Ana Sayfa Blog Sayfa 3465

Akademisyen Meral Camcı Türkiye’de

Üç akademisyen ile birlikte hakkında yakalama ve gözaltı kararı çıkarıldığında yurtdışında olan akademisyen Yrd. Doç. Dr. Meral Camcı Türkiye’ye döndü.

26

“Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza verdiği için hakkında yakalama ve gözaltı kararı Camcı, yarın avukatlarıyla emniyete gidecek.

Akademisyeni havaalanında meslektaşları ve arkadaşları karşıladı.

#MeralCamcıHoşgeldin

 

27

Avukatlarından Meriç Eyüboğlu, savcının havaalanında gözaltı görüntüsü istemediğine dair emniyetten kendilerine bilgi verildiğini, Meral Camcı’nın yarın avukatları ile emniyete gideceğini belirtti. Meral Camcı’nın Türkiye’ye dönmesi üzerine sosyal medyada#MeralCamcıHoşgeldin etiketiyle paylaşımlar yapıldı.

Camcı, bugün Türkiye’ye döneceğini duyurduğu mektubunda “Barış sözümün arkasında duracağım, mücadeleye devam edeceğim” demişti.

 

(Bianet)

Almanya’dan “Erdoğan videosu” açıklaması : Basın özgürlüğü müzakere edilemez

Alman hükümeti, bir Alman yayın kuruluşunda Erdoğan ile ilgili yayınlanan hiciv videosuna Ankara’nın gösterdiği tepki üzerine açıklama yaptı.

24

Almanya’da kamu yayıncılık kuruluşu NDR’in Extra3 programında yayınladığı Erdoğan videosuna Ankara’nın gösterdiği tepki, Alman kamuoyuyla federal hükümeti karşı karşıya getirdi. Alman kamuoyunda, Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Martin Erdmann’ın Dışişleri’ne çağrılması karşısında sessiz kalmakla eleştirilen hükümetten açıklama geldi.

Federal hükümet sözcü vekili Christiane Wirtz, Türk tarafının eleştirdiği video gibi yayınların Alman hükümeti açısından Alman medyasının doğal bir parçası olduğunu belirterek, yayınların basın ve düşünce özgürlüğü kapsamına girdiğini söyledi.

Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada da, Büyükelçi Martin Erdmann’ın Ankara’daki görüşmelerinde, Alman hükümetinin basın ve düşünce özgürlüğünü yüce bir değer olarak gördüğünü, buna hicvin de dahil olduğunu belirterek, ‘Alman hükümetinin harekete geçmesi için ne bir gereklilik, ne de imkan vardır. Basın özgürlüğü müzakere edilemez“ mesajını net bir şekilde verdiğini kaydetti.

“Erdoğan kendi kalesine gol attı“

Alman kamuoyunda Büyükelçi’nin Dışişleri’ne çağrılması ve hükümetin sessiz kalmasıyla ilgili tartışmalar da sürüyor.

Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) dış politika uzmanlarından Niels Annen, Erdoğan’ın videoya gösterdiği tepkinin ‘tamamen uygunsuz’ olduğunu söyleyerek, Alman Büyükelçinin bu nedenle Dışişleri’ne çağrılmasını ‘son derece alışılmadık bir karar‘ diye nitelendirdi. Annen, Erdoğan ve Türk hükümetinin bu girişimlerini‚ ‘klasik bir kendi kalesine gol atma durumu‘ olarak değerlendirdi. Cumhurbaşkanı’nın onur ve itibarını korumak yerine tam tersinin yapılmış olduğunu kaydeden SPD’li politikacı, “Bunun, Türkiye’nin itibarına pek faydası olduğunu düşünmüyorum“ diye konuştu.

“Diplomatik teammüllere uymuyor“

Başbakan Merkel liderliğindeki Hristiyan Demokrat Birlik partisinin dış politika uzmanı Norbert Röttgen de hükümete yönelik eleştirileri geri çevirdi. Röttgen, Alman hükümetinin Almanya’da temel hakların hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde geçerli olduğunu ‘kendi kanalları ve yolları üzerinden‘ ifade ettiğine dair şüphesi bulunmadığını söyledi. Röttgen, Türkiye’nin tutumunun diplomatik teammüllere uymadığını, ancak bunun Türkiye ile işbirliğine karşı bir tez olarak görülemeyeceğini kaydetti.

Federal Meclis Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Röttgen, Erdoğan yönetiminde Türkiye’de yaşanan güncel gelişmelerin, yargı ve düşünce özgürlüğü gibi temel özgürlüklerin sistematik bir şekilde kısıtlanmasının, hiçbir şekilde AB’ye giden bir yol olmadığını söyledi.

Alman Büyükelçi Erdmann’ın Can Dündar ve Erdem Gül davasını izlemeye gitmesinden büyük memnuniyet duyduğunu da belirten Röttgen, yargı süreçlerinin kamuya açık olmasının hukuk devletinin temellerinden biri olduğunu vurguladı.

Ankara’yı kızdıran video

https://youtu.be/oas5nAlfrwg

Extra3 programında 17 Mart’ta yer verilen iki dakikalık videoda, 80’li yılların ünlü Alman şarkıcısı Nena’nın dünyaca tanınan ‘Irgendwie, irgendwo, irgendwann‘ adlı şarkısı ‘Erdowie, Erdowo, Erdogan‘ adıyla ve metni değiştirilerek yayınlanmış, Erdoğan’ın politikalarını hicveden şarkıya, Türk polisinin gazlı müdahaleleri, tutuklanan gazeteciler, polisin şiddet uyguladığı kadın göstericiler gibi görüntüler eşlik etmişti. Videonun sonunda ise Erdoğan’ın attan düşerkenki bir görüntüsü eşliğinde “Ve Erdoğan atını gün batımına doğru sürer“ ifadesi yer almıştı. Extra3, Ankara’dan gelen tepkilerin ardından videoyu Türkçe altyazılı olarak da paylaştı.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Söktükleri ağaçlar kuruyunca püskürtme boya ile yeşillendirdiler

Muğla’nın Bodrum ilçesinde site yapılacak bir alandan sökülüp hafriyat ve molozların bulunduğu bir yere dikilen ağaçların kurumaya başlaması üzerine işi yapan inşaat firması, püskürtme boyayla ağaçları yeşile boyadı. Doğa korumacılar tepki gösterince firma , “Diktiğimiz ağaçlar kuruyunca panikledik, korktuk. Güzel görünsün diye yeşile boyadık. İyi niyetimizin kurbanı olduk” açıklamasını yaptı.

Püskürtme boya ile yeşile boyandılar

22

Doğan Haber Ajansı’dan (DHA) Yaşar Anter’in haberine göre, Muğla’nın Bodrum İlçesi’nde site yapılacak bir alandan sökülen, hafriyat ve molozların bulunduğu bir yere dikilen ağaçların kurumaya başlaması üzerine işi yapan inşaat firması ilginç bir çözüm üretti. Püskürtme boyayla ağaçları yeşile boyadı. TEMA temsilcisi ve çevrecilerin sert tepkisiyle karşılaşan şantiye yetkilileri “Diktiğimiz ağaçlar kuruyunca panikledik, korktuk. Güzel görünsün diye yeşile boyadık, Aslında bu ağaçların kesilmesi için orman şefliğinden iznimiz vardı. İyilik yapalım derken kötü olduk” dedi.

Bitez Mahallesi’nde 80 villanın yapılacağı site inşasına başlayan firma, alanda bulunan 45 fıstık çamı, çam, okaliptüs ve kıbrıs akasyası ağaçlarını kökünden söktü. Sökülen ağaçlar, hafriyatın da boşaltıldığı Ali Kelle Ağaçlandırma Sahası’na dikildi.

Aradan geçen iki haftanın ardından inşaat yetkilileri, ağaçların kuruduğunu gördü. Firma çalışanları, dört gün önce ‘çözüm’ diye ağaçları püskürtme yağlı boyayla yeşile boyadı.

Konudan haberdar olan TEMA Vakfı Bodrum Gönüllüleri yetkilisi Haluk Ortaç, beraberindeki üç gönüllüyle birlikte ağaçları inceledi; şirket yetkilileriyle görüştü.

Ardından açıklama yapan Ortaç, “İnsanlar tepki göstermesin diye yeşile boyamışlar. Kuruyan ağaçların yeşile boyandığını görünce şok olduk. Ancak ağaçların zaten kesim izni varmış. Ağaçları kesmek yerine kökünden sökerek ağaçlandırma alanına dikmişler. Biz bu alanı Ali Kelle Ormanı Ağaçlandırma Alanı olarak kullanıyorduk. Tabi üzücü bir durum. Kuruyan ağaçların yerine yenilerinin dikilmesini talep ettik, kabul ettiler” dedi.

Şantiye yetkililerinden Recep Kaplan ise şunları söyledi: “Bizi yeşil düşmanı gibi gösteriyorlar. Oysa ki bu ağaçların kesilmesi için ilgili makamlardan gerekli izinleri aldık. Ancak kesmeye kıyamadık yerlerini değiştirdik. Ancak ağaçlar kuruyunca yanlış anlaşılırız düşüncesi ve güzel görünsün diye kuruyan ağaçları yeşile boyadık. Sonuçta iyi niyetimizin kurbanı olduk. Aslında yaptığımız yasal bir olay.”

Şantiye Müdürü Osman Altıntop ise “Tapulu mülkümüz içinde kalan ağaçları inşaat yerleşim alanında olduğu için kesme izni aldık. Ancak kesmeye kıyamadık. Ağaçların bulunmadığı yerde, Ali Kelle Ormanı’nın kenarına dikerek tutmasını bekledik. Yüzde 90’ı kurudu. Birkaç tanesi tutu. Çevreden tepki almayalım ve kötü görünmesin diyerek ben boyadım” dedi.

Bodrum Orman İşletme Şefliği yetkililerinin bugün inşaat alanında inceleme yapacağı belirtildi.

 

(DHA, T24, Diken)

 

ABD Başsavcıları koalisyonundan enerji şirketlerine iklim değişikliği soruşturması

Amerika Birleşik Devletleri’nde on sekiz eyalet ve bölgenin başsavcıları, ExxonMobil gibi enerji şirketlerinin iklim değişikliğinin yol açtığı riskler konusunda yatırımcılarını yanıltıp yanıltmadıklarını soruşturmak üzere bir koalisyon kurdukları açıkladı.

18

New York Başsavcısı Eric Schneiderman, dün düzenlenen ve Al Gore’un da katıldığı basın toplantısında “Bilim insanlarının söylediklerini ve gezegene olanları duyduk. Tüm fosil yakıt şirketleri yatırımcılarına karşı dürüst olma sorumluluğu taşıyor” dedi.

Schneiderman, geçtiğimiz yıl ExxonMobil hakkında, iklim modellerinin doğruluğuna gölge düşüren geçmiş beyanları için menkul kıymetler dolandırıcılığı yönetmeliğini uyarınca bir soruşturma başlatmıştı. Yine geçtiğimiz yıl, Schneiderman’ın dünyanın en büyük halka açık kömür şirketi Peabody Energy Corporation hakkında açtığı soruşturma sonucunda, şirketin halka ve yatırımcılarına açıkladığı bilanço ve beyanlarında iklim değişikliğine bağlı finansal riskler ve olası düzenleyici işlemler hakkında yanlış ve yanıltıcı bilgi vererek New York eyaleti yasalarını ihlal ettiğine karar verilmişti.

19Schneirderman, “Ana faaliyeti çok yüklü miktarda karbon emisyonu üreten halka açık bir şirket olarak Peabody Energy, bugün ve gelecekte iklim değişikliğinin riskleri hakkında yatırımcılarına ve halka dürüst olma sorumluluğu taşıyor. Peabody ve diğer fosil yakıt şirketlerinin adil ve eksiksiz bilgi sağlamaları yatırımcıların bu şirketlerin gezegenimize verdikleri zarar hakkında uzun uzadıya düşünmelerini sağlayacaktır” açıklamasında bulunmuş ve Peabody ile gelecekteki tüm bilançolarının bu riskleri doğru ve objektif olarak yansıtmasına dair emsalsiz bir anlaşmaya varmıştı.

ABD’nin Eski Başkan Yardımcılarından Al Gore basın toplantısında, başsavcıların bu kararının son derece önemli olduğunu belirtti ve fosil yakıt şirketlerini 1990’larda sigaranın yol açtığı kanser ve kalp hastalıkları hakkındaki yanlış beyanları yüzünden eyaletlerin açtıkları sağlık giderleri için açtıkları davalarda büyük yasal yenilgiye uğrayan tütün şirketlerine benzetti. Koalisyonun soruşturması Exxon Mobil ve Peabody ile sınırlı kalmayacak. Tütün şirketleri davalarında önemli rol oynayan Iowa başsavcısı Tom Miller ve Vermont başsavcısı William Sorrell de yeni kurulan iklim koalisyonunda yer alıyor.

21

Inside Climate News ve Los Angeles Times’ın araştırmaları ExxonMobil biliminsanlarının küresel ısınma olasılığını şirketin üst yönetimine 1977’de de açıkladıklarını göstermişti. Geçtiğimiz yıl Greenpeace’in yaptığı bir araştırma, 2007’de verilen küresel ısınma hakkında kuşku uyandırmaya odaklanan halkla ilişkiler şirketlerini finanse etmeme taahhüttüne rağmen ExxonMobil’in finansmana devam ettiğini ve 1998-2014 yılları arasında ExxonMobil iklim değişikliğinin inkar edilmesi için toplam 30,925,235 ABD doları harcadığını ortaya çıkarmıştı. 350.org kurucusu aktivist Bill McKibben, Kasım 2015’de bir ExxonMobil benzin istasyonunda oturma eylemi yapmış ve konu hakkında yazdığı yazıyı Yeşil Gazete’de yayımlamıştık.

Kaynaklar:

http://www.buzzfeed.com/danvergano/attorneys-general-will-investigate-energy-firms-for-climate

http://www.ag.ny.gov/press-release/ag-schneiderman-secures-unprecedented-agreement-peabody-energy-end-misleading

http://insideclimatenews.org/news/15092015/Exxons-own-research-confirmed-fossil-fuels-role-in-global-warming

http://graphics.latimes.com/oil-operations/

https://yesilgazete.org/blog/2015/10/17/exxonmobil-biliyordu-bill-mckibben/

 

Haber: Ayşe Bereket

aysebereket.wordpress.com/

(Yeşil Gazete)

 

ABD’den Türkiye’deki askerlerin ailelerine: Ülkeyi terk edin

ABD Savunma Bakanlığı, İncirlik Üssü yanı sıra İzmir ve Muğla’daki askeri personelin ailelerinin de Türkiye’den ayrılmaları emrini verdi.

Komutanlığın Almanya’daki merkezinden yaptığı açıklamada, “ABD Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ile koordinasyon içinde, İncirlik Hava Üssü dahil Adana, İzmir ve Muğla’daki askeri personelin ailelerinin Türkiye’den ayrılmalarına karar verdi” denildi.

16

Bu kararın, söz konusu tesislere yönelik seyahatlere kalıcı olarak son verilmesi anlamına gelmediği de vurgulanan açıklamada, “Bu karar, ABD güçlerinin Türkiye’deki operasyonlarını destekleme görevinin daha efektif bir şekilde sürdürülebilmesi için, personel ve ailelerine yönelik olası riskleri azaltmak için alındı” denildi.

Açıklamada, “ABD ve Türkiye IŞİD’e karşı ortak savaşımızda birlik içindedir ve İncirlik IŞİD’e karşı yürütülen operasyonlarda kilit rol oynamaya devam edecektir” diye eklendi.

 

(Cumhuriyet)

Hrant Dink Vakfı Kütüphanesi açıldı

Hrant Dink Vakfı bünyesinde, Ermeni Araştırmaları ve Türkiye’de azınlıklar alanında bir uzmanlık ve araştırma kütüphanesi kuruldu.

Kütüphane, özellikle Ermeni kültürü ve tarihi üzerine çalışan araştırmacılara, öğrencilere ve Ermeni toplumuna, sistematik ve bilimsel bir şekilde hizmet vermeyi amaçlıyor.

15

Özel arşiv ve koleksiyonlarla zenginleştirilecek olan kütüphane ve ona bağlı arşivde, 20 bin kitap ve süreli yayının yanı sıra, DVD, kaset, harita gibi kaynaklar da yer alıyor.  Kitaplar Library of Congress Classification (LCC) sistemine göre sınıflandırılmış olarak dizildi. Kütüphanenin, üyelerin kitap ve diğer kaynaklara dair önerileriyle gelişmesi; araştırmacıların faydalanmak istedikleri ancak kütüphanede bulunmayan kaynakları bildirebilmesi öngörülüyor. Böylece bu önerilerden uygun görülenlerin koleksiyona dahil edilmesi planlanıyor.

Kütüphaneye kaydedilmiş tüm kaynaklar, www.hrantdink.org adresindeki çevrimiçi katalog üzerinden görüntülenebiliyor.

Üye olunabiliyor

Hrant Dink Vakfı Kütüphanesi’ni ziyaret eden herkes kütüphanede bulunan basılı ve dijital kaynakların tümünden, kütüphane içinde yararlanabilecek. Kitap ödünç almak isteyenler, dolduracakları bir form, kimlik fotokopisi, fotoğraf ve yıllık 100 TL bağış karşılığında kütüphaneye üye olabiliyor. Öğrencilere özel indirim uygulanacak. Üyeler, kütüphane dışına kitap çıkarabilecek ve kütüphanenin koleksiyonuna eklenen yayınlar konusunda düzenli olarak bilgilendirilecek.

Hrant Dink Vakfı Kütüphanesi, Türkiye’de azınlıklar, Ermeni araştırmaları, tarihi, kültürü, dili ve edebiyatı gibi konulardaki kitap ve arşiv belgelerini bağış olarak kabul edecek. Kütüphane ve arşive yapılan bağışlar, arzu edilen isim altında kataloglanarak, özenle saklanacak ve bağışçıların uygun gördüğü koşullarda kamuya açılacak.

 

(Agos)

Büyük resmi görmek – Tanıl Bora

Tanıl Bora’nın bu yazısı birkimdergisi.com’dan alındı

Ne söylense, “büyük resmi” gösteriyorlar. Başbakan Davutoğlu, 25 Ocak’ta, ABD Başkan Yardımcısı Biden’ın Türkiye ziyaretine muhaliflerle görüşerek başlamasına gücendiklerini anlatırken, “resmi bütün olarak görmek, sadece tek bir boyutuyla değil, bütün boyutlarıyla bu resmi görmek” lâzım geldiğini telkin etti mesela. Bir sene evvel, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yiğit Bulut, TL’nin değer kaybına dair endişeleri, “dünyadaki büyük resmi görmek lazım” diye yatıştırıyordu. Eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin, çözüm süreci günlerinde, “teröre” veya “Kürtlere” fazla taviz verildiğini düşünenlere, şu sözlerle mukabele ettiğini anlatır: “Çok canlar yandı, çok kanlar aktı, her insanın yüreğine ateş düşüren bir süreç yaşadık. Ama büyük resmi görelim”.

Büyük resmi görmek, bütünlüklü düşünmenin, işin esasına odaklanmak, ağaçlara bakarken ormanı gözden kaçırmamanın ihtarıdır. “Büyük resim” deyince, bir durup ciddiyetinizi takınacak, o ana kadar konuştuğunuz şeylerin füruattan olduğunu ikrar edeceksiniz.

***
Onun için, “büyük resim”den söz edenler çoğun, herkese âyan olmayan bir hakikati bildirmenin edasını kuşanırlar. Bilmezleri aydınlatıyor, gafilleri uyandırıyorlardır. Büyük resim, bu edayla mevzu edildiğinde, çok zaman, bir komplo teoremidir.

Cem Küçük mesela, 23 Haziran 2013’te Yeni Şafak’ta “Büyük resmi görelim!” başlıklı köşe yazısında, Gezi isyanının müteahhit kadrosunu saymış: “içeride Erdoğan’ı, dışarıda Obama’yı hedefe koyanlar… Avrupa Gladyosu (Almanlar-İngiliz muhafazakârları, Fransa), neo-con’lar (CIA, Pentagon ve NSA’in çekirdek kadroları, silah ve petrol lobisi, Cumhuriyetçi senatörlerin bir kısmı), İsrail sağı… bu yapının kontrolündeki medya, iş dünyası ve Türkiye’deki lobileri”… Ve ‘çok açık ve net’, demiş ki: “Büyük resim budur.”

2 Ocak 2014’te, 17-25 Aralık yolsuzluk ‘operasyonları’ tazeyken, Sanayi Bakanı Taner Yıldız, “Türkiye’nin kalkınma ve büyümesine” karşı geliştirilen “bir karşı duruş ve direnç” olduğuna dikkat çekerek uyarmış: “Büyük resmi görelim, farkına varalım…” Geçen sene 7 Haziran seçimleri öncesinde AKP’nin Malatya milletvekili adayı Taha Özhan, Mısır’da Mursi’yi nasıl devirdiklerini, “beş bine yakın kardeşimizi sokağın ortasında gündüz vakti silahlarla tarayarak öldürdüklerini” anlatmış ve insaf makamında demiş ki seçmenlerine: “En azından bu kadar kinle bize düşmanlık yapanların gördüğü kadar büyük resmi görelim”.

***
Büyük resim muhipleri, aynı zamanda cesamet olarak düşünüyorlar oradaki büyüklüğü. Büyük resim deyince, ölçeği büyütmeyi, ‘büyük düşünmeyi’ anlıyorlar. “Büyük resim”le “Büyük Türkiye” hevesi, aynı şövalenin eskizleridir.

Mesela 28 Aralık 2012’te AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik’in Hakkâri-Yüksekova-Şemdinli’deki askerî harekât üzerine söyledikleri:

“Dünyada, etrafımızda bir sürü gelişme olurken Türkiye’yi içe kapatmaya çalışan, Türkiye’nin ufkunu Şemdinli ile sınırlamaya çalışan bu eylemliliğin arkasındaki projeyi görelim. Türkiye’nin büyüklüğü Türk’ün de Kürt’ün de büyüklüğüdür. Türk’ün ve Kürt’ün kazanımı da kaybı da ortaktır. Bu büyük resmi görelim. Bu büyük resmin içerisinde Türkiye’nin halledemeyecek hiçbir sorunu yoktur”.
Kimisiyse, büyük resimden basbayağı ‘işleri büyütmeyi’ anlıyor, büyük parayı yani. 28 Aralık 2009’da, Ordu AKP milletvekili Hilmi Güler’in söyledikleri: “Artık küçük düşünmeyelim, mutlaka büyük resmi görelim. Bu büyük resimde mutlaka Türkiye’nin de yer alması gerekiyor. Türkiye şu an dünyanın en büyük 16. ekonomisi.”

***

Televizyon dediğiniz, zaten bir “büyük resim” şövalesi. Televizyon yorumcularının, think-tank erbabının, hele güvenlik uzmanlarının “Bakın!” diye kalkan parmağı, mecbur, bir büyük resme işaret eder. Deniz Ülke Arıboğan’ın kitabı da var: Büyük Resmi Görmek (Timaş, 2013).

***
Radikal-blog yazarı Cevdet Aykan 2014 Ocak’ında “Büyük resmi görmek istemiyorum” diye isyan etmiş. Bütün tartışmalarda bahsedilen “o meşhur resmi” bir türlü göremediğinden, bunun yerine ortalığı bir yığın felâket, kötülük, yalan, fesat, yozlaşmanın kapladığından yakınmış.

Özgür Mumcu da Cumhuriyet’te 23 Haziran 2015’teki makalesinde bu lâfın AKP medyasında habire kullanılmasına takılıp, evet, büyük resmi görelim diyerek kontra atağa geçmişti; iktidarın yalanlara dayalı büyük resim anlatısının da bir parçasını teşkil ettiği, sahici büyük resmi gösteriyordu.

Doğru, büyük resim diye çizilen çöp adamlar yerine, dünyayı açıklama kabiliyeti taşıyan doğru düzgün büyük resimler görmeye tabii ki ihtiyacımız var.

***

Tarihçi Şükrü Hanioğlu 6 Mart’ta Sabah’ta, dramatik bir büyük resim yazısı yazdı. Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyanın yeniden şekillen(diril)mekte olduğunu, yakın gelecekte sınırların değişeceğini, yeni devletlerin oluşacağını belirterek, bunların Irak ve Suriye’ye ait iç meseleler olarak görmenin ve “büyük resim”le ilişkilerini reddetmenin kabul edilemeyeceğini söylüyor; “tüm siyaset yapıcıların ‘kişi,’ ‘sistem’ ve ‘aidiyet’ sorunlarını bir kenara bırakarak ve bunların ‘talî’ niteliğini kavrayarak ‘büyük resim’ üzerine yoğunlaşması gerekmektedir,” uyarısını yapıyor. Vebal yükü vardır burada: “‘Büyük resim’in fırtınayı yansıttığı bir ortamda onun arka fonundaki detayları tartışmak geleceğin tarihçilerine ilginç bir örnek sunabilir. Ancak bunun, aynı zamanda, taşınması güç bir vebâl olacağı unutulmamalıdır.” Hanioğlu, Troçki’nin “siz diyalektikle ilgilenmeyebilirsiniz ama diyalektik sizle ilgilenir” vecizesini hatırlatarak, kimsenin büyük resimden sarfınazar etme lüksü olmadığını söylüyor.

***
Doğru, büyük resimden kaçılmaz. Fakat büyük resim dışındaki herhangi bir şeye bakmaktan adeta men eden, bir “detaya” takıldığınızda gözünüzü oradan çevirmeye zorlayan tavırda, bir sorun var. “Mevzu bahis olan vatansa, gerisi teferruattır”ın yeni sürümü bu. “Çok şehit verdik ama halkı kazandık” mizanına refakat ediyor.

***

Ankara Garı katliamının ardından, Engin Deniz, şunları yazmış: “İnsanlar ölülerinin parçalarını bir araya getirmeye çalışırken beyzadeler büyük resmi görelim diye nasihat ediyorlar. Öldürülen, yakını ölen bunca insana yere düşen bir bardağa bakar gibi rahat bakmayı size kim öğretti? Gözünün önündekini eşya gibi gören siz mi çözeceksiniz büyük resmi?”

O katliamda ölenleri tek tek hatırlamamız için yürütülen bir çalışma var. Ankara’da daha sonra gerçekleşen katliamlarda ölen insanlar ve onların hayatları hakkında da bazı şeyler öğrenebildik. Gencecik yoksul askerlerin hayat hikâyelerinden kesitler de çıkıyor gazetelerde. Bir de ismi bile bilinmeyenler var, Sur’da, Cizre’de, etinden DNA analizlik bir parça bulunamayanlar var. Küçük resimler.

Her insan bir büyük resimdir. Bakarsanız görürsünüz.

***
Bir Brueghel tablosunun kalabalığı içinde köşeye sinmiş garibanlardan biri gibi, büyük resmin bir kesiti midir, küçük resim? Yoksa küçük ölçekte başlı başına bir âlem kuran minyatür gibi, bizatihi bir büyük resim mi?

***

İnsan hakları savunucuları mesela, hep küçük resme bakarlar. Günlerini, gecelerini bir insanın uğradığı kötü muamelenin delili peşinde tüketir, yürekleri ağzında, “kayıp” bir candan geri kalan dişi, kemiği ararlar. Onlar detaylarda yüzerler.

Onların ufkunda bir büyük resim yok mudur? Göremiyorlar mıdır? Birçok “güvenlik uzmanının” vurduğu badana sıvasından daha iyisini resmedebileceklerine emin olabilirsiniz. Ama onların gözleri herhangi bir büyük resimle kamaşmaz, gökten taş yağsa, yine o ufak işlerini yaparlar. Başka türlüsünü yapamayacakları için bunu yaparlar. Bir büyük resim çizmenin sabır cezbesi içinde böyle yaparlar.

***
Büyük resmi, elbette, mutlaka, görmek lâzımdır. Fakat her bir mesele, her bir insan, büyük resme atıfla geçiştiriliyor, eziliyorsa; “büyük resim, büyük resim” diye kanla astar atıyorlarsa gördükleri her yüzeye, işte, asıl “büyük resim” bizzat onlardır: “büyük resim” farfaracıları.

Tanıl Bora – birikimdergisi.com43-Tanıl-Bora

Oldu olacak ÇED’i kaldırın, olsun bitsin – Pelin Cengiz

Pelin Cengiz’in bu yazısı haberdar.com sitesinden alındı

Geçen hafta Çevre ve Şehircilik Bakanı Fatma Güldemet Sarı’nın ÇED davası açanları “yatırım düşmanı” ilan etmesi, bize Türkiye’de çevre meselesine muktedirin bakışının içler acısı halini bir kez daha gösterdi.

Olay nasıl gelişmişti, hatırlayalım. 

AKP iktidarı döneminde aldığı ihalelerle dikkat çeken Limak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nihat Özdemir’in, müteahhitlerin ÇED raporlarıyla ilgili yargı iptallerinin önlenmesine yönelik beklentilerini dile getirmesinin ardından “Siz ne düşünüyorsunuz?” şeklindeki sorusuna verdiği yanıtta Bakan, “ÇED süreci çok uzun ve titizlikle tamamlanan bir süreç. En sonunda da o bölgedeki vatandaşın onayı da alınarak tamamlanıyor. Bir tane bile olumsuz görüş varsa zaten raporu vermiyoruz. Ama nedense her ÇED raporu mahkemeye gidiyor. Bu iş artık bir siyasi mücadele yöntemi oldu. Yatırımları engellemek ve AKP Hükümeti’ne maşa göstermek anlamına geliyor. Bu yolla bütün Türkiye’nin kalkınmasının önü tıkanmaya çalışılıyor. Çoğu zaman da vatandaşa rağmen mahkemeye götürülüyor” ifadelerini kullandı.

Hadi Nihat Bey işadamı, ÇED’lere yapılan itirazlardan şikayet etmesi normal de Fatma Hanım’ın iş dünyasının cansiperane savunuculuğuna soyunması adında “Çevre” geçen bir Bakanlık koltuğunda otururken hoş olmamış. Zaten, süreç hiç de kendisinin anlattığı gibi işlemiyor.

Şimdi gelelim, AKP Hükümeti’nin iktidarı boyunca ÇED Yönetmeliği’ni nasıl delik deşik ettiğine… Bunun için biraz geriye gitmek gerekiyor.

ÇED ayak bağına dönüştü

İlk kez 1993’te yayımlanan ÇED Yönetmeliği, yedi kez baştan aşağı değişiklik olmak üzere 17 kez değişikliğe uğradı. Avrupa Birliği’nde 1985’te yayımlanmış olan bu yönetmelik, o tarihten bu yana sadece üç kez değiştirilmiş. Bu bile başlı başına ÇED süreçlerindeki niyetin, çevre sorunlarıyla mücadeleye ilgisizliğin ve çevre koruma konusunda bütüncül bir politikaya sahip olmayışın çok net bir göstergesi.

Yapılan değişikliklerin bırakın çevre korumaya yönelik olmasını ÇED istisnalarını ve hukuksuzlukları artıran nitelikte oldu. Uygulanan inşaata, altyapı projelerine ve yanlış enerji yatırımlarına dayalı ekonomi politikalarının sonucu, ÇED süreçleri can sıkıcı bir formaliteye, adeta bir ayak bağına dönüştü.

Oysa ÇED, formalite gereği bir rapor veya sıradan bir belge değil. Bir planlama, çevreye verilecek olumlu/olumsuz etkileri görebilme, riskleri hesaplama sürecidir.

ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) kavramı, ilk kez Ağustos 1983’te 2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 10. maddesiyle Çevre Mevzuatı’na girdi. Ancak, ÇED Yönetmeliği çeşitli ihmal ve gecikmeler sonucu ancak 7 Şubat 1993’te yani neredeyse 10 yıl sonra yayınlandı. Yayınlanan ilk yönetmeliğin geçici 3. Maddesi ile Şubat 1993 tarihli ÇED Yönetmeliği yürürlüğe girmeden önce onay, ruhsat, izin, kamulaştırma kararı alınmış projeler ÇED sürecinden muaf tutuldu. Bu 10 yıllık gecikmeden kaynaklanan ihmale yasal kılıf hazırlanarak, 7 Şubat 1993’ten önce uygulama projeleri onaylanmış veya Çevre Mevzuatı ve diğer ilgili mevzuat uyarınca yetkili mercilerden izin, ruhsat, onay ya da kamulaştırma kararı alınmış veya ilgili mevzuat gereğince yer seçimi yapılmış veya yatırım programına alınmış faaliyetler ÇED sürecinden muaf bırakıldı.

AYM kararı hiçe sayıldı

Çevre Kanunu’na geçici 3. Madde olarak konan ve çok sayıda büyük projeye ÇED muafiyeti getiren değişiklik, Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatları’nın ve Çevre Mühendisleri Odası’nın katkılarıyla hazırlanan CHP üyesi 125 milletvekilinin davacı sıfatıyla yer aldığı başvuru sonucu, Anayasa Mahkemesi tarafından 3 Temmuz 2014’te durduruldu. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı, kamuoyunda tartışmalı Akkuyu nükleer santrali, 3. köprü, 3. havalimanı gibi projelere getirilen ÇED muafiyetlerini ortadan kaldırması açısından önemliydi.

Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı tamamen göz ardı edilerek, 25 Kasım 2014 tarihi itibariyle yayımlanan yönetmeliğe aynı madde yani geçici 3. Madde tekrar eklendi.

Sil baştan yeniden değiştirilen ÇED Yönetmeliği ile hükümet, inşaat sektörüne sınırsız olanak tanıyan, rantı genişleten, inşaat ve dev altyapı projelerinin çevresel etkilerini hiçe sayan bir düzenlemeye imza atmış oldu. Aslında hem çevre korumacıları, hem yurttaşları hem de yatırımcıyı mağdur eden süreç tamamen hükümetin bu plansızlığın eseridir.

Danıştay’ın kararını Bakanlık takmadı

Bu gelişmenin ardından 24 Kasım 2014 tarihli ÇED Yönetmeliği’ndeki olumsuz değişikliklerin iptali için Çevre Mühendisleri Odası, Ekoloji Kolektifi Derneği ve yurttaşlar dava açtı. Danıştay 14. Dairesi, itirazları haklı bularak Ocak 2016 tarihinde bazı maddeler hakkında yürütmeyi durdurma kararı verdi.

Bu maddeleri kısaca özetleyelim:

ÇED raporunu hazırlayan firmaların kendi raporları üzerinden yapılan izleme ve kontrol faaliyetinin kendi kendini denetlemesi anlamına gelen maddenin yürütmesi durduruldu.

ÇED sürecindeki halkın bilgilendirmesi konusunda ilan ve duyuruların yapılmasının öngörüldüğü “anons” ve “askıda ilan” kavramlarının yer aldığı maddenin ilgili fıkrası, bu kavramların tanımı, süresi ve yeri detaylı tanımlanmadığı gerekçesiyle durduruldu.

ÇED raporundaki taahhütlere uygun hareket edilmemesi durumunda firmalara 90 gün süre tanınma sınırı kaldırılan ve sınırsız süre tanınması ihtimali oluşturan ilgili hükmün yürütmesi durduruldu.

Mülki amirleri, “istisnai durum” adı altında ÇED uygulanacak projelerin kapasite artırımı vs. konularda tek yetkili kılan düzenleme durduruldu.

Danıştay bu maddelere “dur” dedi ama Bakanlık durur mu, elbette hukukla inatlaşması burada da bitmedi.

ÇED Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik 10 Şubat 2016’da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yalnızca bir maddede geri adım atan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, projelerde denetimi yatırım sahibi şirketlere bırakan, projelerin ilanlarını yurttaşlardan uzaklaştıran ve projelerin kapasitelerindeki artışları yönetmeliğe takılmadan değerlendirmeye yarayan maddeleri öncekinden farklı şekillerde yeniden ÇED Yönetmeliği’ne ekledi.

Danıştay’ın durdurma verdiği maddeler hiçe sayılarak yönetmeliğe tekrar eklendi, kritik maddelerde silbaştan başa dönüldü.

Türkiye’de ÇED süreçleri özetlemeye çalıştığım şu haliyle katiyen demokratik değil. ÇED süreçlerinde yapılması zorunlu olan halkın katılımı toplantıları, usulüne uygun yapılmıyor. ÇED raporuna ilişkin uzman meslek odalarının ve halkın görüş/itirazları dikkate alınmıyor. “ÇED olumlu” belgelerine yönelik mahkemelerin verdiği yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarının uygulanmasında ciddi sorunlar yaşanıyor.

ÇED Yönetmeliği bu haliyle tamamen işlevsizleştirilmiş, kadük olmuş, AKP ideolojisinin oyuncağı haline getirilmiş durumda. Normal şartlarda ÇED süreçlerinin yeni bir ÇED Yönetmeliği oluşturulana kadar durması gerekli.

Ya da siz en kolayı ÇED’i tamamen kaldırın olsun bitsin, yandaş işadamı da rahat eder iktidar mensupları da…

Pelin Cengiz – www.haberdar.com58-pelin-cengiz

Barış Gazeteciliği Elkitabı çıktı

IPS İletişim Vakfı Yayınları’ndan çıkan Sevda Alankuş’un yazdığı Barış Gazeteciliği Elkitabı tanıtıldı. Toplantıda Nadire Mater “Gazeteci ‘hakikaten barış gazeteciliği yapabiliyor muyum, neden yapamıyorum’ sorularıyla yaşamalı” dedi.

30

Bianet’den Elif Akgül’ün haberine göre Çok sayıda iletişim akademisyeni, gazeteci ve basın meslek örgütü temsilcisinin katılımıyla gerçekleşen kahvaltılı toplantıda bianet’in 2015 Erkek Şiddeti videosu ile gazeteci Murat Utku ve Işıl Sarıyüce’nin hazırladığı Barış Gazeteciliği videosu gösterildi.

29Gösterimlerin ardından İPS İletişim Vakfı Başkanı Nadire Mater açılış konuşmasını yaptı.

“Şimdi barış zamanı (Sabah), Dolmabahçe anlaşması (Cumhuriyet), Bu bir çağrıdır (Habertürk), Silahlara veda çağrısı (Yeni Şafak), Çözüm sürecinde silah bırakma tartışması (Zaman), Silah bırakma süreci (Birgün), Barış baharı (Star), 10 ilke ağrısı (Özgür Gündem), Silahı bırakın (Vatan), Silahlara veda çağrısı (Taraf), İlk kez ortak açıklama (Evrensel), 10 Maddelik polemik (Bugün), Barışa dev adım (Akşam), Tarihi çağrı (Takvim), Güzel şeyler oluyor (Güneş), Cumhuriyete silah çektiler (Aydınlık), Başkanlık Koalisyonu (Yurt), Tarihi gün (Türkiye), AKP’den PKK’ya bölünme teminatı (Ortadoğu), Silahın dili sona erecek (Akit), PKK’ya silah bırakma çağrısı (Milliyet)”

Konuşmasına Barış Gazeteciliği El Kitabı’ndaki önsözünden çözüm sürecinde 28 Şubat 2015 günü yapılan Dolmabahçe görüşmesi sonrası atılan manşetleri sıraladı ve bugün gelinen noktaya işaret etti. Mater “Görüldüğü üzere medya sahiplik yapılarının güç odaklarına karşı aldıkları pozisyonla barış gazeteciliği yapılamaz” dedi.

(Bianet)

 

 

Diyarbakır’ın kiliseleri de kamulaştırıldı

Sur’da Bakanlar Kurulu’nun kararıyla kamulaştırılan yerler arasında Ortadoğu’nun en büyük Ermeni kilisesi olan Surp Giragos Kilisesi de var. Aynı kararla Süryani, Keldani ve Protestan Kiliseleri de kamulaştırıldı.

Agos’tan Uygar Gültekin’in haberine göre Diyarbakır’da çatışmalar ve sokağa çıkma yasakları devam ederken, Bakanlar Kurulu Sur ilçesi için acele kamulaştırma kararı aldı. Kamulaştırma kararı alınan yerler arasında Ortadoğu’nun en büyük Ermeni kilisesi olan Surp Giragos Kilisesi de var. Uzun yıllar kaderine terk edilen kilise, uzun uğraşların ardından restore edilerek ibadete açılmıştı. Aynı kararla Süryani, Keldani ve Protestan Kiliseleri de kamulaştırıldı.

26

Resmi Gazete’nin 25 Mart’ta yayınlanan sayısında yer alan Bakanlar Kurulu kararına göre, Sur ilçesinde yer alan 6 bin 300 parsel yer hakkında ‘acele kamulaştırma’ kararı alındı. Karara göre, Abdaldede, Alipaşa, Cemal Yılmaz, Camikebir, Cevatpaşa, Dabanoğlu, Hasırlı, İnönü, İskenderpaşa, Lalebey, Malikahmet, Özdemir, Süleymangazi, Savaş, Şemhane, Ziyagökalp ve Yenişehir ilçesinin iki mahallesindeki pek çok yerle ilgili kamulaştırma kararı alındı.

Kamulaştırma kararının alındığı yerler arasında Ortadoğu’nun büyük Ermeni Kilisesi olan Surp Giragos Ermeni Kilisesi, Surp Sarkis Keldani Kilisesi, Ermeni Katolik Kilisesi, Süryani Meryem Ana Kilisesi ve Protestan Kilisesi de bulunuyor.

Hukuki süreç başlatılmalı

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kültürel Miras Daire Başkanı Nevin Soylukaya, Sur içinde bulunan bütün kiliselere ve  yine vakıflara ait olan mülklere kamulaştırma kararı verildiğini söyledi. Soylukaya, büyükşehir belediyesine ait bazı mülklere de kamulaştırma kararı alındığını ve  hukuki süreci başlatacaklarını söyledi. Soylukaya, mülk sahiplerinin de hukuki süreci başlatmaları gerektiğini söyledi.

Sur ilçesinde, 124 anıtsal, 410 adet tescilli sivil mimarinin bulunuyor. Diyarbakır Sur’ları ve Hevsel Bahçeleri 2015 yılında Dünya Kültür Mirası listesine kabul edilmişti. Sur ilçesi de Diyarbakır Surları için tampon bölge olarak kabul ediliyor.

İbadete açık başka kilise yok

Sur ilçesi Müslüman olmayanların ibadethanelerinin bulunduğu tek merkez. Surp Giragos Ermeni Kilisesi, Süryani Kilisesi, Keldani Kilisesi ve Protestan Kilisesi de Sur ilçesinde bulunuyor ve ibadete kapanmış durumda. Diyarbakır’da Müslüman olmayanların gidebileceği başka kilise yok.

Keldani Kilisesi’nin mülkiyeti Mor Petyun Keldani Katolik Kilisesi Vakfı’na, Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi’nin mülkiyeti Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi Vakfı’na ait. Diyarbakır’da mülkiyeti devletin çeşitli kurumlarında olan altı kilise daha var.

Restorasyonu için milyonlar harcandı  

Surp Giragos Ermeni Kilisesi, cemaatsiz kalmasının ardından yıllarca kaderine terk edilmişti. Vakıf yönetimleriyle ilgili yapılan yasal değişikliğin ardından İstanbul’da yaşayan Diyarbakırlılar, vakıf yönetimini yeniden oluşturmuş ve restorasyon için çalışmalara başlanmıştı. Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere pek çok ülkede başlayan yardım kampanyalarıyla kilise restore edilmişti. Kilise restorasyonu için yaklaşık 2 Milyon TL harcanmıştı. Kilisenin restorasyonu, pek çok prestijli restorasyon ödülüne layık görülmüştü.

 

(Agos)