Zachary Davies Boren tarafından Energy Desk‘te yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Melda Ciner Düz‘ün çevirisiyle sunuyoruz.
***
Yeni yayımlanan bir rapora göre dünya, 1500 elektrik santraline eşdeğer yeni kömür kapasitesi için yaklaşık 1 trilyon dolar harcamaya hazırlanıyor.
Günümüzde yalnızca yarı zamanlıdan daha az sıklıkta çalışan Çin’deki elektrik santralleri ile birlikte, santral kullanımının azalmasına rağmen, boru hattında 1424 GW(338’i yapım, 1086’sı planlama aşamasında) devreye girebilir.
MELBOURNE, AUSTRALIA – MARCH 21: A view of the Hazelwood Power Station across the cooling pondage at sunrise on March 21, 2012 in Melbourne, Australia. The brown coal fueled power station, located in Latrobe Valley is the oldest in Victoria and provides the state nearly 25% of its energy. In 2005 Hazelwood was labeled Australia’s least carbon efficient power station by WWF Australia and continues to be a target of issue of environmentalist groups. (Photo by Hamish Blair/Getty Images)
Şimdiye kadar içinde bulunduğumuz yüzyılda kömür kullanımı artışında aslan payını elinde tutan Çin, 15 bölgesinde planlanmış kömür projesinde frene basarak ve yeni kömür madenleri üzerine üç senelik bir ertelemeye giderek, ciddi boyuta ulaşan kapasite aşımı sorununu ele almak üzere adım atıyor.
Greenpeace, Sierra Club ve Coal Swarm işbirliği ile hazırlanan Boom and Bust raporu başta büyük Asya ekonomileri olmak üzere dünyanın daha çok kömür arayışında kendisini nasıl finansal zorluklara hazırladığını detaylandırıyor.
Küresel manzara
Dünya çapında tüketimde rekor kıran düşüşe tanık olan kömür için 2015 yılı epey kötü geçti: kötü durumdaki fosil yakıt ekonomisi, artan yenilenebilir enerji alımı, yavaşlayan küresel enerji talebi ve Çin’in hava kirliliği üzerine sıkı önlem almasıyla birlikte kömür için adeta “kusursuz bir fırtına”dan bahsedebiliriz.
Ancak düşen kömür tüketimine rağmen, dünya genelinde kömürdeki 84 GW’lık kapasite artışı bir önceki sene eklenenin %25 fazlasını temsil ediyor.
2010 yılından bu yana %90’ı Çin ve Hindistan’ın sektöre para akıttığı Asya’da olmak üzere dünyada 473GW değerinde kömür kapasitesi kuruldu.
Bu rakam şu an boru hattında bulunan (farklı planlama ve inşa aşamalarındaki) 1424GW’ın yanında gölgede kalıyor. Bu, raporun 981 milyar dolara mal olacağını öngördüğü devasa bir miktar.
Bu miktar, tüm önerilen kömür santrallerinin kabul göreceğini varsaymayıp onun yerine bölgesel uygulama oranlarına dayanıyor.
Beklenildiği gibi, kömüre dayanan sermaye harcamalarının büyük kısmının (%87’sinin) Asya’da yapılması bekleniyor.
Bu paranın diğer daha temiz enerji türleri için neler yapabileceğini bir düşünün. Enerjiye erişimi olmayan 1.2 milyar insana enerji sağlamayı öngören Uluslararası Enerji Kurumunu(IEA) fonlayabilir ve güneş ile rüzgar enerjisinin payını küresel çapta %39 oranında arttırabilir.
Gözler Çin’de
Tüm gözler küresel enerji sahnesine çevrilmişken, bu kömür balonu Çin’de şişip Çin’de sönüyor.
Rapora göre Çin’de 2015’te %3.7 ve 2014’te %2.9 olmak üzere ilk defa arka arkaya iki yıl kömür kullanımı düşmüş durumda.
Çin’in kömür tüketimi. Görsel: Energy Desk
Çin yeni kömür santralleri inşa etmek konusunda çok hevesli davranıp fazla kapasite gibi bir sorunla karşı karşıya kaldı.
Kömür elektrik santralleri şu an zamanın yalnızca %49’unda aktifler. Bu, 1969 yılından itibaren en düşük çalışma süresi olup bu sene %46’nın altına düşmesi bekleniyor.
Hükümet, bir yandan yetkilerini arttırdığı bölge yetkililerinin geçtiğimiz yıl rekor sayıda kömür santralini onaylaması bir yandan da 15 bölgesine yeni santral inşaatlarını durdurmasını salık vererek fazla kapasite sorununu ele alan Pekin örneği ile çift kişilikli davranıyor.
Hindistan’ı unutmayalım
Dünyanın diğer büyük kömür ülkesi Hindistan’da ise tüketim hala büyüyor.
Ancak yine de geçtiğimiz senenin 2006’dan bu yana yıllık kurulumların düştüğü ilk sene olması ve bu sene daha büyük bir düşüş yaşanmasının muhtemel olmasıyla durum o kadar karamsar değil.
Hindistan’ın kullanılmayan 11GW değerinde bir kömür kapasitesi bulunuyor ve bir yandan da kuraklık kömür santrallerinin kapanmasına sebep oluyor.
Bir de buna Hindistan’da yeni kömür santrallerinden bile daha ucuz duruma gelen rekor seviyede düşük güneş maliyetini de eklersek, gelecek, kömür savaş alanında çok da parlak gözükmüyor.
Çin’in kömür konusunda yön değiştirmesinin en büyük sebebi ülkenin hava kalitesi üzerinde yarattığı büyük etkiden kaynaklanıyordu.
Bu kirlilik sorunu Hindistan’da da ortaya çıktı ve hükümet her ne kadar hızlı davranamasa da bu durum değişebilir.
Boom or Bust raporuna göre kömür kirliliği şu an yılda yaklaşık 800.000 erken ölüme yol açıyor ve yapım aşamasındaki yeni santral sayısı bu rakama 130.000 daha ölüm ekleyecek gibi gözüküyor.
Avrupa, ABD ve geriye kalanlar
Bu sırada, Avrupa ve ABD’de rekor seviyelerde olmak üzere, batıda da kömür santralleri adım adım devreden çıkarılıyor.
Bununla birlikte, dünya çapında kapatılan kömür santralleri kurulan kömür santral kapasitesinin yalnızca beşte birine denk geliyor.
Ayrıca bu ülkeler küresel ortalamaya göre kişi başına çok daha yoğun CO2 üretiyorlar.
Şişmeye devam eden kömür balonu ölçeğini daha da iyi anlamak için, yalnızca iklim değişikliği senaryolarına bakmak yeterli.
Artık kömür santrali inşa edilmese bile, mevcut olanların salımları bilim insanlarının küresel ısınmayı 2°C ile sınırlandıracağını belirttiği miktarın %150 üstünde olacak.
Türkiye Yunanistan üzerinden ilk mülteci geri kabulüne dün başladı. İnsan hakları örgütleri tarafından bütün uluslararası anlaşmaları çiğneyen bir insanlık ayıbı olarak adlandırılan bu yeni durum ne anlama geliyor? Türkiye ile AB arasındaki anlaşma neleri değiştirecek?
Büyük değişimler olduktan çok sonra adlandırılır genelde. Zamanın özellikle Türkiye’ye göre çok daha yavaş aktığı Avrupa’da Suriyeli mültecilerin etkisi bu kadar beklemedi. Avrupa’da onları kucaklayanlar, yardım edenlerin yanında barındıkları yerleri kundaklayanlar, polisin ateş açabileceğini söyleyenler ciddi bir politik rekabet içerisinde. Bu sırada Suriyeli sığınmacılar yeni ve güvenli bir hayat için Avrupa’nın kapısında, denizin ortasında ya da çadırlar arasında beklerken 14 Mart’ta Türkiye’yle yapılan anlaşma ve 4 Nisan’da başlayan geri kabul her şeyi değiştirecek gibi görünüyor.
Avrupa Birliği, bu anlaşmayı Türkiye’yle neden yaptı, maddelerin mantığı ne ve bundan sonrasının nasıl planlandığını Ali Yurttagül’le konuştuk.
Ali Yurttagül
Ali Yurttagül, 30 yıla yakın zamandır Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu‘na yaptığı danışmanlık işinden iki yıl önce emekli oldu. Kayyum atanana kadar Zaman ve Today’s Zaman’da köşe yazarlığı yapıyordu. Artık onu T24’teki yazılarından takip edebilirsiniz.
…
14 Mart’ta yapılan anlaşmaya göre Türkiye, Avrupa Birliği mülteci meselesinde sorumluluğunun büyük kısmını alıyor. 28 üye ülkeden oluşan Avrupa Birliği, neden bu sorumluluğu Türkiye’ye aktarıyor?
İki boyutu var olayın. Birinci boyutu gerçekten Avrupa’daki sığınma meselesine hangi bölgeler nasıl bakıyor. Homojen bir Avrupa resmi çizmek mümkün değil. Almanya, İsveç, Hollanda gibi ülkeler sığınma meselesinde sorumluluk yüklenme konusunda daha açık, esnek davranırken; Doğu Avrupa ülkeleri ile Fransa ve İngiltere bu konuda çok daha katı bir tavır içerisinde. Kullandıkları rakam mesela İngilizler 20.000 Suriyeli alırız diyorlar; onu da gidip Lübnan’dan Ürdün’den almayı planlıyorlar, çünkü Türkiye’deki sığınmacılar onlar için aslında emniyette, almaya gerek yok. Doğu Avrupa, mesela Slovakya ve Polonya hiç istemiyor. Bundan bir yıl önceki karara göre 3 bin kişi alması gereken Slovakya ve 3 bin kişi alması gereken Polonya bu 3 bini almamak için bile direniyor. Buna karşı Almanya’nın; özellikle Bayan Merkel’in çok ilginç bir açık kapı politikası var. Bunun niçin böyle olduğunu da tartışabiliriz; ama 1 milyona yakın insan geldi Almanya’ya 2015 yılında. Ve yine Ocak-Şubat 2016 sayıları aşağı yukarı 200 bin. Bu da bize gösteriyor ki, böyle devam ederse 2016’da gelen insan sayısı da aşağı yukarı 1 milyona varacak. Yani karşılaştırdığınız zaman Avrupa’da neredeyse sığınmacı yükünün yüzde 90’nını 2 ülke taşıyor: Almanya ve İsveç. Onun için Avrupa derken, Avrupa’yı homojen bir yapı olarak görmemek gerekir. Almanlar şu anda biz bunun altından kendi başımıza kalkamayız diyor ve destek bekliyor. Yani, yükün birçok omuza dağıtılması için bastırıyorlar. Fakat Avusturya, Polonya, Slovakya gibi ülkeler buna hazır değiller. Onların teklifi çok basit: Schengen duvarlarını tekrar geçilmez kılmak; bunun için Yunanistan’ın Schengen ‘in dışına itilmesi. Çünkü eğer haritaya bir bakarsan, Yunanistan’ın Schengen bölgesiyle karadan sınırı yok. Havalimanlarını da kapadıklarında teknik olarak mesele Türkiye ile Yunanistan arasına itilmiş olacak. Avusturya’nın başını çektiği ve aşağı yukarı 10-15 ülkenin desteklediği alternatif bu. Merkel aylardır bu alternatife karşı politika sürdürüyor ve Yunanistan’ı Schengen’in dışına itmemekte kararlı görünüyor.
Geri kabul anlaşması sonucu dün Türkiye’ye gönderilen ilk mülteciler
Yani Merkel Yunanistan’ın Schengen dışına çıkmaması konusunda kararlı olduğu için Türkiye’yle yaptığı anlaşmada ısrarlı…
Evet. Yoksa teknik olarak Yunanistan’ın birkaç yıl için… –ki bence bu teknik olarak birkaç yıl olmaz, devamlı olur, çünkü Yunanistan adalarını kontrol etmek mümkün değil Türkiyesiz.
Peki Merkel bunu neden bu kadar önemsiyor?
Merkel’in bunu önemsemesinin de iki nedeni var. Bir, zaten, Euro kriziyle destabilize olmuş olan Yunanistan’ın daha da fazla destabilize olacağını düşünüyor. İkincisi Yunanistan dışarıya atılmaya başlandığı zaman bunun Yunanistan’la sınırlı kalmayacağını düşünüyor. Ve diğer ülkelerin de Schengen’in dışına atılacağını; zaten pamuk ipliğiyle tutulmuş Schengen anlaşmasının tamamen çökeceğini öngörüyor. Kendi partisi içerisinde ve Avrupa sağında bu yönde çok ısrarlı girişimlerde bulunanlar da var. Mesela Sarkozy, Cumhurbaşkanı seçilirsem Schengen anlaşmasını iptal edeceğim, diyor Fransa için. Ama bunun ekonomik faturası, Avrupa içerisindeki iç pazar dediğimiz olayın çökmesinin ekonomik faturası Almanya için çok yüksek. Çünkü Almanya’nın dış ticaretinin yüzde 60-70’i AB içerisinde gerçekleşiyor. Yani AB sürecinden ekonomik olarak en kârlı çıkan ülkelerden bir tanesi Almanya.
Davutoğlu AB ile anlaşmaktan memnun
Zaten sığınmacıların da daha çok Almanya’ya gitmek istediğini düşünürsek, Merkel daha çok kendi ülkesi için birkaç hamle sonrasını düşünerek hareket ediyor diyebilir miyiz?
Tabii tabii, kesinlikle. Merkel biliyor ki Türkiye ile anlaşarak Schengen’i kurtaracak. Yunanistan’ı dışa atmakla Schengen’in çökeceğini görüyor. Almanlar bunu istemiyorlar. Almanlar bir konuda da daha rahatlar, mesela Fransa’ya göre falan. Ekonomik durumları şu anda gayet iyi. İsveç de aynı şekilde. İşsizlik yok, aşağı yukarı. Hatta bana verilen son sayı, burada iş ve işçi bulma kurumunun verdiği bir sayı. Her yıl, 300 bin civarında sığınmacıyı iş pazarına entegre edebiliriz, diyorlar. Bu az bir rakam değil. Aileleriyle beraber demek ki 600 -700 bin insanı kabul edebiliriz, demek bu. Bunun yanında hiç tartışılmayan; ama Almanların kendi içlerinde tartıştıkları bir şey. Nedense Alman kadınları son yıllarda pek çocuk yapmıyor. Ve şu anda kadın başına doğum oranı 1,3 ile 1,4 arasında. Bu Fransa’da ve Danimarka’da 2, Türkiye’de 2,2 sanıyorum. Almanlar, İtalyanlar ve İspanyollar çocuk yapmıyorlar. Bu başka bir konu. Fakat bunun çok önemli bir sonucu var iş pazarına. Eğer bu durum böyle devam ederse ve Almanya göç almazsa, şu anda sosyal sigortalı çalışan insan sayısı aşağı yukarı 40 – 50 milyon. Bundan 20 sene sonra 25 milyona düşeceği hesaplanıyor. Bu yüzden Almanya şu veya bu şekilde önümüzdeki 15 – 20 sene içerisinde iki şey yapmak istiyor; biri sosyal haklarını değiştirerek kadınları çocuk yapmaya teşvik etmek… Çünkü tamamen kadınlar meslekle çocuk arasında seçime zorlandıkları için çocuk yapmıyorlar. Bir diğeri de sığınma meselesinde daha esnek davranmaları gerekiyor. Daha Türkiye için çalışılmıyor ama açık kapı politikasının arkasında yatan sadece hümanist bir gerekçe değil. Tamamen ekonomik. Bunu anlamakta yarar var. Avrupa kendi içerisinde homojen bir yapı değil. Üyeler tamamen farklı bakıyorlar olaya.
Türkiye’nin açık kapı politikasını nasıl değerlendiriyorsun?
Şunu görmekte yarar var. Türkiye’nin Suriye sığınmacıları için açık kapı politikası, gerekçelerini ve Suriye politikasını tartışabiliriz. Ama, bu sığınmacılara yönelik açık kapı politikası olumlu bir şey. Eğer Türkiye sınırlarını kapalı tutsaydı; Suriye’deki ölü sayısı 300 bin değil; 500-600 bin olurdu. Çarpışmaların kanlı boyutunu göz önünde bulundur. Yani, inanılmayacak kadar büyük bir felaket yaşıyoruz. Onun için Türkiye’nin hiçbir engel çıkarmadan kapı açması, sığınmacıların durumu tartışılır bir konu. Hiç değilse o kriz bölgelerinden insanların kaçmasını sağlaması olumlu bir yaklaşım. Türkiye son beş yıldır bu sığınmacıların yükünü iyi kötü tek başına götürüyor. Gerçi bizimkiler çok büyük hatalar yaptılar. Mesela, önce kırmızı çizgiler koydular; çok iyi hatırlıyorum, çünkü Helen’le (Helen Flautre) beraber sığınma kamplarını ziyaret ettik. Önce meseleyi kamplarla çözmeye çalıştılar. Önce dediler ki 100 bin kişi, son 150 bin… 200 bin. 300 bininci kişiye gelindiği zaman artık bunun kamplarla çözülemeyeceğini gördüler ve kapıyı açtılar, milleti bıraktılar. Şimdi İstanbul’da, mesela Beşiktaş’ta ne yapıyor Suriyeli gençler? İyi kötü Türkiye’de iş arayan genç fakir toplumun bir parçası oldular veya ticaret yapıyorlar veya lokanta açtılar vesaire. Türkiye bu süreci legalleştirip hızlandırabilirdi. Bu kadar beklemesi, AB’den para alıp çalışma hakkı vermeye karar vermesi zorunlu değildi. Bunu baştan yapabilirdi. Bence yapması gerekir. Hala, mesela hükumet sözcüsü Suriyelilere vatandaşlık verilmeyeceğini söylüyor. Saçma bir şey bu. Ne yapacak, 7 yaşında buraya gelen, bundan 10 sene 20 sene sonra 25 yaşında olan senin benim gibi Türkçe konuşan bir Suriyeli gence vatandaşlık vermeyecek mi? Suriyeli olarak mı kalacak o insan Türkiye’de?
Şu anda hali hazırda Türkiye’de yaklaşık 3 milyon Suriyeli mülteci var ve anlaşmaya göre AB 3,3 milyon Euro verecek. Avrupa bu parayı neden veriyor? Türkiye bu parayı nasıl kullanacak?
Öncelikle bu meseleyi esnek tartışmada yarar var. Bütün eksikliklerine rağmen Türkiye bu politikada iyi durdu. Ve Avrupa Türkiye’ye beş kuruş da vermedi. Biz Avrupa Parlamentosu’nda çok baskı yaptık. Bir, kaynak oluşturmadılar. Oluşturdukları kaynak aşağı yukarı 800 milyon civarındaydı. Bunun yüzde 90’nını Lübnan ve Ürdün’e verdiler. Gerekçe de doğruydu. Lübnan ve Ürdün’deki kamplarda durum daha vahim. Orayı desteklemeye karar verdiler. Bir kaynak yaratılmamasıyla ilgili de şunu söylediler. Helen’le (Helen Flautre) birlikte bizzat kampları gezip komiserle konuştuğum için söyleyebiliyorum. Biz yardımlarımızı sadece STK’lar üzerinden verebiliyoruz. Türkiye bu yardımların AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) üzerinden verilmesinde ısrarlı. Türkiye’de de kanunlar böyle. Kızılay bile AFAD üzerinden alıyor yardımlarını. Bu da Avrupa Birliği müktesebatına aykırı.
Değilmiş demek ki, çünkü şimdi 3 milyardan fazla veriyorlar. O zaman 25 milyon vermediler. Neymiş, AB kriterleriyle Türkiye’nin yardım yapılanması uymuyormuş. Demek ki uyuyormuş, ya da uydurulabiliyormuş. Şimdi, Avrupa açısından baktığımız zaman bu rakam gülünç bir rakam ve çok kârlı bir iş. Bunun karşılığında 500 bin sığınmacının Avrupa’ya akmasını engelleseler bu 500 bin için yapacakları sosyal harcamaya yapacakları paranın onda biri bile değil bu rakam. Merkel bu parayı verirken, bu yüzden, sadece Almanya için bu paranın ekonomisini yapıyor. Ve 3 milyar 600 milyona denk geliyor Almanya için. Anlatabiliyor muyum? Almanya açısından korkunç kârlı bir iş bu. Birkaç yüz bin daha az sığınmacı gelirse Almanya’ya, bu böyle. Yalnız bu parayı ne için veriyorlar, şunun için veriyorlar. Söylediğim gibi, hiç kimse Avrupa’da Türkiye ile yapılan bu anlaşmadan sonra sığınmacı gelmeyecek demiyor. Şu veya bu şekilde gelecek yine de sığınmacılar, yönetilmez bir sayıda gelmeyecekler.
Almanya’da aşırı sağcı AfD’nin mülteci karşıtı mitinginden
Son resim kontrol edilebilir bir durumda değildi ve Avrupa’da siyasi dengeleri değiştirdi. Le Pen nasıl yüzde 40 oya ulaştı son eyalet seçimlerinde? Almanya’da olmayan bir aşırı sağ parti yüzde 15 oy aldı son eyalet seçimlerinde ve büyük bir ihtimalle önümüzdeki Parlamento seçimlerinde Yeşilleri geçecek. İşledikleri konular sığınmacılar, yabancı düşmanlığı, Nazizm. Merkel sağ bir partiden geliyor ve bu siyasi partiler onun tabanına hitap ediyorlar, yani Hristiyan Demokratlara. Le Pen kimin tabanına hitap ediyor, Sarkozy’nin tabanına hitap ediyor. Gerçi Le Pen’i seçen ya da Almanya’da AfD’yi seçen seçmenlerin önemli bir kısmı kısa bir müddet önce komünistlere oy veriyordu.
O ayrı bir konu değil mi şu anda?
Değil Bahar, değil. Gerçekten değil. Neden biliyor musun? Geçenlerde Le Pen ne dedi biliyor musun? Tabii dedi, açık kapı politikası yapmak istiyorlar çünkü Alman Emperyalizmi – kulağını aç ve dinle kimden geldiğini karşılaştır – Alman emperyalizmi ve Alman kapitalizmi ucuz iş gücü almak için Afrika’dan ve Orta Doğu’dan köle işçi ithalatı yapmak istiyor, dedi. Ve ana amacı Avrupa’daki ücretleri düşürmek. Sen komünist partisine, sendikalara yönelik bir şey olduğunu hissediyor musun bu cümlelerin?
Evet.
Aşırı sağdan geliyor bu cümleler ama. Ne hatırlatıyor? 1930’lu yıllarda Alman Nazi partisinin adı, Nasyonal Sosyalistler değil miydi? Türkiye’de buna benzer başka nasyonal sosyalist politikacılar var mı? İşte Avrupa’da da aynı şey var. Avrupa açısından bunun maddi boyutunu tartışırken bunu da görmekte fayda var. Bu parayı niçin veriyorlar sorusuna cevap aramak için bunu da açtım.
Bu partilerin popülizm yaptıkları bir konu Avrupa’nın sığınmacı meselesi. Kimlerin Avrupa sınırlarını aşacağına kimler karar verebilir, bu bunun kavgası mı? Sığınmacıların tarafından düşünürsek de kimler yasal sığınmacı olabilir gibi temel bir soru da sormak istedim şimdi. Hem yasal hem de sığınmacı olmayı başarabilmek çok zor gibi geldi. Ayrıca tabii bir de Ege denizi geçişinde illegal çetelere karşı daha güvenli bir geçişin sağlanması da Türkiye’den beklenen şey. Sığınmacıların güvenliğini de düşünülmüş…
Sondan başlayalım. İşin önemli bir boyutu; ama kolay cevap verilen bir boyut. Avrupa’da insanlar bu kıyıya vuran çocuk cesetlerinden çok rahatsız. Politikacılar buna kayıtsız kalamaz. O resimleri gören insanların içinin yanmaması mümkün değil. Mümkün olduğu kadar bu sürecin önüne geçmek istiyor Avrupa. Böyle resimler televizyonda görünmesin. Şarabın tadı kaçıyor. Fazla bir cümle kullandım, farkındayım ama bilerek yapıyorum. Bunu hiç kimse istemiyor. Toplum bunu hazmedemiyor. Ve iyi ki hazmedemiyor. Bunun için Türkiye’yle masaya oturmakta kararlılar. Bu bir boyutu.
Ege Denizi’nde mülteci trajedisi sürüyor
Fakat senin sorunu ilginç yapan, Avrupa kimi istiyor ve kimi kabul edebilir, kimi kabul edemez. Aslında Avrupa’da çok ilginç bir tartışma bu. Cenevre anlaşması 1951’de hazırlandığı zaman İkinci Cihan Savaşı öncesi ve İkinci Cihan Savaşı sırasında sığınamadığı için Hitler’in eline düşerek ölen öldürülen milyonlarca insana karşı bir ahlak sorunu olarak yansıdı. Belki birkaç milyon Yahudi, belki Çingene, komünist veya entelektüeller eğer bazı ülkeler açık kapı politikası uygulasalardı kurtulabilirdi. Ama yapmadılar. Ve bu insanlar öldü. Aynı şey yaşanmasın diye Cenevre anlaşması yapıldı. Fakat Cenevre anlaşmasındaki fikir şu, tipik, Bahar Topçu gibi Erdoğan’la arası açık bir kadın birden bire polis peşine düştüğü zaman kaçacak yer arıyor… Bu insanlara kapıyı açmak için yaptılar. Ama şu anda bir kıtlık felaketinden çıkan Suriye İç Savaşı gibi bir durum için değil. İhtiyar, kadın, çocuk, milyonlarca insanın kapıya dayanmak zorunda kaldığı bir felaket senaryosu için değil.
Kadın olduğu için kavuşturma bile Cenevre anlaşmasında önemli değildi. Asylum (sığınmacılık) dediğimiz olayın arkasındaki felsefe bu. Bugünse insanlar çeşitli sebeplerden dolayı yaşadıkları yeri terk etmek durumunda kalıyorlar. İç savaştan dolayı, hatta tabii felaketler, çevre sorunlarından dolayı; yani insanların sığınma arayışlarının gerekçeleri artık bir değil; 1930-40’lı yılların Avrupa’sındaki gerekçelerden ibaret değil. Yapılan bu anlaşmalar da işte bu gelişmelere ayak uyduramamaktan dolayı yapılıyor.
Mesela Suriyeli bir sığınmacı Almanya’ya gelip iltica hakkına başvurduğu zaman onu kanunen bu anlaşmalar kapsamında reddedebilir mahkeme. Fakat geri gönderemez; çünkü biliyor ki hayatı tehlikede.
Bu anlaşmayla Türkiye üzerinden geçenleri Türkiye’ye geri gönderebiliyor.
Yapılan anlaşmalar, bunu yapabilmesi için şöyle bir çözüm buldular: readmission agreement (geri kabul anlaşması) dedikleri olay. Eğer, diyor, bu kişi geldiği üçüncü bir ülkede tehdit altında değilse, mesela Türkiye, reddedildiği için geri gönderebilirsin, diyor. Kanunda şöyle bir durum var. Zaten, Türkiye’yle yapılan anlaşmanın en önemli boyutu da bu; çünkü basına yansıdığı kadarıyla şöyle bir hava oluştu. Adamlar botlarla Sakız adasına gelecekler, Türk gemileri gelecek onları geri alacak. Bu mümkün değil. Neden mümkün değil; çünkü Avrupa kanunları Sakız Adası’na inen her mülteciyi hukuken dinlemek durumunda geri göndermeden önce. Bunun için, Sivil Toplum Kuruluşlarının haklı olarak yaptıkları en büyük eleştiri, siz Avrupa değerlerinin temel kıstaslarını ayaklar altına alıyorsunuz, diyor Amnesty International veya biz Yeşiller aynı şeyi söylüyoruz. Çünkü en sonunda her bireyin başvuru hakkının hukuki süreçten geçmesi gerekir bunu Yunanistan’da yapmak zorundalar Türkiye’ye gelmeden önce.
Bu da uzun ve zor, yorucu bir süreç değil mi? Çok sayıdalar sonuç olarak. Daha yeni hikayelerini okuduğunuz zaman işte Makedonya’da altı aydır bekleyen, oradan Yunanistan’a geri gitmeye çalışan, beni şuraya gönderdiler diyenler…
Yunanistan’da bu tür süreçleri yönetmek için çalışan insan sayısı şu anda iki yüzdü. Ya da şu anda Berlin’de bulunup 3 – 4 aydan beri bir memurun karşısına çıkmak için bekleyen…
200 binin üzerinde Birleşmiş Milletlerin Aralık sayılarına göre…
Olayın bu boyutu tabii ki önemli bir şey. Yunanistan’da bunu hızlandırmayı düşünüyorlar. Türkiye’yle yapılan anlaşmanın çekici yönü bu değil aslında. Bu durum şu veya bu şekilde çözülür. Yunanistan’daki memurların sayısını iki bine çıkaracaklar falan. Esas olay, artık hiçbir Suriyeli Midilli adasına geçmek için 10.000 Euro vermez. Hiç kimse vermez. Çünkü biliyor ki, Midilli’den öteye gidemeyecek. Süreci durduran, kontrol mekanizmasını işleten şey bu.
Bu anlaşmayı da mültecilerde bu psikoloji yaratmak ve bu tercihi zorlamak için yaptılar diyorsun yani.
Evet… Ne olacak, artık Ege denizi üzerinden adalara geçiş duracak. En azından sayısal olarak çok azalacak, azaldığı için de yönetilebilir olacak. Bu insanlardan bir kısmı Yunanistan’da kalacak veya Avrupa’ya gidecek, bir kısmı Türkiye’ye geri gönderilecek; çünkü Yunan adalarına geçenlerin üçte biri sadece Suriyeli. Iraklı, Filistinli, Afganistanlı, Pakistanlı vesaire. Olayın detayına baktığın zaman o kadar basit değil.
Benim anlamadığım bir şey var. Anlaşmada dediği her yasadışı mülteci için, Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçen her yasadışı mülteci için Türkiye Avrupa’dan bir mülteci geri alacak. Yani, bu şöyle mi, bunun uygulanışının ne kadar zor olduğunu biraz önce konuştuk da, ben doğru mu anlıyorum, Türkiye’nin geri aldığı kişi, aynı kişi olmayabilecek yani.
Olmayacak. Caydırıcı olabilmek için, diyorlar ki, yasadışı bir şekilde Yunanistan kamplarına gidenler alınmayacaklar. Ama bunun yerine Türkiye kamplarından veya Türkiye’de olan uygun bir Suriyeli Almanya’da işe alınabilecek. Bu rakamın da 70 bin civarında olacağını söylüyorlar. Ben bu rakama bile ulaşmayacağını düşünüyorum. Çünkü artık o kadar kişi geçmeyecek Yunan adalarına.
Geri kayda alındığı sırada da belki başka bir mülteci de Türkiye’ye geri gönderilecek ve bunun da sorumluluğunu almak istemeyecek.
İstemeyecek, ikincisi o sığınmacı, onları elektronik, her bakımdan kontrol altına alıyorlar. İtalya üzerinden bile girse, hakkında mahkeme kararı olduğu için yakalanır yakalanmaz gönderilecek.
Güvenlik politikası danışmanı ya da destekçisi olsam bu habere sevinirdim.
Sığınma meselesini yönetebilmek için üç mesele var; ikisini tartıştık, bir boyutunu açmadık. Öncelikle toplumsal boyutu, televizyon resimleri, çocuk cesetleri; sonra sayısal boyutu; kaç kişi gitti, gidecek, iş pazarına kaç kişi alabiliriz gibi. Bunları konuştuk, Avrupa niçin bu konuda sorun yaşıyor, çünkü bunun bir de üçüncü boyutu var, güvenlik.
Hatay’da sığınma kampına gittiğimizde sorduk oradaki sorumlulara, yani orada her gün birlikte yaşayan, çalışan insanlara, “Kim bu insanlar?” Dediler ki bunların yüzde 90’ı hatta 95’i gerçekten canını kurtarmak için kaçmış insanlar fakat yüzde 5 üzerine pek bir şey söyleyemiyoruz. Hatta bazıları o kadar genç ki, sığınma kamplarında bulunmaları biraz abes, ama buradalar. Bir kısmı apolitik, savaştan kaçıyor, milliyetçilik duyguları yok, canını kurtarmak istiyor. Ama dediler, burada 500-600 kişi var; bunlardan eminiz, ya Baas rejiminin adamları yani rejimin, ya da şu veya bu örgüte çalışıyorlar; ama hangi örgüte olduklarını bilemiyoruz. Mesela geçenlerde Avusturya sınırında birini yakaladılar. Paris saldırısını yapanlarla sıkı ilişki içerisindeymiş ve tesadüfen yakalandı. Besbelli ki IŞİD’li. Anlatabiliyor muyum? Sığınma meselesine baktığımız zaman olayı insani boyutla gördüğümüz için kara koyunları pek yakından incelemiyoruz. Ahlaki de değil; herkesi sığınmacı ve Suriyeli olduğu için potansiyel IŞİD üyesi olarak görmek, doğru da değil. Ama bunlar içerisinde yok mu? Yönetilemez bir şekilde on binlerce insan sınırdan geçerse, ne olur, bu kara koyunlar hiçbir sorun yaşamadan gider, sığınma hakkını alır, oturur ve yaşadığımız gibi Brüksel’i kana bularlar.
Yalnız sadece Avrupa için değil; Türkiye için de bir güvenlik sorunu var ki o da en az Avrupa’nınki kadar çok boyutlu. Anlaşmada geçmeyen Türkiye’nin mülteci sayısı arttıkça artık mülteci kamplarını Suriye sınırına aktarma gibi bir durum da var.
O konuda Merkel de destek verdi. Bence bu Avrupa’nın verebileceği bir karar değil. Herhâlde Ankara’ya Suriye’nin kuzeyinde biz sizi destekliyoruz, demek için yaptılar. Bayan Merkel son zamanlardaki bunu açık açık savundu. Bu Türkiye’nin kendi güvenli için bir hat yaratma isteği. Kürtlerin o bölgedeki yaklaşımı ahlaki de değil; çünkü orada Kürt yok. Orada bir etnik temizlik tehlikesi var. Yüz kilometrelik bir alanda, Kürtler, stratejik bir yaklaşımla, Afrin kantonunu da kapsayan bir koridor olsun istiyorlar. Türkiye de bunu engellemeye çalışıyor. Bence orada ne Kürtler dürüst, ne Türkiye dürüst. Çünkü oradaki Kürtlerin meseleye bakışı tamamen “toprak”. İnsanları düşünmüyorlar. Yani toprak meselesi yapıyorlar bunu. Bu bence çok akıllıca bir şey değil. Söylediğim gibi, Amerikalılar da yeşil ışık yakmadan Kürtlerin bir şey yapması pek mümkün değil.
Amerikalılar da aslında ne Türklere ne de Kürtlere yeşil ışık yakmış durumdalar.
Bence Amerikalıların o konudaki tutumu da dürüst. Çünkü Kürtlere deseler ki tamam biz size hava desteği veriyoruz, ilerleyin. Ankara’yla araları açılacak. Ankara’ya siz oraya girin derse, Kürtlerle araları açılacak.
O zaman ortada duran bir mesele var.
Bence Amerika’nın o konuda tavrı açık. Kürtlere girmeyin oraya, diyorlar. Geçenlerde bilen bir Kürt’le konuştum. Amerikalılar diyormuş ki, Rakka’ya girin, Musul’a diye. Kürtler de diyorlarmış ki önce Afrin’e girelim… Şimdi orada çok derin bir pazarlık var.
Bu konuyla dağılmadan, son olarak şunu sorayım: Bu haldeki Türkiye için vizeyi kaldıracak mı Avrupa Birliği sence?
Çoğu insan sanıyor ki bu Suriyelilere karşı bir hediye, o yüzden ahlaki bulmuyorlar. Ha, ama sorunun ahlaki boyutu şu: Bunu siz, Türkiye’nin en iyi reformlar yaptığı dönemde vermediniz, Erdoğan’ın en kötü politikaları uyguladığı dönemde, insan haklarının, basın özgürlüğünün ayaklar altında olduğu dönemde hediye gibi veriyorsunuz, haklı bir yaklaşım. Fakat bunun da arkasında yatan düşünce şu: Biz son 10 sene içerisinde Türkiye’ye o kadar mesafeli davrandık ki, bu ülke üzerinde etkimiz bundan sonra sıfırlandı. Bak Erdoğan’ın konuşmalarına, Avrupa’ya ne diyor?
Bunlaaar…
Evet işte. Bunlar diyor, küfrediyor. Diyalog arayışı söz konusu değil. Şimdi Avrupa Davutoğlu üzerinden Türkiye’ye tekrar bir etken olabileceğini düşünüyor. Çünkü Erdoğan’ın iflah olmaz bir vak’a olduğunu artık Avrupalılar da gördü. Bu yüzden şu andaki Erdoğan’a rağmen vizeyi kaldırma kararı Türkiye-Avrupa ilişkilerine yeniden bir ivme kazandırıp Türkiye’yi Orta Doğu’da Avrupa politikasına bağlama girişimi. Bu bir nevi, biz bu Türkiye’yi tek başına, yalnız bırakırsak felaket kaynağı olur korkusu. Anlatabiliyor muyum? Ve olur. Erdoğan’ı yalnız başına bırak. Türkiye’yi Suriye’ye dönüştürür. Eminim bundan artık.
Denizler mavi olurmuş, neden neden?
Mevsimler hep değiştirmiş, nasıl nasıl? Ben anlamazsam anlatamam ki, bulurum yolumu dene, yanıl.
Ateş mi yakar, güneş mi batar, sorular dünyalar kadar.
Şubadap şubadap şubi, şubadap şubadap şubidap…
Bu sözlerin altına gitar, yan flüt, bateri döşeyin ve çocukların sokakta dans ederek, oyun oynayarak söylediği bir şarkı düşleyin. Adını bu şarkının nakaratından alan, Praksis Müzik Kolektifi‘nin çocuklar için çocuklarla birlikte müzik ürettiği Şubadap Çocuk grubuyla şimdiye dek tanışmadıysanız, 15 Nisan‘dan itibaren paylaşacakları ve bunun için heyecanla harıl harıl çalıştıkları ‘Gökyüzü Kimin?’ albümünü bekleyin. Bu esnada Şubadap Çocuk’a biraz yaklaşmak, hatta ‘Şarkıların tüm hakları çocuklara aittir.’ diyen grubun bu niyetine dahil olmak isterseniz, hikayelerine kulak verin.
Üç – Beş Ağaç Kervanı’ndan çocuklara şarkılar
Ekoloji mücadelesini müzikle görünür kılmak, yaşam alanları için direnenlerin arasında ulaklık vazifesi yaparak halka dayanışma ruhunun gücüyle, yalnız olmadıklarını hatırlatmak için ‘Doğa talanına karşı bir sanat siperi’ şiarıyla yola koyuldukları Üç – Beş Ağaç Kervanı‘ndan tanıdığımız Praksis müzik grubunun çocuk şarkıları yapma fikri, kervanın duraklarından birinde doğdu. Gittikleri her yerde konser öncesi balonlar, boya kalemleri, pantomim ve oyunlarla çocuklarla bolca haşır neşir oluyorlardı ama Mersin’in Tarsus ilçesi, Boğazpınar köyündeki çocuklarla HES’lere karşı şarkı yapınca, üstelik o şarkı suç unsuru sayılıp yargılanınca, çocuk şarkıları yapmaya devam etmek kaçınılmaz oldu.
HES yapmak isteyen şirket, Praksis’in Boğazpınarlı çocuklarla birlikte yazıp söylediği şarkıdaki “HES yapma boşuna, yıkacağız başına” sözleri hakkında tehdit ve hakaret içerdiği iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Altı yaşındaki çocuklardan oluşan Boğazpınar ÇocukKorosu‘nun şarkısı, yargılandığı davadan beraat etti. ÇED toplantılarının dillere pelesenk sloganını haykıran nakaratının önüne, direnişin sebebine göre zaman zaman “termik”, zaman zaman “maden” alarak çevre mücadelesinin marşı haline geldi.
Rivayet o ki, bir gün Boğazpınar’da bir öğretmen sınıfta haydi bildiğiniz bir şarkıyı söyleyin dedi, çocuklardan biri şen sesiyle “HES yapma boşuna….” diye başlayıp bu hikayeyi duyanları gülümsetti. Şarkı aldı başını gitti, Boğazpınarlı çocukların selamıyla Yırca’da zeytin nöbetinde, Artvin Cerattepe’de, Kaz Dağları’nda, İzmir’in uzak mahallelerinde söylendi. Böylelikle oluşan Şubadap Çocuk müzik grubunun bu şarkısını, ‘Bomba yapan bay bilgin, hiç oyuncak yaptın mı?” diye soran “Bilmiş Çocuğun Şarkıları”, dinazorun ağzından evrimi anlatan “Dino’nun Şarkıları” albümleri izledi.
3. albüm geliyor: Gökyüzü Kimin?
Parklarda, sokaklarda, çevre mücadelesi alanlarında, köylerde, okul bahçelerinde söylenen, CDleri dağıtılan, internetten indirilen Şubadap Çocuk şarkıları şimdiye kadar yüz bin çocuğa erişti. Çocukların çevrenin, doğanın farkında büyümelerini, ona zarar veren herşeyi bilmelerini ve birlikte nasıl korumaları gerektiğini müzik ve oyunla öğrenmelerini çok önemseyen Şubadap Çocuk, yeni albüm için Doğa ve Ekoloji temasını belirledi. Tüm şarkıların sözleri pedagog, psikolog, tiyatrocular, eğitimciler ve yazarların elinden geçti, Praksis besteledi, çaldı, çocuklar söyledi.
15 Nisan’dan itibaren elden ele, kulaktan kulağa, ücretsiz dolaşacak olan “Gökyüzü Kimin?” adlı albümün hazırlıkları hızla sürer, son kayıtlar alınırken konuştuğumuz Praksis Müzik Kolektifi‘nden Serdar Türkmen, Şubadap Çocuk’un yeni albüm heyecanını ve detayları Yeşil Gazete okurları için paylaştı.
Havaya, suya, toprağa çocuk şarkıları düştü!
Doğa ve Ekoloji temalı 8 şarkıdan oluşan ve Gökyüzü Kimin? diye soran albümde, diğerlerinde olduğu gibi yine çocuk sesleri yükseliyor, yer yer bu neşeye kuş cıvıltıları karışıyor. Bu albümde enstrüman çeşitliliği ve müzikal arayış da ön planda. Rock türündeki şarkıların arasında ‘Irmaklar Özgür Akacak’ rap şarkısı göz kırpıyor. ‘Zeytin Ağacı’ adlı şarkı, Praksis’in zeytin ve termik santral direnişiyle simgeleşen Yırca’da ateş başında birlikte nöbet tutup şarkılar söyledikleri Yırcalı çocuklara armağanı. ‘Çekirdeksiz Domates’, GDO’lu gıdalarla, ‘Su’, suyun ticarileşmesi ve pet şişelere hapsolmasıyla, ‘Sivrisinek’, ‘Kurbağa Korosu’ ekolojik döngüyle, ‘Dinleyin Paragözler’, doğaya göz diken sermayeyle alakalı. ‘Gökyüzü Kimin?’ şarkısıysa, hepimizin çocukken güle oynaya söylediği “Baltalar elimizde, uzun ip belimizde” diye başlayıp devamında aslında ağaç kesmeyi tarif eden şarkıya “Dur, doğa bizim, hepimizin” diyen bir başkaldırı…
15 Nisan’da video klibi de yayınlanacak ‘Gökyüzü Kimin?’ şarkısı için Seferihisar Çocuk Belediyesi‘nde müzik çalışması yapan çocuklar, ‘Çekirdeksiz Domates’ içinse Bodrum’daki BBOM Mutlu Keçi İlkokulu öğrencileri mikrofon başına geçti. Seyyar ekipmanlarla giderek “olay yeri” diye tabir ettikleri çocukların yaşadığı yerlerde kayıt yapan Şubadap Çocuk’un hedefi, şarkıların 5 milyon çocuğa ulaşması. Çocuklar hayal kurarak, soru sorarak, farkına vararak, eğlenip zıplayarak şarkılar söyledikçe başka müzisyenlerin de çocuk şarkıları yapması, halkanın yayılması.
Halk sponsorluğu ile çıkan albümün tüm hakları çocuklarda saklı
Praksis Müzik Kolektifi’nin albümlerinin öne çıkan bir özelliği de, copyleft yani tüm haklarının bir şirkete değil halka, Şubadap Çocuk albümlerinde ise çocuklara ait olması. Üzerinde şirket bandrolünün değil, çocukların parmak izlerinin kalması. Çocuk şarkılarına genelde ticari yaklaşıldığını ve bu alanda üretim yapılmasına toplumun ihtiyaç duyduğunu ifade eden Praksis Müzik Kolektifi, kendilerinin bu işi sadece üreteni, kaydedeni olduğunu söylüyor. Bu gönüllü ve kolektif çalışmanın bir parçası olmak isteyenleri, diğer albümlerdeki gibi halk sponsorluğu ismini verdikleri ortaklaşmaya çağırıyor. Çocuk şarkıları yaparken özgür olmak, dayanışmayı çoğaltmak için bu yolu izleyen grup, şarkıların tüm çocuklara ve herkese ait olduğunu her fırsatta vurguluyor. Yayınlandıktan sonra internetten ücretsiz indirilebilecek albümün kayıt ve çocuklara elden dağıtım masraflarına elinden geldiğince katkı koymak isteyeler, [email protected], www.subadapcocuk.org adreslerinden gruba ulaşabilir.
Defansta Doğayı Sevdiğini Söyleme Günü Taktiği
15 Nisan’dan itibaren internetten ücretsiz indirilebilecek olan albüm için heyecanlı geri sayım sürerken, yeni şarkılar çocuklarla sokaklarda buluşmaya başladı bile. Termik Santral kurulmak istenen yerlerde bir süredir “Doğayı sevdiğini söyleme günü” etkinlikleri düzenleyerek çocuklarla buluşan Şubadap Çocuk, pantomim, drama, müzik ve resim dolu aktivitelerle çocuklarla doğayı, onu neden korumamız gerektiğini ve hayallerini konuşuyor. Sorular sorup, cevaplarını birlikte arıyor. Bergama Zeytindağ Köyü, Dikili Çandarlı ve Yeni Foça’dan sonra sıradaki buluşma 10 Nisan’daİzmir’in Foça ilçesi, Demokrasi Meydanında. Gökyüzü kimin? albümünün şarkılarının da söylenip CD lerinin dağıtılacağı etkinliğe tüm çocuklar davetli.
“Sermaye İzmir’in kuzeyine göz dikti ve biz de termik santrallere karşı çocuklarla defans kuruyoruz” diyen Praksis, müzik üzerinden kuruyor taktikleri. Savunmanın gücünün kaynağı, oyuncularının sevgisi. Bu müzikli, renkli, eğlenceli ve doğaya iyi niyetli oyuna katılmak isterseniz, takipte kalıp seslerine el vermeniz yeterli.
“Meral Camcı, Esra Mungan, Muzaffer Kaya ve Kıvanç Ersoy için. Onlar içeride rehin biz dışarıda tutsak…”
En başta söylemeliyim ki Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza atan iki binden fazla kişi adına değil sadece kendi adıma yukarıdaki başlıkta dile getirdiğim soruya bir yanıt vermeye çalışacağım. Bu kadar kalabalık ve bin türlü renkle bezenmiş, bambaşka birikimlere ve yaşam deneyimlerine sahip insanlardan müteşekkil bir topluluk adına söz almak hem olanaksız ve hem de çok uygunsuz olurdu. Ama biz barışı neden istiyoruz, sorusuna verilecek yanıtlardan “birini” dile getirmek, şiddet meselesinin sadece ülkemizin güneydoğusu ile sınırlı olmadığını, çok daha yaygın ve sistematik bir biçimde hepimizin geleceğini karartan bir içeriğe sahip olduğunu bir parça da olsa görünür kılmak bir gereklilik benim için.
İnsanların her gün ve kimi zaman onar onar öldürüldüğü bir ülkede diğer her sorun önemini yitiriyor; görünür olmaktan çıkıyor ya da görmezlikten gelinebiliyor. Barış meselesi sadece silahların susması, çatışmaların son bulması ile ilgili değil. Bu temel öncelik olabilir ve öyle de; ama barışın neden gerekli olduğu sorusunu daha farklı konular üzerinden anlatmak da bir gereklilik ve yeterince görünür olmayan da bu.
On yıllardır yaşanan ve hepimizi zaman zaman çaresizlik içinde bırakan şiddet ortamı toplumsal hayatımız üzerinde yıkıcı etkileri olan sorunları sürekli ötelememize, bir toplumun bir arada yaşama imkânını gün be gün ortadan kaldıracağı aşikâr olan meselelerin kolayca gözlerden kaçmasına-kaçırılmasına neden oluyor. Daha başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, bu ülkede Kürt sorununa barışçıl ve demokratik bir çözüm bulunabilse biz hangi sorunları tartışıyor olurduk? Ya da bu sorunu çözemediğimiz için hangi hayati sorunları tartışamıyoruz? Barış meselesi biraz da bunlarla ilgili kanımca.
Çocuklar ölmesin demek suç oldu?
Toplumsal barış sağlansın, çocuklar ölmesin, bu ülkede yaşayan insanların geleceği kararmasın demenin suç olarak nitelendiği günlerde yaşıyoruz.
Yıllardır sürdürülen on binlerce insanın ölmesine, yerinden yurdundan olmasına, ana ve babaların evlat hasreti ile yanmasına neden olan savaş hali artık sürdürülemez. Mevcut şiddet ortamı bu coğrafyada yaşayan bütün insanların geleceğini elinden alıyor. Toplumsal hayat üzerinde yıkıcı etkiler doğuracak sorunlar için olası çözümleri tartışmak bir yana, gündeme bile getiremiyoruz.
Çatışarak sorunların çözülebileceğini düşünmek yaşanabilir bir gelecek hayal etme olanağını ortadan kaldırıyor. Hayati önem taşıyan meselelere hiçbir duyarlılığı olmayan, duyarlılığı olanların da yakasına yapışan iktidarların işbaşında olduğu bir ülkede yaşıyoruz. En azından son otuz kırk yılın özeti bu. Giderek hayatı mahvedeceği besbelli olan meseleleri daha çok görünür kılmaksa bir gereklilik. Bu körlemesine gidişe itirazı olan insanların bir çözüm iradesi oluşturmak için güçlü bir şekilde bir araya gelmeleri de.
Savaşın kiri kalıcı
İçinde yaşadığımız coğrafi bölge sadece Türkiye için değil, Irak ve Suriye gibi komşu ülke halklarının da ancak bir arada yaşayarak var olabilecekleri bir geleceğe işaret ediyor.
Örneğin, Türkiye, Irak ve Suriye’nin içinde yer aldığı coğrafi bölge önümüzdeki 20-30 yıl içinde iklim değişikliği nedeniyle su varlıklarının en az üçte birini kaybedecek. Hollanda’daki “Pax” adlı sivil toplum kuruluşu, Suriye’deki doğal çevrenin büyük bir bölümünün kalıcı bir şekilde harap edilmiş olduğunu ve düzelmesinin yıllar sürebileceği tahmininde bulunuyor.
Bu tahmin, iyimser olabilir. Savaş bitse ve bir toparlanma sürecine girilse bile bu kuraklığın nelere yol açacağını görmek için uzağa gitmeye gerek yok. Suriye’de iç savaş başlamadan önce birkaç yıl boyunca süren şiddetli kuraklık, gıda maddeleri üretiminde büyük düşüşlere ve ülke içinde göç hareketlerine neden olmuştu. İç savaşın en önemli nedeni olarak bu kuraklık gösteriliyor bugün.
Savaşlar bitse de kirlenme ve kuraklık, Irak ve Suriye’de yerleşik bir hayata devam etmeyi zorlaştıracak ve yeni göçlere neden olacak. Su kıtlığı gıda üretimini azaltacak, savaşın yol açtığı kirlilik, özellikle Irak topraklarının üçte ikisini etkileyen radyoaktif kirlilik üretilen gıdaların toksik kimyasallarla bulaşık olmasına yol açacak. Ülkemize sığınan milyonlarca insanın geri döneceği yaşanabilir bir ülkeleri olmayabilir. Bu insanların kalıcı olduklarını düşünmek ve sorunlarını bu bakış açısı ile ele almak akla ve vicdana daha uygun.
Sadece insanları değil her şeyi yok ediyor savaş. Bu yeni bir şey de değil. Ama bıraktığı izlerin eskiye kıyasla çok daha kalıcı olması yeni bir şey. Kullanılan silah, mermi, bomba gibi her türlü öldürme aracı ciddi bir kimyasal kirlilik kaynağı. Etkileri kalıcı ve bulaşıcı olan bu kirlilik yok edici potansiyelini nesiller boyunca da koruyor. Savaş olarak adlandırdığımız çatışma durumu bitse de başta toprak olmak üzere her şeye bulaşan toksik kiri kalıyor.
Ama yaşanabilir bir coğrafi bölgeyi mahveden, çatışan taraflar arasına aşılamaz mesafeler açan sadece savaş değil; savaşın yaşanmadığı zamanlar ve savaşın etkilemediği bölgelerde de ağır yıkım ve tahribat yaratılabiliyor.
Tek bir örnek üzerinden, insanın da içinde yer aldığı hayat için en gerekli şeylerden biri olan su üzerinden konuyu anlatmak iyi olacak.
Hiçbir geleceğe uzanmayan yollar
Ülkemizde kanalizasyon şebekesinden deşarj edilen atık suyun yüzde 18’i herhangi bir arıtma tesisinde arıtılmadan deşarj ediliyor. Geriye kalan yüzde 82’sini arıtıyoruz. Ne iyi demeyelim. Gelişmiş bir arıtma işlemi var, bir de yarım yamalak yapılan arıtmalar var. Yani her arıtma, arıtma değil. Kirli suyun sadece yüzde 41,6’sına gelişmiş bir arıtma yapılabiliyor ve geriye kalan kısmı akarsular, göl ve barajlara boşaltılıyor.
Bu gelişigüzel yapılan arıtma işlemlerinin zamanla ciddi bir toksik kirlenmeye yol açması kaçınılmaz. Toksik kimyasalların yol açtığı sorunlar daha kalıcı ve kolayca giderilemez nitelikte. Bazı toksik karakterli kimyasal maddeler doğal ortamlara bir kez bulaştıklarında epeyce uzun süreler boyunca toksik özelliklerini koruyarak orada öylece kalıyorlar.
Örneğin son otuz yedi yıldır kullanılmayan DDT isimli kimyasal maddenin kalıntılarına halen çeşitli gıda ürünlerinde rastlayabiliyoruz. Ülkemizdeki endüstriyel tesislerden açığa çıkan yüzlerce toksik karakterli kimyasal maddenin sularımızı ne ölçüde kirlettiğine ilişkin ülke genelinde yürütülmüş tek bir çalışma yok. Sular tükenmez bir kaynak olarak görülebilir elbet; ama bir suyu ne kadar bol olursa olsun kirli olduğu için içemiyorsanız artık tükenmiş bir kaynak olarak görmek gerekir.
Türkiye’de sudaki nitrat ne düzeyde?
Yüzlerce toksik kimyasalı bir yana bırakalım ve sadece nitrat kirliliği üzerinden konuşalım: Sulardaki nitrat düzeyi belli bir eşik değeri aşarsa o su içilmez olur ve bunu en az 30 yıldır biliyoruz. Bu suyun içilmesi çeşitli sağlık sorunlarına yol açar. Örneğin, iş başındaki iktidarın dilinden düşürmediği Gazze on yıllardır süregelen savaşın içme suyu altyapılarını tahrip etmesi ve toprak kirliliği nedeniyle su kaynakları nitratla kirlendiği için “Mavi Bebek Sendromu” olarak adlandırılan hastalığının dünyada en yaygın görüldüğü ülke.
Nitratla kirlenmiş sulardan kaynaklanan bu hastalık bebeklerde zaman içinde bilişsel gelişme bozukluklarına yol açıyor. Ülke genelinde yer altı ve yer üstü sularımızda nitrat kirlenmesinin düzeyinin ne boyutta olduğunu hiç bilmiyoruz.
Su gibi kıt ve değerli bir doğal varlığı-kaynağı koruma konusundaki hoyratlığın, plansızlığın, yıkıcılığın izlerini ele alacağımız her konuda görmek mümkün. Son yıllarda ortalıkta uçuşan akıldışı projelerin ülkeyi nasıl da yaşanmaz hale getireceğini görmek için günlük gazetelerde yer alan son haberlere bakmak bile yeterli.
Örneğin, İzmir İstanbul otoyolu için 700 bin zeytin ağacını kesivermenin nasıl bir şey olduğunu ya da İstanbul’a yapılan üçüncü köprü ve havalimanı projesi için kesilen ve kesilecek olan milyonlarca ağacı düşünelim. Ormanlar su varlığı için hayati önemde; kesilen ağaç kadar ağacı sağa sola dikmekle de orman oluşmaz.
Ormanla peyzaj aynı şey değil; biri hayattır diğeri süs. Bu yatırımların ne kadar gerekli olduğunu, uzun vadede ne işe yarayacaklarını, harcanan paralarla başka nelerin yapılabilir olduğunu tartışamıyoruz bile. Ama bu hoyratlığın bu toplumun “bekasını” ve milletin “selametini” düşünmekten ne yapacağını şaşıran, hizmet aşkıyla dolu sağ-milliyetçi-muhafazakâr iktidarlarca yapılması üzerinde durmayacak mıyız? Ya da bu yıkıma karşı çıkan ve ne gibi sorunlara yol açıldığını-açılacağını dile getiren insanlara devlet düşmanı muamelesi yapılmasındaki gariplikler üzerinde.
Bu sorunlar yeni değil; sabahtan akşama her fırsatta ülkenin bekası ve milletinin geleceği için canla başla çalıştığını ifade eden siyasal iktidarlar ve onlara eklemlenmiş sanayiciler, bürokratlar vs eliyle, ülke yaşanmaz bir hale geldiğinde bir gün ülkeyi terk edip gidecekmiş gibi iş gören bu insanlar eliyle yaratıldı, büyütüldü on yıllardır.
Her türlü genelleme gibi bu da epeyce eksik ve pek çok istisnayı dikkate almıyor kuşkusuz. Ama insan için için merak ediyor yine de, elâlem su varlıklarını korumak için “sanal su” mevzusu üzerinde cayır cayır çalışırken acaba sanal su diye bir şeyden ülkemizin bekası için yanıp tutuşan bu insanların ne kadarı haberdar diye.
Su örneklerden sadece biri
Mevcut şiddet ortamı toplumsal hayatın sürekliliği için olmazsa olmaz bir öneme sahip ve ivedilikle ele alınması gereken iklim krizi, kuraklık, gıda kıtlığı, ormansızlaşma, çevre kirlenmesi gibi hayati önemde pek çok sorunun gözden kaçırılmasına, tartışılamamasına neden olmakta. Devletin önümüzdeki yıllarda karşımıza çıkacak bu sorunlarla nasıl baş edileceğine ilişkin herhangi bir öngörüsü veya politikası yok. Tam aksine şu anda uyguladığı politikalarının bu sorunları daha da büyüterek önümüze çıkaracağına kesin gözüyle de bakılabilir. Neleri yapmıyoruz? Sorusuna yine değişik örnekler üzerinden bakmak iyi olacak.
Sadece geçtiğimiz birkaç yıl içinde çeşitli tıp dergilerinde yer alan iklim değişikliğinin ne tür sağlık sorunlarına yol açacağını irdeleyen makalelerin sayısı binlerce; kaç tanesi ülkemizden çıkmış bir bakmak ne anlamlı olurdu. Ama bizim şu sıralar en önemli sağlık meselemiz kamu hastanelerini kent merkezleri dışına taşıyarak oluşacak rant alanlarını pazarlamak biliyorsunuz.
Uluslararası gıda ticareti önümüzdeki on yıllar içinde çok ciddi değişimlere uğrayacak. Yerellik ve kendine yeterlilik çok daha fazla ön plana çıkacak konular. Uluslararası ticaret bir yana ülke içinde bir bölgeden diğerine gıda maddelerini taşımanın bile ne tür sorunlar yaratacağına ilişkin araştırmalar yapılıyor. Örneğin, Amerika Birleşik Devletlerinde iklim değişikliği ve küresel ısınma sorununun yol açacağı gıda üretim krizi ile baş edebilmek için geleneksel veya alternatif teknikler ne olmalı konusunda binlerce kamu personeli eğitim görüyor.
Oysa ülkemizde iklim değişikliği ve küresel ısınma meselesi bir avuç çevre aktivisti ve sayısı onlardan da az akademisyenler dışında kimsenin gündeminde değil. Akademik ortamlarımız küresel ısınma veya iklim krizi meselesinin bizim gibi gelişmekte olan ülkeleri yaya bırakmak için uydurulmuş yalanlar olduğuna inanan hocalarla dolu… Sayılarının az olduğundan da emin değilim.
Bizimki gibi kamu kurumlarıyla, akademisiyle bu konulara hiç kafa yormayan ve neler yapılması gerektiğini planlayamayan bir toplumun “ilelebet” var kalabileceğine inanmak bir boş hayal değilse nedir peki? Bu boş hayalin bu kadar çok taraftar bulabilmesi ve bunca uzun zamandır dillere pelesenk olması nasıl bir meseledir?
Barışı sağlamak hayatidir
Yakın bir gelecekte toplumsal hayatın sürekliliğini tehdit edecek değişiklikler için ‘kolektif’ olarak önlem alma, hazırlıklı olma becerisi geliştirebilmek toplumsal barışın sağlanabilmesi ile mümkün ancak. Toplumsal hayat bir arada yaşama becerisi geliştirmekle ilintili ve bu becerinin yaşanan şiddet ortamında yitip gidiyor olması bu ülkenin ‘bekası’ için en önemli sorunlardan biri.
Dolayısıyla barış ortamını sağlamak toplumsal hayatı yıkıma uğratabilecek (su ile ilintili meselelerin sadece bir kısmına değinerek göstermeye çalıştığımız) sorunlarımız üzerinde enine boyuna düşünebilmek için de mutlak bir gereklilik.
Her türlü barışçıl çözüm önerisini dikkate almak, çözüm için gereken toplumsal şartları oluşturmak, çözüm sürecini başlatmak ve barışı tesis edecek bir sona eriştirmek öncelikle devletin asli görevi ve sorumluluğu. Çatışmaları durdurmak ve müzakereleri başlatmak hususunda asli rol devlete düşmekte; kabul edilmesi ne kadar zor olsa da gerçek budur.
Dolayısıyla hukuki olduğu kadar vicdani de olan bu sorumluluk öncelikle parlamentoda yer alan bütün siyasal partilere aittir. Ocak ayında imza attığımız metinde de dile getirilen bu barışçıl taleplerin bir suç unsuru olarak değerlendirilmesi gerçekten züldür.
Bir arkadaşımın tanımıyla: “Barış kamusal dostluğun vücut bulmuş halidir.” Sadece bireyler değil, halklar arasında da kamusal dostluk ve dayanışma duygusunu geliştirmek ancak barış içinde yaşamanın mümkün olduğu koşullarda sağlanabilir. Aksi her durumda yıkım kaçınılmaz olacak ve bu yıkım sadece şiddetten kaynaklanmayacak: ülkemiz yaşanabilir bir coğrafya olmaktan çıkacak.
Çatışarak sorunların çözülebileceğini düşünmek, en çok da bir gelecek tasavvurundan yoksun olmakla mümkün. Savaş dilini fısıltıyla veya bağıra çağıra dile getiren her siyasal oluşumu güçsüzleştirmek zorundayız. Her ortamda, her fırsatta ve sözümüz, gücümüz ne kadarına yetiyorsa.
Dünyanın en büyük iki sera gazı salıcısı Çin ve ABD, iklim değişikliğini kısıtlamaya yönelik Paris Anlaşması‘nı imzalayacaklarını açıkladılar. İki ülke bir arada dünya salımlarının %40’ından mesul, ve bu açıklamaları anlaşmanın seyri için çok önemli. Yürürlüğe girmesi için aralarında dünya salımlarının en az %55’ini salıyor olacak şekilde en az 55 ülkenin imzalaması gereken anlaşma, 22 Nisan’da New York’ta dünya liderlerinin katılacağı bir merasimle imzalanacak. Türkiye‘nin bu tarihte imzacılar arasında olup olmayacağı henüz bilinmiyor.
***
Hindistan Enerji Bakanı Piyush Goyal, ülkenin 2017 yılına kadar güneş enerjisinde 100GWh kurulu güce erişeceğini açıkladı. Bu miktar güç, geçtiğimiz sene 2022 yılı hedefi olarak açıklanmıştı ve Türkiye‘nin toplam kurulu gücünün yaklaşık %40 üzerinde; Türkiye’deki mevcut güneş enerjisi altyapısının 300 katı.
***
Birleşik Kırallık‘ta sağlık kuruluşları ittifakı, hükumeti 2025 yılına kadar kömürlü termik santrallerin hepsini kapatmaya davet etti. 30 Mart’ta kurulan Britanya Sağlıkçılar İklim İttifakı (UK Health Alliance on Climate), doğrudan hava kirliliğinin yanı sıra iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerine dikkat çekti ve iklim değişikliği koşullarında hava kirliliğinin etkisinin de ağırlaştığının altını çizdi. Geçtiğimiz ay, İskoçya‘daki son kömürlü termik santral kapanmıştı.
***
Geçtiğimiz sene ayni şekilde yeniden yapılanan E.On enerji şirketinin ardından, en büyük rakibi RWE de ikiye ayrılıp faaliyetlerine yenilenebilirler ve köhne enerji kaynakları üzerine yoğunlaşan iki ayrı şirket olarak devam edeceğini açıkladı. Almanya‘daki enerji dönüşümünün mimarı Herman Scheer‘in öne sürdüğü ekonomik stratejiyi takip eden dev kömür şirketinin yeni yenilenebilir şirketi, eski şirketin daha büyük kısmından oluşuyor ve yurtdışına da odaklanacak.
***
Nature dergisinde geçen Çarşamba günü yayınlanan ve eski modellerde gözardı edilen erimelerin yol açacağı kaymalar gibi faktörleri kayda alan yeni modelleme analizine dayanan ve uzmanlarca son derece sağlam bulunan araştırmaya göre 2100 yılına kadar Antarktika’daki erime, deniz seviyelerinde tahmin edilen 1 metreden daha fazla bir artışa yol açabilir. Araştırma üzerine daha önceki veriler ışığında harita modellemesi yapan Climate Central’a göre ise bu, dünyanın deniz kıyısındaki büyük kentlerinde 1,5 metrenin üstünde bir deniz seviyesi artışı anlamına gelecek. İyi haber ise, Paris Anlaşması‘nın hedefleri tutturulduğu taktirde böyle bir erimenin gerçekleşmeme ihtimalinin daha yüksek olduğunun teyidi.
***
ABD‘de bir başsavcılar ittifakı, daha önce benzeri olmayan bir girişime imza atıp önde gelen petrol şirketlerinin iklim değişikliği hakkında yanıltıcı davrandıkları üzerine tahkikat başlattı. Tahkikat, şirketlerin on yıllardır iklim değişikliği hakkında bildikleri gerçekleri yatırımcıları ve kamuoyuyla paylaşmamış olmaları üzerine odaklanıyor. 17 eyalet başsavcısı adına açıklamayı yapan New York Başsavcısı Eric Schneiderman “bilim insanlarını duyduk, ne olduğunu biliyoruz” dedi ve tahkikatın odağını “dolandırıcılık” olarak nitelendirdi. Schneiderman, “fosil yakıt bağımlılığımızın sonu olmasını umuyoruz” dedi. Tahkikat, Inside Climate News‘un geçtiğimiz Eylül ayında araştırmacı gazetecilik başarısı bir yayın dizisiyle yayınladığı 1970’lere dayanan Exxon belgeleri üzerinden başlayacak, ama bu gerçekleri saklayan tüm şirketlere yayılabilecek.
Başsavcılar, hedeflerine petrol devlerini yerleştirdi.
Türkan Elçi’nin bu yazısı cumhuriyet.com.tr’den alındı
Tahir Elçi cinayetiyle start verilen Sur çatışmasının ardından günler geceler geçti. Gece gündüz durmadan devam eden, ilk başlarda gök gürültüsü zannettiğimiz, daha sonra yalanı olmayan bir savaşın uluorta yerinde olduğumuzu anladığımız bitmeyen, bir mevsim süren gerçek bir zaman. Bunca gürültü patırtının ardından bir nebze de olsa normale döndü hayatımız. Ama taşımaktan yorulduğumuz ruhumuzun, normale dönmesi mümkün mü bilemem. Benim gibi kaybı büyük bir insanın normale dönmeyeceği kesin. Kesin çünkü önemli uzuvlarını kaybedenler, normal insanlar gibi yollarına devam edemezler, kördürler, topaldırlar.
Savaş artığı mahallelere, sokaklara muhtemelen yakın zamanda yasakların kalkmasıyla vatandaşların girmesine izin verilecek. Korunaklı hayatlarında tumturaklı sözcükler bulup göz boyama gailesi içinde yanıp tutuşanların, yıktılar, harabeler karşısında gözleri yaşarmış gibi olacak. Kameralarıyla, korumalarıyla gelenlerin ceplerinde yazılı replikleri vardır. Replikler ki onları ölümlerdeki paylardan uzaklaştırma çabasıdır.
Yaşamın ağır yükü omuzlarına yüklenen, bir zamanların göç mağduru, şimdiki zamanların Sur mağduru insanlar, evlerinin yıkıntılarında birkaç ay öncesine ait hayatlarının izlerini arayıp duracak. Kalp ile acı arasında kısalmış bir zamanda. Acının en acı olduğu bir zamanda. Mağduriyetiyle tarihin sağır sayfalarına berceste bir satır olacak Sur mağdurları. Tarih, bu ışıltılı satırlarla yükünü yüklerken, mağdurun gözlerindeki hayata dair ışıltı kör bir kuyuya dönecek. Un ufak olmuş hayatları, avuçlarında soğuk bir taş parçasından ibaret olacak. Kendi emeğiyle inşa etmiş olduğu hayatlarının bir moloz yığınına nasıl döndüğünü, kepçelerle çöplüklere nasıl taşındığını keder içinde yine Sur mağdurunun ta kendisi izleyecek.
Kanın bulaştığı daracık kadim sokaklara giremeyecek olanlardan biri de ben olacağım. Ömrünü insan hakları mücadelesine adamış bir adamın, yaşadığı toplumun insanları için huzur, sağduyu, çatışmasızlık isteyen bir adamın kanının bulaştığı daracık eski bir sokağa.
Diyarbakır’ın taş sokaklarına âşık olanlar, geçmiş zamanlarda o sokaklarda farklı ırk ve kökenden gelen insanların bir arada yaşamışlığına şahitlik yapmışlar, maalesef ki yürek acısına dayanamayacağı için o sokakları görmek istemeyecektir. Bir zamanlar masal tadında fırıncının adının Thomas, kuyumcunun adının Dikran, kasabının adının Etyen olmuşluğuna tanıklık etmişlerin şahitliği. Daracık sokaklarda, kocaman yüreklerin beraber ve mutlu yaşayabilmişliğine tanıklık etmişlerin şahitliği. Geçmişin büyüsünün bazalt taşlarda saklı olduğuna, geleceğin de bu büyünün kudretiyle inşa edileceğine inananlar, geçmişin yerle bir oluşuna can sızısıyla tanıklık yapmak istemeyecektir. Geçmişin yıkıntıları üzerinde mutlu bir gelecek hayal etmenin zorluğuna kanaat getirilince işte o an, umutlar da dar sokaklarda dara girecektir. Dara girmiş bir zamanda şeytan kulaklara fısıldayacak. İnceldiği yerden kopsun, inceldiği yerden kopsun. Ama tarihin ezelinden gelen ruhların azametiyle şeytanın kör gözüne göstere göstere inceldiği yerlere yeniden ipler bağlayacağımızı fısıldamak isteyecek belki de insanlar.
Tahir Elçi’nin “Çatışma istemiyoruz” sesine tanıklık etmiş Dört Ayaklı Minare’nin dört ayağına sıkı sıkıya sarılı çığlığı duymak için minarenin taşlarına sarılacağım. Ne yazık ki bir panayıra gider gibi, insanlık dramının yaşandığı açık hava müzesine doğru, insanlar belki de akın akın gidecektir. Çoğu insan, yıkıntılar arasına gömülüp kalan kol parçalarının, kemik parçalarının görüntülerini hafızalarından çabucak silip yok edecek. Belleğimizde derin izler bırakması beklenilen hadiseleri, çarçabuk silme maharetine sahip vatandaşlar olduğumuz için, bize her türlü kötülüğü reva görenlerin iştahı, bizim bu eksikliğimiz yüzünden kabarınca işte o zaman umutlarımızın boynu bükülecek. Yetimlik, öksüzlük ve kimsesizlik bu anlarda kendi kendini besleyecektir.
Çaresiz bir halkın munisliği ve mülayimliği halleri de diyebilirsiniz buna. Oysa bazılarının -adı bilinmeyen vicdanlıların- yüreğinden diline uzanan korkulu yolda vicdanla tanışmış sözcükler dökülecek. Yürekle dil arasındaki mesafede mevzilenen korku kısaldıkça insanlığa olan mesafemiz de kısalacak.
Kim bilir belki de “Coğrafya kaderdir” cümlesine olan inançla başlar sunak taşına usulca uzatılacak. Oysa coğrafya kader değildir başkaldırısıyla insanoğlunun yaşam hakkının kutsallığını tekrarlamaktan bıkmayan Tahir Elçi’nin sesi, kulaklarda çın çın çınlayacak. Coğrafya kader değildir, coğrafya kader değildir. Coğrafyaya, kadere, elimizdeki ipleri gösterip incelen yerleri bağlayacağımızı bir daha tekrarlayacağız. Coğrafyada yaşamak kader olabilir ama o kaderi değiştirmenin bizim ellerimizde olduğuna inanarak elimizdeki ipleri şeytanın kör gözüne göstereceğiz.
Ve Tahir Elçi durmadan bağıracak. Sedasını, Hevsel Bahçesi’ndeki aylarca barut kokusunu solumuş ağaçlar dinleyecek. Hür olmanın kadrine ulaşmış ve hürlüğü cesaretle haykıran Tahir Elçi’nin sesine ses verecek Hevsel’deki yapraklar. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” diyecek.
Yunanistan bugün Türkiye’ye çoğu Pakistanlı 202 sığınmacı gönderildiğini açıkladı. Türkiye’den de Almanya’ya 32, Finlandiya’ya 11 Suriyeli gönderildi.
Yunan hükümeti, Ege’deki Midilli ve Sakız adalarından Türkiye’ye bugün toplam 202 sığınmacı gönderildiğini açıkladı. Kamu Güvenliği Bakanlığından yapılan açıklamada Midilli’den 136 ve Sakız Adasından 66 kişinin gemiyle Türkiye’ye gönderildiği, söz konusu kişilerin Yunanistan’da iltica başvurusu yapmamış olduğu kaydedildi.
Bakanlık, Türkiye’ye gönderilen 191 erkek ve 11 kadından 130’unun Pakistanlı, 42’sinin Afgan olduğunu belirterek, 10 İranlı, 5 Kongolu, 4 Sri Lankalı, 3’er Hint ve Bangladeşli ile Irak, Somali ve Fildişi Sahilleri’nden birer kişinin bugün Türk yetkililere teslim edildiğini bildirdi. Açıklamaya göre, gönderilenler arasında gönüllü olarak geri dönmek istediklerini beyan eden iki tane de Suriyeli bulunuyor. Yunan Kamu Güvenliği Bakanlığı Türkiye’ye bir sonraki sığınmacı grubunun ne zaman gönderileceğine dair ise bilgi vermedi.
Hannover’e 32 sığınmacı gönderildi
Türkiye’nin Yunanistan’dan ilk sığınmacı kafilesini kabulüyle birlikte Türkiye’den Avrupa ülkelerine de Suriyeli sığınmacılar gönderilmeye başladı. Türkiye’den gönderilen ilk 16 kişilik Suriyeli sığınmacı kafilesini taşıyan uçak sabah saatlerinde Almanya’nın Hannover kentine indi. Öğle saatlerinde İstanbul’dan yola çıkan bir 16 kişilik grup daha Hannover Havaalanı’na vardı.
Suriyeli sığınmacılar otobüslerle Göttingen kenti yakınlarındaki Friedland ilk kabul merkezine götürüldü. Sığınmacılar buradan Aşağı Saksonya eyaletindeki kent ve beldelere dağıtılacak. Türkiye’den Almanya’ya getirilen Suriyeli ailelerin BM Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından seçildiği bildirildi.
Bir hafta önce haber verilmiş
Hannover havaalanında Suriyeli sığınmacıları karşılayan ekipte yer alan Federal Göç ve Mülteciler Dairesi’nden Corinna Wicher, gelen ailelerin çok heyecanlı ve biraz ürkek olduklarını belirterek, “Almanya’ya geleceklerini sadece bir hafta önce öğrenmişler. Kendilerini neyin beklediğini tam olarak bilmiyorlardı“ diye konuştu.
AB Komisyonu’ndan yapılan açıklamada pazartesi günü Finlandiya’ya da Türkiye’den 11 Suriyeli sığınmacı gönderildiği, başka bir grubun da salı günü Türkiye’den Hollanda’ya uçacağı bildirildi. Almanya ve Hollanda’nın yanı sıra Finlandiya, Fransa ve muhtemelen Portekiz’in de sığınmacı alacağı belirtiliyor.
Türkiye ile AB arasındaki tartışmalı anlaşma uyarınca 20 Mart tarihinden itibaren Yunanistan’a yasadışı yollarla giriş yapan sığınmacılar Türkiye’ye zorla gönderilebilecek. Türkiye’de takibat altında olacağını kanıtlayabilenler, bu kuralın dışında tutulacak. Yunanistan’dan sınırdışı edilen her sığınmacı karşılığında Türkiye’den bir Suriyeli yasal yollarla AB ülkelerine alınacak.
AB ülkeleri toplamı için kabul edilecek sığınmacı üst sınırı ilk etapta 72 bin kişi olacak. Aralarından 15 bininin Almanya’ya kabul edilmesi öngörülüyor.
Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı,genç çiftçilere verilecek 30 bin liralık hibe (karşılıksız) desteği ile ilgili uygulama tebliğini hazırlayarak Başbakanlığa sundu.
Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik, Cumartesi günü İzmir’de yapılan “Ege Bölgesi Ortak Akıl Toplantısı”nda genç çiftçilere yönelik 30 bin lira hibe desteğine ilişkin tebliğin hazırlandığını ve Başbakanlığa sunulduğunu söyledi. Çelik, genç çiftçilere nakit para vermek yerine gebe düve hayvan vereceklerini belirterek, ayrıca 50 bin liraya kadar verilen kredi ile genç çiftçilerin işletmelerini büyütebileceklerini vurguladı.
Bakan Çelik’in verdiği bu bilgiden sonra, bugün de bakanlığın internet sayfasında uygulama tebliğinin ayrıntılarına yer verildi.
Başbakanlığa sunulan tebliğe göre genç çiftçilere kullandırılacak hibe kredisine ilişkin ayrıntılar şöyle:
1- Toplam nüfusun yaklaşık yüzde 28’i kırsal alanda yaşıyor. Bakanlığın çiftçi kayıt sistemine kayıtlı 18-40 yaş aralığındaki çiftçi sayısı 330 bin 412 kişi. Bu da Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı toplam çiftçi sayısının yüzde 13.46’sını oluşturuyor.
2- Bu program kapsamında genç çiftçilere 30 bin lira hibe desteği verilecek.
3- Program 3 yıl süre ile uygulanacak.
4- Hibe için kırsal alandaki 18-40 yaş arası gençler müracaat edecek.
5- Büyükbaş ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliği, arıcılık, kanatlı, ipekböceği yetiştiriciliği, meyvecilik, seracılık ile tıbbi ve aromatik bitki yetiştiriciliği konularına destek verilecek.
6- Büyükbaş ve küçükbaş canlı hayvanlar Tarımsal İşletmeler Genel Müdürlüğü(TİGEM) tarafından temin edilecek.
7- Bitkisel üretim projelerinde traktör ve bahçe traktörü hariç, proje ihtiyacı olan diğer makine
ve ekipmanlar destekleme kapsamına alındı.
8- Su ürünleri üretimi projeleri yüksek maliyetli olması ve ruhsat alma işlemlerinin uzun sürmesi nedeniyle bu dönem program dışı tutuldu.Ayrıca su ürünleri üretim projeleri bakanlığın IPARD (Avrupa Birliği) ve kırsal kalkınma yatırımlarını destekleme programı (genel bütçe) kapsamında daha yüksek bedellerle destekleniyor.
9- Kanatlı sektöründe ördek, kaz, hindi ve serbest tavuk yetiştiriciliği destekleme kapsamında.
10- Başvurular tebliğ yayınlandıktan sonra 30 gün sürecek. Ön başvuru elektronik ortamda alınacak, başvuru dosyaları il ve ilçe müdürlüklerine elden teslim edilmesi gerekiyor.
11- Genç çiftçilerin hiç bir şekilde proje hazırlama gideri olmayacak. Bakanlıkça hazırlanan örnek proje ve büyüklükleri tavsiye niteliğinde duyurulacak.
12- İl ve ilçeler arasındaki proje ve bütçe dağılımı Türkiye İstatistik Kurumu(TÜİK) verileri esas alınarak bilimsel kurallara göre yapılacak.
13- Ülke genelindeki tüm başvurular, değerlendirme ve uygulamalar yazılım sistemi üzerinden anlık olarak bakanlık merkezinden izlenebilecek.
14- Hibe sözleşmeleri ilçelerde imzalanacak.
15- Şehit yakınları, gaziler, engelli vatandaşlar ve kadınlara pozitif ayrımcılık uygulanacak.
16- Coğrafi işaret olan ürünler ile yerli gen kaynağı olan ürünler ön plana çıkarılacak. Bu şekilde hayvancılık bölgelerine öncelik verilecek.
17- İl/içe merkezlerine uzak köylerden başvuranlar avantajlı olacak.
18- Satın alma uygulamaları basit, kolay ve uygulanabilir olacak.
19- Hayvancılık projelerinde yetiştiricilerin kendi aralarındaki alım-satımlar kabul edilecek. Bu şekilde spekülatif fiyat hareketlerinin önüne geçilecek.
20- Projelerin 2 yıl süre ile izlenmesi ve takibi yapılacak.
Orman ve Su işleri Bakanı Veysel Eroğlu, İklim Değişikliğine bağlı olarak Türkiye de dahil Doğu Akdeniz ülkelerindeki 900 yılın kuraklık yaşanacağına dikkat çeken Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi’ne (NASA) tepki göstererek, “NASA da kim? Biz onlardan iyiyiz!” dedi.
Hürriyet’ten Nuray Babacan’ın haberine göre, Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) araştırmacıları, kısa süre önce, Türkiye, İsrail, Ürdün, Lübnan, Filistin, Kıbrıs ve Suriye’yi kapsayan Doğu Akdeniz bölgesinde 1998 yılında başlayan ve halen süren kuraklığın, son 9 asrın en kötü kuraklığı olduğunu açıkladı. TBMM’de bir grup gazeteciyle sohbetinde bu durumun sorulması üzerine, Eroğlu, NASA’nın çalışmalarını yetersiz bulduğunu belirterek şunları söyledi:
“Onlar bizden geri”
“NASA’nın meteorolojik hava tahminleri, bizim gerimizde, geçen yıl yaptıkları tahminleri tutmadı mesela. Bizim teknolojimiz onlardan ileri. NASA da kim oluyor? Onlar global ve kuşbakışı bakıyor iklim verilerine. Biz noktasal ve bölgesel tahminler yapıyoruz. Sadece Türkiye’ye değil, çevre ülkelere de bu hizmeti veriyoruz. Denizlerde kurduğumuz istasyonlarla bölgemizdeki en etkin tahminleri yapıyoruz. Onların uyduları varsa, bizim de Göktürk’ümüz var.”
Takip sistemi
Bakan Eroğlu, Türkiye’de meteoroloji faaliyetlerini 1450 sistem ile takip ettiklerini anlattı. Eroğlu, “Bunlar, 1237 adet otomatik meteoroloji gözlem istasyonu, 78 adet deniz otomatik meteoroloji gözlem istasyonu,72 adet havaalanı otomatik meteoroloji gözlem istasyonu, 10 adet yüksek atmosfer gözlem sistemi, 35 adet yıldırım tespit ve takip sistemi, 16 adet meteoroloji radarı, 2 adet deniz radarından oluşmaktadır” dedi.
Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ) Panama’da kayıtlı bir hukuk firmasının 40 yılı aşkın süredir tuttuğu kayıtlara ve belgelere ulaştı. Kuruluş, kamuoyuna ifşa edilen belgeleri, vergi cennetlerine bugüne kadar indirilmiş en büyük darbe olarak görüyor.
İngiltere’de yayınlanan Guardian gazetesi, belgelerle ilgili bilinmesi gereken 7 önemli noktayı derledi:
Mossack Fonseca’nın ticari sicili Panama’da bulunuyor. Ancak şirket uluslararası ölçekte faaliyet gösteriyor.
Mossack Fonseca nedir?
Mossack Fonseca bir hukuk firması. Şirketin verdiği hizmetler arasında offshore şirketlere (vergi muafiyetinin olduğu ülkelerde kurulan şirketler) hukuki danışmanlık vermek bulunuyor. Mosscak Fonseca, offshore şirketlere verdiği hizmeti yıllık olarak faturalandırıyor. Şirket aynı zamanda varlık yönetimi de yapıyor.
Şirket nerede?
Mossack Fonseca’nın ticari sicili Panama’da. Ancak şirket operasyonları küresel düzeyde. Mossack Fonseca’nın internet sitesinde 42 ülkede toplam 600 kişilik bir ekibin bulunduğu ifade ediliyor. Ayrıca dünyanın farklı yerlerinde satış yetkilileri de (franchise) bulunuyor. Şirket İsviçre, Kıbrıs ve Virgin Adaları gibi ‘vergi cenneti’ olarak bilinen ülkelerde yoğun faaliyet gösteriyor.
Ne kadar büyük?
Mossack Fonseca, offshore şirketlere hukuki danışmanlık hizmeti sunan en büyük dördüncü şirket. Bugüne kadar 300 binden fazla şirketi farklı düzeylerde temsil etmiş durumda. Temsil edilen şirketlerin yarısından fazlasıysa vergi cenneti olarak nitelenen ülkelerde kayıtlı şirketler.
Ne kadar belge sızdırıldı?
ICIJ araştırması bugüne kadar gerçekleşen en büyük doküman sızıntısı olarak kabul ediliyor. 2010’daki WikiLeaks ve 2013’teki Edward Snowden sızıntılarından daha büyük bir belge sızıntısı yaşandı. Toplamda 11,5 milyon Mossack Fonseca dokümanı sızdırıldı. Dosyaların toplam boyutu 2,6 terabayt idi.
Offshore şirketleri kullananlar sahtekar mıdır?
Hayır, offshore şirketleri ve yapılanmaları kullanmak uluslararası hukuku ihlal anlamına gelmiyor. Birçok ülkede işadamları yönetilen kur rejimlerinden korunmak için paralarını offshore şirketlerde tutmayı tercih ediyor. Bazı işadamları ise vasiyet planlamaları için offshore hizmetlerinden faydalanıyor.
Sahtekarlar offshore şirketlerini kullanır mı?
Evet, Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, offshore şirketler aracılığıyla vergiden kaçmanın yolsuzluk kapsamında değerlendirildiğini söylemiş vevergi cennetlerindeki gizlilikle mücadele ettiklerini ifade etmişti. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD) bünyesinde vergi cennetlerindeki gizliliğin ortadan kaldırılması ve bilgi paylaşımının artırılması adına da girişimlerde bulunuluyor.
Mossack Fonseca sızan belgeler için ne diyor?
Herhangi bir yasayı çiğnemediğini iddia eden şirket, “Hizmetlerimizin istismar edilmesi üzüntü vericidir” dedi.Şirketin kurulduğundan bu yana kara para aklamayla mücadele anlamında tüm yetkililerle işbirliği yaptığını belirten Mossack Fonseca yönetimi, aracıların yaptığı işlemler nedeniyle kendilerinin suçlanamayacağını da savunuyor.