Ana Sayfa Blog Sayfa 3444

BM: Cizre’de 100’den fazla kişinin canlı canlı yakıldığına dair tanık raporları mevcut

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad Hüseyin, Şırnak’ın Cizre ilçesinde devam eden çatışmalara ilişkin çarpıcı bir açıklama yaptı. Dışişleri Bakanlığı’ndan ise Hüseyin’in açıklamalarına yanıt geldi.

Şırnak’ın Cizre ilçesinde devam eden çatışmalara ilişkin çarpıcı bir açıklama geldi.

11

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad Hüseyin, “Elimizde, Türk güvenlik güçlerinin Cizre’de etrafı sarıp 100’den fazla insanı canlı canlı yaktığına dair tanık raporları var” diyerek iddiaları yerinde incelemek istediklerini söyledi.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri PKK’nın gençlik örgütlenmesi ve diğer devlet dışı yapıların yasa dışı eylemleri ve şiddetini” de kuvvetle kınadığını, terör eylemleri sonucu meydana gelmiş tüm can kayıplarından üzüntü duyduğunu söyledi ve şöyle devam etti:

“Ne var ki kendi halkını şiddet eylemlerinden korumak Türkiye’nin görevidir. Yetkililerin terörizm karşıtı operasyonlar yaparken insan haklarına, işkence, yargısız infaz, orantısız öldürücü şiddet ve keyfi gözaltı eylemlerini yasaklayan uluslararası hukuka daima saygı göstermesi temel önem arzetmektedir.”

BM insan hakları yetkilisinin açıklamasında, bölgeden işkence, keyfi gözaltı, sivillere ait binaların orantısız tahribi haberlerinin de geldiği kaydediliyor.

Zeyd Hüseyin, “Güvenlik güçlerine karşı savaşan gruplara yöneltilenler de dahil, tüm bu iddialar son derece ciddidir ve titizlikle soruşturmalıdır. Ancak bugüne kadar bu yapılmamış görünüyor. Türkiye hükümeti bizim ve Birleşmiş Milletler’in diğer organlarının bölgeyi ziyaret etme ve birinci elden bilgi toplama taleplerine yanıt vermedi” diye sürdürüyor.

“Türkiye Cumhuriyeti hükümetinden sivillere yönelik şiddete dair iddiaların araştırılmasını talep ediyoruz” diyen al-Hussein, daha önce bu taleplerinin reddedildiğini aktardı.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komiseri Zeyd Raad Hüseyin’in Cizre’de insan haklarının ihlâl edildiği iddialarına ilişkin inceleme talep etmesine Dışişleri Bakanlığı’ndan yanıt geldi ve “Terörle mücadelede operasyonlarında özgürlük-güvenlik dengesinin sağlanması için azami özeni gösterilmekte ve tüm tedbirler yasal çerçevede alınmaktadır.” denildi. Türkiye’nin BM’den ve diğer uluslarası kuruluşlardan gelen hiçbir ziyaret ve inceleme talebini reddetmediği hatırlatıldı.

“Kabul edilmesi mümkün değil”

Bilgiç, Hüseyin’in iddialarına geçmişte gelen talepleri örnek göstererek de yanıt verdi:

“BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad El Hüseyin’in BM birimlerinin Güneydoğu Anadolu Bölgemizi ziyaret taleplerine olumlu yanıt verilmediği yönündeki ifadelerinin kabul edilmesi mümkün değildir. Güneydoğu Anadolu Bölgemiz, insan hakları alanında faaliyet gösteren uluslararası kuruluşlarca rahatlıkla ziyaret edilebilmektedir. Son olarak 2016 yılı Mart ayında BM Zorla ve İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubu, Nisan ayında ise Avrupa insan hakları rejiminin temel organlarından olan Avrupa Konseyi’nin İnsan Hakları Komiseri Nils Muzniek Güneydoğu Anadolu Bölgemizi ziyaret ederek temaslarda bulunmuşlardır.

Yüksek Komiser Sayın Zeid’in Türkiye ile BM arasındaki insan hakları alanındaki işbirliği ruhunu yansıtmayan açıklamalarının yetersiz bilgiye ve önyargılı çevrelerin yönlendirmelerine dayandığı düşünülmektedir. Arzu ettiği takdirde Sayın Zeid’i Güneydoğu Anadolu Bölgemizi de kapsayacak şekilde ülkemizde ağırlamaktan memnuniyet duyacağız.”

 

(Cumhuriyet)

Köyde güneş projesi

Çanakkale’de gençlere yenilenebilir enerji alanında iş imkânlarının önünü açacak çevreyle dost örnek bir proje başlıyor.

işini güneşe dönÇanakkale ve çevresindeki meslek lisesi ve dengi okullarda yapılacak bu seminer ve eğitim faaliyetleri ile gençlerin yenilenebilir enerji sektöründe girişimciliklerinin artırılması ve kapasitelerinin geliştirilmesi amaçlanıyor.

Proje Koordinatörü Sevil Turan’ın basın toplantısında yaptığı sunumda bir yıllık proje kapsamında gençlerin uygulamalı eğitim faaliyetlerini gerçekleştireceği bir pilot enerji merkezinin Çanakkale Küçükkuyu Adatepe Köyü’nde kurulacağı belirtildi. Böylece atıl durumdaki Adatepe köyü ilkokulu binası bu amaçla restore edilecek ve ileride enerjisini güneşten alan çok amaçlı bir sosyal merkeze dönüşecek.

Proje kapsamında yapılacak olan akademik çalışmalar ile gençlere istihdam sağlanması amacıyla sektörel iş birliği geliştirilip lobi faaliyetlerinde bulunulması da hedefleniyor.

Yeşil Düşünce Derneği olarak enerji kooperatifleri girişimlerini desteklemeyi ve bu yönde politika geliştirmeyi istediklerinin altını çizen Turan, bu amaçla projede atölyeler ve saha çalışmaları düzenleneceğini söyledi.

baToplantıda ayrıca iklim değişikliğinin en önemli nedenlerinden biri olan fosil yakıtlarla enerji üretimine alternatif olarak yenilenebilir enerji kaynaklarının önemi vurgulandı. Yenilenebilir enerji kullanım oranı Türkiye’de %6,4 gibi bir oran ile oldukça düşük seviyede olduğu göz önünde bulundurulursa bu proje ile genç kuşakların sağlıklı bir çevrede yaratıcı ve yenilikçi iş fırsatlarına sahip olmasının önü açılabilecek.

Sektörel Yatırım Alanlarında Genç İstihdamının Desteklenmesi Operasyonu Hibe Programı kapsamında gerçekleştirilecek proje, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı AB ve Mali Yardımlar Başkanlığı İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi Program Otoritesi tarafından fonlanıyor. Projenin ortak ve destekçileri ise Yeditepe Üniversitesi, Adatepe Köyü Muhtarlığı, Orman Evi Kırsalda Sürdürülebilir Gelecek Derneği, Troya Genç Çevre Derneği ve Euro Solar Türkiye.

Yeşil Gazete

İstanbul’un Marul Bayramı haberimizin başlığı hakkında

Gazetemizin haftasonu ve kitap edisyonu [ha-ki]‘de 7 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Yedikule Marulu olmadan kuzu kapama yapılamaz” isimli haberimiz talihsiz ve özensiz bir başlık taşımaktadır.

54

Gelen eleştirilerin ardından toplanan yayın kurulumuz Yedikule Bostanları’nın, bostan emekçilerinin ve yerli tohum mücadelesinin bu başlık altında verilmiş olmasını talihsizden öte, hatalı olduğuna karar vermiştir.

Yazı yayında kaldığı sürece, hatamızı idrak ettiğimizi belirten bu düzelti de yayında kalacak ancak manşet “Yedikule Marulu olmadan şehre bahar gelmez” olarak değiştirilecektir.

Bu süreçte bizi yalnız bırakmayan, her daim dönüşmemize, hep öğrenmemize vesile siz dostlarımıza çok teşekkür ederiz.

 

Yeşil Gazete Yayın Ekibi

Doğa savunucuları Davutoğlu’nu hiç özlemeyecek – Pelin Cengiz

Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ağustos 2014’te Başbakanlık koltuğunu teslim ettiği Ahmet Davutoğlu, kazandığı iki seçime rağmen geçen hafta bu görevden ayrıldığını, bir daha aday olmayacağını açıkladı. Davutoğlu’nun ayrılık konuşmasının satır araları incelendiğinde, ayrılığında kendi isteğinin dışında başka birtakım faktörlerin rol oynadığı, sitemlerinden kimilerine kırgın olduğu anlaşılıyor. Kopuşa giden süreci, siyasi açıdan ve Başbakanlığı süresince Erdoğan ile düştüğü fikri ayrılıkları açısından anlayış farkının derinleşmesinin tezahürü olarak özetleyebiliriz.

Her ne kadar verilen vaatler, altına imza atılan sözler, Meclis’ten geçirilen kararlar Erdoğan’ın gölgesinde kalıyormuş gibi görünse de, günlük sıcak siyasi gelişmeler esnasında gözden kaçan veya yeterince üzerinde durulmayan pek çok konuda Davutoğlu’nun izi var. Bunların arasında Davutoğlu döneminin önemli ekolojik olaylarına odaklansak neler görürüz? Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde çevre ve yaşam alanlarına saldırı, talanın ve rantın köpürtülmesi adına neler yaşandığına, hangi kararların alınıp, hangi yasal düzenlemelere gidildiğine dair birkaç örneğe göz atalım.

Göreve geldikten sonra yaptığı en çarpıcı açıklamalardan biri Ekim 2014’te nükleere ilişkin oldu. “3. nükleer santral için talimatı verdim” diyen Davutoğlu, yeterli insan unsurunun yetişmesinin ardından 3. nükleer santralin yüzde 100 milli olmasını istediklerini kaydetti. Suya atılan taş misali halka halka 3. nükleer santral projesi lafı dolaşıma girdi, bir süre sonra net şekilde dünyada eşi benzeri olmayan coğrafyaya sahip İğneada’nın adı telaffuz edilmeye başlandı.

Aynı Davutoğlu, 2014’te yine “Her şeyde gecikme, belli bir takım plana uymamalar zamanla telafi edilebilir fakat çevre ve şehir söz konusu olduğunda kaybedilen 1 saniyenin bile bedeli, vebali ağır olur. Belediye başkanlarımıza özellikle söylüyorum. Şehirlerimizi muhafaza edin” diyordu.

Ocak 2015’te altı yıl aradan sonra Türkiye, Davos’ta her yıl yapılan Dünya Ekonomik Forumu’nda Başbakan düzeyinde temsil edildi. Davutoğlu, orada “enerji ve iklim önemli gündem maddelerimiz olacak” dedi, G20 liderlerine, ekonomi ve ticaret bakanlarına “insanlığın iklim bakanlığı” gibi davranma çağrısında bulundu. Ancak, Davutoğlu Başbakanlığı döneminde çubuğu hep en kirli enerjilere doğru kırarken, iklimin adı sadece konuşma metinlerinde dolgu malzemesi olarak kaldı.

Başbakanlığı esnasında “çılgın proje” açıklamaya hevesli siyasetçi kervanına Davutoğlu da katıldı. Şubat 2015’te yaptığı bir açıklamada, İstanbul Boğazı’na yapılacak üç katlı geçiş tüneli mega projesini yapılacağını söyledi, “Üç katlı büyük İstanbul tüneli projesi sembolik bir anlamda taşıyor. Üç kat demek üç imparatorluk demek” dedi.

Takvimler Ekim 2015’i gösterdiğinde Davutoğlu, Karadeniz’de “turizmi geliştirme” gerekçesiyle sekiz ilin yaylalarını birleştirmeyi amaçlayan Yeşil Yol projesinin doğaya zararı dokunmayacağını, tek bir yaylanın tarumar edilmesine izin vermeyeceklerini savundu. Davutoğlu, bölge halkının itirazlarına ve eylemlerine karşın devam ettirilen proje için tuhaf açıklamalarda bulundu: “Dünyanın her yerinden insanlar gelsin Karadeniz’in yaylalarına aşık olsun, havasında şifa bulsun diye bu projeyi yapıyoruz. Türkiye’nin her köşesindeki çevre aşıkları olan bizler adına söylüyorum; bizler sarı çiçekle konuşan Yunus Emre’den ilham almışız. Tek bir sarı çiçeğin ezilmesine izin vermeyiz. Tek bir yaylanın tarumar edilmesine izin vermeyiz. Kötü yapılaşmayla o doğanın bozulmasına izin vermeyiz. O yollar doğayı bozmak için değil, doğaya ulaşıp rabbimize şükretmek için yapılıyor. Yeşil Yol bu felsefeyle yapılmaya devam edecek.”

Orman, mera, sulak alan, milli park şeklinde statülendirilmiş çeşitli doğal alanların devletin sistemli şekilde sermayenin talanına açılmasına yönelik uygulamalar Davutoğlu döneminde de tüm hızıyla sürdü. Ekim 2015’te Mera Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerle birinci sınıf mera alanları 20 yıllık ot bedeli karşılığında inşaata açıldı.

Aralık 2015’te açıkladığı 64. hükümetin 2016 yılı Eylem Planı’nda, yol açacağı ekolojik yıkımların defalarca anlatılmasına ve tüm itirazlara rağmen Kanal İstanbul projesinin gündemde olduğunu bir kez daha gözler önüne sererek, projenin yapımı ve işletmesiyle ilgili yasal düzenlemelerin gerçekleştirileceğini söyledi.

Davutoğlu’nun belki de çevreye yönelik en büyük darbeyi vuran kararlarından biri de Şubat 2016’da, yerli kömürle ilgili yatırım süreçlerinin hızlandırılması için yayımlanan genelgesi oldu. Genelge, linyit sahalarının özel sektöre devredilmesi; Trakya Ergene, Afşin-Elbistan ve Konya Karapınar’a linyite dayalı termik santral kurulması; yurt dışında da kömür aranıp çıkarılması, Türkiye’nin kömürden elektrik üretiminin 2016 sonunda 43 milyar kw/saatten 57 milyar kw/saate yükseltilmesi gibi maddeler içeriyordu.

Mart ayında ise tam bir ekoloji kıyımına yol açan 3. köprünün açılışını Erdoğan ile birlikte yaptı.

Başbakanlığı döneminde yaşadığı en büyük gerilim alanlarından biri hiç şüphesiz Cerattepe’deki direnişe dair oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cerattepe’deki maden faaliyetlerine karşı eylem yapanlara “Bunlar yavru Gezicilerdir” derken, Davutoğlu Yeşil Artvin Derneği heyetini kabul ederek, şirketin Cerattepe’deki çalışmalarının hukuki süreç bitene kadar durdurulduğunu açıkladı. Davutoğlu’nu kim yanılttıysa artık, Cengiz Holding’in avukatlığına soyunarak, “Çevre zarar görmeden maden çıkarılacak” gibi gülünç açıklamalar yaptı. Oysa mahkeme projenin uygulanma aşamasında 50 bin 300 ağacın kesileceğini söylemişti.

Mayıs 2015’te temel atma törenine katılan Davutoğlu, Yassıada’nın İstanbul’un Camp David’i olacağını belirterek, “Yassıada’yı arabuluculuk görüşmelerinin yapıldığı barış adasına; müze ve kongre merkezine dönüştüreceğiz. Yeşil alan kesinlikle bugünkünden fazla olacak” demişti. Ama Davutoğlu’nun bu açıklamasından bir yıl sonra Yassıada’daki tüm ağaçların kesilerek adanın dümdüz edildiğini ortaya koyan fotoğraflar medyaya yansıdı.

Mart 2016’da yaptığı bir konuşmada ise, “İstanbul’umuzda tarihi dokuya, çevre dokusuna aykırı hiçbir yapılanmaya izin vermeyeceğiz. Dikey mimari yerine, İstanbul’un dokusuna uygun yatay mimariyi esas alacağız” ifadelerini kullanmış, yine “ilahi Davutoğlu” dedirtmişti.

İçinden yıllardır geçmekte olduğumuz doğa ve yaşam alanları kırımına dair Davutoğlu’nun hiçbir hassasiyeti, en ufak bir özgünlüğü olmadı. AKP iktidarlarının rant, talan ve gaspa dayalı, yandaş sermayeyle iş tutan, inşaat, enerji ve altyapı projelerine dayanan ekonomik modelini değiştirmeye yönelik bir adım atmadı. Çevre ve yaşam alanları savunucularının sesine pek kulak vermedi. Sadece doğa değil elbette, tarihi ve kültürel pek çok varlık da bu saldırgan zihniyetten nasibini aldı. Kömürü, nükleeri, madenleri teşvik ederken, ekolojik kıyıma neden olan projeleri övdü, bizzat içinde oldu, söylediklerinin hepsi sözde kaldı, icraatta tam tersi oldu. Özetle, Türkiye’de ekoloji mücadelesi verenler Davutoğlu’nu hiç mi hiç özlemeyecek.

 

Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

53-pelin-cengiz

 

 

Pelin Cengiz

Can Dündar’a silahlı saldırıda gözaltı sayısı 5’e yükseldi

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’a yönelik İstanbul Adliyesi’nde düzenlenen saldırı girişimine ilişkin 2 kişi daha gözaltında alındı. Saldırgan Murat Ş. ile birlikte gözaltındaki şüpheli sayısı 5’e yükseldi.

52

Habertürk’ten Mustafa Şekeroğlu’nun haberine göre, MİT TIR’larının aranması davasında “devletin gizli belgeleri açıklamak” suçundan 5 yıl 10 ay hapis cezası alan Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’a yönelik silahlı saldırı yönelik saldırgan Murat Ş., olaydan hemen sonra yakalanmış, cumartesi günü de silah temin eden ve gözcülük yapan iki kişi daha gözaltına alınmıştı.

 

(Habertürk, T24)

Gola Derneği, 10. yılını Babylon Bomonti’de kutluyor

Gola (Yayla) Kültür, Sanat ve Ekoloji Derneği (GOLADER) 10. yılını bu akşam (9 Mayıs 2016 Pazartesi) Babylon Bomonti‘de bir dizi etkinlikle kutluyor.

51

Gola Derneği adına Refika Kadıoğlu tarafından yapılan açıklamada, “Yolculuğumuzun 10. yılında sizlerle birlikte olmak, onuncu yıl kitabımızın sevincini paylaşmak, festival belgeselimizi birlikte izlemek ve Doğu Karadenizin ezgileri eşliğinde horona durmak için 9 Mayıs 2016 pazartesi akşamı Babylon Bomonti’deyiz.

46Saat 19.30’da kapı açılışı ile İlkay Nişancı’nın yönetmenliğini yaptığı “Bir Festival Masalı” belgeselimizi izleyeceğiz.

Ayşe Çavdar’ın yayına hazırladığı kitabımız Gola Gza: Gola ile 10 Yıl kitabımızı tanıtacağız.

Birol Topaloğlu, Emre Pehlivanlar, İlknur Yakupoğlu, S. Refika Kadıoğlu (Eka) ve Adem Ekiz’in şarkılarıyla yer alacağı gecede, dans sanatçıları Levent Soy ve Ömer Ongun‘un horon performansının ardından, hep birlikte oynanacak horonlar yer alacak.

Etkinlik halka açıktır. Girişin ücretsiz olduğu gecede sizleri aramızda görmekten kıvanç duyarız.” denildi.

Gola Kültür, Sanat ve Ekoloji Derneği’nin on yılını anlatan kitap “Gola Gza: Gola ile 10 Yıl” adıyla Heyamola yayınlarından yayınlandı. Yayına Ayşe Çavdar tarafından hazırlanan kitapta, Gola’nın çalışmalarına katkıda bulunan 67 kişiyle söyleşi yapıldı.

Gola Gza: Gola ile 10 Yıl kitabı, kültür, sanat ve ekoloji alanlarında çalışmalar yapan bir sivil toplum kuruluşunun dert ettiği meseleyi nasıl bir müşterek dile ve alana dönüştürdüğünü hikayelendiriyor. Onuncu yılında Artvin’in Arhavi ilçesine taşınan Gola’nın memlekete dönüş öyküsünü de anlatan kitap, sonraki on yıllarda yapılacak çalışmalara, Gola’nın ve bölge insanının kendilerini keşif macerasına katılmaya bir çağrı niteliği de taşıyor.

47

Kitabın adındaki “Gola Gza” yayla yolu anlamına geliyor. Bu zorlu ama alabildiğine neşeli yola çıkmaya heves edenleri ise Gola’yı var eden hikayeler bekliyor: Son kez çocukken gördükleri bir dönme dolabı yeniden inşa ederken zamanın hafızada yaptığı tahribatı onarmaya çalışan yaş almış bir halkın neşesi…Kaçkar dağlarının eteklerindeki binlerce yıllık hayat bilgisini keşfedip kendileriyle birlikte bu müşterek alanı da var eden kadınların dirayeti… Laz kimliğinin tanımlardan, sınırlardan, kelimelerden taşan, kalıba konulamaz canlılığı, çok yönlülüğü, açıklığı ve vazgeçilmezliği… Ve nihayet Gola’nın kadim bir kültürün rehberliğinde bugüne ve geleceğe anlam vermeye adanmış enerjisi ve dinamizmi…

50

Gola Kültür, Sanat ve Ekoloji Derneği, 10 yıldır başta Yeşil Yayla Kültür, Sanat ve Çevre Festivali olmak üzere yaptığı çalışmalarla Laz kültürünü ve coğrafyasını keşfediyor. İstanbul’da yaşayan bir grup Laz sanatçı ve aktivist tarafından kurulan Gola, bugüne kadar yaptığı çalışmalarda Doğu Karadeniz coğrafyasında yaşayan insanları bu bölgenin doğasını ve kültürünü geleceğe taşıyan aktörler olarak gördü. Yerel hayat bilgisinin kayda geçirilmesini, yeni kuşaklara aktarılmasını ve akademik bilgiye dönüştürülerek kalıcılaşmasını ve yaygınlaşmasını hedefleyen bu çalışmalar, merkezinde müziğin yer aldığı büyük bir işbirliği alanına dönüştü.

 

(Yeşil Gazete)

 

Bir ömürlük eylemsizlikle mücadele – Samuel Dariol

Bu yazı stories.breakfree2016.org/ dan alınmıştır

Hızlı ve emsalsiz değişimin yaşandığı bir çağda dünyaya geldim — Soğuk Savaş’ın sonlanması, küreselleşen ekonomi, Amerikan popüler kültürünün yayılışı, ve teknoloji çağının başlangıcı. Dünya liderleri, yeni bir barış ve istikrar çağını müjdeliyorlardı, ve hiçbir sorunun yüzleşilemeyecek kadar büyük olmadığı yeni bir iyimserlik havası esiyordu.

1991’de, 27 Ocak günü, annemle babamın dört çocuklarından ilki olarak dünyaya geldim. İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi üzerine Hükümetlerarası Müzakere Komitesi(INC), bu tarihten sadece bir hafta sonra, Vaşington’da toplanmıştı.

Toplantı, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) temellerini attı. Fakat, 25 yıl geçmesine rağmen, henüz dünya uluslarından, hızla istikametinde gittiğimiz felaket boyutunda iklim değişikliğine doğru gidişimizin önüne geçecek vaadi ve eylemi sağlayabilmiş değil.

2015 yılı, tarihin en sıcak yılı ve de, ortalama sıcaklıkların üstünde ölçülmüşüst üste gelen 39. yılidi. Kuzey Amerika yerlisi Biloxi-Chitimacha-Choctaw kabilesinden Yeni Gine’deTemarai Atolleri ve Carteret Adaları’ndayaşayanlara, şimdiden birçok topluluğun iklim değişikliği ile ilişkili bir şekilde yerlerinden olmalarına şahit olduk.

Ancak, tüm bunlara karşı, birçoğu iklim değişikliğinin etkisinin tamamını zaten hissetmeyecek olan siyasi liderlerimiz, iklim eylemliliği üzerine vasatlığın dibinde kala kalmış vaziyetteler. İskoçya ve Belçikagibi birçok ülke elektrik üretmenin en kirletici yöntemlerinden biri olan kömür madenciliğinden uzaklaşadursun, Avustralya’da, hem eyalet hem de federal seviyede, bizim hükümetlerimiz, madenlere kira sözleşmelerini onaylamaya devam ediyor.!

İklim değişikliğinin dünyamıza karşı ciddi tehdidinin farkına vardıkça, niçin liderlerimizin bunu ciddiye almadığını düşünmeye başladım. Yani, bu bizim geleceğimiz! Değil mi?

Güçlü bir menfaat ağı olduğunu fark etmem zamanımı aldı; fosil yakıtların yerin dibinden kazıp çıkarılmasında dev bir kâr yattığını ve yolsuz icraatleri, ve vaziyeti değiştirmek için bunların arkasındakilere kadar inmemiz gerektiğini anlamam. — Fosil yakıt şirketleri — bizim Câlût’umuz, Tepegöz’ümüz.

36
Aralık 2015 Flood the System (Sistemi Bas) Eylemi. Fotoğraf: Kieran Jairath

Bunun üzerine, üzerimde iktidarı olanlarla hoşnutsuz ilişkime ve kuralları çiğnemekten aslında çekinmeme rağmen, sivil itaatsizlik eylemlerinde bulunmaya başladım. Muhafazakar parllamenterlerin çalışmalarına sekte vuracak eylemler, fosil yakıt şirketlerine (ve onlara kredi sağlayan büyük bankalara), ve yatırımlarıyla fosil yakıtlardan kâr edenlere, mesela bunu yapan üniversitelere karşı.

Avustralya Çevre Bakanı Greg Hunt, nam-ı diğer ‘Kömür Bakanı’ 31 Ekim, 1977 Fotoğraf: Gabrielle Raz-Liebman
Avustralya Çevre Bakanı Greg Hunt, nam-ı diğer ‘Kömür Bakanı’ 31 Ekim, 1977 Fotoğraf: Gabrielle Raz-Liebman

Paris Antlaşması’yla atılmış olan adımların farkında olmamız gerek, ama diğer taraftan Avustralya’nın, OECD’deki kişi başına düşen en yüksek salımlara sahip ülke olduğunu da unutmamalıyız; ve Victoria eyaletindeki görünürde ilerici yönetimin bile iklim değişikliği konusunda kuvvetli eylemde bulunmaktan aciz kaldığını, son bütçesinde.

Hükümetler ve kurumlar sınıfta kaldıklarında, biz harekete geçmeliyiz.

Melbourne Üniversitesi’nde öğrenciler, üniversitenin yatırımlarını fosil yakıtlardan geri çekmesi çağrısı yapıyor. Fotoğraf: Fossil Free MU
Melbourne Üniversitesi’nde öğrenciler, üniversitenin yatırımlarını fosil yakıtlardan geri çekmesi çağrısı yapıyor. Fotoğraf: Fossil Free MU

4–15 Mayıs arası, dünyanın her tarafında insanlar, fosil yakıt sanayiinin yolsuz icraatlerine karşı küresel bir kitlesel eylem dalgasıyla duracaklar. Avustralya’da da #KömürdenKurtul hareketi, yüzlerce, belki binlerce kişinin, kapkara kömür mavnalaranın yola çıkmasını engellemek için Newcastle Limanı’nı sarmasında vücut bulacak. Bölgemizden yerli ilk uluslar halkları ve bu kaz-çıkar sanayiinin etkilerine maruz kalan ön-saf topluluklar önderliğindeki eylem, politikacılara ve halka, iklim değişikliğinin insanları her gün etkiliyor olduğunu hatırlatacak.

Benim gibi, hayatlarında sadece iklim değişikliğinden etkilenmiş bir dünya görmüş başka birçok genç insan, geleceğimizi korumak için hükümetlerimize mesaj vermek uğruna tutuklanmayı göze alacak.

Ancak, bu hükümetler ve liderler — ki iklim değişikliğiyle ilgili eyleme geçmeyi reddetmeleri sayesinde Avustralya’nın yüksek salımlarından sorumlular ve bundan kâr ediyorlar, protestocuları cezalandırmak için yeni sert bir kanun kabul ettiler ve pisliklerini temizlemek üzere topu bizim neslimize atacaklar; — onlar bizi kınayacak. Bizleri “çapulcu”,”cahil şuursuz”, “bencil” ilan edecekler.

7–8 Mayıs’ta Newcastle’daben eyleme geçiyorum. Çünkü, birçok kişi gibi ben de, 25 sene sonra geriye bakıp keşke daha fazlasını yapsaydım demek istemiyorum. Muhafazakar siyasetçiler ve medya bize saldırabilir, ama gücün bizde olduğunu biz de biliyoruz onlar da.

Değişimin hızla yaşandığı bir çağda dünyaya geldim, ve şimdi, kendimi yine benzer bir dönüm noktasında buluyorum. Ama bu sefer, kitlesel taban hareketlerinin gücüyle, yaşadığımız değişimin zenginlerin, iktidar düşkünlerinin ve kâr peşinde koşanların menfaatine bir değişim olmayacağına dair umutluyum. Aksine, bu değişim, bizim değişimimiz, insanlar için.

 

Bu yazı stories.breakfree2016.org/ dan alınmıştır

39-Samuel Dariol

 

Samuel Dariol

 

Fenerbahçe Parkı – Topluluk Bahçesi ekibi ile konuştuk

Sosyal Medyada Fenerbahçe Parkı – Topluluk Bahçesi‘nin 30 Nisan’da park içinde gerçekleştirdikleri ekim dikim çalışması ve korkuluk yapımı atölyesine şahit olunca hemen kendileri ile iletişime geçtik. Orda ne oluyor, olanları kimler yapıyor, topluluğun hedefleri nelerdir gibi sorularımıza yanıt bulmaya çalıştık.

Topluluk Bahçesi, Saint Joseph Lisesi öğrencilerinin, öğretmenleri Şükran Toy ile birlikte hayata geçirdikleri bir proje. Saint Joseph’ten Defne Aksel, Serra Özsoy, Alp Bolluk ve Melis Severcan, Fenerbahçe Parkı – Topluluk Bahçesi’ni bize şu 5 sorumuz kapsamında aktardılar.

68

 

Fenerbahçe Parkı –  Topluluk Bahçesi fikri nasıl ve ne zaman doğdu, kısaca anlatabilir misiniz?

Toplulukta kaç kişisiniz şu an, kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz?

30 Nisan buluşmasında neler ektiniz, nerelere ektiniz, toprağa bakım işlemleri için nasıl bir koordinasyon sağlıyorsunuz?

Kadıköy Belediyesi de bu topluluğu destekliyor sanırım, sağladıkları desteği açmanız mümkün mü? ve son olarak

Hedefleriniz neler, bundan sonraki süreci nasıl planlıyorsunuz?

Şimdi söz onların!

***

Defne Aksel :

1) Ben Defne Aksel. Saint Joseph Lisesi’nde 10. sınıf öğrencisiyim. Küçüklüğümden beri, babam Taner Aksel’in şehirdeki yaşantısının yanında, doğal yaşama duyduğu tutkudan etkilenerek ve onun bilgi birikiminden yararlanarak; geçen senenin başında, doğaya ve çevreye katkıda bulunabileceğim bir proje geliştirmeye karar verdim.

Babamın permakültür eğitmeni olması ve ekolojik bir çiftlik yürütmesi, şimdiye kadar gerçekleştirdiğim bütün çalışmalarda bana çok yardımcı oldu. (Permakültür, sürdürülebilir yaşam alanları kurgulayabilmemizi sağlayan bütünsel tarım bilimidir. Permakültür sayesinde insanların ihtiyaçlarını karşılayan verimli ekosistemler geliştirilir. Sistem dahilindeki her öğe diğerlerini destekler ve besler. Böylece kendi kendine gelişebilen bir gıda zinciri kurulur.)

81

2014-2015 okul senesinde ben, birkaç gönüllü arkadaşım ve öğretmenimiz Şükran Toy, okulumuzun bahçesinin 10 m2lik bir alanında permakültür bahçeciliğine giriştik. Permakültür prensipleri dahilinde yüksek bitki yataklarımızı oluşturduk, yemekhanemizden çıkan organik atıkları komposta dönüştürerek toprağı zenginleştirdik ve ilk tohumlarımızı ektik.

Geçtiğimiz sene permakültüre küçük çaplı bir giriş yaptıktan sonra, yazın Amerika’da gezdiğim topluluk bahçelerinin ne kadar güzel bir amaca hizmet ettiğini fark ettim ve ben de kendi yaşadığımız çevreye aynı imkanı sağlayacak bir topluluk bahçesi projesi oluşturmaya karar verdim. Daha sonra, Almanya’da birçok topluluk bahçesini gezdim, araştırmalar yaptım ve yeni okul senesi başladığında, geliştirdiğim proje taslağı ışığında proje danışmanım Şükran Toy ile hazırlıklara başladık.

2)Doğada vakit geçirmeyi çok seven biriyim, günlük yaşantılarımızın koşuşturmacalarından vakit buldukça da ailecek doğaya kaçarız. Şehirlerde yaşayan bizler, ev ve iş/okul arasında mekik dokuyoruz.

Bir farklılık yaratmak ve yaşadığımız yerlerin sürdürülebilir yerleşimlere dönüştürülebileceğini göstermek üzere bu projeyi geliştirdim. Okuldaki arkadaşlarım, yaptığım bilgilendirmeler sayesinde bu projeden haberdar oldular ve ilgili olanlar bana gönüllü olmak istediklerini söylediler. Projenin taban kadrosunda şuan 5 öğrenciyiz, fakat bahçede düzenlediğimiz etkinliklere gönüllü olarak katılan birçok öğrenci var.

Topluluk bahçesi projesi ‘’toplum tabanlı’’ bir proje olduğu için halka tamamen açık, lise öğrencileri yanında etkinliklerimizi takip eden küçük çocuklar ve yetişkinler de var. Örneğin en son gerçekleştirdiğimiz atölyemizde yaklaşık 60 katılımcı vardı.

3) 30 Nisan etkinliğimizin teması ‘’Ekim-Dikim Çalışmaları ve Korkuluk Yapımı Atölyesi’’ idi.

Etkinlik tarihinin bir ay öncesinden gönüllü öğrencilere babamın çiftliğinden gelen tohumlar verildi ve öğrenciler evlerinde bu tohumları ekip bakımlarını sağlayarak fideye dönüştürdüler. Yetiştirdikleri fideleri etkinlik günü yanlarında getirdiler.

Çeşitli fidelerimiz vardı: marul, kadife çiçeği, amaranth, çin yeşillikleri, hardal otu, kırmızı ıspanak, arı otu, tere, biber gibi. Aynı zamanda, Kadıköy Belediyesi de armut, kiraz, elma, erik gibi bodur meyve ağaçları; erguvan, iğde, sophora gibi baklagil ağaçlar ve böğürtlen, ahududu, üzüm gibi çalılar temin etmişti.

26-27 Mart tarihlerinde düzenlediğimiz ilk atölyemizde oluşturulan bitki yataklarına ektik ve diktik
26-27 Mart tarihlerinde düzenlediğimiz ilk atölyemizde oluşturulan bitki yataklarına ektik ve diktik

Tohumlarımızı ve fidelerimizi 26-27 Mart tarihlerinde düzenlediğimiz ilk atölyemizde oluşturulan bitki yataklarına ektik ve diktik. (Yükseltilmiş bitki yatakları, 40-50 cm derinliğinde zengin bir toprak elde edilebilen ve bitki köklerinin daha derine inebileceği, böylelikle de bitkilerin daha sağlıklı büyüyebileceği bir sistemdir.) Ağaçlarımızı ise bahçe çitlerinin kenarlarına diktik.

O gün, Taner Aksel’in yaptığı görev dağılımı ışığında ellerimizi toprağa buladık. Bir grup öğrenci toprağı çapalama ve havalandırma işlemiyle uğraşırken, başka bir grup öğrenci ilk atölyede ektiğimiz ve epey büyüyen fideleri bitki yataklarından çıkartıp diğer boş bitki yataklarına aktardılar. Ayrıca, resim öğretmenimiz Ali Yılmaz’ın bir grup öğrenciyle gerçekleştirdiği korkuluk atölyesi, günün sonunda 7 adet korkuluk oluşturdu ve bu korkulukları bahçemizin çeşitli yerlerine diktik. Katılımcı sayısı bir önceki atölyemize oranla çok daha fazlaydı.

4) Evet, projemizi Kadıköy Belediyesi ile işbirliği içinde yürütüyoruz. En başta, bir topluluk bahçesi oluşturabilmek için kamuya açık geniş bir alana ihtiyacımız vardı çünkü adından da anlaşılacağı gibi, bu bahçeler halka açık ve herkesin yardımlaşarak doğal ürünler yetiştirilmesini sağlayan bir konsept.

98

Bahçeyi kuracağımız alanı belirleyebilmek için iki öğrenci olarak Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Bey’den randevu aldık. Ona projeyi sunup onayımızı aldıktan sonra, Park ve Bahçeler Müdürlüğünden bizlere yaklaşık 1 dönümlük bir alan temin etmelerini rica ettik. Sonrasında Fenerbahçe Parkı’nda tahsis edilen 900 m2lik alanımızda hızla hazırlıklar başladı. Yani temel olarak Kadıköy Belediyesi’ne bu projeyle gittiğimizde, öğrencilerin girişimlerini çok desteklediklerini ve gerekli finansal ihtiyaçları karşılayacaklarını söylediler. Aynı zamanda Fenerbahçe Parkındaki belediye görevlileri ve bahçe koordinatörü Kamuran Bey de bahçeye sahip çıkıyorlar.

5) Bu projeyi oluşturmaktaki amacımız, topluluk bahçelerinin de genel ruhu olan: doğal bitki yetiştirme yöntemlerini öğrenmek ve öğretmek, eğitimler vererek ve aktiviteler düzenleyerek ilgisi olan herkesin doğal yaşam, sürdürülebilirlik ve bahçecilik hakkındaki bilgi ve becerilerini arttırmak, permakültür prensiplerini yaşatmak ve bu gibi başka proje girişimlerinin de öncüsü olmaktır.

69

Yaz tatilinde, Danimarka’da katılacağımız uluslararası bir organizasyonda bahçenin tanıtımını yapacağız ve işleyişini açıklayacağız. En büyük amaçlarımızdan birisi ise anaokulu, ilkokul ve lise düzeyindeki öğrencilere çevre ve doğal yaşam bilincini yaymak, bu nedenle de önümüzdeki sene özellikle Kadıköy çevresindeki okulları ağırlıyor ve atölyeler ve eğitimler düzenliyor olacağız. Bahçemizin, permakültür kolektiflerinin, ilgili halkın ve çalışma yapmak isteyen insanların paylaşacağı, yardımlaşacağı, öğreneceği ve hep beraber üreteceği bir buluşma noktası olmasını umuyoruz.

Serra Özsoy :

1) Ben Serra Özsoy. Saint Joseph Lisesi’nde 11.sınıf öğrencisiyim. Permakültür (sürdürülebilir yaşam alanları kurgulayabilmemizi sağlayan bütünsel tarım bilimi) hayatıma 2014 yılında Taner Aksel’in Robert Koleji’ndeki eğitimiyle girmiş oldu.

100

 

Bu eğitime Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi’nin yaratıcısı okul arkadaşım Defne Aksel, proje danışmanımız ve aynı zamanda coğrafya öğretmenimiz Şükran Toy ve ilgili diğer kişilerle katılmıştık. 2015 yılında okulumuzda da bir permakültür bahçesi oluşturuldu ve bu bilinç çevreye daha da yayılmaya başladı.

77

Defne’nin böyle bir topluluk bahçesi fikriyle gelmesi üzerine ben de başlangıçtan itibaren olabildiğince yardımcı olmaya çalıştım.

Park için Taner Aksel’le yaptığımız küçük toplantılar sonrasında çizim aşamasını da tamamladık ve Defne’nin önceden de görüştüğü Park Bahçeler Müdürlüğü’ne projemizi sunduk. Şuan Fenerbahçe Parkı’ndaki 900 metrekarelik alanı gün geçtikçe daha da verimli kullanıyor ve çalışmalarımızı daha da arttırmaya çalışıyoruz.

2) Parkın adından da anlaşılacağı üzere prensiplerimizin tamamı “topluluk” kavramı üzerine kurulu ama çekirdek kadroya bakacak olursak beş kişiden oluşuyoruz..

70

Beş kisiden olusuyoruz..Projenin başından beri ana ekibimize, fikrin oluşum sürecine, projenin şekillenmesine ve bahçede ekim dikim çalışmalarında hep en ön sırada dahil olan arkadaşımız Saint Joseph Lisesi 11.sınıf öğrencisi Defne Anlaş ile birlikte hepimiz projenin hayata geçmesinde farklı rol oynayan, farklı alanlara ilgisi olan kişileriz ama hepimizin ortak noktası doğayı sevmesi ve yeşille iç içe olmaktan hoşlanması. Bunun dışında çoğu bizim okulumuzdan ve Kadıköy’deki çevre okullardan gönüllü olarak katılan katılımcılarımız var. Ben mesela bir önceki etkinlikte daha çok medya görevini üstlenmiş, kameramla tüm aşamaları an an kaydetmiş fotoğraf arşivi oluşturmuştum.

3) Ekim-Dikim Çalışmaları ve Korkuluk Atölyesi için gönüllülere tohum dağıttık ve bunların fide olarak dönmesini istedik. Tohumdan fide yapımı birçok kişi için bir ilk oldu ve etkinlik için de yanlarında getirdiler. Marul, kadife çiçeği, amaranth, çin yeşillikleri, hardal otu, kırmızı ıspanak, arı otu, tere, biber gibi birçok fidemiz oldu. Belediye de aynı zamanda çalı ve ağaç temin etti. Aynı zamanda resim öğretmenimiz Ali Yılmaz’la grup eşliğinde yedi korkuluk yapıldı. Özellikle küçük katılımcılarımızın en sevdiği etkinlik bu oldu.

4)Proje Kadıköy Belediyesi’yle bir arada yürütülüyor ve onların da gençlere olan inancı sayesinde projemizin daha da büyüyeceğini ve yaşadığım yer de olan Kadıköy’ün çevre belediyelere örnek olacağını düşünüyorum. Biz örnek olmayacaksak kim olacak?

5) Haziran’ın başında bahçemizin resmi olarak açılışını yapacağız. O zamana kadar da bahçeyle ilgilenmeye ve fidelerimizi takip etmeye devam edeceğiz.

Bir sonraki aktivitelerimizi öğrenmek için aktif olarak kullandığımız facebook sayfamızdan bizleri takip edebilir, aklınızdaki soruları sorabilir ve bir sonraki etkinliğin parçası siz de olabilirsiniz. Bunun dışında ekip olarak Danimarka’da lise öğrencileri için yapılan “sürdürülebilir yaşam” temalı uluslararası boyuttaki bir konferansa katılıp ülkemizi, belediyemizi ve okulumuzu bahçemizle temsil edip tanıtımını yapıp işleyişini anlatacağız.

Bahçemizin çevre okullardan gelecek daha çok öğrenci ve doğa severlerle buluşmasını, permakültürün yaygınlaşmasını ve birlik içinde çalışacağı bir yer olmasını diliyoruz.

Alp Bolluk:

1) Topluluk bahçesi projesi fikrinin sahibi olan Defne Aksel, çocukluğundan beri babasının da bu konuya olan merakı dolayısıyla hep doğayla iç içe olmuș bir arkadașımdır. Geçtiğimiz yaz Amerika’da gittiği yaz okulunda çeșitli topluluk bahçesi örnekleri görmüș, bu bahçelerden çok etkilenmiș ve buna benzer bir projeyi ülkemize de tașımak istemiștir. Okul senesi bașladığında okulumuzun coğrafya öğretmeni ve babasının da yardımlarını alarak bu projeyi gerçekleștirmiștir.

2) Benim adım Alp Bolluk, Istanbul Saint-Joseph lisesinde 10. sınıf öğrencisiyim. Bu projeden arkadașım Defne Aksel aracılığıyla haberdar oldum.

79

Kentin ortasında bir bahçe olușturma fikri çok hoșuma gittiğinden ve bunu șehirleșmiș halkı çevre ile ilgili bilinçlendirmek icin çok önemli bir adım olduğunu düșündüğümden projeye hemen gönüllü olarak dahil oldum. Topluluktaki kiși sayısı okulumuz öğrencilerinin ve yerel halkın katilimiyla her geçen gün artmakta.

3) 30 Nisanda gerçekleșen ekim-dikim atölyesinde ve öncesinde yapılan çalıșmalarda marul, tere, kırmızı ıspanak, maydonoz, soğan, biber, domates, gibi pek çok sebzenin tohumları ekildi. Bunun yanında ahududu, böğürtlen, kiraz, armut vb. agaç fideleri ekildi.

Atölye olmayan ve biz gönüllülerin bahçede bulunamadığı günlerde bahçenin bakimindan parkta bulunan belediye çalıșanları sorumludur.

4) Kadıköy Belediyesi projenin gercekleșmesi așamasında okulumuzun ve proje ekibinin bütün ihtiyaçlarını karșılamıștır.

78

Arkadaslarım Defne ve Serra belediye binasina ziyarette bulunup kendilerine proje icin Fenerbahçe Parkı’nda bir dönümlük arazi tahsil edilmesini rica etmistir, görüșmeler sonucunda belediye bu projeyi onaylamis ve gereken yardımları sağlamıștır.

5) Haziran ayı sonunda okuldan proje ekibindeki arkadașlarım belirli sayıda birkac eșlikçinin de katılımıyla Danimarka’da park ve bahçecilikle ilgili dünyanın dört bir yanından katılım alan bir konferansta bulunacak ve Fenerbahçe parkındaki bu projelerini tanitacaklardır.

Ayrica ilerleyen zamanlardaki bir baska hedefimiz de Kadıköy çevresindeki bașta ilkokullar olmak üzere pek çok okulu bahçemize davet etmek, orada çalıșma yapmaya teșfik etmek ve genç yaștaki arkadașlarımıza çevrecilik bilinci așılamaktır.

Melis Severcan :

11)Fenerbahçe Parkı fikri aslında arkadaşımız Defne tarafından ortaya çıktı. Defne benim gibi bu konuyla yakından ilgilenen başka arkadaşlarımızla ve coğrafya hocamız Şükran Toy ile paylaştı ve hepimizin içine oldukça ilham verici bir proje oldu.

76

Amacımız mandala sistemini kullanarak bir Topluluk Bahçesi oluşturmaktı. Maalesef sürdürülebilir tarım anlamına gelen permakültür ülkemizde pek yaygın değil. Oysa oldukça faydası var. Bizler kentsel kesimde yaşıyoruz ve permakültür ile bahçemizde kendimiz ve yakın çevremiz için kendi doğal gıdamızı yetiştirmeyi hedefliyoruz.

2)Permakültür grubumuzda coğrafya hocamızla birlikte toplam aktif 4 kişiyiz.

99

 

Ben Melis Severcan. Bahçeciliğe olan ilgimle bu fikre dahil oldum. Sebze, meyve ve çiçek tohumları ekmeyi, fide yetiştirmeyi çok seviyorum. Özellikle sebze ve meyve ekmeyi tercih ediyorum çünkü insanın kendine ayırdığı bir alanında doğal gıdasını yetiştirme şansı olması sağlıklı olduğu kadar insanı mutlu da ediyor sonuçta fidesinin büyüyüşünü günden güne izleme şansınız oluyor.

Çiçekleri ise daha çok görsel amaçlı kullanıyorum. Bu bitkilerimi de daha sonra oluşturduğumuz Fenerbahçe Parkı’ndaki bahçemize getiriyorum.

3) Ben ektiğim fidelerimi arkadaşlarımıza verdikten sonra korkuluk yapımından sorumlu oldum. Amacımız kargaları bahçemizden uzak tutmaktı.

71

Görsel sanatlar hocamız Ali Yılmaz ile birlikte, arkadaşlarımızın getirdiği eski ve kullanılmış kıyafetlerimizi, okulumuzun hazırlamış olduğu tahtalara giydirip içlerini samanla doldurduk. Daha sonra korkuluklarımıza saç yapıp yüzlerini oluşturduk.

4)Biz bu plana karar verdiğimiz zaman, arkadaşımız Defne Kadiköy Belediyesi’yle hepimiz adına bu bahçe yapımı için konuşmaya gitti. Belediyemiz bahçe fikrimizi çok beğendi ve hemen yardımcı oldu.

Bize gerekli izinleri verdiler ve ihtiyacımız olan, erişimi zor olan malzemeleri bulmamıza yardımcı oldular. Bu işten görevli bir kaç çalışanla birlikte daha sonra bahçemizi oluşturmaya başladık.

82

5)Biz Permakültürü yani sürdürelebilir tarımı olabildiğince kişiye aktarmayı ve yaygınlaştırmayı hedefliyoruz.

Bir sonraki hedefimiz okullara gidip insanlara Permakültür’ün faydalarını aşılamak. Bunun için şuan hazırlamayı düşündüğümüz aktivitemiz öğrenciler ile birlikte tohum topları hazırlamak.

 

 

Röportaj: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Masallar sevginin mayası: Romantik bir sevda sanmayasın, ciddi bir konu!

Güneşin Aydemir‘in 2. Çanakkale Masalcılar Buluşması’na dair kendi kendisiyle gerçekleştirdiği masalvari oto röportajı paylaşıyoruz.

***

Sevgili Güneşin, senin adını yıllardır doğa koruma, ekolojik yaşam falan gibi konularda duyuyorduk. Kendine göre bir namın var, ama son yıllarda bir masaldır tutturdun. Nedir bu takıntının sebebi?

53

Şimdi ben masallar hakkında bir balya laf edeceğim, bayağı bir ahkam keseceğim ama eninde sonunda tek sebeple ilgileniyorum: hoşuma gidiyor, kendimi iyi hissettiriyor. Bayağı kişisel ve bencilce bir nedenim var anlayacağın; o))

Ama vardır yine de başka sebepleri…

Bir karikatür vardı, hatta Çanakkale’liler takas etkinliği yaparken paylaşmışlardı. Bir çizgi roman kahramanına ensesini gördüğümüz bir adam konuşma balonunda “Peki ama takasın ekolojik yaşamla ne alakası …?” diyor ve bizim süper kahraman da “bi’ bitmediniz!” diyerekten okkalı bir tokatı şırrak diye yapıştırıyor suratına.

Çok gülmüştüm gördüğümde. Gerçekten de çoğu insan ekolojik yaşam, doğa falan dendiğinde börtü böcek, tarım, tohum, kompost yapımı anlıyor. Büyük oranda öyle de diyebiliriz ancak adı üzerinde ekolojik “yaşam”, yaşamla ilgili herşey vardır bu meselenin içinde. Masallar, hikayeler ise zannettiğimizden daha çok alakalı. Bu alakayı gördüm, yaygınlaştırmaya niyet ettim. Takıntımın sebebi budur.

60

Anladıysam arap olayım diye bir laf vardır da şimdi politik olarak doğru olmasa da kullanıcam affınıza sığınarak…

 

Geçmişin bilgisini, doğru ile yanlışı, yalan ile gerçeği bir birinden ayırmak günümüz insanı için çok zorlaştı. Yediğimiz gıdadan, giydiğimiz ayakkabıya; gittiğimiz tatilden sohbet konularımıza kadar “gerçeğin” karartıldığı bir çağda yaşıyoruz. Bunu illa ki kötü niyetle yapıyor da değiliz üstelik pek çoğumuz. Bir de günah keçilerimiz var: “sistem”, “kapitalizm” gibi. Buna olanak tanıyor ve meşru kılıyor.

Bu konvansiyonel gerekçeleri kabul ediyorum tabii, ben de sistem karşıtıyım, ben de anti kapitalistim bir yerde. Ama bireysel sorumluluk diye de bir şey var. Herkes kendinden sorumlu. Önce bu sorumluluğu bir ele alalım yeniden. Sistem kötü ama biz niye alet oluyoruz değil mi ama?

Vay arkadaş, konu nerelere gitti….

Basit bir örnek vereyim, dillere pelesenk olmuş, yavan, klişe bir örnek: Yalan söylemek mesela. Doğruyu söylememek. Dürüst olmamak. Ayaküstü fark etmeden kaç yalan uydurduğumuzu gün içinde saydım bir kere, ciddi bir rakama ulaştı, utandım vazgeçtim. Yalanın ne kadar kötü bir şey olduğunu biliriz ama bugün yaşadığımız kültür bunun üzerine kurulu. Sistem bizi yalan söylemeye itiyor ama yalanı söyleyen bireylerin kendisi. Yalanlar söyleyerek, bize yalan söylendiğini bile bile eyvallah diyerekten bize bahşedilmiş ömrü tüketiyoruz. Hatta bize bizimle ilgili yalanlar uyduranların yollarına güller döküyoruz. “Bana güzelsin de”, “bana haklısın de”, “beni öv, poh pohla”, “fikirlerimi onayla” şeklinde konuşma baloncuklarıyla dolu iç dünyamız.

Bu kadar önemli bir mesele masallarda ciddi şekilde ele alınır örneğin. Yalan söyleyenler ciddi şekilde cezalandırılır, başlarına türlü felaketler gelir, başkalarının da başlarını derde sokarlar. İçimizdeki yalancı, sefil bir adam kılığında çıkar karşımıza, içimizdeki zalim bir ifrit olarak beliriverir. Bu bir soyutlamadır, insanın kendini karşısına alıp bakmasıdır. Normal şartlar altında, günlük koşturmacada bunu yapmamız çok zor. Çünkü kişisel alanımıza saldırı olarak görüyoruz, egomuz kabarıyor, tepki duyuyoruz. Oysa bir ifritin zalimliğinden kim şüphe duyabilir ki.

Sırf bu bile, benim için masallara ilgi duymak için yeterli bir neden.

Masal insana insanı anlatır demişti biri

Evet. Özcan Yüksek’in lafıdır yanlış hatırlamıyorsam. İnsan ruhunun gizemlerini, karanlık kuyularını açıkça işaret eden, oralardan kurtulmaya çalışan insana yol gösteren pek çok öneri içerir masallar. İnsanı çiğ bir hammaddeden altına dönüştüren simyayı barındırırlar. Masallarda insan bir kahraman potansiyeli taşır içinde. Ama o kahramanı olmanız gerekir ve olmak da yetmez –zaten de imkansızdır- sürekli olarak bu uğurda uğraşmanız gerekir. Nitekim, pek çok öğretinin liderleri de bu hikayeleri kullanır. Mevlana’nın Mesnevi’si böyle hikayelerle doludur.

İçimizdeki ifrit bile ehlîleşir, canımızı almaya kalkışırken birden affedebilir. Masal bize her koşulda iyi olabileceğimizi anlatır.
Eh şimdi ben soruyorum, habire yolunu kaybeden bu çağ insanı için çok gerekli değil mi?

Biraz biraz anladım galiba ama kafam da karıştı…

Mesele karışık zaten. Rahat ol. Bir de vahşi doğa var masalların içinde. Doğanın örüntüleri. Dikkatli okunursa, pek çok sembol bize binlerce ip ucu verebilir. Kaos’tan kuantuma; rüzgarın, ateşin, suyun özünün yapısından, dağların, kum tepelerinin nasıl hareket ettiğine, ırmakların nasıl aktığına kadar pek çok bilgi mevcut. Ünlü Şahmaran masalı mesela. Bütün yaşam bilgisini beşbin sayfaya sığdırmaya çalışan bir bilgenin adım adım bu bilgileri tabir-i caizse zipleyerek beş satıra indirmesi, Kaos’taki “kendine benzerlik” prensibi değil de nedir?

56

Zaman konusunu ele alalım. Fizikçilerin hatta astrofizikçilerin, kuantum fizikçilerinin üzerinde çalıştığı bir konu değil mi? Masallarda zamanın göreceliği konusu en derininden kıssalar taşır. “ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken” derken ne demek istiyor anlatıcı acaba? Düşüncelere dalmaya değer konular bunlar.

Enteresan. Başka neler var masalların içinde?

İyice meraklandın bakıyorum ;o).

Bunlar masalların içinde saklı olanlardan bir kısmı. Bir de masalların oluşma, anlatılma biçimi, sosyolojik bir olgu olarak ele alınışı var ki beni o kısmı daha çok çekiyor inanır mısın?

Masallar sahipsizdir. Birileri tarafından yazılmış öykülerden bahsetmiyorum. Ama anlatılagelen, coğrafyalar aşmış anonim hikayelerin sahibi yok. Ve onları anlatan herkese ait. Tam bir müşterekler konusu. Yıllar boyu, sayısız insan tarafından anlatılageldiği için toplulukların kendi süzgeçlerinden süzülmüş, denene, anlatıla kabul görmüş saf bilgiler içeriyor. Süzülmüş bilgi yam anlamıyla. Ama anlatılma süreci durduğu için, masala olan itibar azaldığı için bu süzme işlemi de durmuş vaziyette. O nedenle masalları yeniden ele almak, anlatmak, anlatılanı can kulağı ile dinlemek, sonra yeniden anlatmak çok önemli.

Masallar, klasik anlamda edebiyatın bir konusu olarak ele alınıyor ama aslında psikolojinin, sembolbilimin, sosyolojinin, terapinin, hatta doğa bilimlerinin konusu olmalı.

Peki masal illa da anonim olan mıdır? Ben masal yazamaz mıyım mesela?

Bir kere masal sözlü kültüre ait bir olgu. Elbette kitaplar dolusu masal var kaleme alınmış, derlenmiş olan. Ama inan bana okumak çok sıkıcıdır. Masalın anlatılması gerek. İnsanın kendinden bir şeyler katması, anlatırken kendine de ders çıkarması gerek. Dinleyende de başkasına anlatma arzusu uyandırması gerek.

Ben bu anonimlik konusuna önem veriyorum. Herkes aklına gelen hikayeleri masallaştırarak yazabilir, ama onlar masal olur mu emin değilim. Şöyle olabilir, eğer o hikayelerin ilk sahibi unutulur, hikaye yeterince insan tarafından anlatılırsa ve yeteri kadar insan tarafından dinlenir de anlatma arzusu yaratırsa, herkesten bir şeyler taşır içinden. O zaman masal olur işte.

Masal kelimesinin kökeni mesel, mesele, misal kelimeleriyle aynı. Bu kavramların birbirleriyle bağlantılı şekilde ele alınması gerekiyor. O kısmını size bırakıyorum. Bir ara düşünürsünüz üzerinde.

Bir de şu masallar muhabbeti artırır konusu var, geçenlerde paylaştın..

Evet. Postanede sıra bekliyordum. Köyden Hüseyin abi geldi fatura yatırmaya. Nasılsın, iyi misin faslından sonra “masallara devam mı?” diye sordu. Şaşırdım birden. Meğer benim sosyal medyadaki arkadaşlarımdan biriymiş Hüseyin Abi. Dedim “evet, tabii, masalsız olur mu hiç?”. O da tatlı bir tebessümle “olmaz” dedi. “masallar insanlar arasındaki muhabbeti artırır”.

Savaşların, zulmün, katı yürekliliğin har anımıza karıştığı böyle günlerde, muhabbet eksikliği belki de en önemli konu. Biz bu muhabbet eksikliğine çareler bulmadıkça ne gıdamızı temizleyebiliriz, ne hastalıklarımızı iyileştirebiliriz ne de iklime uyum sağlayabiliriz.

59

Tarımda onarım diyoruz mesela. Onarıcı tarımdan, dağları, meraları onarmaktan bahsediyoruz. Bunu yaparken eğer birbirimizle olan ilişkileri de onarmayı ele almazsak sonunda ne ürettiğimiz ürünün bir hayrını görürüz, ne de ekosistemleri gerçekten onarmış oluruz. Ve masallar insanlar arası ilişkileri onarmak için mükemmel bir araç.

Muhabbet kelimesi de Arapça “Hubb” kelimesinden gelir, sevgi, aşk anlamına gelir. Masallar sevginin mayalarından biridir desek yanlış olmaz.

Ama sosyolojik olarak cinsiyetçi, ırkçı, iktidar yanlısı, şiddet içeren pek çok masal var diyolla. Sen ne diyorsun bu konuda?

Şöyle diyorum; eğer gerçekten anonim bir masalda bu ögelere rastlıyorsak ya o masalı iyi analiz edemiyoruz, sembolleri, kelimelerin anlamlarını unuttuğumuz, aralarındaki bağları kurma yeteneğimizi körelttiğimiz için anlayamıyoruzdur ya da o masallar politik amaçlarla bir noktada değiştirilmiştir.

61

Doğal işleyişten zihinsel olarak (maddesel olarak değil) kopuşumuz nedeniyle masalların kıssalarının çoğunu anlayamıyoruz, çünkü çok karmaşık konular çok yalın, çok basit şekilde anlatılıyor. Basit düşünmenin en zor olduğunu biliyoruz zaten. Bir de zihinlerimiz pek çok önyargı, geliştirdiğimiz veya öğretilen, empoze edilen bir sürü düşünce ile şekillendirilmiş durumda. Üstüne toplumsal etiketlerle kaplanmış durumdayız, Olanı olduğu gibi anlamak için arı ve saf bir bakış gerekir. Bu nedenle dönüştürücü zaten masallarla uğraşmak.

Diğer konuya gelince pek çok masalın değiştirildiği biliniyor. Grimm Masallarının bir kısmı örneğin, derlendikten hemen sonra büyük oranda değiştirilmiştir. Pamuk Prenses, Kurbağa Prens masallarının orjinalleri yaygın hallerinden çok farklı ve bu halleri faydadan çok zarar veriyor insanın iç dünyasına.

Derleme ve yazarak kayıt altına almak, anlatım sürecini durdurduğu ve sabitlediği için masalların anlamlarını kaybetmelerine çanak tutuyor olabilir, şu an aklıma geldi bu varsayım ama kafama da yattı bak!

Anladım galiba. Çok teşekkürler. Peki var mı başka diyebileceğin bir şey?

Sen anladıysan iyi. Ben hala anlamaya çalışıyorum. Bir ara bir muhabbet edelim de bana da anlat. Ama son olarak 2. Çanakkale Masalcılar Buluşmasının programını da paylaşayım istersen seninle

5051

 

Tabiki isterim. Çok teşekkürler

62-güneşin-aydemir

 

Röportaj: Güneşin Aydemir

(Yeşil Gazete)

İstanbul’un marul bayramı: Yedikule Marulu olmadan şehre bahar gelmez

İstanbul’un Marul Bayramı bu sene de 6 Mayıs Cuma günü Beyoğlu’nda, 7 Mayıs Cumartesi günü de Yedikule Bostanları’nda bir şenlikle kutlanacak. Bir de müjdeleri var: geçen yıl toplanan ve geçtiğimiz aylarda İstanbul’da yeniden toprakla buluşan atalık marul tohumları sayesinde Yedikule’deki şenliklerde – ve hafta boyunca İstanbul’daki şimdilik bir avuç, öncü işletmede – gerçek Yedikule marullarıyla yapılan yemekler de yıllar sonra İstanbul’a geri dönecek.

Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği ile Hürriyet Gazetesi’nde yer alan haberimize göre İstanbul’un geleneksel tarım alanı Yedikule Bostanları’nda bir vakitler bolca yetişen, lezzetiyle ünlü, yağlı Yedikule marulu çok değil 20, bilemediniz 30 yıl öncesine kadar İstanbul sofralarının vazgeçilmez bir lezzetiydi. Kimi onu rakı masalarında tek tek ayıklanmış haliyle, kimi sokak satıcılarının kesip tuzlayarak sunduğu şekliyle, kimi de yemek sonrası üzerine pekmez dökülüp tatlı niyetine yenişiyle hatırlar ama gastronomi dünyasında yeri ayrıdır: Yedikule Marulu olmadan şehre bahar gelmez

Alen Mevlat, Yedikule Marulu ile
Alen Mevlat, Yedikule Marulu ile

Bir vakitler adına şenlikler düzenlenen, güzellik yarışmaları yapılan, kimi yıl bir tanesinin 8 kilo ağırlığa dahi ulaştığı anlatılan Yedikule Marulu’nun, şehrin artan gıda talebine ve azalan ödeme kabiliyetine yenilip, bostanlarda eksile eksile, neticede yokolup ardından süpermarketlere dördü bir arada paketlenmiş bebe yeşillikler olarak dönüşünü en sert okumalarla gündemimize girmesi gerekir aslında. Nihayetinde tohumu devletin enstitülerine emanet kalmış, adı var, kendi yok bir yeşilin, bostanlar mücadelesine sembol yapılmasının sebebi de budur, olsa olsa.

YEDİKULE BOSTANLARI!

İstanbul tarihi karasurları boyunca yer alan bostanlarıyla eşsiz bir hazineye sahip. Dünyada eşi benzeri az bulunur bir tarihsel, geleneksel ve kensel tarım alanı burası: Yedikule Bostanları!

64

Malesef şehrin hoyrat düzeni bu tarihi alanı 200 dönümlük mini bir tarım alanına döndürdüyse de ekilip biçilmeye devam ediliyor. Bostancıları bir vakitler Makedonyalı ya da Arnavut olan bu bahçeler, tarlalar, şimdilerde çoğunluğu Cide, Kastamonulu bostancılar tarafından işleniyor.

2013 yılında Fatih Belediyesi’nin bir rekreasyon alanı inşası için sur içi bostanlara moloz dökmesiyle başlayan bir süreç bu bostancıların ve bostanların bekasını gündeme getirdi. Şehrin içinde tarım mı olurmuş diyen de çıktı, toprağın tarihi mi olur diyen de. Bostanların bir tarım tarihi bağlamında değeri olduğunu savunan arkeologlar, tarımın kültürün ta kendisi olduğunu işaret eden sivil girişimler, peyzajın sadece yeşil değil yenilebilir ve üretken bir peyzaj olabileceğine inanan mimarlar, bu süreçte çareyi örgütlenmekte ve dernekleşmekte bulan bostancılar, başka bir usul mümkün olsa gerek diyen sanatçılar ve onları destekleyen mahalleliler 2013’den bu yana ısrarla bostanları savundular. Dedikleri makul aslında, hepi topu 200 dinüm bir araziyi tarım alanı olarak bırakmak çok mu güç, İstanbul’da?Hele bu arazinin 1500 yıllık bir tarım geçmişi varsa, dünyada eşi benzeri yoksa!

Marul Bayramı!

65

Slow Food’un Türkiye’deki öncü birliklerinden Fikir Sahibi Damaklar, bu bostanlar için mücadele veren İstanbullu sivil inisiyatiflerden biri. Yedikule Bostanları Girişimi, Yedikule Bostancılar Derneği ve Dürtük gibi son derece kararlı ve ısrarlı ekiplerle iç içe çalışan Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar, geçen yıl bir bayram başlattı. Tümüyle Yedikule mücadelesini onurlandıran ve geleneksel tarım alanlarına İstanbullu’yu yılda hiç değilse bir kez getirmeyi hedefleyen bu bayram aslında yeni bir bayram değil. Zira Slow Food’dan Alen Mevlat’ın da dediği gibi bölge, özellikle bahar aylarında, Yedikule zaten hep çok renkli. Bir yanda Belgradkapı’daki Ermeni Kilisesi’nin Hampartsum kutlamaları, diğer yandan aralarında Swahili dili konuşan siyahi İstanbullular’ın dahi olduğu pek çok farklı grup İstanbullu’nun Bostanlar’dan taa Çırpıcı Çayırı’na kadar uzanan eğlenceleri… bölge Hıdrellez’in öncesi ve sonrası İstanbul’un bahar bayramı merkezi olmuş, asırlar boyu.

Yedikule’nin dillere destan yağlı marulu bu bahar şenliklerinin odağında olmuş hep. Ama marul azalmış, farklı toplulukları yokolmuş İstanbul’un ve bahar da çayırda çimende kutlanmaz olmuş. Ne zaman ki Yedikule Bostanları’nı korumak üzerinden ısrarlı bir gayret başlamış, o zaman hatırlanmış yeniden ve Slow Food Fikir Sahibi Damaklar’ın girişimiyle şehre geri dönmüş.

66

İstanbul’un Marul Bayramı bu sene de 6 Mayıs Cuma günü Beyoğlu’nda, 7 Mayıs Cumartesi günü de Yedikule Bostanları’nda bir şenlikle kutlanacak. Bir de müjdeleri var: geçen yıl toplanan ve geçtiğimiz aylarda İstanbul’da yeniden toprakla buluşan atalık marul tohumları sayesinde Yedikule’deki şenliklerde – ve hafta boyunca İstanbul’daki şimdilik bir avuç, öncü işletmede – gerçek Yedikule marullarıyla yapılan yemekler de yıllar sonra İstanbul’a geri dönecek.

İSTANBUL’UN MARUL BAYRAMI PROGRAMI:

6 Mayıs 2016, Cuma, Salt Galata

17.00 – 19.00 Panel:
İstanbul’da Bostanlar ve Bahar Şenlikleri

Necdet Sakaoğlu,
Hayri Fehmi Yılmaz,
Turgay Tuna
Faruk Pekin’in katılımıyla gerçekleşecek panelde Yedikule’nin 1500 yıllık yolculuğunu dinlenecek, İstanbul’un bahar şenliklerini, bu şenliklerin gerçekleştiği mesire yerlerini, bağ ve bostanları konuşulacak.

7 Mayıs 2016, Cumartesi, Yedikule Bostanları Ahmet Öztürk Bostanı

11.00-13.00 Suriçi Bostanları’na vefa etkinliği:

2013 yılında üzerine moloz dökülen bostanda çevre temizliği yapılacak.

13.00-15.00 Marul Bayramı Şenliği:
Cümbüş Cemaat’in müziğinin birleştiriciliğinde Yedikule Bostancılar Derneği, Yedikule Bostanları Girişimi ve Dürtük‘den dostlarımızla birlikte bostanlarda yeniden yetiştirilmeye başlanan yağlı Yedikule Marulu ile tanışılacak, ekilişine, hasadına dair bilgilenilecek, bol bol bostan muhabbeti yapacak ve mini bir piknikle karınlar doyurulacak.

Ayrıca 6-7 Mayıs günlerinde aralarında
Yeni Lokanta, Beyoğlu
Mikla, Tepebaşı
Union Pacific, Tünel
Neolokal, Galata
Lokanta Maya, Karaköy
Karaköy Lokantası, Karaköy
Cuma, Çukurcuma
Norm, Cihangir
Kilimanjaro, Bomonti
Marika, Kurtuluş
Delicatessen, Nişantaşı
Kantin, Nişantaşı
Lokanta Armut, Küçük Armutlu
Lucca, Bebek
Mangerie, Bebek
Cantinery, Zorlu Center
Gram, Kanyon
Bi Nevi, Etiler’de Yedikule marulu ile yapılmış yemekler menülerde yer alacak.

 

(Yeşil Gazete)