Ana Sayfa Blog Sayfa 3466

İsrail’den vatandaşlarına saldırı riski uyarısı: Türkiye’den ayrılın

İsrail hükümeti, olası IŞİD saldırısı riski nedeniyle vatandaşlarına “en kısa sürede” Türkiye’yi terk etmeleri tavsiyesinde bulundu.

İsrail Başbakanlığı Terörle Mücadele Bürosu’ndan yapılan yazılı açıklamada, mevcut seyahat risk uyarısı 3. seviyeden 2. seviyeye yükseltildi. 3. seviye “somut saldırı tehditlerine”, 2. seviye ise “yüksek somut tehditlere” işaret ediyor. Uyarı 1. seviyeye getirilince vatandaşların bulundukları ülkeyi “derhal” terk etmesi tavsiye ediliyor.

25

İsrail hükümetinin açıklamasında, “Türkiye’ye yönelik mevcut seyahat uyarısı temel somut tehditten, yüksek somut tehdide çıkarmaya karar verildi. Vatandaşlara ülkeyi ziyaret etmeme ve Türkiye’deki İsraillilerin de ülkeyi en kısa zamanda terk etmelerini tavsiye ediyoruz” ifadelerine yer verildi.

İsrail hükümetinin açıklamasında 19 Mart’ta İsrail vatandaşlarının hayatını kaybettiği İstiklal Caddesi’ndeki saldırıların IŞİD’in Türkiye’de turistik yerlere yönelik saldırı tehdidinin yüksek olduğunu gösterdiği de belirtildi. Açıklamada “Ülkedeki terörist yapı Türkiye’deki İsraillilerin de aralarında bulunduğu turistlere yönelik ülkenin genelinde ilave saldırıları planlamayı sürdürüyor” denildi.

19 Mart tarihinde İstiklal Caddesi’ndeki intihar saldırısında üç İsrailli ve bir İranlı turist yaşamını yitirmişti. Saldırganın IŞİD’le bağlantılı olduğu tespit edilmişti.

Cumhurbaşkanlığı’ndan açıklama

Cumhurbaşkanı sözcüsü İbrahim Kalın da İsrail’in açıklamasıyla ilgili ülkelerin bu gibi saldırıların ardından kendi güvenlik tedbirleri çerçevesinde açıklamalar yapabileceklerini söyledi.

Kalın “Brüksel saldırısından sonra da farklı ülkelerden benzer adımlar gördük. İstanbul İstiklal Caddesi saldırısının ardından İsrail ile karşılıklı temaslar oldu, taziyelerini ilettiler. Terörün istediği zaten bu, hayatı askıya almak, buna izin verilmemeli. Teröristleri sevindirecek bir psikoloji içerisine girilmemeli” diye konuştu.

 

(BBC Türkçe)

İzmir Gaziemir’de bulunan dünyanın en eski botanik bahçesi sahipsiz kaldı

İzmir’in Gaziemir ilçesinde bulunan dünyanın en eski, Avrupa’nın ise en büyük botanik bahçesi yeniden canlanabilmek için uzanacak bir yardım eli bekliyor.

24

Botanik biliminin babası kabul edilen Tournefort’un öğrencisi olan İngiliz Konsolos William Sherard‘ın 310 yıl önce İzmir’deki evinin önünde 37 dönümlük arazide kurduğu botanik bahçesi, kaderine terk edildi. Gaziemir Belediyesi ile Ege Üniversitesi Botanik Bahçesi Herbaryum Uygulama ve Araştırma Merkezinin izini buldukları dünyanın en eski dördüncü botanik bahçesi, hayat bulmak için uzanacak bir el bekliyor. 1700’lü yılların yadigarı olan ve zamana karşı direnen botanik bahçesinde 12 bin çeşit bitki türü bulunuyor.

“KRALİYET AİLESİ YARDIMDA BULUNABİLİR”

Gaziemir Belediye Başkanı Halil İbrahim Şenol, bahçede birbirinden farklı bitki çeşitlerine rastlandığını belirterek, “İngiliz Başkonsolosu Sherard 310 yıl önce dünya çapında bir botanik bahçesi yapmış . Türkiye’ye has olmayan bitkiler var. Üniversiteden gelen uzmanlar Türkiye’ye has olmayan bitkiler buldu ve tohumları hala duruyor. İngiltere’nin İzmir Konsolosu Anthony Willy Buttigieg‘i de ziyaret etti ve bu konuyla ilgileniyor. Maddi anlamda destekte bulunabileceklerini söyledi. İngiltere Kraliyet ailesinin de buna destek olacağını düşünüyorum” dedi.

“BELEDİYEMİZ ALTINDAN KALKAMAZ”

Botanik bahçesinin hayata geçmesi ile hem Türkiye hem de İzmir turizmi için büyük fırsat oluşturulacağını belirten Şenol, şöyle konuştu: “Burası bizim belediye olarak tek başına açacağımız bir yer değil. Şu an orası 180 dönüm, belediye olarak alanı biraz genişlettik. Türkiye’nin önemli bir botanik bahçesi olsun istiyoruz. Ama sadece Gaziemir Belediyesi olarak bu işin altından kalkma şansımız yok. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun, İzmir Ticaret Odası ile Ege Bölgesi Sanayi Odası gibi kuruluşların, sivil toplum örgütlerinin, hatta TAV’ın destek olması gerekiyor. Bizi belediye olarak aşıyor, bünyemizi aşıyor. Belki de dünyanın ender botanik bahçelerinden birine sahip olacağız. Çok önemli, herkesin destek olmasını bekliyorum.

“TÜRKİYE’NİN PROJESİ OLMALI”

Şenol, botanik bahçesinin İzmir fuarı kadar önemli olduğunu vurguladı. Botanik bahçesinin yeniden hayata geçirilmesinin sadece İzmir’in değil Türkiye’nin projesi olması gerektiğini ifade eden Şenol, “310 yıl önce yapılan, dünyanın dördüncü botanik bahçesine Türkiye sahip. Bunu tekrar hayata geçirmek Türkiye’nin reklamı açısından da çok önemli bir olay. İzmir fuarı nasıl Türkiye’nin en büyük fuarıysa, bence botanik bahçesi de fuar kadar önemli bir yatırım olacak.

12 BİN ÇEŞİT BİTKİ BULUNDU

Gaziemir’de 310 yıl önce İngiliz Konsolos William Sherard tarafından kurulan ve 12 bin bitki koleksiyonu yapılan botanik bahçesinin izi geçen yıllarda bulundu. Botanik biliminin babası kabul edilen Tournefort’un öğrencisi olan Sherard’ın evinin önündeki 37 dönümlük arazide kurduğu botanik bahçesinin yeri, Garden History isimli kitap ve bir krokinin yardımıyla belirlendi. Halen zeytin ve çam ağaçları bulunan botanik bahçesi üzerinde yapılaşma olmamasının büyük şans olduğu dile getiriliyor. Botanik bahçeleri, canlı bitkilerin bilimsel araştırmalar, koruma, sergileme eğitim amacıyla dokümantasyonlu koleksiyon halinde bulunduruldukları kurumlar olarak tanımlanıyor.

 

(Yeni Asır)

Ekovegan Bahçe ya da “Muhtelif duygularınıza itinayla kas yapılır” – Nur Elçik

Tehlikeli Oyunlar’da meftun olduğum bir bölüm var. Selim onu terkeden karısı Nazlı’dan miras kalan efkarını üflemek için girdiği bir tren garı meyhanesinde trenle gelecek yakınlarını bekleyenlerin coşkusuna ortak olmaya çalışır. Sanki onun da bir yakını gelecekmiş gibi beklemeye, tren gelirken trene doğru koşmaya, hatta bir yakınını görmüş gibi el sallamaya başlar. Başkasının gerçeğini taktlitte ustalaşıp da kendini oyununa kaptırdıkça keyfe gelir, hafifler Selim. Ve fakat öykünün bir yerinde kendine asıl gerçekliğini inceden itiraf eder: “Sanki trenden, mesela Nazlı çıkacaktı birden ve boynuma sarılıverecekti. Ben de bütün olanları bir anda unutarak onu affedecektim. Hemen bir arabaya binecektik; her şey hemen düzelecekti.”i Hayatımızda bir şey “bozuksa” galiba tüm gerçekliklerimiz, yalanlarımız, taklitlerimiz ve hatta kendimiz “her şeyin hemen düzelmesi”nin aciliyetinde imitasyon bir tren bekleyicisine dönüşüyor. Kırsala göçme çabalarını bu nedenle önemsiyorum. Hayatımızı sadece “bozuk olanı tamir etme” ya da “keyif” üzerinden değil, gerçeklik üzerinden de yoklayarak, o meyhanedeki samimiyete aş eren bizleri “Keyfin acayip yerinde olsa da bu senin gerçeğin mi?” sualine yaklaştırıp şehrin gaddarlığını gemlemeye çalışan bir usluba meylettirdiği için. Ekovegan Bahçe de, beni meyhanenin öyle bir yerine oturtup, elime öyle bir rakı verdi ki hem gerçeğimi sorguladım, hem de rükûdetle kendime yeni bir takat yetiştirip kalktım masadan.

Kapitalizme yakalanmış bizlerin ‘En biricik benim’i hayatımıza yedirme çabalarını açık eden duygu durumlarımız da olmasa teorimizden başka pek de bir şey kalmıyor elimizde. Bu yazıda Ekovegan Bahçe’den bahsetme istediğim tam bu sebepten, duygu durumumu açık etme ereğimden. Ekovegan Bahçe’de, gerçekliğini nezaket ve kabalık arasındaki uslüp tartışmasından değil, hakikatli bir samimiyet üzerinden işleten bir iletişim var. Bu sebeple burada politik bir mesele üzerine yaptığınız soğuk bir tartışma, başka bir yerdeki sımsıkı bir sarılmadan daha samimi gelebiliyor misal. Hele Yasemin konuşurken kendine batırmaktan imtina etmediği iğneleri çat çat önüme serdikçe “benim de şuralarımda bir yerde bir iğne deliğim olacaktı” diye arandım arada bir, yalan yok.

18

Bahçede gönüllü emeği sınırlarının, çalışkanlık ve tembellik arasındaki gergin ilişkiye ve iktidarın keyfiyetine terkedilmeden belirlendiğine kaniyim. Değerbilir bir uslupla eyliyorlar ne eyliyorlarsa. Dolayısı ile gönüllülük, iş yapma ve emek gibi kavramlar, neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verme imtiyaz ve avantajlarından memnun olanların belirleyiciliğine bırakılamayacak kadar hassas değerlendiriliyor. Tüm bu kavramlar üzerine kendi sınırlarını da sorguya açan tartışmalar yürütmüş Talat ve Yasemin. Sanırım bu tartışmaların bir getirisi olarak da “ben yaptığım işi iyi yaparım, çalışkan insan severim” laflarının patronseverliğinde fazlaca kaybolmadan, mihmanına(misafirine) sağladığı koşulları “benim imkanlarım bu kadar” ile “daha fazla ne yapabilirim?” arasındaki ince muvazenede eşitleyebilmişler. Bir gönüllüden misafir yapan bu tavır, o her derdimize deva “paylaşım”ı, “hayatta her şeyin bir karşılığı vardır” mantığında alışverişe çevirmeden işletebilmiş doğal olarak.

İsminden de anlaşılabileceği gibi Ekovegan bahçede vegan tarım yapılıyor. Vegan tarım görece yeni bir alan olduğu için de epey araştırarak ve deneyerek yol alıyorlar. Çokça emek vermişler bahçeye ki seneye tarıma daha çok ağırlık vermeyi planlıyorlar.

17

Tarım dışında bir de marangozluk faaliyeti var ki evlere şenlik. Ben bir bardağın, tabağın günlerce ince ince nasıl işlendiğini gördükçe o bardakları elime çok görür oldum. Sebat göstermenin, halisane bir emeğin ve hevesle kucaklaşmanın kamil bir karışımı o ürünler, birer sanat eseri. Öyle koca bir atölyeleri falan da yok, yapılan iş el emeği. Fakat mevzunun asıl yeri, o bardaklar yapılırken bizlerin asla görmeyeceğinden emin olduğum ufak çizgilerin, yamuklukların üzerinde saatlerde çalışmaları. Zira yaptıkları iş vasıtasıyla bizlerle, kendileriyle ve hayatla ilişkilendiklerinin farkındalar bence. Sennet Zanaatkar kitabında ne diyordu? “Maddi şeyleri imal etme zanaatı, başkalarıyla olan ilişkimizi de şekillendirebilecek tecrübe tekniklerine bir yaklaşım sağlar. İyi iş yaparken karşılaştığımız hem imkânlar hem zorluklar, insanlarla ilişki kurarken de geçerlidir…Kişi işini yaparken kendisini de yapar!”ii

20

Şu marangozluk kısmının benim için bir diğer önemi de şu. Kentten kırsala yerleşenlerin bir çoğunun tali geçim kaynaklarının mülk getirisi, çeviri, proje yönetimi gibi genel olarak sınıfsal niteliklerle elde edilmiş kazanımlar olduğunu gördüğümde-ki bu şekilde olmasında da hiçbir sorun yok- aklıma şu soru gelmişti: Kentin sağladığı geçim kaynaklarından, mülkiyetten, bir takım kentli niteliklerden yoksun olanların yahut bu nitelikleri kullanmayı reddedenlerin kırsalda keyfiyle hayatta kalma imkanları nicedir? Bu soru, kentten kıra göçün farklı sınıflara, imkanlara, alışkanlıklara vs. de temas edebilen görece daha geniş bir hareket olması açısından önemliydi benim için. Bu sebeple, Talat ve Yasemin tarım ve marangozluk faaliyetleri dışında bir geçim kaynakları olmadan bu işi yürütebildikleri için benim açımdan farklı bir yerden de mühim bir iş yapıyorlar. Not düşelim. Talebe göre ürün tasarlayıp üretebiliyorlar.

“Ekovegan Bahçe” adıyla ürünlerine göz atabileceğiniz bir facebook ve instagram sayfaları da mevcut: https://www.instagram.com/p/BCtIUEGK0Ac/

Bitirirken

34 yaşımın bana sunduğu en esaslı nüve, insanın gönlünü en çok, sümüğünü de, düşüşünü de, ağrısını da saklamadan iletişebildiği, her imkana iktifa ile teşekkürle başlayıp, her bitişe müşfik bir veda ile son verebildiği sürece dirençli tutabildiği oldu. Yaşama eylemimi Yedi Tepe İstanbul’dan hatıra bir replikle özetleyeyim: “Vakitsiz ve yersiz bir gözyaşı olmasın diye muhtelif duygularıma kas yapıyorum.” Bu sebeple, bu süreçte beni misafir eden kırsal ahalisine, siz okuyuculara ve Yeşil Gazete editörlerine, duygularımın kaslanmasındaki paylarına binaen müteşekkirim.

Dilerim ki, halimiz hecatımız ne kadar bozuk olursa olsun ,başkasının trenine el sallamayı reddedecek kadar gerçek ve mukavemetli bir duyguyla uyanmak, coşkuyla ağlamak, coşkuyla göçmek nasip olsun hepimize.

i Atay, Oğuz. Tehlikeli Oyunlar, İstanbul, İletişim Yayınları, 1984

ii Sennet, Richard, Zanaatkâr, Çev. Melih Pakdemir, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2009

15-Nur-Elcik

 

 

Nur Elçik

Biz belki affederiz de tarih affetmez – Şanver İsmailoğlu

Şanver İsmailoğlu’nun bu yazısı bianet.org sitesinden alındı

maden sahasıTürkiye Halklarının zaten uzun zamandır içinde debelenip durduğu frustration durumu son bombalı saldırılarla iyice derinleşti. Yaratılan mutsuzluk ve umutsuzluk ortamı; bırakın daha güzel yaşam beklentilerini, artık sıradan gündelik yaşamların dahi sürdürülebilmesini imkansızlaştırıyor.

Sosyal yaşamdan kopartılarak içine kapanmaya zorlanan toplum kesimleri; bilinçli olarak yaratılan bu ortamda, en azından dil olarak tekelleşen ‘basın yayın organlarında’ kendilerine sunulan tek yanlı egemen dilin görüşleriyle yetinmeye zorlanıyorlar.

Analiz, sorgulama ve itiraz yönü zaten eksik olan genetiğimiz daha da beteriyle değiştirilmek isteniyor!

Yaratılan bütün bu gürültü patırtı ortamında birçok konu ya yeterince tartışılmadan gündemden düşüyor ya da gereği kadar ilgi görmüyor. İnsan hakkı ihlalleri sıradanlaşıyor; doğal yaşam ve çevre mücadeleleri egemen dilin etkisiyle bastırılıp yok edilmek, edilemezse de yalnızlaştırılmak isteniyor.

Yaşam kaygısına düşürülen toplum kesimlerinin bir arada olma ve yaşam alanlarını birlikte savunabilme hakları ellerinden alınmak isteniyor. Yaratılan bu baskı ve korku ortamında canını koruyabilmeyi başaranların, doğayı da korumak gibi ‘ekstra’ konularla uğraşabilmesi; insani sorumluluklarını yerine getirebilmesi neredeyse imkansızlaştırılmak isteniyor!

Böyle ortamlarda örgütlü tacizler gündemden düşürülmeye çalışılıyor. İstiklal Caddesinde katledilenler için gül bırakırken, karanfille gülün farkını ekonomiyle açıklayan iş adamları böyle günlerde medyada daha çok arz-ı endam edebiliyor.

Aynı kişi geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet Gazetesinde kendisiyle yapılan röportajda şöyle diyor: “Uludağ’ın durumu ortada. Orman ve Su İşleri Bakanlığı başta olmak üzere bürokratlar, Uludağ’ın içine ettik. Tabii ki yatırımcının da burada günahı var. Herkes bencillik yaptı. Uludağ’da turizmi ileri götüreceğimize, tam tersine geri götürdük. 2000 yılında Turizm, Bayındırlık ve Orman Bakanlığı bir proje hazırladı. Mevcut binalara ek bina yapılacaktı. Biz de ek bina yaptık o zamanlar. Uludağ hepten rezil olup gitti.”

Nedamet getirdi diyeceğim ama şu anda da İstanbul Beykoz Ormanlarıyla meşgul!

O günlerde daha Uludağ rezil edilmeden, 1999 yılının başlarında Bursa’da Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) yöneticileri ve Odaların Bursa şube ve temsilcilik yöneticileriyle düzenlediğimiz basın toplantılarında, Yeşil ‘kaçak’ Şehir, Cargill Kimyasal Tesisi, Uludağ’da kaçak yapılaşma ve su kaynaklarının tahribi, taş ocakları konularında uyarılarda bulunmuşuz.

Ama dinleyen kim!

Şimdi yanlış yaptık diyenler ‘zaman aşımından’ bu konularda hesap vermeyeceklerine olan güvenleriyle konuşmakta bir beis görmüyorlar. Yeni doğa katliamlarını da bu güvenle yapıyorlar! Nasıl yapmasınlar ki! Yakın tarihimiz hesabını vermeden gidenlerle dolu değil mi! Hesap sorulmayanlarla demek daha doğru!

Çernobil’in olduğu günlerde dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral; “Çaylarımızda radyasyon yok” deyip televizyonda içerken- içtiğinin çay olduğu da kesin değildi; biz market raflarındaki çay paketlerinde arazide uranyum aranan aletlerle yaptığımız kontrollerde yoğun radyoaktif sinyaller almıştık. O günlerde halka açıkladık ama bozguncu ilan edildik.

Halkın sağlığıyla oynanan bu tür örnekler o kadar çok yaşandı ki bu ülkede.

Tüm bu örnekler ülkemizin ‘kaderi ‘, olmazsa olmazı gibi maalesef. Her gün daha beterleri ile yer değiştiren bu absürtlüklerin, yapanlarının yanına kâr kaldığı garip ülkem!

Muhalif sesler ve yayınların susturulup, toplumun sağlıklı haber alabilme hakkının her geçen gün daha da artan biçimde engellendiği böylesi zamanlarda, medya tekellerinin hegemonyasına alternatif olarak; meslek kuruluşlarından, demokratik kitle örgütlerinden, yerel TV, gazete ve muhabirlerden sağlıkla haber alınabilmesi ve halka ulaştırılması amacını da taşıyarak 1990’ların ikinci yarısında ilk adımları atılan bianet ve ardılı internet gazetelerinin önemi her geçen gün daha da artıyor.

Bu arada açıklanan Sanayi Bakanlığı’nın Girişimci Bilgi Sistemi verilerine göre 2006-2014 yılları arasında tüm sektörlerde faaliyet kârı yüzde 137 artarken, madencilik sektörünün kârında yüzde 288 artış yaşanmış. Kârlılık oranı en yüksek sektör yüzde 10 ile madencilik.

Nasıl olmasın ki! Al sahayı devletten kelepir fiyatına; çevreyi korumak için yatırım yok, sendika yok, ucuz iş gücü, güvenliksiz çalışma… Sonuç bol kâr. Bu arada madencilikte iş cinayetleri inşaat sektörüyle yarışır olmuş, kimin umurunda…

Önemli maden sahaları devletin elinde iken, özelleştirmelere gerekçe oluşturabilmek için zarar ettirilen işletmeler bugünün en kârlı alanları. O yıllarda kurumunun kâr ettiğini açıkladığı için dönemin Başbakanından fırça yiyen genel müdürler olmuştu!.

Şimdi biz yakın geçmişte bütün bu yaşananları unuttuk mu?

Hadi diyelim bizim hafızamız zayıf unuttuk! Ama tarih unutmuyor!

Hadi diyelim biz affettik sizi! Tarih affetmiyor! Affetmeyecek!

Pablo Neruda’dan:

Ama

Makinalar, vitrinler

Demirler, kağıtlar hepsi bakımlı

Sadece, insan kadın ve çocuk hariç

Gaz değil, Sewel’de öldüren, açgözlülüktür.

Bu musluk kapalı Sewel’de, bir damla su düşmesin diyedir

Madencilerin fakir kahveleri pişmesin diyedir

İşte suç

Ateşin hiç suçu yok

Her yerde musluklar kapalı halka

Hayatın suyu paylaşılmasın diye…

Şanver ismailoğlu – www.bianet.org

* Fotoğraf: Ordu’da bir maden sahası – kuzeyormanlari.org

Başka bir ev mümkün : Sera evinde yaşam

One Green Planet’te yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Melike Yılmazel‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Eğer 3 yıllık bir süre için şebekeden bağımsız, sürdürülebilir bir evde yaşama şansınız olsaydı, tepkiniz ne olurdu?

Görsel: One Green Planet
Görsel: One Green Planet

Bitki fotoğrafçılığıyla yaşamını sürdüren Helly Scholten’ın hayali, kendi evini inşa etmekti. Ancak Hollanda’nın ikinci en büyük şehri olan Rotterdam’da  bu hayalini gerçekleştirmesi biraz güçtü. Ta ki Rotterdam Üniversitesi Sürdürülebilir Bina Teknolojileri’nden bir profesörle tanışana dek. Profesörün kendilerine bu deneysel sera evinde yaşama fırsatını sunma ve pilot aile olma önerisi Helly Scholten ve ailesi için kaçırılmayacak bir fırsattı.

Görsel: One Green Planet
Görsel: One Green Planet

Üniversite öğrencileri tarafından tasarlanan ve Rotterdam’ın sanayi muhitine yakın bir yerde bulunan bu sera evine Scholten ailesi Haziran 2015’te taşındı. Teras katında 135 metrekarelik bir sebze bahçesi olan bu evde aile bireyleri hem kendi yiyecekleri ürünlerini yetiştiriyor, hem de ürünlerin bir kısmını satışa sunuyorlar. Teras bahçesinde bulunan su tankları, yağmur suyunu depolayarak, bitkilerin sulanması ve tuvalette kullanılıyor. Fakat bu bahçe yiyecek tedariğinden çok daha fazlasını yaparak evin yalıtımını da sağlıyor. Çatı katında bulunan, güneşe dönük  konumda bulunan pencereler, evin sıcaklığını kontrol altında tutuyor. Bununla birlikte bina iç duvarlara kaplanan balçığın ısıyı emmesi sayesinde yaz günlerinde evin sıcaklığı düşmüş oluyor.

Görsel: One Green Planet
Görsel: One Green Planet

Bu ev, pek çok çaba, emek ve  sorumluluğu da beraberinde getiriyor. New York Times’a konuşan Helly Scholten, yaz tatili için bir haftalığına evden ayrıldıklarını, döndüklerine yetiştirdikleri pek çok bitkiyi ölü bulduklarını ifade ediyor ve konuşmasına şöyle devam ediyor:  “Sera mimarisine sahip bir ev ısınmaya müsaittir, dolayısıyla bitkilerin iki günde bir sulanması gerekir. Ayrıca sıcaklığı düşürmeniz için pencereleri açma konusunda da titiz olmanız gerekiyor.”

Görsel: One Green Planet
Görsel: One Green Planet

Scholten evini, doğa ve toplumun mükemmel bir karışımı olarak tanımlıyor. Bu evde yalnızca 2018’e kadar yaşamaları planlanıyor. Ev daha sonra  tahminen 500.000 avro üzerinden pazara sunulacak. Ama Scholten ailesi şimdiden, bundan sonra başka bir evde yaşamayı hayal bile edemiyor ve bir sonraki talihlinin yine kendileri olmalarını umuyor.
Bu ev bilinçli yaşamın doruk noktası. En azından şimdilik hepimiz bir sera evinde yaşama şansına sahip olmasak da, seçimlerimizi sürdürülebilir yaşam çerçevesinde şekillendirebiliriz. Eğer Scholten ailesinin sera evi macerasını takip etmek isterseniz instagram sayfalarına göz atabilirsiniz.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yeşil Gazete için çeviri: Melike Yılmazel

(Yeşil Gazete, One Green Planet)

Nükleer Karşıtı Platform Türkiye, Fukuşima’nın 5. yıldönümünde Tokyo’da

Fukuşima nükleer santral faciasının meydana geldiği gün olan 11 Mart, aynı 30 yıl önce meydana gelen Çernobil nükleer santrali felaketinin meydana geldiği 26 Nisan günü gibi silinmeyecek şekilde hafızalara kazındı. Aralarında 25 yıl olsa da her iki kaza da sonuçları itibariyle on yıllarca sürecek anma etkinliklerini hak ediyor. Hatta bu kazaların meydana geldiği dönemler yakın olduğu için pek çok ülkede nükleer santrallerin tehlikelerine işaret eden etkinliklerin bu yıl olduğu gibi birleştirilerek iki aya yayıldığı görülüyor. Etkinlikler sadece yurt içinden katılımlarla sınırlı kalmayıp uluslararası düzeyde de gerçekleştiriliyor.

Yeşil Gazete de Japonya’da

13
Fukişima anması içn Japonya’ya gidenler arasında gazetemiz yazarı ve iklim-enerji editörü aynı zamanda Nükleersiz.org projesi koordinatörü Pınar Demircan da bulunuyor

Fukuşima’nın 5. yıl dönümü anması çerçevesinde 22-26Mart arasında Japonya’da farklı ülkelerdeki nükleer karşıtı hareketlerin temsilcilerinin iştirakıyla No Nukes Asia Forum (Nükleersiz Asya Forumu) toplandı. Misyonu nükleer santral kurma planlarına ilişkin olarak Asya ülkelerinden temsilcileri bir araya getirmek suretiyle bilgi ve deneyim paylaşımı sağlarken ortak yol haritası ve strateji de geliştirmek olan etkinliğe bu sene Hindistan, Güney Kore, Filipinler, Tayvan ile birlikte Türkiye de davet edildi.

14

Türkiye’den Nükleer Karşıtı Platform adına Sinop Antinükleer Platform koordinatörlerinden Metin Gürbüz ile Istanbul Nükleer Karşıtı Platform bileşeni Nükleersiz.org proje koordinatörü aynı zamanda gazetemizin iklim enerji editörlerinden Pınar Demircan katıldı. Etkinlikler çerçevesinde Fukuşima nükleer felaket bölgesine bir saha turu ile halk insiyatifiyle kurulan radyoaktivite ölçüm merkezlerine ziyaretler yapıldı.

Nükleersiz Asya Forumu

11

No Nukes Asya Forum, merkezi Japonya’da olup her yıl farklı ülkelerden üyelerinin ev sahipliğinde organizasyon yapıyor. Nükleer karşıtı platform Türkiye’den temsilciler ilk kez iki yıl önce Tayvan’da gerçekleştirilen bir nükleer karşıtı kongreye katılmıştı.

Sinop için üç dilli pankart

12

No Nukes Asya Forum, 26 Mart günü itibariyle etkinliklerini Dünya Sosyal Forumu’nun Fukuşima anma haftası için Tokyo’da Fukuşima temalı etkinlikleriyle birleştirdi . Aynı Fukuşima etkinlik süreci içerisinde Tokyo merkezindeki Yoyogi Parkı’nda düzenlenen mitinge katılarak Japonya’nın nükleer santral teknolojisini ihraç etmeyi planladığı ülkelerin temsicilerine söz verildi . Bu vesileyle Nükleer Karşıtı Platform temsilcileri de nükleer santrallerle Japon hükümeti tarafından Sinop’a nükleer santral kurulması hakkındaki görüşlerini birer konuşmayla aktardı. 35 bin kişinin katıldığı açıklanan nükleer karşıtı miting Nükleer Karşıtı Platform temsilcilerinin de ” Sinop Nükleer santral istemiyor” pankartıyla katıldığı büyük yürüyüşle sona erdi.

 

(Yeşil Gazete)

Erdoğan’a bu davayı niçin açtım? – Baskın Oran

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, Akademisyenler Bildirisi hakkında yaptığı 4 hakaret konuşmasının her biri için 2.500 TL’den toplam 10.000 TL tazminat davası açtım. Bu dava, ülkemizde Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan’a açılan ilk davadır.

Mülkiye’de halen lisansüstü dersi veren emekli bir profesörüm. Türkiye’yi ve Türkiyelileri bitirip tüketen savaş durumuna derhal son verilmesini talep eden bir akademisyenler bildirisine imza attım ve Çözüm Süreci’ne geri dönülmesi talebinde bulundum.

Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan seri konuşmalar yapmaya girişerek imzacıları terörizme destek vermekle suçladı, Yargı başta olmak üzere çeşitli yerlere hedef gösterdi ve değil bir cumhurbaşkanının ağzına, hiç kimsenin ağzına yakışmayacak laflar kullandı.

Bu davayı şu sebeplerle açtım:

1. Şahsi sebepler:

a) Erdoğan’ın, TV’den yayınlanan 4 ayrı konuşmada kullandığı kelime ve terimler, dava dilekçemde alıntı yaptığım cümlelerin açıkça gösterdiği gibi, hakaret ve aşağılama doludur: “Alçak”, “zalim”, kapkaranlık”, “cahil”, tiksinti verici”, “vatan haini”, “lümpen”, “terör örgütünün maşası”, “ahlaksız”, “mandacı artığı”, “ruhu kirlenmiş”.

Kişilik haklarımı ihlal eden bu ağır hakaretleri ne bir şahıs olarak kaldırabilirim, ne de bir bilim insanı olarak.

Bunun için dava açtım.

b) Ben, hocalık ve kitap yazma dışında, bu devlete yıllar boyu azınlık ve Kürt sorunlarında bir kuruş ücret almadan hizmet vermiş bir uzmanım:

1999-2009 yıllarında Avrupa Konseyi’ne bağlı “Avrupa Irkçılık ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele Komisyonu” (ECRI) nezdinde Türkiye’nin Ulusal İrtibat Görevlisi (National Liaison Officer) vazifesini yürüttüm. 2003 sonunda kurulan Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’na (BİHDK) hükümet tarafından re’sen atanarak “BİHDK Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Raporu”nu yazdım. Nisan 2013’te Barış Süreci kapsamında kurulan Âkil İnsanlar Heyeti’ne yine hükümet tarafından re’sen atanarak Ege bölgesinde çalıştım.

Bu resmî görevler sırasında, devlet yetkililerine hep gerçekleri aktardım, bilim neyi gerektiriyorsa onu söyledim ve yazdım. Çünkü doğru karar verebilmeleri için böyle yapmak lazımdı. Şimdi bizzat cumhurbaşkanının Yargı’ya talimat verdiği bu ortamda başgösteren hapis tehdidi, bu gerçekleri söylememe engel olma amacını güdüyor. Buna, özellikle bir cumhurbaşkanının hakkı yok.

Bunun için dava açtım.

Bu şahsi sebepler, cumhurbaşkanına dava açmam için yeterdi ve artardı. Ama tek mesele bu değil.

2. Mesleki sebep:

İmzacı akademisyen arkadaşların büyük çoğunluğu, yaşları itibariyle, benim öğrencilerimin öğrencileri.

Bu gençlerin bir kısmını, üniversiteleri işten atarak açlıkla baş başa bıraktı.

Bir kısmı, kendi fakültelerinde bazı öğrencilerin odalarını işaretlediği bir tehdit ortamında direniyor.

Bir kısmı hakkında savcılar yıllarca hapis isteyen davalar açtılar.

Bir kısmı hakkında YÖK, sadece hukuk değil, ayrıca yasa dışı disiplin kovuşturmaları başlatmış durumda (yasa dışı olmasaydı, şimdi YÖK’e bu yetkiyi verme amaçlı bir torba kanun hazırlanıyor olmazdı).

Bir kısmı şu anda tecrit hücrelerinde tutuklu. Kitap bile verilmeyerek, havalandırılmaya çıkarılmayarak.

Geri kalan tümü de, polisin kendilerini sabaha doğru hangi saatte gözaltına alacağını düşünüyor.

Bu genç arkadaşlarım cumhurbaşkanının bu hakaretlerine dava açsalar, kendilerine reva görülen yasa ve hukuk dışı baskılar artabilir. Fakat ben, üstelik genç asistanken faşist 12 Eylül döneminde önce YÖK sonra da 1402 s. kanun kullanılarak 8 yıl boyunca fakültem Mülkiye’den ve memuriyetten atılmış 70’lik bir hoca olarak, gençlere reva görülen bu hakaretleri ve baskıları görmezden gelemem. Onur diye bir şey var.

Bunun için de dava açtım.

3. Kamusal sebep:

Cumhurbaşkanının kendi ağzına yakıştırabildiği bu hakaret ve aşağılamalardan herhangi birini bir TC vatandaşı bırakınız cumhurbaşkanına, herhangi bir vatandaşa söylese hemen hapis (ceza davası) ve tazminatla (hukuk davası) cezalandırılır.

Oysa TC yasaları, yönetilenler için olduğu kadar, yönetenlerin de tâbi olduğu hukuk metinleridir. Bu, hukuk devletinin bir numaralı kuralıdır.

TC Anayasası Md. 2’de ifadesini bulan hukuk devletini korumak için yemin etmiş bir cumhurbaşkanı, kendisine vatana ihanet dışında “ceza” davası açılamayacağını bahane ederek, ettiği hakaretler nedeniyle kendisine açılacak “hukuk” (tazminat) davasından kaçamaz.

Üstelik bu cumhurbaşkanı, bu mevkie geldiğinden bu yana kendisini eleştiren herkese binlerce dava açmış ve insanları hapse ve/veya tazminata mahkûm ettirmiş biriyse.

Ben cumhurbaşkanı Erdoğan’a, yaptığı 4 hakaret konuşmasının her biri için 2.500 TL’den toplam 10.000 TL tazminat davası açtım.

Bu ülkede yönetenlerin de hukuka tâbi oldukları bilinsin diye.

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

21-Baskın Oran

 

Baskın Oran

Benim yolum kendime, vajinamdan sana ne? – Ulaş Sona, Eren Şahin, Gülce Doğan, Irmak Keskin

Geçtiğimiz günlerde yayımlanan “Bakanlık Koltuğundaki Vajinalı Erkek” yazısı üzerine biz bir kaç “vajinalı – kadın olmayan” olarak deneyim, duygu ve düşüncemizi paylaşmak istedik. Sürç-ü lisan eylersek affola…

16

Vajinalı bir erkeğim diyemem belki ama pipisiz bir erkek olduğumu biliyorum. Ben interseksim. Ergenliğe kadar kız çocuğu olarak yetiştirilmeye çalışıldım ve sonrasında kalınlaşan sesim ve uzayan boyum ile toplumun gözünde farklı birşeye dönüştüm. Afedersiniz kız mıdır erkek midir belli değil. 11-14 yaşlarım arasında belli aralıklar ile hastanelere koşturduk ailece. Bu kız regl olmuyor, sesi neden kalın, boyu birden bire uzadı vb.. Sonra öğrendik ki bende yumurtalık, rahim falan yokmuş, aşağıya inmemiş iki testisim varmış. E tabi bu durum kabul edilebilir olmadığından (!) hemen aldılar testisleri ameliyat ile ve bedenime östrojen vermeye başladılar. Çocuktum daha, bana bu durumu danışsalar da pek cevap verecek durumda değildim. Verilen kadınlık hormonuyla memeler gelişmeye başladı ben de onları saklamaya başladım. Ve biraz daha büyüdüğümde kullanmayı bıraktım. Üniversiteden sonra istediğim gibi giyinip yaşayabiliyordum, lezbiyen olarak tanımladım kendimi. Erkektim ama butch kavramı daha kolay kabul edilebilirdi benim için. Çok uğramadığım, gitmeyi sevmediğim hastanelere 28 yaşında önce kendime sonra çevreme açıldıktan sonra cinsiyet geçiş süreciyle gitmeye başladım. Doktor sesimi duyduğunda tam olarak hangi cinsiyete geçmek istiyorsun diye sordu ilk başta. Kadından erkeğe cinsiyet geçiş sürecindeyim. Ergenlikte önce kadın yapılmaya çalışıldım, şimdi doğduğum bedene geri dönüyorum sadece. İkili cinsiyet skalası arasında bir oraya itildim bir buraya. Olduğum gibi kabul edilmek yerine başka birşeye zorlandım isteğim dışında. Ben farklılıktan keyif alıyorum.

Yani o aslında “daha iyi”olarak önümüze konmuş olan ikili cinsiyet sistemi de 2.000 bebekten biri olan “interseks” çocuklar için o kadar şahane bir durum da değil. “Kızınız/oğlunuz oldu” denemeyen çocuklar rızaları dışında kesilip biçilerek ailenin istedikleri cinsiyetlere sokulur ve sonrasında aslında ait oldukları bedenlere dönmeye çalışırken, interseks yasal olarak da tanımlanmadığı için, işleyen prosedür trans geçiş prosedüründen de zor ve sancılı olarak karşımıza çıkar. Öyle “gender studies” kitaplarındaki gibi işlemiyor gerçekler ve toplumsal cinsiyetin şiddetinden pek de queer denerek sıyrılınmıyor ne yazık ki…

Vajinam var ama kadın değilim, hatta daha ötesine gidersem vajinam var ve kadın değilim. İkili cinsiyet kalıpları içerisinde, bunu tekrar üreten heteroseksist toplum düzeninde elbette ”kadınlık” tecrübeleri yaşadım ama bunun benim hissiyatım ve pratiklerimde bir karar mekanizması olması gerekmez.

İkili cinsiyet sistemi içerisinde ya da heterosekeüel nat-trans kadın ve heteroseksüel na-trans erkek ikileminde yaşadığımız müddetçe seçemediğimiz biyolojimizde seçemeyerek barındırdığımız cinsel organlarımız üzerinden bir sürü kavram kargaşası ve ucu birçok yere çıkabilecek yanlış politik söylemlerde bulunabiliriz. Bu kimlik politikasının getirdiği bir açmaz iken buna dikkat etmemek de kendisine politik diyen insanların meselesi olarak önümüzde duruyor. Bir kadının erkekleşmesini eleştirirken gerçekten bünyesinde vajina taşıyıp da kendisini kadın olarak tanımlamayan bireylere laf atar hale gelmek anlam kaymasından öte politik bir tutarsızlıktır. Nasıl ki babannelerimizin zamanla oğlundan yana olup gelinini ezmeye başlayarak kadın dayanışması bir yana erk hale gelmesini eleştiriyorsak babannemizi erkleşti diye eleştirirken babannemizin herşeye rağmen kadın olduğunu unutup onu kadınlığından vurmuyorsak erkek söylemleriyle ve erkek bakış açısıyla yaklaşan bir kadına da kadınlığı üzerinden vurmak etik olarak bizi zor duruma düşürebilir. durum zaten zorken bir de üzerine trans gender, trans erkek, trans kadın, interseks, gender fluid, cinsiyetsiz…. ve sayamayacağımız henüz tanımlanmamış bir çok var oluşunun mücadelesine saygısızlık etmek maalesef kabul edilebilir olmuyor. Dil nasıl düşündüğümüzün kelimelere dökülen halidir. Bu yüzden “ bayan” yerine “ kadın” kullanmayı doğru bulan feminizm dil değişimi için bu kadar emek harcamıştır.

Bu tarz tartışmalarda hem feminizmden hem de feminizm içinde gelişmekte olan transfeminizmin ne dediğine kulak vermek hepimize iyi gelebilir.

Transfeminist Manifesto’dan alıntılayarak:

Transfeminizmin ana ilkeleri basittir. Birinci herkes kendi kimliğini istediği gibi tanımlama ve toplumdan buna saygı göstermesini bekleme hakkı vardır. Buna ayrıca kimliğimizi şiddet ve ayrımcılık korkusundan uzak ifade etme hakkı da dahildir. İkincisi kendi bedenlerimiz üzerinde karar verme hakkı sadece bize aittir, hiçbir tıbbi, dini veya siyasi otoritenin bizim kararımız haricinde beden bütünlüğümüzü ihlal etmeye veya bedenimizle ne yapacağmızla ilgili kararlara engel olmaya hakkı yoktur.

Tabii ki hiç kimse kurumlaşmış cinsiyet sisteminin sosyal ve kültürel dinamiklerinden azade değildir. Cinsiyet kimliklerimiz veya ifadelerimiz hakkında kararlarımızı ataerkil ikili cinsiyet sistemi bağlamı içinde verdiğimiz gerçeğinden kaçamayız. Özellikle trans kadınlar kendini kimin doğal kadın olduğuna, kimin kadın olmadığına karar verme yetkisinde gören tıp cemaati tarafından tanınmak ve desteklenmek için geleneksel “kadınlık” (femininity) tanımını kabul etmek zorunda bırakılmaktadırlar. Çoğu zaman trans kadınlar kadın olarak onaylanmak ve hormonlara, tıbbi müdahalelere ulaşabilmek için kadınlıklarını toplumsal cinsiyet bamakalıplarını içselleştirerek “kanıtlamak” zorunda kalıyorlar. Bu deneyim her kadının farklı olduğunu tanımadığı için hem trans kadınlar hem de na-trans kadınlar üzerinde baskı yaratmaktadır.”

Çünkü yazı zaten seçilmiş cinsiyetlerden gönüllü ilişkilerden değil,” cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimler özür yazısında karşımıza çıkan bu cümle gibi seçilmiş, tercih edilmiş şeyler değiller. Ancak kendini hissettiği şeyi tanımlamak için kullanılan kelimeler, kavramlar, tanımlar tercih edilebilir ya da seçilebilirler.

Sevgili Ali Arıkan’ın 2002’de Amargi’de bir konuşmasında söylediği gibi “ne kadar insan varsa o kadar da trans kimlik var”. Hiç birimiz trans kimliklerimizden azade değiliz. Na-trans olarak kendini tanımlayanların “daha erkek” ya da “daha kadın” olmak için uğraşları ya da bunlardan sıyrılmak için kendileriyle, fikirleriyle oynamaları da aslında trans bir noktaya tekabül ediyor.

Şimdi konuk yazarın yazdığı cevaba gelirsek, yazar ilk yazısından pek de uzağa düşmemiş gibi açıkçası. Sürekli bir yapacaktım ama yapmadım, düşündüm ama yazmadım gibi bir tavırla savunmuş kendini, bizce bu da ilk yazısını yazarken kullandığı kavramları ne kadar kolay harcayabildiğini ortaya koyuyor. Yazı ne kadar haklı ne kadar değil bilinmez ama yine başa dönecek olursak başlıkta belirtilen Vajinalı Erkek ifadesi transfobiktir. Kelimelere ne yüklediğiniz ya da ne anlamda kullandığınız bunu değiştirmez. ”Yani çoklu cinsiyet yaklaşımının birkaç yüzyıl gerisindeyiz hala!” derken ne kadar haklı olsanız da bunun değişmesi için göstereceğiniz çabanın zaten buralarda başlayacağını anlıyor olmalıydınız. Cevapta da belirtildiği üzere ”yazı zaten seçilmiş cinsiyetlerden gönüllü ilişkilerden değil, Karaman’daki tecavüzler üzerine, erkek çocuklarla cebren girilen “ilişki”lerden bahsediyor.” gibi bir tavırla aslında belirtmek istenilen ”kelimelere takılmayın ben başka birşeyden bahsediyorum” tavrıdır ve bu da zaten hali hazırda kime ne kadar saygı duyduğunuzu gösteriyor.

Yani, o kadın kotaları falan var ya, onlar gözümüzü boyamamalı. Kadın bakan diye önümüze çıkardıkları, en rezilinden bir erkek çıktı işte. Birçok kadın köşeyazarından ve şimdi de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’ndan da gördüğümüz gibi vajinayla da erkek olunabiliyor.” diyerek bunun bir de arkasında durmuş olan Mustafa Alp de, kendi yazısında Ayşe Zeynep de pek çok insanın düştüğü yanılgıyla hareket etmiş, feminizm de tam bu yüzden “erkek düşmanlığı” sanılıyor işte. Erkek’le değil, erk’le asıl dert ve erkeğin erk olmasıyla. Bu erk erkekler, na-trans erkeklerde olduğu gibi toplumsal cinsiyet rollerini benimsemiş trans erkeklerde de var, hiç birimiz bu rollerden ya da kodlamalardan azade değiliz ve LGBTİ+ de bir bütün değil. Bu noktada da “Vajinalı Erkekler Burada Ayol” demek kendini o “ayol” içinde tanımlamayan pek çok trans erkeğin hem hoşuna gitmeyen, hem de LGBTİ+ kimlikleri tek tipleştirip tek bir ifadeye hapseden bir kullanıma gelmiş oluyor. Evet, büyük bir ihtimalle hareketin bu kelimeyi benimsemiş ve kullanıyor olmasından yola çıkarak atılmış bir başlık ve hareketin de özeleştiri vermesi gereken bir nokta belki de bu, ancak biraz bakıldığında trans erkeklerin açtığı pankartlarda da “ayol”un kullanılmadığını görmek mümkün. Her kimliğin kendine ait başka başka politikaları bulunuyor ve bazen bunları bütünleştirmek de mümkün olmuyor haliyle.

18

Bizler kimliklerimizin tekrar üretimi, kazanımı aşamasında yaşadıklarımızı paylaşırken okurken anlatırken her zaman yanımızda olan ve bizlerle dayanışma halinde olan insanlara, kurumlara, iletişim araçlarına ihtiyaç duyuyoruz haliyle. Bu noktada anaakım medya da yer alan cinsiyetçi, heteronormatif, militarist, provakatif vb haber yazımından sıkılmış bireyler olarak, Yeşil Gazete gibi yanımızda gördüğümüz dayanıştığımızı düşündüğümüz bir gazetede yayınlanan böyle bir haberin bizleri nasıl hissettirdiğini anlatabilmişizdir umarız.

Desteklediğimiz ya da karşısında olduğumuz kişi/kurum/görüşlerde bir “aşağılama/itibarsızlaştırma aracı olarak” bedenlerin kullanılmayacağı, LGBTİ+ varoluşların unutulmayacağı ya da nefret/öfke unsuru olarak kullanılmayacağı günler dileriz…

17

 

Ulaş Sona, Eren Şahin
Gülce Doğan, Irmak Keskin

ABD ön seçimlerinde ‘Sosyalist’ Sanders, Clinton’la farkı azalttı

Amerika Birleşik Devletleri’nde 8 Kasım’da yapılacak olan başkanlık seçimleri öncesi Demokrat Parti’de üç eyalette yapılan ön seçimleri, Vermont Senatörü Bernie Sanders kazandı.

15

Bernie Sanders, eski Dışişleri Bakanı ve first lady Hillary Clinton’ı geride bıraktığı Washington, Alaska ve Hawaii eyaletlerinde yüzde 70’den fazla oy aldı.

Zaferleri sonrası destekçilerine hitap eden Sanders, Clinton’ın yarışta önde olmasına karşın hala Demokrat Parti’nin başkan adayı olabileceğini söyledi.

Sanders, Cumhuriyetçi Parti’de başkan adaylığı yarışını önde götüren iş adamı Donald Trump’la yarışacak en iyi adayın da kendisi olduğunu belirtti.

Kendisini “demokratik sosyalist” olarak nitelendiren Sanders’ı Clinton’dan ayıran noktaların başında, mevcut siyasi düzene karşı eleştirel tavrı geliyor.

Wall Street’i sert bir dille eleştiren Sanders, Washington yönetiminin finans sektörünün etkisi altında olduğunu ve Amerikan toplumunda eşitsizlikle yeterince mücadele edilmediğini vurguluyor.

Sanders: ABD’de yükselişteki ‘demokratik sosyalist’

Demokrat Parti’nin başkan adayı olabilmek için en az 2383 delegenin desteğini almak gerekiyor.

Amerikan Associated Press haber ajansına göre Clinton 1712, Sanders ise 1004 delegenin desteğine sahip var.

Siyasi gözlemciler Sanders’ın Clinton’ı geçebilmek için kalan eyaletlerde rakibine büyük fark atması gerektiği görüşünde birleşiyor.

Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre ise Clinton ön seçim yapılacak büyük eyaletlerden Kaliforniya, New York ve Pensilvanya’da Sanders’ın açık farkla önünde görünüyor.

ABD’de 50 eyalette yapılacak ön seçimler yazın son bulacak ve partiler kongrelerinde başkan adaylarını açıklayacak.

8 Kasım’da seçilecek yeni başkan ise Ocak 2017’de göreve başlayacak.

 

(BBC Türkçe)

Pakistan’da lunaparka intihar saldırısı: En az 69 ölü

Pakistan’ın Lahor şehrindeki bir lunaparkta patlama meydana geldi. Pencap eyaletindeki Başbakanlık kaynakları, “Gülşen İkbal” adlı lunaparktaki bombalı saldırıda, 69 kişinin yaşamını yitirdiğini, 300’den fazla kişinin de yaralandığını belirtti. Korkunç saldırıyı IŞİD ile bağlantısı olan ve Pakistan Talibanı’na bağlı Cemaat-ul Ahrar Grubu üstlendi.

Kurbanların çoğunun çocuk ve kadın olduğu belirtildi.

11

BBC’ye konuşan bir polis yetkilisi, patlamanın intihar saldırısından kaynakladığını söyledi. Polis yetkilisinin iddiası, resmi kurumlarca da teyit edildi ve saldırının pazar tatili nedeniyle lunaparka eğlenmeye gelen halka yönelik düzenlendiği duyuruldu.

Pakistan Başbakanı Navaz Şerif de saldırının ardından üç günlük yas ilan etti.

Gülşen el İkbal Parkı’nın çıkış kapısının hemen dışında ve salıncaklardan birkaç metre uzaklıkta yaşanan intihar saldırısında hedefin Paskalya için dışarıya çıkan Hıristiyan aileler olduğu da belirtiliyor.

Bölgedeki tüm büyük hastaneler alarm durumuna geçti.

Lahor, Pakistan’ın en büyük ve en zengin eyaleti Pencap’ın başkenti ve Başbakan Nevaz Şerif’in seçmenlerinin büyük bir bölümü bu bölgeden.

Pakistan son dönemde Taliban’ın benzer saldırılarına maruz kaldı.

Korkunç saldırıyı Pakistan Talibanı üstlendi. Pakistan medyası, saldırıyı IŞİD ile bağlantısı olan ve Pakistan Talibanı’na bağlı Cemaat-ul Ahrar Grubu’nun üstlendiğini duyurdu.

 

(Hürriyet, BBC)