Ana Sayfa Blog Sayfa 3446

Çernobil ve Fukuşima’nın Sağlık Etkileri kitabının tanıtımı İstanbul’da da yapıldı

Yeni İnsan Yayınevi tarafından okuyucularıyla buluşan Nükleer Felaketlerle Yaşamak, Çernobil ve Fukuşima’nın Sağlık üzerine Etkileri isimli kitabın  tanıtımı 4 Mayıs Çarşamba günü Yeryüzü Derneği/Kadıköy’de gerçekleştirildi. Böylece, ilk olarak 27 Nisan’da Ankara’da TBMM’de Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı’nın  düzenlediği basın toplantısında, ardından  Ankara ile Mersin’de yerel nükleer karşıtı platformların ev sahipliğinde tanıtımı yapılmış olan kitap İstanbul’da da yayınevinin organizasyonuyla okuyuculara tanıtıldı.

Dr Alper öktem, Dr Angelika Claussen
Dr Alper Öktem, Dr Angelika Claussen

Nükleer Savaşlara Karşı Hekimler (IPPNW) Avrupa Başkanı Dr.Angelika Claussen ile yine bu grubun bir üyesi olan Alex Rosen tarafından kaleme alınan ve Dr Alper Öktem tarafından Türkçe’ye kazandırılan araştırma ve yazılardan oluşan kitap, 30 yıl önce meydana gelmesine rağmen bu gün etkileri hala devam eden Çernobil felaketi  ile  henüz 5 yıl önce karşı karşıya kaldığımız bir başka nükleer felaket olan Fukuşima’nın yaşamımız üzerindeki etkilerini ve tehlikenin büyüklüğünü anlamamıza yardımcı olacak. Etkinlikte, Dr. Claussen’in kitabın tanıtımını yaptığı konuşma metnini aşağıda paylaşıyoruz.

 

Nükleer Fealketle Yaşamak, Çernobil Ve Fukuşima'nın Sağlık Etkileri
Nükleer Fealketle Yaşamak, Çernobil Ve Fukuşima’nın Sağlık Etkileri

Sayın Basın Mensupları, Sevgili Meslektaşlarım ve Arkadaşlarım,

Bugün Size ‘nükleer felaketlerle yaşamak’ adlı kitabın yazarı ve bir hekim olarak bu kitabımızın Türkçe baskısını sunuyorum.

Bu kitap hekimler, bilim insanları, gazeteciler ve konu ile ilgilenen Çernobil ve Fukushima gibi nükleer felaketlerin sağlık etkileri hakkında bilgi edinmek isteyen herkes için yazılmıştır.

Çünkü Hiroshima ve Nagasaki ‘ye atom bombası atıldıgından beri bilim ve politika dünyasında radyoaktif ışınların sağlık etkileri konusunda bir tartışma sürmüştür.  Burada söz konusu genel nüfus için 0 ila 100 ve bu alanda çalışanlar için 100 ila 500 Millisievert olan radyasyon dozlarıdır.

On yıllarca tartıştığımız konu radyasyonun düşük dozlarda belli bir sınıra kadar zararsız olup olmadığı konusu idi. Bugün artık bir eşik doz olmadığı radyasyondan korunma kommisyonları tarafından kabul edilmektedir. Yanı 2 yahut  5 Millisievert gibi çok düşük dozlarında kanser ve başkaca hastalıklara yakalanma riskini coğalıyor.

Bu çok düşük dozdaki ışınlar özellikle bebekler küçük çocuklar ve anne karnındaki bebekler için tehlikelidir. Bu kitap için diğer yazarlarla birlikte bu alanda yapılmış ve genellikle uluslararası tanınmış tıp dergilerinde yayınlanmış yüzlerce araştımayı değerlendirdik.

Çernobil felaketine ilişkin çalışmalar radyoaktif kirlenmenin sadece kanser hastalıklarına değil kalp krizi ve beyin felçi gibi başkaca hastalıklarına  da yol açtığını göstermektedir.

Örnekler:

Çernobil’deki felaketten hemen sonra kazanın olduğu santralde 800.000 den fazla tasfiye memuru çalıştı. En yüksek radyasyonu bu insanlar aldı ve en ağır saglık problemleri ile karşılaşanlar da bu insanlar oldu.

Aradan geçen süre içinde tahminen yüzyirmibin civarı tasfiye memuru ölmüştür ve ölüm sebeplerinin başında kalp ve beyin enfaktüsleri gelmektedir. 350.000 den fazla insanın santral merkez olarak üzere 30 kilometre çapındaki radyoaktif alanlardan tahliye edilmesi gerekmişti. Beyaz Rusya Ukrayna ve Rusya’da yaklaşık 8.3 Milliyon insan yüksek miktarda radyoaktif yağışa maruz kaldı. Sovyetler Birliğ’nde tahminen 100 million insan ve Avrupanın geri kalan bölgelerinde tahminen 500 million insan daha düşük dozda radyasyona maruz kaldı.

Radyoaktif Sezyumun %36’sı Beyaz Russya, Russya ve Ukrayna’ya indi. Avrupanın geri kalan bölgelerine %53’ü ulaştı.Geri kalan yüzde on biri kuzey yarım kürenin diğer alanlarına dağıldı.

Türkiye’de millyonlarca insan iyot 131 ve Sezyum 137 yi Çernobil’den gelen bulutlarla ve radyoaktif kirlenme gösteren gıdalarla aldılar.

Ayrıca radyoaktif kirlenme gösteren çay ve fındığın temiz ürünlere karıştırılması neticesinde kirlenme bütün ülkedeki insanlara ulaştı. Toprakta yüksek miktarda sezyum bugün dahi bazı bölgelerde mecvuttur.

Nükleer ekonomi ve Birleşmiş Milletler kuruluşları: Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı IAEA , – Birleşmiş Milletler’in nükleer ışınlarının etkilerini araştırmak için kurduğu bilimsel komisyon UNSCEAR , nükleer felaketlerin tıbbi ve biyolojik sonuçları ile tehlikeleri konusundaki bilgisizce ve inkarcı duruş gösteriyorlar. Çernobil felaketini olduğundan küçük gösteriyorlar ve araraştırmalarını Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna’ da en ağır radyoaktif kirlenme gösteren bölgelerle sınırlandırıyorlar. Bu konuda Dünya Sağlık Örgütünün(WHO) de bu alandaki yetkilerini ve imkanlarını kullanmaktan feragat etmiş olması nedeniyle eleştirildiğini belirtmeliyiz.

Kuruluş amacı nükleer teknolojinin sivil amaçlı kullanımını desteklemek olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı IAEA Çernobilden zarar gören bu üç ülke halkında beş bin ile ondokuzbin arasında ek kanser vakası bekliyorlar. Sovyet makamları ise bütün Avrupa’da 216 bin ila 842 bin ek kanser hastalığı ortaya çıkacağını hesaplamışlardı.

Türkiye’de 3 nükleer güç santralı yapılması planlanıyor. Akkuyu ve Sinop’ta çalışmalar başlamış durumda. Suudi Arabistan,Katar, Ürdün ve Mısır’da da nükleer güç santrallar planları yapılıyor.

Hükümetlerin nükleer felaketlerin yol açtığı feci sonuçları göz önüne alarak halklarını nükleer enerjinin gerçek tehlikeleri konunsunda bilgilendirmeleri gerekiyor.  

Ancak bilgi sahibi bir halk, bilgi sahibi bir kamuoyu, hangi risklere razı olduğunu yöneticilere ifade edebilir.

Kamuoynu bilgilendirmek için yazılan bu kitap simdiye dek İnglizce ve Türkçe’ye tercüme edildi.

Türk meslektaşlarıma Cernobil sonuçları hakkında yoğun epidemiyolojik araştırmalar yapmalarını öneriyorum.

Üyesi olduğum nükleer savaşın önlemesi için Uluslararası hekimler birliği IPPNW bu kitapta belirtilen yeni bilgilerden hareketle Batı ve Doğu Avrupadaki sayısı 200 kadar olan bütün nükleer reaktörün hızla kapatılmasını talep ediyor.

Radyasyondan korunma için tespit edilmiş olan bir milisievert sınır değeri küçük çocuklar ve anne karnındaki fetus için yüksek buluyoruz. Bu sınır değerin küçükler için daha düşük olması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu konuda WHO’nun da bu alandaki yetkilerini ve imkanlarını kullanmaktan feragat etmiş olması nedeniyle eleştirildiğini belirtmeliyiz. IAEA ile WHO arasında 28 Mayıs 1959 tarihinde imzalanan anlaşma nükleer enerjinin sivil amaçlarla kullanılmasının ve kazaların sağlığa etkileri konusunda konusunda WHO hekimlerinin yapacağı araştırmalar ve araştırma programları ile sonuçlarını ve bunların yayınlanmasının kontrolünü IAEA nin nükleer proğramlarının teşvikçisi görevlilerine ve fizikçilerine terketmektedir. Bu anlaşma IAEA’ya nükleer sanayi açısından riskli olabilecek araştırmalara engel olma imkanı vermekte ve bu tür çalışmaların IAEA sorumluluğu altında WHO ile birlikte yapılabilmesini öngörmektedir.

 

IAEA – Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı,

UNSCEAR – Birleşmiş Milletler‘in nükleer ışınlarının etkilerini araştırmak için kurduğu bilimsel komisyon

WHO – Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)

 

Yeşil Gazete

 

“Çevre Hakkı ve Yerel Yönetimler Çalıştayı” Ankara’da gerçekleşecek

9 Mayıs Pazartesi günü Ankara Barosu Eğitim Merkezi’nde “Çevre Hakkı ve Yerel Yönetimler Çalıştayı” gerçekleşecek. Atılım Üniversitesi’nin öncülüğünde gerçekleşecek olan Çalıştay “1982 Anayasası’nda Düzenlenen Çevre Hakkının Hayata Geçirilmesinde Yerel Yönetimlerin Rolü: Çankaya Belediyesi Örneği” adlı projenin bir ürünü.

Saat 10.00’da başlayacak olan çalıştaya Atılım Üniversitesi’nden, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan, Çankaya Belediyesi’nden, Çevre ve Ekoloji Hareketi’nden, Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Türkiye’den ve Çiğdemim Derneği’nden temsilciler konuşmalarıyla katılacak.

Çalıştay’ın programı şu şekilde:

aTILIM-çANKAYA

Ülke yanarken vezir derdine düşmek

Severler… Sevdikleri için Osmanlı tarihinden başlayalım. 1876 Anayasası 29 yıl askıda bırakıldıktan sonra 24 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. İkinci Meşrutiyet, 1920 yılında Vahdettin tarafından Meclis tasfiye edilinceye kadar yürürlükte kalır. Peki nedir en basit olarak İkinci Meşrutiyet? Padişahın yetkilerinin sembolik düzeye indirildiği, bir takım değişikliklerle bu toprakların ilk defa parlamenter sistemi yaşadığı bir dönemdir. Parlamentonun güçlendiği ve halkın iradesinin siyasi hayata yansıtılmaya çalışıldığı bir dönemdir. Döndük dolaştık, 1908’den 108 yıl sonra Anayasa’yı askıya alanların kahraman olduğu, “Padişahın” yetkilerinin olabildiğince arttırılmaya çalışıldığı ve parlamenter sistemin sembolikleştirilmeye çalışıldığı bir döneme geldik.

davutoglu-erdogan-binali-2108 yıl önce aştığımız bir noktaya geri döndük dönmesine de, bu kadar lüksümüz var mı? Ülke yanarken, hatta Dünya yanarken Türkiye şu anda bir sarayiçi iktidar mücadelesinden başka bir şey konuşamıyor; her konu mutlaka ve mutlaka bu iktidar mücadelesinin bir aracına dönüştürülüyor. 80 milyon kişinin kaderi, bu yönetememe fakat iktidar mücadelesinin gölgesinde idare etme haline teslim edilebilir mi?

Örneğin Kilis’i ele alalım. Ülkenin bir kentine İslam Devleti’nin kaç tane füze attığı belli değil. Ölümler oluyor, yaralananların sayısı bile tutulmuyor belki. Haber değeri gitgide düşüyor. Eskiden bir füze düştüğünde son dakika olarak giren haber kanalları artık günlük olarak liste vermekle yetiniyorlar. Peki böyle bir sorun ortada duruyor ve büyüyorken ülkenin iyiliğini düşündüğünü söyleyen insanların tek gündeminin koltuk kavgası olması normal mi? Suriye konusunda öngörülen tüm politikaların dibe vurduğu bir ortamda, yıllardır sürdürülen bu politikaların tüm sorumluluğu koltuğun sahibinin değişimiyle geride bırakılabilir mi? Milyonlarca yurtsuz Suriyeli, binlerce hayatını kaybeden insan…

Kilis’i değil de Türkiye’nin kentlerini ele alalım. “Başbakan, Cumhurbaşkanı’na tam mı itaat etmeli, yoksa biraz itaat etmese de olur mu?” diye konuşulurken ve bu konuşmaya “Ne demek Başbakan’ın hükümetin başı gibi davranması! Ne demek Başbakan’ın AKP’nin aldığı en yüksek oyu almış biriymiş gibi davranması!” denirken Türkiye’nin belli başlı kentlerinde insanlar hala sokağa çıkmaya korkuyor, sosyal hayat bu korku yüzünden zayıflamış durumda. Kısaca can güvenliğinden tedirgin… Kimsenin umurunda mı? Değil! Çünkü ülkeyi yönetmesi gerekenlerin çok daha farklı gündemleri var.

Ülkenin Doğu ve Güney Doğu’sunda yaşananların kaç gündür devam ettiğini bilen var mı? Hangi ilçede kaç gündür sokağa çıkma yasağı olduğunu takip edebilen var mı? Kaç kişinin hayatını kaybettiğini bilen var mı? Yok! Ölüm haberleri, yıkım haberleri de füzeler gibi rutinleşti. Haberler açılıyor. Şu kadar kişi Doğu’da öldü, bu kadar füze Kilis’e atıldı. Şu kentte canlı bomba korkusu sebebiyle ekonomi durdu! Başka bir haber var mı? Peki, bu haberlere yönelik olarak bir çözüm önerisi duyan var mı? Ülke yanarken, bu ateşin sorumlularının tek gündemi kendi iç politikaları.

“Cumhurbaşkanı AKP’nin başına kimi atayacak?” 1908’de konuşulsa kabul edilmeyecek olan bu soru, 2016’da gayet normalmiş gibi sorulabiliyor. Özgürlükçü yeni Anayasa yapmaya çalışanlar daha az özgürlükçü buldıkları eskisine uymuyorlar! Madem akla nasıl estiyse öyle davranılacak, ne gerek var yeni Anayasa çalışmalarına? Birbirinin üzerine uçan milletvekillerine de yazık! “AKP’nin başına da ben geçiyorum! Uğraşamam öyle başkasıyla!” dese bugün Cumhurbaşkanı, bunu durdurabilecek bir güç var mı? Daha kendi içerisinden çıkardığı kişilerle en ufak bir anlaşmazlıkta onları “ocak dışı” bırakan bir odağın, yapacağı yeni anayasada “denetim”, “güçler ayrılığı” vb. kavramların bulunmasını bekleyen var mı? Bu kadar ölümcül ve öldüren sorunun içerisinde Başbakan Ahmet Davutoğlu olsa ne olur? Binali Yıldırım olsa ne olur? Sahi aralarındaki farkı bilen var mı?

Bunlar ülke içerisinde şu an “alev alev” olan alanlar. Çağdaş Dünya’nın ne konuştuğuna gelmek mümkün dahi değil. Mutlaka bu ülkenin ekonomi ile ilgilenen bakanları vardır. Yukarıdan gelen faiz indirimi taleplerini ertelemek ya da yerine getirmek dışında da bir şeyler yapıyorlardır. Mesela çıksınlar ve Gümrük Birliği ile bağlı olduğumuz AB’nin, ABD ile imzalayacak olduğu Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) Anlaşması’nın Türkiye’nin ekonomisine nasıl bir ek yük getireceğini açıklasınlar. Daha sonra da bu anlaşmaya yönelik olarak neden tek kelime edilmediğini, böyle bir gündemin Türkiye için çok mu hayal edilemez olduğu üzerine konuşalım. Bakın TTIP ile yakından ilgilenenler aslında AKP’li kafaların anlayabileceği dilden anlatabiliyor olayı. Hem de çok kısaca: TTIP yürürlüğe girdiği andan itibaren Türkiye, AB’nin de dâhil olduğu bir tek taraflı anlaşma ile ABD’ye kapitülasyonlar veriyor. Daha da basitleştirirsek ABD’ye AB verdiği için biz de vermiş sayılıyoruz bu ayrıcalıkları. Tek kelime edilmeyecek mi? İç hukukunu da buna göre düzenlemek zorunda kalacağız. Vezir kim olursa olsun! Bunu konuşmama lüksümüz var mı? TV’ler tartışıyor, “AKP’nin yeni lideri kim olacak?” diye. Pardon ama ne lideri? Eski lideri kimdi ki AKP’nin? Bu ülkenin tüm sorunlarını bir kenara bırakıp, kendi ikbal mücadelelerini ülkeye ana gündem olarak dayatan insanlar mı lider olacak? 15 ay sonra bir MKYK’de ipi çekilecek kişiler mi lider olacak?

Aslında durum çok basit… Yönetilemez hale gelmiş bir ülke, uluslararası alanda dalga konusu olan fakat yakılmasına katkı verdiği Suriye ateşinin sıcaklığı AB’yi daha fazla rahatsız etmesin diye “tampon” oldukça değeri verilen, ederi ödenen bir ülke. Hiçbir sorununu halletmeyen, halletmek bir yana sürekli daha da kötüye giden bir ülke. İslam Devleti diye bir şey vardı 2014 Mayıs’ında da ya da bazı ülkelerde bombalı araçlar görüyorduk. Ne oldu? İslam Devleti Türkiye’yi bombalıyor, bombalı araçlar aramızda geziniyor. Bunlardan kelimenin tüm anlamlarıyla sorumlu olanlar ne yapıyorlar? Saray entrikalarıyla vezir asmaca oynuyorlar!

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

Suriye’de mülteci kampına hava saldırısı

suriyeSuriye’de, Türkiye sınırı yakınlarındaki Kamuna mülteci kampına yönelik hava saldırısında en az 28 kişi öldü.

Sosyal medyada, İdlib Eyaleti’ne bağlı Sarmada kasabası yakınlarındaki Kamuna kampında birçok çadırın tahrip edildiğini gösteren görüntüler paylaşıldı.

Bazı haber kaynakları saldırıyı Suriye ve Rus savaş uçaklarının gerçekleştirdiğini belirtiyor ancak bu iddia teyit edilmedi.

Bir muhalif eylemci ağı olan Yerel Koordinasyon Komiteleri, Sarmada saldırısında 30 kişiden fazla kişinin öldüğünü, onlarca kişinin yaralandığını açıkladı.

Grubun Facebook’taki sayfasında paylaşılan görüntülerde kampta birçok çadırın yandığı görülüyor.

Suriye Sivil Savunma adlı, gönüllülerin çalıştığı yardım kuruluşu da ölenlerle ilgili benzer bir rakam verdi.

Londra merkezli, muhaliflere yakın SOHR, saldırıda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 28 kişinin öldüğünü, 50 kişinin de yaralandığını açıkladı.

ABD yönetimi saldırıyı kınadı.

Kamuna kampı Sarmada’nın yaklaşık 4 km dışında yer alıyor.

Kampın Türkiye sınırına uzaklığıysa 10 km.

Halep’te çatışmalar son günlerde yoğunlaşmıştı ancak daha sonra kısa süreli bir ateşkes devreye sokulmuştu.

 

Kaynak: BBC

Derin değildi, kırıksız atlatır – Ümit Kıvanç

Ümit Kıvanç’ın bu yazısı platform24.org sitesinden alındı

Davutoğlu Ahmet Hoca efsanesi fena bitti. Harbe dahi giremedi. Duşakabinoğulları’nın askerini kendi ordusu sanmış meğer.

İki sanal âlem çirkefliği, üç dedikodu, efsane finali için pek cılız kaçacaktı. Bu yüzden Davutoğlu kendisini “Anadolu toprakları”nın “kabul edemeyeceği” bir “fitne”nin kahramanı ilan eden Yeni Şafak gazetesine, “Bunlar milletin temsilcisi olamaz” diye haykıran Sabah’a teşekkür etmeli. “Davutoğlu kimin adamı?” diye soran Akit’e, “İplerinin nereye uzandığını biliyoruz” diyen Takvim’e de. Düştün, bari ses çıksın.

erdogan-davutogluSinsi pelikan muhabbeti tek başına onu bozmazdı. Neleri yuttu, nelere yutkundu, gördük. Nitekim siyasî edebiyatımıza “şapkasını bile almadan gitme”nin de aşağısında bir seviye katmayı becerdi: kapı önüne konmadıkça çıkamama, kovulurken kovanın elini öpme.

Herkesin “hoca”lığını vurgulamaya pek düşkün olduğu Ahmet Bey, doğrusu, bu payenin ekmeğini hak ettiğinden misli misli fazlasıyla yedi. Partisi de onun “hoca”lık sıfatından yerli yersiz yararlandı. Ancak ne kendisinin akademik yeterliliği ne de Türk dış politikasının halihazırdaki doktrini “Stratejik Derinlik” –ve bu doktrinin ortaya konduğu baş eseri— doğru dürüst ele alındı, eleştirildi. Sadece vahim sonuçlarla uğraşıldı.

Kimsenin merak etmediği mevzular

Ahmet Davutoğlu’nun üniversitede ders veren, eserler sahibi bir insan oluşundan hareketle, “hiç değilse yapacağı işe kendini hazırlamış, okur-yazar bir siyasetçidir” diye düşünmüş, onun dışişleri bakanı oluşunu olumlayan satırlar yazmıştım. Elim kırılsaydı, demeyeceğim, çünkü daha sonra Stratejik Derinlik’i didik didik eden bir kitap ( Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu. Davutoğlu ne diyor, bir şey diyor mu?) yazmaya girişmiş oluşum, aynı zamanda bu yanlışımı telafi etmek içindi. Şerden ne kadar hayır çıkarabildim, bilmiyorum. Çünkü zavallı öğrencilere mantıksız-tutarsız, bütünüyle ideolojik bir hezeyanlar risalesini sınıf geçme, lisans-üstüne kabul edilme şartı olarak dayatma cüreti gösteren “Hoca” müritleri tabiî teşhir işlemini yok saydı; muhaliflere de, bir şeyin kötü olduğuna karar vermiş bulunmaları yetiyor, bilmeleri, eleştirmeleri gerekmiyor.

Oysa Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik’ini vakitlice kurcalasak, başımıza geleceklere karşı daha hazırlıklı olabilirdik.

Ahmet Davutoğlu bir yönüyle -ve mümkün en naif ifadesiyle- hayal âleminde yaşayan bir insan. Bu tek başına kötü bir şey sayılmaz. Lâkin eğer hayallerin milyonlarca insanı gerçeklikten koparacak, onları varolmamış bir tarihe, varolmayan bir bugüne inandırıp zihinlerini felç edecekse, ülkenin yoksul gençlerini, başka yoksul gençleri öldürmek veya senin hayallerin uğrunda can vermek için savaşlara sürükleyecekse, senin sadece “hayal âleminde yaşıyor” diye tarif edilmen vahim bir yanlış olur. Tarih yorumu diye dile getirdiğin şey -ki, bütün öbür dediklerinin zeminidir- işine gelen her şeyi alıp canının çektiğince karıştırarak elde ettiğin zehirli bir terkipse, eline herhangi bir kap veya şişe verilmemesi, herhangi bir laboratuvara sokulmaman gerekir.

Oysa, laboratuvar ne kelime!, Ahmet Davutoğlu, 1998-2002 arasında, yani 28 Şubat’tan (1997) kısa süre sonra, Harp Akademileri ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde ders verdi. Bu nasıl mümkün olmuştur? Ordu, yabancı dışişleri bakanlarının maruz kalmamak için fellik fellik kaçar olduğu “İslâm Medeniyeti” nutuklarının ders versiyonlarına çok mu meraklıdır? Silahlı Kuvvetler, genç mensuplarına Davutoğlu’nun ne öğretmesini ummuş?

Böyle bir olgunun, AKP ve bizzat Davutoğlu’nun hayat verdiği dış politikasının muhaliflerince bıktırasıya mevzu edilmemiş oluşu acaba nedendir? Sakın burada da derin Türkiye labirentinden çıkış için gerekli anahtarlardan biri saklı olmasın?

Geçiyorum. Madem kimse merak etmiyor, ben de uzatmıyorum.

“Hoca”nın araç çantası

Ahmet Davutoğlu, başarılı bir hamaset külliyatı oluşturan eserleriyle, AKP’ye ve Reis’ine, şimdiye kadar hemen hiçbir Türk sağcısına kısmet olmamış bir “araç çantası” sundu. Kitapla, okumayla, bilgiyle alâkası olmayan sağcı siyasetçi, “Hoca”nın varlığından ve söylediklerinden -yer yer anlamasa da- başka türlü güç aldı. “Haklıyız, güçlüyüz, tarih ve hakikat bizden yana” hislerini tadabildi. “İşi çözmüş” bir “hoca”nın varlığı, bin cehaleti telafiye mahirdi.

Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı, İslâm arabasının önüne Türklük atlarını koşup, bunları Osmanlı süsleriyle bezemekten ibaretti. Bilinmedik bir şey demiyordu. Ama hamasî söyleminin hipnotize edici bir yanı vardı. Bugünle içiçe geçirdiği tarihi, Müslüman –Sünni— Türk egemenlerin yoğuracağı bir “yaptık, yine yaparız” hamuruna çevirmişti.

“Özgüven” kavramı, onun hamasî âlemini taçlandırıyordu. Fiilîyatta şuursuzca cüretkârlığa dönmesi kaçınılmaz olan bu mesnetsiz “özgüven”, Davutoğlu’nu hırslı bir reis için cazip kılan şeydi. “Millet”leri topluca bir “dava”nın peşinde kan dökmelere, can vermelere sürüklemeyi hedefleyen bütün ideolojilerde bu kavramın benzerleri bulunur. Bilgiyle arası bozukların sığınağı “inanırsak kazanırız” sloganı, Davutoğlu doktrininin özüdür.

Sloganın sağcı popülist siyasetçi ağzından kulaklara, oradan ruhlara nüfuz edebilmesi için şu inanılacak şeyin elbette güçlü olması gerekir. Bunun için de dinden alâsı yoktur. Ve Osmanlı, Türk ırkçılığından vazgeçmeksizin İslâmcılık yapabilmenin en münasip aracıdır. “Stratejik Derinlik”, Türk’ün minberden okunan “cihan hakimiyeti mefkûresi”dir. İlahı Allah değil devlettir.

Davutoğlu’nun, eklektik güzel sözler geçidinin sonunda Hitler takdirine varması da tesadüf değildir. Tayyip Erdoğan’ın hiç çekinmeden, olumlayarak Hitler’den örnekler verebilmesinde “Hoca”nın “özgüven” katkısı gözardı edilmemeli.

Hiçbir zaman hiçbir konuda hakikat, mantıksal-içsel tutarlılık ve insancıllık-vicdan aramayan Türk sağcılığının hem saray dekorasyonu hem seferberlik nizamı için ideal bir tarzdı, “Hoca”nın yarattığı. O da sandı ki, reçeteyi, dozu, bileşimi sırf kendi bildiğinden, kullanılabilmesi için kendisi vazgeçilmezdir.

Reis’li mekanizmayı çözemedi

Davutoğlu, kurduğu zaman-ötesi yapının esas güç sahiplerince sadece devre-mülk olarak görüldüğünü, mevsim geçtiğinde terk edileceğini, hattâ kendisinin de sokağa atılacağını hesap edemedi. Yalnız onun sanrılar âleminde varolan ve esasında kendi gibilerin iktidarından başka bir somut anlamı olmayan uydurulmuş “medeniyet”, kendisi kurulmadan önceki tarihi bile aydınlatan bir ışıktı. Nuru, “Hoca”yı bir vecd haline sokuyordu. Kurduğu derme çatma çadır gözüne bu yüzden, dünyayı fethe hazırlanan halifenin otağı gibi göründü. Kendisine fatih rolü biçtiğini sanmıyorum; bence daha çok “bilge vezir” rolüne hazırlamıştı kendini. Rol ona verildi sandığı için gözleri öylesine kamaştı ki, üzerine gelen kamyonu göremedi.

Davutoğlu’nun âleminde, Tac Mahal inşaatına hazır beton kamyonları gidip gelebilir.

Strateji-jeopolitik vesair zararlı işlerle uğraşırken, ulusun “millî güç”ünü topyekûn seferber edebilme kabiliyeti nedeniyle -bu işlerle uğraşan herkes gibi- Hitler hayranlığına varmıştı. Ancak hakikatle ilişkisinin bu sefer şunları şu sefer bunları çekip almak ve gönlünce biraraya getirmekten ibaret olması, Nazi iktidar düzenindeki çok önemli bir ayrıntıyı atlamasına yolaçmış belli ki. Adolf Hitler “Führer”di, fatihti, reisti, her işi en tepeden idare ediyordu. Ve aynı zamanda doktrinin sahibiydi. Kavgam’ı, en ufak fırsatta sahneye fırlayıp eseriyle herkesin gözünü kamaştırmaktan büyük haz duyan, kendine hayranlığıyla kendinden geçebilen ve bu arada Führer’e ait iktidardan pay kapmaya yönelik ufak hesaplar güden bir hoca değil, herhangi bir başka insan değil, bizzat Führer yazmıştı. “O Reis, ama fikriyat benim!” diye yerli yersiz tebessümler dağıtan biri Führer’in yanında barınamazdı.

Reis, fikriyattan kitle desteği için faydası olacak kadarını aldı, gerisini sahibiyle birlikte hurdacıya verdi.

Ve “medeniyet”ten kastı…

Ahmet Davutoğlu kimdir, hayatı, eserleri ve ölümcül yanlışı… konularında bu kadar laf yeter. Son bir-iki söz de kendisini nasıl hatırlayacağımız üzerine olsun.

Başbakanlığı döneminde çok cinayet işlendi. Çok. Katliamlar yapıldı. Cenazeler polis araçlarına takılıp sürüklendi, günlerce sokak ortalarında bekletildi, kedi köpeğe parçalattırıldı. Ana karnında bebek vuruldu. Bunlardan rahatsız olur halini görmedim.

Hukuk kavramı paçavra edildi. İfade özgürlüğü paçavra edildi. Gazetecilik suç haline getirildi. Bir toplumun hayat damarlarını oluşturabilecek ne varsa kesilmeye, tıkanmaya çalışılıyor. Bunlardan rahatsız olur halini de görmedim.

Eşitsiz-adaletsiz seçim ortamına rağmen beş milyon insanın oyunu alarak parlamentoya gelen HDP milletvekillerini düşman ilan etti, onların “Meclis’in kapısından bile geçemeyecekleri” gibi laflar etti, onlara oy vermiş bizleri hiçe saydı. Ülkedeki kutuplaşmanın, düşmanlığın giderilmesi, dökülen kanın azalması için bir şey yapmadı. Bunun yerine, kendi ülkesinin şehirleri yerle bir edilir, on binlerce insan göçe zorlanır, üniformalı devlet görevlileri tarafından duvarlara korkunç ırkçı sloganlar yazılırken, her yeri fethetmiş de sırf Kutuplar eksik kalmış havasında esti gürledi.

“Hoca”, bütün bu rezilliklere vicdanı hiç sızlamadan nezaret etti. “Emretti” diyemiyoruz, çünkü, emir bir yana, kendi başına karar vermeye kalkıştığında neler oldu, ortada. İktidar-ikbal uğruna hepsini sineye çekti, ayrılış konuşmasında bile başını dik tutmaya cesaret edemedi, bunlar da ayrı.

Liste çok uzar; uzatmayayım. İki satır kendisine seslenerek bitireyim:

Ben sizi nasıl hatırlayacağım, anlatayım, yüz küsur baskı yapmış baş eseri niyeyse Batı dillerinde bir türlü yayımlanmayan “Hoca”.

Garo Paylan, arkadaşımdır ve doğru düzgün bir insandır. Sizin partilileriniz, sonradan milliyetçi kamuoyunda bu aşağılık hareket ayrıca prim yapsın diye, ikinci Anayasa Komisyonu saldırısında onu hedef seçtiler ve saldırı planını “Ermeni”yi “ortaya alma” üzerine kurdular. (Allah’tan HDP’lilerin uyanıklığı sayesinde buna meydan verilmedi.) Bu sırada ona “Asala piçi”, “Ermeni piçi” diye haykırdılar, ellerine ne geçirdilerse üstüne fırlattılar. Ve siz bu rezilliği yaratan partililerinizin sırtını sıvazladınız, “destan yazdıklarını” söylediniz. Ben de bir İstanbul semtinin okul duvarında eseriniz olan esas destanı gördüm: Yeniyetmenin biri, “Kaçma Ermeni kaçma” yazmıştı.

Sizi bunlarla hatırlayacağım. “Medeniyet”ten sözetme hakkınız işte bu “destan” kadardır.

Ümit Kıvanç – platform24.org

Nükleer enerji devinin reaktörler için imal ettiği basınç kazanları üretim hatalı çıktı

Fransız nükleer enerji devi Areva’nın  nükleer reaktörler için ürettiği çelik basınç kazanlarında (EPR) yaşanan kusurların temelinde üretim hatalarının olabileceği ortaya çıktı.

30

Fransız ekonomi gazetesi Les Echos’nun haberine göre, Areva’nın Genel Başkanı Philippe Knoche, bu ciddi kusurların oluşmasının nedenlerinden birinin üretim verileri üzerinde “oynama” yapılmasından kaynaklanabileceği ihtimalinin de söz konusu olduğunu açıkladı.

32

Derin bir mali krizden geçen ve devlet yardımı alacağı açıklanan Areva birkaç gün önce nükleer reaktörler için ürettiği çelik parçalarda ciddi hatalar olabileceğini açıklamıştı. Uluslararası şirketler grubunun 2017’ye kadar 6 bin kişiyi işten çıkarması bekleniyor.

31

Haberin yayılmasının ardından Areva’nın Paris borsasındaki hisseleri düşüşe geçti. Sabah saatlerinden itibaren tahviller yüzde 3,97 değer kaybederek 4,58 Euro seviyesine geriledi.

 

(Euronews)

Ted Cruz seçimlerden çekildi

ABD Başkanlık seçimlerinde Indiana’daki ön seçimlerde Donald Trump’ın Ted Cruz’u geçmesi üzerine Cumhuriyetçi aday Ted Cruz Başkanlık yarışından çekildi. Böylece Cumhuriyetçi adaylar arasında sadece Donald Trump ve Senatör John Kasich kaldı.

Diğer Cumhuriyetçi adaylar ön seçimler süresince bir bir yarıştan çekilerek son üçe Donald Trump, Ted Cruz ve John Kasich’i bırakmışlardı. Indiana’da yapılan seçimlerde Donald Trump %53.3, Ted Cruz ise %36.6 oy almıştı. John Kasich ise sadece %3.6 oy alabildi.

TRUMP

Demokrat cephesinde ise Indiana’daki ön seçimlerden Bernie Sanders galip çıktı. Sanders oyların %52.5’ini alırken diğer Demokrat aday Hillary Clinton %47.5 aldı. Bernie Sanders “Clinton kampanyası bu kampanyanın bittiğini sanıyor. Yanılıyorlar” dedi.

(Yeşil Gazete)

İtalya Temyiz Mahkemesi’nden “Açlık nedeniyle yemek çalmak suç değildir” kararı

İtalya’da en yüksek yargı organı olan Temyiz Mahkemesi, karnını doyurmak için yemek çalmanın suç olmadığına hükmetti. Roman Ostriakov adlı Ukrayna asıllı bir evsiz, Şubat 2012’de Cenova’da bir süpermarketten toplam 4 euro 7 cent değerinde sosis ve peynir çaldığı gerekçesiyle yargılanıyordu.

29

BBC Türkçe’den Övgü Pınar’ın haberine göre Ostriakov ilk aşamada ‘hafif’ hırsızlıktan suçlu bulunarak 6 ay hapis ve 160 euro para cezasına çarptırıldı. İtalyan yargı sisteminin ikinci aşaması olan İstinaf Mahkemesi de geçen yıl bu cezayı teyit etti. Ancak savcılığın kararı temyiz etmesi üzerine dava, son karar mercii olan Temyiz Mahkemesi’ne taşındı.

Temyiz Mahkemesi ise “yaşamsal beslenme ihtiyacını gidermek için az miktarda yiyecek çalmanın suç sayılamayacağı” hükmünü verdi. Mahkeme, evsiz adamı “ihtiyaç gereği hareket ettiği” gerekçesiyle suçsuz buldu.

Temyiz Mahkemesi’nin bu kararı İtalyan basınında “Açlık yüzünden çalmak suç değil”, “Mahkemeden devrim gibi karar” gibi başlıklarla yer aldı.

Sosyal medyada yapılan bazı yorumlarda ise 4 euro’luk bir hırsızlık davası için mahkemelerin meşgul edilmesi eleştirildi ve “Kim bilir mahkeme masrafları için ne kadar para harcanmıştır” denildi.

 

(BBC Türkçe)

Alakır Vadisi’nden Elif, “Ekoloji mücadelesi içinde kadın, mihenk taşı aslında”

Alakır Nehri Kardeşliği’ni duymayanınız kaldı mı bilmem? Birhan ve Tuğba’nın yerleşerek topraktan evlerini yapıp, doğal tarım yöntemleri ile yaşamı ördükleri Alakır Vadisi’nde, nehir üzerindeki HES’ lere karşı yaşamın savunulduğu bir kardeşlik bu. Gönüllülüğe dayanan.

İşte Elif de bir gün tek başına bir kadın Alakır Vadisi’ne çıkagelmiş ve, “Ben de burada bir hayat kurmak istiyorum” demiş.  Birhan, Tuğba ve Elif yeni bir ev yapmaya başlamışlar hep birlikte. Elif “Nerede huzur duyuyorsam çocuğumu orada doğurmak istiyorum” demiş ve kızı Cana Işık’ı burada dünyaya getirmiş. Cana Işık şimdi 4 yaşında.

Elif ve Cana, Alakır'daki evlerinde
Elif ve Cana, Alakır’daki evlerinde

Elif uzun bir süre Alakır Vadisi’nden dışarı çıkmamışken, aldığı bir haber onu vadiden kilometrelerce öteye taşır;  Vandana Shiva’nın Hrant Dink anısına yapılan İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı’na konuşmacı olarak geleceği haberi.

Vandana Shiva’nın  “Kendinle Barış, Dünya ile Barış”  konuşmasından çok etkilenen Elif, ardından ona bir mektup yazar.

Bu konuşma için yola çıkan Elif, 15 Ocak’tan beri yollarda, evine dönmedi. Bizim de yollarımız Mersin’de kesişti. 23-24 Nisan haftasonu Mersin’deki Alakır Nehri Kardeşleri ile buluşma gerçekleştiren Elif, daha sonra da Mersin Günebakan Kadın Derneği’nin dayanışma kahvaltısına katılarak deneyimlerini bizlere aktardı. Şimdi ben susuyorum, hikayesini size Elif kendisi anlatsın.

Özgecan Aşlamacı Şahin: Neden Alakır’a geri dönmedin/dönemedin?

Elif Işık: Vandana Shiva gibi bütün canlıların birliğine inandığım için yola çıktım. Tüm canlıların oluşturduğu yeryüzü ailemiz ile elele olduğumuzu görünür kılmak adına.  Her şeyi ayrıştırdığımız gibi doğa ve kent diye bir ayrımın mümkün olmadığını birlikte anımsamak adına. Hal böyle olunca henüz dönemedim Alakır a.

Özgecan: 15 Ocak’tan bu yana nerelere gittin?

Elif: İstanbul, İzmir, Ankara, Berlin, Budapeşte, Hatay ve şimdi de Mersin’deyim buradan da Adana.

Özgecan: Gittiğin bu şehirlerden insanlarla neler konuştun? Ortak nokta var mıydı?

Elif: Konuştuğumuzda hepimiz sistemden dertliyiz, öfkeliyiz ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Ortak noktamızın var olduğunu da biliyoruz. Peki nasıl eyleme geçiyoruz veya neden eyleme geçmiyoruz? İnandığımız yaşamdan bizi alıkoyan nedir?

Toprağın geleceği, suyun özgürlüğü, tohumun verimliliği, canın yaşam hakkının evrensel bağları ve yeryüzü kültürünün dayandığı esaslar konusunda fikir alışverişleriydi daha çok bu sohbetler. Sevgiye ve cana duyulan saygı temelinde birey olarak yaşamdaki sorumluluk alanlarımıza sahip çıkarak, kendi vahşetinde kısırdöngüye girmiş sistemde inandığımız gibi yaşayabilmenin yolları nedir?

Her bireyin ayrı bir yolu varken bizi yeryüzünde bir can olarak  buluşturan o gerçek nedir?

Özgecan: Nasıl karşılandın?

Elif, Mersin Günebakan Kadın Derneği’nin dayanışma kahvaltısına da katıldı
Elif, Mersin Günebakan Kadın Derneği’nin dayanışma kahvaltısına da katıldı

Elif: Paranın yenmeyeceğini bilenler olarak acımız ve neşemiz bir. Birbirimizi görüp sevinmemek mümkün değil elbet.  Ve bunu daha duyarlı paylaşabilmek gerek. Yeryüzü yaşayanları olarak gerçek bir aile olmanın sorumlulukları bizi bir araya getiren, bu sorumluluk alanlarını tartışmak. Kendimizi bu aileye ait hissetsek de,  yeryüzü ailesinin üyesi olma bilinci ile sorumluluk aldığımızda gerçek bir aile olduğumuzdan söz edebiliriz ancak.

Vandana Shiva’nın “Sağlıklı beslenmek ve bunu talep etmek aktivist bir eylemdir”  sözü son derece anlamlı ve yine Vandana Shiva örneğini ele alacak olursak kendi deneyimlerini bizlerle buluşturması olası potansiyellerin harekete geçmesinde de son derece etkili.

Özgecan: Yeryüzü Ailesi dedin. Başka bir dünya mümkün derken klasik aile modelini kastetmiyorsun yanılmıyorsam?

Elif: Yeryüzü Ailesi derken sistemin dayattığı aile modelindeki ilişkileri sorguluyoruz aslında.

Türcü,  sistem tarafından dayatılan rollerden sıyrılarak, ezen ve ezilenin olmadığı, güç odaklı değil sevgi ve yaşam hakkına saygı temelli ilişkilerle örülmüş  ‘gerçek’ aileden kastımız.

Özgecan:  Çıktığın bu yolculukta ve Alakır’da kurduğun hayattaki bireysel deneyimin dışında kadınlık deneyimini merak ediyorum?

18

Elif: Can derdine düşmüş bir kadın ve çocuktan bahsediyoruz. Kurdun, kuşun, suyun hakkından bahsediyor onlar da. Kadın ve çocuk olduklarından belki kapıları sevgiyle aralayabiliyorlar. O sıkı sıkıya kapalı tutulan kapıları. Bu olumlu yanı sayılabilir kadın olmanın. Ancak bu kadın ve çocuğun yaşam hakkından başka bir dertlerinin olmadığını anlamayanlar şüphesiz bu köleci sistemin tohumları ve ne yazık ki onlarla da her yerde karşılaşmak mümkün. Köy heyetinde hakkımızda ahlaksızlık yaptığımız gerekçesiyle imza toplayan muhtar gibi.

Hiç uzakta değil bu sistemi yaratanlar; onlar kızına tecavüz eden babalar, bir tebessümü ancak bel altından anlayabilen erkekler,  şeker verip öpücük isteyen amcalar. Kadına, kızlarımıza neler yapıyoruz günlük hayatlarımızda?

Özgüvenli, ne istediğini bilen kadınlar gerek her topluma. Bir şekerle kandırılacak kadınlar değil!

Özgecan: Kadın, ekoloji mücadelesinde nasıl bir yerde?

Elif: Kadın, erkeğin boyunduruğundan çıkmak isterken çocuğu ve diğer canlıları boyunduruk altına almadan  yaşamanın yollarını arıyor ve buluyor ekoloji mücadelesi aracılığıyla. Yani ekoloji mücadelesi içinde kadın mihenk taşı aslında.

Özgecan: Peki komün düzen mi oluşmalı sence?

Elif:  Biz toprağı da dışarıdan müdahale etmeden (çapalamadan, ille şu çıksın şu kadar çıksın diye uğraşmadan) birçok tohumu içine atıp izleyerek verim alma yolunu tercih ediyoruz. O toprakta ne uygunsa o çıksın diyerek.

Her şey doğal olsun diyoruz ancak kendi ilişkilerimiz ne kadar doğal? İnsanın yaşayacağı yeri ve kişileri bulması ister istemez bir birliktelik başlatacaktır. Komün olma düşüncesi yine karşı çıktığımız sistem içine sokacaktır bizi.

Özgecan: Bu aileye ait olmanın sorumlulukları nerde başlıyor?

Elif'i Mersin'de bulmuşken Yeşil Gazete için kendi hikayesini konuşmayı da ihmal etmedik
Elif’i Mersin’de bulmuşken Yeşil Gazete için kendi hikayesini konuşmayı da ihmal etmedik

Elif: Mevlana’nın “Ağaç istiyorsan tohum ek” diye bir sözü var. Ürettiğimiz ile  tükettiklerimizi  sorgulayınca. Sorgulamak da yetmez, elimiz vicdanımızda, ikisi arasındaki dengeyi yaşama koyunca.

Özgecan: Yolculuğun ne zamana kadar devam edecek, daha nerelere gitmeyi planlıyorsun?

Elif:  Yolda yolcu görünür olsa da, onu çağırandır asıl yola düşüren. O yüzden benim de yolum karşılıklı iletişim sonucu doğuyor. Şimdi buradayım.

 

Röportaj: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

Niçin güneşten elektrik, Niçin enerji kooperatifi? – Alper Öktem

Güneş gönüllüsü sizleri ısrarla güneşten elektrik üretmeye çağrıyor. Üstelik güneş enerjisinden elektrik üretmenin politik bir eylem oldğunu söylüyor. 30 Mart 2015 tarihli yazısında sizlerin çatınıza kuracağınız küçük bir panel ile, komşularınızla kuracağınız bir kooperatifle demokrasi arasında bağlantılar kuruyor.

4 m2 güneş paneli ile politika nasıl yapılır?

Almanya’da herşey önce nükleer enerjiyi reddeden insanların yenilenebilir, alternatif enerji aramaları ile başladı. Belki biraz doğrucu davutluk diyeceksiniz ama sokakta nükleer enerjiye hayır diyen insanlar devlet bu işe zorlanıncaya dek beklemek istemediler. Evlerine nükleer güç santralinde üretilen elektriği (nükleer cereyanı!) sokmak istemediler.

12Tabii fotovoltaik ve rüzgar enerjisi teknolojileri yeni yeni gelişmeye başlamıştı ve çok anlaşılır bir argümanları vardı: Güneş ve rüzgar her zaman var ve her zaman bedava.

Üzerinde ‘Nükleer? Hayır teşekkürler‘ yazılı olan ve gülümseyen güneş resmini biliyorsunuz. Karşı görüştekiler ise aynı resme ‘Taş çağına mı dönelim? Hayır asla!’ yazmışlardı.

Sonra Çernobil’de nükleer güç santrali çatladı patladı hem pahalıya mal oldu hem de yaşam alanlarını ve yaşayanları yok ettiği görüldü. Güneş ve rüzgarın hammaddesi bedava olduğu gibi tehlikesinin olmadığı da görülüyordu. Eskilerin deyimiyle, tecrübeyle sabit oluyordu günden güne. En önemli ise güneş panellerinin sayısı hızla artıyordu ve güneşten elde edilen elektrik miktarı böylece arttıkça kirli enerjiye, atom enerjisine gerek olmadığını anlayanların sayısı hızla arttı.

Gölgede 49 derece sıcaklık rekoruna Mersin yeter dedi!

Petrol, kömür ve doğal gazın enerji üretmek için yakılması ile duman çıktığını biliyorsununz. Bu dumanda karbondioksit var.

Dünyanın havasına yüz yıldır giderek artan miktarda karbondioksit ekliyoruz. Karbondioksit ise atmosferi ısıtıyor dünyada sıcaklık artıyor.

Bir yandan kuraklık bir yandan sel. Beri yanda artan sıcaklık yüzünden insanların nefes alamaz hale geldiği deniz kıyısı kentler. Mersin’de 49 derece sıcaklık rekoru haberimiz belki gerçek belki bu yakında gerçek olacak. Bunun kömür santralleri ile ilişkisi olduğunu düşünenler, anlayanlar artıyor. Enerji politikacıları, sorumluları ise daha fazla termik daha fazla nükleer santral cevabını veriyor. Yani devlet temiz enerji üretsin diye beklemek daha fazla iklim değişikliğini razı olmak demek.

(Nükleer temizdir diyenler bir gerçegi saklıyorlar: Nükleer santral için gerekli hammadde uranyum yeraltından çıkartılırken o bölgede çok büyük capta radyoaktif kirlilik yapıyor. Nükleer güç santrallerinin çalıştırılması için bir de başka enerji kaynaklarına mesela termik santrallere ihtiyaç var. )

Özetle

Güneş enerjisinden elektrik üretmekle nükleere termik santrallere gerek olmadığına toplumu ikna edebiliriz.

Milyonlarca yurttaş güneş enerjisinden elektrik üretebilir. Milyonlarca Güneş Enerji Santrali (GES) sahibi insanın olması demokrasiyi güçlendirir. Herkesin kolaylıkla elektrik üretebileceği teknoloji budur.

İsteyen -evi ve uygun çatısı varsa şahsen- bir GES kurar. Ama küçük miktarda paraları bir araya getirip kooperatif kurmak güneş enerjisi kullanımının yaygılaşması için daha uygun görünüyor.

Bielefeld nükleer karşıtları kentin elektrik şirketinin Grohnde nükleer santralindeki ortaklığına son vermesini istiyorlar.
Bielefeld nükleer karşıtları kentin elektrik şirketinin Grohnde nükleer santralindeki ortaklığına son vermesini istiyorlar.

Almanya’dan bildiğimiz, tecrübeyle sabit bir gerçek ise şudur: Enerji sektöründe en fazla işyeri güneş enerjisi alanında açılmaktadır. Nükleer santral iş verecek diyenlere yenilenebilir enerjiler daha fazla istihdam sağlayacak diyorum.

Son olarak belirtmek istiyorum, temiz enerjilerin üretiminin yaygınlaşması için bu enerjilere talep oluşması gerekiyor. Abonelere temiz enerji servis eden yeterince firma var ve fiyatlar yer yer konvensiyonel firmalara göre hatta daha ucuz.

Türkiye’de enerji piyasasında adım adım liberalizasyon gerçekleştiriliyor ancak % 100 temiz enerji (sertifikalı yeşil enerji yahut ekoceryan) henüz gündeme girmedi ama bu çok sürmeyecek. Burada gene Almanya’dan bir örnek vereyim. Bir zamanlar köylerine %100 temiz enerji sağlamak üzere kooperatif kuran Schönau (Şönauv) halkı bir başarı hikayesi yazdı. Bu kooperatif bugün tüm Almanya’da 140.000 aboneye %100 temiz enerji sağlıyor.

Bielefeld nükleer karşıtları kentin elektrik şirketinin Grohnde nükleer santralindeki ortaklığına son vermesini istiyorlar.
Bielefeld nükleer karşıtları kentin elektrik şirketinin Grohnde nükleer santralindeki ortaklığına son vermesini istiyorlar.

Bielefeld Nükleer Karşıtları facebook sayfası

EWS (Schönau Elektrik Tesisleri) adını taşıyan bu kooperatif kazandığı paranın bir kısmı ile müşterilerine kendi güneş santralini kurmaları için teşvik vermek dışında abonelerine bir de enerji verimliliği tedbirleri için destek oluyor, eski beyaz eşyanın az elektrik sarfeden cihazlar ile değiştirilmesine katkı sağlıyor. Tabii nükleere karşı, iklim değişikliğine karşı mücadeleye yaptığı destekler ayrı.

Güneş Gönüllüsü şimdilerde Türkiyelilere nükleer santral işleten elektrik şirketlerini terkedip mesela EWS abonesi olmaya (diğer alternatifler Greenpeace’e ait şirket, Lichtblick ve Naturstrom) çağırıyor.

15-alper_oktem

 

Dr. Alper Öktem

Güneş Gönüllüsü