Ana Sayfa Blog Sayfa 3456

Dünya’nın en büyük kömür şirketi iflas etti

Dünya’nın en büyük özel kömür şirketi olan Peabody Enerji (BTU’N), 14 Nisan 2016 tarihinde A.B.D. iflas korumaya başvuru yaparak iflas etti.

38

Son dönemde kömür fiyatlarındaki keskin düşüşler ile beraber Avustralya’da yaptığı yatırımların borç yükünden dolayı iflas eden Peabody’nin, mahkemeye verilen belgeye göre, pasif ve aktif varlıklarının toplamı 10 milyar ile 50 Milyar dolar arasında değişiyor.
Peabody’nin iflası enerji sektöründeki en büyük iflaslardan biri olarak görülüyor. Özellikle gelişmekte olan Çin ve Brezilya gibi pazarlarda kömür talebinin düşmesi en önemli nedenler arasında gösteriliyor.

Kömürün küresel tüketimi azalıyor

2015 yılında, Eylül ayına kadar kömür tüketiminin %2.3 ile %4.6 oranında, toplam 180 milyon ton düştüğünü gösteriyor, ki bu rakam aynı dönemde Dünya’nın en büyük ekonomilerinden olan Japonya’nın aynı dönemdeki tüketiminden 40 milyon ton daha fazla. Bloomberg’in de belirttiği gibi bu düşüş kömür piyasalarında “tarihteki en büyük düşüş”.

Küresel kömür talebinin yaklaşık yarısından sorumlu olan Çin’deki3 Ocak 2015 ile Ekim 2015 yılları arasında Çin’in kömür talebi, Ocak 2014-Ekim2014 tarihleri arasındaki tüketimi göre yüzde 30 azalarak, 242.95 milyon metrik tondan, 170.31 milyon tona düştü.

Son 4 aydaki ikinci büyük iflas

Ocak ayında A.B.D’nin ikinci en büyük kömür şirketi Arch Coal kömür talebindeki azalma ve artan çevresel düzenlemelerden dolayı iflas ilan etmişti. Arch Coal ile beraber, 2012’den beri ABD’de iflasını ilan eden kömür şirketi sayısı 49’a ulaşmıştı.

 

(Yeşil Gazete)

Rıza Sarraf ve ben – Kıvanç Ersoy

Kıvanç Ersoy’un bu yazısı Birgün gazetesinden alındı

Rıza Sarraf 1983 doğumluymuş, bense 1980.

Bugünlerde ikimiz de dünyanın bir yerlerinde tutukluyuz. Herhalde başka da ortak bir noktamız bulunamaz.

Ben 36 senelik ömrümün 23 senesini ögrencilikle geçirdim. Cahit Arf’ın kurduğu mezun olmaktan onur duydugum ODTÜ Matematik Bölümü’nü bitirip, yüksek lisans ve doktoramı yaptım. İşim araştırmak, öğrenmek ve öğretmektir; bilimdir.

Benim bilimle, öğrenmeyle geçen yıllarımda Rıza Sarraf’ın neler yaptığını medyadan okuyoruz. Şurası kesin ki zengin olmuş. Ne şekilde olduğunu yine medyadan gördük, öğrendik. Maşallah malı mülkü bizim gibilerin çenesini yoracak cinsten. Benim 14 yıllık devlet memuru olarak, 14 yılda aldığım tüm maaşı toplasan alınamayacak bir saati o hediye verebiliyor birine. Benim ise fazla bir şeyim yok. Bir devlet üniversitesinde doçentim, kadrolu bir işim, az buçuk maaşım, sağ olsun babamın aldığı 2000 model Peugeot marka bir de arabam var. Malk mülk olarak birikmiş bir şeyim de yok. Paranın çoğuna hiç tamah, etmedim hayatta, daha fazlasında da gözüm yok.

Asıl zenginliği başka bir yerde bulmuşum. Arkamdan “dürüsttür” demeyen ne dostum var ne de düşmanım. Cezaevine girdiğimden beri yolumu gözleyen ama dimdik duran bir ailem, beni iş için yurtdışına gitti sanan 5 yaşında bir oğlum var. Suçsuz olduğumu bilen milyonlar var.

Rıza Sarraf için “dürüsttür” diyecek kaç kişi vardır bilemem. Elbet onu da sevenler, yolunu gözleyenler vardır. Ona suçsuz diyen kaç kişi vardır bilmem. Diğer yandan ona “hayırsever işadamı” denirken bana ve benim gibi barış istediği için imza atan meslektaşlarıma neler denmedi ki. “Aydın müsveddeleri, sözde akademisyenler, karanlıksınız karanlık!”

Rıza Sarraf Türkiye’de tutuklanmadı, “öyle bir şey olsa önüne yatacak olan” bakanlar bile vardı. Ben, her gün evinde ya da işinde bulunabilecek bir akademisyen “kaçma şüphesiyle” tutuklandım. Ben de Amerika’da tutuklanmazdım. Ders verebilirdim, konferansa katılabilirdim, araştırma yapmaya gidebilirdim ama tutuklanmazdım. Rıza Sarraf orada tutuklandı.

Herhalde ikimiz de benzer hücrelerde kalıyoruzdur. Cezaevleri mahrumiyet alanlarıdır, çoğu birbirine benzer. Beni destekleyen meslektaşlarım hapishane kapısında açık dersler yapıyormuş. Öğrencilerim derslerde beni anıyormuş. Hâlâ “uslanmayan” arkadaşlarım benim için imza topluyormuş. Sağ olsunlar.

Onun böyle bir destekten yoksun olduğu açık. Herhalde kimse o tutuklanmasın diye imza vermez. Senin yerinde olmak istemezdim Rıza Sarraf. Hapis, tecrit hepsi çekilir çekilir de, senin yerinde olmak çekilecek şey değil.

kıvanç ersoyKıvanç Ersoy -* Tutuklu akademisyen (Silivri Kapalı Cezaevi C Blok No 6)

Avrupa Birliği Türkiye raporu onaylandı, Türkiye beğenmedi

avrupa parlamentosuAvrupa Parlamentosu Genel Kurulu, basın özgürlüğü, kadın hakları, yargı bağımsızlığı, göçmen krizi gibi başlıklarda eleştiriler içeren Türkiye Raporu’nu oy çokluğuyla onayladı.

Parlamento’nun Türkiye raportörü Hollandalı üye Kati Piri tarafından hazırlanan raporun maddeleri Genel Kurul’da tek tek oylandı ve raporun tamamı 133’e karşı 375 oy ile kabul edildi.

Ancak Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır, bugüne kadarki en sert Avrupa Parlamentosu raporlarından birisi olarak kabul edilen raporu ‘yok hükmünde’ sayacaklarını ve iade edeceklerini ifade etti.

Avusturya ziyareti sırasında basının sorularını yanıtlayan Bozkır, raporun iade gerekçesinin ise ‘Ermeni iddialarının tanınması talebi’ olduğunu söyledi.

AP, raporun yazımında 15 Nisan 2015’te ‘Ermeni soykırımı’nın parlamento tarafından kabul edilmesinin de dikkate alındığını ifade ediyor.

Ancak rapor içerisinde 1915 olaylarıyla ilgili herhangi bir yorumda bulunmuyor ve sadece Ermenistan – Türkiye ilişkilerinin iyileştirilmesi gerektiği çağrısı yapılıyor.

Rapor beş ana başlıktan oluşuyor:

  • Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkileri
  • Hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan hakları ve temel hak ve özgürlükler
  • Barış süreci ve Türkiye’nin güneydoğusundaki durum
  • AB ve Türkiye’nin sığınmacı ve göçmen krizindeki işbirliği
  • Kıbrıs konusu

Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Kati Piri, “Reformlar sadece hız kesmedi, bazı alanlarda geriye gitti” diyor.

Raporda değinilen konulardan biri de Avrupa Birliği’nin (AB) İlerleme Raporu’nu açıklamayı 1 Kasım 2015’teki genel seçimlerden sonraya bırakması.

Bu kararın, AB’nin göçmen krizi anlaşmasına karşılık olarak temel hak ve özgürlüklere ilişkin ihlalleri görmezden gelmeyi tercih ettiği yönünde bir algı yarattığı belirtiliyor.

Türkiye ve AB’nin stratejik ortaklar olduğu vurgulanan raporda, AB’nin ve Türkiye’nin bir önceki müzakerelerde izlenen yolları gözden geçirerek, iki taraf arasındaki ilişkilerin ve işbirliğinin geliştirilmesinin önemi vurgulandı.

İfade özgürlüğü eleştirisi

Raporun genel kurulda kabul edilmesinden sonra bir basın açıklaması yapan raportör Piri, “Türkiye’de ifade özgürlüğü ve yargının bağımsızlığı gibi bazı önemli alanlardaki reformların hızı genel olarak yavaşlamakla kalmadı, bu alanlarda bir gerilemede de oldu, ki bu özellikle kaygı verici bir durum” dedi.

Piri, raporda ayrıca “Türkiye’nin güneydoğusunda neredeyse 400 bin insanın evlerini terk etmesine neden olan şiddetin tırmanmasından da kaygılı olduğumuzu ifade ediyoruz” dedi.

Rapora göre, Avrupalı parlamenterler, Zaman gazetesine ‘yasadışı bir şekilde el konmasını’ eleştirirken özellikle son iki yılda ifade özgürlüğünün pek çok ortamda gerilediğine dikkat çekti.

Gazeteciler Can Dündar ve Erdem Gül’ün yargılanma sürecini de değinilen raporda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iki gazetecinin yargılanmaya devam etmesi gerektiğiyle ilgili yorumlarını eleştirilirken, Türkiye’nin Suriye’ye silah gönderdiği yönündeki iddiaların da araştırılması gerektiği belirtildi.

Parlamenterler ayrıca tutuklu gazetecilerin serbest bırakılması çağrısında bulundu.

Güneydoğuda ateşkes çağrısı

Avrupa Parlamentosu, barış sürecinin yeniden başlaması için Türkiye hükümetinin inisiyatifi eline alması gerektiğini söylüyor ve PKK’ya da silah bırakma çağrısı yapıyor.

Kabul edilen raporda, Türkiye’nin güneydoğunda yaşanan çatışmaların bir an önce son bulması ve barış sürecinin yeniden başlaması çağrısı yapılırken Türkiye hükümetinin müzakerelere başlatma sorumluluğunu üstlenmesi gerektiği de raporda yer alan çağrılar arasında.

Rapor, AB’nin terörist gruplar listesinde yer alan PKK’ya da silah bırakma çağrısı yapyor ve “Terörist yöntemleri terk etmeli, beklentilerini dile getirmek için barışçıl ve yasal araçları kullanmalıdırlar” deniyor.

Barış İçin Akademisyenlere destek

AP, binden fazla akademisyene yönelik sindirme ve yargılamalardan büyük üzüntü duyulduğu belirtirken, insan hakları savunucusu avukat Tahir Elçi’nin Kasım ayında öldürülmesiyle ilgili sorumluların yargı önüne çıkarılması talebini dile getirdi.

Göçmen krizi

AB ve Türkiye arasında imzalanan göçmen anlaşması yürürlüğe girmiş ve 4 Nisan’da ilk göçmenler Yunanistan’dan Türkiye’ye iade edilmişti.

AP’nin raporunun önemli ve geniş başlıklarından birini de göçmen krizi ve AB ile Türkiye arasında varılan işbirliği anlaşması oluşturuyor. Eleştirilerin yerini olumlu ifadelerin ve tavsiyelerin aldığı bu bölümde Suriyelilere çalışma izni verilmesi yönünde atılan adımlar, Suriyeli mülteciler için sağlanan 3 milyar Euronun etkili ve doğrudan fayda hedeflenerek kullanılmasının önemi vurgulanıyor

 

Kaynak: BBC Türkçe

Alsancak çimenlerinde göz göze buluşma: “İnsan insana bağlarımız nereye gitti?”

Ruhu Bohçada Gezen‘in facebook sayfasından bir davet, “İzmir’in Ruhu Bohçada Gezenleri! Bugün Alsancak çimenlerde buluşuyoruz haberiniz var değil mi?

28

Ve davet şu şekilde devam ediyor, “Ben birkaç arkadaşımla saat 16:00 itibariyle orada olacağım. Önce böyle güzel bir davetimiz olacak; Sonrasında çimenlere yayılmaca, çekirdek çitleyip sohbet etmece. Sonra ben duymadım, bilmiyordum olmasın!

Tüm davetlerimde olduğu gibi unutmadan;  “Aman Hülya ben şimdi kimseyi tanımıyorum, arkadaşımı da ikna edemedim, yalnız gelsem utanır sıkılır mıyım?” diyen varsa önerim belli. Çimenlere gel, beni bul, adını madını söylemeyi geç, doğrudan sarılabilirsin. Ortamda birini tanıyor gibi hissedene kadar sarılabilirsin. Sonra da diğerleriyle birlikte tanışırız. Hadi gel!

12 Nisan tarihinde yapılan bu davete katılanlar için bir de youtube videosu paylaşılmış.

Ellerinde “Where has human connection gone?” yani, “İnsani temas halimiz nereye kayboldu?” sorusu ve “Share one minute of eye contact to find out” yani, “Öğrenmek istersen göz teması kurmaya bir dakikanı ayır” yazılı pankartlar taşıyan dünyanın dört bucağından bir grup insan oturuyorlar nerede iseler oraya ve karşılarına oturup kendi gözlerinin içine bir süre bakacak diğer insanları bekliyorlar. Dünya çapında bir deneyim için 156 şehirde 100 bin insan bilgisi akıyor videodan. Gözlerinin içine bakan birbirine tamamen yabancı insanların yaşadıkları dökülüyor peşisıra ekrana. Karşısındakinin gözünde kendi içini gören, kendi içini gördükçe karşısındakine de açılan 100 bin insan. Ve kahkahasını tutamayanlar, gözlerinden yaş süzülenler, birbirine sarılanlar. İnsan olmanın ayırdına göz göze baktıkları her saniye bir parça daha varanlar.

29

Devrisi gün Ruhu Bohçada Gezen’imiz Hülya Tosun, “çimenlerde buluşmanın” ayrıntılarını da paylaşıyor.

31

Aynı daveti bu kez Türkçe hazırladığı kartonlar ile Alsancak çimenlere gelenlere yineliyor Hülya. Bu çağrısına icabet eden bir grup ile çimenlere oturup bakmaya başlıyorlar birbirlerinin gözlerinin taa içine. Dünyada olandan farklısı olmuyor Alsancak’ta da; kahkahasını tutamayanlar, gözlerinden yaş süzülenler, birbirlerine sarılanlar.

33

Hülya’ya o günü, bu “kutlu” buluşmayı soruyoruz Yeşil Gazete okurları ile de paylaşmak için;

32

“Birkaç arkadaş ortada dolaşan videodan çok etkilenmiştik ve yapalım demiştik. Bu hafta İzmirde denk gelince de birbirimize yaptık. Etkinliğin öncesinde ve sonrasında daha çok insana ulaşsın diye Ruhu Bohçada Gezen’de paylaştım. Buluşmaya benim dışımda Sezin İlbasmış, Doğukan Sarıkaya ve Argın Kubin katıldı” şeklinde yanıtlıyor.

Haberimizi gene Ruhu Bohçada Gezen’in “Göz göze temas”ı aktardığı paylaşımla nihayetlendirelim;

İnsan insana bağlarımız nereye gitti?
Bulmak için, bir dakika göz göze bakmaya var mısın?

30
Gazetemizin de yazarları arasında bulunan Ruhu Bohçada Gezen Hülya Tosun bu fotoğrafta sağ tarafta oturan kişinin ta kendisi

Dünyanın her tarafında yapılan bir eylem. Videosunu ilk izlediğimde ağlamıştım. Sonraki her izleyişimde yine ağladım.
Biz de yapsak ya dememizin üstünden neredeyse bir yıl geçti. Ya aynı zamanda aynı şehirde olamadık, ya yağmur yağdı, ya çekindik azıcık…

İzmir’e kısmetmiş. Çimenlere oturduk, çağrımızı yaptık. Birbirinden farklı tepkiler aldık. “Ben varım” deyip, oturmadan geçenler, “süpersiniz”i derken duraklamayanlar, “ee ne olcak ki şimdi ” diyenler..
“Ne olacak biz de bilmiyoruz” dedik. “Birlikte keşfetmeye var mısın?”

Bir kadının gözleri var şimdi aklımda. Gönülden taşanlar göz pınarlarına dolunca sık sık gözlerini kaçırdı ama gitmedi… Tekrar tekrar geri döndü gözlerimizin buluştuğu o güvenli alana.

Hiç konuşmadık. Yine de taa derinlere bir yerlere dokundu varlığı, paylaşımı, şefkati, dokunuşu…
Gözümün içine bakan, bağ kurmamız için o adımı atan ve yalnız olmadığımı hatırlatan herkese şükranla…

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

 

ABD’den Türkiye’ye sert insan hakları eleştirisi

Türkiye-ABDAmerikan Dışişleri Bakanlığı’nın 2015 yılına dair insan hakları raporunda Türkiye’ye sert eleştiriler yöneltiliyor. Deutsche Welle’nin haberine göre 199 ülkedeki hükümetlerin insan hakları alanındaki uygulamalarını mercek altına alan raporda Türkiye, Malezya ve Tacikistan, kapsamı geniş tutulmuş terörle mücadele ya da milli güvenlik yasaları yoluyla siyasi muhaliflere baskı uygulamak ve ifade özgürlüğünü baskı altına almakla eleştiriliyor.

Raporun Türkiye ile ilgili bölümünde 2015 yılında insan hakları alanında gözlemlenen en önemli sorunlar; ifade özgürlüğüne hükümet müdahalesi, yargıda zayıf idare ve cezasızlık, sivillerin yeterince korunmaması olarak sıralanıyor. Ayrıca cezaevlerinde standartların altında kalan koşullar ve aşırı yığılma ile Suriyeli sığınmacılara sosyal destek mekanizmalarının yetersizliği, kadınlara yönelik şiddet ve çocuk evliliklerine de dikkat çekiliyor.

Üst düzey hükümet yetkililerinin söylemi

Hükümetin kadınlar ve çocuklar ile etnik ve dini azınlık mensupları ve eşcinsellere kötü muamele, suistimal, ayrımcılık ve şiddete karşı etkin koruma sağlayamadığı eleştirisi de yer alıyor. Ayrıca ‘üst düzey hükümet yetkililerinin özellikle ‘kutuplaştırıcı‘ seçim kampanyaları döneminde eşcinsel, Ermeni, Alevi karşıtı, antisemit söylemler kullandığı‘ kaydediliyor.

İfade özgürlüğüne hükümet müdahalesi bölümünde yasalardaki çeşitli düzenlemelerin hükümete ifade özgürlüğünü, basın ve interneti kısıtlama imkanı verdiği ve medya üzerinde hükümet baskısının sürdüğü belirtiliyor. Baskı altında otosansürün yaygınlaştığına dikkat çekilen raporda ‘Gülen hareketi ve bazı liberal medya kuruluşlarına akreditasyon verilmediği, ayrıca Kürt diline ve Güneydoğu’daki muhalif medya kuruluşlarına yönelik baskı nedeniyle bölgedeki halkın bilgiye erişiminin kısıtlandığı‘ da belirtiliyor.

Raporun Türkiye ile ilgili bölümünde hükümet baskı stratejisi izleyerek ülkedeki demokratik tartışma ortamını bastırmakla eleştiriliyor. Hükümetin ayrıca terörle mücadele yasalarını siyasi muhalefeti ve araştırmacı gazeteciliği bastırmak için kullandığı ve hukukla bağdaşmayan siyasi motivasyonlu soruşturmalar ve mahkeme kararlarına başvurduğu ifadesi yer alıyor.

Kaynak: Deutsche Welle

Mersin Üniversiteli üç akademisyen “işe iade temennisi” ile uğurlandı

Mersin Üniversitesi akademisyen, personel ve öğrencileri sözleşmesi yenilenmeyip işten atılan üç akademisyeni geri dönmeleri temennisiyle uğurladı. Akademisyenler barış taleplerinin arkasında olduğunu belirtti.

(soldan sağa) Deniz Altınay, Esin Gülsen ve Bermal Aydın
(soldan sağa) Deniz Altınay, Esin Gülsen ve Bermal Aydın

Mersin Üniversitesi Rektörlüğü, “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde araştırma görevlisi Esin Gülsen, İletişim Fakültesi’nde görevli uzman Deniz Altınay ve uzman Bermal Aydın’ın sözleşmelerini yenilemeyerek işlerine son verdi.

İşten çıkarılan Galip Deniz Altınay, Bermal Aydın ve Esin Gülsen işten çıkarıldıklarını, öğrencilerin destek için Çiftlikköy kampüsünde düzenlediği dayanışma yemeğinde açıkladı. Çok sayıda öğrenci ve akademisyenin katıldığı yemekte akademisyenler için imza standı açılırken, öğrenciler “Barış, özgürlük, hak, direniş, özerklik, demokrasi” yazılı tişörtler giyindi.

Dayanışma yemeğinde konuşan Prof. Dr. Mustafa Kalay, meselenin sadece bir metne imza atmak olmadığını, asıl meselenin iktidara muhalif olan akademisyenleri susturma meselesi olduğuna dikkat çekerek, “Eğer bu ülkede hukukun bir kırıntısı dahi varsa akademisyen arkadaşlarımın tekrar görevlerine dönmeleri gerekir” dedi.

Üç akademisyenin görev süresi 14 Nisan’da doldu. Meslektaşları, idari personel ve öğrenciler düzenledikleri dayanışma yemeğinde işe iade edilmeleri talepleriyle üç akademisyeni uğurladı.

“Barış talebimizin arkasındayız”

Esin Gülsen, Deniz Altınay ve Bermal Aydın’ın işteki son günlerinde dayanışma yemeği düzenlendi. Üniversite yemekhanesinde dayanışma yemeğinde buluşan personel, işlerine iade edilmeleri temennisi ile akademisyenleri uğurladı.

27

Uğurlamada söz alan arkadaşları, barış taleplerinin arkasında olduklarını belirterek işten çıkarmalara sessiz kalan, bu süreçteki hukuksuz idari uygulamaların gerçekleşmesine ortak olan diğer akademisyenlerin sorumluluklarını vurguladı.

Deniz Altınay “Barış talebimizin arkasındayız. Biz sadece işimizi kaybettik” dedi.

“Bu durum, süreçte hayatlarını kaybeden, evlerinden olan, hayatları dağılan diğer insanların yaşadıklarının yanında hiç bir şey. Üniversitede veya dışarda, idari mahkeme sonrası işe dönelim ya da dönemeyelim, barış mücadelesini sürdüreceğiz. Bundan önemli hiçbir şey yok ve bunu başaracağız.”

Akademisyen Bermal Aydın, “Geri döneceğiz, umutluyuz. Çünkü hukuki olarak durum çok açık. Ama dönemezsek bu, hukuk ve adaletteki aşınmanın kalıcılaştığı anlamına gelecek” diye konuştu

Esin Gülsen ise barış ve hukuk mücadelesini sürdüreceklerini belirterek, “Bizim verdiğimiz mücadele sadece ölümlerin son bulması içindi” diyerek, mücadeleye sonuna kadar devam edeceklerini söyledi.

 

(Bianet, Kilikya)

İklim savunucularını nasıl savunmalı?    

350.org‘dan May Boeve tarafından Thomson Reuters Foundation News‘te yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Zeynep Şen‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Katledilen çevresel adalet aktivisti Berta Caceres için Honduras, Tegucigalpa'da gerçekleştirilen adalet yürüyüşünde Honduras bayrağı taşıyan bir yerli. 17.03.2016 Görsel: REUTERS/Jorge Cabrera
Katledilen çevresel adalet aktivisti Berta Caceres için Honduras, Tegucigalpa’da gerçekleştirilen adalet yürüyüşünde Honduras bayrağı taşıyan bir yerli. 17.03.2016 Görsel: REUTERS/Jorge Cabrera

Dün Bangladeş’te bir kömür santralini protesto eden çevreci aktivistin trajik ölümüyle ilgili haberler madencilik endüstrisi ile iklim değişikliğinin sonuçlarına karşı duran barışçıl aktivistlere karşı yapılan şiddetli saldırıların son halkasını oluşturuyor.

Cuma günkü kurbanlar Filipinler’de iklim değişikliği ve aşırı kuraklığa karşı yardım isteyen çiftçilerdi. Iki hafta önce ise Güney Afrika’dan maden karşıtı bir aktivist Sikhosiphi ‘Bazooka’ Rhadebe ve bir ay önce ise Honduras’ta Berta Cáceres infaz edilmişti. Berta Cáceres’in arkasından çevreci ve yerlilerin haklarını savunan COPINH grubunun bir başka üyesi olan Nelson Garcia öldürüldü. Iki aktivist de yerli halkları hidroelektrik projeleri ve geniş çaplı ağaç kesimleri gibi büyük endüstrilerin işgalinden korumaya çalışıyordu.

Geçtiğimiz yıl içerisinde iklim hareketi sürekli olarak güçlendi ve artık çevre için yıkıcı sonuçları olan enerji sektörü için ciddi bir tehdit teşkil ediyor, ancak bu direniş aşırı şiddet ile karşılık buluyor. Protestoları susturmak için şiddete başvurulduğunda demokrasi tehdit altına giriyor. Ancak onlara ayniyle karşılık vermeyeceğiz; bizim amacımız sayımızı artırmaya devam ederek küresel birleşik bir hareket olarak güçlü bir şekilde durmak.

Bunu başarmak için savunucuları savunmaya devam ederek onların yaptıklarına yenilerini eklemek ve dayanışma içinde kalarak bu savunucuların başarılarını onurlandırmak zorundayız. Birleşerek ve her zamankinden daha çok barışçıl eylemlerde bulunarak şiddetli baskıları gözardı etmediğimiz mesajını veriyoruz. Tehditler hareketimizi durduramaz.

İnsanların evde kalarak ve düşüncelerini daha az ifade ederek daha güvende hissetmelerini anlayabiliyoruz. Ancak sayımız arttıkça daha da güvende olacağız. Topyekun seferberlik ile yaygın eylemler dünya üzerinde görmek istediğimiz değişimi yaratma yollarımız. Protesto daha da riskli hale geldikçe nerede ve nasıl olursa olsun sesimizi yükseltmeye devam etmeliyiz (ister sokaklarda olsun isterse sayıları artmakta olan dünyanın dört bir yanından savunucuların karşılaştığı tehditlere maruz kalalım).

Eylemler arkadaşlarımız ve dünyanın diğer bölgelerindeki destekçilerimiz için riskli olduğunda güvenli yerlerdeki kişilerin seslerini daha da yükseltmesi gerekiyor.

Savunucuları savunmak için bir araya gelen birçok hareket ve örgütten ilham alıyor ve iklim hareketi ile insan hakları ve sosyal adaleti koruma hareketlerinin birbirine bağlanması arasında büyük bir potansiyel olduğunu biliyoruz. Her iki taraftan da karşılaştığımız tehditler temelde birbirine bağlanıyor; iklim değişikliğinde en çok etkilenenlerin temel insan hakları korunmadan yalnızca iklim adaleti için savaşamayız.

Felaket seviyesine gelen iklim değişikliği ile mücadele, insan hakları ve sosyal adalet için yapılan savaş ile aynıdır. Aşırı hava olaylarının yıkıcı etkileri herkese dokunacak ve salgın hastalıklar riski ile gıda kıtlığını artıracaktır. Eğer bu savaşta başarılı olursak nedeni fosil yakıtları yerlerinden çıkarmayışımız olacaktır.

Dünyanın dört bir yanından sunulan binlerce projeye (kömür talebinde son zamanlarda yaşanan düşüşe rağmen şu an 2400’den fazla kömür santrali inşa edilmekte veya inşası planlanmaktadır.) rağmen hareketimizi devam ettiriyoruz. Söz konusu projelerin çoğu protestolara sıkı kısıtlamaların yapıldığı yerlerde devam ediyor ve hem Küresel Güney hem de Küresel Kuzey’de şiddetli baskıların hedefi olan insanlar genelde toplumun en marjinal grupları oluyor.

Ancak gidişat artık değişiyor. Geçen sene fosil yakıtlara karşı birçok zafer kazandık. “Kayaçı-aktivist”lerin yaratıcı bir şekilde suyun üzerindeki petrol kulelerini engellemeleri üzerine Shell, kutupları sondajlama izni başvurusunu geri çekmişti. Başkan Obama ise Keystone XL boru hattını veto etti. Breziya’da beş eyalet, hidrolik kırılma işlemlerine moratoryum kararı aldı. Geçtiğimiz yıl eklenen yeni enerji kapasitesinin %90’ını yenilebilir enerji oluşturmuştur.

Ancak, gerekli olan ekonomik ve altyapısal dönüşüm (fosil yakıtlardan %100 yenilebilir enerjiye geçiş) statükodan fayda sağlayan güçlerin karşı çıkmasına tanık olacaktır. Neticede fosil yakıt endüstrisi şimdiye dek görülen en kârlı ve aynı zamanda bizim gibi hareketlerle mücadele etme bağışıklığı olan sektörlerden biridir.

Düşmanlarımızın çetin olduğunu biliyoruz, ancak biz de öyleyiz. Hindistan’da, kömür endüstrisinin büyümesine ve hükümetin aktivist eylemlerini gitgide daha fazla kısıtlamasına rağmen %100 yenilenebilir enerji hareketi güçlü bir şekilde devam etmektedir.

Filipinler’de geçen sonbahar iklim adaleti için mücadelede gerçekleştirilen 40 günlük İklim Yürüyüşü’ne katılan binlerce insan Manila’dan Tacloban şehrine 875 km yürüyerek iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerine dikkat çekti.

Güney Afrika’da, Johannesburg’daki topluluk üyeleri kömürün değil yenilenebilir enerjinin güvenilir elektrik kaynağı olmasını istiyor.

Sonuç olarak yakın zamanda yaşanan korkutma ve gözdağına cevabımız artan eylemlerimizdir. Mayıs ayında çok sayıdaki ortağımızla birlikte küresel çapta mobilize olacağız ve fosil yakıtları yerin altında tutmak için “Break Free” projesini gerçekleştireceğiz. Şiddetten ve maden endüstrisinin yıkımından azat olmak her zamankinden daha acil bir ihtiyaç, ancak özellikle hareketin zor olduğu yerlerde harekete geçeceğiz.

Bu eylemlerde bize katılabilecek durumda olanların katılmasını umuyor, katılamayacakları ise uzaktan destek olmaya davet ediyoruz; zira küresel, görünür ve yüksek sesli bir dayanışma muhalif tavrımızı şiddet ile susturmaya çalışanlara karşı en iyi savunmamızdır.

May Boeve, iklim değişikliği taban örgütü 350.org örgütünün yönetici müdürü.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: May Boeve

Yeşil Gazete için çeviri: Zeynep Şen

(Yeşil Gazete, NewsTrust)

 

 

 

Yeşil Gazete, Slow Olive için Cunda’da

Dünyanın tüm zeytin coğrafyalarını toplantı, panel ve sunumlarla yakınlaştırmayı, ortak sorunlara çözüm için uluslararası köprüler kurmayı hedefleyen ilk Slow Olive, Balıkesir Ayvalık’ın Cunda adasında bugün başladı.

20

Programın ilk günü Cunda Adası Kültür Merkezi’nde gerçekleşen açılış konuşmaları tüm gün devam edecek.

Yeşil Gazete olarak Slow Olive’ı takip etmek üzere biz de dört gün süresince Cunda’dan size bilgi vermeye devam edeceğiz.

21
Foto: Ayşe Bereket

Şu anda İklim için kampanyasından Ömer Madra konuşuyor. Madra’nın ardından programa göre Ölmez Ağacın Peşinde kitabının da yazarı Artun Ünsal, Slow Food Biyoçeşitlilik Vakfı Başkanı Piero Sardo ve Slow Food Yönetim Kurulu’ndan Ursula Hudson‘ı dinleyeceğiz.

Slow Olive programına bu link üzerinden erişim mümkün.

 

(Yeşil Gazete)

Yarın Tarlabaşı’nda ‘Sokak Hayvanları Temel Bakım ve İlkyardım Atölyesi’ var

Bombalara Karşı Sofralar, yarın (13 Nisan 2016 Çarşamba) Tarlabaşı’nda bulunan İnfial’de 20:30’da “Sokak Hayvanları Temel Bakım & İlkyardım Atölyesi” düzenliyor.

17

Her hafta aynı mekanda doğa talanına ve hayvan sömürüsüne karşı, yenebilir gıda artıklarını kullanarak sofra kuran Bombalara Karşı Sofralar ekibi, yemekleri pişirdikten sonra Galatasaray Lisesi önünde de sofra kuracak.

18

Bombalara Karşı Sofralar’ın yarına ilişkin açıklaması şu şekilde,

“Sokak hayvanları mahalle sakinleridir. Ve otomobillerle bir arada yaşamayı onlar seçmedi. Petshop’lardan dövüştürme kültürüne kadar pek çok keyfimizin mağduru olan, tüketim nesnesine indirgenen sokaktaki arkadaşlarımıza yönelik nefret söylemine itiraz ediyoruz!

Sokak hayvanlarıyla dayanışmayı yükseltmek için bu haftaki atölyede temel bakım ipuçlarını paylaşıyor ve veteriner öğrencisi arkadaşımızın desteğiyle acil durum becerilerimizi geliştiriyoruz. Değinilecek bazı durumlar: Yaralanmalar, kanamalar, bayılmalar, şok durumu, trafik kazası, oral ve deri altı ilaç uygulamaları, zehirlenmeler, boğulma, suni teneffüs, kalp masajı, basit bandaj…

Her Çarşamba otoriteler tarafından körüklenen yoksulluğa, savaşa, israfa, doğa talanına ve hayvan sömürüsüne karşı, yenebilir gıda artıklarını kullanarak sofra kuruyoruz. İsraftan kurtarılmış vegan yemeği paylaşırken bombasız, sınırsız, bayraksız, başkansız, baskısız, kafessiz dünya için umudu büyütelim.

Pişirme: 16.00 İnfial; Turan Caddesi 36/A Tarlabaşı
Sofra: 19.00 Galatasaray Lisesi önü; İstiklal Caddesi 86
Atölye: 20.30 İnfial; Turan Caddesi 36/A Tarlabaşı”

Ayrıntılı bilgi ve son dakika gelişmeleri için facebook etkinlik sayfasına göz atabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

2 nükleer santral planı aktif ama, radyoaktif temizlikten bihaber Türkiye !

Türkiye,  1955 yılında imzaladığı Barış için Atom anlaşmasından beri nükleer santral planlarını hazırda tutan ancak başından 4 ihale deneyimi geçmiş olsa da  nükleer santrali bulunmayan fakat, İkitelli’de kanser tedavisinde kullanılan radyoterapi cihazının “hurda” diye atılmasıyla “Dünyanın en önemli 20 radyoaktif kazası” listesine girebilmiş bir ülke. Yine de nükleer santral kurulması konusunda iddialı, nitekim 2010 yılında ilk defa Rusya ile imzalayarak tanıştığı  “uluslararası anlaşma” ile bu niyetine devam ediyor, ulusüstü olmasından mütevellit hiçbir yasal engel tanımayan bu anlaşmanın bir benzerini de 2013 yılında Sinop’ta ikinci bir nükleer santral kurulması için Japonya ile imzaladı. Ancak nükleer girişimcilikte deha Türkiye herhangi bir nükleer hukuk  alt yapısına sahip değil ve aslında radyoaktif temizlikten bile bi haber!

Şimdi size Gaziemir’in sadece adının bende yaptığı bir çağrışımla, gazi olması farz ya da emir kabul edilen insanlarının, sürüklendiği, son iki yılda yetkililerin duyarsızlığıyla zirve yapan 80 yıllık bir süreçten bahsedeceğim.

14

Hikaye 1940 yılından beri İzmir/Gaziemir’in Emrez mahallesinde 70 dönümlük arazi içinde  70 yıl faaliyet göstermiş olan Aslan Avcı kurşun fabrikasının arkasında bıraktığı radyoaktif atıklara temellenir,  bu atıkların da çevre halkı üzerinde 7’den 70’e iz bırakmasıyla serpilir, gelişir. 2007 yılında yapılan araştırmalar neticesinde fabrika bahçesine radyasyonlu atıkların gömülü olduğu tespit edilir. Sözkonusu atıklar Türkiye’ye yasal girişi olmayan nükleer çubukların eritilmesiyle oluşan nükleer atıklardır. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK) araştırma yaparak, alanda “radyasyon kaynağı” bulunduğunu ve bu kaynağın Europium-152 olduğunu açıklar.  2007 yılında şikayetler üzerine tespit edilen fabrikanın bahçesinden çıkan duman ve çevre halkında görülen hastalıklar devam etmekteyken fabrika 2010 yılında terk edilerek İzmir’in Torbalı ilçesine taşınır. TAEK tarafından yapılan bildirimden tam 5 yıl sonra 2012 yılında Serkan Ocak‘ın Radikal’deki haberiyle nükleer skandalla ilgili altı boyunca herhangi bir önlem alınmadığı ortaya çıkar.

İlk dava 2014’te açılır

2014 yılının Mart ayında Gaziemir’de bahçesinde nükleer atık tespit edilen fabrikanın sorumluları hakkında “çevreyi kasten kirletmek” suçundan açılan dava açılır. Davanın yürütücülüğünü o dönemde Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi  ile EGEÇEP adına davaya müdahil olan ve sonrasında da her adımı takip edecek olan Av.Arif Ali Cangı yapar. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı,   radyoaktif atıkları toprağa gömdüğü ileri sürülen eski kurşun geri kazanım fabrikasına 5,7 milyon liralık ceza kesildiğini ve  bunun Türkiye’de verilmiş en yüksek çevre cezası olduğunu duyurur.

Öte yandan tesis içerisinde terk edilen cüruflar (saf olmayan metal) da çevre halkı için tehlike saçmaktadır, mahalleli, yağmur yağdığı zamanlarda kötü kokunun yayıldığını, kimyasallar nedeniyle toprakta patlamalar meydana geldiğini anlatır. Bu mahallede bulunan çocuklar radyasyon dolu alanda oyun oynamakta, hayvancılıkla uğraşan mahallelilerin hayvanları da alanda başı boş olarak dolaşmakta, kısaca hiçbir önlem alınmamaktadır.  Bu duruma tepki gösteren mahalle sakinleri, davanın müdahilleri yetkililere seslenerek yaşanan mağduriyetin bir an önce giderilmesini ve atıkların temizlenmesini  talep eder.

2014 yılında Turanlar A.Ş adında bir firma TAEK gözetiminde radyoaktif temizlikle görevlendirilir. Bu şirketin Genel Müdürü Serhat Emanet’in yaptığı açıklamalar  55 noktada TAEK / ÇNAEM Nükleer Atık Bölümü Başkanı Doç. Dr. Bektaş Karakelle ve ekibi tarafından sahanın taranarak ölçümlerin yapılacağı ve  2015 yıl sonuna kadar bu kimyasal kirliliğin temizlenmiş olacağı yönündedir. Ancak Turanlar A.Ş  ÇED başvurusu ve onayı  almadan gelişigüzel radyoaktif temizlik yapmaktadır, çevre sakinlerinin  ve davaya müdahil olanların itirazları  yine yükselir ve mahkeme tarafından 27.05.2014 tarihli ÇED Gerekli Değildir   kararı verilir.

Ne demek “ÇED gerekli değildir?”

Fabrika çevresindeki mahalle sakinleri, Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) ile Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, “ÇED gerekli değildir” kararın yürütmesinin durdurulması ve  iptali için dava açar. Yeni açılan davanın sonucunda, Gaziemir’de ortaya çıkan radyoaktif atıkların nükleer santral atığı olması, çevresel etki değerlendirmesi yapılmadan başlanacak çalışmanın çevre sağlığı ve canlı yaşamı için tehlike yaratması, ÇED’ siz işlemin sağlıklı çevrede yaşama hakkının yok saydığı ve ulusal mevzuata ve uluslararası sözleşmelere aykırı olduğu  gerekçeleriyle Mahkeme, “ÇED gerekli değildir” kararının iptaline hükmeder.

“Radyoaktif maddelerin ayrıştırılmasında ÇED bir gerekliliktir”

Gaziemir’de radyoaktivite içeren maddelerin ayrıştırılmasının seçme-eleme kriteri aranacak projeler arasında sayılmamış olmasınının da tehlikeli bir maddenin ayrıştırılması işleminin de  radyoaktif atıkların nihai bertarafı ” kapsamında olduğu ve ÇED Projesi gerektirdiği anlaşılır. Zira nükleer yakıtların yeniden işlenmesi, radyasyondan arınmış nükleer yakıtların veya sınır değerin üzerinde radyasyon içeren atıkların işlenmesi, radyasyonlu nükleer yakıtların nihai bertarafı gibi işlemler için de ÇED alınması gerekmektedir.

İzmir 2.İdare Mahkemesi de 26.05.2015  tarih ve 2015/85 Esas ve 2015/780 Karar sayılı kararının içeriğiyle özetle; “…Radyoaktif kirleticiler özellikle insan, hayvan ve bitki sağlığına olumsuz etkiler yaparak çevreyi ve ekolojik dengeyi bozan, canlılarda genetik değişikliklere yol açan, insan ve diğer canlılara zarar veren maddelerdir. Bu yüzden radyoaktivite içeren atıkların ayrıştırılması ve bertarafında mutlaka “ÇED yapılmalıdır” hükmüne varılır.

Gaziemir’in bugünü

Bugün ise Mahkemenin ÇED gereklidir kararına rağmen Turanlar A.Ş radyoaktif temizliği yine gelişigüzel yapıyor hatta aynı fabrikanın bahçesinde toprağın altına gömülü radyoaktif  atıkları 200 metre ileride bir noktada eledikten sonra kalanı ilk kazdığı yerin bir 50 metre ilerisinde bir başka noktaya gömüyor. Tüm bunlar çıplak gözle bile çitlerin arkasından izlenebilirken yapılan işlemlerdeki uygunsuzluğun üçüncü kişilerce farkedilmemesi için talimat aldığı düşünülen işçiler,  bu faaliyetlerini geceleri gerçekleştiriyor.

16 Kasım 2015 tarihinde de TAEK Başkanlığına  “Mahkeme kararına aykırı işlem ve eylemlere izin verilmemesini, Anayasanın 138.maddesi gereğince ayrıştırma ve bertaraf projesi için çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) sürecinin derhal başlatılması” nı talep eden bir dilekçe gönderilir,  eş zamanlı olarak da TAEK hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına dava açılır. İzmir Valiliği Çevre ve Şehircilik Müdürlüğüne de  mahkeme kararına aykırı işlem ve eylemlerin tutanak altına alınarak, ilgili mercilere iletilmesi için dilekçe verilir.  Ayrıca 1.dereceden  sorumlu T.C İzmir Valiliği ile ilgili makamlar olan T.C  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile TAEK’e  hitaben  bugün de aktif olan  Change.org  kampanyası başlatılarak Turanlar A.Ş’nin yapacağı radyoaktif temizlik prosesleri için ÇED alınması talebi bir kez de  yurttaş insiyatifiyle de dile getirilir.

Mahkeme kararı uygulanmıyor

Nihai aşamada ÇED alınması için mahkeme kararı bulunmasına rağmen mahkeme kararının uygulanması için başka güçlerin varlığına ihtiyaç duyulduğu aşikardır. Karşı karşıya kalınan sonuç bu konuda da hukuk devletlerinde görülen benzer aşamalardan geçilmediğinin ispatıdır. Sadece radyoaktif kimyasalın temizliğinin yapılması için dahi resmi, hukuki mahkeme kararı uygulanamazken nükleer santral kurulduğunda göze hiç görünmeyen radyoaktif müdahaleler halinde sessiz sedasız hangi haksızlık ve hukuksuzluklara maruz kalacağız? Kaldı ki daha bir kaç ay önce Rusya ile yaşanan diplomatik, ekonomik, siyasi, sosyal krize rağmen Türkiye hükümeti Akkuyu için acele kamulaştırma kararını dün imzalamışken…

Bugün hala Aslan Avcı  fabrika alanı ile mahalle sakinlerinin yaşam alanları  arasında yer alan tellerin ardında elenerek evlerin bacalarından, insanların ciğerlerinden içeri bir kırmızı toz süzülür. Yıllar sonra bu tozun  tiroit hastalıkları, cilt hastalıkları şeklinde tezahür etmesi Emrez mahallesinin sakinlerinin  bugün sakin kalamayışının sebebidir. Fabrikaya komşu evlerde cilt kanseri olan iki kişiden biri Şerife Hanım daha 6-7 ay önce hayatını kaybetmiştir, kadınlarda düşük vakalarına sıkça rastlanmakta, gençler, çocuklar sadece yaşadıkları yere değil geleceklerine de yabancılaşmaktadır.

pinar

 

Pınar Demircan