Ana Sayfa Blog Sayfa 3488

‘Cizre koca bir mezarlığa dönmüş’ – Hatice Kamer

Bu yazı bbc.com/turkce/ den alınmıştır

82 gün sonra sokağa çıkma yasağının kalktığı Cizre’nin girişi…

Polis kontrol noktasında uzun araç kuyrukları oluşmuş.

Cizre’ye girmek için bu kuyruklarda beklerken, yasak nedeniyle mahallesinden çıkıp günler sonra geri dönen Gülnaz’la konuşuyoruz.

16

Yasağın başlamasından 20 gün sonra Cudi Mahallesi’ndeki evinden çıkma zorunda kalanlardan biri Gülnaz, çocukları ile birlikte önce köye, akrabalarının yanına sığınmış:

“Sadece ben değil, iki üç aile daha geldi. 25-30 kişi bir evde kaldık. Bu kadar kalabalık misafir mi olur? Bir gün, bir hafta değil. Bizi ağırlayanlara daha fazla yük olmamak için Kızıltepe’de bir ev kiralayarak üst baş ne varsa onunla gittik. Daha önce 500 olan kira biz gidince 1200 oldu.”

Yanındaki, ismini vermek istemeyen kadının evi de Sur Mahallesi’nde. O da yasağın 25. günü ayrılmak zorunda kalmış.

17

“Bomba seslerinden çocuklarımın psikolojisi bozuldu. Hala bile gece yataktan sıçrayarak uyanıyorlar. Biliyorum geride ev de kalmamıştır ama ne yapalım, çok şükür ki cana gelmedi. Hiçbir yer insanın memleketi gibi olmuyor” diyor.

Depremden çıkmış gibi

2,5 ay süren sokağa çıkma yasağı boyunca yapılan haberler nedeniyle medyaya çok tepkililer.

Cizre’deki üç bodrum hepsinin ortak gündemi.

Birçoğunun ortak kaygısı ise evlerinden geriye bir şeyin kalmamış olması.

İlk kontrolü yarım saatte atlatıyoruz.

Cizre Devlet Hastanesi kavşağında ikinci arama noktasında onlarca kadın, çocuk, genç ilçeye girmek için bekliyor.

18

İki kadın, genç bir polisten geçişe izin vermesini istiyor.

Kucağında bebek olan 20’li yaşlardaki genç kadın ağlayarak geçmek istiyor. Kimliği yokmuş. Polisten yardımcı olmasını istiyor.

Polis, “Benden merhamet ve yardım beklemeyin. Teröristleri büyütün sonra da merhamet bekleyin. Benim teröristleri büyüten kadınlara merhametim yok. Devlete itaat eden çocuk yetiştirin ki sizlere merhamet edelim, anladınız mı?” diyor.

Genç polis, son cümleyi kalabalığa söylüyor.

Buradaki GBT işlemi uzun sürüyor. Araçların geçine izin verilmiyor. Sur Mahallesi’ne yürüyerek gidiyoruz.

19

Şehrin girişindeki evlerin çoğunda hasar çok ama 82 gün boyunca devam eden yasağın en ağır izleri Sur ve Cudi mahallesinde karşımıza çıkıyor.

Çatışma olduğunu bilmeyen şiddetli bir deprem yaşandığını sanır.

Her yerde yıkılmış binalar, evlerden saçılmış eşyalar, eşyaların ve yıkıntıların başında ağlayan Cizreliler…

Sur Mahallesi Akdeniz Sokak’ta bir evin ikinci katında, sandıkta bir ceset bulunduğu söylenince oraya gidiyoruz.

Onlarca yıkılmış evin olduğu sokak çok kalabalık.

İçerde çok ağır bir koku var. Cesedin kadın mı, erkek mi olduğu anlaşılmıyor. Simsiyah olmuş, yüzü tanınmıyor. Üzerindeki monttan genç olduğu anlaşılıyor. Battaniye ile üzerini kapatıyorlar.

Pakize İd adlı kadın ağlayarak 16 yaşındaki akrabası Taha Akdoğan’ın o bodrumlardan birinde ölenler arasında olduğunu anlatıyor.

‘Yıkıntılardan insan uzuvları çıkıyor’

“Sadece bizim mahalleden 20 genç vardı. Hepsi 15, 16 yaşındaydı” diyor.

Cizre’de birçok kişiye ulaşılamadığı söyleniyor.

Yıkıntıların ve nehrin kıyısına dökülen molozlar arasında insan uzuvları çıktığı konuşuluyor.

Ölü sayısının artmasından endişe ediyorlar.

İnsanlar harabeye dönmüş evlerinden, molozların arasından sağlam kalmış eşyalarını çıkarmaya çalışıyorlar.

Bir evin kalıntıları önünde oturan bir kadın ağlayarak ağıt yakıyor.

Doğan sokakta bulunan evlerin çoğu yıkılmış.

20

Halime Buz adındaki yaşlı kadın, molozların arasındaki battaniyesini çekerek ağlıyor:

“Üç dairemiz vardı ama şimdi sokakta kaldık. Bütün eşyalarımız evimiz, varımız yoğumuz bu yıkıntının altında kaldı. Hayatımız gitti, onca yıllık emeğimiz gitti. Can da gitti mal da. Allah’ım sen bu zulmü kabul etme”.

145 cesedin çıkarıldığı söylenen Cudi ve Sur mahallelerindeki bodrumlara gidiyoruz. Üç bodrum da birbirine yakın sokaklarda.

Cudi Mahallesi Narin Sokak’ta, ikinci bodrumun olduğu altı katlı 12 daireli binadan geriye moloz yığını kalmış.

Kalabalıktan biri, Cizre Halk Meclisi Başkanı Mehmet Tunç’un cesedinin buradan çıkartıldığını belirtiyor.

Mehmet ve Orhan Tunç kardeşlerin üç gün önce teşhis edilen cenazeleri dün Şırnak’ta toprağa verildi.

Cizre Halk Meclisi Eş Başkanı Mehmet Tunç, medya kuruşlarına telefonla bağlanarak yaralıların durumunu kamuoyuna aktarmıştı.

21

Kardeşi Orhan ile birlikte geriye kalan bir avuç kemiğin dün Şırnak’ta toprağa verildiği söylendi.

Cudi Mahallesi Bostancı Sokak’ta bulunan birinci bodrumdan, aralarında DBP PM üyesi Mehmet Yavuzel’in de olduğu 31 kişinin cenazesi çıkartılmış.

Cizreliler bodrumları “Mehmet Yavuzel’in katledildiği bodrum”, “Mehmet Tunç’un katledildiği bodrum” şeklinde adlandırıyor.

Birinci bodrumun olduğu binanın büyük bölümü yıkılmış.

Bodrum katı tamamen yakılmış durumda.

Bodrumda kemikler, kafa tasları…

İçeriyi görenler her tarafta insan kemiklerinin olduğunu söylüyorlar.

Küçük bir geçitten bodruma iniyoruz.

22

Kesif ve çok kötü bir koku bodruma sinmiş.

Duvarlar simsiyah ve yerler odun kömürü gibi. Her şey yakılmış.

Küllerin arasında kömürleşmiş kaburga, omurga ve kafatası parçalarını görüyoruz.

Bodruma giren herkes, çıktıktan sonra ağlıyor.

Cizre’ye gelenler, kendi evlerinin halini görmeden önce bodrumları görmeye gidiyorlar.

Görüştüğüm birçok kişi, bodrumlarda ölenleri tanıdıklarını anlatıyor.

Bir genç, 16 yaşındaki kuzeninin kayıp olduğunu ne ölüsünün ne dirisinin bulunamadığını söylüyor.

23

Aynı sokaktan bir evin sahibi, evinden kurtardığı birkaç eşyasının başında oturmuş gelen gideni izliyor.

Yıkılan evlerden birinin sahibi olan Gulê adındaki genç kadın, evinin yerine molozları görünce hıçkırıklarla ağlamaya başlıyor.

Kocası, 35. günde bahçelerine düşen bir havan topunun patlaması sonucu yaralanınca evden çıkmak zorunda kalıyorlar:

“Sadece elbiselerimle çıktım. Ben çıktığımda o bodrumda yaralı yoktu, bizden sonra yaralıları oraya toplamışlar.”

‘Cizre koca bir mezarlığa dönmüş’

Belediyede çalışan İsmail adındaki bir işçi, “Her üç bodrumdan 145 cenazeyi kendi ellerimle morga götürdüm. Cenazeleri ceset torbalarına koyup bize teslim ettiler. Orada çok büyük vahşet yaşandı” diyor.

24

Yaşlı bir kadın, “Tufan mı bu, ferman mı? Kim ne yapmıştı, bu zulüm hangi günahın cezası?” diyerek bodruma giriyor. Biraz sonra o da ağıtlar yakarak çıkıyor.

Bir başkası da, “Cizre koca bir mezarlığa dönmüş bugün mezarlarımızı ziyarete geldik” diyor.

İki buçuk ay devam eden sokağa çıkma yasağı boyunca Cizre’de bulunan HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız, “Hepimiz şu an hem bir şok halindeyiz hem de büyük bir travma yaşıyoruz” sözleriyle Cizrelilerin ruh halini anlatıyor.

Bu yazı bbc.com/turkce/ den alınmıştır

25-Hatice Kamer

 

 

Hatice Kamer

Artvinli kadınlardan davullu düdüklü Cerattepe eylemi

Artvin’in Kafkasör Yaylası Cerattepe bölgesinde maden faaliyetlerine karşı halkın tepkisi devam ediyor. Yöresel kıyafetlerle lokma tatlısı dağıtan kadınlar, akşam saatlerinde de davul çalıp yolu ulaşıma kapattı.

13

Doğan Haber Ajansı’ndan Adem Güngör’ün haberine göre Kızılay İş Hanı önünde toplanan kadınlara erkekler de eşlik etti.

‘Cengiz kaç kaç kaç, kadınlar geliyor’

9

Yaklaşık 3 bin kişi davul, düdük, darbuka ve tencere – tava çalarak yürüyüp, İnönü ve Cumhuriyet Caddelerini trafiğe kapattı. ‘Cengiz kaç kaç kaç, kadınlar geliyor‘, ‘Artvin’de maden istemiyoruz‘, ‘Durma haykır, yaşamak haktır’ sloganları atan kadınlar yürüyüş sonrasında yeniden Kızılay İş Hanı önünde toplandı.

Açıklamayı Artvin Kadın Platformu adına Aydan Yerlikaya yaptı
Açıklamayı Artvin Kadın Platformu adına Aydan Yerlikaya yaptı

Artvin Kadın Platformu adına konuşan Aydan Yerlikaya, şunları söyledi: “Günlerdir bizi belli bilgilerle ikna etmeye çalışıyorlar. ‘Açık işletme değil, kapalı galeri usulü olacak’ diyorlar ve buna razı olmamızı istiyorlar. Oysa bilmiyorlar ki bu topraklarda beşikten mezara herkes birer maden mühendisi, jeolog, orman mühendisi ya da bir botanikçi kadar biliyor neler yaşayacağını. 20 yıldır bu şehirde konferanslar, paneller boşuna yapılmadı. Kimse bizi kandırmaya çalışmasın! Biz, bize dayatılan gerçeklerin farkındayız. Bilim adamları defalarca, ‘Ya Artvin ya maden’ dedi. Artvin’i yok etmelerini kabul edecek miyiz? Artvin halkı olarak tüm gerçekleri ortaya çıkartacak bilim heyetine güveniyoruz. Çünkü şu ana kadar gelen tüm bilim adamları, bir çocuğun dahi bildiği bu gerçekleri yerinde tespit etti. Bilimsel gerçekler değişmediğine göre, gelen heyetin de bizim aleyhimize karar vermeyeceğine olan inancımızla tüm Artvin halkı olarak yine el ele, kol kola 14’ünde heyeti karşılayacağız.”

 

(DHA)

Afrika’nın ilk güneş enerjili havalimanı Güney Afrika’da faaliyete geçti

Güney Afrika enerjisini güneşten elde edecek ilk havalimanını faaliyete soktu. George Havalimanı, bu özelliği ile Afrika kıtası için de ilk olma vasfını kazandı.

42

Güney Afrika Çevre İşleri Bakanı Edna Molewa gelinen bu nokta için ulaştırma dairesini kutlarken güneş enerjisini kullanan havalimanının ülkenin yeşil enerji stratejisi için de bir kilometre taşı olduğunun altını çizdi.

Havalimanı enerjisini büyük ölçüde 200 metrekarelik fotovoltaik güneş panellerinden elde edecek. Foto-Voltaik Teknolojisi ihtiyaç duyulan elektrik enerjisini güneşten temin ederken yenilenebilir ve temiz bir enerji kullanımının da yolunu açıyor.

Bakan Molewa, Güney Afrika hükümetinin düşük karbonlu temiz enerjiye geçiş stratejisinin devam edeceğini de vurgularken sözlerini, “George Havalimanı’nda hayata geçirdiğimiz başarılı uygulama hükümet, özel sektör ve ara kurumların ortak çalışması sonucu gerçekleşti. Yeni faaliyete geçen güneş enerjili havalimanımız maliyeti düşük ve yenilenebilir kaynakları kullanma imkanları sağlamış bulunuyor. Bu durum ayrıca Güney Afrika olarak sera gazı emisyonlarımızı azaltma hedefinde de bize destek sağlayacak” diyerek tamamladı.

 

(Yeşil Gazete, Construction Review Online)

“Kaş’a havaalanı istemiyoruz” isyanı

Antalya’nın 3. Havaalanının Kaş’ın Pınarbaşı Mahallesi’nde yapılacağı iddiası köylüleri ve turizmcileri ayağa kaldırdı.Dağı 70 metre kesip 7 bin nüfuslu ilçeye havaalanı yapacaklar.

39

Yusuf Yavuz’un Magma Dergisi’nde yer alan haberine göre Antalya’nın batısında yapılması planlanan 3. havaalanıyla ilgili Kaş’ın Çukurbağ mahallesinde yapılan incelemeler köylüyü ayağa kaldırdı. Pınarbaşı ve Çukurbağ köyleri arasındaki bölgede yaklaşık 6 bin 400 dönümlük bir alanda yapılacağı öne sürülen havaalanı projesine karşı önceki gün toplantı yapan köylüler, girişime karşı çıkıyor. Pınarbaşı eski Muhtarı Yusuf Acar “Havaalanı olursa köyümüzü buradan kaldırırlar, bizim gidecek başka yerimiz yok” derken, Kaş- Kalkan-Patara Otelciler Birliği Sözcüsü turizmci Aslan Çöl, bölgede yapılacak havaalanının kitle turizmini getireceğini belirterek, “Kitle turizmi gelirse aile işletmeleri ve Kaş biter.” diye konuştu.

Antalya’nın batısında yapılacağı açıklanan kentin üçüncü havaalanı, bir yıldır tartışmaların odağında. AKP’li milletvekilleri ve yerel siyasetçilerin seçim vaatleri arasında olan ve adının “Caretta Caretta Havaalanı” olacağı belirtilen havaalanı projesiyle ilgili Demre ve Kaş ilçeleri arasında bir kaç alternatif yer üzerinde duruluyordu.

Yapılan incelemelerin ardından, Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) yetkilileri, teknik konuların yanında tarihi doku, çevre, ormanlar ve tarım alanları dikkate alınarak Demre-Kaş arasında bir yer belirlendiğini açıklamıştı.

Ancak Pınarbaşı köylüleri havaalanı projesine karşı. Köy meydanındaki yüzlerce yıllık çınar ağacının altında bir araya gelen köylüler, merkez mahallenin yanı sıra Kartın Mahallesini de etkilemesi beklenen projeyi istemiyor. Pınarbaşı’ndaki toplantıya civar köylerin muhtarları ile Kaş’taki turizm işletmecileri de katıldı.

Toplantının ardından Pınarbaşı eski Muhtarı Yusuf Acar, havaalanı yapılacağı öne sürülen arazinin geçtiğimiz yıllarda özel ağaçlandırma yapılması için özel bir şirkete verildiğini ancak yaptıkları itirazlar üzerine bu bölgenin sit alanı ilan edildiğini dile getirdi. Köylerinde havaalanı yapılmasını istemediklerinin altını çizen Acar, “Buraya havaalanı yapılırsa bizim köyümüzü kaldırırlar. Biz köyümüzden memnunuz. Burada suyumuz var, yiyeceğimiz kadar sebzemizi üretiyoruz. Buradan başka gidecek bir yerimiz yok” diye konuştu.

(Magma Dergisi)

İstanbul’da Paris sonrası enerji politikaları tartışıldı: Enerjide dönüşüm zamanı

Kamu, özel sektör ve uluslararası enerji uzmanlarının katıldığı ve WWF, TEMA ve Greenpeace tarafından düzenlenen “Paris Anlaşması Sonrası Enerji Politikaları” paneli, Intercontinental Taksim Hotel’de gerçekleştirildi.

TEMA Vakfı Genel Müdürü Doç. Dr. Barış Karapınar’ın yönettiği ve Paris İklim Anlaşması’nın Dünya ve Türkiye’deki enerji politikalarına etkileri tartışıldığı panele Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan Enerji İşleri Genel Müdür Yardımcısı Nilgün Açıkalın, Agora Energiewende İcra Direktörü Yardımcısı Markus Steigenberger, Uluslararası Güneş Enerjisi Topluluğu Türkiye Bölümü (GÜNDER) Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Kemal Gani Bayraktar ve Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği (TÜREB) Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Serdar Ataseven konuşmacı olarak katıldı.

36

Paris Anlaşması ve etkileri hakkında yorum yapan Agora Energiewende İcra Direktörü Yardımcısı Markus Steigenberger:

“Paris Anlaşması ile beraber, iklim değişikliği hakkında 1,5 derece eşiğinden bahsetmeye başladık. Bu önemli bir gelişme. Ancak, ekonominin karbonsuzlaşması daha hızlı gerçekleşmeli. Paris’in etkisi, enerji sisteminin karbondan arındırılması tartışmalarını hızlandırdı. Paris Anlaşması, aynı zamanda Almanya’da kömür santrallerinin devreden çıkması tartışmalarını hızlandırdı. Paris bir katalizör işlevi görüyor. Soru kömürü bırakıp bırakmayacağımız değil, bunu ne zaman ve nasıl gerçekleştireceğimiz.” dedi.

35

Türkiye Rüzgar Enerjisi Birliği (TÜREB) Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Serdar Ataseven ise oğru planlamanın ve doğru uygulamanın önemine vurgu yaparak, “Paris kararları, rüzgar enerjisini destekleyecek nitelikte. Rüzgar enerjisinde küresel ölçekte %20ler seviyesinde artış görülüyor. Türkiye’nin 2023 rüzgar hedefi ise 20 GW olarak ifade edilirken, Türkiye’nin iklim değişikliği ile ilgili verdiği Ulusal Katkı Niyet Beyanı’nda ise, 2030 rüzgar hedefi 16 GW. Bu çelişkiyi gidermek gerekiyor. Dönüşümün parçası olabilmek için ise yılda 2000 MW rüzgar santralini devreye almamız gerekiyor. Ülkemizin rüzgar potansiyeli Avrupa’dan %20-25 daha fazla. Bu yüzden daha fazlasını yapabiliriz. Bugün itibari ile rüzgar kurulu gücümüz 4.800 MW, Almanya’nın ise 45.000 MW” diye konuştu.

Paris ve yenilebilir enerjinin anlaşmadaki önemine değinen Uluslararası Güneş Enerjisi Topluluğu Türkiye Bölümü (GÜNDER) Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Kemal Gani Bayraktar, “Güneş enerjisini daha etkin kullanabilmemiz gerekiyor, bunun için ise oyunu yeniden kurgulamalı ve enerji politikalarında yenilenebilir enerjiyi merkeze almalıyız. Unutmayalım ki güneş enerjisinde maliyetler azalıyor, bölge ve ülkenin şartları değişiyor. Bölgenin yeniden yapılanmasında yenilenebilir enerji önemli bir fırsat sunuyor.” şeklinde konuştu.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Enerji İşleri Genel Müdür Yardımcısı Nilgün Açıkalın, enerji politikalarının sektör, kamu ve sivil toplum arasında işbirliğini arttırarak politikaları beraber yapmanın önemini vurguladı ve “Türkiye’nin iletim sisteminde sıkıntıları var. Sistemimiz fosil yakıtlara dayalı bir sistem. ENTSO[1]’nun sonunda bir ülkeyiz. Bunu dönüştürmek güç olacak. İletim sisteminin iyileştirilmesi en önemli sorun. Bu konuda önemli adımlar atıyoruz.” dedi.

Markus Steigenberger anelin sonunda Almanya’daki durumu özetleyerek, bu gelişmelerin nedenleri hakkında bilgi verdi.

 

(Yeşil Gazete)

NASA’dan kuraklık uyarısı: Doğu Akdeniz böylesini 900 yıldır görmedi

Çevre karnesi her geçen gün kötüye giden Türkiye’ye uyarı bu kez NASA’dan geldi. İklim bilimciler tarafından yapılan açıklamaya göre, Türkiye’nin içerisinde bulunduğu Doğu Akdeniz bölgesi kuraklık anlamında son 900 yılın en kötü günlerini geçiriyor.

ABD’nin New York kentindeki NASA Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nden iklim bilimci Ben Cook önderliğindeki araştırma ekibi, Doğu Akdeniz’in iklim koşullarını ve suyun azalışını anlamak için bölgenin kuraklık geçmişini gösteren modeller oluşturdu.

34

 

Elde edilen veriler, bilim insanlarına Akdeniz’deki kuraklığın oluşumunda doğal varyasyonun etkileri ile insan kaynaklı küresel ısınma arasındaki farklılıkları gösterdi. Araştırma, NASA’nın hâlihazırda geçmiş ve gelecek için iklim simülasyonları geliştiren bilgisayar modellerine de bilgi sağladı.

900 YILLIK VERİLER VE DOKÜMANLAR İNCELENDİ

Cook ve ekibi, geçmişte Akdeniz kuraklıklarının ne sıklıkla ve şiddette gerçekleştiğini anlamak için ağaç-halka analiz tekniği ile Eski Dünya Kuraklık Atlası’nı kullandı. Bu sayede, Kuzey Afrika, Yunanistan, Lübnan, Ürdün, Suriye, Türkiye, İspanya, Fransa’nın güneyi ve İtalya’yı kapsayan analizler ile geçtiğimiz 1000 yılın coğrafi kuraklık izlerine ulaşıldı. Aynı zamanda 1100 ve 2012 yılları arasındaki tarihsel dokümanlar incelendi ve kuraklık dönemleri tespit edildi.

Ben Cook’a göre, Türkiye’nin de yer aldığı Doğu Akdeniz’de 1998 – 2012 yılları arasında görülen kuraklık, son 500 yılın en ‘kuru’ döneminden yüzde 50 oranında daha şiddetli geçti. Son 900 yıla göre ise en kurak dönemden yüzde 10 – 20 arası daha kötüydü. Bu kuraklığın etkileri ise halen devam ediyor.

“DOĞU AKDENİZ, KÜRESEL ISINMAYI YAŞIYOR”

İklim bilimci Ben Cook, araştırmayla ilgili yaptığı açıklamada, “İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin önemi ve büyüklüğü, doğal iklim değişkenliğinin boyutlarını anlamamız gerektiğini gösterdi. Asırlar süren doğal değişkenliğin dışında kalan son olaylara ve anormalliklere bakarsak, bunlara insan kaynaklı iklim değişikliğinin sebep olduğunu görebiliriz” dedi.

Araştırmaya katılan ekipteki Yochanan Kushnir de, “Akdeniz, gelecekte insan kaynaklı iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgelerden biri. Bu araştırma gösterdi ki, son şiddetli kuraklık, geçmiş asırlardaki doğal kuraklıklardan farklılık gösteriyor. Doğu Akdeniz, küresel ısınmayı hâlihazırda yaşıyor. Elde edilen veriler, gelecek yüzyıldaki kuraklık risklerini gösteren bilgisayar modelleri için önem taşıyor” diye konuştu.

Araştırma sonuçları, Amerikan Jeofizik Birliği’nin ‘Geophysical Research-Atmospheres’ dergisi tarafından yayınlanacak.

 

(Cumhuriyet)

“Vatansız” doğan Suriyeli çocuklar – Çiğdem Usta

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Bebeklerin kimliksiz olmaları ne demek? İlk cevap, ‘vatansızlık’. Vatansızlığın uluslararası hukukta tanımı; herhangi bir devletin yürürlükteki kanunları nezdinde yurttaş olarak kabul edilmemek. Her türlü sosyal hizmetten mahrum olmak yani…

Bir gün herkes mülteci olabilir. Hatta doğumuyla mülteci olarak hayata gözlerini açabilir.

Diyarbaker & Batman, September/October 2015. South Turkey. NATAL

Kaf Dağı’nın ardındaki bilinmeyen bir ülkenin kıyametiyle yollara düşmüyor insanlar bu hikayede. Oradasınız, tanıksınız; çok yakınınızda yaşandı, yaşanıyor. Mesela bir sabah, muhtemelen gün daha yeni ağarırken, dünyanın en korunaklı yeri bildiğiniz evinizin bahçesine bir bomba isabet ediyor. Ve o an anlıyorsunuz, evim dediğiniz sığınağın dört duvarı artık hükümsüz. Dört duvarın ötesinde yer alan; havasını soluduğunuz, lokmasını yediğiniz, büyüdüğünüz ve evlat büyüttüğünüz sokaklar ise canınıza kast etmede futursuz.

Yeni hayat ve hayata tutunmak

Süheyla, 65 yaşında işte bu yüzden düştü yollara. Büyüdüğü kent, Halep arkada kalırken bombalar eşlik etti adımlarına. Kaçmaktan başka çare kalmadığına ikna olmasına neden, acı bir kaybın yasını taşıyordu yanında. Gözleri, savaşın gölgesi evlerine düştüğü ilk günlerde, tanık olduğu büyük bir patlama sonrası yaşadığı travmayla karnındaki ikiz çocuklarını düşüren genç gelininin üzerindeydi. Genç kadın, yol boyunca her bomba sesiyle bir defa daha sarsıldı; yaşlı kadın, her sarsıntıda biraz daha sıkı tuttu gelininin elinden. Ta ki Türkiye sınırını geçene kadar. Süheyla ve ailesi bugün Türkiye’de “misafir”. Misafirlik lafına ses çıkarmıyor ama gözü iki yanında uyuyan çocukta, gizliden tebessüm ediyor. Oturduğu şiltenin bir yanında, yeşil bir beşikte Tükiye’de dünyaya gelen küçük torunu, diğer yanında okul çağına yaklaşan bir büyüğü uyuyor. İki yanında iki çocuk, iki umut, iki kaygı… Torunlarından gözlerini kameraya çeviriyor Süheyla; ‘yaşananları unutmak ve yaşamaya devam etmek için, onlardan daha iyi bir meşgale olamaz’ der gibi bakıyor sonra.

Süheyla’nın yeni doğan torunu, son 5 yıl içinde ülkesinden uzakta hayata gözlerini açan ve kaydı olmayan çok sayıda mülteci bebekten biri. Mahabat’ın kızı ise bir diğeri. Mahabat 23 yaşında. Küçük kızını ülkesi Suriye’de büyütmek istediğini söylüyor. Hemen ardından ekliyor, “güvenlik kaygısı bizi vatanımızdan sürgün etti” diyor, “Bizim en büyük hayalimiz geri dönebilmek”. Mahabat’ın kızı mülteci olmak dışında bir kimliğe sahip değil. Hala vazgeçmediği hayaline sarılıyor, bir gün geri dönebilirse küçük kızını kendi vatanında, Suriye’de kaydettireceğini söylüyor. Fakat ne çare, Mahabat da biliyor, vazgeçilmeyen hayaller gerçeği var etmeye yetmiyor.

Anne karnında başlayan sürgün

Diyarbaker & Batman, September/October 2015. South Turkey. NATAL

Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, 2 milyon 200’ü çocuk olmak üzere toplam 4 milyon 720 bin civarında Suriyeli, bugün mülteci konumunda. Bunlar yalnızca kayıt altında olanlar. Aynı veriler, bu süreçte 140 bin bebeğin ‘sürgünde’ dünyaya geldiğine işaret ediyor. Bağımsız araştırma kurumları ise sadece Türkiye’de doğan mülteci bebek sayısının 170 ila 200 bin civarında olduğunu vurguluyor. Daha anne karnında savaş mağduru olan bu çocukların birçoğunun edinebildikleri tek kimlik, bir doğum belgesinden ibaret…

Süheyla’nın yeni doğan torununun ya da Mahabat’ın kızının neden bir kimlik belgeleri yok? Çünkü bu işlem, Suriyeli mülteciler için hiç kolay değil. Önlerinde iki seçenek var;  yeni doğan bebeklerini ya Türk makamlarında ya da Suriye konsolosluklarında kaydettirebiliyorlar. Fakat Türk makamlarına başvuru sürecinde, bürokratik işlemleri yürütmeleri, üstelik ana dillerini konuşamayan yetkililere dertlerini anlatmaları gerekiyor. Suriye makamlarına kayıt ise, kaçtıkları ülkenin diplomatik misyonuna başvuruda bulunmak gibi tanımıyla travmatik bir işlem. Üstelik kayıt işlemleri sırasında talep edilen pasaport ücreti gibi meblağları karşılamak halihazırda yaşadıkları maddi sıkıntılar düşünülünce mülteci aileler için hayli zor. Ayrıca savaş koşullarında ülkesini terk eden kimi mülteciler zaten geçerli bir Suriye kimliğine de sahip değil. Suriye ve diğer birçok Arap ülkesinde vatandaşlık hakkını çocuğun babadan devralması da başka bir sorun. Suriyeli mülteci kadınların, eşlerini kaybettikleri koşulda bebeklerini Suriye vatandaşı olarak kaydettirmeleri zaten mümkün değil.

Peki, bebeklerin kimliksiz olmaları ne demek? İlk cevap, ‘vatansızlık’. Vatansızlığın uluslararası hukukta tanımı; herhangi bir devletin yürürlükteki kanunları nezdinde yurttaş olarak kabul edilmemek. Her türlü sosyal hizmetten mahrum olmak yani… Eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim engeli, en büyük sorun. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) dünya üzerinde en az 10 milyon kişinin vatansız olduğunu beyan ediyor. Bu toplamın üçte birini çocuklar oluşturuyor. UNHCR vurguluyor; her 10 dakikada en az bir vatansız bebek dünyaya geliyor. Suriye krizi başladığından bu yana vatasız çocukların oranı giderek yükseliyor. Ve bu artışa şahit olunan coğrafyalardan biri de Türkiye.

Hayata destek olmak

Winterzation Ezidi Diyarbakir

Sorunun çözümü, üç milyona yakın mültecinin yaşadığı Türkiye’de daha büyük bir resmi görmeyi zorunlu kılıyor; mültecilerin gündelik hayata, tanımlanmış hakları çerçevesinde katılımını sağlayabilmek. Ve devamında; eksiklikleri, sıfırdan ya da yeniden tanımlanması gereken hakları tespit etmek… Mülteci çocukların durumu, bu çözüm idealinde merkezde yer alıyor.

Türkiye’deki mülteci krizini odağına alan sivil toplum kuruluşları ne yapabilir? Hayata Destek Derneği (Support to Life)** olarak biz, yürüttüğümüz çalışmaları acil yardım ulaştırmakla sınırlandırmayarak çözüme katkı yapacak bir desteği mültecilere sağlamaya çalışıyoruz. Çocuklara kimlik edindirme konusunda kilit birim, vaka takip ekipleri. Görevleri, kamu kurum ve kuruluşlarının ya da diğer STK’ların sunduğu, yararlanabilecekleri hizmetler hakkında mültecileri bilgilendirmek; talep edildiği koşulda bu hizmetlere erişimde onlaradoğrudan destek olmak. Yani bebeğini kaydettirmek isteyen bir mülteci kadın, isteği doğrultusunda yetkili mercilere yönlendiriliyor, süreç tamamlanana dek işlem takibi yapılıyor. Küçük bir dokunuş, bir geleceğin inşasında atılan ilk adım oluyor.

Etrafımızda olan biten, bizden bağımsız değil. Parçasıyız, buradayız, tanığız. Yanı başımızdaki savaş, 6’ıncı yılına giriyor. Şiddet çoktan bu savaşın sınırlarını aştı, süregiden ve yeni yeşeren hayatları sarmalıyor. Mülteci olmak, bu şiddeti çıplak gözle gören bizler için artık sözlükteki bir kavramın ötesinde, kayıplarla örülü bir insanlık hali. Ve geleceği bugünün trajedisinden azad etmek, çocukların gözlerinden savaşı, kini, kaybetmişliği silmekle mümkün. (ÇU/HK)

* Metin içerisinde alıntılanan görüşmeler, Avrupa Komisyonu İnsani Yardım ve Sivil Koruma Ofisi (ECHO) fonu ve Alman yardım kuruluşu Diakonie Katastrophenhilfe’nin desteği ile Hayata Destek Derneği tarafından yürütülen, mültecilere yönelik insani yardım çalışmalarından derlenmiştir.

** Hayata Destek Derneği hakkında: Doğal ve insan kaynaklı afetlerden etkilenmiş toplumların temel haklarına erişimini sağlamak ve ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlayan bağımsız bir insani yardım derneği. Uluslararası insani yardımın temel ilkelerini benimseyen Hayata Destek; insanlık, ayrım gözetmemek, tarafsızlık, bağımsızlık, hesap verebilirlik prensipleri çerçevesinde faaliyetlerini Türkiye ve çevresi bölgelerde sürdürüyor. Suriye Krizi’nin başlangıcından bu yana mültecilere koruma ve destek amaçlı sınır iller ve İstanbul’da geniş kapsamlı insani yardım operasyonları yürütüyor. Ayrıca çocuk koruma programı kapsamında çocuk işçiliği ile mücadeledeprojeler yürütüyor. Kurucuları arasında yer aldığı Sivil Toplum Afet Platformu (SİTAP) çatısı altındaysa STK’lar arası iletişimi güçlendirici faaliyetlerde bulunuyor.

Fotoğraflar: İlk iki fotoğraf Natalia Sancha (2015), üçüncü fotoğraf Kurtuluş Arı

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

30-Çiğdem-Usta

 

Çiğdem Usta

Hayata Destek Derneği İletişim Sorumlusu

Çiçekler, isyan ve kadınlar – Ahmet Altan

Ahmet Altan’ın bu yazısı haberdar.com sitesinden alındı

Önce mimozalar gelir… Önce daima mimozalar gelir.

Ve her seferinde şaşırırsınız… Daha kışın ortasındayken baharın habercisi bu sarışın ağaçlar nereden çıktı diye…

Minicik çiçekleri, ince dallarıyla saçlarını rüzgarda şöyle bir dağıtıp kokular içinde salınırlar.

Ardından nergislerle menekşeler sökün eder.

Menekşeler aşka düşmüş kederli prensesler gibi sırlarını ele vermeden, acı yeşil yapraklarının içinde saklı hüzünleriyle başları dik dururlar.

Uzun kirpikli gözlerini ağır ağır açıp size bakacaklarını düşünürsünüz.

Nergisler çok daha genç ve neşelidirler serin kokularıyla.

Hala bilmediğim bir nedenden dolayı kokuları bana Çalıkuşu’nda Feride’nin sürdüğü “elyotrop” parfümünü düşündürür, “elyotropun” ve Feride’nin nergisler gibi koktuğuna inanırım.

İstanbul’un bahçelerinde çıtır güller belirir.

Pembe Japon gülleri onlara eşlik eder.

Bir sabah aniden bütün ağaçların çiçeklerle donandığını görürsünüz, periler padişahının düğününe hazırlanan nedimeler gibi süsleniverir dallar.

Çiçeksiz ağaçların dallarında, biraz sonra yaprağa dönüşecek yeşil pıtırcıklar sıralanır.

İlk laleler görünür sonra, içlerinde sihirli içkiler taşıyan kadehler gibi güneşe doğru açılırlar.

Ardından, mor beyaz çiçekleriyle yabani manolyalar gelecektir, artık bilirsiniz.

Kuş sesleri çoğalır.

Dedikoducu martılar daha neşeli çığlıklar atarlar.

Lükstrumların esrarengiz kokuları, mahzun bahçelerin gölgeli kuytularında bir belirip bir kaybolarak dolaşır.

Genç kızlar gülüşür sokaklarda.

Olgunca hanımlar, asla öyle yapmadıklarına inansalar da, farkına varmadan saçlarını şöyle elleriyle geriye doğru atarlar konuşurken, nerden geldiği belli olmayan tebessümler gözlerinin kenarındaki incecik çizgilerde bahar çiçekleri gibi gezinir.

Erkekler daha bir çalımlı yürür, bir canlılık gelir hallerine, bir bitirimlik, bir delikanlılık, bir kendine güven, bir “ben erkeğim” edası, bir “dünyanın bütün kadınları bana helal” kostaklanması…

Hayat, taç yapraklarını açar.

Bir “bahar ayini” başlar.

Mucize yeniden gerçekleşmiştir.

Kırıştırmanın, gülüşmenin, sevişmenin, aşkın, bir daha, bir daha yeniden doğmanın mevsimidir bu.

Bu yıl İstanbul’a bahar erken geldi.

Ve ben bir daha fark ettim ki artık sokaklar çiçek koksa da, kuşlar ötüşse de bu toplum aşkın kokusunu taşımıyor teninde.

Yanlış yerinden kırılmış bir dal gibi bir türlü canlanamıyor.

Aşktan konuşmuyor.

Genç kızlar gülüşse, hanımlar saçlarıyla örtülü bir şuhlukla oynasa, erkekler bitirim çalımlarla yürüse de bütün bunlar duvara asılı bir tablo gibi cansız duruyor, hayatı doldurmuyor, donuk kalıyor.

Biz böyle değildik.

En zor zamanlarda, en acılı dönemlerde, en karanlık çağlarda bile şiiriyle şarkısıyla, şakası türküsüyle aşık bir yanımız hep vardı, en koyu siyahlara boyandığımızda bile bir kırmızımız, bir eflatunumuz, keskin bir yeşilimiz, eğlenceli bir mavimiz olurdu.

Bütün renklerimizi kaybettik.

Kirli bir gri, kimliksiz bir kahverengi her yeri kapladı.

Şiirden, şarkıdan, aşktan, sanattan nefret eden, bencil ve çirkin bir nefret topluma hükümran oldu.

Bugün bu ülkede sadece tek tek insanları öldürmüyorlar, bir toplumu öldürüyorlar, bir toplumun köklerine zakkumlu sular döküyor, damarlarını kezzapla büzüştürüyorlar.

Buna razı olmamalıyız.

Kışı yaşayan bir ağaç gibi öldük, baharı yaşayan bir ağaç gibi dirilebiliriz.

Bunun için önce isyanı keşfetmeliyiz… İsyanla dolmalı ruhumuz.

Onlar ölümle mi geliyorlar, biz hayatla karşı çıkmalıyız.

Onlar nefret mi saçıyorlar, biz aşık olarak cevap vermeliyiz.

Onlar zorbalık mı ediyorlar, biz fütursuz kahkahalarımızı yüzlerine çarpmalıyız.

Onlar herkesi düşman mı ilan ediyorlar, biz yeni dostlar edinmeliyiz.

Onlar herkesi bölmek mi istiyorlar, biz tüm ezilenlerle bütünleşmeliyiz.

Onlar kapkaranlık bir kötümserlik mi yayıyorlar, biz iyimserlik bayraklarını gönderlerimize çekmeliyiz.

Onlar barbarca nutuklar mı atıyorlar, biz şenlikli şarkılar söylemeliyiz.

Onlar kadınları kapatmak mı istiyor, biz şehvetli öpüşmelerle direnmeliyiz.

Onlara bakmalı, onları görmeli ve asla onlara benzememeliyiz.

İsyan kendi ruhumuzda başlamalı.

Ama önce yaralanan, örselenen kendi ruhumuzu sağaltmalıyız.

Yaralı bir ruh, bir başka yaralıya yardım ederek iyileşir.

Onlar Kürtleri mi öldürüyor, çoluk çocuk demeden, bebek kadın demeden, yaşlı genç demeden mi öldürüyor, bodrumlarda alev makineleriyle mi yakıyorlar, ölülerini bile tanıyamıyor mu sevdikleri… Biz işte o zaman ölenlere, öldürülenlere sahip çıkmalı, onları öldürenlerle aynı yerde durmamalıyız.

Onların nefretini, onların vahşetini paylaşmamalıyız.

Onların nefretini paylaşırsak, onlardan ne farkımız kalır?

Onların cinayetlerini onlarla beraber alkışlarsak, nasıl onlardan ayrılır, nasıl isyan ederiz?

Güçsüz olanın yanında durmadan isyan edemez, güçsüz olanı desteklemeden iyileşemezsiniz.

Bir şiir, güçsüzlerin yanında durduğunuzda şiir olur, bir şarkı, vurulan bir bebeğin hakkına sahip çıktığınızda güzel söylenir, bir sevişme kendinizi de beğendiğinizde iyi bir sevişme olur…

Ve kendinizi ancak zor olanı, cesaret isteyeni, haktan yana olanı yaptığınızda beğenirsiniz.

Onlar insanlıktan çıktıysa biz insanlığa dönmeliyiz, onlar öldürüyorsa biz yaşatmalıyız, onlar nefret ediyorsa biz sevmeliyiz, onlar saldırıyorsa biz korumalıyız.

Kürt çocuklarının gözlerine bakmalı, o çocukların dehşet dolu seslerini duymalıyız.

Onlar fikirlerinden dolayı insanları hapse atıyorsa, habercileri zindanlara dolduruyorsa, bu baskının bütün kurbanlarının yanında dimdik durmalıyız.

Zor durumda kim varsa biz onun omuz başında dikilmeliyiz.

Yaralı bir ruh böyle iyileşir.

Bir ölü böyle canlanır.

Ölen, yaralanan, kapanan ruhlarımızla yaşamayı reddetmeliyiz.

Onlara benzedikçe daha çok öleceğimizi bilmeliyiz.

İsyanın zamanı geldiğini anlamalıyız.

Ve unutmamalıyız ki bir isyanı kadınlar başlatır.

Zayıflara, zebunlara, güçsüzlere, vurulan çocuklara, öldürülen gençlere, haksızlığa uğrayanlara, zindanlara atılanlara ilk sahip çıkacak olan kadınlardır.

Bir damla erkekliği alıp ondan bir canlı yaratarak insanlık zincirinin mucize dolu halkalarını oluşturan kadınlar, bu mucizelerinden dolayı “şefkatle” kutsanmışlardır.

Şefkatinizi kaybedersiniz, annesi sokak ortasında vurulmuş bir çocuğun gözyaşları karşısında içiniz titremezse, bir daha asla güzel bir şekilde gülemezsiniz, kahkahalarınız zehirlenir.

Onlara benzersiniz….Onlara benzedikçe ruhunuz ölür, gülüşleriniz solar, cildiniz merhametsiz suçlarla kırışır.

Erkeklere erkek olmayı siz öğreteceksiniz.

Erkekler, kadınlar olmadan erkekliğin ne olduğunu bile bilemez.

Önce kendi ruhunuzu kendi şefkatinizle iyileştireceksiniz ki erkeklerinizi erkek yapın.

Elinizi bir erkek gibi tutabilsinler, yüzünüze bir erkek gibi bakabilsinler, “ben bir erkeğim” diye güvenli ve çocukça böbürlenmelerle size neşelendirsinler.

Sadece insanları değil, şefkati, merhameti, sevgiyi, şiirleri, şarkıları, kadınlığı, erkekliği, aşkı öldürüyorlar.

İsyan etmeyecek misiniz?

Güçsüzlere sahip çıkmayacak mısınız?

Vurulan çocukların yasını tutmayacak mısınız?

Haksızlığa karşı direnmeyecek misiniz?

Erkeklere erkek olmayı öğretmeyecek misiniz?

Saçlarınızı elinizle geriye atıp gülmeyecek misiniz?

Yaralı ruhlarınızı, başka yaralılara yardım ederek sağaltamayacak mısınız?

Sarışın mimozalar açtı, nergisler, menekşeler geldi, çıtır güller, yeşil yapraklar belirdi, kuşlar ötüyor, diri ve taze bir koku var havada.

İsyanın, aşkın, gülüşün ve dirilişin mevsimi.

Yeniden şiirlerimize, şarkılarımıza, renklerimize, sevinçlerimize kavuşmalı, yeniden yaşamalı, hayatı bir daha keşfedip, hayat için bir daha dövüşmeliyiz… Şimdi vakittir.

Ve şu kadim suali hiç unutmamalıyız:

“Şimdi değilse ne zaman, siz değilseniz kim?”

 

Ahmet Altan – haberdar.com20ahmet altan mehmet baransu

Küçükarmutlu’da “kentsel dönüşüm” yıkımı başladı

İstanbul Küçükarmutlu’da kentsel dönüşüm için yıkım başladı. Mahallede protesto gösterileri düzenlendi. Yıkım ekiplerine çok sayıda çevik kuvvet ve özel harekat polisleri de eşlik etti.

24

İstanbul’un Sarıyer ilçesinde Küçükarmutlu’da kentsel dönüşüm nedeniyle yıkımlar başladı. Mahalleye giden çok sayıda iş makinesi mahalleli tarafından tepki ile karşılandı.

25

Sabah saatlerinde Küçükarmutlu’da belediyenin onayıyla özel harekat polisleri eşliğinde yıkıma başlandı. Yıkımın ardından mahalle sakinleri ve özel harekat polisleri arasında arbede yaşandı. 3 kişi gözaltına alınırken, polis mahallenin girişini barikatla kapattı.

26

Yıkım öncesi tebligat istediklerinin ancak, hiçbir yetkilinin böyle bir belge gösteremediğini anlatan mahalle sakinleri, polis ablukasının kaldırılmasını talep ettiler.

 

(Radikal)

Tokat Zile’de HES karşıtı eylem yapan 54 kişi için 16 yıla kadar hapis istemi

Tokat’ta Çekerek Irmağı üzerine yapılmak istenen HES projelerini protesto eden 54 kişi hakkında 16 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Dava açılanlar arasında 80 yaşındaki Hasan Sonkaya da var

23

Birgün’den Rabia Yılmaz’ın haberine göre Tokat’ın Zile ilçesinde yapılması planlanan 3 hidroelektrik santraline (HES) karşı 15 Mart 2015 tarihinde düzenlenen yürüyüşe katılan ve jandarmanın saldırısına maruz kalan 54 kişi hakkında hazırlanan iddianame kabul edildi. Eyleme katılan 54 kişi hakkında 16 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.

Davaya neden olan hadisede Tokat’ın Zile ilçesinde yapılması planlanan hidroelektrik santraline (HES) karşı yürüyüş düzenleyen 2 bini aşkın kişi, jandarmanın biber gazı ve panzerli saldırısıyla karşılaşmıştı. Zileli bir yurttaş da jandarma tarafından yürüyüşlerine izin verilmemesi üzerine TOMA’nın üzerine çıkarak slogan atmıştı.

Kamu malına zarar!

İddianamede sanık sıfatıyla yer alan ve 1936 Zile doğumlu 80 yaşındaki Hasan Sonkaya’nın da, ‘kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleme yönetme bunların hakeretlerine katılma’, ‘görevi yaptırmamak için direnme’ ve ‘kamu malına zarar verme’ suçlarından yargılanması istendi.

HES protestosuna katılan yurttaşların Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 117. ve 119. maddesine göre ‘ iş ve çalışma hürriyetinin ihlali’, TCK’nin 151. maddesi gereğince ‘mala zarar verme’ suçlarının da içerisinde bulunduğu 5 ayrı suçtan yargılanmaları istendi.

Sloganlar da iddianamede

İddianamede Çekerek Irmağı Özgür Akacak Platformu’nun eylem çağrısı yaptığı belirtilirken, “HES yapma boşuna yıkacağız başına’’, “HES’lere hayır’’, “Çekerek ırmağı özgürdür özgür akacak’’, “Suyumuzu kimseye vermeyiz’’ sloganları atıldığı da yer aldı.
Davanın ilk duruşması 10 Mayıs 2016 tarihinde Zile Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

 

(Birgün)