Ana Sayfa Blog Sayfa 3462

Panama Belgeleri’nde ortaya çıkan yolsuzluk Wikileaks’te çıkanın binbeşyüz katı

Dünya sızdırılan 11.5 milyon gizli Panama Belgeleri’ni konuşuyor. Servis edilen belgelere göre offshore hesaplarla vergi kaçıranlar arasında 12 devlet lideri ve 143 politikacı var. Belgelerde Türkiye’den 101 şirketin de adı geçiyor.

Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan habere göre, Panama merkezli hukuk firması Mossack Fonseca’ya ait 11.5 milyon belge “Panama kağıtları(Panama Papers) adıyla altında Alman “Süddeutsche Zeitung” gazetesine servis edildi.

12

Off-shore finans şirketinin 1970`den günümüze yaptığı yatırımların sızması ile ülkelerinden vergi ve para kaçıranların listesi ortaya döküldü. Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu ICIJ (Center for Public Integrity) Panama belgelerinde yer alan kişi ve şirketlerin tam listesini mayıs ayının başında servis edeceğini duyurdu.

Alman “Süddeutsche Zeitung” gazetesi tarafından elde edilen belgelerin ilk kısmı, Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ) tarafından, 80 ülkeden gazetecilerle paylaşıldı.

İngiliz The Guardian gazetesinin haberine göre aralarında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in en yakın arkadaşlarından müzisyen viyolonselist Sergi Roldugin’in de bulunduğu çok sayıda ismin, offshore hesaplar üzerinden vergi kaçırdığı iddia edildi.

Dokümanlara göre, offshore hesaplarla vergi kaçıranlar arasında 12 devlet lideri ve 143 politikacı olduğu iddia edildi.

Panama belgeleri, Wikileaks’da ortaya çıkan belgelerin bin beşyüz katı.

Belgelerde siyasilerden sanatçılara, iş adamlarından futbol yıldızlarına kadar çok ünlü isimlerin geçiyor. Panama belgelerinde ilk bilgilere göre altısı halen görevde 12 hükümet ve devlet başkanının ismi var.

İlk adı ifşa olanlar adı geçenler Rusya Devlet Başkanı Putin, İzlanda Başbakanı Sigmundur David Gunnlaugsson, İngiltere Başbakanı, Pakistan’da Navaz Şerif, Suriye’den Esad, Azarbeycan’dan Aliyev, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Suudi Arabistan Kralı.

 Türkiye’den 101 şirket 

Panamaleaks’te yayınlanan kayıtlarda Türkiye’den de 101 şirketin ve 10 müşterinin yer aldığı iddia edildi. Ayrıca Irish Times’da yer alan bilgilere göre deTürkiye’den 101 şirket ve 10 belgenin ‘Panama Papers’ta bulunduğu görülüyor.

Salı gününden başlayarak Fransız televizyon kanallarında belgelerin içeriğine dair ayrıntılı belgesel programlar ekrana geleceği bildirildi.

 

Yaklaşık 2.6 terabayt boyutunda olduğu iddia edilen belgelerin ilk kısmını inceleyen Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu ICIJ’in yöneticisi Gerard Ryle, belgelerin Mosscak Fonseca’nın geçtiğimiz 40 yıl boyunca yaptığı işlemleri gün gün gösterdiğini belirtiyor. Ryle, bu sızıntının offshore sektörüne vurulan şimdiye kadarki en büyük darbe olduğunun altını çiziyor.

Ayrıca iddialara göre belgelerde yaklaşık 210 bin şirket hakkında bilgi veriliyor.

Sızan belgelerde birçok eski liderin yanısıra İzlanda, Pakistan başbakanları ile Ukrayna Cumhurbaşkanı, Suudi Arabistan Kralı’nın ve bazı bakanların isminin olduğu belirtiliyor.

Panama belgeleri önce bir Alman gazetesiyle, ardından 78 ülkeden 107 ayrımedya kuruluşuyla paylaşıldı. Ancak sızdıranın kim olduğu henüz bilinmiyor.

Panama Papers nedir?

Panama merkezli Mossack Fonseca’ya ait 40 yıllık özel belge ve dokümanların internete sızmasıyla birlikte, offshore hesaplarda paralarını saklayan siyasi liderler, sanatçılar ve birçok ünlü isim deşifre oldu. Ortaya çıkan ve ünlü liderlerin hesaplarını deşifre eden bu belgelere Panama Papers (Panama belgeleri) adı verildi.

 

(Cumhuriyet, Guardian, Süddeutsche Zeitung, T24)

YSGP’nin 2. Olağan Konferansı gerçekleştirildi

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi 2. Olağan Konferans’ı 2 Nisan günü Ankara’da gerçekleşti.

133 eş sözcü adayının, 9 Merkez Disiplin Kurulu adayının ve 132 asil ve fahri Parti Meclisi Adayı’nın katıldığı seçimler sonucunda “kim tarafından oluşturulduğu açıklanmayan” listenin eş sözcü adayları olan Naci Sönmez 244, Eylem Tuncaelli 226 oy alarak eş sözcü seçildiler. Yeşil-Sol Siyaset Platformu Adayı Feyha Karslı ise 85 oyda kaldı.

Parti Meclisi için yapılan seçimde ise 132 aday arasından 75 asil ve 15 fahri aday PM’ye seçildi. Ayrıca 18 de yedek üye seçildi. PM listesinde de Naci Sönmez ve Eylem Tuncaelli’yi destekleyen listenin büyük ağırlığı gerçekleşti.

Konferansa katılan konuklardan, Avrupa Yeşiller Partisi Yürütme Kurulu üyesi  Evelyn Huytebroeck, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, KESK Eş Genel Başkanı Şaziye Köse, Türk Tabipler Birliği (TTB) temsilcisi Deniz Erdoğdu, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) eş sözcüsü Şenol Karakaş, EMEP Genel Başkan Yardımcısı Şükran Doğan, Sosyalist yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) temsilcisi birer konuşma yaptı.

 

(Yeşil Gazete)

Artvin Ardanuç’ta HES’e karşı 15 günlük nöbet kararı

Artvin Ardanuç’ta yapımı planlanan HES’e karşı bölge halkı 15 günlük nöbete başlama kararı aldı. Ardanuçlular “Dereler özgürdür özgür akacak” sloganlarıyla sokaklara çıktı.

11

Artvin Ardanuç Bulancak’ta HES yapım çalışmalarına başlamak için son 20 günde iki kere sondaj makineleriyle gelen şirket, üçüncü denemesinde makinelerini alana indirdi. Ardanuç Derelerin Kardeşliği Platformu gönüllü yürütücüleri, makinelerin sahaya indirildiği gün olan 28 Mart’ta yaptıkları toplantıda 29 Mart’tan itibaren HES karşıtı protestolarını yoğunlaştırma, yürüyüş yapma, HES yapılacak alanda nöbet kulübesi kurma ve akşam saatlerinde tencere – tava çalarak ses çıkarma eylemi başlatma kararı aldı.

Şirket yetkilileri kendilerini orada istemediklerini söyleyen halka sondaj çalışmaları bitsin bitmesin 15 gün sonra sahayı terk edeceklerini ve bölgeye zarar vermeyeceklerini söyledi. Şirketin sözünü tutup tutmayacağından emin olmak isteyen Ardanuçlular, 15 günlük denetim nöbetine başladı.

Ardanuçlular 29 Mart gecesi “Dereler özgürdür özgür akacak”, “HESçiler halka hesap verecek sloganları ile yürüyüş ve ses çıkarma eylemi yaptı. İlçe otogarında yapılan basın açıklamasının ardından kent merkezinden başlayan yürüyüş mahallelerde devam etti.

 

(Rizenabiz.com)

Kendi dünyalarının Don Kişot’ları (Bölüm 3) – Mem Çelik

Çocukluktan üniversiteye, Mardin’den Van’a uzanan bir yolculuk…

Mem’in yolculuğu…

6 bölüm, 6 hafta…

3. Bölüm

Birinci bölümü okumak için tıklayın.

İkinci bölümü okumak için tıklayın.

***

Cemaat evinden ayrılmam tanımlayamadığım bir duyguydu. Daha iki gün önce büyük bir minnet duyduğum cemaat evine dair duygularım nasıl olur da bu denli değişirdi? Bu kadar ağır ruhlu bir delikanlı nasıl olur da küçük bir rüzgârda savrulurdu? Ben olmayan bir ben oluşmuş, içimdeki ses sen bu değilsin diyordu.

Mardin’den Van’a gelişim, özgürlüğe açılan ilk kapıydı. Ama görünmez dev duvarlar beni her yandan sıkıştırıyordu. Ve bunu hissettiğim halde içinden çıkamıyordum.

Birkaç gün sonra Mustafa beni merkezi kafeteryaya çağırdı. Yanında birkaç kişi vardı. Bakar bakmaz kayıt günü Mustafa ile beraber bana ters ters bakan iki kişiyi tanıdım, diğerlerini tanımıyordum. İçimde yine tuhaf bir utanma duygusu oluşmaya başladı. Onlar ise beni görür görmez ayağa kalkıp gülmeye başladılar. Bakışlarımızda o günün anısını yeniden yaşadık.

Oturur oturmaz hepimiz aynı anda kahkahalar atmaya başladık. O günü hiçbir zaman unutmayacağım. Herkes ve her şey  beni unutsa da ben o anı unutmayacağım. Tanıştığım kişiler, yani o kayıt gününde döveceğim kişiler yok mu, işte onlar bana tarihin İsa ile başlamadığını ve İsa’dan önce ve sonra tanımının insana yapılmış  en büyük kötülük olduğunu, tarihin neolitik dönemde başladığını, belki öncesinde de var olduğunu söylediler. Birçok yabancı, yani daha önce duymadığım kelimeler duydum. O an o kadar çok duyguyu aynı anda yaşıyordum ki, seviniyor muyum üzülüyor muyum, bitiyor muyum çoğalıyor muyum anlamıyordum.

O gün kafeteryadan çıktıktan sonra şundan emindim. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Kredi Yurtlar Kurumu’na bağlı yurda doğru yürürken birkaç yaş yaşlandığımı hissediyordum. Ben hiçbir şey bilmiyorum lan! Mardin’deki delikanlı ruhum yalan, üniversite yalan, aile yalan, cemaat yalan, beni anlamadan döven polis yalan, bana bir şeyler anlatan devrimciler yalan, ben yalan, onun gözleri yalan, mastürbasyonlarım yalan, rüyalarım yalan… Ben kendim yalandım yalan!

Odamı nasıl buldum bilmiyorum. Beşinci kat, 503 no’lu oda. Yatağımda oturdum.  Yazıyorum ya şimdi, beni anlayacağını düşüneceksin. Ama hayır anlayamazsın. Ben bunu yaşayan kişi olarak anlamadıysam sen hiç anlamayacaksın. Sadece sana öğretilen birkaç öğretiyle tanımlayacaksın. Ve anladığını düşüneceksin, ama anlamayacaksın.

***

Yatağıma oturmuş neyi düşündüğümü bilmeden düşünüyorum. Oda arkadaşlarım Şaban, İbo ve Mahmut priz olmadığı için, daha doğrusu yasak olduğu için, odanın floresansından elektrik çekmiş, çay müzik keyfi yapıyorlar. Neredeyse her konuyu konuşuyorlar. Nasıl da bilgililer. Her şeyi biliyorlar bana göre. Bir an İbo sordu: “Hayırdır Memo?” “Bilmiyorum. Her şey karışık, bu nasıl bir dünya? Her şey doğruyken bir saat sonra her şey yalan gelebiliyor. Nasıl bir şey bu anlayamıyorum” dedim. İbo güldü. Bana bir sigara uzattı. Ben bu cümleleri kurarken neredeyse paramparça olacak hale gelmişken İbo gayet sakin, “Memocan sen daha yenisin. Zamanla alışırsın. Kapitalizm, ne yaparsın” dedi.

O an kapitalizm bana o kadar tılsımlı geldi ki… Vay be, kapitalizm! Bu kelimeyi beynimin bir köşesine kaydettim. Ama İbo acaba niye zamanla alışırsın dedi? İzlediğim Yeşilçam filmlerinde ya cezaevine ya da kerhaneye düştüğünde bu cümle kullanılırdı. Ben neye alışacaktım? Şu anki ruh halime mi? Beni lime lime etseler de alışamam ki! O kadar yalan ve acı dolu bir karmaşa ki, niye alışayım?

Kaç gün geçti bilmiyorum. Kapitalizm kavramını ezberlemeye çalışıyorum. Ota boka kapitalizm diyorum. Oysa biri sorsa üç kelime bile edemem. Kantinden çay istiyorum “Çay kapitalizmce olsun” diyorum. Yemekhaneye gidiyorum, çalışana “kapitalizmce doldur” diyorum. Uzatmayayım işte. Her cümlede kapitalizm kelimesini kullanıyorum. Ta ki kampüsten Van merkeze giderken minibüste muavine “şuradan bir öğrenci al, kapitalizmce olsun” diyene kadar…

Muavin demez mi: “O nedir abi?” Ben o kadar afalladım ki, ne diyeceğimi bilemedim. Sadece “İyi bir şey” dedim. Muavin de “Doğrudur abi” dedi. Ama o an arkadan bir kızın sesi duyuldu: “HAYIR, KAPİTALİZM KÖTÜ BİR ŞEY!”

risign

Arkamı döndüm, baktım. Kız camdan dışarı bakıyordu. O an artık her şey durmuştu, araba hareket ediyordu, ama bütün dünya bir tuhaftı. Kafayı yemiş gibiydim. Van Beşyol Caddesi’ne giderken son durak dedi minibüs şoförü ve indik, ama aklım hâlâ kızın söylediği şeydeydi. Çünkü kapitalizmden bir şey anlamıyordum. Sadece o kadar tılsımlı gelmişti ki bana, kapitalizmi öğrenmem gerekir artık dedim kendi kendime.

Sonra kızı takip etmeye başladım. Hani âşık olmak için daha güçlü bir nedenim yoktu da ondan! Cumhuriyet Caddesi boyunca kızı takip ettim. Mavi Plaza diye bir yer vardı, kız oraya girdi, ben de ardından girdim. Dördüncü mü, beşinci kat mı tam emin değilim, orada YÖDER diye bir tabela vardı. Kapıya doğru gittim, kapıda bir iki kişi vardı. Biri “buyur heval” dedi, ben de buyurdum içeri.

Gittim baktım, herkes benim gibi, benden yaşça büyük birkaç kişi vardı sadece. O kızı göremedim ama. Bir sürü oda vardı. Hepsi bana ismimi sordu, hepsi de çok sıcaktı. Tuhaf bir duyguydu. Sonra bir de baktım Mustafa, bizim Mustafa. Hani şu döveceğim kişi yok mu? “Oo Memed, sen mi geldin?” dedi. Mustafa daha önce anlatmıştı derneği bana, ama o kadar önemli gelmemişti. Neyse oturduk, sonra bi baktım Fırat. O da kayıt günü döveceğim üç kişiden biri. O da geldi “Oo hoş gelmişsin, hele bir kaçak çay iç” dedi.

Neyse, oturduk çay içiyoruz, herkes bir şeyler konuşuyor. Birisi fizik diyor, diğeri kuantum, fizik felsefesi, sosyoloji falan derken, kapitalizm dışında daha önce duymadığım birçok kavram daha duydum. Belki televizyonda falan duymuştum bunları, ama o kadar yabancı gelmiş ki bana, sanki şimdi ilk defa duyuyor gibiydim.

Fırat ufak tefek, İdilli biriydi. Daha doğrusu Şırnaklı diyelim. Çok ufaktı, bir iki tel bıyığı vardı. O konuştuğu zaman herkes susardı. Ama benim kafamda şu vardı: Birinin sözü dinlenecekse, güçlü, dev gibi, iki metre boyunda falan olmalıydı. Böyle birinin sözü niye dinlensindi ki? Tabi sonraları anlamaya başladım.

Fırat ilk bakışmamızı, sonra olanları anlatırken Mustafa araya girdi, Memed beni zorla cemaat evine götürdü, oradaki kişiye böyle böyle yaptı diye anlatmaya başladı. Herkes şaşırmıştı. Bir anda oranın kahramanı olmuştum. Bu, evet, hoşuma gidiyordu, ama herkesin dikkatinin üstümde olması daha önce tanık olmadığım bir durumdu.

Oysa kampüse ilk girdiğimde sanki dünya benim etrafımda dönüyordu. Podyumda yürür gibi yürüyordum, herkes bana bakıyormuş, her şey bana göre şekilleniyormuş gibi hissediyordum. Oysa şimdi bu durumun gerçek halini yaşarken rahatsız oluyordum. Tabii bu düşünceleri kafamdan atmaya, dikkatimi konuşulanlara vermeye çalışıyordum, ama söyleyecek hiçbir şeyim yoktu ki!

Fırat konuşmaya başladı, onunla beraber Mustafa da. Öyle güzel şeyler anlatıyorlardı ki! Sanki beni anlatıyorlardı. Oysa Kürtlerin yaşadığı başka bir ilde, daha doğrusu Kürdistan’ın başka bir yerinde yaşayan birilerini anlatıyorlardı. Ve o kadar da doğruydu ki anlattıkları şeyler. Saniyeler içinde, Mardin’den Van’a gidene kadar yaşadığım bütün duyguların daha büyüğünü yaşıyordum. Öylece, ne yapacağımı şaşırmış halde, sadece hayranlıkla, belki biraz da korkuyla dinliyordum. Nasıl bir duyguyla dinlediğimi bilmiyorum. Sonra az önce ‘kapitalizm kötü bir şey’ diyen kız da girdi içeri: “Oo, kapitalizmi savunan arkadaş da gelmiş” dedi. Gülümseyerek elimi sıktı.

43-Mem Çelik

 

(Devam edecek)

Mem Çelik

Çin’in 5 yıllık planı karbon kesintilerinin artacağına işaret ediyor

Alex Pashley tarafından Climate Home‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Zeynep Şen‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Beş yıllık ekonomi planına göre dünyanın en büyük (karbon) kirleticilerinden Çin, yükselen emisyonları düşünülenden daha erken durdurabileceğini söylüyor ancak yenilenebilir enerji ile ilgili detaylar hala net değil

Pekin'de gerçekleşen 18. Ulusal Çin Komünist Parti Kongre'sinde on üçüncü beş yıllık plan kabul edildi. (Flickr/ Remko Tanis)
Pekin’de gerçekleşen 18. Ulusal Çin Komünist Parti Kongre’sinde on üçüncü beş yıllık plan kabul edildi. (Flickr/ Remko Tanis)

Çin, karbon emisyonlarında tepe noktasına tahmin edilenden daha erken ulaşma sinyali vererek iklim hedeflerini güçlendirebileceklerinin işaretlerini verdi.

Dünyadaki en büyük sera gazı yayan ülke olan Çin, 17.03.2016 Perşembe günü yayınlanan 13. beş yıllık planlarındaki iklim stratejilerini uygulamaya geçireceklerini ve geliştireceklerini söyledi.

Ülke, Paris İklim Zirvesi’nde 2030 yılından önce CO2 yükselişini durdurmayı ve genel enerji tüketiminde temiz enerjinin payını %20’ye çıkarmayı hedeflemişti.

Bu uzun belgeyi kabul etmesi, Çin’i önde gelen kirleticiler arasında önümüzdeki beş yıl içinde iklimle ilgili hedeflerini yükselteceğini belirten ilk ülke haline getirecek.

Greenpeace Doğu Asya iklim politikaları uzman danışmanı Li Shuo’ya göre ” ‘geliştirmek’ kelimesi burada özellikle önem kazanıyor ve hükümetin iletişimi göz önünde bulundurulduğunda dikkatlice seçildiği belli oluyor”.

AB, üyelerinin fikir birliğine varamaması nedeniyle 2030 hedefini emisyonları 1990 baz yılına göre %40 azaltacak şekilde genişletme konusunda uzlaşamamıştı.

2016-2020 planı Çin’in devlet güdümlü ekonomisinde hazırlanan 13. kalkınma taslağı. Bu taslak, gayrisafi milli hasıladaki (GSMH) büyümeden tehlikeli hava kirliliğine kadar çeşitli ekonomik ve sosyal göstergeler için hedefler içeriyor.

İklim değişikliğine karşı Paris Antlaşması’nı imzalayan 195 ülke küresel ısınmayı bu yüzyılda 2°C’nin altında tutmak ve 1,5°C için çabalamak üzere ulusal iklim vaatlerini beş yıllık aralıklarla gözden geçirme konusunda anlaştı.

Bazı analistler, kömür kullanımında azalma yaşanırken yenilenebilir enerjide artışa geçen Çin’in emisyonlarının çoktan (14 yıl erken) zirveye ulaşıp ulaşmadığını sorguluyor.

Enerji alanında tahminlerde önde gelen kurum olan Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)’na göre Çin’in enerji emisyonları 2015 yılında %1,5 düşerken kömür tüketimi de iki yıl üst üste %3,7 oranında düştü.

Yeşil Gayretler

Çin, 2020 hedefi olan enerjisinin %15’ini fosil olmayan kaynaklardan temin etmeyi çoktan başardı. Hedefler arasında kurulu nükleer kapasiteyi 58 gigawata, 2015 yılında 43 GW olan solar fotovoltaikleri 150-200 GW’a ve rüzgar enerjisini 145 GW’dan 250 GW’a çıkarmak bulunuyor.

Çin enerji tüketimini kısarak çelik ve kömür sektöründe çalışan 1,8 milyon çalışanının işine son vereceğini böylece hava kirliliği ile savaşarak ekonomisini ağır sanayiden uzaklaştıracağını belirtti.

Çin başbakanı Li Keqiang Pekin’de gazetelere yaptığı konuşmada fazla kapasiteyi azaltma çabalarına çelik ve kömür sektörleri ile başlamayı seçtiklerini ancak aynı zamanda geniş çaplı işten çıkarmalardan da kaçınacaklarını söyledi.

2020 yılına kadar geliştirilmek üzere bir taslak görevi gören plan enerji tüketiminde 4,3 milyar ton kömüre eşdeğer bir azaltım içeriyor. Çin geçen yıl 4 milyarın üstünde kömür kullandı ve bu en üst sınır olarak alınacaktır.

Hükümet kaynaklı haber ajansı Xinhua’a göre bu, tüm zamanların “en yeşil” atılımı. “Yeşil kalkınma için benimsenen bu çabaların Çin’in eskiden uyguladığı; havayı, suyu ve toprağı kirleten “ne pahasına olursa olsun büyüme” modelinden uzaklaşarak sürdürülebilir bir seviyeye çektiğini söylemiştir.

Çin, 2020 yılına kadar GSMH başına düşen enerji tüketimini 2015 yılına kıyasla %15 azaltmayı(ki bu 2010-2015 ortalamasına kıyasla %16’lık bir düşüşe denk geliyor) ve yine aynı dönemde karbon yoğunluğunu %18 oranında (önceki hedef %17 idi) azaltmayı hedeflemekte..

Bu amaç, ekonomi yılda en az %6,5 oranında büyümeyi hedeflerken karbon yoğunluğunu %60-65 oranına azaltılacağı 2030 hedefi ile paralellik göstermekte.

Londra merkezli Karbon Takip sivil toplum kuruluşu tahminlerine göre bu hedef, 2005-2014 döneminde %5,4 olarak kayda geçen emisyon artışının “önemli oranda bir düşüş” ile sonraki 5 yılda %2,4’ye düşmesini sağlayacaktır.

Çevre kirliliğine neden olan iki temel faktör sülfür dioksit ve nitrojen oksit salımı 2020 yılına kadar %15’e düşmeli ve bütün şehirlerin hava kalitesi zamanın %80’inde “iyi” veya “mükemmel” standartlarını sağlamalıdır.

Ülke, sanayisizleşme ve kentleşmeye devam ederken işten çıkarmaların yaşanacağını söyleyen başbakan Li, çelik ve kömür sektörlerinde çalışan yaklaşık 1,8 milyon işçinin işlerini kaybedeceklerini ekledi.

Planlamacılar, tedarik fazlalığını azaltmak için 100-150 milyon ton çeliği ortadan kaldırmak istiyor. Kömür için ise hükümet, plan doğrultusunda eski madenleri kapatıp şirketleri birleştirerek kapasiteyi 1 ton azaltmayı amaçlarken önümüzdeki üç yıl için yeni kömür madenlerine yasaklar yolda.

Enerji sektöründe yayın yapan Platts’ta editör olan Hongmei Li’ye göre toplumsal huzursuzluk olasılığı sebebiyle bu ölçekte toplu işten çıkarmalar kolay olmayacak, zira bu kadar büyük bir iş gücünü barındırabilecek bir sektör bulunmuyor.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Alex Pashley

Yeşil Gazete için çeviri: Zeynep Şen

(Yeşil Gazete, Climate Home)

Buluşmanın Masalı

“Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın deli kulları çokmuş. Bizden daha delisi hiç yokmuş…”

Dedik, masalımıza başladık!

Bundan üç yıl kadar önceydi. Kent Müzesi’ne vardık. Kent müzesi bir şato misali kentin ortasında salınır, içinde bin bir dudaktan bin bir hikâyeyi saklarmış.

İşittik ki burası, kente dair hikâyeler, masallar uydurur, ete kemiğe büründürür, fal falına, şal şalına kondurur, masal diye yuttururmuş biz naçiz kullarına.

E madem öyle, “Masalın masalını anlatsak acep, bize de yer var mıdır ki?” dedik.

10

Niyetimiz, gittikçe önemsizleşen, sadece çocuklar için anlatılan bu kıssaların aslında biz büyükler için ne kadar önemli olduğunu hatırlatabilmekti biraz olsun.

Masal, elbette kelimenin manası itibariyle “mesel” taşır. Ataların deneyimlerinden süzülüp incelmiş, yaşama dair öğretisidir taşınan. İnsanoğlunun varoluşuna dair meseleler üzerinedir. Durum böyle olunca, nasıl sadece çocuklar için olur masallar?

Büyüdükçe her şeyi daha iyi bilir gibiyizdir aslında ama yaşamın karşımıza çıkardığı türlü türlü olaylara verdiğimiz tepkiler ile iyi insan ya da kötü insan oluruz. Her ne kadar iyilik- kötülük, doğruluk-yanlışlık, güzellik-çirkinlik görecelidir diyerek sıyrılmak istesek de, yaşadığımız topluluk, eylemlerimizin “ne” olduğuna karar verir.

Masallar bize neyin iyi, neyin kötü; neyin doğru neyin yanlış olduğunu kestirmeden öğretir. Bunu doğrudan yapmaz, olağanüstü soyutlamalarla yapar. İçimizdeki kötü bir ifrit olarak çıkar karşımıza, ya da kılık değiştiren, yalan söyleyen ama çok çekici bir peri kızı olarak. Aşk kimi zaman bir elma olarak çıkar karşımıza, kimi zaman uzağı gösteren bir boru, kimi zaman da en ileriye atılan oktur.

Kimseye doğrudan sen kötüsün diyemeyiz, ama masal bunu görünür kılar, dolaylı olarak ve en yalın hâliyle gösterir. Öyle ya, bir ifritin kötülüğünden kim şüphe duyabilir?

Ne ki, bir ifrit bile iyilikten anlar. Akılla, erdemle yaklaştığımızda içimizdeki kötüyü ehlileştirebileceğimizi gösterir bize masal.

Çanakkale Kent Müzesi’ne masallarla ilgili bir şeyler yapmak istiyoruz diye gittiğimizde -ki aklımızda çok net bir fikir de yoktu esasında- uzun bir süre üzerinde düşündük bu fikrin. Bu evrensel masal fikrini kent ile nasıl bağdaştıracaktık? Cevaplamamız gereken ilk soru buydu. Aslında Kent Müzesi’nin yaptığı iş özünde bir hikâye anlatıcılığı idi. Kentin tanık olduğu hikâyeler, kimi zaman bir çeyiz sandığından, kimi zaman bir ihtiyarın dilinden, kimi zaman objelerinden yansıyordu Çanakkale’lilere. Sorumuzun cevabı çok da zor olmasa gerekti.

Sonunda, müzenin her çarşamba akşamı düzenlediği kent sohbetleri programında bir yer kaptık. Her ay bir Çarşamba akşamı, masala dair bir sohbet için kente bir konuk çağırdık. Konuklarımız bizi kırmadan geldiler: “Hakikatçi” lakabıyla tanınan gezgin, yazar Özcan Yüksek, şair Sezai Sarıoğlu, Ana Tanrıça kültü ve sembolik anlatımlar konusunda araştırmacı Ahmet Yazman, Çanakkale yöresindeki masalların derleyicisi ve Halk Kültürü araştırmacısı Ömer Gözükızıl, Yörüklerin anlattığı masalların peşinden koşan belgeselci Kenan Özer ve Çağlar İnce, Şahmarancı Ebuburak Tacettin Toparlı konuklarımız oldular. Dünyadan, başka diyarlardan ve başka âlemlerden hikâyelerini paylaştılar bizlerle.

Bununla kalmadık, her konuğumuzu radyoda konuk ettik, onlarla masallar üzerine, masalların erdemleri ve mesajları üzerine sohbetler ettik. Hatta Şahmarancımızla Şahmaranlar boyadık, boyadığımız Şahmaran’ları sergiledik.

Masal diyarı bizi uçan halısına bindirdi, Şah Şehriyar’la Şehrazat’ın Binbir Gecesi’ne, Ainedar kadının gizemine, Yaşayan Ana Tanrıça Sarıkız’ın efsanesine, Şahmaran’ın hasbahçesine, yörüklerin develer üzerindeki yaşamına, açgözlülüğü ile gözünü kör eden kervancı ile dervişin hikâyesine götürdü.

Masal maceramız sayesinde, Kent Müzesi bir şatoya, müzenin müdürü bir şövalyeye, bizler de şatoyu bin bir gece ve bin bir gündüz ele geçirmeye çalışan haramilere dönüştük.

Masallarla uğraşımız sonunda masalları araştıran bir masal topluluğu kuruldu. Bu topluluk masal anlatırken müzik ve dans gösterisi yapan bir başka topluluğa maya oldu. Nitekim bu topluluğa da “Maya” adı verildi.

Masalcı konuklarımızla yaptığımız radyo programları, yeni bir radyo programına ilham oldu. “Açıl Susam Açıl” bir sezon dinleyicileriyle buluştu.

Bunlarla yetinmedik, masalları anlatanları, masalların erdemlerini, sözleri ile bize ulaştıranları buluşturduk. Çanakkale Masalcılar Buluşması’nı düzenledik 2015 yılının Mayıs ayında. Kuzey’den Güney’e, Doğu’dan Batı’ya masal anlatıcılarını çağırdık. Kimi Lazların destanlarını anlattı, kimi şarkıların hikâyelerini paylaştı, Kent Müzesi’nin salonunda, Halk Bahçesi’nde atlar şahlandı, kuşlar canlandı, orman konuştu.

Bu satırları yazarken fark ediyorum ki aslında bu serüvenin kendisi bir masal. Anlatıldıkça genişleyen, dinleyenlerini içine katan, dilden dile söylenecek olan bir masalın ilk filizi.

Şurası bir gerçek ki, masallar çocuklardan daha çok büyükler için gerekli artık. Zulüm, doğanın acımasızca katli, insanlık için yüz kızartıcı suçların, kimseyi etkilemeyecek kadar olağanlaştığı ve kanıksandığı günümüzde, insan için neyin doğru neyin yanlış olduğu masallarda değil de nerede yazılıdır ki?

Doğru ve yanlışın bize öğretildiği bütün kitaplar da hazır hükmünü yitirmişken masallara kaybettikleri itibarlarını iade etmenin zamanı geldi de geçiyor. Yaptığımız biraz da bu…

Önümüzde uzun bir yol var, sonunu göremediğimiz. Yeni masallar anlatılacak.

Çanakkale Masalcılar Buluşması 2. kez bu büyülü dünyaya ayak basmaya hevesli olanlar için hazırlanıyor. Bu kez de içinde kuklalardan, masal anlatıcılarına, hayalilerden, müzisyenlere pek çok insan olacak.

Yüreğine su serpmek isteyen herkesi, 11-15 Mayıs 2016 tarihleri arasında, tam da burada, iki suyun birleştiği yerde bekliyoruz!

 

Bu yazı canakkalemasalcilarbulusmasi.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

11-güneşin-aydemir

 

2. Çanakkale Masalcılar Buluşması düzenleyenler adına
Güneşin Aydemir
Hikâye Anlatıcısı

[İstanbul’dan Bangkok’a Tayland Serüveni] Kim demiş ki ben jazz sevmem diye? – Hülya Tosun

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız. 

Hülya’nın uzakdoğu seyahatinin ikinci bölümünde sıra

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

Öyle bir hostele geldimki evlere şenlik. 10 kişilik bir oda gördüm belki de tek odası o. Sanırım sabah geldiğimde içeride 30 kişi uyuyordu.

36

Hani sihirbazlar ağızlarından kurdele çıkarırlar çıkarırlar çıkarırlar… Renkler değişir ama kurdele bitmez. Bu hostel de öyle. Aynı odadan sürekli yeni insanlar çıkıyor. Sanki o on kişilik odada iki ayrı otuz kişilik grup farklı zamanlarda yaşıyor gibi.

37

38

Allahtan İtalyan bir kız sabah “Ben artık dayanamıyorum” deyip ayrıldı da bana bir yatak çıktı.
Bu arada hostel sahibini couchsurfing‘ten bulduğumdan para ödemiyorum. (Couchsurfing, en en özet haliyle sırt çantalıların birbirlerini evlerinde ücretsiz ağırlamalarına aracı olan bir web sitesi. Bazı otel sahipleri de bu siteye üye olup bazen ücretsiz konaklama sağlıyor)

Hostelde biraz kestirdikten sonra “bari hostelin etrafini göreyim” gezimden iki kare.

39

40

Suya yansıyan çamaşırların fotosunu çekmek için bir araya girdim, kadından çamaşırları çekmek için izin aldım. Yani ben öyle sanmıştım. Bir sonraki araya girdiğimde bir adam koştu peşimden. Kadın soylemis begonvillerin fotosunu çekiyormuşum ya, şu arada da varmış bu arada da varmış. Tuttu kolumdan dolaştırdı araları. Anlatmadım uzun uzun begonvil değildi hikaye diye… Keyfini çıkarttım rehberli mahalle gezimin

Gülümsedim! Tayland’a hoş geldim

***

Gelişim tam da Christmas (Noel) gününe rastladığından, hostelin biraz kalabalık olacağını zaten tahmin ediyordum, bunun yanında vakit de geçirince hostelin olayını biraz çözdüm sanırım. Sizi hostelin sahibi Hero ile tanıştırayım.

41

Ben Dokuz Eylül Üniversitesi’nde okurken Buca Heykel’de bir pideci vardi, Hüseyin Abi. Üç fakülte bizim Hüseyin Abi’ye bağlıydı. Eğitim, Hukuk ve IIBF’den herkesi tanırdı. Kim kimin arkadaşı, kimin anası hasta, kim sevgilisiyle ayrıldı hepsini bilir tanırdı Hüseyin Abi. Pideni yersin hesap öderken bir bakarsın iki lahmacun bir ayran paketi eline tutuşturur. “Bu ne Hüseyin Abi?” “Yurttaki arkadaşın Funda’ya götür” derdi. Birinin ailesi köyden mezuniyete mi geldi, götürür evinde misafir ederdi.

İşte Hero da buranın Huseyin Abisi gibi. Hostelin koşulları oldukça kötü olsa da, herkesle tek tek ilgileniyor, kim nereye gidiyor kim nerden geliyor biliyor, akşam olunca da hosteli toplayıp sabaha kadar parti…

İlk akşam benim payıma da bir Jaz Festivali düştü. Haberler Hero’dan Hostele dalga dalga yayılmış. Herkes bir Jaz’dır tutturmuş. “Biz çıkıyoruz gelecek misin?” dedi çocuklar. Şu bizim çocuklar.  Bangkok’ta ilk günüm, şehrin neresinde olduğum konusunda en ufak bir fikrim yok, çocukları takip ettim, nehirden vapurla, bir gün doğumunda, festivale doğru…

42

Kim demiş ki ben jaz sevmem diye?
Gerekli koşullar sağlanınca severim ben jaz
Mesela gerekli koşullar;
Mevsimlerden yaz olmalı illa
Çimenlerde oturulmalı
İsrailli bir Shai nam-i diğer Armağan ve New York’lu ama Hint asıllı Kevin olmalı.

Bangkok’ta olmalı insan, ayağında sandaletler mesela…
İlk sokak yemeğini yemeli. Sevince çok şanslı hissedip ikincisini denemeli. O da güzel çıkmalı.

43

44

45

46

47

Evet, Bangkok’un ilk günü icin on ayrı plan yapsam bunlardan biri jaz festivali olmazdı. Oldu. Pek de güzel oldu.

Bakmayın seyahate yalnız çıktığıma, ben yalnızlığı hiç sevmem aslında. Bazen Şişli’den Kadıköy’e giderken bile arkadaşlarıma facebooktan sorarım yol arkadaşı olmak isteyen var mı diye. Türkiye’deki yalnız seyahatlerimde yalnız kalmayacağımı iyi biliyorum artık da, Tayland’ta da öyle olurmuş meğer…

48

49

50

51

52

Kim demiş ki ben jaz sevmem diye? Mevsimlerden yaz olmalı illa. Bangkok’ta olmalı insan!

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

53-Hülya-Tosun

 

 

Hülya Tosun

 

 

İnsan, hamur, çamur; her şeyi yoğuran kadın Defne Samman

Bu kadının dünyaya geliş amacı yoğurmak!
Eli lezzetli bir aşçı, şifalı bir masöz ve harikalar yaratan bir seramik sanatçısı.
Oğlunun doğum günü için ejderha kılığında pasta yapabilen bir anne aynı zamanda!

22

Defne, Mimar Sinan-Seramik ve Cam bölümünden mezun olup, reklam filmi setlerinde sanat yönetmeni ve set-dekor tasarımcısı olarak çalıştıktan sonra hayatta asıl uğraşmak istediği şeyi bulmuş. Atölyesinde ağırlıklı olarak, kahverengi ve siyah çamurdan masa üstü ürünler (tabak, bardak vb.) üreterek harikalar yaratıyor.

23

24

Eserlerini benim gözümde harika mertebesine taşıyan bir ayrıntı da, çömlekçi çarkı veya kalıp kullanmadan çamura sadece elleriyle –bazen de oklavayla- şekil vermesi. Bütün yük elleriyle omuzlarında. Bir nevi çamur bükücü!

25

Tabakların bardakların mükemmel yuvarlaklıkta olmamaları bana çok hitap ediyor, Gözüm düzenden, bilindik ‘güzel’den sıkılır bazen. Jilet gibi, fazla mükemmel işler tayyör giyip ofise gitmeye benziyor, hoşlanmıyorum.

26

Ötesinden berisinden çekilip özellikle bırakılmış bu işlere bakınca, kimi zaman kuzey ışıklarını seyrederken, kimi zaman ilk insanların sofralarına misafir olmuş konuşurken buluyorum kendimi.

27

Bazen denize atılan koca bir taşın sıçrattığı su kütlesini görüyorum,

28

bazen sudaki vatozu.

29

‘Hizaya sokulmak’la ilgili derdim olduğundan, bu amorf ürünler o kadar iyi geldi ki bana. Sanki kullanıp bıraktıktan sonra o bardak başka bir şekil alacakmış gibi esnek, akışkan, dönüşmeye elverişli.

30

Defne de, basit, sade, kalıplarla sınırlandırılmamış, malzemenin hareketine izin veren formları seviyor. Primitif, kendiliğinden oluşan formları ve onları yönlendirip belli düzenlere sokmayı araştırdığını söylüyor.

Babası Kaya Samman’ın yıllarca fotoğraf stüdyosu olarak kullandığı, Defne’nin döner-ekmeğini alıp okul çıkışlarında uğradığı atölyeyi, babasının vefatından beri kendisi kullanıyor. Camekanın bir bölmesinde Defne’nin seramikleri, bir bölmesinde babasının fotoğraf makinaları duruyor.

Baba-kız aynı atölyede
Baba-kız aynı atölyede

Çamurun yolculuğu

Çamurun fırınlanana kadarki ve fırından çıktıktan sonraki aşamaları kabaca; şekillendirme-rötuş-kuruma-bisküvi (ilk pişirim)-gerekirse tekrar rötuş-sırlama-fırınlama şeklinde gidiyor.

32

Bu sürece tanık olmak için 3 gün atölyede zaman geçirdim. Defne bu aralar çok parçalı bir siparişi yetiştirmek için çalışıyor. Çok çalışıyor! Bir yandan arkadaşının kendi elleriyle yaptığı ekmeği alırken, kapıdan uğrayan komşuyu buyur edip ona kahve ikram ediyor. Ev gibi sıcak bir çalışma ortamı.

Duvarlardaki tablolar Defne Samman’ın eserleri.
Duvarlardaki tablolar Defne Samman’ın eserleri.

Sırlama özel alaka gerektirdiği için, o esnada konuşmaya ara veriliyor. Bir film açılıyor, ya da müzik. Farklı renk çamurlarda ya da farklı pişirme tekniklerine göre farklı sonuçlar veriyor sırlar. Sırın karışımı, tabakanın kalınlığı da sonucu değiştiriyor. İlk kez denenen çamur-sır kombinasyonundan sonra fırını açmaya yakın bir heyecan basıyor! Ne renk çıkacak ki acaba? Acaba sır çatlayacak mı? Kahverengi üzerinde nasıl duracak? Bir de Defne’nin kendi geliştirdiği bazı sırlama teknikleri var ki, biz ona ‘sırların sırrı’ deyip konuyu kapıyoruz.

34

Yaptığı işlerin ortak noktası olan ‘elle çalışma’ konusuna geri dönersek…
Dokunmanın ve dokunulmanın inanılmaz iyileştirici bir tarafı olduğu halde kimsenin kimseye dokunmadığını fark ettiğini, masaj vererek dokunmanın kas rahatlatmaktan öte şifa veren yönüyle tanıştığını, çamurla oynarken de aynısını hissettiğini söylüyor Defne.

35

Her şeyin bu kadar hazır ve kolay olduğu bir çağda, emek, zaman verilerek üretilen işler daha kıymetli benim için. Hayaller alemine götüren diğer seramikleri için Defne’nin Instagram hesabına lütfen bir bakın: @defnesamman.

21-Ceylan-Yurdakuler

 

 

Ceylan Yurdakuler

Son dönemin Yeşil Kitapları

Zehirsiz Ev

35-Zehirsiz evMercan Yurdakuler Uluengin temizlik konusunda annelikle başlayan farkındalık süreciyle gelişen yolunda edindiği birikimi bu kitapta bir araya getiriyor. Malzemeler, tarifler, pratik uygulamalar ve bu yolda başvurabileceğiniz adresler bir arada. Zehirsiz Ev yıllar içinde biriken bilgilerin, büyükannelerimizden kalma saf tariflerin günümüzdeki karşılığı. Yazar öğrendiklerini bu alanda kulak verilebilecek herkesin adresini göstererek, dahası “Beraber büyüyebiliriz,” diyerek anlatıyor. Mercan Yurdakuler Uluengin asırlık bir çınarın kırılmış dalını aynı ağacın hemen dibine, büyüdüğü o verimli toprağa tekrar dikiyor. Onun orada tekrar filizleneceğine, ait olduğu ağacın köküyle buluşacağına olan inancı tam. Diktikten sonra ilk cansuyunu verdiği o dalı koruyup kollamaya var mısınız? (Tanıtım Bülteni’nden)

“Elinizdeki kitap, içeriğinden emin olduğumuz, doğanın sağlığına ve kendi sağlığımıza zararlı olmadığını bildiğimiz, yüzlerce yıldır insanoğlu tarafından kullanılagelen reçeteleri içeriyor. Bununla kalmıyor, hazır ürünlerin içerik listelerindeki zararlı maddeler hakkında bilgi veriyor. Hem bilgi hazinemizi genişletiyor hem de umut dolu çözümler sunuyor. Bu yolla gündelik yaşamımıza çok küçük gibi görünen ama çok anlamlı bir dokunuş yapmamız için yol gösteriyor. ”
Güneşin Aydemir
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

Zehirsiz Ev
Mercan Yurdakuler Uluengin
Modus Kitap
2016

Çevre Tarihine Giriş

33-Çevre Tarihi’Sadece insanların değil,insanların da içinde yer aldığı doğal çevredeki canlı-cansız tüm varlıkların ve bu varlıklar arasındaki etkileşimin yazılması gereken bir tarihi olduğu düşüncesini savunan çevre tarihi yaklaşımı,insan ve toplum bilim çalışmalarına getirilmiş en yenilikçi ve en kapsayıcı yorum/izah tarzlarından biridir.İnsanın çevre,çevreninde insan üzerindeki etkisine özel bir vurgu yapan çevre tarihi;siyasi,askeri,sosyal,iktisadi ve kültürel tarih gibi geleneksel tarih yazım şekillerine ilave edilecek ve bunlar üzerine yeniden düşünmemizi sağlayacak devrimci bir niteliğe sahiptir.Antik döneme uzanan öncüleri olmakla birlikte 1960’lar ve 70’lerden bu yana kapsamı ve hedefleri belirli bir alan olarak ABD’den Rusya’ya,Brezilya’dan Hindistan’a dünyanın farklı coğrafyalarında icra edilen bu yeni tarihçilik biçemi,ülkemizde de bilinir ve uygulanır hale gelmiştir.

Elinizdeki kitap,çevre tarihine meraklı öğrenciler ve araştırmacılar için rehber eser niteliğindeki What is Environmental History? (Cambridge:Polity,2006) başlıklı çalışmanın çevirisidir.Alanın öncü ve üretken isimlerinden J.Donald Hughes tarafından kaleme alınan bu eser,gerek sağladığı kapsamlı bakış açısı gerekse konuları ele alış şekliyle kısa sürede baş ucu kitabı olma hüviyeti kazanmıştır.’’

‘’Hughes’un kitabı bize bu tür incelemeleri yapmak için hangi kavramları kullanmamız gerektiği konusunda yol gösterici olmakla birlikte hangi çevre tarihi kaynaklarına bakmamız gerektiğini de yetkinlikle göstermektedir.Ben kendi hesabıma bu kitabı eline alan ve şöyle bir karıştıran herkesin kendi özel kütüphanesi için bir tane edinmek isteyeceğinden eminim.Hughes’un bu kitabı,tüm lisans ve lisansüstü tarih öğrencilerinin yanı sıra amatör ya da profesyonel tarihle uğraşan herkese faydalı olacaktır.’’ Selçuk DURSUN,ODTÜ Tarih Bölümü (Tanıtım Bülteni’nden)

Çevre Tarihine Giriş
J. Donald Hughes
Çeviren: Fatih Çalışır
İpek Üniversitesi Yayınları
2016

Çocuk Çevre Doğa
Çevre ve Yurttaşlık Eğitimi

34-çocuk çevreÇevre ve doğa son yılların en çok konuşulan konusu. Sadece konuşmakla da kalınmıyor; araştırmalar, yayınlar, uluslararası sözleşmeler, küresel eylemler de yapılıyor; yeni bilim dalları kuruluyor, kavramlar, kuramlar üretiliyor. Bütün bu çalışmaların vardığı son nokta “eğitim”dir. Bugünün ve geleceğin kuşaklarına çevre ve doğa farkındalığı kazandırmak; sorumlu yurttaş kimliği, sürdürülebilir gelişim bilinci, bilim okuryazarlığı becerisi, çevre ahlakı anlayışı edindirmek bu yeni eğitim hareketinin temelidir. Koruma eğitiminden ekolojik eğitime doğru bütüncül bir gelişim söz konusudur. Çevre-temelli eğitim, yertemelli eğitim, topluluktemelli eğitim, çokkültürlü eğitim, biyoçeşitlilik eğitimi, ekolojik adalet eğitimi bu alandaki yepyeni kavram ve yaklaşımlardır.

Öte yandan, sayısız bilim dalı bu alanda doğrudan ya da dolaylı çaba harcamaktadır: Çevresel psikoloji, çevresel sosyoloji, ekolojik psikoloji, kültürel antropoloji, okul psikolojisi, oyun psikolojisi, folkbiyoloji, deneyimsel pedagojiler vb. Ayrıca müzebilim, sağlık bilimleri, peyzaj mimarlığı, kent coğrafyası, toplumsal tarih vb.

Prof. Dr. Bekir Onur’un kitabı; çocuk-çevre-doğa bağlamında bütün bu kavramları, kuramları, bilim dallarını, eğitim yöntemlerini ve etkinliklerini inceleyen, değerlendiren geniş kapsamlı, çok kaynaklı bir çalışmadır. (Tanıtım Bülteni’nden)

Çocuk Çevre Doğa
Çevre ve Yurttaşlık Eğitimi
Bekir Onur
İmge Yayınları
2016

[FotoÖykü] Asklepion – Güzin Öztürk

Dokunsam ölecekti!

Ruhunu teslim etmek, ölüme kucak açmak istiyordu. Çektiği ıstırap nedeniyle gözlerinin altında koyu gölgeler oluşmuştu. Ağlıyor, gülüyor, hıçkırıklara boğuluyordu. Yalvarıyordu. “Yaşamak istemiyorum!”

O halini görünce, bugüne kadar vermiş olduğum sözleri, ettiğim yeminleri tutamayacağımı anladım. Otuz yaşındaydı, henüz çok gençti. O yaşa gelinceye kadar bir gölge gibi onu takip etmiştim. Bugüne kadar kimseye karşı böyle hissetmediğim, bağlanmadığım düşünülürse neden hayatta kalması için bildiğim tüm dillerde dua ettiğimi anlayacağınızı düşünüyorum.

Uzunca bir yolu geçtikten sonra hastanenin Viran Kapı’sına kadar ona eşlik ettim. Harap olmuş gözlerini bana doğru çevirdi.

“Görüyor musunuz? Geldi!”

Asklepion 2 - Güzin Öztürk

Beni gördüğünü o an anladım. Ete kemiğe bürünmüş bir vücudum olsaydı kan ter içinde kalabilirdim. Paniğe kapıldım. Henüz zamanı değildi, beni görmemesi gerekiyordu. Bakışlarını bana kenetlemişti. Bu canımın daha fazla sıkılmasına sebep oluyordu. O ölmek için hazırdı ama ben onu öldürmeye hazır değildim. İlk kez bir insanoğluna ölümü yakıştıramamamın sebebi; belki de bu güne kadar, kendisini zor durumlara sokma pahasına dahi olsa tek bir kişinin bile canını yakmamasıydı… ya da bahçesinden topladığı meyveleri yolun kenarına koyması, yoldan gelip geçenlerin yemesi için bırakmasıydı… belki de kimsesiz çocuklara yurt kurmasıydı… -Çocuklardan biri hastalanıp da yatağa düşünce gece gündüz onun başından ayrılmadığını hatırlarım.- Bir insan nasıl bu kadar sevgi dolu olabilirdi? Bu kadar yaşam doluyken nasıl ölmek isteyebilirdi? Evet, ona acıyordum. Acısına son vermek istiyordum ama bunu yapamıyordum.

Bana güçlükle, “Kanatlarının olacağını düşünmüştüm,” diyebildi.

Etrafını saran hemşireler ne dediğini anlamadılar. Muhtemelen yüksek ateş nedeniyle böyle konuştuğunu düşündüler. Başımı öne doğru eğerek ona yaklaştım.

“Kanatlara ihtiyaç duyulmadı…”

İlk kuralı çiğnemiştim. Onun ölüm meleği olabilirdim ama asla onunla konuşmamam gerekiyordu.

“Peki, nasıl oluyor?”

Nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Ne takip edip gidebileceği bir ışık vardı ne de önüne çıkacak bir kapı. Ruhunun kanatlanıp gökyüzünde bir kuş gibi uçacağını söylesem daha mı az korkardı?

“Bunu sana anlatabilmem mümkün değil. Sözcükleriniz yetersiz!”

“Anlıyorum,” dedi üzüntüyle, “Henüz bana dokunmadın. Böyle oluyor değil mi?”

“Parmağımın ucuyla alnına küçük bir dokunuş bırakmam gerekiyor. Canın yanmayacak. Ruhun parçalara bölünecek. İçinde milyonlarca kelebeğin saklandığını düşün ve aynı anda kanat çırpmaya başladıklarını. Önce ayak parmaklarında bir çekilme hissedeceksin. Yavaş yavaş bedeninin yukarısına doğru devam edecek. Ayaklarından başına doğru bir sıcaklık akacak. Sadece kanat çırpacaklar, korkma! Kalbine doğru yol alacaklar. Üşümeye başlayacaksın. Kelebeklerin kanatlarından ruhunun parçaları dökülecek, toza dönüşecek. O kadar parlak olacaklar ki yıldızlara benzeyecekler. Gökyüzünü içinde taşıdığını ve yaşamın boyunca nasıl fark edemediğini düşüneceksin. Aklından son olarak bunlar geçecek. Sonra ışığın sönecek, son ılık nefesini verirken ağzının içinden çıkıp gidecek. Ben sana, ‘Yapabileceğim bir şey yoktu. Yapmak zorundaydım,’ diyeceğim. Ama sen beni duyamayacaksın. Senin hiç sönmeyecek bir yıldıza dönüşmüş olmanı dileyeceğim. İlk kez bir insanoğlunun ellerimden ölümü tatmasına üzüleceğim. Ama sen bunu da bilemeyeceksin…”

Asklepion 1 - Güzin Öztürk

Konuşabilseydim söyleyeceklerim bunlar olacaktı. Onun ruhunu teslim almam için yalvaran bakışlarına takılıp kalmasaydım elbette.  Fakat cevap vermeye fırsatım olmadı. Şimdi o anı tekrar yaşayabilseydim, düşüncelere takılıp kalmak yerine acısına son vermeyi isterdim. Suskun kaldığım sırada rahip hekimlerden biri gelerek durumunu kontrol etti. Ona, kutsal sudan içireceklerini, sıcak ve soğuk banyolara sokacaklarını, bitki terapileri yapacaklarını, uzun bir süre hastanede kalmasının gerektiğini, söyledi. Uyku odasında dinlendireceklerini,  gördüğü sanrılardan ancak bu şekilde kurtulacağını da ekledi.

Garip hissettim. Hakkımda sanrı diye konuşulduğu hiç olmamıştı. Ama o, rahip hekimin konuşmaları arasında acıdan kıvranıyor, şişmiş karnını ovuşturuyor ve “Ölmek istiyorum!” diye haykırıyordu.

Daha fazla dayanamadım. Cesarete gelip kapıdan bir adım attım, tam elimi ona doğru uzatmıştım ki, rahip hekim bana doğru döndü. Gözleri alev alıp tutuşacak sandım. Beni nasıl olup da görebildiğini bile düşünemedim. Elini bana doğru kaldırdı, olduğum yerde durmamı istedi. Adım atamadım, kıpırdayamadım.

“Bütün Tanrıların kutsiyeti için, Asklepion’a ölüm giremez!”

 

* Asklepion’un girişinde bir taşın üzerinde şöyle yazılıdır: Buraya ölüm giremez! Eski zamanların bu tıp merkezinin girişinde bir rahip hekim gelip hastayı kontrol edermiş, tedavi edilemeyecek durumda olanları kabul etmeyip, başka hastanelere gönderirlermiş. Ölüm bu yüzden, Azrail kılığında olsa bile oraya giremezmiş.

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

32-Güzin-Öztürk

 

 

Öykü ve Fotoğraflar: Güzin Öztürk