyleşi – Mahmut Aslan

Hasan Cüneyt Bozkurt 1982’de Söke’de doğdu. 2008’de Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü’nden mezun oldu. Öyküleri saygın dergilerde yayınlandı, çeşitli ödüllere değer bulundu. Kitapları: On Otuz (Roman), Sözcükten Resimler (Roman), Türbe (Roman), Balkondaki Adam (Öykü), Doğum (Çocuk), Yol (Çocuk), Deniz (Çocuk)

25

  • Balkondaki Adam’da yayın dünyasına göndermeler var. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

kitap

 

Hiçbir şey sistemin dışında değil, biliyorsunuz. Yayıncılık da bir sektör. Piyasa koşullarına göre hareket etmek zorundalar. Fakat yayıncılığın matbaacılıktan bir farkı olmalı. Bir takım ilkeler, ölçütler taşımalı. Saygın yayınevleri bunu öyle ya da böyle yapıyor.

Diğerleri başka şeylerin peşinde. Bu noktada yeni yazarların durumu çok zor. Bir tarafta nitelikli yayınevleri tarafından sonu belirsiz bir kabul edilme süreci var, diğer tarafta kendi imkânlarıyla var olmak. Sonuçta yazdıklarınızın güzel olduğuna inanıyorsunuz. İnanmasaydınız yazmazdınız. Eserinizi paylaşmak istiyorsunuz. İnsanlara anlatmak istediğiniz bir şeyler var. Toplumla, düzenle bir hesaplaşmanız var. Yazdıklarınız edebi anlamda iddialı metinler. Bu süreci bütün yeni yazarlar yaşıyor. Kimileri başarılı oluyor, kimileri başarısız.

Burada ödüller de çok önemli. Türkiye’de saygın edebiyat ödülleri var. Bunlar büyük yayınevlerine giden yolda çok ciddi birer basamak. Elbette hakkınızı alabilir misiniz, onun bir garantisi yok. Yarışmalar da tartışılması gereken bir konu. Fakat ödül alan dosyaların büyük yayınevlerinden yayınlandığı bir gerçek.

  • Kendi imkânlarıyla ayakta kalmaya çalışan yazarlara karşı bir önyargı var mı sizce?

Evet, var. Bu bir zayıflık gibi görülüyor. Basım maliyetlerinin kimin tarafından karşılandığı konusu yazarlar arasında rütbe gibi bir şey.

Yayınevlerinin kitabın edebi niteliği konusunda yetkin olduğu varsayılıyor. Sonuçta orada oturan editör de maaşlı çalışan bir insan. Yığınla dosya geliyor. Bunların içinden belli bir kısmını seçmek zorunda. Ölçütler hep tartışmalı. Dediğim gibi bu bir sektör; fakat işini iyi yapan yayınevleri de var. Onlar için maddi meseleler o kadar ön planda değil. Zaten sanat değeri olan ya da bilimsel değeri olan kitapları satın almakla ne bu yazarları ne de bu yayıncıları zengin edebilirsiniz. Böyle kitapları genelde çok satanların arasında göremezsiniz.

Yazar, en iyi durumda basım bedeli gibi bir para ödemeden kitabını yayınlatır. Yayıncı, beklediğinin üstünde bir gelir elde ederse bunu daha çok kitap yayınlamak için kullanır. Kitaplığını genişletir. Onları inceleyin. Sinema üzerine, arkeoloji üzerine, sanat tarihi üzerine bilimsel okumalar yapan kaç kişi var bu ülkede? Peki, çok satmıyorsa neden hala yayınlanıyorlar? Okunmasını sağlamak için. Kaybolmasını engellemek için. Amaç, talep yaratmak. İyinin, doğrunun, güzelin bu olduğuna inanıyorsanız okuyucuyu kendi suyunuza çekersiniz. Bütün bunları sadece doğru bildiğiniz şeyi yapmak için yaparsınız. Zengin olmak için değil. O, saçma bir şey. Zengin olmak istiyorsanız beş kuruş kazanmadan yıllarca günde 5-6 saat çalışmak yerine bu kadar büyük bir emeği başka işlere aktarmanız çok daha mantıklı.

  • İyi edebiyat yapıp bundan ciddi gelirler elde eden yazarlar yok mu sizce?

Var. Mesela Orhan Pamuk. Her kitabında biçimsel kaygılar taşıyan bir yazar. Biliyorsunuz tüm dünyada 12 milyon sattı. Politik tartışmaları bir tarafa bırakıyorum. Nobel, gerçekten talep yaratan bir ödül. “İyi edebiyat budur.” dediğinde okuma alışkanlıklarımızı değiştirmemiz için üzerimizde baskı oluşturuyor. İşe de yarıyor. Daha önce tatmadığımız okuma zevkleriyle karşılaşıyoruz. Saygın yayınevlerinin tamamı bu tarz özgün eserlerin peşinde. Çünkü amaç daha güzele ulaşmak.

Yazdıklarım o kaynaklardan beslenmeye çalışan kitaplardı. Elbette onların yanında birer karalama olarak duruyor olabilirler ama okuyanlar bilir, çıkış noktası o yenilik arayışıdır. Ticari açıdan düşünüldüğünde hepsi ölü doğmuş kitaplardır.

  • Siyah-Beyaz Kitap bütün eserlerinizin basımını üstlendi. 34 yaşında bir yazara göre önemli bir başarı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

22

Bilenler bilir, bu ülkede büyük kitapçılardan raf satın alacak yayınevlerine kitabınızı beğendirmek için (daha doğrusu kendi beğenilerinizi onlara kabul ettirmek için) peşlerini bırakmamanız gerekir. Yine de kitapçıların listelerinde olsa bile raflarında bulmanız kolay değil. Belli bir rakamın üstünde satıyor olmalı.

Geçenlerde Ankara’da bir arkadaşla dolaşırken “Senin kitabını almak istiyorum. Lütfen imzala.” diye tutturdu. “Yahu,” dedim, “sen bunları tanımıyorsun. Bizim kitapları öyle pat diye bulamazsın.” Zorla bir AVM’ye götürdü beni. Kitabımı sordum. “Evet, gelmiş ama kalmamış.” dedi kadın. “Nasıl kalmamış?” dedim. “Kalmamış işte; ama diğerleri var.” dedi. “O zaman biz 10:30’u alalım.” dedi arkadaşım. Kitapçıdan çıktık. Bir kafeye oturduk. İşte o an, kitabımı imzalarken belli bir noktaya geldiğimi fark ettim. Sonrasında Siyah-Beyaz Kitap’la anlaşma yaptık.

26

 

Röportaj: Mahmut Aslan

(Yeşil Gazete)

 

Kayyum, kayyım, kıyım… – Sezin Öney

Sezin Öney’in bu yazısı  haberdar.com sitesinden alındı

Zaman’a el konulacak mı, konulmayacak mı?

Bu zorbalık ortamında merak konusuydu, gerçekten yapılıp yapılmayacağı…

Ve sonra, o da oluverdi.

Gücünü korkutmak ve sindirmekten alan bir yönetimin yekpare ve sarsılmaz gözüken kalesinde, son dönemde üç “A” gedikler açmıştı.

ABD; Obama yönetimi, Ankara saldırısı konusunda, YPG’nin yaptığı iddiasında karşılık, ‘stratejik ortak’ sıfatındaki Türkiye yönetimine aslında böyle bakmadığını ortaya koydu.

Anayasa Mahkemesi; Can Dündar ve Erdem Gül’ün tahliyesine karar verdi.

Abdullah Gül, Bülent Arınç ve diğer eski AKP’liler, partilerinin yeni haline olan alerjilerini dışa vurmaya başladı. Ve gözüken o ki, tahmin edilenden fazla bir taban karşılıkları var.

Ayrıca…

Sahip olduğu imkanlarla, pastanın üzerindeki dayanılmaz süs gibi gözüküyordu tabii Zaman…O “medya pastasının” tamamını hampur humpur yemek istiyorsanız; Zaman, Türkiye’nin en çok basılan gazetesi olarak, yutulacak ‘en büyük lokma’. Üzerine üstlük, Anadolu’da muhafazakar tabandan olup da, biraz ‘İslami entelektüel’ yanı da olan bir haber kaynağı takip etmek istiyorsa biri ve ‘muhalif’ düşünceye az veya çok zihin açıklığı varsa, Zaman tek adres.

Daha ufak çaplı basılma, dağıtılma imkanı olan bir gazetede veya başka bir yayın organında bir haber yer aldığı ve Zaman da bu habere yer verdiği zaman oluşan etki, ulaşılan kitle de katlanarak artıyordu tabi…Kaldı ki, Zaman’ın bir de internet üzerinden ulaştığı kitle de var…

Bir milyona yakın basılan bir gazeteden, 35 ülkede, 10 dilde, farklı alfabelerde yayınlanan bir yayın organından, internet üzerinde de ciddi bir yayın potansiyelinden bahsediyoruz. Türkiye’nin de, İngilizce basılan gazetesi Today’s Zaman’ın da bir parçası olduğu medya grubu bu. Ülke içi ve dışından Türkiye politikasını takip eden uluslararası diplomat, akademisyen ve diğer kesimlerin ulaşabileceği birkaç adresten biri. Ve açıkçası, son dönem en eleştirel baka(bile)n İngilizce ve düzenli yayınlanan sadece Türkiye odaklı kaynak…

Son derece ciddi yatırımlar yapılmış gazete binaları ve matbaalardan; tek kelimeyle ‘şıkır şıkır’, hiç abartısız Türkiye’nin en modern yapısal ağa sahip medya organlarından biri ayrıca.

Karşılaştırılabilecek tek diğer ağ, Doğan Medya… Zaten, Zaman’a uygulanan ‘sembolik şiddetle’, kafasını hafiften dahi olsa, iktidar müsamaha düzeyinin üzerine uzatmaya niyet edenleri de ezmiş oluyorsunuz. Ve tabii, Cumhuriyet’ten Birgün’e, Özgür Gündem’den Evrensel’e, ayan beyan muhalif her gazeteye de, bir kez daha, “sizlerin de katli vacip” mesajı verilmiş oluyor.

Onun için Zaman sadece Zaman değil…

Sırf bir hafta içinde, İMC TV’den Bengü Türk TV’ye, siyasi yelpazenin en farklı konumlarındaki yayın organları da, Türksat’tan atılıverdi. Daha önce Samanyolu, Bugün, Kanaltürk,Mehtap, Irmak, Yumurcak TV kanallarının yayınları durdurulmuştu. Kürt ilintili addedilen TV kanalları, internet yayın organları, sosyal medya hesaplarına ise, tam bir linç uygulanıyor. İşin içine, gazetecilerden sıradan vatandaşlara, herkesi ‘sniper/keskin nişancı ateşi’ gibi hedef alan ‘devlet büyüklerine’ hakaret davalarını da katarsak, düşünmek-yazmak herkese suç Türkiye’de…Tabii, Türkiye’de iktidar gücüyle herkesin kulağında yankılatılan, “Ayna, ayna-söyle bana; benden güzel var mı?” sorusunu, “Evet, evet; en güzel sensin” diye bağıra bağıra yanıtlamıyorsanız.

İktidar yanlısı yazarların, gazetecilerin, sonsuz ezme, nefret söylemi ve yalan haber üretme özgürlüğü varken, onlardan olmayanların var olması bile fazla geliyor özetle.

Dün de zordu Türkiye vatandaşı olmak; bugün daha da zor. Uygulanan sembolik ve son derece gerçek şiddetin derecesi katlanarak artıyor.

Bugün de, Zaman’a da ‘kayyumuldu’, ‘kıyıldı’. Biri, “ben yokken ortalık karışacak” dedi; birileri de ‘icabına baktı’.

Zaman’a el konulmasının nedeni de, sarsıntı yaratacak, korku ortamını egemen edecek yeni bir olaya ihtiyaç duyulması. Başka bir şey de olabilir ve hala da olabilir; ama bu oldu…

Mutlak güçte bir çatırdama yaşandı…Ve icabına bakıldı.

Çünkü dediğim gibi…

Korkutulmamız lazım. Terörize olup sinmemiz lazım. Umut etmememiz lazım. Ezile ezile dümdüz olmamız lazım. Benim şimdi olduğum gibi, ayardır biriken stres ve sıkıntıdan, tüm zihin işkencesinin getirdiği baskıdan, iki seksen hastalanmamız lazım. Yok olmamız lazım.

Sizi ezene, üzene, yok etmeyi amaçlayana; acınızı umursamayarak sizi hiç sayana en iyi intikam, yaşamak. İyi ve hakkını vererek yaşamak.

Ben, kilometrelerce ötede Türkiye’nin baskısından hipertansiyon krizi geçirsem de, gene de, sendeleyerek de olsa ayağa kalkıyorum; “yok öyle kolay iş değil beni yok saymak, hiçe saymak, üzmek, ezmek-dün, bugün ve yarın…Yok öyle” diyorum.

“Benim hayal ettiğim ve hak ettiğim hayat bu olmayabilir; ancak, varım işte ve daha iyisi için mücadele edeceğim” demek de en iyi cevap olsa gerek…

Sezin Öney – Haberdar.comsezin öney

Suriye’deki kuraklık son 900 yılın en şiddetlisi olabilir

Elaisha Stokes tarafından, Robert S. Eshelman ve Samuel Oakford’un katkılarıyla kaleme alınan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Mehmet Ender‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Birleşmiş Milletlerin son sayımına göre, Suriye’deki iç savaş şimdiye kadar 250 bin kişinin ölümüne, milyonlarca kişinin de evlerinden olmasına ya da iltica etmelerine neden oldu. Nedenlerin başında, Suriye devlet başkanı Başar Esad’ın başını çektiği politik sorunlar olsa da, yeni bilimsel bulgular iklim değişikliğinin Suriye’deki şiddeti tetiklediği savını destekler nitelikte.

Çiftçiler, kuzeydoğu Suriye'deki kuraklıktan etkilenmiş olan Hasaka bölgesinde traktörlerini sürerken Fotoğraf: Louai Beshara/AFP/Getty Images
Çiftçiler, kuzeydoğu Suriye’deki kuraklıktan etkilenmiş olan Hasaka bölgesinde traktörlerini sürerken Fotoğraf: Louai Beshara/AFP/Getty Images

NASA ve Arizona Üniversitesi’nden araştırmacılar yağış miktarını ölçmede oldukça güvenilir olan ağaç halkaları üzerinde yaptıkları çalışmalarda, yüzyıllarca geriye giderek Suriye’deki kuraklığın muhtemelen son 900 yılın ve neredeyse kesin olarak son 500 yılın en şiddetlisi olduğunu ortaya çıkardılar.

Araştırmanın başyazarı, NASA Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nden iklim bilimci Benjamin Cook şu anda yaşanan kuraklığın geçmişte yaşananlara kıyasla ne boyutta olduğunu bulmayı amaçladıklarını ve yaklaşık olarak 15 senedir süregelen son kuraklığın doğal iklim döngülerinin çok ötesinde gerçekten çok şiddetli olduğunu belirtti.

Cook ve arkadaşları otuz sene ve üzeri süren mega-kuraklıkların ağaç halkası kayıtlarında bulunmadığını ortaya çıkardı. En son rastlanan büyük kuraklık 1807 senesinde başlayıp 14 sene sürdü.

Cook’a göre, iklim sistemini normalin dışında şeyler yapmaya zorlamaya başladık. “Bu gerçekten iklim değişikliğinin işin içinde olduğunu gösteriyor. En büyük belirsizlikse bu yükselen tansiyonla nasıl başa çıkacağımız.”

Birleşmiş Milletlere göre kuraklık 2006 ve 2011 yılları arasında Suriye’deki tarım alanlarının %75’inin kullanışsız hale gelmesine ve besi hayvanlarının %85’inin ölmesine neden oldu. Tarımsal üretimdeki çöküş 1,5 milyon kadar Suriyeliyi Humus ve Şam gibi merkezi kentlere göçmeye zorladı.

İklim Güvenliği Merkezi Başkanı Francesco Femia kuraklığın iç karışıklık başlamadan çok önce Suriyelileri yerinden ettiğini belirtti. “Daha korkutucu olansa bölgeyi inceleyen analistlerin bu noktayı tamamen gözden kaçırmış olmaları.”

Femia’a göre açlık ve evsizlikle boğuşan Suriyelilerin sayısındaki artış büyük şehirlerde tansiyonun yükselmesine neden oldu. “Herkes için yalnızca belirli miktarda kaynak var”

Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı sözcüsü Abeer Etefa, kendilerinin savaştan önce de bu konuda oldukça endişeli olduğunu belirtti. “Durum hâlihazırda oldukça kötüydü ve 2010’da kuraklıktan etkilenen çiftçiler için operasyonlarımıza başlamıştık.”

Halep’te BM Gıda Programının dağıtım noktasında gıda ve diğer yardımlar için izdiham, Şubat 2013 (Fotoğraf: Jan-Niklas Kniewel/EPA).
Halep’te BM Gıda Programının dağıtım noktasında gıda ve diğer yardımlar için izdiham, Şubat 2013 (Fotoğraf: Jan-Niklas Kniewel/EPA).

Dünya Gıda Programı şu anda ülkenin tarım merkezi olan kuzey doğusunda 300.000’den fazla Suriyeliye gıda yardımı yapıyor. Geçtiğimiz seneki tahıl üretimi 2011 senesine göre yarı yarıya düşmüş durumda.

Pentagon uzunca bir süredir iklim değişikliğini, önceden var olan politik fay hatlarını harekete geçirebilecek bir “tehdit büyüteci” faktör olarak değerlendiriyor. G7 haziran ayında yayınladığı raporunda iklim değişikliğinin kırılgan durumları kötüleştirebileceği, toplumsal kargaşalara ve hatta şiddetli çatışmalara neden olabileceği yönünde uyarıda bulundu.

Bu şekilde ele alındığında, iç savaş ve Türkiye ile Avrupa’ya iltica etmeye çalışan yüzbinlerce insan,  bir ulusun çöküşüne neden olan ve küresel sıcaklık artışının kontrol altına alınmasını gerektiren çok daha endişelendirici bir insani durumun belirtisi olarak görülebilir.

syria2
Makedonya’daki geçici kampa yürüyen mülteciler (Fotoğraf: Georgi Licovski).

İklim değişikliği ile dünyadaki şiddet olayları arasındaki ilişkiyi irdeleyen “Tropic of Chaos” kitabının yazarı Christian Parenti, ulusların iklim değişikliğini ele almaları gerektiğini, ancak enerji ve çevre politikalarındaki ilerlemelerin, gelecek çatışmalardan kaçınmak adına önemli olsa da, Suriyedeki yerinden edilen ve açlıkla savaşan ve sayıları gittikçe artan topluluğa yardımcı olamayacağı görüşünde.

Parenti’ye göre; “Rejim değişikliğine vurgu yaparak, ABD dış politikası bu faciaya neden oldu”, “Irak işgalinden Libya savaşına ve Selefi isyancılara yapılan yardımlara, ABD destekli şiddet insanların daha sıcak ve kurak bir ortadoğuya ayak uydurmasına engel oldu. Ancak Suriye’de barışın sağlanmadan önce, yalnızca Avrupa’ya yönelen daha fazla mülteciyle karşılaşacağız.”

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Elaisha Stokes, Robert S. Eshelman ve Samuel Oakford’un katkılarıyla.

Yeşil Gazete için çeviri: Mehmet Ender

(Yeşil Gazete, Vice News)

Karadeniz’de  Güneş Enerjisi – Alper Öktem

Karadeniz’de güneşten elektrik üretmek rantabl değil derler. Çünkü yeterince güneş yoktur yani hep yağmur yağar. Güneş enerjisi yatırımları ancak Toroslar’da ve Güneydoğu’da kendini kurtarır diye konuşulur. Bizde “bilen” çoktur bu işleri.

17

Ama Karadeniz bölgesinde güneşe yatırım yapanlar var, işte birinci ve ikinci örnek:

Karadeniz’de güneş verimliliği konusunda bir de karşılaştırma yapalım, Antep’ten bir örnek alalım

Heyecan verici fotoğrafların altındaki teknik bilgilere bakmayı sevmeyiz. Ama bir satır var ki bakmaya değer, kolay anlaşılır.

Yıllık performans  kWsaat/kW, yani 1 kW kurulu güç yılda kaç kWsaat elektrik üretiyor, buradaki rakamlar farklı.
Diyeceksiniz Antep’in güneşi daha kârlı. Yapılan yatırımın getirisi daha fazla. Doğrudur.
O zaman şöyle mi diyelim, dükkan açıp para kazanacaksan 5. caddede açacaksın, yoksa değmez.
Canım New York’tan söz ediyorum. Peki İstiklal Caddesi diyelim.
Yani yaklaşım şöyle: “Maksimum kâr yoksa  ben bu işte yokum abi”
……………………………..

Bu kaprisler hep güneş enerjisine yapılıyor. Ne kadar çok akıllı var, bu iş olmaz diye hemen ispat eden.
Güneş enerjisinden elektrik üretmek, su ısıtmak (Günısı), kısmen de olsa kalorifer kazan suyu ısıtmak (Solartermi). Bu imkanları Türkiye çok az değerlendiriyor.

Bence ham maddesi bedava olduğu için efsaneler üretiliyor.
Önümüzdeki yıl ham madde masrafı sıfır, santral ürettiği sürece 25-30 yıl sıfır kuruş bu güneş ışını.
Şimdi diyeceksiniz ki ham maddenin bedava olması güneşe yatırıma ikna eden  en önemli argüman. Bu durumu “Güneş Gönüllüsü” yatırımlara köstek diye izah ediyor, (galiba ekonomiden anlamadığım ortaya çıkıyor). Ama bence bu ve başka nedenler güneşten enerji elde etmenin küçük iş olduğunu gösteriyor.  Büyük iş yapamıyor, büyük bir kalem tutmuyor milli ekonomide.
Biraz daha izah etmek için diyorum  güneş enerjisi ile dertleriniz bi nebze azalıyor, petrol fiyatları indi çıktı, cari açık problemleri, tanker kazaları, petrol sahaları savaşları yok. Bakın ekonominin kimi dalları bayağı bi dumura uğrayacak. Tanker imalatından taşımacılığa kadar ekonomik faaliyette gerileme olacak tabii. Silah sanayii ve diğer konuları Yeşil Gazete okuyucusuna anlatmaya gerek yok. Bir tanker kazasının yol açtığı çevre felaketinin giderilmesi ne kadar tutuyor acaba?
Bence % 100 güneş enerjisi demek, dünyadaki milyarder sayısında ciddi azalma bile getirebilir.

Türkiye haritasında Karadeniz mavi, Avrupa haritasında ise yeşilden kırmızıya dek değişen renkler.  Ama rakamlar yanıltmıyor. Orta Avrupa’da yıllık toplam güneş radyasyonu kabaca  metrekare başına 1000 KWh, Türkiye haritasında mavi renk nedeniyle algı  kurbanı  olan Karadeniz bölgesinde ise 1400 KWH civarında
Türkiye haritasında Karadeniz mavi, Avrupa haritasında ise yeşilden kırmızıya dek değişen
renkler. Ama rakamlar yanıltmıyor. Orta Avrupa’da yıllık toplam güneş radyasyonu
kabaca metrekare başına 1000 KWh, Türkiye haritasında mavi renk nedeniyle algı kurbanı
olan Karadeniz bölgesinde ise 1400 KWH civarında

Saymaya devam ediyorum, büyük yatıp dev kalkmaya meraklı olanları biraz ürkütmek için:
Düşmanların gökte uçup senin yerdeki petrol tankerinin fotoğrafını çekip başını derde sokamıyor
Bir  yatırım yapıyorsunuz, o kadar. Ne kömür ithal edeceksiniz, ne doğal gaz.
Düşünsenize, nükleer santral inşaatını almış adam. Büyük para büyük güç sahibi olacak,millete  büyük küfür edebilecek. İstemez tabii, güneş küçük iş der.
Ne atık olacak, ne karbon salıp iklimi değiştireceksiniz.
Bu güneşten ürettiğiniz elektriğin isterseniz nakliye masrafı da yok. Bartın’da üret Bartın’da tüket.
……………………..

Rantabl değilmiş…
Haydi  canım siz de…
Çok para kazandıran bir iş değil bu güneş işi, bu doğru.
Ama çok faydası var.
Torunlara yaşanabilecek bir dünya bırakıyorsunuz: Bu en büyük kar değil mi?

Güneş enerjisinin başka yararları için  eski bir yazıma bakabilirsiniz.

16-Alper-Öktem

Alper Öktem

“Güneş Gönüllüsü”

 

Gereği yapılır – Tanıl Bora

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

“Meclis’e gönderilen fezlekelerin gereği yapılmalıdır. Meclis’teki milletvekilleri sağduyulu davranıp gereğini yapmalıdır. (…) Bir milletvekili suç olan bir tutum içindeyse gereği yapılmalıdır. (…) Bu fezlekeler parlamentonun raflarında çürümemelidir. Tozlanmamalıdır, gereği yapılmalıdır.” Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını ısmarlarken yaptığı konuşmada dört kez geçiyor: Gereği yapılmalıdır. Üç dört paragraflık bir konuşma içinde tam dört kez…

Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini zemmederken de “İlgili kurumlarımızın anayasamıza ve yasalarımıza göre açık suç teşkil eden bu ihanet karşısında gerekenleri yapacaklarına inanıyorum” demişti Erdoğan. Bunu ihbar kabul eden YÖK, hemen mukabelede bulunmuştu: “Bu bildiri ile ilgili olarak hukuk çerçevesinde gereği yapılacaktır.”

Erdoğan, Suriye meselesinde, Batılı güçlerin gereğini yapmadığından şikâyetçidir. 7 Şubat’taki konuşmasında, ikili görüşmelerde kendisine hak verdiklerini söyler:“Ama önemli olan hak vermek değil, hakkı teslim etmek, gereğini yerine getirmektir. (…) Dost dediklerimiz gereğini yapmıyor.”

Bilhassa o bunu çok fazla söylüyor ama sair devlet ricalinden de duyuyoruz. Keza reisçi, iktidarcı, milliyetçi bloglar, forumlar, yerel ve sosyal medya, gündemdeki her konuda, ama özellikle Kürtlere karşı, hep gereğinin yapılmasını istiyor. Bazısı twit atar, haberlerin altına not düşerken Osmanlıca konuşmaktan hoşlanıyor: “Tez elden gereği yapıla”…

***
Türk devlet geleneği denen şey, bu iki kelimeye sığabilir: Gereği yapılır. Müthiş zevkle eda edilen bir otorite jesti…

Mesela 2007’de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın kısa öz söylediği gibi, bir yetkinin anlamını, karşılığını bulması demek, gereğini yapmak: “TSK’ya terörle mücadele konusunda yetki verilmiştir. Bu yetkinin gereklerini de TSK yerine getirecektir.” Yine Recep Tayyip Erdoğan, 1 Nisan 2006’daki bir konuşmasında, aynısını söylüyor:

“Devletin kurumlarında yetki almış olan, seçimle işbaşına gelmiş olan yönetici konumundaki kişiler o makamın gereği neyi gerektiriyorsa [gereğin gereği – T.B.], onu yapmak zorunda. Legal yapı içinde, illegal yapıya zemin hazırladıkları anda mutlaka yasaları karşılarında bulacaklar. Yürütme olarak, zaman kaybetmeden gerekeni yerine getireceğiz.”
“Gereği yapılır”ı bildirmek, bizzat gücün, muktedir olmanın kanıtı. Yetkilerin, makamın, otoritenin, erkin gerçekten varolduğunun ihtarı. İktidarın kendini göstermesi, hatırlatması. Hem başkalarına, herkese, hem galiba kendine de…

***
Başbakan Yardımcısı Lütfü Elvan, 20 Ocak’ta demişti ki: “Bundan sonraki süreçte de hem Cizre’de, hem de Sur’da gerekli temizlik yapılacaktır”. O “temizliğin” ne anlama geldiğini biliyoruz. Aralarında cesedi paramparça olanların kimliklerini bile öğrenmek müşkül ama “temizliğin” anlamını biliyoruz.

“Gereken temizlik yapılacaktır” derken, bir kelime fazladan söylenmiş. “Gereken yapılacaktır”ın tekinsiz gücü, gerekenin tam ne olduğunun, tam olarak ne yapılacağının söylenmemesindedir oysa. “Gereken”in müpheminde, bir “ne olduğunu bilirsin sen” ürpertisi saklanır. “Gereği yapılır” ihtarı, korku salmak için, tedhiş için, terörize etmek içindir.

“Gereği yapılır”daki tavizsiz şiddet imâsı, bazen yerinde duramayıp, o fazladan “temizlik” kelimesindeki gibi fâş eder kendini. Yine Erdoğan’dan iki örnek. 1 Nisan 2006’da, kadına-çoluğa-çocuğa sıfır tolerans ihtarında bulunurken: “Güvenlik güçlerimiz çocuk da olsa, kadın da olsa, kim olursa olsun, eğer terörün maşası haline gelmişse gerekli müdahale ne ise bunu yapacak.” 31 Mayıs 2014’te, Gezi’nin yıldönümü vesilesiyle yapılacak gösterileri men ederken: “Buraya (Taksim) gelirseniz kusura bakmayın güvenlik güçlerimiz kesin talimat almışlardır, gereği neyse A’dan Z’ye yapılacaktır.”

***
Mahkeme kararlarının amentüsü olan “Gereği düşünüldü”yü hatırlayın. “Gereği yapılır”la kaş çatan rical, yargının sualsiz hikmetinden de kendi kudretine bir hat çekmek istiyor gibidir.“Gereği yapılır”, sağlam bir doz keyfîlik imâsı içerir. Evet, bir yetkinin icabı ve delilidir “gereğini yapmak”, fakat burada o yetkiyi azamîleştiren, kayıtsızlaştıran bir hamle vardır. “Gereğini yapacağını” söyleyen muktedir, artık ipleri tamamen kendi eline almıştır, şarta şurta bakmadan her şeyi yapabilirim, diyordur.

Bu defa örneği MHP’den verelim. Partinin Genel Sekreteri İsmet Büyükataman, olağanüstü kongreyi zorlayan muhalifler hakkında şöyle demiş geçen hafta: “İl başkanını görevden almak lüzumu hasıl olursa, genel merkez gereğini yapar, kimseye sorma ihtiyacı duymaz.” Kimseye sorma ihtiyacı duymadan, istediğini/bildiğini yapmak – “gereğini yapma”nın bereketi işte budur!

Erdoğan’ın 7 Şubat’ta Suriye’den gelen “tehditlerle” ilgili söyledikleri, “Gereği yapılır” söyleminin içerdiği sorgulanamazlığın, hesap vermezliğin bir başka veciz özeti: “Bu tür şeyler konuşulmaz, gereken neyse anında yapılır.” Konuşulmaz; yani söylemeyiz, izah etmeyiz, yani susun!

Bu keyfîliğe, bu sınırlanmamış ve hesap vermez iktidar alâmeti olarak “Gereği yapılır” jestine, bir hakkı lütfa çevirirken de rastlarız. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, Dilek Doğan’ın bir polis operasyonunda öldürülmesiyle ilgili sözleri mesela (26 Ekim 2015): “Ola ki herhangi bir yanlış uygulama varsa bunun da peşi hiçbir zaman bırakılmaz, gereği yapılır.” Davutoğlu’nun 3 Kasım 2015’te bakanlık sayısının artmasıyla ilgili söyledikleri, “Gereği yapılır” protokolünün tipik örneği: “Bir ihtiyaç varsa onun gereği yapılır.” Bizim bileceğimiz iş.

Gezi isyanı sonrasında polisin dünya harbi ölçülerinde biber gazı ithal etmesiyle ilgili bir soru önergesine Emniyet Genel Müdürlüğü’nden gelen o ‘makabl’ cevabı hatırlayın: “Gerektiği kadar”.

***
Sosyal medya mecralarında “Vurun!” mesajı verenlerin Osmanlı mukallidi “gereği yapıla” lâflarından bahsetmiştim. Belki bir televizyon dizisinden, belki bir Sepetçioğlu romanından, belki bir Kara Murat filminden zihinlere akmış “Gereği yapıla!” komutu, Türk devlet geleneği imgesinin popüler jestlerinden biri.

“Gereği yerine getirile”, “Böyle biline ve gereği yapıla,” “Gereği yapıla ve muvaffak olurlar inşallah,” ibareleriyle biten sultan buyrukları, son söz edası taşır. Bir “Söz bitti!” ilamıdır. Aynı zamanda, alt yöneticileri ve onların gadrini ‘serbest bırakan’ bir sinyaldir bu. “Gereği yapılır”, bir fevkalade hal, bir istisna hali ilanını barındırır. “Gereğini yapma” çağrısı, “Hallolunmuştur”un alâmetidir.

“Gereken, gereken” denip duruyorsa, bir “gerekmeyen” de takılmaz mı akla? İktidarın istisna halinden de söz etmişken… Malûm, Agamben, istisna haline tâbi olan, her türlü haklarından soyundurulmuş tebanın, iktidar nazarında “yararsız”, “fazlalık”, “gereksiz” olanlar olduğunu, yararsız, fazlalık, gereksiz kılındığını anlatır ya… Biz yerli ve millîsini söyleyelim. 16. asırda, Kınalızâde, Türk devlet felsefesinin bir klasiği olan Ahlak-ı Alai’de nevâbitten, yani “fazla ve zararlı kimseler”den bahsetmişti – gereksizlerden. Devlete ve cemiyete zararlı “taife” idi bunlar; öldürülmeleri veya sürülmelerinin “gerekli ve zaruri olduğu sabit” idi.

“Gereği yapılır” cezbesi –hele bu kadar tutkulusu–, birilerinin gereksizliğine hükmetmenin alâmetidir.

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

43-Tanıl-Bora

 

 

Tanıl Bora 

Kaz Dağları’ndan Cerattepe’ye zeybek ve horonla selam

Artvin Cerattepe’de bakır madeni çıkarmak isteyen Cengiz Holding’e karşı günlerdir direnen Artvin halkına, Kaz Dağları direnişçileri horonlu zeybekli selam gönderdi. Çanakkale Cumhuriyet Meydanı’nda toplanan yaklaşık 200 kişi, tulum ve kemençeyle horon, klarnet ve davulla zeybek oynayarak, ‘Cengiz’e Dur’ dedi.

artvin horon

İda Dayanışma Derneği‘nin öncülüğünde bir araya gelerek Cerattepe direnişine destek vermek için geçtiğimiz günlerde Artvin’e giden Bozcaada Forum, Etili Çan Dayanışması, mahalle meclisleri, çeşitli meslek odaları ve sivil toplum kuruluşlarından oluşan 27 kişilik grup, oradaki deneyim ve izlenimlerini Çanakkale halkı ile paylaşmak için “Zeybek – Horon Kardeşliği” etkinliği düzenledi.

cer

Çanakkale Karabiga’da termik santral, Artvin Cerattepe’de maden ile doğayı ve yaşam alanlarını tehdit eden Cengiz Holding’e karşı direnen iki bölge arasında kurulan dayanışmayı büyütürken, Cerattepe’nin mücadele ruhu Çanakkale’ye, Kaz Dağları‘na ulaşıp moral verdi.  Üzerinde “Diren Cerattepe, Kaz Dağı seninle”, Diren Artvin, Çanakkale Seninle” yazılı pankartlarla dayanışmanın süreceği mesajı verildi.

artvin

Meydanda tulum ve klarnet art arda çaldı, önce horon ardından zeybek oynandı. Artvin direnişinde ortaya çıkan “Cerattepe düşerse Kazdağı düşer” , “Cengiz’e dur de” sloganları bir kez daha atıldı.

cerrr

Zeybek Horon Kardeşliği etkinliğinde Artvin’e telefon bağlantısı da yapıldı. Cerattepe direnişinin simge isimlerinden Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan, Çanakkale’nin horonlu zeybekli selamına, “Artvin’deki bütün canlılar adına destekleriniz için teşekkür ediyoruz. Yüreğimiz bir, mücadelemiz bir. Hep birlikte mücadele edersek kazanmama şansımız yok.” sözleriyle karşılık verdi. Nur Neşe Karahan, “20 seneden fazladır Artvin’de bütün canlılar adına yaşamı savunuyoruz. Cerattepe bölgesi bir dünya mirası, gelecek kuşaklara bırakılması gereken olağanüstü bir doğa. Bu maden sadece Artvin’in değil, hepimizin sorunu. Sonuna kadar mücadele etmeye devam edeceğiz ve inanıyorum ki kazanacağız. Başka Artvin yok, başka Kaz Dağları yok.” dedi.

neşe karahan

Telefonla Çanakkale halkına sesini duyuran bir başka Cerattepe direnişçisi Güllü Tekin‘in, “Artvin bizimdir, bizim kalacak. Davamızda haklıyız. Mücadelemize sonuna kadar devam edeceğiz.” sözleri büyük alkış aldı.

artvin il

İda Dayanışma Derneği Başkanı İlhan Pirinçciler, “Artvin’in kadın, erkek, siyasi parti, yaş, meslek ayrımı gözetmeyen birleşik mücadelesini, samimiyetini, zerafetini ve direniş ruhunu Çanakkale’ye taşımak istedik. Cengiz Holding sadece Artvin’de değil, Karabiga’da da doğa talanı yapıyor. Karabiga’nın doğa harikası kıyılarında, halkın direnişine rağmen yasadışı termik santral inşa ediyor. Artvinliler  Cerattepe’de Cengiz Holding’e nasıl dur diyorsa, biz de Karabiga’da, Ağı Dağı’nda, Kaz Dağları’ndan dur diyoruz Cengiz ve Cengiz gibi şirketlere.” dedi. Yaklaşık iki saat süren etkinlik, tulumun ses verdiği horonla sona erdi.

Haber ve Fotoğraflar : Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

“GDO 2.0” Avrupa piyasasına girmeye hazırlanıyor

Deirdre Fulton tarafından Common Dreams‘te yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Çiğdem Külekçioğlu Houdin‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Yeni teknikleri mevcut yasal düzenlemelerden muaf tutma çabası kapıdan kovulan genetik modifikasyonu bacadan sokma çabasından başka bir şey değildir.

tomatoeswhoa
Eğer biyoteknoloji şirketleri istediklerini elde eder de “GM 2.0” işlemi halihazırda mevcut modifikasyon yasalarından muaf tutulursa “genetiğiyle oynanmış ürünlerin gittikçe artan bir kısmının gıda, sağlık ve çevreye olan potansiyel etkileri asla değerlendirmeye alınmayacak”. (Foto: stumayhew/flickr/cc)

Biyoteknoloji lobisi Avrupa ülkelerindeki yasal düzenlemelerin radarından kaçacak bir saldırıyı sahneye koymakta: Brüksel merkezli Avrupa Ortak Gözlem Grubu(Corporate Europe Observatory-CEO)nun yeni bir raporuna göre lobi; çevreyi, gıda güvenliğini ve tüketicinin seçim yapma hakkını etkileyecek yeni genetik modifikasyon tekniklerinin varolan yasalardan muaf tutulması için uğraşıyor.

Bu şekilde, Bayer, BASF, Dow Agrosciences ve Monsanto gibi büyük kimyasal tarım şirketleri Avrupa’nın genetiğiyle oynanmış organizmaların sağlık ve çevresel risk değerlendirmelerini ve hatta etiketlemesini talep eden, görece katı yasal düzenlemelerini alt etmeye çalışıyor. Buna ilaveten, 2015 yılından beri Avrupa Birliği üyesi devletler genetiğiyle oynanmış ürünlerin kendi ülke sınırları içinde yetiştirilmesini de yasaklama hakkına sahipler: 19 hükümet topraklarının bir kısmı veya tamamında genetiği değiştirilmiş mahsullerin yetiştirilmesini yasaklamış durumda.

Ancak, 2001 yılında Avrupa’da genetiği değiştirilmiş ürünler ile ilgili yasa yürürlüğe girdiğinden beri yeni genetik mühendisliği teknikleri ortaya çıktı. Şimdi de Biyoteknoloji endüstrisi, sadece Avrupa Birliği’ne yönelik bir lobi faaliyeti aracı oluşturdu: Yeni Yetiştirme Teknikleri Platformu (New Breeding Techniques (NBT) Platform). Bu platformun görevi Avrupa Komisyonu’nun “GM 2.0” teknikleri konusunda henüz karara bağlanmamış pozisyonunu etkilemek. Komisyonun kararı gelecek ay tebliğ edilecek.

Avrupa Ortak Gözlem Grubu, durumu “NBT Platformu yeni genetik modifikasyon tekniklerini, ‘genetik mühendisliği’nden farklı gözüksün diye ‘yeni yetiştirme teknikleri’ adı altında yeniden piyasaya sürüyor.” diye açıklıyor: “Başarısız da değiller: Avrupa Komisyonu ve diğer düzenleyici organlar konuyla ilgili haberleşmelerinde bu terimi tamamıyla kanıksamış gözüküyor.”

Greenpeace, 2015 yılı sonlarındaki ilke toplantısında  “Ancak bu çaba, genetik modifikasyonu bacadan sokma çabasından başka bir şey değil,” diyerek uyardı.

Aslında, Greenpeace ve yedi başka örgüt Avrupa Birliği Sağlık ve Gıda Güvenliği Komisyonu’na geçtiğimiz ay bir açık mektup yazdı:

Yayılmacı metodlarla genomlar üzerinde yapılan oynamalar beklenmeyen ve öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir. Mesela,  aynı türe ait genleri kullanarak gerçekleştirilen bir genetik mühendisliği metodu olan “cisgenesis”, son tahlilde bir çeşit genetik mühendisliğidir. Bu nedenle de genetik mühendisliği işleminin kaçınılmaz sonucu olarak tahmin edilemeyen ve öngörülemeyen sonuçlar doğurmaya açıktır. DNA makasları (nükleaz) gibi bitki ve hayvanların genetiğiyle oynamak için kullanılan yeni teknikler ve gen düzenlemesine müdahaleler kaygıları artırmaktadır.

Buna ilaveten, Komisyon tarafından değerlendirilen oligonükleotit, yönlendirilmiş mutajenez, agroinfiltration, Çinko-Parmak Nükleaz gibi tekniklerin “Avrupa Birliği’nin genetik modifikasyona uğramış organizmalarla ilgili yasal düzenlemelerinden kaçmak için bilinçli olarak geliştirildikleri” belirtiliyor Avrupa Ortak Gözlem Grubu tarafından.

Avrupa Ortak Gözlem Grubu, biyoteknoloji endüstrisi lobisinin Avrupa Birliği karar mercilerine 2013 yılında gönderdiği bir belgeye atıfta bulunarak bu belgenin biyoteknoloji endüstrisinin amacının yeni genetik modifikasyon teknikleri geliştirmek olduğunun en bariz kanıtı olduğunu belirtiyor: “Bu teknikler genetiği değiştirilmiş organizmalara karşı Avrupa’daki fiili moratoryuma cevaben geliştirildi.”

Eğer biyoteknoloji şirketleri istediklerini elde eder de “GM 2.0” işlemi mevcut genetik modifikasyon yasalarından muaf tutulursa, “genetiğiyle oynanmış ürünlerin gittikçe çoğalan bir kısmının gıda, sağlık ve çevreye olan potansiyel etkileri asla değerlendirmeye alınmayacak,” diye yazdı Greenpeace Avrupa Birliği gıda politikaları yöneticisi Franziska Achterberg. “Üstelik etiketlenmeyecekler. Böylece Avrupalı tüketiciler, çiftçiler ve yetiştiricilerin bu ürünlerden kaçınması için bir yol kalmayacak.”

Bununla beraber, Avrupa Ortak Gözlem Grubu’nun belirttiği üzere, “yeni genetik modifikasyon tekniklerinin varolan yasal düzenlemelere tabi olması gerekliliği hukuksal olarak son derece açık.”

Greenpeace de aynısını tekrarlıyor: “Genetik değişikliğe uğramış organizmalarla ilgili yasal düzenlemeler oluşturulma amaçlarına uygun olarak yorumlanmalı ve dolayısıyla genomları direkt olarak değiştiren tüm modern biyoteknoloji işlemlerini kapsamalıdır. Aksi takdirde, Avrupa Birliği vatandaşlarını yüzüstü bırakmış olur.”

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Deirdre Fulton

Yeşil Gazete için çeviri: Çiğdem Külekçioğlu Houdin

(Yeşil Gazete, Common Dreams)

İnsanlığın karanlık tarafı Berta Caceres’i öldürdü

Honduras yerli halk lideri, insan hakları savunucusu Berta Caceres bu sabah (03.03)  erken saatlerde evine giren kimliği belirsiz kişiler tarafından katledildi. Son haftalarda barajlara karşı yaptıkları barışcıl gösteriler nedeniyle ölüm tehditlerinde artış olduğu bildiriliyor.

Fotoğraf: Goldman Çevre Ödülü

Polis yerel basına yaptığı açıklamada Caceres’in, hırsızlık yapmak için eve giren kişiler tarafından öldürüldüğünü belirtirken yakınları yerli halkın haklarını savunduğu için öldürüldüğünü söylüyor.

Lenca yerlilerinin lideri olan Caceres, Honduras Yerli Halkları Konseyi (COPINH) kurucuları arasında yer almaktaydı. Caceres, yerelde bulunan yerli toplulukların onayı olmadan yapılmak istenen Agua Zarca Barajı’nın yapımını durdurmak için Rio Blanco sakinleri ile birlikte, başarılı bir direniş hareketine öncülük etmiş ve projenin durdurulmasını sağlamıştı. Caceres, 2015 yılında önde gelen saygın çevre ödüllerinden Goldman Çevre Ödülü’nü kazanmıştı.

Küresel Tanıklık(Global Witness)’a göre Honduras toprak ve çevre hakları savunucuları için en ölümcül ülke. 2010-2014 yılları arasında Honduras’ta 101 çevreci öldürüldü.

(Yeşil Gazete, telesurtv.net)