Ana Sayfa Blog Sayfa 3452

Mersin, 2. Onur Haftası için hazırlıklara başladı

Bu yıl İstanbul’da 24. kez düzenlenecek olan Onur Haftası, Mersin’de ikinci kez gerçekleşecek. Mersin Onur Haftası Komisyonu ikinci ev sahipliğini yapmak üzere kollarını şimdiden sıvadı.

Mersin 7 Renk LGBT derneği üyeleri ve farklı örgütlerden gönüllülerinin bir araya gelerek oluşturduğu Onur Haftası Komisyonu 30 Mayıs­ – 5 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Mersin Onur Haftası etkinlikleri çerçevesinde bu hafta dördüncü toplantısını düzenledi.

Muammalı bir Onur Haftası

15

Geçtiğimiz yıl ilk kez Mersin’de gerçekleştirilen Onur Haftası ”Başka Bir Hafta” temasıyla çalışma yürütmüştü. Bu yılki tema ise ”Muamma” olacak. Kalıpların ve önargıların ötesine geçebilme fikrini ortaya koyacak olan etkinlikler çerçevesinde, ”Kime göre, neye göre doğru ve buna kim karar veriyor?” soruları tartışmaya açılacak. Bu anlamda Onur Haftası etkinlikleri ”Muamma” teması çerçevesinde görünenin ardındakini görmeye çalışacak.

Yeşil Gazete de Mersin Onur Haftası Komisyonu’nda

Belirlenen tema çerçevesinde çalışma hazırlıklarını başlatan Onur Haftası Komisyonu’nda Mersin 7 Renk Gençlik Komisyonu, Devrimci Parti LGBT Komisyonu ve Komünist LGBT’ler dışında; İnsan Hakları Ortak Platformu Mersin Şubesi, Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi, Türkiye Sakatlar Derneği Mersin Şubesi ve Yeşil Gazete’den bireyler yer alıyor.

Muamma teması çerçevesinde belirlenen programın taslağı ise şöyle:

Mersin Onur Haftası Komisyonu toplantılarını Park Cafe'de gerçekleştiriyor.
Mersin Onur Haftası Komisyonu toplantılarını Park Cafe’de gerçekleştiriyor.
  • Cinsellik muamması
  • Estetik muamması
  • Temel haklara erişim muamması
  • Kavram muamması ­Kimlik Atölyesi
  • Ritm atölyesi
  • BDSM Fetiş Atölyesi
  • Yerel örgütlerden gelecek olan aktivistlerle Yerel Buluşmalar Paneli
  • Kostüm dikme atölyesi
  • Sergi (Daramaqueer)
  • Kokteyl
  • Onur Yürüyüşü

Bu yıl Mersin’de ikincisi gerçekleştirilecek olan Onur Yürüyüşü geçtiğimiz yılda yaklaşık 400 kişinin katılımıyla gerçekleştirilmişti. Bu yıl ise katılımın daha yoğun olması bekleniyor.

 

Haber: Aylin Keser

(Yeşil Gazete)

15 Mayıs’ta Aliağa’dayız, çünkü #BuradaİnsanYaşıyor!

Doğa savunucuları 15 Mayıs’ta Aliağa’da, “Burada İnsan Yaşıyor!” demek için buluşuyor. Aynı çağrıyı daha yüksek bir sesle karar alıcılara duyurmak için de herkesi Aliağa’ya davet ediyor.

14

Kampanyayı duyurmak için siz de gün içerisinde #BuradaİnsanYaşıyor hashtagini kullanarak iletmek istediğiniz “Kömür ve Termik karşıtı mesajlarınızı” kendi sosyal medya hesaplarından paylaşabilir, Fosil Yakıtlardan Kurtul Kampanyası hakkında ve süreçte beraber yürüdüğümüz kurumlar hakkında detaylı bilgi için fosilyakitlardankurtul.org/sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Ekoloji Kolektifi, Foça Çevre Platformu, Avrupa İklim Eylem Ağı, Aliağa Çevre Platformu, Foça Forum, Yeryüzü Derneği, Don Kişot Bisiklet Kolektifi, İda Dayanışma Derneği‘nin de aralarında bulunduğu sivil toplum kuruluşlarının yaptıkları açık çağrıyı aynen paylaşıyoruz.

15 Mayısta Aliağa’dayız: Kömürün Külüne Muhtaç Değiliz

12

Kömürden kimseye fayda gelmez. Fosil yakıtların hem ekonomiye, hem çevreye hem de insanlara ne kadar zararlı olduğunu sadece biz değil tüm Dünya kabul ediyor. Bu yüzden Paris İklim Anlaşması’nı üç gün önce imzalamış Türkiye’nin, bile bile lades deyip dünya’nın terk ettiği bir enerji politikasını ısrarla devam ettiriyor olması anlaşılabilir birşey değil. Kömüre muhtaçmışız gibi gösteriyor, oysa yüzümüzü doğaya, güneşe rüzgara dönmemiz gerekiyor. Çevreciler değil kömür santrali yapmak isteyenler marjinal.

Türkiye’nin dört bir yanından ele ele vererek beraber yola çıkan sivil toplum örğütleri olarak hazırladığımız çağrı metnini aşağıda görebilirsiniz.

Aliağa, Zonguldak, Çanakkale, Konya, Muğla, Maraş, İskenderun, Bartın ve tüm Türkiye, mevcut 21 kömürlü termik santrale eklenmesi planlanan 80’e yakın yeni santralin yarattığı tehditle karşı karşıya.  Kömür havamızı ve suyumuzu kirletirken hem güvensiz ve ucuz istihdam vaadiyle iş gücümüzü madenlere bağımlı kılıyor, hem de  geri dönüşü olmayan iklim değişikliğine en büyük tehditlerden birini oluşturarak geleceğimizi tehlikeye atıyor. İnsanlığa ait kültür mirasları üzerine kurulan termik santraller ve kömür madenleri, yalnızca bugünümüzü ve geleceğimizi değil, geçmişimizin izlerini de sonsuza dek yok olmaya mahkum ediyor.  Sokağımızda, mahallemizde kirli hava soluyor, termik santrallerin külüne, tozuna maruz kalıyoruz. Kömürlü termik santraller, küresel sıcaklık artışlarının geri dönülemez bir noktaya gelmesini tetikleyerek bizlerin ve çocuklarımızın yaşam hakkına set çekiyor.

13

Toplumsal refahımız, sağlığımız, temiz bir çevrede yaşama özgürlüğümüz feda edilirken, enerji ihtiyacı savıyla, yaşamımız ve geleceğimiz tehdit ediliyor. Oysa ki fosil yakıt çağının sona erdiği artık apaçık ortada. Dünyanın başlıca kömür şirketleri artık kömürden kâr edemez halde, bir bir iflas ederken pek çok ülke, yeni termik santral projelerini tamamiyle rafa kaldırıp, götürüsü getirisinden fazla olan mevcut santrallerini de sonsuza dek kapatma kararı almaya başladı.

Kömür, tüm Dünya’yı, şimdiyi ve geleceği tehdit ediyor

Türkiye, kömüre her yıl milyonlarca lira teşvik, pek çok yasal ve finansal imtiyaz sağlıyor. Kirli sanayi tesisleri, kentlerimizi inşaat sahasına çeviren kentsel dönüşüm, dört bir yanımızı saran mega projeler, hepsi kömür ile besleniyor. Karşılığında, dünyanın bu en kirli enerji kaynağından çıkan kirliliğin havamıza, suyumuza, toprağımıza karışmasına göz yumuluyor ve çıkardığı sera gazları nedeniyle küresel iklim değişikliğinin geri dönülemez sonuçlarına biraz daha yaklaşıyoruz. Devlet desteği olmadan kâr bile edemeyen fosil yakıtlar uğruna insan yaşamı ve doğa feda ediliyor. Hava kirliliğinin neden olduğu yıllık 11 milyar liraya kadar çıkan sağlık maliyetini bizler, vergilerimizle karşılıyoruz. Çocuklarımızın bozulan sağlığı ve kısalan yaşamlarımıza ise bedel biçmek mümkün değil elbette.

Ayrıca, Türkiye’de planlanan yaklaşık 80 yeni termik santral projesi hayata geçtiği takdirde Türkiye, en az 200 milyon ton sera gazı emisyonu ortaya çıkartarak hızla Dünya’nın emisyon şampiyonu ülkelerinden birine dönüşecek; küresel seviyede iklim değişikliğinden dolayı ortaya çıkan adaletsizliğe en fazla neden olan ülkelerden biri olacak.

Artık yeter! Kömür başta olmak üzere fosil yakıtları merkeze alarak refah toplumuna ulaşmanın mümkün olmadığının bizler de Dünya’nın geri kalanı gibi farkındayız.

Fosil yakıt çağı bitti: Dönüşümü başlatmanın şimdi tam sırası!

İklim değişikliğinin sebep olduğu, gittikçe daha sık tanık olduğumuz afetler, fosil yakıtlara dayalı ekonominin mevcut biçimiyle artık sürdürülemeyeceğini açıkça ortaya koyuyor.

Dünyayı ve geleceğimizi ipotek altına alan bu gidişata, dünyanın dört bir yanından milyonlar seslerini yükselterek karşı çıkıyor. Gerze’den Almanya – Ende Gelände’ye, Yırca’dan Filipinler – Batangas’a gittikçe yükselen bu ses, hepimizi yaşamı savunmaya çağırıyor. Geçtiğimiz Aralık ayında Paris’te gerçekleşen Birleşmiş Milletler 21. Taraflar Zirvesi’nde, Türkiye’nin de içinde bulunduğu 195 ülke küresel sıcaklık artışını 1.5C derecede sınırlama yönünde bir anlaşma ortaya çıkardılar. Paris Anlaşması’nın gerçek anlamda hayata geçmesini sağlayacak olanlar da omuz omuza seslerini yükselten, bizler olacağız.

Bu yüzden, 4-15 Mayıs tarihleri arasında 5 kıtadan 13 ülkede yaşamı savunan milyonların bir araya geleceği fosil yakıt karşıtı harekete, zehir solumaya mahkum edilmek istenen, mevcut sanayi ve enerji kirliliğine ek olarak 4 yeni termik santral projesinin planlandığı Aliağa’dan ses veriyoruz. 15 Mayıs’ta fosil yakıtlardan kurtulmuş başka bir Türkiye, başka bir dünya mümkün demek için Aliağa’da bir araya geliyoruz!

15 Mayıs 2016’da Aliağa’dan başlayarak herkesi, tüm Türkiye ve Dünya ile birlikte fosil yakıtlardan kurtulmak için harekete geçmeye çağırıyoruz.                  
#BuradaİnsanYaşıyor 

Kampanyanın Paydaşları (alfabetik sırayla):

350.org
Adana Bisiklet Topluluğu Spor Kulübü Derneği
Adana Çevre ve Tüketiciyi Koruma Derneği
Adana ve Çukurova Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Şubeleri
Adana Dağ Bisiklet Spor Kulübü Derneği
Adana Kent Konseyi Çevre Çalışma Grubu
Aliağa Çevre Platformu – ALÇEP
Aliağa Emek ve Demokrasi Platformu
Aliağa EmekliSen
Ana Yaşam Vakfı – AYVA
Avrupa İklim Ağı – CAN Europe
Bademli Kültür Sanat Derneği
Bartın Platformu
Bergama Belediyesi
Çandarlı Çevre Platformu
Çevre Mühendisleri Odası – İzmir Şubesi
Dikili Belediyesi
Dikili Çevre Platformu
Dikili Emek ve Demokrasi Platformu
Dikili Haziran Hareketi
Doğal ve Kültürel Yaşam Girişimi
Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri
DOSAB Termik Santraline Hayır Platformu
Ege Çevre ve Kültür Platformu – EGEÇEP
Ekoloji Kollektifi
Elimi Tut Yaşam Derneği
Erzin Çevre ve Tarihi Varlıkları Koruma Derneği
EV-KAD Derneği
Foça Bağarası Alevi Kültür Derneği
Foça Barış Kadınları
Foça Belediyesi
Foça Çevre ve Kültür Platformu – FOÇEP
Foça Forum
Foça Hayvanları Koruma Derneği
Foça Kent Konseyi
Foça Kitap Kulübü
Foça Merkez Su Ürünleri Kooperatifi
Foça Slow Food Zeytindalı Birliği
Foça Turizm Derneği – TUDER
Foça’yı Güzelleştirme ve Geliştirme Derneği
Foça Yelken İhtisas Kulübü
Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER)
Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Genç TEMA Topluluğu
Haziran Ekoloji Meclisi – İzmir
İda Dayanışma Derneği
İmece Dostluk Dayanışma Derneği
İskenderun Çevre Koruma Derneği
İzmir Bornova Halk Forumu
İzmir Karşıyaka Halk Forumu
İzmir Kent Konseyleri Birliği
KADER Kadın Adayları Destekleme Derneği Adana Şubesi
Kuzey Ormanları Savunması
PERA Toplumsal Gelişim Derneği
Pratisyen Hekimlik Derneği
Şakran Ve Bozburun Doğal Ve Kültürel Varlıkları Koruma Ve Güzelleştirme Derneği
Şehir Plancıları Odası – İzmir Şubesi
Sivil Toplum Platformu – STOP
Tarsus Çevre Derneği (TARSUS ÇEKSAM)
TEMA Vakfı Aliağa Gönüllüleri
TEMA Vakfı İzmir İl Temsilciliği
Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD)
Türk Tabipleri Birliği (TTB)
Türk Toraks Derneği
Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma Ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı – TEMA
Yaşanabilir Zonguldak Platformu
Yazarevi Topluluğu Derneği
Yeryüzü Derneği
Yeşil Barış Hukuk Derneği
Yeşil Düşünce Derneği
Yuva Derneği”

 

(Yeşil Gazete)

Çerno-bill: Dünyaya çıkan maddi manevi fatura

Bugün Çernobil’in 30.yıldönümü, nükleer santral karşıtları için meydanlarda olma, söz söyleme, haykırma, uyanma, uyandırma günü. Bir nevi “bayram telaşı” barındırıyor içinde. Özellikle 30 yıl önce Çernobil’den Karadeniz‘e ilerlemiş bulutların altında her yıl olduğu gibi bugün de  insanların toplanarak, şarkılar söyleyerek geleceğe sağlıklı yaşama umudunu  kah fısıldadığı kah haykırdığı, kayıpları anarak geleceği kurtarma telaşının yürekleri ateşlediği gün bugün. Çünkü Karadeniz’in Çernobil hafızası hepimizinkinden derin, en çok onlar biliyor yağmurdan nasıl kaçılır, çay içmeden nasıl yaşanır,  toprak nasıl gömülür, balık tutulur ama yenmez… Aslında yine de şanslıyız çünkü nükleer santrallerin  yaşamı gaspeden duruşunun karşısında hala bir toplumsal hafıza var O gün  20 yaşında olanlar bugün 50 yaşında, lakin zaman geçiyor, tanıklar azalıyor… Bununla birlikte şuna emin olabilirsiniz ki nükleer santrallere karşı bilinç yükselmesi ve  hareketlilik devam edecek çünkü nükleer santrallerin de bir ömrü var ve özellikle hep daha fazlasını isteyen kapitalist sistemin  uzatmaya çalıştığı her nükleer santral ortaya çıkaracağı sonuçlar itibariyle potansiyel birer “Çernobil” barındırıyor içinde. Dolayısıyla, 5 yıl önce yaşanan Fukuşima nükleer santral kazasının bugün de devam ettiği ve  önümüzdeki on yıllar boyunca da devam edeceği gerçeğiyle Çernobil hafızası üzerinde domino etkisi yaptığını görerek nükleer santralleri dünya halklarının kaldıracağına inanmakta beis görmüyorum.

Diğer taraftan Çernobil sadece geçmişten değil  gelecekten de çalıyor, Avrupa ülkelerinin de maliyetine ortak olduğu faturanın bedeli şimdilik 800 milyon Avro. Şimdilik diyorum çünkü nükleer santrallerle ilgili hesapların inşaatından atık bertarafına kadar evdeki hesaba uyduğu  görülmüş şey değil. Klasikleşen Çernobil etkilerinin biraz daha kalıcı şekilde akıllara yerleşeceği umuduyla ingilizce fatura anlamına gelen “bill”den esinlenerek Çernobil kelimesiyle oynadığım  geçen seneki yazımı güncelleyerek paylaşıyorum.

Reaktör patladığı zaman tonlarca radyoaktif madde havaya karıştı, radyoaktif serpinti Beyaz Rusya ve Ukrayna’yı kapladı. Eski Rusya hükümeti politik kaygılarla,  1 Mayıs yürüyüşüne katılımın aksamaması için herhangi bir uyarıda bulunmadı, böylece bir hata daha yaptı ki bu hata tahliye işlemlerine ve dekontaminasyon çalışmalarına başlanmasında büyük zaman kaybettirdi, etkileri  600 yıl devam edecek durumlar yaşandı . Kazanın ağırlıklı etkilerinin Pripyat kasabasına 4 kilometre mesafedeki 30 kilometre yarıçaplı bir  alanda yaşandı ki burası bugün hala girilmesi yasak olan bir bölge . Çevresindeki 200 kilometrekarelik alanda yaşayanlar ise kazadan sonra tahliye edildi ve sözkonusu alanda 100 yıl boyunca kimsenin ikametine izin verilmeyecek. Çernobil kazasını izleyen ilk 10 yıl içerisinde kanser oranları felaketin öncesine göre Ukrayna’da %230, Beyaz Rusya’da  %180 arttı. Ortalama insan ömrü  Ukrayna’da 74’ten 58’e düştü. Ukrayna ‘da ders saatleri çocuklar mental sorunlar yaşadığı için 10’ar dakika azaltıldı ve stres olmasınlar diye 9.sınıfa kadar sınavlar kaldırıldı.

Çernobil, Eski Rusya’nın çöküşüne zemin hazırladı mı?

Dünyaya felaketi, İsveçli bilim insanlarından öğrendi. Reaktör patlamasıyla bütün radyoaktif maddeler atmosfere karıştı, milyonlarca insanın hayatına karabulutlar olarak çöktü. Sadece insanların hayatı değil rejim de değişti, unutmayalım ki Çernobil’den 5 sene sonra Eski Rusya (SSCB) yıkıldı. Araştırmacıların, Eski Sovyetler birliğinin  Çernobil felaketinden 5 yıl sonra dağıldığına dikkat çektiği, Çernobil felaketi yaşanmasından sonra  Ukrayna, Beyaz Rusya ve Litvanya ve Rusya ile diğer devletler arasındaki  bağın zayıfladığına  dair   görüşleri bulunmaktadır .

Esasında insan hatasının bir nükleer santral kazasına sebep olmasının tolere edilemeyecek sonuçları meydana getirdiği göz önüne alınırsa bir nükleer santrali  işletmenin kendisi  bir hatadır. Nasıl ki Fukuşima, Çernobil faciasından 25 yıl sonra meydana gelebilmişse, ileriki bir dönemde dünyanın herhangi bir yerindeki nükleer santrallerden birinde, ikisinde benzer bir sonuç yaşanabilir. Şimdiye dek hükümetin izlediği politika gösteriyor ki Türkiye bu facia potansiyeline dahil olmayı istemektedir.

100 yıllığına Çernobil nükleer santralinin üzerine kaplanmaya çalışılan 800 milyon Avro maliyetli dev kubbe
100 yıllığına Çernobil nükleer santralinin üzerine kaplanmaya çalışılan 800 milyon Avro maliyetli dev kubbe

Çernobil’in tehlike potansiyeli baki

Ukrayna bugün hala Çernobil kazası sonrasında santral içerisinde bulunan radyoaktif materyallerin (100 tonluk uranyum ve 1 ton plutonyum) dışarıya sızmaması ve uygun şekilde santral dışına taşınması için kaynaklarını seferber etmektedir.  Bu amaçla 2010 yılında dev bir mühendislik projesine başlanmıştır. Buna göre  Çernobil nükleer santralinin üstü  31 ton koruyucu çelik kullanılacak, 100 metre yüksekliğinde 165 metre genişliğinde yayı 260 metre dev bir kubbe örtülecektir. Proje bittiğinde patlamanın olduğu reaktör teflon yüzeyle kaplanmış olacak ve üstelik sadece 100 yıl kadar koruma sağlayacaktır . Reaktörün içerisindeki radyoaktif malzemeler ancak bu operasyon sonrasında dışarı  çıkarılabilecektir. Aklıma Finlandiya’da 2020 yılı itibariyle kullanıma açılacak Oikluito Kalıcı depolama tesisi geliyor. Oikluito tesisi hakkındaki yazımıza şuradan ulaşabilirsiniz

Onkalo Atık deposu 100 yıl kadar faaliyet gösterip, Finlandiya’nın nükleer atıklarını saklayacağı bir tünel olarak yer altına inşa edilip 100 bin yıllığına ağzı mühürlenecek bir depolama alanı olacak. Bu yaklaşımın gelecek nesilleri düşünmediği “benden sonra tufan” anlayışını barındırdığı ortada.

800 milyon Avro’luk yük

Girilmesi yasaklanan santral alanında sadece dev lahit inşasında çalışan işçiler bulunuyor. 2017 yılında tamamlanması planlanan ve toplam bedeli 800 milyon Avro olan projenin eksik olan 265 milyon Avro’luk kısmı tamamlandı mı bilinmiyor. Zira geçen sene bu eksiğin tamamlanması için Kiev’den sadece 70 kilometre mesafede olduğu için Avrupa devletleri proje maliyetine katkıda bulunması bekleniyordu.

Pınar Demircan pinar

(Yeşil Gazete)

 

Gece treni/Bangkok: Chiang Mai (Bu not Annem ve Babam’a!) – Hülya Tosun

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.

Hülya’nın uzakdoğu seyahatinin beşinci bölümünde sıra

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

Üc günlük Bangkok durağından sonra, kuzeye Chiang Mai’ye giden yataklı trendeyim.

35

Tren tıklım tıklım dolu. Çoğu da benim gibi sırt çantalı gezgin. Yolculuk 14 saat sürecek ve bahtsız bedevi olarak yataklı vagondaki yerimin biletini üst kattan, penceresiz yerden almışım. Zaten o bilet mevzusu da uzun ve sancılı. Tüm yolculuk boyunca en büyük kazıklanmamdı o bilet. Bir ara belki anlatırım.

Yerle ilgili yine de bir hamle yapıp genç görevliye bak burası boş ben şu aşağıya geçsem dedim tarzanca. Bana listeleri gösterip “her yer dolu abla kusurumuza bakma” dedi sanırım.

36

Sonrası, bu not Annem ve Babam’a;
***
2002 senesinde, İngiltere’ye dil öğrenmek üzere çocuk bakmaya gitmiştim. Annem ve Babam e-posta yazmayı öğrenmişlerdi ben gitmeden. Birkaç e-posta alışverişinden sonra annemin son e-postası geldi;

Hülyacım, ben buna dokunamıyorum, bunu koklayamıyorum o yüzden de bir şey anlamıyorum, lütfen bana posta adresini verir misin?

On gün sonra geldi ilk mektubum, açtım. Annem A-4 kağıdını ikiye katlayıp öyle yazar mektuplarını. Kitap gibi açtım mektubu, sol tarafta yapıştırılmış renkli kır çiçekleri, sağ tarafta mektup başlıyor;

Hülyacım,

Bu çiçekler seninle birlikte topladığımız çiçekler. Evet biliyorum fiziken yanımda değildin ama ben bunları toplarken aklımda, gönlümde, yanıbaşımdaydın…”

***
Bu not Annem ve Babama;

Bu sabah seher vakti Bangkok – Chiang Mai gece trenindeki penceresiz yatağımda uyandım. Tuvalete gittiğimde pencereden sisler içinde öyle güzel bir manzara vardı ki, koşarak restorana gittim.

37

İşte bu fotoda gördüğünüz tüm ağaçlar ve yeşilin her tonu, bu sabah birlikte yaptığımız tren yolculuğundan. O trende birlikte olmayı çok isterdim.

Yeşilin binbir tonunda kaybolurken ben, yanımda değildiniz ama aklımdaydınız, gönlümdeydiniz. Ve bilin ki yola çıkma teklifim her zaman geçerli, ne zaman isterseniz.

38

Benim için endişelendiğinizi biliyorum. Güvende olmak için yeterince çaba sarf ediyorum, merak etmeyin. Yoldayken bir de hiç çaba sarf etmediğim bir şey var ki mutlu olmak. İlk kilometreyle birlikte kendiliğinden oluveriyor işte.

Bu sabah dev bir yeşilliğin ortasında trenin kocaman penceresinden ciğerlerime dolan rüzgarla birlikte şıpır şıpır gözümden dökülen yaşlar mutluluktandı ve siz de oradaydınız.

39

Sizi Seviyorum.

 

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

40

 

 

Hülya Tosun

Üzümler ve İnsanlar: Toprak Ana, Bağban Baba

Hayatın değeri nerede saklı? Bu kadar kıymetli ve muazzam olan zamanın neresindeyiz? Hayatın bize vereceklerini beklemeden hayata bir şeyler vermeye hazır mıyız? Dünya yakınımızda olanlardan, dokunabildiklerimizden mi ibaret? Hiç görmediğim tanımadığım bir insan, benim hayatıma dokunabilir mi? Yapamadıklarım yeterince emek vermediğim için miydi, yoksa yeterince inanmadığım için mi?

Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Elvan Uysal Bottoni’nin kitabı ”Üzümler ve İnsanlar-Toprak Ana ,Bağban Baba“ kitabını okurken sayfa aralarında durup düşündüğüm şeylerden bazıları bunlar. Elvan Uysal Bottoni, üzüm ve insanın dünyadaki benzer yolculuklarını anlatmaya başlarken ‘”Üzümün şaraplaşma macerası, insanın doğasına karşı verdiği mücadelenin ve medeniyetin, insanın dünyada varoluşunun metaforu gibi” diyor.

57

Elvan Uysal, Sicilya’dan Piemonte bölgesine, Toscana’dan Liguria ‘ya İtalya’yı bir ucundan diğerine, İtalya kepçe o kaşıp dolaşıp 50’den fazla şarap üretici ile buluşuyor. Bu üreticilerle buluşmak için Floransa’nın göbeğine, Milano’nun Duomo meydanına gidilmiyor elbet. Tanrının bile yarattığını unuttuğu yolu izi olmayan dağ başındaki köylerden, küçücük teknelerle ulaşılan adalara kadar oldukça zahmetli yolculuklar bunlar. Bir çok İtalyan’nın bile belki bilmediği kasabalar. Biraz deli işi yani… Sonunda ise bu kadar emeği haketmiş bir kitap çıkıyor karşınıza. Kitapta şarap ve üzüm üretimi ile çok geniş bilgiler yeralsa da kitap bundan ibaret değil. Doğa ve insan ilişkisi, emek veren, verilen emeğe saygı gösteren insanın hikayesi, belki hiç gitmediğiniz bir yolculuktan bilerek, yaşayarak dönmek gibi. Hiç tanımadığınız dostlarla sıcacık bir sohbetten damağınızda kalan tat gibi.

Şarap yapılabilir üzümün Vitis Viniferis’ten geldiğini öğreniyorum. Anavatanı ilk evcilleştirildiği topraklar Anadolu ve Mezpotampa havzası olan Vitis Vinifera, üzüm yapılan şarap demekmiş. Vitis Viniferis şaraplık üzümlerin Adem ve Havvas’sı gibi diyor Elvan Uysal Bottoni. Vitis Viniferislerden doğma altmış kadar ana kola varmış, bu kolların karışmalarındansa sonsuz türde şarap çıkmış.

56

Kitapta doğa’ya hükmetmeye çalışmayan, onunla uyum içinde yaşamayı öğrenmiş insanla karşılaşmak, az da olsa varolduklarını bilmek biraz yüreğinize su serpiyor. Etna’nın yamacında yaşamını sürdüren insanlar bir günden diğerine uyanıp, Etna’nın sahip oldukları, yıllarca emek vererek yaptıkları her şeyi yokedeceklerini biliyorlar. Buna rağmen başka bir yere göçüp gitmek akıllarının ucundan bile geçmiyor. Çünkü biliyorlar ki Etna aynı zamanda bereket demek. Bir gün ellerinden her şeyi alabilir; ama sahip oldukları her şeyi veren de o. Şarap üreticisi Salvo Fonti “İnsan gibi üzüm üretme çabasında. Alınteri ile yapılmış, yıllandıkça güzelleşen, fanatikliğe varan bir geleneksel üretimin özelleştirdiği şaraplar bunlar. – Bizim şaraplara doğal şarap, kahramanlığın şarabı diyenler var. Bunların hiçbiri değiliz. İnsan gibi şarap yapıyoruz.Bir şarabın ne kadar insan olduğunu ölçecek bilimsel bir ölçüt yok. İçen, akşam eve gittiğinde yorgun ama mutlu insanlar tarafından yapıldığını anlarsa, şarabımız insan gibi olmuştur “ diyor.

Salvo, İtalya’nın en güneyinde Etna’nın eteklerinde bunları söylerken, bambaşka bir gelenekle yetişmiş Monte dei Rangi’li Zeno’nun da inandıklarının, hayatla ve toprakla ilişkisinin çok farklı olmadığını görüyoruz. “Şarabı haketmek lazım “ diyor Zeno. “ Toprağı haketmek lazım , onun için toprak da bir yaşam. Ne toprak, ne yaşam bütün arzumuzu karşılayacak durumda. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, 10’u olan 12 istiyor. İnsanın bitmek bilmeyen arzını, hırsını karşılayacak kaynağı yok. Doğanın ritmi, karşılığı olmayan bir arz üzerine değil. “

55

Sayfaların arasında denizin tuzu genzinizi yakıyor, toprağın sıcaklığını avuçlarınıza yayılıyor, üzümün Don Kişotlar’ı bir yerlerde unutup gittiğiniz eski düşlerinizi geri çağırıyor.

Elvan Uysal Bottoni’yi tanıdığımda henüz Elvan Uysal’dı . O bir kaç yıldır Roma’da yaşıyordu, ben yeni Roma’ya taşınmıştım. Tesadüf eseri tanışmamızın ilk on beş dakikasında ikimizin de aklından geçen, nezaket icabı kahvelerimizi içtikten sonra görüşme dileklerimizi birbirimze sunarak kaçıp gitmekti. Sonra nasıl oldu, ne zaman oldu anlamadan uzun saatler süren bir sohbete daldık . Sonrasında ise biz de dostuk bağında ciddi emekler harcayarak bugüne geldik. Arkadaşlığımız yıllandıkça olgunlaştı , güzelleşti. Birbirimizin yeşeren yapraklarını, kırılan dallarını gördük. Ben onun nasıl bir aşkla işini yapışına şahit oldum. Yazdığı kitapları okurken de verilen emeği bilerek okumak iki kat tat almamı sağladı. Lakin ‘’Üzüm ve İnsanlar’ doğrusu aralarında benim en sevdiğim oldu. Çünkü kitapta bulduğum Calvino’nun dediği gibi bir tattı.

Neden hayatın tadı bir pastanın üzerindeki krema olmalı, acı, tuzlu ya da ekşi bunların hepsi hayatın tadı. Bütün bunlar için hayata teşekkür etmeli – Italo Calvino

54-Şenay-Boynudelik

 

Şenay Boynudelik

Kendi dünyalarının Don Kişot’ları (Bölüm 6 – Son) – Mem Çelik

Çocukluktan üniversiteye, Mardin’den Van’a uzanan bir yolculuk…

Mem’in yolculuğu…

6 bölüm, 6 hafta…

6. ve son bölüm

Birinci bölümü okumak için tıklayın.

İkinci bölümü okumak için tıklayın.

Üçüncü bölümü okumak için tıklayın.

Dördüncü bölümü okumak için tıklayın.

Beşinci bölümü okumak için tıklayın.

***

Öğleden sonra marketten sebze meyve alıp gittik. Türkân Ana içeri buyur etti. Tek oda dikdörtgen bir “ev”. Sağ arka tarafı çökmüş. Çöken yerin üstüne mavi bir branda çekilmiş. Arkadaşlarımızdan biri gayriihtiyari “Ama bu ev yağmur yağarsa çöker” dedi. Kadın arkadaşımız sinir krizi geçiriyordu. Fırat ve Deniz onu sakinleştirdi. Sekiz dokuz kişiydik ve kimseden ses çıkmıyordu.

Seyit sessizce “Arkadaşlar normal hayatta nasıl davranıyorsanız öyle davranın.” dedi, “Bu evi Deniz’in evi olarak hayal edin. Oyun gibi düşünün.”

Türkân ana getirdiğimiz sebzelerden yemek yapmaya çalışıyordu. Kadın arkadaşlar yardıma koştu, yemek yapıldı, oturduk. Üç çocuk ve Türkân ana sofraya oturmadı. Biz yedik diyorlardı. Israr edip onları da oturttuk ve beraber yedik. Reber yemeği öyle bir yiyordu ki, anlatamam… Bizim boğazımızdan geçmiyordu yemek, bir işkenceye dönüşmüştü. Sonra dut ağacının altındaki sofrayı kaldırdık, çünkü orası aynı zamanda mutfak ve banyoydu.

Denizler’e geçtik. Kimse konuşmuyordu. Herkes bir köşeye çekilmiş sessizce ağlıyordu. Ta ki Fırat ve Deniz şu sihirli cümleleri söyleyene kadar:

“Biz insanlığın umuduyuz. Çözüm de biz olmalıyız. Eğer her şey aklın önünde boyun eğecekse, biz de bu sorunu akıl ve emekle çözeceğiz. Ne kadar inşaat malzemesi satan yer varsa gidip konuşacağız. İkna edene kadar yediğimiz yemek haram olsun bize.”

***

Bir hafta içerisinde inşaat malzemeleri satan her yerle konuşmaya başladık. Deniz’le birlikte sabah dokuzdan öğlen ikiye kadar bir adamla konuştuk. Adam en sonunda “Yeter artık, intihar edeceğim. Ne kadar malzeme istiyorsunuz?” dedi. Herkes gücü kadar bir şeyler versin dedik. “İki artı bir ev için malzeme veriyorum size, gidin arabayı getirin” diye bağırdı. Bir ekip kurduk. Dillere destan bir heyecan yaşanıyordu.

FB_IMG_1458306765871_1

Hiç birimiz inşaattan anlamadığımız için neyin eksik olduğunu bilmiyorduk. Duvarları kim örecekti? On iki grup kurup Van’ın dört bir yanına dağıldık. Düşün, sen bunu okurken kapı çalıyor, kapıyı açıyorsun, karşında çelimsiz, öğrenci oldukları yüz metreden belli olan gençler. “Hayırdır?” diye sorduğunda “Duvar ustası arıyoruz” diyorlar.

Böylece üç gün içerisinde duvar ustasını da bulduk. Duvar ustası ararken, tesisatçı da buluyorduk, sıvacı, boyacı, fayans ustası, mobilyacı, beyaz eşya da… Çarşıya gittik bir tane, eve geldik bin tane olduk. Bunu gören mahalleli de bize katıldı. Çay yapan, elbiseleri yıkayan, inşaatta çalışan, yemek yapan… Öyle bir an geldi ki, zengin iş adamları bize iki kamyon erzak yolladı. Bin kişilik krtasiye malzemesi, birkaç kamyon çimento, kerpiç, tuğla, vesaire… Birkaç ev daha yapılabilecek malzeme toplandı.

Bunları eşit bir şekilde dağıtmaya başladık. Sağlık bölümlerindeki arkadaşlar Reber’in dişlerini tedavi ettirdi, Eğitim-Sen’li iki arkadaş okul velisi oldu. Diğer iki çocuk için de bağlantı kuruldu.

***

Bir şafak vakti evlere baskın yapıldı. Sekiz arkadaş tutuklanıp Van F Tipi Cezaevine konulduk. Cezaevinde on beş günde bir dokuz kişi iki saatliğine spora çıkartılıyorduk. İlk spora çıktığımızda herkes bizi tanıyordu, ama bizim bundan haberimiz yoktu. Bir arkadaş “Anlat hele, nasıl başladı bu hikaye?” diye sordu, ben de anlattım. Karşımda oturan yaşlı bir amca ağlamaya başladı. Türkân ananın eşiydi.

Kaçakçılık yaparlarken aynı gün eroin kaçıran bir grupla asker arasında çatışma çıkar. Bir asker yaşamını yitirir. Savcı “Bulun onları, yoksa hepinizi…” der. Komutan yolda Türkân ananın eşini ve arkadaşlarını alıp karakola götürür. Türkçe bilmediği için komutanın “Siz sadece evet deyin, sizi akşama çıkartırız” demesine peki der. Ve otuz altı yıl ceza yer.

Birkaç ay cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edildik. Derneğe gittiğimde tanıdık bir yüz göremedim.

Bir türkü bırakmışlardı bize. Suavi’nin “Bilmelisin” türküsünü…

***

Fırat: İran rejimi tarafından öldürüldü.

Deniz: Van’ın bir köyünde zehirlenerek öldürüldü.

Mustafa: Suriye rejimi tarafında öldürüldü.

Seyit: Haber alınamıyor.

Diğerleri farklı cezaevlerine konuldu.

Konu neydi?

Bilmiyorum.

“Hu, yürek iniltisi…”

43-Mem Çelik

 

Mem Çelik

Pazar Pazar Bahçe

Pazar Pazar’la başlayan cümlenin arkası iyi gelmez normalde. Ya komşunuz sabahın köründe kafanızda matkap çalıştırmıştır, ya çayınızı alıp gazetenizi okumaya hazırlanırken yöneticinin apartmanın müthiş önemli konularıyla ilgili bilgi vereceği tutar, ya da kahvaltıya oturacakken telefonda kırk dakika esir alınırsınız mesela.

Halbuki Pazar sevişgenliğin günüdür, tatilin sonudur. Zaten en çabuk akşam olan gündür, ertesi pazartesidir, hepten sendrom yumağıdır. Yani hakkımız 12’ye kadar uyumak, evde pijama terlik yayılmak, Van kahvaltısı filan yapmaktır!

Ama planları biraz değiştirmekte fayda var, çünkü birkaç pazardır Tarihi Bomonti Bira Fabrikası’nın içindeki Bomontiada’da güzel buluşmalar oluyor. Buğday Derneği’nden yine bir dev hizmet; ücretsiz bahçe eğitimleri.

Fotoğraf: Işıl Kayagül
Fotoğraf: Işıl Kayagül

17 Nisan’da eğitmen Yasemin Kireç’ti. Yasemin ‘Şehirde ekolojik yaşam mümkün mü?’ konusuyla başlayıp güvenilir ve gerçek gıdayı, kompost türlerini, tohum çimlendirmeyi ve saklama yöntemlerini, kardeş bitkileri, ekim nöbetini, balkon ve teras bahçeciliğini ve ekim tarihlerini anlattı.

29

Sunumdan sonra bahçede, yükseltilmiş sebze yataklarına mevsimine uygun tohumlardan ektik (Karpuz, kavun, dereotu vb). Her yataktan birkaç farklı tür çıkacak.

30

Yasemin isteyen birkaç kişiye tohum dağıtımı da yaptı.

Çok detay vermeyelim, konu başlıkları ilginizi çektiyse eğitim takvimini Buğday’ın Facebook sayfasından takip edebilirsiniz, ya da derneğe üye olup e-postanıza gelecek bülten sayesinde eğitimlerden haberdar olabilirsiniz. Eğitimler 1-2 ay daha devam edecek.

27-Ceylan-Yurdakuler

 

Ceylan Yurdakuler

[FotoÖykü] Korniş – Berna Durmaz

Gün ışığı bizden önce koyulmuş yola. Bu geç kalma affedilir gibi değil Korniş. Uyumak da neyin nesi? Şimdi bütün varlığın onun için. Sen yoksun Korniş, ben yokum. Gidilecek yol var sadece. Varılacak bir menzil. Yürü şimdi.

Canımız ağza burna dek tıka basa dolmuş, tulum gibi basılmış bedenimizden içeri. Çıktı çıkacak.  El ver Korniş, bu yükü de bıraktık mı rahatlarız. Seninle yolun olmadığı dört duvarlı bir yer bulur, sığınırız.

O, bana hep seninle olmak için çok yalvardı. Ağrılarına dayandığı zamanlardı daha. Dili ağzının içinde döndüğünde ne dediğinin anlaşıldığı sıralar. Bir seni dedi, bir de doğduğu yerleri. Ben çok yorgunum dedi.

Ben de, bu yük dedim, bu yük çok bana ve örümcek gibi incecik bacaklarım. Nasıl taşırım? Yüklerin en ağırıdır, dedim, bir cana kıymak? Nasıl kıyarım? Dinlemedi beni.

korniş1

O bize güvendi Korniş. Bize. Bir varlık olarak duran bedenlerimize. Benim güçlü kollarıma güvendi örneğin.  Senin bağlandığın insandan, ölsen dönmezliğine. Bu yüzden bataklığın oraya koşarak gitti. Koşarak Korniş. Bile bile. Onu eksik bırakacağımızı zerre düşünmedi.

Can, bir yudum kırıntı mı, çıkıverecek ağızdan. Dilin altında, dişlerin arasında mı? Nasıl oldu bu kadar çabuk? Bataklığa girer girmez nasıl yutulur, ta içerilere. Nasıl ağırdan almaz bu katı yığ içindeki hareketi. Gömüle gömüle, ta dibe inmek nasıl bu kadar çabuk olur Korniş? Dibin çektiği doğru. Dibin, yüzeyde ne varsa kıskanıp kendine istediği. Senin neşeni, benim onunla elli yıldır kurduğum bu sessiz yaşamı. En çok onun küçülmüş, ağrılardan kasılıp kalmış bedenini.

Ağrıları yüzündendi Korniş. Kaşık kaşık ilacın sona erdiremediği ağrıların, en dayanılmaz olduğu saatlerin birinde, deli gibi koşmuş olmalı bataklığa. Kurtulmanın, rahatlamanın o beklenen yalancı ümidiyle. Benim başucunda beklerken uykuya yenildiğim o lanet saatin birinde bırakmış olmalı kendini çamura. Sessizce Korniş. Nasıl bir vazgeçiş bu?

Bir kondu evimizin tek direğiydi o. Artık iyice beyaza kesmiş saçlarının tutam tutam dökülüşünü görmemem için çaputlara sarmaya yeni başlamıştı. Evin içinde bir o bir ben. Ömrün en yavaş en uyuşuk günleri. Yine de ne hamuru ne çamuru biter hayatın, iş güç. O eve, yöreye tekmil nebata yetişirken ben kıymık dolu, meşinleşmiş ellerimle akşama kadar odun yükle, odun indir… zordu be Korniş? Şimdi onsuz daha da zor.

Akan bir su görme Korniş. Susuz yaşanmaz diyenlerin uydurması. Damak dil birbirine yapışmış, yapışsın. Bir görevdir ki, ağza bir yudum su girse dayanamazsın diye korkarım Korniş. Ayağının biri patlamış. Dikenini çıkarıp sararım çaputla, iyileşir. Bunca yol yürümenin vardır elbet bir izi. Kalıcı.

Gün batımı bıçak gibi alnımızda. Gece çivi gibi her bir yıldız. Bu kadar gürültülü mü doğar güneş. Her bir ışığı bir çınlama. Bakma yıldızlara Korniş. Gözlerinde parlatma o ışığı. Sevince dönüşmesinden korkarım. Bilmem ki ne vardır yüreğinde? Küslük mü, kırgınlık mı? Aslında sadece yokluk. Bir erime hali. Eksilme, lime lime dökülme, bitme.  Senin acın Korniş benimkinden az değil. Yükün benimki kadar. Sesin benden çok. Sözün bütün bedeninde. Kuyruğunda en çok Korniş. O gür, kıvrık kuyruğunda.

korniş 2

Şimdi yürü. Sırtlanıp yükümüzü gidelim. Onun doğduğu yerleri taşıyalım buraya. Elli yıldır hiç görmediği yerlerin, bir kucak otunu götürelim, bir etek toprağını. Kayasını, kumunu, suyunu da. Bataklığın oraya bırakalım.

Oraya varınca sakın korkma Korniş. Sadece güçsüz kalmış bedenini bırak bana. Sonrası bataklığın işi. Öyle çabuk çekiyor ki dibe. Birden görünmez olacaksın.

Çok vakit yok derdi, değil mi Korniş? Yattığı yerden ayaklarını karyolanın demirine uzatır, biraz olsun dinlenirdi. Sen de onun karnının üstünde uyurdun. Sensiz uyuyamazdı o Korniş. Akşamüzerlerinin soluk ışığında üzerimize gökten uğursuzluk gibi yağan küllerin altında konuşurdu.

“Bir gün ben ondan önce ölürsem onsuz nasıl uyurum?”

Sağlığa ne çok güveniyoruz, afallamamız bundan. Gün hiç kesilmiyor da, biz o günün altında kalmayacağımızdan nasıl da habersiziz. Yanmış ateşin, küllerin ve sakız gibi yıkanmış çamaşırların üzerine yağanlara lanet okurken en çok, o buranın yerli kayası gibi sapasağlam duracaktı yerinde Korniş.

Oysa o buraların yerli kayası değildi ki? Benim afallamam da bunu çok yıllar önce unutmuş olmamdan. Nerden geldiğini bilmezdim, hiç gitmemiştim oralara ama o kadar uzun uzun anlatmıştı ki gün sonlarında, anlattığı yerleri şimdi elimle koymuş gibi bulacağımı sanırdım.

Senin canın hepten çekildi sanki. Dil dışarıda, olmaz olası yürek dışarıda. Ben odundan alışığım yüke, getire götüre de, sen karnını güneşe az vermedin be Korniş? Şimdi bu zorlanmalar hep ondan. Yayıla yayıla yürümeler, bir koşup bir durmalar, yutkuna soluya bağrışmalar hep. Sen onun gözü, onun kulağı, onun eli kolu olmadın mı? Şimdi de öyle olacaksın Korniş? Şimdi de ona beden, ona bir varlık olacaksın. Ayakların mı yarıldı, kan içinde? Susuz mu kaldın iyice? Az kaldı Korniş, birazdan başını onun karnına dayayıp uyuyacaksın.

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

 

Öykü ve Fotoğraflar: Berna Durmaz

berna durmaz

Savaşın karşısına dikilen âşıklar: CEMİLE – Fatma Nuran Avcı

Aşk filmi deyince, sanırım ilk akla gelendir, Selvi Boylum Al Yazmalım. Filmi çarpıcı, etkileyici ve unutulmaz kılan; “konusu ya da oyuncuları mı” tartışmasını izleyicilere bırakıyorum. Bu güzel filmin esin kaynağı, Cengiz Aytmatov’un Cemile adlı kısa romanından söz etmek istiyorum. Kitabın ilk olarak 1969 yılında sinemaya uyarlanması, sine‘masal’ atmosferinin göstergesi bence. Aytmatov’un eserlerinin 167 dile çevrilmiş olması da evrensel bir yazar olduğunun kanıtı.

cemile2

Yazarın adını duyuran, başarısının temelini oluşturan, ses getiren uzun hikâyesi Cemile’nin, beni bunca etkilemesini, derinden yaralamasının sebebi belki de; aylardır tekneler dolusu insanın kıyıya vuran bedenleri, kara kuru avuçlarını açan açlığa baka baka, görmezden geldiğimiz insanlar, yanı başımızda olduğu halde inkâr ettiğimiz savaş gerçeği.

Kırgızistanlı yazar Cengiz Aytmatov’un yaşamı İkinci Dünya savaşının yokluk yıllarında başlar. Eğitimini Kazakistan’da ve Kırgızistan’da tamamlayarak veteriner olur. 1952 yılında ilk hikâyesini yayımlar. 1956 ve 1958 yılları arasında Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne devam eden yazarın Cemile adlı hikâyesi Yeni Dünya dergisinde 1958 yılında yayımlanır. Cemile okurdan oldukça olumlu tepki alır, büyük ilgi görür.

cengiz aytmatov

Kitabın bu kadar ses getirmesinin sebebi; yazarın kırsal kesimdeki insanları anlatırken iklimi, coğrafyayı, sosyal ve savaş koşullarındaki mücadeleyi gerçekçi bir biçimde ve efsanevi bir dille yansıtmasındaki başarısında saklıdır, şüphesiz. Sadeliğin içinden taşan coşku, coşkunun içinden çıkan dayanılmaz acılar, sahnelerin doğa atmosferi içinde kaynaşması; okura saman saplarının kaşıntısını, aşktan kuruyan dudakların isteğini geçirir.

İki çetin şartın betimlenmesi, üstelik neredeyse yan yana gitmesi dikkat çekicidir: Zor tabiat ve zor aşk. Kolların, omuzların, insan gücünün sonuna kadar mücadelesi inanılmaz bir dille anlatılmış. Kocası savaşta olan kadın ve karşısında gazi olarak savaştan dönen bir adam. Savaş, cepheye giden askerler, hastanelerde yaralananlar, dönen gaziler olarak anlatılırken; cephe gerisi, açlık ve kıtlıkla verilen çaba, buğday başaklarının, balyalarının, at arabalarının üzerinden işlenir.

cemile3cemile4cemile5

Yeni yetişen bir genç olan anlatıcı, üvey ağabeyinin karısının, yabancı bir erkekle her gün yapmak zorunda olduğu yolculuğu anlatırken dilini akıcılıktan yana kullanmış. Ancak zamanla ritim yükselerek kitabın sonuna doğru heyecanlı bekleyişle okuru içini almış. Karakterlerdeki alabildiğine zıtlık, zıtlıktan beslenen çekim gücü çok başarılı sahnelerle anlatılmış. Cemile güzel, becerikli, cesur bir kadın. Danyar savaştan dönmüş bitkin, yorgun, kimsesiz, suskun bir adam. Cemile hareketli, atlıyor, zıplıyor, sakınmasız. Saçı, yüzü, bedeni her yanından gençlik, dirilik akıyor. Danyar bir bacağını sürüklüyor, zayıf, içinde hep bir vatan özlemi. Aralarındaki yakınlaşma bir türküyle başlıyor. Danyar’ın suskun dilinden dökülen ezgilerle yasak aşk filizleniyor. Bu aşk oluşurken çevresel şartlarının anlatımı, olaylar, yasağı meşrulaştırıyor, onaylatıyor. Cemile’yle Danyar’ın kaçması, verilen mücadelenin ödülü. Aşkın kazanması adına efsane dilli anlatım, adeta masal yapıyor romanı. Cemile’nin elinde bohçası, Danyar’ın elini hayata tutunmak istercesine yakalamış, savaşın yorduğu bedenlerin sonunda mutluluğu bulması, ortak insani duyguları akla getirirken, okuru can evinden vuruyor. Kitabın gücünün, derinliğinin nedenleri usta kalemin canlı renklerle doğa ve insanı resmetmesinde saklı. Bir tablodan başlayan kitap, sayfalar boyunca fırça izlerini, boyalarını kaybetmiyor ve nihayetinde aşkı anlatarak, aşkın resmini çizerek bitiyor.

İnsanın kendinden vazgeçmesi aşkla dolu dünyada mümkün gibi görünmüyor.

Savaşın karşısına dikilen aşklarla susar mı bombalar, füzeler, bilmiyorum. Ama sağ kalanları yaşama bir şekilde bağlar diye düşünüyorum. En azından kendi adıma aşklarla ayakta kalan barış dolu bir dünya diliyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=qvMbzHFgHx0

Cengiz Aytmatov, Cemile, Roman, 80 Sayfa, Ötüken Neşriyat

17-fatma-nuran-avcı

 

 

Fatma Nuran Avcı

Engelliler açısından Bursa’nın stadyumu Timsah Arena’ya bakış – Alper Şirvan

Sporsever engelli bir vatandaş olarak hem güzel bir maç seyretmek, hem de Timsah Arena’yı engelliler açısından incelemek üzere 17 Nisan 2016 Pazar günü gittiğim Bursaspor – Akhisar Belediye maçına dair izlenimlerimi sizlerle paylaşmak isterim.

Malum, pasolig uygulaması sebebiyle öncelikle hem sizin hem refakatçi ile gidecekseniz refakatçinizin pasolig kartı olması gerekiyor. Bu durum, mevcut sistemde bütün statlar için geçerli.

Bursa’daki şartlara göre, gitmek istediğiniz maçın biletleri satışa çıktığında, bir engelli olarak kendiniz gitmeden de, bilet satışı yapılan yere pasolig kartınız ve engeli kimliğiniz ile birlikte refakatçiniz ya da bir yakınınızı göndererek ücretsiz e-biletinizi alabilirsiniz. Refakatçinizin de pasolig kartının olması gerekliliğini tekrar belirtelim.

Ben maça babamla gideceğim için, kendisi, 14 Nisan 2016 Perşembe günü pasolig kartım ve engelli kimliğimle birlikte stadyum gişesine gidip ücretsiz biletlerimizi kartlarımıza tanımlattı.

Önemli bir noktayı belirtmeliyim: Bileti alırken gişedeki memur, engelli kartımın eski olduğunu, yeni kartlarda “refakatçili” ibaresi olduğunu belirtmiş ve “Bu seferlik bileti veriyorum ama bu kartı değiştirin” demiş. Benim gibi, kartları eski olan arkadaşların bilgisi olsun isterim.

Aynı gün babam stada erişim konusunu da inceledi ve ne engelli- ne engelsiz otopark konusu Timsah Arena için “belirsiz” olduğundan maça metro ile gitmeye karar verdik.

17 Nisan 2016 Pazar günü maça 2 saat kala evden çıktık; evimize otomobille 10 dakika mesafedeki Arabayatağı metro istasyonuna aracımızla geldik.

Otomobilimizi park edip Arabayatağı metro istasyonundan metroya bindik. Yarım saatlik bir seyahatin ardından stada en yakın konumdaki Acemler metro istasyonunda indik. Toplu taşıma, hızı ve rahatlığı açısından çok güzel ama metrodan inişlerde stadyum gibi yerlere direkt erişim olması gerekiyor. Şu an için Acemler metro durağından stada direkt bir ulaşım yok. Bu sebeple, zaman zaman daralsa da özellikle yapılmayan zaten var olan kaldırım yolunu takip ederek Acemler metro durağından stada 20 dakikalık bir yürüyüş (tabi refakatçiniz için) ile varıyorsunuz.

Bizim biletimiz Batı Alt Tribünden tanımlandığı için Batı tribünü ilk kontrol bölümüne yöneldik. E-Biletlerimizin tanımlandığı ilk kapıda kartlarımızı okutup geçtik. Stada erişim bir rampayla gerçekleşiyor. Açıkçası, her ne kadar eğimi iyi de olsa kanedyen, baston vb. kullanan ya da zor yürüyen engellilerin burada zorlanabilecekleri kanaati oluştu bende. Beri yandan toplu ulaşım ve akülü tekerlekli sandalye ile Timsah Arena’ya gelecek arkadaşların, hem kat edilen mesafelerin uzunluğu, (her ne kadar tatlı bir eğimi olsa da) hem bu rampa sebebi ile akülü sandalyelerinin şarjlarının tam olmasının önemli olduğunu düşünmekteyim.

Biz kapıyı arar gözlerle bakınırken, bir görevli “Buyurun buradan” dedi ve o noktada kartlarımızı tekrar okutup tribün arkasındaki geniş sahanlığa girdik. “Yerimiz neresi?” dedik, “Burada her yer sizin…” dediler. Hakikaten de tribün boyunca engelliler ve refakatçileri için geniş bir yer ayrılmıştı. Tribün ve girişindeki sahanlık öyle genişti ki, bazı engellilerin motosiklet tipi araçlarıyla tribüne kadar girebildiğini gözlemledik.

Geniş sahanlığın sağında yan yana 2 tane engelli tuvaleti mevcut… Aynı mekânda yeme-içme ihtiyacınız için bir büfe var. Stadın genelinde henüz inşaat izleri bulunsa da mekânların genişliği tatmin edici.

Hiçbir engelle karşılaşmadan çok güzel bir tribün ortamının tam ortasında bulduk kendimizi. Engelliler ve refakatçisinin yan yana oturabileceği, tek sıra çok güzel bir düzen oluşturulmuş. Önünüzdeki tribün epey aşağıdan başladığı için, öndeki seyirci sizi engellemiyor.

23-timsah-arena-korkuluk1

Buna karşılık, muhtemelen engellilerin güvenliği için düşünülmüş korkuluklar, gereksiz ölçüde yüksek olduğu için ben tekerlekli sandalyemde otururken sırtımı yaslayıp maç seyredemedim; çünkü böyle yaptığımda demir korkuluk önümü kapatmaktaydı. Korkuluğun yaklaşık son 15-20 cm’lik kısmının fazlalık olduğunu düşünüyorum. Bu durum, bu güzel ortamın en olumsuz yönüydü.

24-timsah-arena-korkuluk2

İlerleyen dakikalarda tekerlekli sandalyemin ayaklıklarını çıkartmama rağmen, maçı seyrederken sahayı görebilmek için yine de korkuluk demirine asılmak zorunda kaldım. Bu yorucu olsa da, sırtımı ağrıtsa da ben bu hareketi yapabilen bir engelliyim ama yapamayacak arkadaşlarımızın olduğunu da biliyorum.

25-timsah-arena-korkuluk-açı

Bazı arkadaşların tekerlekli sandalyeleri yüksekti; onlar nispeten daha rahattılar ama benim tekerlekli sandalyemin yüksekliğinde tekerlekli sandalye kullanan diğer engelli arkadaşlarımızın da aynı sıkıntıyı yaşadıklarını gördüm.

Geçtiğimiz Kasım ayında maç seyretme imkânı bulduğum TT Arena Ali Sami Yen Spor Kompleksinde de güvenlik korkulukları vardı fakat oradaki yükseklik makul ölçülerdeydi. Hatta oraya akülü sandalyemden daha alçak olan manuel tekerlekli sandalyemle gitmiştim. Buna rağmen, korkuluk engeliyle karşılaşmamıştım.

İdeal korkuluk yüksekliği
İdeal korkuluk yüksekliği

Maçın sona ermesinin ardından kolayca stattan çıktık. Akülü tekerlekli sandalye ile 15-20 dakika mesafe kat ettikten sonra Acemler metro istasyonuna vardık. Maç kalabalığı sebebiyle uzun bir kuyruk vardı; kısa bir keşif çalışmasından sonra yan tarafta engelliler için açılan kapıdan istasyona girdik. Hareket etmek üzere olan vagona beklemeden bindik. Maç bitiminden itibaren 1 saatte evimize varmıştık.

Ben bu maça güzel bir havada gittim ama bu işin kışı, yağmuru, çamuru da var. Statta engellilere ayrılan bölüm, yağış açısından korunaklı bir yerde ama otoparkın, engellileri bırakın engelsizler için dahi henüz hazır olmadığı şu durumda, soğuk ve yağışlı havalarda Acemler metro istasyonu-stadyum arası mesafeyi tekerlekli sandalye ile kat etmenin meşakkatli olacağı ortada…

Seyir ve stada erişim konusunda olması gerekenleri şöyle sıralayabilirim:

  • Tribünde engelli bölümünde yer alan yüksek korkuluk alçaltılmalıdır. Üstteki son kademenin kesilmesi yeterli olacaktır.
  • Maça metro ile gelecek bilhassa engelli vatandaşlarımız için istasyondan stada en kısa yoldan geçişi sağlayacak, tercihen üzeri kapalı (yerin altından geçiş te olabilir) geçiş yolları düzenlenmelidir.
  • Özel araçla gelecek engelli vatandaşlarımız için şöyle bir uygulamanın doğru olacağı kanaatindeyim. Öncelikle stadın engelli girişlerine en yakın bölümlerinde “engelli araç park yerleri” oluşturulmalıdır. Maç bileti ve refakatçi tanımlamak için gişeye gidildiğinde, engelli vatandaşımızın, “maça otomobil ile geleceğini” ve maça geleceği otomobilin plakasını beyanının ardından o maça özel “engelli park yeri kartı” verilmelidir. Maça otomobil ile gelen engelli, bu kartı kapıdaki görevliye göstermeli, görevli kart-maç-plaka kontrolünü yaptıktan sonra engelli (ve refakatçisi), maça geldiği otomobille stada gireceği en yakın mesafeye aracını park edip tribündeki yerini almalıdır.

Henüz tam anlamıyla bitmeden açıldığı belli olsa da, en azından önümüzdeki 2016-2017 futbol sezonunda bu güzel stadyumdaki eksikliklerin tamamlanacağını umut ediyor, takipçisi olacağımı ifade etmek istiyorum.

22-Alper Şirvan

 

Alper Şirvan
Kaplıkaya/Bursa