Ana Sayfa Blog Sayfa 3440

Shell Meksika Körfezine yine petrol saçtı

Perşembe (12 Mayıs Perşembe) günü U. S. Bureau of Safety and Environmental Enforcement, Royal Dutch Shell’in (nam-ı diğer Shell) Louisiana açıklarında Meksika Körfezine 2,100 varil petrol sızmasına sebep olduğunu duyurdu. Yetkililer ise sızıntının sebebini henüz bilmiyorlarmış. Saçılmanın boyutu yaklaşık 60 kilometrekare.

19

Bu vesile ile Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresinin yayınladığı son birkaç on yılda Meksika Körfezindeki büyük ölçekli petrol kazaları raporuna göz atmak aslında bölgenin ne denli tehdit altında olduğunu anlamak için faydalı olabilir.

Ixtoc

IXTOC I oil well blowout.jpg
Ixtoc

Kuzey Amerika’da gerçeklemiş en büyük petrol sızıntısı Meksika Körfezinde 3 Haziran 1979 günü sondaj kuyusu Ixtoc I’in patlamasıyla gerçekleşmişti. Meksika açıklarında Campeche Körfezinde 9 ay boyunca günde 10,000 ila 30,000 varil petrol sızmıştı. Sızıntıyı kontrol altına almak için 500 sorti uçuş yapılmış, patlamayı önleyici vana arızalandığından sızıntıyı yavaşlatmak için kuyu üzerine metal ve beton toplar yerleştirilmiştir. En sonunda Mart 1980’de iki ayrı tahliye kuyusunun açılmasıyla basınç düşürülmüş ve sızıntı durdurulabilmişti. Sızan petrol Exxon Valdez’den sızanın 10 katı kadardı. Petrol bütün körfeze yayılmış, Teksas’da 200 kilometreden fazla ve Meksika boyunca bilinmeyen uzunlukta (ama muhtemelen çok) sahil şeridini petrole bulamıştı.

Katrina Kasırgası

Katrina Kasırgası gerisinde petrolle ilişkili 250’den fazla raporlanmış kaza bırakmıştı. Yaklaşık 190,000 varil petrol kara içlerindeki suyolları ve sulak alanlara dolmuştu. Birçok sızıntı raporlanmadığı için ve diğerleri de kaynağı tespit edilemediğinden aslında kasırga boyunca ne kadar petrol sızıntısı gerçekleştiği tespit edilemedi. Birden çok temizleme metodu kullanılmak zorunda kalınmıştı ancak bataklık arazilere bir şey yapılamamıştı. Temizlik faaliyetleri zaten zarar görmüş ve hassas olan bu alanlara geri dönülemez zararlar verebileceği için bataklık alanlar kendilerini onarmaları için bırakıldılar.

Burmah Agate

Burmah Agate
Burmah Agate

1 Kasım 1979’da petrol tankeri Burmah Agate yük gemisi Mimosa ile Galveston’un güney doğusunda çarpıştı. Çarğışma Burmah Agate’de bir yangına sebep oldu ve yangın 8 Ocak 1980’e kadar devam etti. Tahminlere göre yaklaşık 60,000 varil petrol okyanusa sızmış ve yaklaşık 180,000 varil petrolde yanmıştı. Petrol okyanus üzerinde 300 km kadar yayılmıştı. Petrolle kirlenen bataklık araziler yine kaderlerine terk edilmişlerdi.

Megaborg

8 Haziran 1990’da bir kaza sonucu başlayan yangın sonrasında yaklaşık 120,000 varil petrol okyanusa sızmıştı. Teksas Galveston’un 90 kilometre açığında gerçekleşen olay sırasında ilk müdahalede petrolün büyük kısmı yanmıştı. Petrol okyanus üzerinde daha geniş mesafelere yayılmaya başlayınca gönüllülerin yardımıyla temizlik çalışmaları başladı. Hava koşullarının iyi, denizin sakin olması sayesinde sadece küçük bir sahil şeridinin kirlendi.

Alvenus

Alvenus
Alvenus

30 Temmuz 1984’te Alvenus isimli tanker Louisiana Cameron’da Calcasiu Nehir kanalında karaya oturdu. 65,500 varil petrol Meksika Körfezine yayıldı. Deniz yaşamına ciddi zarar veren kaza o sırada kum adacıklarında olan binlerce kuştan şans eseri sadece birkaçının yaralanmasına sebep olmuştu.

Ocean 255

Deepwater Horizon
Deepwater Horizon

10 Ağustos 1993’te Florida Tampa Koyunda Bouchard B155, Ocean 255 mavnalarıyla Balsa 37 isimli yük gemisi çarpışmış ve 8000 varil fuel oil okyanusa ve ardından kıyıdaki mangrov ormanlarına karışmıştı.

Tabii bu yukarıda bahsettiğimi olaylar 2010 yılında meydana gelen Deepwater Horizon kazası yanında küçük kalıyor. Kaza sırasında 4 milyon varil ham petrol okyanusa karışmış ve körfez canlılığı üzerinde kalıcı hasara sebep olmuştu.

Fakat bilinen riskler ve yaşanan bunca felakete rağmen Meksika Körfezindeki sondaj ve petrol çıkarma faaliyetleri süratle artıyor. Körfezdeki üretimin şimdiye kadar zirvesinin bu yıl ya da 2017 yılında olacağı varsayılmakta. Ve bu artış petrol ve gaz fiyatlarındaki dramatik düşüşe rağmen gerçekleşiyor.

 

Haber: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil Gazete)

Etiyopyalı çiftçiler çöle hayat veriyor

Nathanael Johnson tarafından Grist‘de yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Etiyopya son 50 yılın en kötü kuraklığı içinde. Bu kuraklık sistem için, iklim değişikliği ile daha sık görmeye başlayacağımız bir şok. Fakat Etiyopyalılar aynı zamanda toprağı kuraklıklar için daha dayanıklı hale getirmek için bir deneyin de yuvası. Eğer değişmekte olan dünyamıza uyum sağlayacaksak bunun gibi deneyler nasıl yapacağımızı bize gösterecekler.

18

Etiyopya’nın yalçın dağlık arazisinde yağmur kavrulmuş, çok kullanılmış araziye düştüğünde, tepe aşağı verimli toprağı da sürükler. Çiftçiler genelde hektar başına 130 ton verimli toprak kaybederler. Bu kayıp yakın tarihte Amerikalı çiftçiler tarafından kaydedilmiş en kötü erozyonla karşılaştırılabilir. Tüm su toprak altına süzüleceğine çabucak tepe aşağıya gittiği için kuyular kurur. Su olmadan ekinler solar ve çıplak arazi daha fazla erozyona açık hale gelir.

Bu döngü Tigray, Etiyopya’da hükümetin çiftçileri taşımalarını düşündürerek bir nehir havzasını neredeyse bir çöle çevirdi. Çiftçiler taşınmak yerine araziyi kurtarmaya karar verdiler. Ve başardılar da. Evlerini terk etmek yerine çiftçiler kımıldamadı. Yerel bir yetkilinin ifade ettiği üzere, bir zamanlar çöl olan şimdi bir orman.

Bu başarıdan ilhamla çiftçiler aynı şeyi Etiyopya’nın Adisghe vilayetinde deniyorlar. Africa Reserach in Sustainable Intensification for the Next Generation (Africa RISING) adlı uluslararası projenin desteğiyle çiftçiler barajlar, tarım terasları ve zenginleştirme havuzları inşa etmeye başladılar. Tepelere ağaçlar ve çoraklaşmış alanlara toprağı örtücü bitkiler ektiler.

CIAT researcher Tesfaye Tesfamichael demonstrating the installation of check dams to prevent soil loss on the slopes.
CIAT araştırmacısı Tesfaye Tesfamichael yamaçlarda verimli toprak kaybını önlemek için kurulan kontrol bentlerini gösteriyor. Georgina Smith / CIAT

Tüm bu yöntemlerin tek bir amacı var. Suyu yavaşlatmak. Bunun için çiftçiler mesela sel yataklarına doludizgin akıntıyı durdurmak, aşınan toprağı yakalamak ve suyun toprağa sızması için bir havuz oluşturmak amacıyla kontrol bentleri inşa ettiler.

Videoda da görebileceğiniz üzere sonuçlar şaşırtıcı (Henry Tenenbaum tarafından çekildi ve Georgina Smith at International Center for Tropical Agriculture tarafından yapıldı.)

Artan su güvenliği, tarımsal eğitim ve gübrelerin (sentetik ve hayvansal) doğru kullanımı sayesinde çiftçiler proje başladığından beri üretimlerini ikiye katladılar.

Kolay olmayacak. International Center for Tropical Agriculture’dan toprak bilimci ve kır ekolojisti Lulseged Desta’nın bana söylediği üzere çiftçiler her yıl 2 aya varan zamanlarını set inşa etmek ve ağaç dikmek için ayırmalılar. Yapılan tüm işin ederi nedir? Organizatörler hesapladıklarında eğer yapılan iş ücretli emek ile gerçekleşseydi her 10 kilometrekare için projeye 2,200 $ ek masraf ekleyecekti. Bu Etiyopya’da çok para, fakat aileleri başka bir yere nakletmekten kesinlikle daha az.

Community member shows how returning leafy matter to the soil improves soil health
Topluluk üyesi lifli materyalin toprağa geri dönmesiyle toprak kalitesindeki artışı gösteriyor. Georgina Smith / CIAT

Bu proje asla kuraklığı çözecek sihirli değnek olmadı. Ovalar hâlâ acı içerisinde. Fakat bu daha büyük bir çözümün parçası: Bu çeşit bir dönüşüm, iklim krizinin daha bariz etkilerini hafifletebilir. Bu çiftçilere göç etmektense yurtlarında yiyecek üretmelerine yardımcı olabilir. Ve Desta’nın söylediği üzere bu gibi toprak rehabilitasyon çabaları ülkenin her yanına yayılmış durumda.

İklim değişikliği fakir yerleri daha çok etkiliyor. Bunun bir sebebi basitçe hissiselim çevresel koruma önlemlerine fazla para ayıramamaları. Bu Etiyopya emsali bizlere gösteriyor ki küçük bir yatırım ve çok fazla çalışmayla en savunmasız yerler dramatik bir şekilde daha dirençli hale gelebiliyor.

 

Haberin İngilizce orijinali

Haber: Nathanael Johnson

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil Gazete, Grist)

 

Aliağa’dan ses verdiler: Kömürden kurtul geleceği kurtar

Yaşam savunucuları “Türkiye Fosil Yakıtlardan Kurtul Kampanyası”nın startını 4 yeni termik santral planının yapıldığı İzmir Aliağa’da verdi.

17

Ülkenin dört bir tarafından gelen binlerce yaşam savunucusu, Foça’ya bağlı Ilıpınar köyünde buluştu. “Kömürden kurtul geleceği kurtar” sloganlarıyla yürüyen yaşam savunucuları fosil yakıtlardan kurtulma çağrısı yaptı. Gölyüzü’ne yürüyen yaşam savunucularına milletvekilleri ve Belediye Başkanları da destek verdi.

‘FOSİL YAKIT ÇAĞI SONA ERDİ’

Mitingde ortak açıklamayı Foça Çevre Platformundan Ezgi Tüfekçi yaptı. Tüfekçi, “Toplumsal refahımız, sağlığımız, temiz bir çevrede yaşama özgürlüğümüz feda edilirken, enerji ihtiyacı savıyla, yaşamımız ve geleceğimiz tehdit ediliyor. Oysa ki; fosil yakıt çağının sona erdiği artık apaçık ortada. Dünyanın başlıca kömür şirketleri artık kömürden kâr edemez halde, bir bir iflas ederken pek çok ülke, yeni termik santral projelerini tamamıyla rafa kaldırıp, götürüsü getirisinden fazla olan mevcut santrallerini de sonsuza dek kapatma kararı almaya başladı” dedi.

Aliağa, Zonguldak, Çanakkale, Konya, Muğla, Maraş, İskenderun, Bartın ve tüm Türkiye’nin, mevcut 21 kömürlü termik santrale eklenmesi planlanan 80’e yakın yeni santralin yarattığı tehditle karşı karşıya olduğunu söyleyen Tüfekçi, konuşmasına şöyle devam etti: “Kömür havamızı ve suyumuzu kirletirken hem güvensiz ve ucuz istihdam vaadiyle iş gücümüzü madenlere bağımlı kılıyor, hem de  geri dönüşü olmayan iklim değişikliğine en büyük tehditlerden birini oluşturarak geleceğimizi tehlikeye atıyor. Bu santral ve madenler insanlığa ait kültür mirasları üzerine kuruluyor. Sokağımızda, mahallemizde kirli hava soluyor, termik santrallerin külüne, tozuna maruz kalıyoruz. Kömürlü termik santraller, küresel sıcaklık artışlarının geri dönülemez bir noktaya gelmesini tetikleyerek bizlerin ve çocuklarımızın yaşam hakkına set çekiyor.”

Tüfekçi, 80 yeni termik santral projesinin hayata geçmesi halinde doğacak tehlikelere şu sözlerle dikkat çekti: “Türkiye, en az 200 milyon ton sera gazı emisyonu ortaya çıkartarak hızla Dünya’nın emisyon şampiyonu ülkelerinden birine dönüşecek; küresel seviyede iklim değişikliğinden dolayı ortaya çıkan adaletsizliğe en fazla neden olan ülkelerden biri olacak. Artık yeter! Kömür başta olmak üzere fosil yakıtları merkeze alarak refah toplumuna ulaşmanın mümkün olmadığının bizler de Dünya’nın geri kalanı gibi farkındayız. Fosil yakıt çağı bitti: Dönüşümü başlatmanın şimdi tam sırası. İklim değişikliğinin sebep olduğu, gittikçe daha sık tanık olduğumuz afetler, fosil yakıtlara dayalı ekonominin mevcut biçimiyle artık sürdürülemeyeceğini açıkça ortaya koyuyor.” Eylemde, fosil yakıt karşıtı harekete, zehir solumaya mahkum edilmek istenen, mevcut sanayi ve enerji kirliliğine ek olarak 4 yeni termik santral projesinin planlandığı Aliağa’dan çağrı yapılarak, “Tüm Türkiye ve Dünya ile birlikte fosil yakıtlardan kurtulmak için harekete geçmeye çağırıyoruz” denildi.

 

(Evrensel)

Sarıkeçililerin geleneksel göç kervanı şenliğine saldırı

Anadolu’nun son göçerleri, yörük Sarıkeçililerin 11. Geleneksel Göç Kervanı Şenliği, Karaman’a bağlı Kazım Karabekir Belediyesi’nin saldırısına uğradı.

Bianet’den Nilay vardar’ın haberine göre Kazımkarabekir İlçesi, Hacıbaba Dağı, Çoka Çeşmesi’nde “İklim Değişikliği ve Pastoral Göçebelik” başlığıyla 13-14-15 Mayıs’ta yapılan etkinlik gerginlikle başladı, son gün saldırıyla bitti.

Etkinlikte davar otlatma, teke yarışmasının yanında iklim değişikliği ve su sorunu konuşuldu.

16

Duyuru metninde şöyle diyordu:

“İklim değişikliği oğlaklarımız, keçilerimizle, develerimizle bizim erken göç etmemize neden oldu. Göçün başlamasıyla birlikte hiçbir yerde suyu bulamayışımız hayvanlarımızı ve bizleri büyük sıkıntıya sokuyor. Düştük yine yollara, yaylaya gidiyoruz. Yayla sevinci içimizde ama istiyoruz ki yürüdüğümüz yollarda, konduğumuz yaylada yağmurlar olsun ki derelerde sular olsun, hayvanlarımızı sulayabilelim ümidiyle yollardayız.”

Sarıkeçililer Yaşatma ve Dayanışma Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran yaşananları şöyle anlattı:

“Göç Kervan etkinliğimizde su konusunu konuştuk. Çünkü hayvanlara su bulmakta zorlanıyoruz. Etkinliğin yer aldığı çeşmede birkaç yıldır sular borularla taş ocaklarına aktarılıyor. Bize de su kalmıyor. 14 Mayıs’ta Kazım Karabekir Belediye Başkanı gelip bana ‘etkinlikte neden su konuşuluyor, göçebelik konuşulsun sadece’ dedi. Ben de dedim ki, Yörüklerin olması için su olması lazım.

Arkasından da misafirlerimiz için bize verilen su tankerini ve çöp bidonlarını alıp gittiler. Giderken de gerginlik oldu. Sonra jandarma yatıştırdı. Bütün gece jandarma aracında ifade verdik. Devlet büyüklerine hakaret etmişiz. Su tartışınca devlete hakaret ediyormuşuz demek. 15 Mayıs’ta da etkinlik bitmiş, çadırları toplamaya başlamıştık. Oğlum 3 misafirimizi ilçeye götürüyordu araçlarına saldırı olmuş.”

Oğuzhan Çoban, misafirlerin yer aldığı araçla giderken yaşananları şöyle anlattı:

“Saat 4 sularıydı. Kazım Karabekir ilçesine girmek üzereyken yolumuz kesildi. Kazım Karabekir Belediyesinin görevlileri çıktı araçtan. İki araç ve bir traktör oldular. Biz o sırada jandarmayı aradık araçtan çıkmadık. İçlerinden biri ‘başkanım arananlar bulundu’ dedi. Bize küfür edip saldırmaya başladılar. ‘Mülki amirle siz nasıl konuşursunuz’ dediler. Bir önceki günün hesabını sordular. Araçta maddi hasar var, darp raporumuz var.”

Pervin Savran, bu yaşadıklarının ilk saldırı olmadığını yıllardır göç esnasında bireysel birçok saldırıya maruz kaldıklarını ancak ilk kez bir belediye tarafından toplu bir saldırıya uğradıklarını söyledi.

Kazım Karabekir Belediyesi ise konuyla ilgili yeni bir açıklama yapmak istemediklerini belirtti.

 

(Bianet)

Farklı bir yaşam mümkün! – Tuğçe Çinkitaş

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

50 yaşına gelince gideriz uzaklara hayaline yatırım yap. Cehennemde ömrünü tüket, cennetin hayalini kur…. Kasım 2013’te boşalttım evimi, kapattım kredi kartımı, sattım arabamı. Hikâyem böyle başladı.

***

Ne istiyorsun deli göz diye sordu adam. Durdum, gözlerinin içine baktım. Gözleri o kadar sağlam bakıyordu ki, bakışları öylesine netti; odaklanmış sorduğu sorunun cevabını bekliyordu. Sorunun etkisiyle adamın karşısında bir süreliğine donakalarak uzaklara dalıp onlarca istek, olasılık ve gerçeklik çemberi içinde yol aldım. Bu kadar güçlü bir soru ve bakıştan kaçışım olamazdı.

O anda zihnimin döngüsünden sıyrılıp cevap verebilseydim eğer, “Huzurlu bir hayat istiyorum” derdim. “Kendi dünyamı da yaşatabileceğim bir yaşam. Sevgi, saygı, hakkaniyet, ahlak, özgürlük, adalet, vicdanın olduğu ve egonun en aza indirgendiği bir dünya. Bir de aşk eklenirse içine yaşadığım hayatın bir anlamı olacak” derdim.

14

Bu soruyu o bana sorana kadar, kendime sadece bir kere gerçekten sormuştum Temmuz 2015’te, İstanbul, Kadıköy’de çarşının ortasında. O kalabalığın içinde yolun ortasında durdum. Sağımdan solumdan insanlar pardon, ımps fff sesleriyle bedenime çarparak akarken, sadece kendi duyabileceğim bir sesle “Ne istiyorsun Tuğçe?” diye sordum. Önce kendime yoldaş olmalıydım. Yaşamımı sürüklemekten, fırtınalarda duvarlara çarpıp yara almaktan, anlayamadığım ego mücadelelerinden, yalancı gülümsemelerden, kadın olmamın sadece bir araç olduğu ortamlardan usanmıştım. O anda, kendime en içten cevabımı verdikten sonra hayatım değişti.

Yaşantımı şehirden köye taşıma hikâyem böyle başladı. 33’üncü senesini yaşadığım hayatımın en gerçekçi zamanlarındayım. Daha ne kadar yaşayacağımı bile bilmezken neden sıkıntıyla kavrulayım ki? Egzama, kurdeşen, anksiyete, depresyon, hepsini yaşadım. Böylece sistemini, yollarını, ne döndüğünü bildiğim konforlu sayılan ve içinde uyum sağlayacağım diye maddi manevi çırpındığım şehri bıraktım.

İmkânsız yoktur, zor ise halledilir diyerek insanlığımı yaşamak üzere çıktım yola.

Sistem kavgası

Ne kadar sistemin içindeyse insan o kadar sistemin kendisi oluyor ya. Tüm hayaller, düşünceler, davranışlar sisteme göre evriliyor. Şehrin sistemi insanı bataklık gibi içine çekiyor, çıkmak zorlaştıkça zorlaşıyor. En acısı da insani değerlerimizi kaybediyoruz.

Sistemden kastım ne mi? Öncelikle aileden başlıyor hikâye. Gördükleri, öğrendikleri, isyan etmenin manasız olduğu ve bu sebeple sorgulamadan yaşadıkları hayatın doğruluğunu savunuyorlar. Birer makineye dönüştükleri gibi evlatlarını da dönüştürüyorlar. Kendi doğruları doğru, kendi hayalleri evladın gerçekliği oluveriyor bir anda. İstisna aileleri buradan sevgiyle selamlıyorum. Hatalı öğretim sisteminin içine minik askerler sürüyorlar. Üniversiteye kadar yol uzun. Eğer yolda bir kez durup düşünmediysen ve taşları istediğin gibi dizemediysen sıkıntı başlıyor. Bir şekilde üniversiteyi bitir. I ıh o da yetmez, ‘master’ın da varsa ohoooh kralsın! O bölümü neden seçtiğini, neden master yaptığını pek kimse sorgulamıyor. “Ooo bizimki de master yapıyor” diye kanatlar kabarıyor. Nedense? Ah eğer bir amaç uğruna okuyorsan önünde saygıyla eğilirim. Fakat “kazandım işte okuyorum, bakalım, aslında şöyle olaydı iyiydi” gibi söylemlerin varsa hayatının tadını çıkartamadığın ve yolunu değiştirmezsen çıkartamayacağın belli. Bu sebeple birçoğumuzda mutsuzluk yeşeriyor. Aynı yabani otun ekine dolandığı gibi mutsuzluk da eline ayağına dolanıyor. Kimilerince zannediliyor ki okuyup diline, gününe uygulayınca kamil insan olunuyor. Tersine insanlıktan çıkanlar oluyor. Duygularını yitirenler, zırhlı arkadaşlıklar, dostluğu hiç yaşayamayanlar, kendini kral – kraliçe zannedenler ve dahası… Yok mu senin de tanıdığın onlarcası?

Modern köle olursan

Sonra iş yaşamı geliyor. Sabah yatağa yapışarak uyan, hazırlanma telaşesi, çık trafiğe, başla kavgaya, gir bir beton deliğe, günlük radyasyon ve elektrik akımı içinde güne devam… “Başarıyorum!” diyebilmek için patronları zenginleştirmek için kendini parala, aldığın parayla yaşam mücadelesi sürdür. Akşam olsun, hop gel eve kısacık sürede sevdiklerinle yemek masası -eğer hazırlanıyorsa-, haydi herkes ekranların başına. Paralize olarak yavaşça bayılma seansı sonrasında yat yatağa. Hop sabah, yine aynı hikâye. “Şu kadar sene modern kölemiz olursan, sana şu kadar tatil hakkı” diyor büyük birader. Vay be! Senede kısıtlı gün tatil hakkım var. Bir de tatil zamanını da öyle istediğin anda seçemezsin ya.

Sana ne kardeşim

Kime ne yahu!? Sabah kaçta yataktan kalkmışsın, o gün ne yapmak istemişsin, sırtındaki kıyafetin değeri, altındaki motorlu aracın bilmem nesi, ne yeyip ne içtiğin, ne kadar para kazandığın, sana takılan etiketin büyüklüğü, ne zaman keyif yapacağın… Ne iş yapıyorsun? Ev sizin mi, kira mı? Bu araba kaç beygir? Montun ne güzelmiş, nereden aldın? Sana ne güzel kardeşim, neyse ne!

Böylece bir ömür sürecek örgü ve döngü sarılıyor insanın boynuna. Nefesini kesiyor arada. İsyan edileceği varsa ve edilemezse, yazık ki gerek ruhsal gerekse bedensel erken ölümlere yol açıyor. 50 yaşına gelince gideriz uzaklara hayaline yatırım yap. Cehennemde ömrünü tüket, cennetin hayalini kur.

Cennet de sensin cehennem de…

İçine doğduğum bu rüyanın bir alternatifi olmalı diye başladım düşünmeye. 2001’de üniversitedeyken, 09.00 – 18.00 arası çalışmak istemiyorum diye sayıklıyordum. E peki ne sonra yaptın diye sorarsan 0+0=0. Çünkü ne olursa olsun öğretim hayatımı ve ailemin hedefini tamamlamalıydım. Seçtiğim bölümü hedefsizce seçtim. Not skalasının tam ortasından tutturarak üniversiteyi bitirdim. Yanlış anlaşılmasın öğretime karşı değilim. Sadece bilinçsiz öğretim sistemine karşıyım.

Ardından iş hayatı geldi. Altı senede sekiz şirket tükettim. İletişim sektörünün her kolunda çalıştım diyebilirim. Dönüşebilir, dönüştükçe yükselebilirdim. Yapmak istemedim. Doğal hediyelerimi görmezden gelemedim. Doğal hediyelerim de o kadar naif kalıyorlardı ki, dönüşebilmişler arasında kendimi yabancı gibi hissediyordum.

Hani 9.00 – 18.00 çalışmak istemiyordum ya, sabah 2.00’ye dek çalıştığım da oldu. Tabii ne kendim kaldım, ne özel hayatım, ne ailem. Hepsi vardılar da uzaktalardı. Yanlarında olmak isteyip olamıyordum, neden çünkü çok mühim işler halletmem gerekiyordu. Derken 2012’de gerçekten hayal kurmaya başladım. Hayal kurdukça uzaklaştım olduğum yerden çünkü hayalimdeki resim rengârenk iken içinde bulunduğum resim siyah, gri, beyaz ve mavi renklere bulanmıştı. İnanır mısın, başka renk kıyafetim bile yoktu. Kasım 2013’te pazarlama iletişimi müdürü olarak sahalara veda ettim. Düşünüyorum da, o benim olmayan rüya devam etse sararıp, eriyip gidecektim kirliliğin, kakafoninin, tuhaf bakışların ve binlerce insanın arasında. İçine doğduğum dünyanın bana uyan bir alternatifi mutlaka olmalıydı.

İstanbul’a veda

Boşalttım evimi, kapattım kredi kartımı, sattım arabamı ve son olarak o dünyadaki sevdiğim adama sarılıp vedalaştım. Sistem, alışkanlıklar, bilinenler, tanıdıklar geride kaldı. Bir dakika. Sistem geride mi kaldı? Hayır. Çünkü sisteme sırtını dayamış insan her yerde. Bunun çözümü ancak şu olabilir, kendi sistemini yaratmakla. Öncelikle hiç alışkın olmadığım ve öğrenebileceğim, farklı dünyaları ve sistemleri görebileceğim bir yere vararak başladım.

Peki ya bundan sonra? Ütopya

Hikâyemi fiziki olarak başlattığım yer Kabak koyu oldu. Önce bir işletmede gönüllü oldum. Sonra kış olunca gönüllülük falan kalmıyor oralarda. Biraz yukarıya Faralya köyünde bir arkadaşımın yardımıyla kendime bir oda tuttum. Şimdi ise bir kolektifin içinde yaşamımı sürdürüyorum. Bireysel özgürlüğüm 2015 Temmuz’dan bu yana devam ediyor. Kolay olmadı da, gel gör ki sonunda oldu.

Neden yazıyorum?

Hayallere ulaşmak çok zor gibi gelse de, isteyince oluyormuş. Kimisi kaçış dese de, benimki şehri terk ediş ve kendi doğamı keşif. Dünyaya dair ne yapsam faydam olur üzerine bir yaşam kurma niyeti. Şehirli bir insana göre bilinmeyeni, alışık olunmayanı yani zor olanı gerçekleştirmek. Mecbur bırakılan, dayatılan ve artık sadece zarar veren ana akım sistemin dışına çıkmaktan bahsediyorum. Ütopyamı kurdum ve optimum noktaya gelmesi için çabalarım sürüyor. Aynı düşüncelere sahip birçok insanla karşılaştım bu süreçte. Ve fark ettim ki bu ütopya, rüya, hayal sadece benim değil, bizimmiş meğerse. Ne mutlu! Kendi adıma diyebilirim ki şimdilerde rüyamı yaşayarak cennetimdeyim. İster deli de ister divane. Daha güzel ne olabilir ki hayatta?

Herkese haydi kalkın bir anda şehirden kırsala, ormana yerleşin demiyorum elbet. Hayat seçimlerden ibaret.

Şehirde yaşamayı çok sevenlere sesleniyorum, olanı yaşatan da şikâyet eden de sensin. Fark ettin mi? Madem öyle sen de değiş ve değiştir. Ben komşuma, komşum komşusuna hikâyesi sürsün. Tüm değişimler zordur, zamana ihtiyacı vardır ve imkânsız değildir.

Şehirden yeşile ulaşma hayali olanlara sesleniyorum, yeşil bölgeler sana insan olduğunu ve tüm varoluşsal becerilerini gösterecek. Doğanın içerisinde olmak birey ve topluluk olmanın farkını fark ettirecek. Bedensel, zihinsel, ruhsal ve duygusal neye ihtiyacın var, neye ne kadar gücün yetiyor, sezgilerin ne durumda?

Hiç merak etmiyor musun? Buralarda kendi kurduğun sistemde yaşamak, istediğin anda çimlere uzanmak, zifiri karanlıkta dolunayın aydınlattığı yolda yürümek; içindeki ve dışarıdaki doğanın gelişimi ile döngüsünü izlemek, fark etmek, hissetmek, yaşamak; toprağa ekmek, büyütmek, yemek ve hayal kurmak serbest.

Herkesin bir hayali vardır. Öncelikle hayalini bul. Bilmiyorum cevabını ilk önce kendin kabul etme. Sor kendine, cevaplarını sorgula. Gerçekten ne istiyorum? Sonra hayalin hedefin olsun ve oraya yürüyeceğin yolun taşlarını kendin seçerek yerleştir. Bunu yapmak benim üç buçuk senemi aldı. Tüm bu deneyimlerimi sonraki yazılarımda paylaşmak dileğiyle, sevgilerimle.

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

15

 

 

Tuğçe Çinkitaş

Kaş’lılara göre talanın adı: Batı Antalya Havaalanı projesi

Kaş’lılar ilçelerinde havaalanı istemiyor. Son olarak Kaş Turizm ve Tanıtma Derneği, Kaş Kalkan Patara Otelciler Birliği, Kaş Su Altı Derneği (KASAD), ÇEKÜL Vakfı Kaş Temsilciliği, Kaş Çevre Platformu, Kaş Koruma Platformu ve Kaş Kolektiv’in ortaklaşa hazırladığı “Antalya İli Kaş İlçesinde yapılması planlanan havaalanının bölgeye etkileri” başlıklo rapor da yapılması öngörülen Batı Antalya Havaalanı projesinin bölgede yol açacağı zararları apaçık gözler önüne sermekte.

12

Demre Turizm Yatırımcıları Birliği’nin (DETUYAB) 2016 yılı başında Yap/İşlet/Devret modeliyle Batı Antalya Havaalanı inşası talebini Ulaştırma Bakanlığı’na iletmesiyle başlayan süreci Kaş halkı tedirginlikle takip etmekte. Şu anda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan gelecek ÇED raporunu diken üstünde bekleyen bölge halkı, hazırlanan raporda havaalanı projesi ile ilgili yeterince bilgilendirilmediklerini de belirtiyor.

11

Raporda özellikle vurgulanan konu, havaalanı için öngörülen bölgenin, Kaş’ın turizm alt yapısı ve bölge halkının geçim kaynakları açısından önemli bir yere sahip olması. Bu nedenle bölgede yapılacak havaalanının ihtiyaç olmadığı, aksine bölge turizmini desteklemekten çok zarar verecek bir girişim olduğu üzerinde durulmakta. Ayrıca Batı Antalya Havaalanı’nın İstanbul Atatürk Havaalanı’nın yaklaşık iki katı bir alan olan 20 milyon m² üzerine kurulması planlanmakta.

13

Havaalanının yapılmasının bölgeye vereceği zararları anlatan raporda üzerinde durulan konular özetle şöyle:

Kaş, yamaç paraşütü, trekking, deniz kanosu, dağ bisikleti, su altı dalışı olanaklarının bulunduğu, Türkiye’nin ve dünyanın sayılı doğa sporları merkezlerinden biridir. Havaalanı inşaatı alternatif turizm yapılan yerleri tahrip edeceğinden dünyanın farklı yerlerinden gelen turistlerin tercih yeri olmaktan çıkacaktır.

Havaalanının konumlanması planlanan bölgede, korumaya alınmış dört sit alanı bulunmaktadır. Bölgedeki arkeolojik alanları havaalanı inşasından, çevre ya da bağlantı yollarından, yoğun trafikten, uçakların iniş kalkışından, yakıtın neden olduğu hava kirliliğinden, hatta gürültü ve titreşimden olumsuz anlamda etkilenecektir..

Türkiye’nin ilk uzun yürüyüş parkuru olan Likya Yolu yürüyüşleri, havaalanı projesinin yaratacağı tahribattan etkilenecek ve bu parkur yürüyüşçüler tarafından tercih edilmeyecektir.

Bölge zengin bir bitki örtüsüne sahiptir. Anıt ağaçlar olarak tanımlanabilecek 400-500 yıllık piynar ve palamut ağaçları bulunmaktadır. Badem bahçeleri yöre halkının önemli bir geçim kaynağıdır. Proje gerçekleştirilecek olursa, ormanlık alanlarda milyonlarca ağacın kesilmesine ve burada yaşayan canlıların yok olmasına neden olacaktır.

Türü yok olma tehlikesi altında olan ve Dünya Doğal Bitkileri Koruma Birliği’nin (IUCN) Kırmızı Liste’sinde bulunan Likya Orkidesi projeden dorudan etkilenmektedir. Likya Orkidesi için “Koruma Alanı” ilan edilen 10 dekarlık bölge havaalanı projesinin konumlandırıldığı alanda bulunmaktadır.

Bölge halkının önemli geçim kaynaklarından olan hayvancılık ve arıcılık projenin gerçekleşmesi durumunda hem inşaat sürecinde hem de havaalanının kullanıma geçmesi ile olumsuz etkileneceklerdir.

Havaalanının çevre ile bağlantılarını sağlamak için duble yollar yapılması kaçınılmazdır. Bu yollarda oluşacak yoğun trafikten kaynaklanan gürültü ve bölgenin doğasında yaratılan tahribat da katlanarak artacaktır.

Raporun sonuç kısmında ise havaalanının gölgede meydana getireceği tahribat maddeler halinde şu şekilde sıralanmış durumda;

  • Bölgede ciddi boyutta doğa katliamı yaşanacaktır.
  • Ekolojik denge değişecektir.
  • Arkeolojik ve tarihi değerlerde tahribat oluşacaktır.
  • Bölge halkının geçim kaynağı hayvancılık ve özellikle ülke çapında arıcılık ciddi
    darbe alacaktır.
  • Yüksek gerilimli trafolar ve kullanılan cihazlar nedeniyle radyasyon miktarı artacak,
    bu da ileriki dönemlerde kanser gibi çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasına neden
    olacaktır.
  • Egzoz gazları solunum yolları hastalıklarına yol açacaktır.
  • Kaş ve çevresi doğa ve kültür turizminin sürdürülebilirliği perspektifinden uzaklaşıp
    kitle turizminin baskısı altında kalacak ve turizm gelirlerinde ciddi bir düşme
    yaşanacaktır. Bölge halkı tarafından yürütülen mevcut işletmelerin yerini büyük
    uluslararası şirket işletmeleri alacaktır.

Raporu hazırlayan sivil toplum kuruluşları ve gönüllüler, Kaş’a yapılması planlanan havaalanı projesi ile ilgili kamuoyunu bilgilendirmek, konuyla ilgili duyarlılık yaratmak ve bölge halkının endişelerini dile getirmek amacıyla çalışmalarına devam edeceklerini de raporda belirtmekteler.

Kaş Havaalanı Raporunu buradan okuyabilirsiniz: Kaş Havaalanı Raporu

 

(Yeşil Gazete)

23 yaşındaki Şule’nin parkta yürürken hafriyat kamyonuyla öldürülmesinden İstanbul Belediyesi de sorumlu! – Aziz Çelik

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

13 Mayıs ikindi vakti Kızıltoprak Zühtü Paşa camiinde gencecik bir insanın cenazesi vardı musalla taşında, tabutun üzerinde asla takamayacağı gelin duvağı ile.

Şule İdil’in düğününe gidebilecek onca insan, son yolculuğunda onu uğurlamaya gelmiştik.

Şule İdil Dere 23 yaşındaydı. Ölmek için çok ama çok erkendi!

Hiç ama hiçbir tesellisi olmayan bir ölümdü.

Arkadaşımız Berdan ile Nesrin’in kızları İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğrencisi Şule İdil Dere 13 Mayıs gece yarısı Kadıköy Yoğurtçu Parkında, Kurbağlıdere kenarında  trafiğe kapalı yürüyüş yolunda bir hafriyat kamyonu tarafından ezilerek öldürüldü.

25

13 Mayıs bir başka büyük acının yıldönümüydü, Soma’nın yıldönümü. Nasıl Soma iş kazası değil iş cinayeti idiyse Şule İdil’in ölümü de trafik kazası değil iş cinayetiydi.

Şule İdil bir iş cinayetinde öldü ve bu cinayetten sürücü kadar iş güvenliği önlemlerini almayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi  de (İBB) sorumlu.

13 Mayıs günü İstanbul’un bir ucunda Şule İdil son yolculuğuna uğurlanırken, 14 Mayıs günü İstanbul’un bir başka ucunda yapılacak düğünle ilgili haberler düşüyordu. Kapatılacak yollardan, kaldırılacak helikopterden, belediyenin aldığı önlemlerden söz ediliyordu.

Bu düğünde alınan önlemlerin binde biri Kurbağlıdere’nin ıslah çalışmalarında alınsaydı Şule İdil yaşıyor olacaktı.

Gece vakti yeterince ışıklandırılmamış bir alanda iş kamyonlarının çalışmasına izin veren, küçücük iş güvenliği önlemlerini almayan “büyük” belediye bu cinayetten sorumlu.

Şule İdil bir karayolunda, trafiğe açık bir alanda ölmedi. Kurbağlıdere’nin çamur hafriyatında çalışan damperli bir kamyon geriye giderken, yaya yolunda ezdi Şule İdil’i.

Oysa kamyonların tehlikesizce geriye hareket edebilmeleri ve uyarılmaları için bir gözcü bulundurmaları yasal zorunluluk. Eğer bir gözcü, bir “gel gelci” olsaydı Şule İdil ölmeyecekti.

“Büyük” belediye sadece bu nedenle sorumlu değil. Büyükşehir Belediyesi yıllardır Kurbağlıdereyi nedense ıslah etmedi. Moda ile Fenerbahçe arasındaki Kurbağlıdere yıllardır adeta bir lağım çukuru.

Kanal İstanbul yapmaya kalkanların, İstanbul Boğazının altına iki ayrı tünel kazanların Kadıköy’deki küçücük Kurbağalıdereyi  yıllardır ıslah etmemelerinin sebebi ne olabilir? Bu sorunun Kadıköy’ü ve Kadıköylüleri siyasal tercihleri yüzünden cezalandırmaktan başka yanıtı var mı?

Kurbağlıdere bir rant alanı olsaydı, ranta ve oya çevrilecek bir alan olsaydı çoktan ıslah edilmişti.

Yıllardır köklü bir ıslah çalışması yapmayan Büyükşehir bugünlerde  Kurbağlıdere’den çamuru çekerek kamyonlarla taşıyor. Şule İdil işte bu taşıma işini yapan kamyonlardan biri tarafından ezilerek öldürüldü.

Biz Şule İdil’i toprağa verirken mahkeme katilini serbest bırakmış.  İnsan o meş’um soruyu sormadan edemiyor: Şule İdil bir muktedirin çocuğu olsaydı katili bu kadar kolay serbest kalır mıydı?

Yıllar önce Mehmet Ali Aybar işkencede öldürülen arkadaşımız Mustafa Gülmez’in mezarı başında konuşurken, “Benim yaşımdakilerin, gencecik çocukların mezarları başında konuşmak zorunda kalmayacağı günler de elbette gelecek” demişti. O günler hala gelmedi…

Yazıklar olsun, gencecik çocukların ardından büyüklerin ağladığı, yazmak ve konuşmak zorunda kaldığı ülkeye!

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

24-aziz-celik

 

Aziz Çelik

Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri ile kırsaldan başlayan enerji devrimi – Oral Kaya

Neredeyse iki aylık hazırlık ve hummalı bir çalışma sonrası, bu hafta içinde “Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri” konferansını gerçekleştirdik. Ülkemizdeki deneyim eksikliği ve iyi uygulamaların vereceği pozitif etkiyi düşünerek, ilk kez tüm tarafların bir araya gelmesi ile gerçekleşen bu konferansın belki de en etkili yansıması, konunun dile getirilmesi ve topluluk katılımı ile gerçekleşebilen enerji üretiminin konuşuluyor olmasıdır.

21

İklim değişikliğinin en önemli nedenlerinden sayılan fosil yakıtlarda enerji üretimi olunca, yerine alternatif olarak da yenilenebilir enerji kaynaklarını koymak pratik olabiliyor. Fakat enerji gibi özellikle büyük sermaye gruplarının elindeki bir alanda hareket kabiliyetiniz çok daralıyor. Özellikle enerji kaynaklarının sahipliğini bırakmak istemeyen bu gruplar, bugüne kadar temiz enerjiye geçişi hep geciktirdiler. İklim değişikliğinin inkarına kadar giden uzun bir yolda, özellikle Paris zirvesi ile politik olarak da iyice sıkıştılar.

Küresel boyutta nükleer ve kömür gibi kirli enerjilere karşı verilen mücadele, bu politik kazanımda büyük oranda etkili oldu ve tüm dünyada yenilenebilir enerjiye doğru büyük adımlar atılmasını sağladı. Son 5 yılda yenilenebilir enerji kaynaklarına (özellikle rüzgar ve güneşe) yapılan yatırım, daha önce yapılan yatırımların iki katından fazla. Bu tabii ki dünyada böyle, ama Türkiye’de de son yıllarda rüzgara ve güneşe yapılan yatırımlar olumlu bir ivme kazandı. İşte tam da bu noktada enerjini sahipliğini düşünmemiz gerekiyor.

22

Enerji şirketlerinin daha çok müşteri merkezli çalıştığını hepimiz biliyoruz. Özellikle uzak ve kendilerince verimsiz bölgelere girmeyi çok tercih etmiyorlar. Bu amaçla dünya genelinde özellikle kırsalda kooperatif modeli uygulanmaya başlanmış ve de geliştirilmiş. Kırsal mekanlarda yaşayan topluluklar kendi elektrik ihtiyaçlarını, bölgelerinin koşullarına ve kaynaklarına göre kendileri üretip kendileri tüketmeye başlamışlar. Suyun bol olduğu yerde hidro elektrik, rüzgarlı bölgelerde de rüzgarın gücünü bu alanda kullanmışlar. Güneş enerjisinden elektrik üretimi özellikle son 25-30 yılda gelişip yaygınlaştığı için de son dönemde özellikle güneş enerjisi ile elektrik üretimi alanında çalışan yerel enerji kooperatifleri ortaya çıkmış. Bunlar özellikle Hindistan, Güney ve Kuzey Amerika’da ve Avustralya’da yaygın.

Kıta Avrupa’sına baktığımızda AB sınırları tam bir enerji kooperatifleri cenneti olmuş. Basit bir örnek vermek gerekirse, Almanya’da yenilenebilir kaynaklardan üretilen elektriğin %60’ı bireylerin kendi evlerinde veya kurdukları kooperatifler aracılığı ile üretilmiş. Artık son dönemde sadece enerji üretiminde değil, elektrik enerjisinin dağıtımı alanında faaliyet gösteren kooperatifler de kendini göstermeye başlamışlar.

Bizde özellikle tüm şebekenin tek bir ağa bağlı olması nedeniyle bundan önceki yıllarda bir kaç kez yaşanan ve tüm Türkiye’yi elektriksiz bırakan işte bu toplu ağ. Gerçi EPDK son zamanlarda mikro ölçekli dağıtım şebekelerine geçmeyi planladıklarını ifade etti. Yani Türkiye’de de bölgesel elektrik üretimi, bölgesel elektrik dağıtımı üzerine çalışmalar yapılıyor.

Tam da bu aşamada yerelden düşünmek, yerelde ürettiğimizi yerelde tüketmek kavramları tamamlayıcı olacaktır. Yerel yönetimlerin etkisi ise hiç küçümsenmemelidir. Özellikle bu modelin sürdürülebilirliği ve geliştirilebilmesi için yerel yönetimlere ve yereldeki oluşumlara çok ihtiyaç var. Konferansta konuşma yapan Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan da yönetişimin ve yerelden kalkınmanın sağlanmasının önemine dikkat çekti.

23

Türkiye’yi enerjide dışa bağımlı olmaktan kurtaracak, yereldeki enerji tüketicisinin önünü açacak, enerji bağımsızlığı sağlayacak bir modelin ilk adımları atıldı. Şimdi sıra kanun koyucuda.

Bakanlık bireysel ve topluluk bazlı enerji üretiminin önünü açacak yasal yapılaşmayı hazırlıyor. Bir an önce uygulamaya geçmesi için de lobi yapmak biz kullanıcıların elinde.

24-Oral-Kaya

 

 

Oral Kaya

‘Biz, Terörist Anneleri’

İtalya’da yayınlanan Espresso dergisinde  23 Mart 2016’da yer alan röportajı Nükhet Akgün Bordignon‘un çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Bu annelerin çocukları Belçika’da doğup büyüdü ve radikalleşip IŞİD için savaşmaya gittiler. Daha sonra ise 22 Mart 2016’da olduğu gibi katliamlar yapmak için geri dönmüşlerdi

Kadınların bu dünyaya getirdikleri hikayeleri, mücadeleleri ve acıları…

Röportajın İtalyanca aslı
Yeşil Gazete için çeviren: Nükhet Akgün Bordignon
Röportaj: Davide Lerner
Fotoğraflar: Poulomi Basu

11

Brüksel’de herkes kurbanlar arasında ailesinden ya da dostlarından birinin olup olmadığını anlamaya çalışırken Molenbeek’de ise tam tersine terör eylemlerini gerçekleştirenler arasında ailelerinden birinin olup olmamasıyla ilgili bir korku yaşanıyor. Tıpkı bu mahallede Suriye veya Irak’a ‘Kutsal Savaş’ vermeye gitmiş ve sonra terör eylemleri gerçekleşirmek için -gizli bir şekilde- geri dönme ihtimali olan çocukların anneleri gibi. Bu annelerin çoğu 22 Mart günü saat 16:30’da L’École caddesi 76 numarada buluşacaklardı ancak hepsi telefona yapışmış bir şekilde evlerinde kapalı kaldı.

‘Kaygılı Aileler’ derneğinin sorumlusu olan Jamila Hamdaoui acele bir şekilde özür dileyerek herkesin büyük bir panik içinde olduğunu, aralarında bir çoğunun çocuklarıyla iletişime hala geçemediğini ve hala terör eyleminin sorumlularının isimlerinin açıklanmadığını söyledi.

12Molenbeek, Brüksel’ın merkezine oldukça yakın ve Avrupa Birliği kurumlarının olduğu bölgeye yirmi dakika yürüyüş mesafesinde. Bölge Salah Abdeslam‘ın yakalanmasıyla henüz rahatlamışken yeniden başlamaya hazır olan fırtınadan habersizdi.

“Bir oğlumu Suriye’de kaybettim. Beni ayakta tutan şey diğer çocuklarımın radikal islamcı olmasını engellemekten başka bir şey değil” diye açıklıyor görüştüğümüz annelerden biri olan Malika. Toplantılara her zaman üzerinde gümüş boncuklar olan pembe bir tesettür ile katılan bir başka anne ise mahallede herkesin birbirini tanıdığını, terör eylemlerini gerçekleştiren kişilerin aileden biri olmasa bile muhakkak bir tanıdık olabileceğini belirtiyor.

BU YATAK BOŞ KALDI

“Bir gün bana gelip islami bir düğüne gitmek için izin istedi. Ona elbette gidebileceğini söyledim ancak Jihad için ayrılacağı aklıma bile gelmemişti”. Bir gün sonra ise yatak boştu. Suriye’deki ilk çatışmada 19 yaşındaki Sabri -İslam’ın damadı- şakağından vurularak hayatını kaybetmişti. Bu olaydan sonra anne Saliha Ben Ali belli aralıklarla tıpkı kendisi gibi radikal İslam yüzünden çocuklarından ayrılan kadınlarla bir araya gelme kararı aldı. Buradaki amaç ise önce ne olduğunu anlamak, kendileriyle aynı sonu paylaşmamaları için risk altındaki mahallelerde yaşayan diğer annelere yardım etmek ve nüfus içindeki savaşçı oranı konusunda AB rekoru kıran Belçika’da yabancı savaşçı fenomenini ortadan kaldırmak.

Molenbeek’de merkezde, Vaartkapoen( Flemenkçe Kötü Çocuklar demek, lakin tesadüfen böyle bir isim koyulmuş) gibi merkezlerde yapılan hazırlık toplantıları olmaksızın Molenbeek, Schaerbeek ve Vilvoorde gibi mahallelerin okullarında ve evlerde yapılan düzenli aktivitelerin devam etmesi zor gözüküyor. Kadınlar, etrafları naneli çay ve nargile içen erkeklerle dolu barlarla çevrili bu yere her hafta çocuklarıyla geliyorlar. Daha çok erkeklerin bir araya geldiği bu yerde bir kadın görmeniz imkansız. Bulundukları yerdeki televizyonlarda ise spor haberlerinin yerini terör saldırısıyla ilgili haberler almış durumda.

SESSiZLiK YASASINA KARŞI MÜCADELE!

“Yalnızca erkeklerimiz değil devlet de bizi yalnız bırakıyor” diyor çocuğu IŞİD’e kayıtlı olsa dahi hala hayatta olan az sayıdaki annelerden biri olan Malika.

Patlamadan birkaç saat sonra bizi kabul eden Molenbeek Belediyesi Eğitim ve Kültür sorumlusu Annalisa Gadaleta, kurumların baskı uygulamasının, daha önce teşhisi konulması gereken bir hastalığa aşırı kaçan bir tedavi olduğunu görmekten çok uzakta olduklarını dile getiriyor. 1994 yılında Belçika’ya gelmeden önceki İtalya’da yaşadığı son yılları anımsarken, göz yaşlarıyla buradaki kadınların İtalya’daki mafya karşıtı iki önemli savcı olan Falcone ve Borsellino‘ yu hatırlattıklarını anlatıyor.

“Çünkü bu kadınlar, tıpkı İtalya’da mafyaya karşı mücadele eden savcılar gibi, kültürel düzeyde bir savaş alanı yaratan ve okullara kadar ulaşan cihat olgusunu koruyan Omertà yani sessizlik yasasıyla mücadele ediyorlar”.

İçişleri Bakanı Jan Jambon, tarafından başkentte risk altında olan bölgelerde islamcılıkla mücadele etmek adına önerilen 300 milyonluk Plan Canal Projesi, Molenbeek’de yetersiz olan polis güçlerini güçlendirmeyi hedefliyor. Sosyal Hizmetler için ise neredeyse hiç bir çalışma planı yok ki aslında buradaki annelere göre asıl başlanması ve ele alınması gereken alan sosyal hizmetler.

SALDIRINDAN ÖNCE BiR BiRA VE ESRAR

“Biliyorum olup biten şeylerden sonra sizin için bunu düşünmek imkansız ama onlar kötü değiller” diyor Jamila Hamdaoui, oğlundan ve oğlu gibi olanlardan bahsederken.

“O yaştaki bütün genç delikanlılar gibi diskoyu, kızları ve içkiyi seviyorlar. Sadece yardıma ihtiyaçları var”.

Bu sözler bir annenin daha doğrusu umutsuz bir annenin sözleri.

Ancak bu gençlerin dini fanatizmleri ve davranışları arasında bir tutarlılıktan bahsetmek zor. Aynı şeyi Salah Abdelslam’ın yakalandığı caddede yaşayan ve bir taksi şöförü olan Othman da söylüyor. Bataclan saldırısından üç hafta önce Salah ile bir yerde buluştuğunu ve Salah’ın bir elinde esrar ve bir elinde bira olduğunu anlatıyor bize ve gülerek ekliyor “Daha önce bu kadar rahat bir yaşam tarzı olan biriyle tanışmamıştım”.

İSLAM HAKKINDA HiÇ BiR ŞEY BiLMİYORLAR

Annalisa Gadaleta’nın teorisini destekler bir şekilde asıl meselenin din olmadığını sosyal dışlanmışlığın bu çocukları alıp götürdüğünü söylüyor Malika. Oğlu Muhammed’in Suriye’ye gitmeden önce ona bağırdığını da ekliyor.

14

Anne!! Onlar gibi beyaz ve sarışın olsaydım ve adım Jean Jacques olsaydı, şimdi bugün bir ofiste doğru düzgün çalışmadan iyi bir gelir sahibi olurdum”.

Anverne Üniversitesi’nde Siyasal İslam uzmanı olan Fabio Merrone de aynı olgu üzerinde duruyor. Ona göre sosyoekonomik problemler sorunun kaynağı. Sosyoekonomik problemlerin onlarda yarattığı öfke ve şiddet İslam ile giydiriliyor. Bu gençlerin din bilgilerinin 1970’lerdeki radikal komünistlerin sahip olduğu bilgiden çok daha zayıf olduğunu da ekliyor.

Buradaki gençler 80’li yıllarda Afganistan’a Rusya’ya karşı savaşmak için gidenlerden daha genç ve daha cahiller. Bosna’ya ve daha sonra 2003 yılında Irak’a savaşmak için gidenlerden ise daha öfkeli ve ve daha büyük bir hüsran içindeler. Tüm bu açıklamalar aslında Belçikalı yabancı savaşçı profilini ortaya çıkarıyor. Biraz ötedeki seyahat acentalarında ise Türkiye’ye sadece gidiş biletleri satılmaya devam ediliyor.

Saliha Ben Ali annelerin onlardan yardım isteme konusunda hala şüpheleri olduğunu, bazı şeylerin kötüye gittiğini hissetikleri zamanlarda bile polislerle ortak çalışıldığını düşünerek derneklere ve gönüllü kuruluşlara katılmadıklarını belirtiyor.

TERÖRİSTLİK ÇÖPÇÜLÜKTEN İYİDİR.

Saliha Ben Ali oğlu Sabri’nin yaşadığı deneyimleri anlatmaya devam ediyor. Çocukluğundan beri okul arkadaşlarıyla yaşadığı iletişim problemleri yüzünden zorluklar çektiğini ve bu zorlukları yabancı uyruklu oluşuna ve İslam inancına atfettiğini söylüyor.

15

“O dönem iş bulamıyordu, orduya ve şehrin itfaiye birimine katılma denemeleri sonrasında yaşadığı düş kırıklığını hala çok net hatırlıyorum”.

Pozisyon çöp toplayıcılığı. Sabri ise durumu neredeyse hemen reddediyor. Çünkü bu babasının gözünde küçük düşürü bir pozisyon. Bu olay Sabri’nin radikalleşme sürecine girdiği ve dünyadaki müslüman nüfusun özellikle Filistinlilerin içinde bulunduğu hüsranı benimsemeye başladığı ilk aylardan önce yaşadığı son olaydı. Gençlere yardım etmek için bağımsız bir derneği yöneten Karim, İsrail kontrol noktalarının buradaki dezavantajlı gençler için mutlak bir kötülüğü temsil ettiğini söylüyor.

Saliha’ya göre Sabri kötü insanlarla takılmaya başladıktan sonra işler daha da zorlaşmaya başlamış.

“Birgün, dedesini ve ninesi görmek istedi. Hiç konuşmadan saatlerce onlarla oturmuş. Ne yazık ki anlayamamış olduğum başka bir ayrılık işaretiymiş o gün yaşananlar”.

ANNE VE BABA SİZ HAİNSİNİZ!

Malika oğlu Muhammed’in ortadan kaybolmasından birkaç zaman sonra Facebook üzerinden aldığı mesajı anlatıyor bize. Oldukça basit bir mesaj.

“Suriye’deyim”.

Ancak ayrılışından aylar önce aile içinde büyük sorunların yaşandığını da söylüyor Malika.

17

Oğlum beni ve babasını davanın hainleri olarak görüyordu ve son zamanlarında bana karşı olan davranışları oldukça sert ve kabaydı. Arada bir skype üzerinden konuşuyoruz. Ama konuyu hiç açmıyorum ya da onu buraya dönmesi için ikna etmeye çalışmıyorum. Çünkü onun buradan gitmesine sebep olan ön yargıları iyi tanıyorum. Konuştuğumuzda hiç birşey yokmuş gibi davranıyorum. Ne IŞİD’ten ne politikadan ne de cihattan bahsediyoruz. Ona yalnızca nasıl olduğunu, nasıl uyuduğunu ve ne yediğini soruyorum”.

Adını vermek istemeyen, başı açık başka bir anne ise oğlunun islami söylemlerden bahsetmeye başlamasından sonra işlerin kötüye gitmeye başladığını anladığını anlattıyor. Laik bir aile olduklarını ve din hakkında bir şey bilmediğini de ekliyor. Yardımcı olması için oğlunu İslam konusunda çok güvendiği bir arkadaşına gönderdiğini ancak bir sonuca varamadığını, oğlunun eskisinden de kibirli bir halde geri geldiğini anlatıyor.

Abdelslam ailesini yakından tanıyan Fatima ise onlarla çok yakın oturduklarını Salah’ın doğumuyla kendi kızının doğumu arasında bir kaç gün olduğunu, anne Abdelslam’ı ziyarete kucağında kızıyla gittiğini ancak tutuklanmak istemediği için artık aile ile görüşmediğini söylüyor.

Abdelslam ailesi ise Fatima’nın bahsettiği evden Fatima’nın aksine onlarla görüşmekte ısrar eden gazeteciler yüzünden taşınmış. Salah’ın yakalandğı ev, bir kaç sokak mesafede olan ve Molenbeek’in Küçük İtalya’sı olarak adlandırılan bir yer. 40’lı yıllarda madende çalışmak için başlayan italyan göçü, 60’lı ve 70’li yıllarda daha çok Molenbeek’e yönelmiş. Molenbeek’e olan bu yönelimin nedeni sanayinin o dönem sunduğu olanaklar ki aslında Marcinelle faciasından sonra yavaş yavaş madenler kapanmaya başlamış. Bugün Molenbeek nüfusu yaklaşık 100 bin civarında, İtalyanların sayısı yalnızca 1700, sanayi olanaklarının azalmasıyla italyan nüfus yerini ortadoğululara, Türklere ve Faslılara bırakmış. Annalisa Gadaleta gençler arasındaki işsizliğin bugun %50’lere vardığını ve işsiz 30 bin gencin 25 yaşın altında olduğunu söylüyor.

Görüştüğümüz annelerin aktivizmi günden güne daha da bilinir bir hale geliyor. Molenbeek Kent Meclisi üyesi olan Karim Majoros kadınlara halk evlerinin nasıl yönetileceği ile ilgili danışmanlık veriyor. Brüksel’deki Libera Derneği’nin temsilcisi olarak ise Marcella Militiello mafyadan zarar görmüş göçmen İtalyan aileleriyle, görüştüğümüz anneleri bir araya getirecek bir toplantı düzenlemek istiyor.

“Gadelata haklı. İki olay arasında farklılıklar olduğu gibi belirgin olan benzerlikler de var. Örneğin burada ikinci kuşak göçmenler kendilerini ne Belçika’ya ne de ailelerinin doğup büyüdüğü ülkeye ait hissediyorlar. Bu yüzden IŞİD’te ihtiyaç duydukları güçlü bir kimlik buluyorlar. Tıpkı İtalya’daki Mezzogiorno bölgesinde bir çok genç mafya üyesinin olması gibi” diyor ve gençlerin ailelerini terketmelerinde paranın da önemli bir etken olduğunu ekliyor Militiello. Ona göre savcı Borsellino’nun “Parayı takip edin, mafyayı bulursunuz” sözü yabancı savaşçıların savaşmaya gitme tercihlerini anlamak için de uygun düşüyor.

Savaşçı sayıları her geçen gün artıyor. Geriye dönenlerin dışında ve Suriye’de en az bir yıl kalmış, Brüksel’deki Yahudi Müzesi patlamalarını gerçekleştirenlerle birlikte Belçika’da neredeyse 450 kişi var. Fransa’da ise resmi bilgilere göre 1200 kişi mevcut. Fransa’dan sonra sırada İngiltere, Almanya ve Hollanda yer alıyor. Europol yöneticisi Rob Wainwright’ın tahminlerine göre ise Avrupalı savaşçı sayısının 3000 ile 5000 arasında olabileceği belirtiliyor.

NO WAR, FUCK DAESH

16

Anneleri selamlayıp savaştaki gibi zırhlı bu mahalleden ayrılıyoruz. Halk evinden Salah’ın yakalandığı yere kadar 10 dakikalık bir yürüyüş mesafesi var. Sonra da saldırılardan bir kaç saat sonra vatandaşların pastel boyalarla No War ve Fuck Daesh gibi yazılar yazdığı La Bourse meydanına varılıyor. Bu yazıları kimin yazdığı çok önemli değil ancak bu çok zor olan savaş aynı zamanda Molenbeek’deki annelerin de savaşı.

 

Röportajın İtalyanca aslı
Yeşil Gazete için çeviren: Nükhet Akgün Bordignon
Röportaj: Davide Lerner
Fotoğraflar: Poulomi Basu
Röportajın Yayınlanma Tarihi : 23 Mart 2016

 

(Yeşil Gazete, Espresso)

Her Yerde Sanat derneği ile Sosyal Sirk okulu Sirkhane’yi konuştuk

Güzel şeyler de oluyor.

Üstelik tüketilemiyor öyle, hayallerimizi tamamlıyor ve umut veriyor.

Her Yerde Sanat Derneği’nin tüm varlık nedeni en sade haliyle bu. Eski Mardin’deki Hanlardan birinden uzun bacaklı çocukların gülüşleri yükseliyor. Sanki bütün çevreye yayılıyor. Suriye’den, Irak’tan, çevre köylerden gelmişler. Savaştan kaçıyorlar ya da sadece kendilerine bir yol arıyorlar. Bu yüzden buraya, gülüşleri yayılsın diye yazıyorum nerelerden geldiklerini. Her Yerde Sanat Derneğinin Sosyal Sirk okulu Sirkhanedeyse nereden geldiğin önemli değil. Sadece çocuk olmak yeterli.

İşte bu Han’da, Her Yerde Sanat’ta olup bitenleri organize eden Pınar (Demiral) ve Serdal’la (Adam) Mardin’de bir kafede buluştuk. Neler yaptıklarını anlattılar. Hayat devam ederken, “iyi şeyler de oluyor” deme gücünü arayanlar için anlamlı bir sohbete dönüştü.

15

Bahar Topçu: Her Yerde Sanat Derneğinin kuruluş felsefesinden bahsedelim mi? Dezavantajlı çocuklara ulaşmak için kurulmuş ve tabii ki de bölgedeki savaş koşullarından dolayı mülteci çocuklarla çalışmaya yoğunlaşmış durumdasınız..

Pınar Demiral: Evet, aynen öyle.

Bahar: Kimler, nasıl kurdu Her Yerde Sanat derneğini?

13

Pınar: Biz aslında 4 – 5 kişi, biri fotoğrafçı biri ressam biri Serdal diğeri ben, öğretmen bir arkadaşımız ve bazı gençler zaten çalışmalar yapıyorduk. Başka derneklerle çalışıyorduk, başka kurumlarla, bağımsız olarak, her birimizin farklı farklı alanlarda çalışmaları vardı. Aynı kafada ve aynı bakış açısında olduğumuzu hissettikten sonra dedik ki bunu artık tüzelleştirmemiz gerekiyor. Hızlı bir şekilde hemen tüzüğümüzü hazırladık. Felsefemiz belliydi zaten. Dezavantajlı çocuk ve gençler için uzun vadede sürdürülebilir, yaşamlarına dokunabilecek ve değiştirecek, onları etkileyebilecek çalışmalar yapmak istiyoruz, dedik. Bunun için de dönem, yer, etnik, dil, din hiç önemli değil.

14

Serdal Adam: Zaten isminin ‘Her Yerde Sanat’ olmasının nedeni de bu. Herhangi bir mekânla sınırlı kalmamak için oluşturmaya çalıştık. Biz çocukların köylerine, yaşam alanlarına, onlara biz bir şeyleri taşıyalım istedik. Biraz daha mobil bir kafaydı.

Sosyal Sirk fikri en başından beri vardı yani. Sirkhane gibi bir okul fikrine nasıl ulaştınız? Bu da en başından beri hedeflediğiniz bir şey miydi?

Pınar: Biz yaklaşık beş yıldır Mardin’de bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. İlk başladığımızda ne yapmak istediğimize tam olarak karar vererek yapmaya başlamadık aslında. İlk başta bir fikrimiz vardı, “festival yapmak istiyorduk” Zamanla bu bölgedeki çocukların o festivallere dâhil oluş biçimlerini gördükçe bunun yeterli olmadığını ve bunun aslında eğitimlerle, daha yerele yayılarak, yerelden beslenerek ilerlemesi gerektiğini hissettik.

Sirk, sanat, müzik bunların hepsi bizim için bir araç. Sosyal bir değişim için dezavantajlı çocuklarla çalışırken onlara kuvvetli bir araç verebilmek için herhangi bir araç seçilir. Biz de bize en yakın, en mantıklı, güvenli ve inandığımız şey olan sosyal sirki bulduk. 2014 yılında Irak’tan Şengal’den, IŞİD’den kaçan gruplar Mardin’e geldiler ve ilk önce burada bir otogara yerleştirildiler. O sırada bizim de sosyal sirk festivalimiz gerçekleşiyordu. 20 ülkeden yaklaşık seksen tane sirk sanatçısı eğitmen Mardin’deydi. Ve biz 25 gün boyunca bu kampta, 80’e yakın insanla bir program çıkardık. Kampta her gün düzenli eğitimler yapılmaya başlandı. İlk aşamadaki amacımız 16 kişilik ergen yaşta, eğitmen olabilecek bir grup seçip onlara eğitmen eğitimi vermekti. Gerekli malzemeleri de bırakacaktık ki biz kampa gidemediğimiz zaman onlar kampta yaşarken bu gibi etkinlikleri diğer çocuklar ve gençlerle gerçekleştirebileceklerdi.

16

O festival, özellikle farklı ülkelerden gelen sirk eğitmenleri açısından nasıl geçti?

Pınar: Bu 16 kişilik grup için gelen eğitmenler çok şaşırmıştı. Normalde gelirler eğitim verirler, akşam olur ve herkes evine gider şeklinde alışmışken; burada öyle olmadı. Sabah 9’da hazır bir şekilde geliyorlardı ve gece saat 12’ye kadar. Eğitmenler de öyle bir yüksek enerjiye girmişlerdi ki artık onlarda inanamıyordu. Çocuklar istedikçe onlar da daha çok vermek istiyordu çünkü. Zaten gelen eğitmenler de böyleydi. Karşılıklı böyle bir süreç başladı. Sadece gelin, tahta bacak eğitimi alın, zamanınızı geçirin şeklinde yapmadık. Amaç sosyal sirk pedagojisi içinde onların bir araçla hem hayata tutunmalarını hem bir yetenek elde etmelerini sağlamaktı.

Bu eğitimleri alan çocuklar şimdi nerde, neler yapıyor biliyor musunuz?

O zamandan, yani 2014 Eylül ayından beri bu grupla iletişimimiz devam ediyor. Bir bölümü yasal yollarla bir kısmı Yunanistan üzerinden Almanya’ya gitti. Kimi farklı yerlere gitti. Ama iletişimimiz hiç bitmiyor. Onlar da oradaki sosyal sirklerle iletişime geçtiler ve kopmaz bir bağ oluştu. Geçen hafta Almanya’da bir buluşma gerçekleşti. Kampta çekilmiş fotoğrafların sergilendiği bir sergide bir araya geldiler ve Mardin’den Almanya’ya göç etmiş ekip birbirini buldu. Oradaki başka insanlara da eğitim vererek devam ettiler. Ve umarım bitmeyecek, çoğalarak devam edecektir diye tahmin ediyorum.

Burada kalanlar da Diyar ve abisi Şiyar.

Diyar ve Bahar :)
Diyar ve Bahar :)

Diyar’ın özel bir şeyi var, kampta mesela yanında başka birisi daha vardı. Kamptan çıkıp bizim yanımıza, derneğe gelir – oturur, her şeyi izlerdi. Ve Diyar çok ufaktı o zaman. Görüntü olarak bile daha cılızdı falan. 15 yaşındaydı, şimdi 17. Tek kelime İngilizce bilmiyordu. Top çevirme, hiçbir şey bilmiyordu. Ve kamptan çıkıp, gelip, bizim kapının gelişindeki yükseltiye oturuyordu.

İnsanlar iniyor – çıkıyor, önünden geçiyorlarken hiçbir şey yapmadan orada öylece oturur, izlerdi. Bir yandan kampta eğitim alıyorlardı, bir yandan da buraya gelip buradaki aktivitelere katılmaya çalışıyorlardı. Çünkü o kaldıkları kamp Mardin merkezine yürüme mesafesiydi diyebilirim. Bir final gösterisi olacaktı Mardin müzesinin önünde, o gün yine gelmişlerdi kamptan. Biz de onları alıp direk gösterinin içine koyduk. Hiçbir şey bilmiyorlar; ama onları öyle bir konumlandırdık ki bilmelerine gerek kalmadan, bir şekilde sahnenin bir parçası olabildiler.

Diyar hala mesela, 2 – 3 hafta önce bu konuda konuştuk, diyor ki hayatımda unutulmaz bir andı, Gösteriye çıktım, yüzlerce insan beni seyretti. Mesela o, tamamıyla kendisini bıraktı bu sosyal sirke, bize. Ve onlar daha sonra, bizim çalıştığımız Yezidi grup (Diyar ve Şiyar Irak’tan gelen Yezidi’ler) başka kamplara gittiler. Nusaybin’de bir kampa yerleştirildiler. Biz Nusaybin’deki kampla iletişime geçtik. İşte izinler aldık. Goethe Enstitüsü bizimle iletişime geçti, Almanya’dan bir tahta bacak tiyatrosunu getirtip bizimle bir çalışma yapmak istiyordu. İstanbul’a gittik bir toplantı yapmak için. Kampla iletişime geçtik ve ilk olarak çalıştığımız bu 16 kişilik kamp grubunu Mardin’e davet ettik 15 günlüğüne. Ve Yurtdışından gelen bu tiyatro ve Geothe Enstitüsüyle çalışmaya başladık. Ve, o çalışma da bizim bu tahta bacak alanında yaptığımız bütün bu işler için bizi çok farklı bir yere taşımaya başladı.

Çocuklara bu şekilde mi ulaşıyorsunuz?

Serdal: Gösterilerde ilgi duyuyor, dikkatle izliyor mesela. Çocukların motivasyonu yerine gelmesi için bir şeyler yapalım diye gösteriler yaptık kamplarda. Oradan bir bağlantı kuruluyor. Bu sayede başka aktivite, gösteriler oluyor. Bunun sayesinde başka insanlar katılmaya başlıyor. Mesela Pınar birkaç tane ufak gösteri yaptı okullar içerisinde. O çocuklar sonra oradan gelmeye başladı. Bağlantı aslında bu şekilde oluyor. Daha çok dışarıda yapılan gösterilerle..

Diyar sihirbazlık yapmayı öğretiyor.
Diyar sihirbazlık yapmayı öğretiyor.

Çocuklar çok mutlu. Peki, aileler nasıl tepki veriyor, onlarla da görüşüyor musunuz?

Pınar: Mardin’li aileler, bizim çevremizde olan aileler bize güveniyorlar, çocuklarını gönderiyorlar. Uzakta olan aileler hemen göndermek istemeyebiliyorlar çünkü bilmiyorlar nedir, nasıldır, nasıl bir yer.. Belki çocuk bir şekilde ailesini ikna ediyor. Göçmen ailelerde kampta yaşayan aileler zaten çocuklarındaki değişimi, yaşamlarına kattıkları artı değeri fark ettikleri için çok sevinerek, isteyerek gönderiyorlar çocuklarını. Onlar için bir umut kaynağı olduğu için. Mardin merkezde yaşayan göçmen aileler yine öyle. Çünkü çocuklarının hani okula gitme durumları yok. Onlar da geliyorlar, emek veriyorlar, yardımcı oluyorlar, çalışıyorlar bizimle birlikte. Yani sahiplenmeyen ve çocuğuna sorun çıkaran aile sayısı gerçekten çok çok az oldu şimdiye kadar karşılaştığımız.

Yeni yürüttüğümüz programda Suriyeli bir okul müdürümüz var. Suriye’deki bir okuldan emekli. Burada işsizdi, biz onun yardımını istedik. Hem çok saygı duyulan bir insan hem de bizden çok çok daha deneyimli. Onun sayesinde şu anda okula gelen bütün çocukların ailelerinin evlerini tek tek ziyaret ettik. Anlatıldı böyle bir eğitim verileceği. Çok uzak köylerden gelen çocuklar var. Biz sonuçta bir devlet kurumu değiliz. Böyle bir güvence de veremiyoruz. Buna rağmen aile güvenip her hafta çocuğunu buraya gönderiyor ve ondaki gelişimi gördüğü zaman daha da fazla destekliyor.

Yani daha ne olsun. Ama gerçekten şu anda, şu da olsaydı iyi olurdu, şunu da yapmak istiyoruz, dediğiniz bir şey var mı ya da bir şeyler?

Pınar: Var tabi.

Serdal: Bir sürü var. Benim aklıma ilk gelen, mahallelerde kurmak istediğimiz küçük, prototip eğitim merkezleri.

Nasıl yani? Gezici sirkhaneler mi?

Serdal: Yo, Sabit. Ama çok basit. Geniş bir salon. Tek katlı olabilir. Her türlü eğitimi verebileceğin ortama uygun. Basit bir merkez.

Pınar: 6 metre tavan yüksekliği sirke uygun olması açısından gerekli.

Bu arada sadece sirk eğitimleri vermiyorsunuz..

Pınar: Müzik, dans, Türkçe, İngilizce… Ama yani fiziksel koşullar bizi çok zorluyor eğitimler açısından. Eski Mardin’de, bir Haneyi kiraladık ve orayı bir Sirk okulu olarak kullanmaya çalışıyoruz. Koşullar gerçekten zorlayıcı oluyor. Birçok yanıyla fiziksel işler, bizim enerjimizi ve zamanımızı alıyor. Sınıfı sığdırmaya çalışıyoruz falan..

Çocukların çok daha iyi bir eğitim alabilmeleri açısından Serdal’ın dediği gibi, kafamızda böyle, basit bir tip ama çok kullanışlı olabilecek yüksek tavanlı, dört duvarlı, zemini uygun olan bir mekâna ihtiyacımız var. Ve bunun mümkünse daha varoş mahallelerde, daha çok göçmenlerin ve dezavantajlı, fakir çocukların yaşadığı mahallelerde kurmak istiyoruz. Aslında biz ona Sirk Okulu diyoruz.

Serdal: Tek sınıflı geniş bir alan sadece. Ama çok çok ciddi bir etki yaratır. Bizim kafamızda böyle bir plan var ama bunu nasıl gerçekleştiririz, bakalım

Bunu yerel yöneticiler nasıl görüyor? Valiler, belediye çalışanları, hatta belki din insanları yaptıklarınızı görüyorlar mı?

Pınar: Görenler var. Görmezden gelenler var. Ya da hiç görmeyenler var. Sanırım biraz kişiye göre değişiyor. Hani, bazı valiler çok ilgileniyor; bazı valiler hiç yokmuşuz gibi davranıyor. Bazı vali yardımcıları çok takdir edip yardımcı oluyor; bazıları olamıyor. Ama genel olarak belediye, valilik, kurumlar takdir edildik – hep takdir ediliyoruz (gülüyor) sanki biraz boş bir takdir oluyor ama olsun o da güzel bir şey. Takdir ediliyoruz yani. Yaptığımız çalışmalar beğeniliyor, sahipleniliyor.

Peki, bundan sonra neler yapacaksınız?

Pınar: Yaptığımız çalışmaların biraz daha sistematiğe oturması için şu anda çalışıyoruz, çabalıyoruz. Yani bir takım sistemler kurmamız lazım daha sürdürülebilir olması açısından. Yetişen yerel genç insanların istihdamı olması gerekiyor ilerleyen zamanlarda ki, bunu gerçekten destek olarak görebilsinler. Sonuçta, bizden sonra bu işi yapmak isteyen gençler var şu anda. 14 – 15 yaşında diyor ki ben büyüdüğümde sirk okulu açacağım.

Serdal’ın söylediği o anlamda da önemli aslında. Serdal’ın o söylediği prototip okullara belki yerleştirilebilir.

Serdal: O okullar, sürekli eğitimin devamını sağlayabilecek bir sistemin kurulması için anlamlı olacak yapabilirsek eğer. Halit de – Pınar’ın bahsettiği Suriyeli Müdür – zaten burayı bize devretmezseniz birkaç yıl sonra elinizden alacağız zaten diyor.

19

Mardin’de şu anda sizin de organize ettiğiniz uluslararası sosyal sirk ve müzik festivalleri yapılıyor. Aslında çok da seviliyor bu festivaller hem yerel halk hem de gelen insanlar tarafından. Böyle bir dönemdeyse festivaller konusunda insanlar genellikler çekinceli, şimdiye kadar konuştuklarım hemen savaşın bitmesini istediklerini söyledi.

Pınar: Açıkçası bizim konudaki felsefemiz, bütün sosyal medya kanallarında web sitesinde yaptığımız işlerde kötücül, insanların içini boğan, zaten acılar üzerine beslenen bir tarzımız yok. Bu sorunların üstesinden gelebilmek için de zaten hepimiz bir şeyler yapmalıyız üzerine bir felsefemiz var ve bütün paylaşımlarımız da bu yönde. Ama şu anda, Mardin’de herhangi bir sorun olmamasına rağmen bölgede yaşanan ciddi bir yas durumu var açıkçası. Her gün ölümler duyuyoruz. Polis, asker, sivil, gerilla.. ve bu da bütün toplumda açıkçası bir çeşit cinnet hali yaratıyor. Bizim bir çekincemiz var bu yüzden.

Biz öyle düşünmesek de şu andaki ortamda çok ses getiren, insanları mutlu edecek bir müzik festivali için anda hareket edemiyoruz. Çok yakın, 13 – 22 Mayıs’ta Müzik Festivali var, gelecek insanlar var; ama sanki hiçbir şey olmayacakmış gibi davranıyoruz.

Mardin Müzik Festivali 2016 – davet videosu

Serdal: Uluslararası Sirk Festivali için mesela etkinlik yapıyorduk burada; ama etkinliğin duyurusunu yapmayıp, etkinliği yaptıktan sonra haberini yapıp yayınlıyorduk, böyle bir etkinlik yaptık..

Biz böyle bir kalabalık olarak toplanıyoruz bilgisini yaymaktan korkuyoruz aslında. Ama yine de böyle bir ortamda da bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Aslında şöyle bir şey var gibi hissediyor insan. Herkes bir yerden bir hareket, bir işaret bekliyor sanki. Bir hareketlilik olsun da biz de yaptığımız işlerde daha görünür olalım gibi bir hava var. Biz de festival için diyoruz bunu. Bir işaret olsa aslında, biz de hani cesaretlenip böyle bir şey yapıp ortam şenlensin isterdik. Sanki herkes gardını almış, bekliyor ama hayat da devam ediyor bir yandan.

Çok teşekkür ederim Yeşil Gazete’ye zaman ayırdığınız ve yaptığınız bu harika işler için

Pınar ve Serdal: Asıl biz teşekkür ederiz. Herkesi festivale, sirk okuluna ve Mardin’e bekliyoruz

20-Bahar Topçu

 

Röportaj: Bahar Topçu

(Yeşil Gazete)