Ana Sayfa Blog Sayfa 3445

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi

Doğayla ilişkim 14 yaşında kesildi. Svagito, Aile Dizimi seansında bize bir soru sormuştu: “Oyun oynamayı ne zaman bıraktınız?
Cevabı alt paragrafta…

İçinde çeşit çeşit ağacın olduğu, okuldan geldiğimde çantamı fırlatıp koştuğum, ağaçlarında sallandığım, dut, elma, ayva, erik, ceviz yediğim, Balmumcu’daki harika bahçeli evimizden Gayrettepe’deki apartman dairesine taşınmamızla doğayla temasım bitti. O vakitten sonra ne zaman o evi düşünsem, burnumun direği sızlar oldu.

Gel gör ki, geçtiğimiz temmuz ayında Buğday Derneği’nin Çamtepe Ekolojik Yaşam Kültürü Merkezi’nde düzenlediği Yaşam Okulu’nun Doğa Gözlem haftasına katıldım. Tanışma çemberinde “Doğayla yeniden arkadaş olmak istediğim için” katıldığımı söylemiştim. Eğitmenimiz Burcu’nun (Meltem Arık) bir kazma sapını bile yeşillendiren doğa gözlem ve anlatım tutkusu, bendeki kurumaya yüz tutmuş ilgiyi canlandırdı, etrafıma daha alıcı gözle, daha kulak kabartarak bakmaya başladım.

Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’ne gitmem de bu sebeptendir. Yoksa hayatımda kalkıp otobüsle yeşil görmek için ta Ataşehir’e gitmişliğim yoktu…

Bazı bitkilerin tabelaları yoktu. Bazı tabelalardaki isimlerin de ağaç/bitki ismiyle örtüşmediğini keşfettik maalesef. Yine de okuduğum kadarıyla ortadaki ‘Oya ağacı”.
Bazı bitkilerin tabelaları yoktu. Bazı tabelalardaki isimlerin de ağaç/bitki ismiyle
örtüşmediğini keşfettik maalesef. Yine de okuduğum kadarıyla ortadaki ‘Oya ağacı”.

Burası 1995 yılında, Ali Nihat Gökyiğit tarafından eşi Nezahat Gökyiğit adına hatıra parkı oluşturmak amacıyla kurulmuş, daha sonra yol inşaatı sebebiyle bozulan toprak ıslah edilerek botanik bahçesine çevrilerek 2002’de ziyarete açılmış.

Botanik bahçesi 7 adaya ayrılmış; Ertuğrul, Mesire, İstanbul, Arboretum, Meşe, Anadolu Adası ve Merkez Ada. Her biri de kendi içinde anıt zeytin ağacı, sakura ağaçları, ortanca koleksiyonu, kaya bahçesi, soğanlı bitkiler koleksiyonu, nilüfer havuzları, sergi limonluğu gibi bölümlere ayrılıyor. Ben daha çok çiçek şekillerine tav olduğum için genelde onları kaydetmişim, ama siz hangi adada ne var bakmak isterseniz, ngbb.org.tr linkinden detaylara ulaşabilirsiniz.

Üst ortadaki “Ateşdikeni”, gülgillerden. Türkiye’de doğal yetişen türlerdenmiş.
Üst ortadaki “Ateşdikeni”, gülgillerden. Türkiye’de doğal yetişen türlerdenmiş.
İsmi bende olmayan güzeller.
İsmi bende olmayan güzeller.

Daha çok ilk ve ortaokullar geziler düzenliyor buraya. Bahçe sadece seyirlik değil, birçok atölye ve rehberli eğitim de yapılıyor çocuklar ve yetişkinler için. Çocukların bitkiler dünyasını tanıyabileceği, doğa ile sürdürülebilir ilişkiler kurmalarını sağlayacak Faydalı Bitkiler Atölyesi, geri dönüşümü ve yeniden kullanımın önemini kavrayacakları Organik Sanat, toprağın içindeki yaşamı tanıyacakları Toprağın Dili, yaprakların ömürlerini nasıl geçirdiklerini keşfedecekleri Yaprakla Sohbet, tohumların yayılma yollarını öğrenecekleri Mucit Tohumların Yolculuğu gibi, daha birçok eğitim mevcut.

İleri Seviye Suluboya Atölyesi-Bahçe Çiçekleri, Uygulamalı Bahçıvanlık Kursu, Bitki Teşhis Atölyesi, Şifalı Orman Bitkileri ise yetişkinler için düşünülmüş mayıs ayı eğitimlerinden bazıları.

Bodur çam koleksiyonu
Bodur çam koleksiyonu

Mesire alanının yakınında bir anne kazı, yumurtalarının üzerine yerleşirken izledik. Oturup oturup kalktı, ayaklarıyla ittirdi kaktırdı yumurtaları, bir daha oturdu, öne arkaya yaylandı, beğenmedi tekrar kalktı, bir tur döndü tekrar oturdu. Bir canlıyı uzun süre gözlemlemek acayip keyifli bir şey.

Bahçenin bir köşesinde arı kovanları da var, bu işe en çok sevinen Işıl (Kayagül) oldu. Kendine yeni bir arıcılık kursu bulmuş olabilir. Arılar polenleme için oradalar, ama yine de üretilen az miktarda bal botanik bahçesinin çalışanlarına dağıtılıyor.

Işıl ve arıları. Yumurtaları üstünde dönüp duran kaz. Nilüfer elbiseli kaplumbağalar.
Işıl ve arıları. Yumurtaları üstünde dönüp duran kaz.
Nilüfer elbiseli kaplumbağalar.

En sevdiğim ağaçlardan biri Okaliptüs oldu. Gölgesinde vakit geçirmek isterim. Kabukları büyük plakalar halinde soyulmuş, altında pürüzsüz bir gövde belirmiş. Yaprakları ok gibi, çok muntazam. Işıl bu arada Doğa Arkadaşımın Kutusu oyunu için dökülen yaprak, çiçek, meyvelerle kutusunu hazırlıyor.

25
Okaliptüs (Mersingiller ailesi üyesi). Vatanı Avustralya. Türkiye’ye, Çukurova bölgesindeki bataklıkları kurutmak üzere farklı türleri getirilmiş. Bataklık kurutmada kullanıldığı için ‘Sıtma Ağacı’ da deniyormuş.

Bir de Mabed Ağacı var ki, yapraklarına hayranlığım baki. Özene bezene, boş vakitlerde yaratılmış. ‘Gingko biloba’ diye de biliriz kendisini. Yaşayan tohumlu bitkilerin en eskisi ve en ilkeli olduğu, bu sebeple ‘canlı fosil’ olarak adlandırıldığı yazıyordu tabelasında.

26

Bir de bilenle gitmek lazım bir dahaki sefere. Tabelaların hepsini hatmederek, yanlış konmuş isim varsa doğrusunu öğrenerek. Analar babalar, çocuklarınızı alıp gidiniz. Hem geziniz, hem atölyelere katılınız.

27-Ceylan-Yurdakuler

 

 

Ceylan Yurdakuler

‘Hayat Ağacının Sesleri’nde buluşalım: Çanakkale Masalcılar Buluşması – Tuğba Gürbüz

Ben bir kurmaca metin okuru ve yazarıyım. Mektup, dilekçe, sms, e-posta fark etmiyor, dili, sokakta konuşulduğu gibi kullanmamaya özen gösteriyorum. Çünkü kelimelerin kâğıda yazılmış harflerden çok daha derin anlamı var benim için. O yüzden anlatmanın gelişi güzelliğine bırakamıyorum kelimeleri. İstiyorum ki, üzerinde çok çalışılmamış gibi doğallıkla dizilsinler ancak aksıran tıksıran, kulağı tırmalayan bölümler, yinelemeler de olmasın. Okurken de farklı değilim hayali bir kalem hep elimde, eksik şapkaları düzeltiyorum, yazım hatalarını…

46

Okumayı yazmayı seven, kızına da kitaplardan, iyi edebiyattan zevk alma tohumu ekmek isteyen, onunla uyku öncesi büyülü bir dünyanın içinde gezinti yapmaktan keyif alan bir anneyim, ben. İtiraf ediyorum, klasik masal uyarlamaları, asla ilk okuma tercihim olmadı. Hasbelkader hediye edilen masal uyarlamalarını diğer kitapların arasına sıkıştırıyor, her geceye bir masal kitaplarındaki masalları tuhaf, anlaşılmaz buluyor, okumaktan imtina ediyor, daha komik, daha yaratıcı, toplumsal rol modellerini dayatmayan kitapları kızıma sunuyordum. Orada mutluydum. Yazarın ve çizerin bize sunduğu dünyanın içine giriyor, kahramanın yolculuğuna eşlik ediyorduk. Ama birbirimizin gözlerine bakamıyorduk. Kelimeler yavaştı resimlerden, ânın içinde birlikte olamıyorduk. Kitabın sayfalarının üzerinde biri minik biri büyük iki el, didişiyorduk.

47

Bir gün, kente hakikatçi geldi. Masalın ardındaki sembolleri anlattı. Masalla ilişiğimin ne kadar uzun zaman önce kesildiğini fark ettim, böylece. Masal söyleşilerini takip etmeye, masal üzerine kafa yormaya başladım. Masal, büyülü bir orman gibi yavaş yavaş içine çekti beni. Konuğu olduğum söyleşilerin mutfağındaydım. Yetmedi, masallar dile gelmek istedi. Masal anlatmak da uyku öncesi ritüeline dâhil şimdi. Ne kelimeler yazılanlar kadar mükemmel ne de belleğim. Anlattıkça uzuyor masallar, gizlendikleri yerlerden usulca çıkıyor. Anlıyorum, masallar insanla yaşıyor.

Masallar, bize kötülerin kaybettiği, iyilerin kazandığı bir dünyayı muştuluyor. Hayvanların, bitkilerin, nesnelerin, her şeyin bir canı, yaşam hakkı olduğu masal dünyası, bize eşitliği öğretiyor. Doğanın bize sunduklarını sınırsızca ve fütursuzca tüketme hakkımız olmadığını haykırıyor. İyilik, kötülük, asla yapmam dediğimiz insanlık hâllerinin hepsinin bir potansiyel olarak içimizde saklı durduğunu fısıldıyor. İçimizdeki kötüye baktığımızda, etrafımızdaki kötüleri de anlayabiliyoruz, onların karşılanmayan ihtiyaçlarının, öfkelerinin ve kötülüklerinin ardındaki iyiyi görebiliyoruz. Anlaşmanın bir yolunu bulabileceğimize inanıyoruz.

49

Çanakkale’de masal söyleşileri, üçüncü yılında. Geçen sene olduğu gibi bu yıl da, mayıs ayındaki sezon finalini, beş günlük bir şölene çevireceğiz. Heyecanımıza, gündemin ağırlığı karışıyor. Zor bir dönemin tanığıyız, hepimiz. Doğaya zulmediliyor, insana… Öfke dili her yere hâkim. Acılar yarıştırılıyor, yeri geliyor hayata benzer pencerelerden baktıklarımızla dâhi uzak düşüyoruz. Ayrışmalar çoğalıyor, derinleşiyor. En uzlaşılmaz sandıklarımızla bile barışmanın yolu, dinlemekten ve konuşmaktan geçiyor oysa. Şifalanmak için anlatmaya ihtiyacımız var, hikâyelerimizi paylaşmaya.

Barışı, farklılıklarımızla bir arada yaşamayı özlediğimiz, temenni ettiğimiz için bu yılın temasını “Hayat Ağacının Sesleri” olarak belirledik. Hevesli, coşkulu bir ekip, buluşma için çalışıyor şu günlerde. Neler yok ki? Masal çemberleri, kukla atölyesi, masalsı hareket atölyesi, Likya Dede dans gösterisi, seminerler

Gecelerimizi ve günlerimizi aydınlatan, bizi etrafına toplayan masalların sesi, hâlâ cılız. İyi insanların elinden tutmasına ihtiyacı var. Kötülerin kaybettiği, iyilerin kazandığı bir dünyayı hayallerinize ve çocukluğunuza hapsetmemek için kendinize iyilik yapın. 11-15 Mayıs 2016 tarihleri arasında yolunuzu Çanakkale’ye düşürün. Masallar sizi güzelliğe, esenliğe davet ediyor.

26-Tuğba-Gürbüz

 

Tuğba Alaybeyoğlu

Çanakkale Kent Masalcıları üyesi

Homofobiye karşı festivaldeyim aşkım!

Çanakkale’de Homofobi ve Transfobi Karşıtı Festival başlıyor. 7 – 15 Mayıs tarihlerini kapsayan ve kentte bir ilk olan festival, film gösterimleri, atölyeler, oyunlar ve söyleşilerle homofobi hakkında farkındalık yaratmayı hedefliyor. Çanakkale LGBTİ İnsiyatifi, ‘17 Mayıs Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtlığı Günü’ öncesinde, “Boğazımıza kadar homofobi” mesajıyla düzenledikleri festivalle, boğazın gökkuşağı renklerine boyanmasını düşlüyor. 
lgbti
Pembe Hayat ve Kaos GL’nin “Ayrımcılığa Karşı Gökkuşağı Koalisyonu Projesi” kapsamında ‘Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı’ desteğiyle gerçekleşen festivalin homofobiyle mücadele kapsamında tasarlanan etkinliklerinin amacı, LGBTİ (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) bireyleri ve onlara yönelik yaklaşımı görünür kılmak. Örneğin festivalin dördüncü gününde oynanacak Tabu oyunu, Heteroseksüel, eşcinsel gibi kelimeler homofobik kelimeler kullanılmadan nasıl anlatılır sorusuna yanıt ararken, gündelik hayatta fark etmeden kullanılan homofobik kelimeleri ortaya çıkaracak. Çizim atölyesi, kimlikleri ve aidiyetleri, bedensel sınırların dışına çıkarak anlamaya yönelik bir deneyim olacak. Cinsel sağlık ve ruh sağlığı atölyeleri ile film gösterimlerinin yanında Pembe Hayat Derneği’nden Gani Met ve Alican Kalan ile “Lubunyalığa Sığamayanlar! Biz hariç herkes…” söyleşisi ile devam edecek olan festival, kapanış partisi ile son bulacak. 
lgbti festival

Boğazımıza kadar gökkuşağı!

Festivalin neden “Boğazımıza kadar homofobi” başlığıyla öne çıktığını, Çanakkale LGBTİ İnsiyatifi’nden Umut Güven anlattı: “Çanakkale’de ve her yerde homofobik şiddete maruz kalmış, nefret suçu mağduru öyle çok LGBTİ birey var ki… Hem gerçekten boğazımıza kadar homofobiyle dolduğumuzdan hem de içinden boğaz geçen bir şehirde bu etkinlikleri yapıyor olmamızdan, festivale ‘Boğazımıza kadar homofobi’ adını verdik. Kendi kimliğini bulma çabasındaki insanlara biraz ışık tutabilir, kimliğini bulmuş bireylere biraz özgürlük katabilirsek ne mutlu bize. Hedefimiz, boğazımıza kadar olan homofobinin yerini gökkuşağına bırakması.”

Festivale herkes davetli

Sekiz gün sürecek etkinliklerin adresi, Pan Görsel Kültür Derneği ve Ece Ayhan Kültür Evi. “Tüm kahkahalarımız nefrete olan tepkimizden. Çanakkale Boğazı’nda gökkuşağı açtı, sanat ve eğlenceyle buluştu. Boğazımıza Kadar Homofobiye ‘DUR!’ demek için biz festivaldeyiz. Sen neredesin aşkım?” diye seslenen festival, boğazı gökkuşağı renklerine birlikte boyamaya davet ediyor herkesi.
Haber: Güneş DERMENCİ
(Yeşil Gazete) 

[FotoÖykü] Reyhan – Fatma Nuran Avcı

Reyhan,

Bu mektubu daha önce yazmak vardı kardeşim. Hayırlı olsun, demek vardı ya. Elim ancak kalemi kâğıdı buldu. Haber alamayınca sana darıldım, öfkelendim sandın belki. Yalanım yok Reyhan, rıza almadan yaptığın bu işe kızdım. Ama… Nasıl, dedim, bizim uslu, ağırbaşlı Reyhan nasıl yapar bunu? Hele kaçtığın adamın adını okuyunca deli oldum. O gün babamın Fevzi’ye yazdırdığı mektubu açar açmaz satırlar kara solucanlara döndü gözümde, her biri yüzüme sıçradı. Ertesi sabah makinelerin başında iplik değiştireceğim, elimi uzatıyorum, yine solucanlar geldi. Olduğum yerde sallanırken beni görmüş ustabaşı. Kulağımın dibinde bağırdı. “Bileğinden koparır atar bu canavar. Ne sandın, şaka değil. Üç ay rapor çakıp arkasından tekmeyi vururlar. Sokaklar işçi dolu.” Şimdi düşünüyorum da iyi ki de öyle demiş. Canı da, malı da öğrendim sayesinde. Dizlerimin üstüne yemek molasında anca çöküverdim. Eh, dedim içimden. Fukaralık yarımlık değil de ne? İyi etmiş bizim Reyhan. Ne var deli olacak? Adamın adını çıkardılarsa, ne malum? Parası olanın keyfi olmaz mı?  Kardeşim ne gördü babamın kapısında. Yanaklarını boyar, çeşit çeşit giyinir kuşanır. Diyeceğim dargınlık girmedi aramıza, sen merak etme kardeşim. Var gönlünce yaşa sen de. Mevlam yuvanı hayırlı eylesin.

fatmanuranavci

Gördüğün gibi oğlan büyüdü halası. Büyüyene kadar yengen çok çekti. Yaramaz, ağlak. Ben biraz da oğlanın ele avuca gelmesini, mektubun yanına belki hasret giderirsin diye bir fotoğraf koymak için de oyalandım. Aylığımdan üç beş biriktirdim. Pazar günleri sokaktan geçen seyyar fotoğrafçıyı beklemeye başladım. Adamı köşeden görünce yengene de haydi giyin, dedim. Kapının önüne oturdum, oğlan benim dizimde, yengen yanımda. Adam perdenin içine başını soktu. Ne olduğunu şaşırdım. Yengen gülüyor. Bilirsin onun gülmesini. Kaya üstünde taş oynar gibi. Kadın susmadı, durmadı bir türlü. Adam artık gidecek oldu. Bizim sokağın şekeri bu kız, nereden çıktıysa yıldırım gibi kucağıma atladı. Parmağı perdeyi gösteriyor. Bak, diyor, bak. Oğlan da gülmesin mi o ara. Beyaz takımları sırtında, ben saçımı taramışım yeni aldığım Amerikan pazarındaki tarakla. Adam da, hiç bozmayın bu pozu, deyince böyle bir hatıramız oldu Reyhan. Ne diyelim her şeyin vardır bir sebebi.

Lafı dolaştırıyorum, demeyi kendime yakıştıramıyorum ya. Ebe Anamız senin kız doğuracağını yazdırmış. Bu kadın ölse gitse kerametini söylemeden duramaz. Belki senin kulağına da gelmiştir. Sakın ha kızın olacak diye üzülme Reyhan. Bilirim erkek adam, hele kocan olacak övünmeye pek meraklıdır. Boş ver sen onu. Bak, diyen şeker kızı aklına getir o vakit. Kız çocuğu başkaymış Reyhan. Sen bundaki fikirleri bilsen şaşırıp kalırsın. Bildiğin kocakarı. Her akşam yolumu gözler. Yoruldun mu, der el kadar masum, inanır mısın? Daha yengenin ağzından çıkmamıştır böyle söz. Varsa yoksa para.

Sözün gerisi sonraya kalsın Reyhan. Mevlam eli ayağı düzünden hayırlı evlat versin, yuvanda geçimin daim olsun Reyhan. Benim bundan fazlasını yapacak gücüm yok, kusuruma bakma. Bu fotoğraf hatıra kalsın ağabeyinden sana…

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

17-fatma-nuran-avcı

 

Öykü: Fatma Nuran Avcı

Fotoğraf: Pazar günleri sokaktan geçen seyyar fotoğrafçı

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Focaccia (Domatesli Ekmek) – Sevin Turan Bettscheider

Merhaba,

Bugün İtalyan ekmeği olan Focaccia’nın tarifini paylaşacağım. Bu ekmek pizzanın atası olarak da biliniyor. Fırın tepsisine ince halde yayılarak yapılan bir ekmek. Yukarıda da gördüğünüz gibi ben bu sefer üç ayrı şekilde yaptım. Bu arada tepside ki ekmeğin piştikten sonra ki halini fotoğraflamayı unutmuşum.Çünkü yarım saat sonra fırından yeni çıkmış sıcak kıtır kıtır ekmek bitmişti. Ekmeği yedikten sonra fotoğraf çekmediğim aklıma geldi.

28

Normalde tamamen beyaz undan yapılıyor ama birde çavdar unuyla denemek istedim. Benim hoşuma gitti açıkçası. İç malzemesi olarak isteğe bağlı kurutulmuş domates, biberiye, zeytin, peynir ve karamelize soğan kullanılıyor. Ben bu sefer karamelize soğan ve peynir kullanmadım.

Ekmek yapı olarak ve pişirme derecesi yüzünden, pişirme aşamasında sonra sert bir kabuğa sahip ama fırından çıkardıktan sonra fırça yardımıyla birazcık zeytinyağı ile üstünü yağlayın ve biraz soğumasını bekleyin. Daha sonra yumuşadığını göreceksiniz.

Not: Tepside yapılan ince focaccia (orjinalde olduğu gibi) daha lezzetli bence. Çünkü biraz kıtır bir yapıya sahip.

Focaccia

Not: Bu malzemelerden sadece 1 tepsi ekmek çıkıyor. Diğer şekilleri farklı zamanlarda yaptım.

Malzemeler:

29

250 gr un

150 gr çavdar unu

30gr yaş maya

250 gr civarında ılık su

50 gr kurutulmuş domates (isteğe göre arttırılabilir ama domates tuzlu olduğu için tuz oranını az tutun veya hiç tuz koymayın)

60 gr yeşil veya siyah zeytin

biberiye (yoksa kekik)

Yapılışı:

301.Unları eliyoruz. Yaş mayayı direk küçük parçalara ayırarak kullanabileceğiniz gibi su ile açarakta kullanabilirsiniz. Ben ayrı bir kapta bir miktar ılık su, bir tatlı kaşığı şeker ve yaş mayayı beklettim. Maya köpürmeye ve kabarmaya başlayacak. Kabarma işleminden sonra kullanabilirsiniz.

2. Domates, zeytin ve biberiyeyi küçük parçalara kesin.

3. Una mayayı ekleyin ve yavaşça suyuda eklemeye başlayın. Suyu iyice yedirdikten sonra biraz daha yoğurmaya devam edin. Genel itibariyle yumuşak bir hamur ama elinize çok yapışıyor ve yoğuramıyorsanız , birazcık un ekleyebilirsiniz.  Diğer malzemeleri ve birazcık tuz ekleyin ve yoğurmaya devam edin. Hamuru toplamak için, yoğurma işlemine son vermeye yakın elinizi una batırıp hamuru toparlayın ve mayalanması için soğuk olmayan bir yere alın üzerini bez ile örtün.

4. Yaklaşık 2 saat mayalanmasını bekleyin. Ekmekte ki gazı çıkarın ve istediğiniz şekli verin ve tekrar mayalanması için bırakın.

5. 190 derecede boyutuna göre 20-50 dk arasında pişirin. Afiyet olsun …

24-Sevin-Turan

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

[Manzum Serzenişler] Afiyetteyim

Umutlarımızı bir can gibi yaşatabilmek dileklerimle…

Sanatla ve barışla kalın…

(C) Adrienne Outlaw
(C) Adrienne Outlaw

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Afiyetteyim

Hayallerimi kırıp içine
pişirmesini bekledim zamanın
harladım altını
aşkıyla
yanmanın…
Başta kavruldum önce
sonraları alıştım
gece karasından kan kızılına
azığımca acıyı tattım…

ve ilk ışığında bir sabahın
buharıyla mayhoş
taze ekmeğin
hayatıma hayatını katık ettim

Karın tokluğuna razı
hırpalanmışken umutlarım
şimdi pür afiyet
geleceğe
meraklıyım

21.45 kadıköy
3 5 16

On Yılda Üçledi: Mahmut Şenol’dan Dalkavuk Hanım

On yıl evvel Çerkes Âdil Paşanın Tahsildarlık Günleri adlı romanıyla, saygın eleştirmenlerden Ömer Türkeş’in deyişiyle ¨taşranın son soylusu¨ ünvânını kazanmış roman kahramanını bize tanıtmıştı Mahmut Şenol…
Triology- Üçleme roman sanatıyla iki roman daha yazacağını okuruna o günden beri duyuruyordu.
İkincisini, Capon Çayevi‘ni, beş yıl evvel yayımlandı.
Üçüncü romanıysa, Dalkavuk Hanım başlığıyla geçenlerde kitabevlerine ulaştı.
Böylece İstanbul’da başlayan hikâyelerini taşraya taşımayı seven yazar, romanda adı geçen Biga’nın Mahmudiye köyünden esinlenilmiş olarak Mahmudiye Üçlemesi’ni tamamlanmış oldu.

20

Alfa Yayıncılığın ikinci baskılarını geçtiğimiz günlerde yaptığı Mahmudiye Üçlemesinin ilk iki yapıtı ardından, okurların uzun süredir merakla beklediği Dalkavuk Hanım başlıklı yapıt Türk edebiyatına bir dönem romanı olarak yerleşti.

Mahmut Şenol’un ¨dönem romanları¨ yazmaya yönelik yaklaşımını, bu alandaki maharetini öteden beri bilen okurları, Çerkes Âdil romanı ve Capon Çayevi’nden sonra gelecek olan Dalkavuk Hanım’ı uzun zamandır beklemekteydi.

21

Üçleme romanların seri roman olmadığını bir kez daha hatırlatarak Yeşil Gazete’nin sorularını yanıtlayan Mahmut Şenol, ¨Üçleme denilince bu kadar sayfayı oku oku bitmez diye okurun gözü baştan yılıyor, ancak bilineceği gibi öyle değil, herbir roman birbirinden bağımsız olarak okunabilir, zira kurgu sürekliliği yoktur, sadece olayların kesiştiği kavşaklar vardır ki, birini okumuş bulunan o olayın bir vakitler başkaları tarafından yaşandığını görmüş olur¨ diye konuştu.

Tadında bir mizah kullanıp, İstanbul Türkçesiyle, yer yer eski dilden alıntıları satırlarında eriten Şenol’un romanında hiciv, bir edebî saldırı silahı olarak zaman zaman karşımıza çıkıyor.

Dalkavuk Hanım adlı romanıyla bugüne dek on kitaba imza atmış bulunan Şenol, ayrıca gazete, edebiyat dergileri, web sayfalarındaki internet-bilgisunar gazetelerindeki yazılarıyla da tanınıyor.

22

Dalkavuk Hanım romanında, insan ruhunun derinliklerine uzanıp her türden ruh zavallılığına ait olup üzerinde pek konuşulmayanı ele alıyor. Dalkavukluk, yardakçılık, yaltaklanma, ihanet ve yılışıklık, görgüsüzlük ve edepsizliğin her hâlini, 1960’lı yılların İstanbul’unda, hem de o vakitlerin sosyetesi olan Moda’da başlatıp Çanakkale’nin Mahmudiye Köyüne kadar götürüyor; sonu kanlı biten bir hikâyenin tanığı olarak aktarıyor.

Dalkavuk Hanım’la beraber, Çerkes Âdil Paşa’nın başından geçen muazzam hikâyeyi ve Capon Çayevi’ndeki zavallı çaycı Nuridin’in acınacak serencâmını da yer yer hatırlayacak ve aradaki bağıntıları yakaladıkça okuma uğraşısının tadına varacaksınız.

Sinop için imza atan Areva’nın reaktörlerinde tam 400 uygunsuzluk!

Fransa’nın uzunca bir süredir finansal sorunlar yaşayan nükleer devi Areva’nın 1965 yılından beri Flamanville Le Creusot fabrikasında üretimini yapmakta olduğu reaktörlere ilişkin 400  uygunsuzluk tespit edildi ki sözkonusu  hatalı ürünlerin 50’si bugün Fransa’nın nükleer santrallerinde kullanımda bulunuyor.

Daha önce 4 Mayıs tarihli haberimizle  çelik basınç kazanlarında (EPR) yaşanan kusurların temelinde üretim hatalarının olabileceğini aktardığımız üzere, Fransa’nın Bağımsız Nükleer Güvenlik otoritesi ASN’nin yaptığı açıklamaya göre  Areva’ya ait, Flamenville EPR nükleer santralinde kullanılmakta olan reaktör kazanlarına ilişkin  “çok yüksek dereceli uygunsuzluklar”tespit edildi. Öyle ki bu uygunsuzlukların geçen sene tespit edilen radyoaktif sızıntının  sebebi  olduğu bile düşünülüyor.

Le Creusot fabrikası
Le Creusot fabrikası

ASN konuyla ilgili raporunda bu uygunsuzlukların aynı zamanda dökümantasyon üzerinde yapılan eksiklik ve tahrifatlarla ilgisinin olduğunu açıkladı. Areva yetkilisi de 400 ayrı doküman üzerinde nükleer reaktör parçalarının standartlara uygunluğunu gösteren dökümanlar üzerinde tutarsızlıkların bulunduğunu kabul etti.

EDF, Suffolk’taki Sizewell B nükleer santralinde hatalı veriler içerdiği saptanan reaktörlerden kullanıldığını teyid ederken aynı reaktör tipinin İngilte’de yeni inşa edilecek Hinkley Point nükleer santralinde de kullanılacak olması büyük problemlere işaret ediyor.

Dolayısıyla, Areva tarafından dizayn edilmiş olan yeni nesil reaktörlerin kalitesi konusunda kafaları karıştıran dökümantasyon kaynaklı bu  hataların uyandırdığı şüphe, İngiliz Hükümeti’nin Hinkley Point nükleer santralinde kullanmayı planlayarak Areva ile imzaladığı milyarlarca poundluk anlaşmayı başlamadan nihayetlendirebilir.

İngiltere’nin EDF üzerinden Areva’ya yaptıracağı Hinkley Point reaktörleri

Areva’nın içine düştüğü bunalım üzerine Le Creusot fabrikasını ziyaret eden Fransa Ekonomi Bakanı Emmanuel Macron, ziyareti kapsamında EDF sendikalarının, nakit sıkıntısı çektiği için Fransız Elektriğin yönetiminde karşılaşılan zorluklar bulunduğuna dikkat çekmeyi tercih ederek Hinkley Point projesini Fransız hükümetinin  desteklediğini ifade etti.

Bakan sendikalara seslenerek “Hinkley Point projesi bu fabrika için çok önemlidir  yüzlerce iş kaybının yaşanmaması için Le Creusot fabrikasına verdiğimiz desteği bildirmek amacıyla bugün buraya geldim”dedi ve sözlerine “ Fransız nükleer endüstrisinin Hinkley Point gibi büyük projeleri üstlenmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu bizim yeteneğimizi bilgi ve beceri seviyemizi arttıracak ve bizi yeni pazarlara açılmak için daha güçlü kılacaktır” şeklinde devam etti.

Bakan Macron günler sonra projenin devam edip etmeyeceğine dair kararın en az Eylül 2016’ya kadar kadar erteleneceğini de teyid etti ki bu açıklama Hinkley Point santralinin taahhüt edildiği gibi 2025’te faaliyete geçirilemeyeceğinin emaresi olarak görülüyor.

Bu gelişmeler üzerine hisselerinin yarıdan fazlası Fransa devletine ait olan EDF için yeni bir finansal kurtarma girişimine başlanarak projeye muhalif olan sendikalarla 60 gün içerisinde bir konsultasyona varılmasına çalışılacağı  açıklandı.

Mart ayında EDF’teki görevinden ayrılmış olan eski finans müdürü Thomas Piquemal ise sessizliğini bozarak endişelerini aktardı: Mr Piquemal, Hinkley projesinin çalışıp çalışmayacağının 10 yıl sonra anlaşılabileceği reaktörlerin finansal hazırlığı için de 3 yıllık bir erteleme arayışı içerisinde olunduğunu, üstelik bu önerilen reaktör teknolojisinin çok büyük bir kurulum riski içerdiğini belirtti .

EDF, 18 milyar Pound(26 milyar USD)’lik Hinkley projesi, finansman problemleri üzerinde sendikalarla anlaşabilmek amacıyla Eylüle kadar ertelemişken Le Creusot fabrikasında ortaya çıkan uygunsuzluklar  sadece projeyi değil aynı zamanda nükleer güvenlik ve mevcut diğer santrallerdeki durum konusunda soru işaretlerine yol açıyor.

Bu durumdaki EDF ise korkuları bastırmak için Sizewell’de ve başka santrallerdeki ürünlerde olduğu iddia edilen uygunsuzlukların gerçekliğine dair   “kanıt bulunmadığını” savunuyor.

Suffolk Size B Nükleer santrali, İngiltere

Diğer taraftan Sizewell santrali ise halihazırda bakımda ve izleyen 3 hafta daha kapalı tutularak bu süre içinde ürünlerin kontrolü yapılacak.

Areva hangi ürünlerin hatalı olduğunu henüz ifşa etmediyse de uygunsuzlukların tespit edildiği Le Creusot fabrikasında nükleer santrallerin demirbaşı sayılabilecek çok geniş karbon veya paslanmaz çelik kazanların üretiminin yapıldığı biliniyor. Konuyla ilgili olarak Fransız Enerji Bakanı Segolene Royal ise test sonuçlarının standartları karşıladığı ama dökümanların kötü hazırlandığı yönünde  açıklama yapmayı tercih etti.

Bu açıklamalar ışığında dönüp Türkiye Hükümeti’nin 2013 yılında Japonya ve Fransa hükümetleriyle imzaladığı  nükleer santral anlaşması içindeki projeye bakalım:  Fransız Areva ve Japon Mitsubishi konsorsiyumu kapsamında kurulmasına karar verilen reaktör tipi Atmea 1, henüz dünyada denenmemiş bir reaktör tipi olması sebebiyle büyük riskler taşırken aynı zamanda uygunsuzluklarıyla manşet olan bir reaktörün benzeri : IAEA web istesinden teyid ediyoruz ki Atmea 1 tipi reaktör Fransa’nın bugün 400 uygunsuzluk tespit edilen reaktör tipinin bir alt versiyonu!

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın sayasından aldığımız açıklamanın çevirisi: Reaktör kazanı ve hidrolik sistemi dahil kazanın iç yapısı basınçlı su reaktörlerininkiyle aynıdır. Üst iç dizaynı KONVOI’ye yakınken alt iç dizaynı N4’e yakındır, Atmea 1 için çok  küçük adaptasyon gerektirir.İç dizaynı EPR iç dizaynının küçük ölçekli versiyonuna dayanır.

Kaynak: IAEA Status Report ATMEA 1

Areva kendi finansal problemlerinin üstüne binen 400 uygunsuzlukla uğraşadursun Hinkley Point’in bile 2025’e kadar faaliyete geçirelemeyeceği yetkililerce telaffuz edilirken, Sinop’ta kurulması planlanan nükleer santralin 2023’te elektrik üretmesi ne kadar gerçekçi olabilir ? Peki ya şimdiden nükleer santralin inşaatında ekipman tedariki için  300 şirkete verilen ihaleye ne demeli? Diğer taraftan, yer lisansı bile alınmamışken 225 bin ağaç  reaktörleri kusurlu olan bir proje için mi kesildi?

Sinop İnceburun’da nükleer santralin kurulması öngörülen alanda kesilen 225 bin ağaç, 2014 Mart

Yine de zararın neresinden dönülürse kardır. Areva’nın ifşa olan bu uygunsuzluklarına rağmen önümüzdeki dönemde bu projenin  “kusuru giderildi” şeklinde  önümüze getirilme ihtimaline karşı altını çizmek gerekir ki nükleer santrallerin yol açabileceği zararın tolerasyonu yoktur,  kaldı ki “yamalı reaktörleri” kabul eden bir hükümet de asla affedilemez, bu reaktörler üzerinden yapılan anlaşmadan derhal vazgeçilmelidir!

(Telegraph,Yeşil Gazete)

Pınar Demircan

Çanakkale’ye şimdi de RES darbesi!

rüzgarGeçtiğimiz günlerde Enerji Bakanı Berat Albayrak, yenilenebilir enerjide yeni yatırım modellerinin geliştirilip, yatırım yapacak firmalara her türlü kolaylığın sağlanacağını açıklamıştı. Bu açıklamanın hemen ardından ülkenin bir çok noktasından yaşam alanlarını yok edecek RES projeleri için projeler gün yüzüne çıkmış, çevreciler de açıklamalarda bulunmuştu. Çanakkale kenti de bu santrallerden nasibini alacağa benziyor. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na (EPDK) ait internet sitesinde kentin birçok noktasında binlerce tirbünlük projeler için firmaların başvurularına ulaşmak mümkün.

Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinde şu anda 1 tanesi yürürlükte olan toplam 27 projeye göre kentin güney kesiminde kalan Assos – Babakale hattı da projelerden etkilenecek. Bu hat üzerinde Ayvacık’a bağlı köyler olan Korubaşı, Bektaş, Balabanlı, Koyunevi, Erecek ve Gülpınar (Kıran köyleri diye de adlandırılıyor) üzerine şu anda değerlendirme statüsünde bulunan 1500 megavatı aşkın santral projesi bulunuyor. Eğer bu projeler onaylanırsa bölgeye 600’e yakın tirbün dikilebileceği de uzmanlar tarafından dile getiriliyor. Bu da korkunç bir çevre felaketi anlamına geliyor. Projelerin değerlendirme safhasının ne zaman sonlanacağı ise henüz bilinmiyor.

İLK PROJE ONAYLANDI MI?
25 megavat’lık Gülpınar RES projesine Yıldızlar Holding bünyesindeki Yelen – Gülpınar Enerji Üretim Sanayi ve Ticaret A.Ş. tarafından başvurulduğu ve yürürlüğe alındığı da yine EPDK’nın sitesinde açıkça görülebiliyor. Sitede bu projeye ait kaç adet tirbün dikileceğine dair net bir veriye ulaşılamasa da, uzmanlar tarafından günümüz teknolojisinde bir tirbünün yaklaşık 2-3 megavatlık üretim kapasitesinin olduğu, bu proje kapsamında 10-12 tirbün dikileceği öngörülüyor. Bu projeye dair herhangi bir inşaat olmamasına rağmen, hangi firmadan olduklarını açıklamayan kişilerin köy toplantılarında köylüleri yalan yanlış bilgilerle etkilemeye çalıştığı da köylüler tarafından bildiriliyor.

Birgün Gazetesinden Mustafa Dermanlı’nın haberine göre bölgelerinde kurulmak istenen RES’lerin zararları üzerine geçtiğimiz hafta sonu Kıran köyleri, Bektaş Köyü’nde toplanarak fikir alışverişinde bulundu. Toplantıya farklı köylerden 100’ü aşkın kişi katılırken, Karaburun’dan da misafirler vardı. Zira ülkede RES talanıyla kısa süre önce tanışan yerlerden bir tanesi de Karaburun. Yaylaköy ve Sarpıncık’ta kurulması planan 260’ı aşkın tirbünün 81 tanesi ne yazık ki mücadele geç başladığı için kurulmuş. Diğerleri için de dava süreçleri devam ediyor. Mücadele süreci, rüzgar santrallerinin getirdikleri, götürdükleri üzerine toplantıya davetli olan Karaburun Kent Konseyi’nden İpar Buğra Dilli ve Hüsnü Dilli bilgi de paylaşımlarda bulundular.

Yaklaşık iki saat süren toplantıda konuşan İpar Buğra Dilli bölgelerinde yapılan rüzgar santrallarının doğaya yaşattığı olumsuz etkilerin bir benzerinin de, eğer mücadele edilmezse Ayvacık’ta da yaşanacağını belirterek, “RES’e neden karşı olduğumuzu soruyorlar. Çünkü doğa diye bir şey kalmadı. O koca pervaneleri taşımak için, hem ana yollar, hem de orman yolları 7 ila 12 metre arasında genişletildi. Her tirbünü birbiriyle bağlamak için yollar yapıldı, hepsinin altına 400 metreküp beton atıldı. Kocaman vinçler kuruldu. Kısacası bir tirbün için neredeyse 1 dönüm yeri yok ettiler. Orada bitki örtüsü kalmadı. Her yeri inanılmaz bir toz bulutu kapladı. Bu toz bulutunun çevresel iki önemli sonucu oldu. Birincisi keçiler tozlu ot yemiyor. Otlamak için dağlara çıkmaya başladılar, çobanlar bidon bidon su taşıdılar dağlara, hayvanların süt verimliliği düştü. Nihayetinde keçi sürüsü sahipleri göç etmek zorunda kaldılar. İkincisi ise zeytin ağaçlarındaki toz sebebiyle kırmızı örümcek hastalığı vasıl oldu. Zeytinler git gide mahsul vermemeye başladı. Üniversiteden hocalara bunun raporunu da tutturduk” dedi.

“TEMİZ ENERJİYE KARŞI DEĞİLİZ”

Toplantıda söz alan birçok isim, rüzgar enerjisine ve temiz enerjiye karşı olmadıklarını, fakat evlerinin, meralarının, çardaklarının ve kısacası yaşam alanlarının yakınında olmasını istemediklerini belirttiler. Acele kamulaştırma kararları ile haberleri bile olmadan toprakları ellerinden alınan veya düşük bedellerle firmalara devredilen örnekler de köylüyle paylaşıldı.

Meraların, arsaların değerinin de düşeceğinin belirtildiği toplantıda, yaşanabilecek bir önemli olumsuzluğun da turizm olduğu dile getirildi. Bölgeye sessizlik ve doğa için gelen yerli ve yabancı turistlerin hem gürültü, hem de çevresel olumsuzluklar sebebiyle bölgeyi artık tercih etmeyeceği ve turizmin sona ereceği de konuşulan konular arasındaydı.

Tirbünlerin çıkardığı sesi merak eden bir köylüye İpar Buğra Dilli, “Tirbünler iki tip gürültü çıkartıyor. Bir tanesi mekanik ve 108 desibel civarında olan duyabildiğimiz ses. Pervanelerin rüzgarı yararken çıkarttığı ses, makinenin çıkarttığı ses de eklenince dayanılacak gibi değil. İkincisi ise kulağımızın duymadığı ama hissettiğimiz bir ses var. Bu da son zamanlarda köylülerde çarpıntı, sinirlilik ve yüksek tansiyona sebep oluyor. Sabahtan akşama kadar zeytinde çalışan köylü kadınlar, 2-3 saat sonra iş yapacak mecaller kalmadığını belirtip iş bırakıyorlar” diyerek yanıtladı.

BEDAVA ELEKTRİK YALANI!

Toplantıda söz alan bir diğer kişi de yine Karaburun’da yıllardır benzer bir mücadele içinde olan Hüsnü Dilli’ydi. Köylülere, birlikte mücadele edildiği takdirde yaşam alanlarının kurtulabileceğini söyleyen Dilli, “Korkacak bir şey yok. Yaşam alanlarımızı savunuyoruz. Tek çıkış yolu var. İnatla yasal ve demokratik haklarımızı kullanmalıyız. Size gelip ‘Bedava elektrik vereceğiz’ diyecekler. Bu baştan aşağı bir yalandır, sakın ha kanmayın. Size ‘Sadece birkaç tane dikilecek’ diyecekler, buna da inanmayın. Asla pazarlık yapmayın. Bunlara parmağınızın ucunu kaptırırsanız, kolunuzu, bacağınızı, bedeninizi kaptırırsınız. Lütfen, hasretle rica ediyorum, teslim olmayın” dedi.

Toplantı sonrasında sosyal medya üzerinden birlik olan köyler, Ayvacık Kıran Köyleri Çevre Platformu’nu kurarak her türlü yasal yolu kullanarak mücadelelerini devam ettireceklerini söylediler.

Birgün.net

Maden tozu istemeyen Davutköylü kadınlar yine eylemde

Termik santrale kireçtaşı götüren kamyonların çıkardığı toz, Davutköy halkını canından bezdirdi. Çanakkale‘nin Yenice ilçesine bağlı Davutköy‘den geçen kamyonlar yüzünden tarım yapamaz, cam açamaz hale gelen köylüler, üç yıldır çözülmeyen toz sorununa isyan etti. Daha önce yol kapatmalarına, Yenice Kaymakamlığından çözüm sözü almalarına rağmen toz içinde yaşamaya devam eden köylüler, bu kez Çanakkale Valiliği’nin önünde eylem yaptı.

kadınlar
Davutköylü 40 kadın, üzerinde “Maden yenmez sayın valim”, “Yenice kapya biberi yok olmasın.”, “Davutköy maden tozu istemiyor.”, “Hayvanlar tozdan telef oluyor.” yazan pankartlarıyla valiliğin önündeki Truva Atı maketinin yanında toplandı. Kadınların eylemine İda Dayanışma Derneği üyeleri de destek verdi.
 kalaba53_n
Köylülerin toz eylemi ile ilgili basın açıklaması yapan İda Dayanışma Derneği Başkanı İlhan Pirinçciler, “Biber yetişen yerde, maden kamyonunun işi ne?” diye sordu.  “Davutköylüler üç yıldır biber fidanı yetiştiremiyor.  Hayvanlarının meraları toz altında. Hastaları evde yatarken pencerelerini açamıyorlar. Davutköy halkı milletvekillerine, Yenice kaymakamına, belediye başkanına bu sıkıntılarını söylemelerine rağmen hala çözemediler.  Kadınlar bugün buraya haklarını aramaya geldiler.” dedi.
röpp
Yenice’nin Sofular köyündeki maden ocağından Çan Termik Santrali’ne kireçtaşı götüren kamyonlar, üç yıldır Davutköy’ün içinden geçiyor. Günde yüze yakın kamyon geçtiğini ve her kamyonun beş sefer yaptığını anlatan kadınlar, toz içinde yaşamak zorunda bırakılmalarına itiraz ediyor. Geçimini tarımla sağlayan köyde toz yüzünden ürün yetişmiyor.
emine teyze

“Canımız, malımız tehlikede”

“Köylü milletin efendisidir de bu şekilde mi?” diye soran Meryem Ünsal, ” Tozun içindeyiz. Biberlerimiz olmuyor.  İnsanlar yılın kaç ayı bu biberlerden alacağı paraya bakıyorlar. Başka gelirimiz yok, biber parasıyla geçiniyoruz. Ektiğimiz kırmızı biber fideleri çürüyor. Dönüm başına bir kaç ton ürün alan çiftçiler son zamanlarda ürün alamıyorlar. Hayvanlarımız kesime gidiyor, hastalıklı çıkıyor. Canımız, malımız tehlikede. Yolu değiştirmek maliyetliymiş, bizi ilgilendirmiyor. Onlar para kazanacaklar diye  susmayı düşünmüyoruz. Köyümüzü kurtarmaya çalışıyoruz, hiç değilse gelecek nesillerimiz tozsuz, hastalıksız büyüsün.” dedi.
teyze
Köyde üç kez yol kapatma eylemi yaptıklarını hatırlatan Yıldız Sencar isimli bir başka köylü, “Evlerimiz, hayvanlarımız, canımız, toz içinde. Evde temizlik yapıyoruz, yarım saat sonra yine aynı toz. Çocuklarımız bisiklet süremiyor, ya kamyon çarparsa?  Çözüm bulunsun, artık toz olmasın. Şirket başka yerden geçirsin kamyonu. Şirket o parayı kazanacak diye biz bunu yaşamak zorunda mıyız? Geçen yıl 1 nisan için söz verdiler çözeceğiz diye,  dilekçelerimiz kayda bile geçmemiş.” dedi.
davutköy

“Biz de devlete vergi ödüyoruz.”

Kireçtaşı yüklü kamyonlar evinin önünden geçen Emine Çorak, “Sabah altıda başlıyorlar, gece yarısına kadar kaç tane geçiyor, belli değil. Tarlalarda çalışan insanlarız, evde dinlenemiyoruz. Sallantı ve toz içindeyiz, çamaşır seremiyoruz. Çocuklarımız hasta oluyor. Sokağa çıkmayın diyoruz, stres içindeyiz. Üç senedir böyle, şirket 20 sene devam  edecek diyorlar. Şirket devlete vergi ödüyorsa biz de ödüyoruz. ” dedi.

röp

Basın açıklamasının ardından kadınlar İda Dayanışma Derneği üyeleri ile birlikte  üzerinde 30 köylünün imzası olan şikayet dilekçelerini, toz sorununun bu kez çözülmesi umuduyla Çanakkale Valiliğine teslim etti.

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)