Ana Sayfa Blog Sayfa 3441

Şişli % 100 Ekolojik Pazar’ın 10. Yıl Dönümü

Mayıs ayı pazar ayı! Türkiye’nin ilk ekolojik pazarı Şişli % 100 Ekolojik Pazar’ın 10. yılı sebebiyle mayıs ayı boyunca her cumartesi pazarda bir etkinlik gerçekleşecek. Mesela bugün (14 Mayıs) ‘Eko Kitap Günü’nde, Buğday Derneği, Yeni İnsan Yayınevi, Üç Ekoloji Dergisi, Alternatif Eğitim Dergisi, Pandora, Ekoiq Dergisi, Sinek Sekiz Yayınevi, Kaos Yayınları, TEMA, Gaia Dergi ve Magma Dergi stand kuracak ve ekoloji temalı bu yayınları indirimli olarak edinebileceğiz.

Siz bu satırları okurken ben heybemi doldurmaya başlamış olacağım muhtemelen. Siz de koşun bence, etkinlik 10.00-16.00 arasında.

24

Buğday Derneği’nin % 100 Ekolojik Pazarlarıyla ilgili bilgilere ve mayıs ayı etkinlik takvimine buradan ulaşabilirsiniz: ekolojikpazar.org/

Kışın arkadaşım Nihan’a da pazarda randevu vermiştim, buz kesip, Mehmet’in kestane sobasıyla ısınmıştık.
Kışın arkadaşım Nihan’a da pazarda randevu vermiştim,
buz kesip, Mehmet’in kestane sobasıyla ısınmıştık.

Ben pazarın yeni müdavimlerindenim, her cumartesi alışverişimi oradan yapmaya çalışıyorum. Pazar benim için sadece pazar değil. Gözleme, sarma yerken çay içip, bir yandan sosyalleşmek için de gidiyorum aslında. Buluşmalarımı orada ifa etmeye gayret ediyorum. Ya zaten arkadaşlarımla beraber gidiyorum, ya da her gittiğimde mutlaka tanıdık ve sevdik insanlarımla karşılaşıyorum. Ayaküstü sohbet güzel oluyor. Bazen molamızı Mehmet’in (Gökmen) tezgahında alıp, muhabbet edip devam ediyoruz.

Bu arada Mehmet’in, Birgi Bozdağ’ın Kemer Köyü’nden getirdiği kestaneleri mutlaka tatmalısınız
Bu arada Mehmet’in, Birgi Bozdağ’ın Kemer Köyü’nden getirdiği kestaneleri mutlaka tatmalısınız. Gerçi burda elinde ceviz sepeti var.

Pazarın 10. yıldönümü kapsamındaki ilk etkinlik Zehirsiz Ev’in 7 Mayıs’taki ‘Gerçek Temizlik Atölyesi’ydi. Mercan Yurdakuler Uluengin (çok resmi oldu ama aslında kardeşiz, ben Mercan diyeyim), doğaya ve kendimize zarar vermeden, evimizdeki malzemelerle kolayca hazırlayabileceğimiz ekolojik temizlik malzemelerinin yapımını anlattı.

25

Zehirli maddeler derken, buraya bir not düşelim, mesela boraks, çamaşır sodası (sodyum karbonat) gibi maddeler aslen zehirli, ama yüksek dozda kullanımı zararlı, belli bir dozda kullanılmasında sakınca yok. Bu zehir meselesinin detayını şuradan okuyabilirsiniz.

Atölyede, Buğday Derneği gönüllülerinden Eda ve Aslı’nın da yardımıyla çamaşır ve bulaşık makinası deterjanı, sıvı sabun, sıvı ve krem yüzey temizleyici ve kül suyu yapıldı. Bazı ürünlerin numuneleri daha sonra, katılanlara dağıtıldı. Bu tariflerin hepsini Zehirsiz Ev’in sitesinde bulabilirsiniz.

Sıvı sabun yapılırken.
Sıvı sabun yapılırken.

Milletcek, parfüm ve ‘tezgahlarda, lavabolarda, çamaşırlarda, dişlerde bembeyazlık’ sevdalısıyız ya… keşke olmasak. Çünkü o soluduğumuz, tenimize sürdüğümüz şeyler gerçekten hiç iyi şeyler değiller. Onlarca farklı kimyasal ihtiva eden parfümlü bir ürün sağlığımızı ciddi anlamda tehdit ediyor. Bunun farkına ben parfüm, deodoran, şampuan kullanmayı bıraktıktan sonra vardım. Uzun süre aradan sonra soluduğum parfümler genzimi yakıyor, öksürtüyor, bazen nefesimi kesiyor. Parfümlü ürünlerin ne gibi etkileri olabileceğini şu linkten inceleyebilirsiniz.

Mercan, ‘Zehirsiz Ev’ kitabını imzalarken.
Mercan, ‘Zehirsiz Ev’ kitabını imzalarken.

Temizlik malzemelerinin yapımının ardından Mercan “Zehirsiz Ev-Yaşamınızdan Zararlı Kimyasalları Eksiltmenin Basit Yolları” adlı kitabını imzaladı. Sitede bulunan tarifler kitapta da yer alıyor. Ekran başından tarif okumaktan yorulursanız, kitabı karıştırabilirsiniz. Kitap, Modus Kitap’tan çıktı, birçok yayınevinde bulunuyor.

Victor Ananias (1971 - 2011)
Victor Ananias (1971 – 2011)

% 100 Ekolojik Pazar deyip de Buğday Hareketi’nin kurucusu Victor Ananias’ı anmamak olmaz. Bu müthiş insanı tanımak nasip olmadı, attığı tohumları ben geç keşfettim ama yaşamımdaki dolaylı izlerini görmek heyecan verici. Şükran duyuyorum.

30-Ceylan-Yurdakuler

 

Ceylan Yurdakuler

Bruno Munari: Çocuk kitaplarında deha manifestosu

24 Ekim 1927 yılında Milano’da doğan, Picasso’nun “Zamanımızın Leonardo’su “ dediği ve ülkemizde dünyada tanındığından daha az tanınan Bruno Munari kimdir?

Fütürist bir sanatçı, özünde imkansız bir negationist, çocukların zihinsel elastikiyetinin korunması için hayatı boyunca mücadele etmiş bir eylemci, iflah olmaz bir araştırmacı, bir vizyoner ve görsel iletişimde dahiyane çalışmalar yapmış tek kişilik kocaman bir ekip, tasarımcı, eğitimci, şair, tasarım teorisyeni ve “konuşan çatal”, “yararsız makineler” ve “okunamayan kitaplar” ın mucidi ve ebedi bir çocuk Bruno Munari.

Goffredo Silvestri onun için “Bütün tasarımcıların babası”, Umberto Eco ise, “Kağıt onun elinde bir kemandan çıkacak en güzel sese dönüşür” diyor’

32

Onun disiplinler arası bütün çalışmalarından birer parça bahsedelim desek Yeşil Gazete’nin bütün haftasonu ekini işgal etmiş oluruz. Biz çocuk kitaplarından başlayalım, kalanını keşfetmeyi sizlere bırakalım. “Anlamanın keyfini yaşayanlar, çocukluk ruhunu koruyanlar öğrenme merakının peşine takılırlar hep” diyor Bruno Munari.

Munari, kuşkusuz çocuk kitaplarında yepyeni bir bakış açısı yaratıp, çocuk kitabı yazarları için daha önce deneyimlenmemiş yeni alanlar yarattı. Geleneksel çocuk kitaplarındaki indirgemeci ilkeler, çocukların yaratıcılığında büyük yaralar açıyor, kalıplar içinde düşünmeyi öğretiyordu. Bu eğilime karşı yeni, duyusal iletişimin öne geçtiği, farklı kavramların ele alındığı, hikayelerin geleneksel rollerini aşan, çocuk kitaplarında sürrealist bir miras olarak kalacak bir seri kitap ortaya çıkardı.

39

Bruno Munari’nin Alberto adındaki oğlu, çocuk kitaplarında yeni materyaller oluşturmasında en büyük ilham kaynağıydı. İlk kitaplarını yazarken oyun, yaratıcılık ve çocuk arasındaki ilişki üzerine yoğunlaşmıştı. Munari, fantastik hikayelere inanmadı hiç, prensler, prensesler, ejderhalar, canavarlar onun kitaplarının kahramanları olmayı beceremediler. Daha basit hikayelerdi onunkiler. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler; duyuları uyaran hikayelerdi. Basit kesin çizgiler, renkli illustrasyonlar bu hikayelere mizahi bir tonla hayat veriyorlardı.

Milano Sisler İçinde

31

Sisler içinde bir yolculuktur. Milano’nun sokaklarında, birbirinden ayrı güzellikteki sayfalarda dolaşırken aydınger kağıdı kullanımıyla elleriniz de bu yolculukta size eşlik eder. Renkli, kesilmiş, delinmiş sayfalar, her sayfada yeni bir süpriz, yeni bir keşif yaşanır.

Okunamayan Kitap

38

Her sayfada farklı geometrik şekiller ve renkler kullanılmıştır. Kitapta renkler, şekiller biçimler arasında oyuna katılırsınız.

Kırmızı Başlıklı Kız, Yeşil Başlıklı Kız, Sarı Başlıklı Kız, Beyaz Başlıklı Kız

33

Bildiğiniz Kırmızı Başlıklı Kız’ın geçtiği köprülerin altından çok sular aktı. Munari’nin başlıklı kızları bambaşka hikayeler anlatıyorlar size. Denizlerden, ormanlara oradan metrepollere götürüyorlar. Beyaz başlıklı kız ise hikayesini size yeniden yazdırıyor.

Asla Memnun Değil

36

Kendi dışında başka şeyler olmayı düşleyenlerin hikayeleri. Fil şişman ve kocaman bir hayvan olmaktan sıkılır, düş kurar, ama ne düşler? Küçük kuş uçmaktan ve şarkı söylemekten öylesine bıkmıştır ki? O da düş kurar; ama ne düşler?

42-Şenay-Boynudelik

 

 

Şenay Boynudelik

Bahçıvanın Mayıs Ayı

Bu yazı yeryuzudernegi.org/ dan alınmıştır

Bahçıvanın bir yılını ay ay anlatan dizi yazımız Mayıs ayı ile sürüyor. Karel Çapek’in ironik anlatımı ve Josef Çapek’in çizgileriyle keyifli okumalar…

57

Tüm o ekip biçme, kazıp çıkartma işinin telaşından bahçıvanın en büyük keyfinden, en önemli gurur kaynağından bahsedemedik; kaya bahçesi ya da diğer adıyla Alp bahçesi. Muhtemelen bahçenin bu kısmı sahibine tehlike dolu dağcılık maharetlerini ortaya koyma şansı verdiğinden dolayı Alp diye adlandırılır. Örneğin bahçıvanımız şurada duran iki kayanın arasına ufak bir androsace dikmek istiyorsa, ayağının birini ihtiyatla bu taşa basacaktır, diğer ayağını ise herhangi bir çiçeği ezmemek için havada tutacak ve bu şekilde dengede durmaya çalışacaktır. Çiçeği dikebilmek, yabani otları ayıklamak, toprağı hazırlamak için arada bir bacaklarını açması, dizlerinin üzerinde ya da ileri ve geri eğilmesi, düz durması gerekir. Tüm bunları bahçesinin sağlam kayaları üzerinde yapar.

Görüldüğü gibi taşlı bir bahçeyi işlemek, adelelerin gelişimini hızlandıran oldukça heyecan verici bir spordur. Ayrıca sizi sunduğu sürprizlerle sürekli şaşırtır. Örneğin o kayanın üzerinde başınız dönerek aşağı bakarken bir karanfil, bir beyaz alp yıldızı ya da Alplere özgü diğer ufaklıklardan birini görebilirsiniz. İyi de sizin gibi hiç fidelerle uğraşmamış birine bunları anlatmanın faydası ne? Siz hiç o minyatür çançiçeklerine, taşkıranlara, karanfillere, yavşanotuna, deliotuna, lavantaya, sarı papatyalara, alpgülüne, yabangülüne, sarmaşığa,kantarona, hatmi çiçeğine, düğün çiçeğine, begonyaya, sümbüllere, menekşelere, siklamenlere, kuş üvezine ev sahipliği yapmadınız ki!

58

Bu katı yeryüzünün kalbinin yumuşadığı bir anda (ki sadece birkaç bin yıl sürmüştür) ortaya çıkardığı tüm bu güzellikleri görmeyen biri nasıl olur da yeryüzünün mucizelerinden bahseder? Evet size anlatmam faydasız, ancak bir bahçe sahibi bu tarikatlara özgü vecdi bilir.

Taşlı bir bahçeyi işleyen kişi sadece bir bahçıvan değildir, o aynı zamanda bir koleksiyoncudur ki bu da onu ciddi manyaklardan biri yapar. Yeter ki ona çançiçeğinizin kök verdiğini söyleyin, gece yarısı onu çalmaya gelecektir, onu alabilmek için adam bile vurur çünkü artık onsuz yaşayamaz. Eğer biraz korkaksa ya da onu çalamayacak kadar şişmansa ağlayıp, küçücük bir filiz vermeniz için size yalvaracaktır.

Ya da çiçekçinin birinde üzerinde etiket olmayan bir saksı görür. Saksıda yeşil renk bir şey büyümektedir. “Buradaki ne?” diye çiçekçiye bağırır.
“Ha, bu mu? “ der çiçekçi, biraz utanarak “bu bir çeşit çançiçeği ama hangi tür olduğunu bilmiyorum…”

“Onu bana ver!” diye bağırır manyak, ilgisiz görünmeye çalışır.

“Yok, olmaz,” der çiçekçi, “Onu satmak istemiyorum.”

Adamımız dokunaklı bir sesle şöyle der, “ Bu kadar zamandır müşterinim, hem senin için ne fark eder ki?”

Sorunun kaynağı olan isimsiz saksı üzerine dakikalarca konuşup gerekirse 9 hafta bile bekleyeceğine ama onsuz eve gitmeyeceğini açıkça beyan eden bahçıvanımız bir koleksiyoncunun tüm eski numaralarını yapar. Ve nihayet gizemli çan çiçeğini kaparak evin yolunu tutar. Bahçesindeki en iyi yeri seçer, çiçeği sonsuz bir özenle diker, her gün sular ve çançiçeği kenevir gibi büyür.

59

Misafirine gururla gösterir “Bak eşsiz bir çançiçeği”, hiç kimse türünü bilmiyor, acaba çiçeği neye benzeyecek.

“Bu çançiçeği mi?” der misafir. “Yaprakları aynen yaban turpuna benziyor.”

“Saçmalama! Ne yaban turpu,” diye gürler bahçıvan. “Yaban turpunun yaprakları daha büyüktür.   Ayrıca böyle parlak değildir.” “Bu kesinlikle bir çançiçeği” der ve alçak gönüllükle ekler, “ama sanırım yeni bir tür”

60

Çok fazla sulandığı için çançiçeği devasa bir hal alır. Bahçıvanımız neşeyle şöyle der, “Yaprakları yaban turpunki gibi diyordun. Sen hiç bu kadar büyük yabanturpu yaprağı gördün mü? Evet bu bir tür devasa çançiçeği, çiçekleri de tabak gibi geniş olacak.”

Nihayet bu eşsiz çançiçeği çiçek verir, “hmm evet bu bir yabanturpu, o saksıya nereden girdiyse!”

61

Misafir bir süre sonra sormaya başlar “devasa çançiçeği ne durumda? Hala çiçek vermedi mi?”

“Ah hayır, o öldü. Bilirsin işte bu değerli türler fazla hassas olur. Sanırım melezdi.”

Bitkileri bulmak her zaman sorundur. Fideciler Mart ayında çoğunlukla siparişinizi göndermezler, bahaneleriyse fidenin donma riskidir. Nisan ayında da siparişinizi alamazsınız çünkü çok yoğunlardır. Mayıs ayında ise ellerindeki her şeyi satmış olurlar. “çuhaçiçeğimiz kalmadı ama onun yerine sığırkuyruğu gönderebilirim, onun çiçekleri de sarı.”

Tabii bazen sipariş ettiğiniz bir şeyin gelmesi de mümkündür. Derhal bahçeye koşarsınız. Evet, tam buraya, hezarenlerin tam yanına geyikotumuzu ekeceğiz. Yolladıkları tohumlar biraz ufak ama deli gibi büyüyecekler!

Aradan bir ay geçer ama pek de o kadar büyümezler. Hatta bunların geyikotu olduğunu bilmeseniz karanfil familyasından olduklarını düşünürsünüz. Doğru düzgün sulamamız lazım ki büyüsünler. Şuna bak sanki pembe çiçekleri var.

Bahçe sahibi misafirine, “bak, bu geyikotu ne kadar küçük,” der.
Misafir ise, “ karanfil demek istedin herhalde,” der.

“Tabii ki karanfil,” der sahibi, “ dilim sürçtü işte.”

Tüm bahçıvanlık kitapları fideyi tohumdan almanın en iyisi olduğunu söyler. Ama Doğa’nın tohumlara özel muamelesi olduğunu söylemez. Tohumların birinin dahi büyümesi ya da hepsinin birden büyümesi doğanın kanunudur.Biri gelip, “burada bir süs dikeni çok iyi durur,” der, bahçıvan da gider bir paket alır, onları ekip, büyümelerini keyifle izler. Bir süre sonra bahçıvan onların yerini değişir, oldukça mutludur çünkü elinde lüks dikenlerin olduğu yüz atmış adet saksı vardır. Tohumdan yetiştirmenin en iyi yol olduğunu düşünür. Derken fidelerin toprağa dönme vakti gelir, iyi de yüz atmış tane devedikenini ne yapacak? Boş bulduğu her toprak parçasına birer taane diker yine de elinde yüz otuz tanesi kalır. Ne demeye çalışıyorsunuz? Bu kadar özenle büyüttüğü dikenleri çöpe filan atamaz!

“Merhaba, süs dikeni ister misiniz? Bahçede çok güzel duruyorlar.” Bahçede çok güzel duruyorlar.”
“Eh, peki, neden olmasın?”

Tanrıya şükürler olsun. Komşumuz otuz tanesini aldı. Şimdi stres içinde, bahçede yer arıyor. O dikenler altı ayak uzunluğuna çıktığında tanrı yardımcısı olsun!

 

Bu yazı yeryuzudernegi.org/ dan alınmıştır

[FotoÖykü] Umbaz – Mesut Akatay

Ben ve diğer iki kedi, iki şehir arasında bulunan bu alışveriş merkezinde yaşama tutunmaya çalışıyorduk. Kıştı. Kar yağmıştı. Artık alışveriş merkezinin terasına kimsecikler uğramıyordu.  Bu yüzden terasa açılan kapılar da kapanmıştı. Yemek bulmakta zorlanıyorduk. Arada bize yemek getiren güvenlik görevlisi de olmasa, açlıktan ölecektik. Acıyordum halimize. En çok da ayağı bilekten kesilmiş olan genç kediye acıyordum. Yürürken zorlanıyordu. Pek yürüyemediği için de yemeğe geç geliyordu, ben de onun payını alıyor ayağına götürüyordum. Diğer kedi bana kızıyordu. “Neden onunla yemeğimizi paylaşıyoruz. Onun ayağı yok. Ona daha az vermeliyiz,” diyordu. Bu durum canımı sıkıyordu. Bir derdi, bir sıkıntısı var gibiydi genç kedinin. Her gece uzaklara bakarak ağlıyordu. Ben de yanına gidip teselli ediyordum. Diğer kedi kendi dünyasındaydı. Bizimle pek ilgilenmezdi. O, sadece aç olsun tok olsun yemeği düşünürdü. Bu durumu daha ne kadar götürebilirdik bilmiyordum. Sabahtan akşama kadar yemek beklemek, yorgun düşürüyordu bizleri. Keşke yemek yemeden de yaşayabilseydik. O zaman bu adaletsizlik ortadan kalkabilirdi. Hem yemek yeme derdimiz olmasaydı, uzakta görünen o dağlara gidebilirdim. Oradaki kediler, ‘Nasıldır? Ne yaparlar?’ merak ederdim. Belki de orada yeni arkadaşlar, dostlar bulurdum kendime.

kedi3

Bir gece, yine ağlamaya başladı ayağı kesik genç kedi. Yanına yaklaştım. Patimi omzuna attım. “Ağlama!” dedim. Sustu. Derin nefes alıp bir iç çekti. “Ağlamak hiçbir şeyi değiştirmez ki…” dedim. Bir süre sustuktan sonra anlatmaya başladı derdini. Bir sevgilisi varmış. Zengin birinin evinde beraber yaşıyorlarmış. Üstünden araba geçince kesmişler ayağını. Ev sahibi de kapı dışarı etmiş onu. Ağlaması bundanmış. İçimi büsbütün bir hüzün kapladı. O gece beraber uzaklara daldık genç kediyle. Gece boyunca diğer pis kedi bize bakıp güldü. Sevmiyordum onu. Ama yine de acıyordum ona. Hepimiz aynı mücadeleyi veriyorduk.

Bir gün terasın kapısı açıldı. Dışarıdaki masaları ve sandalyeleri içeri almaya başladılar. Kış şiddetini artırmıştı. Artık yemek bulmak çok daha zor olacaktı bizim için. Adamlar eşyaları taşırken konuşmalarını dinledim. Bize yemek getiren güvenlik görevlisinin yıllık izne ayrıldığını duyunca telaşa kapıldım. Yine de belli etmedim diğer kedilere. Masa ve sandalyelerin hepsi içeri taşınınca kapıyı kapadılar. Bir kapı kapandı, bir kapı açılır, dedim mutlaka.

kedi1

Terasa kimse uğramaz olmuştu. Gücümüz düşmüştü. Üşüyorduk. Genç kedinin hali beni çok üzüyordu. Açlıktan, ağlayamıyordu artık. İkinci günün sonunda terasın kapısı yine açıldı. O sevmediğim iş yeri sahibi geldi. Elinde yiyecek vardı. Geçenlerde beni dövmüştü. Zor almıştı güvenlik görevlisi elinden. İki kaburgamı da kırmıştı. Acısını hala çekiyordum. Çok garip bir adamdı. Bizi dövmeden yemek vermezdi. Adam, terasta biraz dolaştıktan sonra, bize doğru gelmeye başladı. Genç kediyi kolonun arkasına sakladım. Diğer kedi ise çoktan tüymüştü. Adam, “Pis kedi, gel buraya!”’ diye seslendi. Korkuyordum ondan. Aslında hep korktum insanlardan. İki gündür bir şey yememiştik. Bu fedakârlığı yapmalıyım diye düşündüm. Korkarak yaklaştım. Genç kedi kolonun arkasında endişeyle bize bakıyordu. Adam, biraz daha yaklaşıp suratıma bir tekme savurdu. Burnum kanamaya başladı. Kafamı kaldırayım derken bir tekme daha yedim. Yerde yuvarlanmaya başladım. Sonra yanıma yemeği bırakıp alışveriş merkezine girdi adam. Yüzüm kan içinde dönüp genç kediye baktım. Hüngür hüngür ağlıyordu. Ağlayarak yanıma geldi. Her ne kadar ağlama, dediysem de bağıra bağıra ağladı genç kedi. “Bana bak, ben ağlıyor muyum?” diye sordum. Sustu. Yanıma sokuldu. O körpe, gri tüylerine kanım bulaştı. Artık kan kardeşi olmuştuk genç kediyle. Diğer kedi tehlikenin ortadan kalktığını görünce yanımızda bitiverdi. O gün karnımız şişene kadar yemek yedik. Güneş de açmıştı. Üşümedik de. Buraya geldiğimizden beri ilk defa beraberce mırlamıştık. Bana isim bile bulmuştu genç kedi. “Umbaz”, diye sesleniyordu. Uzun zamandır bana ‘pis kedi’ diye seslendiklerinden adımı da unutmuştum zaten. Hem bu ismi de çok sevmiştim.

kedi2

Genç kediyle sürekli beraberdik. Birbirimize hayallerimizden bahsediyorduk. O sevgilisinin yanına dönmek istiyor, ben ise o dağlara gitmek istiyordum. Bunları yapabilmemiz için öncelikle karnımızı doyurmamız gerektiğini biliyorduk. Günler bu hayallerle geçiyordu. Terasa ne gelen ne giden vardı. Yemek bulamamak bizleri huzursuz etmeye başlamıştı. Durumu iyi değildi. Takati kalmamıştı. Bir gece genç kedi fenalaştı. Bu arada şiddetli yağmur başladı. Sırılsıklam olduk. Sağa koştum, sola koştum. Ne kadar bağırdıysam da sesimi duyuramadım. Acılar içinde kıvranıp durdu o gece genç kedi. Bir süre sonra da aramızdan ayrıldı.

‘Yemek yemeden daha ne kadar yaşayabilirdik? Bizlere de bu alışveriş merkezinde yaşam hakkı tanınamaz mıydı? Yemeklerden arta kalanlar bizim için ayrılamaz mıydı?’ hep bu soruları düşündüm durdum. Diğer kediyle daha ne kadar götürebilirim. Daha doğrusu bu halde daha ne kadar dayanabilirim, bilmiyorum. Buralardan gitmek istiyorum. Diğer kedileri, diğer dünyaları merak ediyorum. Gitmek o dağlara… o dağlara gitmek istiyorum.

* Umbaz: Arkadaş (Zazaca)

 

 NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.

11-Mesut-Akatay

 

Öykü: Mesut Akatay

Fotoğraflar: Ramazan Basınç

Tayland’ta masaj: Ne güzel bir hismiş insanın ayaklarının yıkanması – Hülya Tosun

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.

Hülya’nın uzakdoğu seyahatinin altıncı bölümünde sıra

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

 

Aslında, aktarmalı ve bolca beklemeli İstanbul-Bangkok uçuşum sonrası, Tayland’ta ilk gün yapacağım ilk iş olsun istemiştim masaj. İki gece havalimanlarında eğri büğrü uyuduğumdan hak ettim diyordum. Olmadı.

48

Bangkok’taki ilk akşamlarımda, gece hayatının en yoğun olduğu Khosan Caddesinde, sokağa taşan barlar restoranlar arasındaki masaj salonlarına rastladım, sokak ortasındaki bu masaj hallerini biraz garipsedim, dışarıdan çok baktım ama girmedim.

Neyse 5. Gün, Chiang Mai’de epey bir yürüyüp yorulduktan sonra dinlenmek için ilk aklıma gelen, bir yere oturup bir şey içmek oldu. Nerede içerim diye kafamı bir kaldırdım ki, masaj salonunun önündeyim. Tabii ya, bu ülkede dinlenmek deyince çok güzel bir seçenek daha vardı di mi?
Hemen girdim içeriye, katalogdan masaj seçiyorum. Bunlar bildiğin -ya da bilmediğin- çeşit çeşit(miş). Tai masajı var, yağlı masaj var, ayak masajı var, sıcak bitki torbacıklarıyla yapılan bir şeyi var. Baş, omuz sırt olanını seçtim ben. Birazı sırt çantasından ama daha çoğu tüm dünyanın yükünü sırtımda taşıyorum sanmalardan, bütün derdim omuzlarım.

49

Bu turuncu kılığı giydiriyorlar önce, giydim. Sonra bir yere oturttu kadın, ayak kısmında bir lavabo.

“Ayağını uzat” dedi.

“ Ay dedim yanlış oldu benimki omuz sırt falan, ayakla ne alakası var?”

“Eee” dedi “olsun, ayaktan başlar sağlık.” (Ne dedi tam anlamadım da bana öyle dedi gibi geldi.)

Ben ayağa dokunmaları yani başkasının ayağına dokunmayı hiç sevmediğimden bi çekindim uzatmaya. Kadını kötü bir şeye para için maruz bırakıyormuşum gibi geldi ilk anda. Sonra teslim oldum.

Onun dünyasında neler oldu bilmiyorum ama bendeki his, kadıncağız sanki beni bebeklikten tanıyan anneannemin komşusu gibi içten gülümseyip nazikçe ayaklarımı lavabonun içine aldı, ne sıcak ne soğuk, tam da sevdiğim ılıklıkta bir suyla ayaklarımı sever gibi tek tek yıkayıp yumuşacık havlusuyla kuruladı. Ben orada eridim bittim zaten. Ne güzel bir hismiş yorgunluktan patlayan ayakları birinin şefkatle dokunması, ılık sularla yıkaması.

50

Uzun yıllar, “kocanın ayağını yıkamak puhahaa ne münasebet” geyikleri yapılan bir gelenekten gelen bir insan evladı olarak -tamam orada durum farklı biliyorum tabii de- ben bugün karar verdim. Bütün sevdiklerimin yorgun ayaklarını yıkamak istiyorum yahu, şefkatin dibiymiş resmen!

Masajı sorarsanız şayet, abla ayaklardan başladı, bel, sırt, omuzlar, kafa tam bir saat yoğurdu beni. Her gün olsa her gün yapılır yeminle!

Tabii bu bir seferlik tecrübe ile kalmadı masaj olayım. Hem Chiang Mai’de hem daha sonra Koh Chang adasında, yağlı masajı da, ayak masajını da, Tai masajını da yaptırdım. Hepsi de benim için cennete bilet gibi bir şeydi ama ılık sularla, severek ayakları(mı)n yıkanması paha biçilmez…

51

Meraklısına,
Benim yaptırdığım masaj 16 TL imiş. Bunun 12 liraya olanı da var 55 liraya olanı da var. Masajın çeşidine, yaptırdığın salona vs ye göre değişiyor. (Yaz sonu omuzlarım çok ağrırken, bir gün zengin olayım Tayland’a gideceğim. Bir ay sadece hamakta yatıp, tropikal meyve suları içip her gün kendime masaj yaptıracağım diyordum. 15 liraya günlük masaj yaptırıp 15 liraya da kalacak yer bulmak mümkün. Eder sana ayda 900 TL Meyve suyu pahalı bence ama onun gerçeğini her gün içmek masrafları arttırabilir ; ) Çok da zengin olmaya gerek yokmuş sanki.

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

52-Hülya-Tosun

 

 

Hülya Tosun

Karma Yoga: Bir Hayalim Var! – Ebru Kapsal

Barınağa yardım haberi sosyal medya üzerinden bir çok hayvansever, önemli hayvan hakları organizasyonları ve yerel temsilcileri ve gönüllüleri tarafından büyük ilgi gördü ve çok sayıda paylaşıldı. Bu da bana “Bir hayalim var!” demem için ilham, bu makaleyi yazmam için sebep oldu. Şöyle ki, hayalim bu gözbebeğimiz olan projeye, sevgi ve farkındalık adına tüm yoga okullarının ve eğitmenlerinin katılmasıdır.

Daha önce gönüllü olarak bir yerde çalışmış olanlar bilirler o duyguyu; başka insanların veya canlıların yaşam kalitesini arttırmak için ya da toplumun veya çevrenin yararı için, maddi karşılık beklemeden vermenin bizi en yüksek duygulara ulaştırabildiğini. En derinlerimizde doğru olduğuna inandığımız için, tüm kazanç beklentilerinden sıyrılarak hizmet etmek, karşılaşabileceğimiz tüm zorluklara rağmen manevi anlamda çok zenginleştirici, öğretici ve tatmin edici bir deneyimdir. Bence bunu herkes yaşamalı, çünkü anlatılamayacak kadar muhteşem bir duygudur.

Ben gönüllülüğün hepimizin hayatının bir parçası olması gerektiği düşüncesindeyim. İmkanları ve yaşam şartları doğrultusunda, dünyadaki herkes hayatında en azından bir kere, mümkünse düzenli olarak gönüllü olarak calışsa, gezegenimizin daha eşit, daha güzel ve daha yaşanabilir bir yer olacağına inanıyorum. Gönüllülüğü tüm okullar, üniversiteler, şirketler, kurumlar, devlet daireleri, vb. öğretim programlarına ve misyon ve vizyonlarına dahil etseler… düşünsenize.

Bunun üzerine düşünmeye başladığınızda hayal gücünüzün sizi uçsuz bucaksız, imkanlarla dolu bir yerlere sürükleyip götüreceğinden eminim. Bunu herkes yapamaz deyip geçmeyin. Herkesin nitelikleri doğrultusunda katkıda bulunabileceği bir alan vardır. Bu yazıyı hazırlarken okuduğum, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi tarafından yayımlanmış Gönüllülük ve Gönüllü Yönetimi Rehberi, “bir gönüllünün taşıması gereken ilk ve vazgeçilmez nitelik samimi olarak “gönüllü” olmasıdır” diyor. Yaptığımız herhangi bir çalışmaya gönlümüzü verdiğimizde ve onu benimseyerek yaptığımızda, bize mutlaka bir şeyler verecektir ve olumlu sonuçlar yaratacaktır. “Gönüllü çalışan birey, karşılık beklemeden topluma yarar sağlamanın hazzını yaşar, yaşam deneyimini geliştirir. Yapılan çalışma ne kadar çetin ve sorunlu olursa olsun, zamanı ve olanakları en verimli biçimde kullanmak ve elde edilen sonuçtan keyif almak, gönüllü çalışmanın en teşvik edici unsurlarındandır.” Ne güzel demişler! Gönüllülüğü destekleyen ve yaşayan birisi olarak bu cümlelerin titreşimleri en derinlerime ulaşıyor.

54

Yoga kelimesi “birleştirmek”, “birbirine bağlamak”, “tevhid etmek” anlamına gelen Sanskritçe yuj sözcüğünden türetilmiştir. Yoga ile fazla bir şeyler araştırmamış birisine genelde bir çeşit fiziksel egzersiz çağrıştırır. Hatta yogaya önyargı ile yaklaşanlar bir tür dini ayin olduğunu düşünebilirler. Konuya biraz derinleşmiş olanlar yoganın bedensel bir çalışma olmakla birlikte içsel bir yolculuk olduğunu bilirler. Konuya hakim olanlar ise yoganın Hint felsefesinin altı ortodoks okulundan biri olduğunu ve yoga mat’imizin üzerinde yaptığımız egzersizlerin (asana) esasında hatha yoga olarak adlandırılan, yoga felsefesinin oldukça küçük bir parçası olduğunu bilirler. Yani, o bizi zaman zaman ve farklı derecede zorlayabilen asanaların ötesinde kocaman bir alan vardır. Bu yüzden yoga bir fiziksel ve ruhsal egzersiz metodu olmakla birlikte özünde çok derin bir felsefeyi kapsayan hayata bakış açısıdır.

Asanaların ötesinde yoga bir yaşam tarzıdır. 2010 yılında Amsterdam’da katıldığım ilk yoga hocalık eğitimi sırasında elime geçen, Tim Miller’in eğitim kitabında okuduğum “Yoga bir yaşam tarzıdır ve gerçek anlamda siz sınıftan çıktığınız zaman başlar; o yüzden, öğretileri alın ve hayatınıza uygulayın” fikri beni çok etkilemişti. Tınıları halen kulağıma ve kalbime çok hoş gelen bir cümledir.

Günümüzün yoga uygulamasının en temel yazılı kaynağı, Hint felsefesinin Klasik çağına (MÖ 100 – MS 500) ait olan Patanjali’nin Yoga Sutraları’dır. İki bin yıldan daha uzun bir süre önce, Patanjali adlı bilge tarafından derlenen ve 196 aforizmadan (sutra) oluşan metin, yogayı bir kişinin benliğine ulaşmasının, aydınlanmasının nesnel yolu olarak tanımlıyor. Kitaptaki ikinci sutra en sık karşılaşacağımız alıntıdır. Sanskritçe olan “yogah chittavritti nirodhah” (I.2), yoga zihnimizin dalgalanmalarının dinginleşmesidir anlamına geliyor. Üçüncü sutra ise zihnin dinginleşmesi sonucu, kişinin gerçek benliğine tanık olduğunu belirtiyor; “tadah drastuh svarupe avasthanam” (I.3).

Kitabın devamında Patanjali kişinin gerçek benliğine ulaşabilmesi için hayatın tüm yönlerini kapsayan etik davranış kuralları veriyor ve insanoğlunun zihinsel, bedensel ve ruhsal doğasını inceliyor. Bhagavat Gita’da olduğu gibi, Patanjali’nin Yoga Sutraları da bize eylemlerimizin sonuçlarına bağlanmamamız gerektiğini söylüyor: “karma asukla akrsnam yoginah trividham itaresam” (IV.7). Bir yoginin eylemleri ne beyaz ne de siyahtır; başkalarının eylemleri, beyaz (sattvic), siyah (tamasic) veya gri (rajasic), üç çeşit olabilir anlamına geliyor. Light on the Yoga Sutras of Patanjali adlı kitabında, B.K.S. Iyengar bu önemli sutrayı şöyle yorumluyor: “Bu sutra üç çeşit eylemden ve bunların sıradan bir birey üzerindeki etkilerinden bahsediyor, ama aslında dört çeşit eylem vardır. Dördüncüsü boş, renksiz ve saftır. Bir yogi eylemlerini getirdiği meyvelere bağlanmadan icra etmeli.”

Iyengar bu dördüncü çeşit eylemin bariz bir şekilde Bhagavat Gita’da Krişna’nın fiilde beceri (skill in action) olarak tanımladığı yoga yolunu çağrıştırdığını ortaya koyuyor. Sonuçlara bağlı olmaması ve tüm beklentilerden arınmış olması onu uğurlu ve hayırlı kılıyor. Bu beklentisizce icra edilen eylemi gökyüzüne salınan, ancak onu yeryüzüne geri getirmek için ipi olmayan, bir uçurtmaya benzetiyor. Rüzgar onu nereye taşırsa, oraya gidecektir. Evrensel bilinç olarak algılayabileceğimiz sonsuz bir enerji onu ulaşması gereken yere yönlendirecektir.

Karma yoga öğretisi ile ilk olarak Hinduizmin Ön-Klasik veya Epik çağına (MÖ 1000 – 100) ait, en önemli kutsal kitaplarından ve daha felsefi ve mistik yapıda olan Mahabharata destanının bir bölümü olan Bhagavat Gita’da karşılaşırız. İlk bakışta, Hindistan’ın kuzeyindeki Kurukşetra bölgesinde, akraba olan Pandava ve Kaurava aileleri arasında geçen bir savaşı anlatır. Ancak okurken bu savaş alanında yaşananların aslında hayatın bize sunduğu çelişkilerden, zaman zaman içimizde yaşadığımız savaşlardan bahsettiğini anlarız. Savaşçı Arjuna’nın (yaratılan veya bireysel/fani bilinç) arabacısı olan Krişna’nın (yaratan veya evrensel/mutlak bilinç) Kurukşetra savaşı başlamak üzereyken Arjuna’ya verdiği öğütler aslında insanın ve evrenin gerçek doğası ve hayatın amacı gibi derin konuları işler. Yani, Bhagavat Gita özünde insanoğlunun kendi varlığı ile ilgili çözmekte zorlandığı soruları cevaplandırır.

Karma kelimesi Sanskritçe “yapmak,” “eylemek,” “bir fiilde bulunmak” anlamına gelen kri sözcüğünden türetilmiştir. Bhagavat Gita’ya göre karma yoga özbenliğimizin (atman) mutlak gerçekle (brahman) bütünleşmesi için, algıların ötesinde mevcut olan yüksek benliğimize doğru evrimleşmemiz için seçebileceğimiz ve uygulayabileceğimiz bir yoldur. Diğer yol ise jnana yoga olarak tanımlanan bilgelik yogasıdır. Onsekiz bölümden oluşan Bhagavat Gita’nın ikinci bölümünde Krişna Arjuna’ya, “Yaptığın iş üzerinde hak sahibisin, ama asla meyveleri üzerinde değil” (2.47) der ve karma yogayı fiil yogasi (selfless service), özverili veya karşılıksız eylem olarak açıklar. Başka bir deyişle, karma yoganın esası bencil olmadan davranmak ve karşılık beklemeden vermek ve hizmet etmektir.

Krişna:
“Daha önce de dediğim gibi, bu dünyada iki tip yol vardır, ey günahsız olan, Sankhya’ların bilgi yolu ve Yogi’lerin
fiil yolu!” (Bhagavat Gita, 3.3)
“Tüm fiiller her durumda sadece Doğa’nın değerlerinden ortaya çıkarlar. Aklı egoizmden dolayı yanılgı içinde olan kişi ise “Yapan benim” diye düşünür.” (3.27)

Bhagavat Gita’nın özünü tek bir kelime ile anlatacak olursak, o da feragat olur. Krişna’nın öğretileri bize motiflerimizi, düşüncelerimizi, sözlerimizi ve eylemlerimizi bencillikten arındırmamız gerektiğini söylüyor. Bu feragat kavramı ile tüm din ve kültürlerde karşılaşıyoruz. Metin Bobaroğlu’nun Farklı Din ve Kültürlerde Oruç adlı bir yazısında şöyle diyor; “Oruç, tüm kültür, inanç ve dinlerde ortak bir buyruk ve uygulama olarak karşımıza çıkar. İnsan yaşamda doyum bulmak için çaba sarf eder; bunun maddi ya da manevi olması fark etmez. Her gereksinim bir doyum arayışıdır. Ancak, bazen manevi doyum maddi fedakârlık veya feragat gerektirir. Bu nedenle “oruç” bir “feragat-ahlâkı” olarak karşımıza çıkar. […] Kadim bilgeliğin bilinen tüm sürümlerinde; Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık yanında, Hinduizm, Jainizm, Budizm gibi din ve inançlar, Eski Mısır, Yunan ve Roma gibi uygarlıklarda oruç kullanılagelmiştir. […] Oruç, hem bedende hem akılda istenmeyen şeylerden uzaklaşmayı ve hem de istenen şeyde yoğunlaşmayı aynı zamanda gerçekleştirmektedir.”

55

Burada oruç kavramını İslam’a özgü, bedene uygulanan bir ibadet biçiminden ziyade tüm dinlerde ortak, ruhani terbiyeye zemin hazırlamak ve manevi doyum sağlamak için bir uygulama olarak algılamamız gerekiyor. Bu anlamda, Patanjali’nin asıl benliğimizi keşfederek özgürlüğümüze (samadhi) kavuşmamızı hedefleyen, sekiz basamakli yoga yolu olarak bilinen uygulamada, tüm duyuların ve dürtülerin, ve özellikle şehvetin esiri olmamak anlamına gelen, brahmacharya ilkesi bir ruhani terbiye işlevi olarak yoga felsefesinde de yer alıyor.

Karma yoganın karşılık beklemeden vermek ve hizmet etmek tanımlaması tasavvuftaki, feragat ahlâkı ile ilintili olan sâlih amel kavramına tekabül ediyor ki, aslında aydınlanmaya götüren yollardan biri olarak tarif edilir. Daha önce karşılaşmadığım bu kavramı biraz araştırınca; namaz, oruç ve benzeri ibadetler dışında insanlara, diğer canlılara ve doğaya zarar vermemenin, zordakilere yardım etmenin, hayatımızın ve çevremizdeki hayatların güzelleşmesine katkıda bulunmanın da sâlih amele örnek davranışlardan sayıldığını öğrendim. Yani, Hint felsefesinde karma yoga olarak tanımlanan aydınlanma yolu aslında bizim ve tüm diğer din ve kültürlerde de mevcut.

Hinduizmin ve yoga felsefesinin en önemli iki kutsal kitabı, Bhagavat Gita ve Patanjali’nin Yoga Sutraları, her ikisi de bize eylemlerimizin meyvelerinden vazgeçmemiz gerektiğini öğretir. Başarılarımızı sonuçların belirlediği günümüzün toplumunda, böyle bir cümle bize oldukça uzak gelebilir. Ancak tüm koşullanmalarımızı bir kenara bıraktığımızda, niyetin çok önemli olduğunu biliriz. “Ne ekersen onu biçersin” sözü öğüt ya da övgü olarak sık sık karşımıza çıkar. Genelde bu sözü sorgulamayız, çünkü öyle olduğunu biliriz. Tecrübeden ziyade içsel bir bilgeliktir, tam olarak kavrayamadığımız, baska bir düzlemden bize fısıldayan iç sesimiz.

Niyeti, eylemlerimizin içine kattığımız enerji olarak görebiliriz. Bu enerji ne kadar asıl benliğimizle, yani sınırsız gerçeklikle hizalanır ve örtüşürse, eylemlerimizi o denli saf hale getirir ve olumlu sonuçlar verir. Deepak Chopra Yeter ki Iste adlı kitabında, niyeti “bilinçte veya ruhta yatan bir tohum” olarak tanımlıyor. Asıl benliğimize dönerek evreni “bizden farklı bir oluşum değil de bizlerin uzantısı olarak görürsek” ve varoluşun anlamına hizmet edersek, o denli niyetlerimiz tezahür eder. Ancak dayatılmış niyetle değil, “teslimiyet ve minnettarlıkla, güven duygusuyla, sevgi ve tutkuyla.” Yani, samimi olmamız gerekiyor, niyetimizin ve düşüncelerimizin “evrenin tasarımları ile çelişmemesi” gerekiyor.

Gönüllülük te böyle bir şeydir; temelinde farkındalık ve sevgi yatar. Gönüllülük samimiyet, minnettarlık, şefkât ve sevgi gibi yüksek frekanslı olumlu duygulardan ibarettir. Doğanın ve tüm canlıların, yani hepimizin özünde birbirine bağlı, kolektif bir bilincin parçası olduğumuzun farkındayızdır. Kendi içimize döndüğümüz anlarda, içsel bilgeliğimizi ve bilincimizi kullandığımızda, ve tüm koşullanmalarımızdan sıyrıldığımızda, bütünün bir parçası olduğumuzu hissetmiyor olmamız mümkün değildir. Bu anlamda, gönüllülük bir döngüdür ve içine kattığımız güzel enerji kat kat çoğalarak bize geri döner. Gönüllülük şifalıdır, iyileştirir. Bu yüzden karşılık beklemeden yardım etmek bizi mutlu eder.

Yoga eğitmenleri olarak öğrencilerimize karşı bedensel farkındalığı öğretmenin ötesinde de sorumluluğumuzun olduğunu düşünüyorum; kendilerinin, insan ilişkilerinin, hayatın ve evrenin farkına varmaları için elimizden geldiğince yardımcı olmalıyız. Seçtiğimiz bu içsel yolculuğun öğretilerini, edindiğimiz tecrübeleri, zorlandığımız konular dahil olmak üzere, gerek derste gerek ders dışında samimi bir şekilde paylaşarak farkındalık yaratmanın görevimizin bir parçası olduğuna inanıyorum. Bunu sadece yoga ve meditasyon başlığı altında olmamakla birlikte, özünde ahimsa ilkesini, yani “bütün hayatın ve canlıların kutsal olduğu, saygıyı, sevgiyi hak ettikleri, zararsızlık ilkesini” (Vikipedi) taşıyan, herhangi bir konu üzerinden yaparak çok güzel sonuçlar alabiliriz.

Burada size Ocak 2015’te başlattığım, sevimli bir projeden bahsetmek istiyorum. Kış aylarında bulunduğum ve ders verdiğim Kuşadası’nda, ayda bir kere, Karma Yoga – Downward Dog for Street Dog (Sokak Köpekleri için Asağı Bakan Köpek) adı altında, ücreti sokak hayvanlarına yardım etmek üzere harcanacak dersler düzenlemeye başladım. Sevgili Zeynep Biçer ile birlikte verdiğim ilk dersimizin gelirlerinden Kuşadası barınağına kedi ve köpek mamaları göndermemizden dolayı aldığımız olumlu tepkiler tek kelimeyle harikaydı.

56

Barınağa yardım haberi sosyal medya üzerinden bir çok hayvansever, önemli hayvan hakları organizasyonları ve yerel temsilcileri ve gönüllüleri tarafından büyük ilgi gördü ve çok sayıda paylaşıldı. Bu da bana “Bir hayalim var!” demem için ilham, bu makaleyi yazmam için sebep oldu. Şöyle ki, hayalim bu gözbebeğimiz olan projeye, sevgi ve farkındalık adına tüm yoga okullarının ve eğitmenlerinin katılmasıdır.

Diyorum ki; bu projeyi hep birlikte tıpkı bir ipsiz uçurtma gibi uçurtalım! Ne dersiniz, sevgili yoga eğitmenleri?

Şu an bu projemiz kapsamında Kuşadası (Ebru Kapsal, Zeynep Biçer), Ankara (Elif Nayman) ve Kars’ta (Nebahat Bilge) Karma Yoga dersleri veriliyor ve seanslardan toplanan gelir tamamıyla sokak hayvanları yararına kullanılıyor. Sosyal medya üzerinden artık kolayca birbirimize ve geniş bir kitleye ulaşabildiğimiz için, Karma Yoga – Downward Dog for Street Dog adında bir Facebook grubu oluşturdum ve hepinizi grubumuza üye olmaya, bu anlamlı ve faydalı projemize dahil olmaya ve fikirlerinizi bizimle paylaşmaya samimice davet ediyorum. Biliriz ki, “mutluluk sadece paylaşıldığında gerçektir.” (Özgürlük Yolu)

Değişim kendimizde başlar ve bireyler olarak üzerimize düşeni yapmalıyız. Yoga yolundan yürüyenler olarak gelin hep birlikte daha çok farkındalık, birlik, ışık ve sevgi yayalım. Ne dersiniz?

Sevgiyle kalın.

Kaynaklar

B.K.S. Iyengar, Light on the Yoga Sutras of Patanjali (2002)
Deepak Chopra (çeviren: Ceyda Tercan), Yeter ki İste (2005)
Eknath Easwaran, The Bhagavat Gita (2007)
Georg Feuerstein, Ph.D., The Yoga Tradition – Its History, Literature, Philosophy and Practice (2008)
Metin Bobaroğlu, Farklı Din ve Kültürlerde Oruç (2010)
http://www.anadoluaydinlanma.org/Bulten/02-Dusunuyorum-Temmuz-2010.pdf
Nafiz Güder ve Özel Sektör Gönüllüler Derneği, Gönüllülük ve Gönüllü Yönetimi Rehberi (2006)
Swami Sivananda (çeviren: Ayça Gürelman), Bhagavat Gita (2003)

 

 

Biyografi

Ebru Kapsal uzun yıllar Türkiye’de ve yurtdışında büyük şirketlerde çalıştıktan sonra, 2010 yılında kurumsal dünyadan vedalaştı ve yoluna yoga eğitmeni olarak devam etmeye karar verdi. Yoga felsefesini özümseyerek kendini geliştirmek ve çalışmalarını derinleştirmek için sırt çantası ile Hindistan’ı gezdiği zamanlar dışında, kedileriyle birlikte Ege kıyılarında şehrin gürültüsünden ve karmaşasından uzakta huzurlu bir hayat sürdürüyor.

Daha fazla bilgi için: www.yogamoodra.com

53-Ebru-Kapsal

 

 

Ebru Kapsal

[Manzum Serzenişler] Yeni Taş Çağı

“Mutlu insanlar ve mutlu mekanlara!”, diyelim.

Sanatla ve barışla kalın…

(c) halfclassicsix.com
(c) halfclassicsix.com

 

 

 

 

 

 

Yeni Taş Çağı

Taş üstüne taş koydu insan
sonra taş içine Can…

Bir kuytu ki,
sığınılmış,
etinin kokusunu
giydi
o canın…
Ve yıllanıp tütsülendi
duvarları
Yuva’nın…

Yaşam gelmiş,
olmuş,
oturmuş…
Ruhlar yıkamış
yapının
geçmişini…

Ve ben,
daha bugün
önünden geçip
yüzmilyarıncı adımımla
gölgesini ezerken,
nice hayatlara hatıra olmuş Bina’nın,
zamanı alt etmeye
ramak kala
balyozları
siftah etti
birinci vardiyanın…

Tarihe tanık da olsa
kıymetini kim bilir?
Ona değmiş
tüm hayaletleri bile
gömebilir
artık
Kum, Çakıl ve Demir…
Hafrolmuş bir geçmiş:
“dönüşüm” namıyla:
The Kibir!

Makinalarca
tahkim edilmiş
terli bedenler
paydosu
bekleyedursun
küfürler yankılanır,
yıkıntılarında Evvel’in…
Şimdi’nin
yeni düzenine
yenilenirken

yenilirken…

17:55
Etiler
12/5/16

Kapitalizmin başkenti: Hong Kong – Oktay Arslan

Uzak Doğu’daki şimdiki durağımız Hong Kong.Türkiye’den direk uçakla 9-10 saatlik uçuş ile ‘Güzel kokulu  liman’ anlamına gelen Hong Kong’a varabiliyoruz. Havalimanından, Hong Kong adasının merkezi Central’a metro ile 30 dakikada ulaşmak mümkün. 7 milyon nüfusa sahip  bu şehre yılda yaklaşık olarak 55 milyon ziyaretçi geliyor.

İngiliz hakimiyeti sona erdi

155 yıl İngiliz sömürgesi altında kalan Hong Kong 1997’de Çin’e katılmış. İngiliz ve Çin hükümetlerin aralarında yaptığı özel anlaşmaya göre Hong Kong 2047 ‘dek Dışişleri ve Savunmada Çin’e bağlı olurken iç yönetimde özerk olacak.Hong Kong 2047’den sonra ise tamamen Çin’den bağımsız olarak kendi başına kalacak.

Tabi bu kadar yıl sömürge altında kaldıktan sonra dilde, kültürde sosyal hayatta İngilizlerin etkisi bir hayli fazla. Örneğin araçların direksiyonları sağ tarafta. Trafik soldan akıyor.Kendilerine ait para birimi ve pasaportları var.
Türk vatandaşları 16 Şubat 2016 tarihi itibari ile Çin’e ticari ve turistik vize ile bile gelemezken, Hong Kong’a vizesiz olarak giriş yapabiliyorlar. Çin’in Türk vatandaşlarına Çin vizesini zorlaştırmasının başlıca nedenleri arasında: Türkiyenin Suriye politikası ve bunun yanında Sincan Uygur Özerk bölgesindeki radikal islamcı grupların Türkiye üzerinden Suriye’deki İşid gibi ‘ Selefi cinayet şebekelerine’ katılmış olmaları yatmaktadır.

Gökdelenler şehri

62

Denizle volkanik dağlar arasında sıkışmış bir yerleşim yerine sahip olduğundan bu dar alanların çoğuna gökdelen yapmışlar.Bu yüzden Hong Kong’a gökdelenler şehri  desek yalan olmaz. Her geçen gün yeni bir gökdelen yapılıyor. Şehirde 24 saat hayat var neredeyse.Burada birçok uluslarası banka ve şirketlerin şubeleri mevcut. Hong Kong’da hayat standartları bir hayli yüksek.Orta sınıf insanların birçoğu 25-30 metkare evlerde yaşıyorlar.Hizmet sektöründe çalışanlar birçoğunu Endonezya ve Filipinli’den gelen göçmen işçiler oluşturuyor.

Hong Kong dört adadan oluşuyor. Hong Kong Adası, Lantua Adası, Kowloon Bölgesi ve dış semtlerden  oluşan New Territories Bölgesi. Ama şehirde esas hayatın aktığı yerler Hong Kong ve Kowloon bölgeleri. Bu adalar arasından feribot seferleri mevcut.

Başlıca gezilecek yerler

Hong Kong’da başlıca gezip görülecek yerler arasında: Victoria Zirvesi, Avenue of  Stars, Disneyland, Hollywood Road, Ladies Street, Nathan Caddesi, Tian Tan Buddha, Madam Tussaud Müzesi, Hong Kong Müzesi, Kowloon Park Ocean, Park Hong, Kong Ladies Market, Temple Street, Night Marketi, sayılabiliriz. Ortalama 4 -5 günlük Hong Kong  gezisi için yeterli kanımca. Gezi planı yaparken havalimanında ücretsiz olarak dağıtılan şehirin haritasını ve metro hattını takip ederek gideceğiniz yerlere  çok rahat ulaşabilirsiniz. Metro ağı şehrin her yerini örümcek ağı gibi sarmış.Taksi ücretleri Türkiye’ye nazaran ucuz.

63

Çin’den farklı olarak gideceğiniz yeri bulamazsanız herhangi bir  Hong Kongluya adres sorduğunuzda sizi neredeyse gideceğiniz yere kadar götürürler.

Gittiğim yerler arasındaki  Kowloon Bölgesi, dünya nüfus yoğunluğunun en yüksek yerlerinden bir tanesi. Bu bölgenin kuzeyinden güneyine geçen Nathan Caddesi var. İnsan kalabalığı bu cadde etrafında toparlanmış.Geceleri bu cadde üzerinde İstiklal Caddesi’ndeki gibi sokak sanatçıları hünerlerini sergiliyorlar.Hong Kong’a eğlence ve kültürel gezi için gelirseniz Central Bölgesi’nde uygun lokasyon yerleri var. Burada her bütçeye uygun oteller ve hosteller bulunmakta. Eğer iş için geliyorsanız Wan Chai Bölgesi’nde kalabilirsiniz.

Hong Kong’a gelen turistlerin ilk uğrak yerlerinden bir tanesi ” Victoria Tepesi”. Buraya şehrin birçok yerinden otobüs ve Peak tramvayı ile ulaşabilirsiniz.Deniz seviyesinden 551 metre yüksekte olan ” Victoria Tepesi” şehrin sembol yerlerinden bir tanesi. Benim tavsiyem tepeye tramvay ile çıkmayın çünkü, 2 saate yakın tranvay için sıra bekleyebilirsiniz. Otobüsle gitmek daha mantıklı. Eğer hava sisli ise bu tepeden Hong Kong’un manzarasını göremezsiniz. O yüzden akşam 18.00’den sonra giderseniz Victoria Tepesin’den şehrin her yerini kuş bakışı olarak gece ışıkları sayesinde görebilirsiniz. Eğer şansınıza hava açıksa Victoria tepesinden çok güzel bir Hong Kong fotoğrafı çekinebilirsiniz.Victoria Tepesin’den indikten sonra şehrin her yerine metro ve çift katlı  otobüsler ile ulaşım sağlayabilirsiniz.Yolunuz buraya düşmüşken Kowloon Bölgesi’ndeki  Temple Street’de bulunan LadiesMarkete uğramadan dönmeyin. Özellikle akşamları burası çok kalabalık oluyor. Adından da anlaşıldığı gibi  her yaştaki kadınların kıyafetten, takıya birçok ürünün bulunması mümkün.Tanınınmış markaların ürünlerinide burada kolayca bulabilirsiniz.Yalnız ürünün gerçek olup olmadığına anlamak için iyi şekilde ürünü incelemek gerekiyor.

Ürün alırken çok iyi pazarlık yapın. Söyledikleri fiyattan çok daha ucuza mal edebilirsiniz. Hong Kong’da satılan ürünlerde vergi yok. Özellikle elektronik eşyalar ve telefonları Türkiye’ye göre daha ucuza alabilirsiniz. Ama elektronik mal alırken kesinlikle uluslarası kalite belgesini sormayı unutmayın.Zira aldığınız malın sahte olma ihtimalide var.

Çin’in Vegası Macau

64

Yolunuz buradan geçmişken Çin’e bağlı bir ada olan Macau’ya gidebilirsiniz.Macau Adası Çin’in Las Vegası gibi. Burası eski bir Portekiz kolonisi olduğu için şehrin çoğu yerinde Portekiz etkisini görüyorsunuz. .

Hollywood ‘daki gibi Uzak Doğu

Hong Kong’a gelenlerin  birçoğu akşam vakitlerini  Kawloon bölgesinde bulunan Avenue  Stars’da değerlendirilir. Her akşam saat 20.00’de başlayan ışık gösterilerine 40 gökdelene yerleştirilen ışıklandırma ve lazerle birlikte 20 dakika süren görsel bir show sunuyorlar. Avenua Stars,  Hollywood ‘daki gibi Uzak Doğulu  film yıldızlarına ayrılmış bir yaya bölgesi. Bu yaya bölgesinde Uzak Doğulu film yıldızlarının küçük heykelleri var. Buranın sembol  durak yerlerinden bir tanesi de ”Bruce Lee” ve Chakie  Chan” ait olanlardır.

65

Yüzölçümü olarak çok küçük bir yer  olsada  ticaret hacmi ve dünya ekonomisinin bel kemiği bir çok firmanın bulunduğu Hong Kong’da 50’den fazla ülkenin uluslarası şirketleri var.Kişi başına düşen milli gelir yaklaşık 20 bin dolar civarında.Dünyadaki en büyük 100 bankanlardan 80 tanesinin Hong Kong’da şubeleri var.Tabi hal böyle olunca Asya’daki birçok ülkelerden buraya karapar aklamak için gelenler oluyor.

Çin’de herhangi bir ticari  işletme açmak için birçok prosedür gerekirken Hong Kong’da ise bu tam tersi.Yabancıların ticaret yapması için Hong Kong yönetimi ellerinden gelen bütün kolaylıkları yapmışlar.Neredeyse bir kaç gün içinde ticari bir işletme açabilirsiniz burada.

Hong Kong’u bu kadar kısa sürede anlatmak tabi aslına bakılırsa çok da kolay olmasa gerek. Etrafınfaki adaları ve içindeki insanları ile bir metropolün nasıl doğayla iç içe olduğunu anlatıyor Hong Kong. İmkanı olan herkesin burayı gezip görmeye davet ediyorum.

Sevgiyle Kalın

66-Oktay-Arslan

 

Oktay ARSLAN
[email protected]
Yüksek Lisans Öğrencisi
Nanjing Havacılık ve Uzay Üniversitesi

Çanakkale’de maden şirketlerine karşı iki hukuk zaferi

Çanakkale Barosu Çevre ve Kent Hukuk Komisyonu, Ezine ve Bayramiç’te maden çalışmaları yürütmek isteyen Maden şirketlerinin aldıkları ‘ÇED Gerekli Değil” kararlarını açtıkları davaları kazanarak iptal ettirdiler.

26

Çanakkale Barosu Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu adına açıklama yapan Avukat Ali Furkan Oğuz, Çanakkale Barosu olarak her türlü mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceklerini belirterek; “Bugün, Çanakkale hukuk ve ekoloji mücadelesinde iki iptal kararı daha aldık! Bu daha başlangıç..” değerlendirmesinde bulundu.

Avukat Ali Furkan Oğuz, söz konusu iptal kararları ile ilgili yaptığı açıklamalarda; “Çanakkale ili Ezine ilçesi Yaylacık Köyü Altıkulaç mevkii sınırları içinde Teck Madencilik Sanayi Ticaret A.Ş. tarafından açılıp işletilmesi planlanan 201200499-201200500 ruhsat numaralı sahalarda “Yarma Yöntemiyle Maden Arama” projesi hakkında Çanakkale Valiliği tarafından verilen “ÇED gerekli değildir” kararına karşı Çanakkale Barosu Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu olarak açmış olduğumuz davada Çanakkale İdare Mahkemesi, “ÇED Gerekli Değildir” kararının mevzuata ve hukuka uygun olmadığından bahisle dava konusu işlemin İptaline karar vermiştir” dedi.

Oğuz,aynı şekilde Bayramiç Saraycık Köyü sınırları içindeki KY Yapı Nakliye San. Tic. Ltd. Şti. tarafından yapılması planlanan “Sondaj Yöntemi İle Maden Arama” projesi hakkında Çanakkale Valiliği tarafından verilen “ÇED Gerekli Değildir” kararına karşı vermiş oldukları hukuk mücadelesinden de alınlarının akı ile çıktıklarını ifade ederek, “Çanakkale İdare Mahkemesi, “ÇED Gerekli Değildir” Kararının Mevzuata Ve Hukuka Uygun Olmadığından Bahisle dava konusu işlemin İptaline karar vermiştir. İptal kararları almış olduğumuz bu davada emeği geçen komisyonumuz üyesi meslektaşlarımıza ve tüm çevre mücadelesi savunucularına teşekkür ederiz” şeklinde konuştu.

 

(Çanakkale Aynalıpazar)

Kömürden Kurtuluş 15 Mayıs’ta Aliağa’dan başlıyor!

15 Mayıs’ta Türkiye’de yaşamı savunan tüm hareketler olarak 1960’lı yıllardan başlayarak fosil yakıt kaynaklı kirlenmenin ülkemizdeki en sembolik alanlarından birine dönüşen Aliağa’da bir araya geliyor.

18

Türkiye’nin dört bir yanında termik santral ve kömüre karşı mücadele veren, aralarında TEMA Vakfı’nın da bulunduğu 70’den fazla sivil toplum örgütü ve platform, 15 Mayıs 2016’da Foça’nın Ilıpınar Köyü’nde #KömürdenKurtul demek için bir araya geliyor.

19

15 Mayıs’ta Aliağa Ilıpınar’daki buluşmaya katılamayacak olanlar ise sosyal medya üzerinden #KömürdenKurtul, #BuradaİnsanYaşıyor ve #Breakfree2016 etiketleri ile paylaşımlar yaparak eyleme destek verebilecek.

Bir araya gelen kurumlar arasında, TEMA, WWF-Türkiye, FOÇEP, EGEÇEP, Türk Tabibler Birliği, Temiz Hava Hakkı Platformu, 350.org ve Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN-Europe) gibi Türkiye’nin ve dünyanın önemli sivil toplum kuruluşları ile Dikili ve Bergama Belediyeleri var.

Aynı zamanda, İzmir, Zonguldak, Konya, Muğla, Kahramanmaraş, Adana, İskenderun ve Çanakkale’den yerel çevre hareketleri de Aliağa’da olacaklar.

İzmir’deki bu etkinlik tüm Dünya’daki iklim ve ekoloji hareketinin desteklediği Break Free kampanyasının bir parçası durumunda.

20

Türkiye’nin de aralarında olduğu 18 ülkede, dünyanın en kirli fosil yakıt projelerine karşı harekete geçiyor. 4-15 Mayıs tarihleri arasında Almanya’dan Kanada’ya, Nijerya’dan İngiltere’ye, Brezilya’dan Filipinlere ve Endonezya’dan Türkiye’ye fosil yakıtlara barışçıl etkinliklerle dur denilecek.

Etkinliği fosilyakitlardankurtul.org/ web sitesinden de takip edebilirsiniz.

 

(Açık Radyo, Yeşil Gazete)