Ana Sayfa Blog Sayfa 3424

Meclisten geçen Akkuyu yasası ile nükleer için kıyı ve sahiller açılacak

Akkuyu Nükleer Santrali’ni kıyı ve zeytincilik kanunlarının sınırlayıcı hükümleri dışına çıkaran, nükleer santral sahalarında inşa edilecek yapılara da, denetim ve imar kanunlarının fenni mesuliyete ilişkin hükümlerinin uygulanmamasını öngören yasa TBMM’den geçti.

19

Sputnik’ten Yurdagül Şimşek’in haberine göre, TBMM Genel Kurulu’nda Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapan Kanun kabul edildi. Muhalefetin eleştirileri ve tartışmaları arasında kabul edilen kanunla, Akkuyu Nükleer Santral ile bundan sonra yapılacak nükleer santrallere yönelik de önemli hükümler getirildi.

Cumhurbaşkanı’nın onaylaması halinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesi beklenen kanun ile gelen düzenlemelerden bazıları şöyle:

KIYI VE ZEYTİNCİLİK KANUNLARI NÜKLEER SANTRALLERE UYGULANMAYACAK

– Askeri yasak ve güvenlik bölgelerinde, ülke güvenliğiyle ilgili TSK’ya tahsisli, fiilen kullanımda olan araziler, harekat ve savunma amaçlı yerlerdeki tesisler (konut ve sosyal tesisler hariç) özel güvenlik bölgelerindeki tesisler, rafineri, petrokimya tesisleri ile nükleer santral projeleri kapsamında yapılması öngörülen tesis ve faaliyetler hakkında, Kıyı Kanunu’nun kıyılar, sahil şeritleri, doldurma ve kurutma yoluyla kazanılan arazilere ilişkin yapı ve yapılaşmaya dahil sınırlayıcı hükümleri uygulanmayacak.

– Nükleer santral projeleri kapsamında yapılması öngörülen tesis ve faaliyetler hakkında, Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun’un sınırlayıcı hükümleri uygulanmayacak.

NÜKLEER SANTRAL SAHALARINDAKİ YAPILAR İSTİSNA OLACAK

– Nükleer santral sahalarında inşa edilecek yapılarda, Yapı Denetimi Hakkında Kanun hükümleri ile İmar Kanunu’nun fenni mesuliyete ilişkin hükümleri uygulanmayacak. Ancak bu yapıların yapı denetimi, Türkiye Atom Enerjisi Kurumunca yetkilendirilen tüzel kişiliğe sahip yapı denetimi kuruluşları tarafından, denetim kuruluşu ile nükleer santralin lisans sahibi arasındaki hizmet sözleşmesi hükümlerine göre yapılacak. Yapı denetiminin bu kuruluşlar tarafından yapılması, nükleer santral lisans sahibinin münhasır ve kusursuz sorumluluğunu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmayacak.

– Kanun ile ayrıca tüketici, kayıp- kaçak bedelini ödemeye devam edecek. Elektrik dağıtım ve görevli tedarik şirketlerinin kayıp­ kaçak, sayaç okuma, perakende satış hizmet, iletim sistemi kullanım ve dağıtım bedelini tüketiciden alması yasal altyapıya kavuşuyor. EPDK tarafından, belirlenen hedef oranlarını geçmemek kaydıyla kayıplara ilişkin maliyetler dağıtım tarifelerinde yer alacak ve tüketicilere yansıtılacak.

Muhalefet ise getirilen düzenlemelere karşı çıktı. TBMM Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu Üyesi CHP Denizli Milletvekili Kazım Arslan yaptığı açıklamada, kanunun Anayasa’nın hukuk devleti, çevre hakkı, mülkiyet hakkı, sosyal devlet, kuvvetler ayrılığı, doğal kaynakların aranması ve işletilmesi kurallarına aykırı olduğunu belirtti.

NÜKLEER İÇİN KIYI VE SAHİLLER AÇILIYOR

Yenilenebilir enerji öne çıkarılması gerekirken nükleer enerji için bütün kuralların çiğnendiğini kaydeden CHP’li Arslan, “Yasa, Akkuyu başta olmak üzere, nükleer tesisi kurmak için kıyı ve sahillere, zeytinlik sahalara, askeri arazilere girilmesinin önünü açacaktır” dedi. Arslan, AK Parti’nin bu yasayla nükleer enerji için çevre talanına imza attığını, kıyı ve imar, çevre mevzuatına istisna getirdiğini kaydetti.

 

(Sputnik, İleri Haber)

Agos’tan Ateşyan’a mektup: ‘Zat-ı Alilerinize akıl, fikir, izan diliyoruz’

Agos, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yazdığı mektup nedeniyle Ermeni toplumundan yoğun tepki alan Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan’a cevap verdi.

18

“Bir halkın vatandaşı olduğu devletin kararı ve sistematik uygulaması ile yaşadığı topraklardan neredeyse topyekûn silinişini, ‘Birinci Dünya Savaşı’nın trajik dönemlerinde cereyan etmiş olaylar’ şeklindeki devlet söylemiyle tarifiniz, sizin de dahil olduğunuz halkın nezdinde atalara, kurbanlara ve kalanlara hakarettir.” denilen mektubun tam metni şu şekilde;

Sayın Başepiskopos,

Almanya’da kabul edilen Ermeni Soykırımı yasasına ilişkin Cumhurbaşkanı’na hitaben ve ‘Türkiye Ermenileri Cemaati olarak’ ifadesiyle yazmış bulunduğunuz mektubu teessür, öfke ve hicap duyguları ile okumuş bulunmaktayız. Bu mektubu, o cemaate mensup olan ancak sizin dile getirdiğiniz görüşlerin içerik ve üslubuna katılmayanların sesi olarak kabul edin.

Bir halkın vatandaşı olduğu devletin kararı ve sistematik uygulaması ile yaşadığı topraklardan neredeyse topyekûn silinişini, ‘Birinci Dünya Savaşı’nın trajik dönemlerinde cereyan etmiş olaylar’ şeklindeki devlet söylemiyle tarifiniz, sizin de dahil olduğunuz halkın nezdinde atalara, kurbanlara ve kalanlara hakarettir.

‘Vatandaşlık bağlarıyla bağlı olduğu Devlet’e karşı yükümlülüklerini kusursuz yerine getiren, ve kendisini bu ülke insanlarından farklı görme kompleksinden sıyrılmış, gerektiğinde kanun ve nizam çerçevesi dahilinde hakkını korumasını bilen Hıristiyan-Ermeni Türk vatandaşlar’ olarak tanımladığınız toplum, homojen bir yapı olmayıp kendi bağımsız his , kanaat ve değişmez hakikat bilgisine sahip bireylerden müteşekkildir.  Mesele şu ki,  Ermeniler kendilerini farklı gördüğü için değil, 1915 sonrası da 1942 Varlık Vergisi, 1955 6-7 Eylül yağmaları, Kıbrıs dönemi gerginlikleri başta olmak üzere siyasetin gerildiği her ortamda ayrımcı, faşist ve alenen tehditkâr söylemlere, tehditlere maruz kalmış; 19 Ocak 2007’de de kendini iki halkın barışına adamış en kıymetli seslerinden Hrant Dink’in öldürülüşüne şahit olmuştur.

‘Patriklik Makamı olarak Türkiye ve Ermenistan’ın dostluğu ve iyi komşuluk ilişkileri içerisinde olmaları için dua etmeye devam ettiğinizi’ söylerken, hitap ettiğiniz  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her fırsatta olduğu gibi, daha iki gün önce bir kez daha ülkedeki Ermenistan vatandaşlarını tasarının kabulüne tepki olarak tehdit edişini kendinize, vicdanınıza nasıl açıklamaktasınız? O sözleri belki unutmuşsunuzdur diye size buradan bir kez daha hatırlatalım: “Şu anda ülkemde 100 bine yakın Ermeni var. Bunların yarıya yakını bizim vatandaşımızdır. Şu anda bizim ülkemizde yaşıyorlar, burada çalışıyorlar ama bir de bizim vatandaşımız olmayan bir o kadar da şu anda Türkiye’de Ermeni var. Biz eğer bu noktada böyle bir hassasiyeti gözetmemiş olsak şu anda bizim vatandaşımız olmayan Ermenileri biz niye ülkemizde tutalım? Şu anda Avrupalıların yaptığı gibi biz de onları Ermenistan’a göndeririz. Yaparız bunu!”

‘Geleneksel çizgide kalınarak dengeli bir duruş sergilenmesinin bazılarının hoşuna gitmeyeceğinin’ bilincinde olduğunu söylemişsiniz. Doğrusu bir kul edasıyla iki büklüm olmanın neresi duruştur, onu da anlamakta zorluk çekiyoruz.

Ermeni Soykırımı, insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak Ermenilerden bağımsız bütün insanlığın meselesidir. Zira, iyiliğine duacı olduğunuzu ifade ettiğiniz halkların ortak geleceği sizi kendi tarihinizi inkâr edecek noktaya getirecek baskıların hissedilmediği onurlu bir yüzleşme sonrasında mümkündür.

Sayın Başepiskopos,

‘Alman İmparatorluğu’nun bu trajik olaylardaki menfi rolünün iki satırla geçiştirilmesi’ demenizden anlıyoruz ki, siz o içeriği hiç kavrayamamışsınız. Alman İmparatorluğu’nu bu cürmün doğrudan suç ortağı ilan eden metnin neredeyse yüzde seksenlik bölümü Almanya’nın kendi tarihi ile hesaplaşmasından oluşmaktadır. Keza, tasarının iki ülke arasındaki siyasi ilişkilerin en yoğun olduğu bir dönemde kabulü, ‘travmanın uluslararası alanda kullanılması’ iddianızı boşa çıkarmaktadır.

Devam edelim; “Ermeni milleti nezdinde bir travma yaratmış bu acının uluslararası siyaset arenasında kullanılması gerçekten bir hüzün ve bir acı kaynağıdır” demişsiniz. Doğrudur, sizi bu mektubu yazmaya iten baskı, bizler için  hüzün ve acı kaynağıdır. Keza Türkiye Ermeni toplumunun üst ve alt kimlikleri, dediğiniz gibi bu yasanın kabulünden değil sizin bu  satırlarınızdan yara almıştır. Hele “Ermeni Milletinin emperyalist güçler tarafından nasıl kullanıldığı gerçeğin”den bahsiniz, sizin bu resmi devlet söyleminizi kullanacak çevreler dışında, kendi halkınız nezdinde ibretlik bir inkârcı söylem olarak kayda geçmiştir. Bu söylemin yakın gelecekte kimler tarafından ‘coşkulu alkışlarla’ karşılanacağı görülecektir.

Bu vesileyle sizin mektubunuzdaki dille ifade edecek olursak, duyduğumuz teessürü ve ilaveten isyan ile öfkeyi bir kez daha dile getiriyor, Zat-ı Alilerinize akıl, fikir, izan ihsan etmesini Allah’tan diliyoruz. Bir iç savaş ortamında her gün insanlar öldürülürken, ‘yurdumuz insanına yararlı hizmetlerde bulunan Devlet Ricalini çalışmalarında başarılı kılmasını’ dilediğiniz Yüce Allah’tan size de vakur duruş niyaz etmesi de en büyük temennimizdir.

En derin saygılarımızla,

AGOS

 

(AGOS)

Dokunulmazlık Kanunu, Resmi Gazete’de yayımlandı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün (7 Haziran 2016 Salı) yasaya onay veren imzayı atmıştı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın onayladığı, odağında HDP milletvekillerinin bulunduğu, dokunulmazlıkların kaldırılması için TBMM’de kabul edilen anayasada değişiklik yapılmasını öngören kanunu Resmi Gazete’de yayımlandı.

17

Buna göre, 7/11/1982 tarihli ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına aşağıdaki geçici madde eklendi:

“Bu maddenin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği tarihte; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz.

Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 15 gün içinde; Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyalar, gereğinin yapılması amacıyla, yetkili merciine iade edilir.”

Bu kanunun yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği ve halk oylamasına sunulması halinde oylanacağı da Resmi Gazete’de yer aldı.

 

(T24)

Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili’nden Erdoğan’a, “Özür” mektubu

Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan, Almanya’nın Ermeni Soykırım Tasarısı’nı kabul etmesi üzerine yazdığı mektupta “Ermeni milletinde derin bir üzüntü yarattığı” dedi.

15

Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan, Almanya’nın Ermeni Soykırım Tasarısı’nı kabul etmesi üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a bir mektup yazdı.

Mektupta tasarının kabulünü “Ermeni Milletinin emperyalist güçler tarafından kullanılması” olarak tanımlayan Ateşyan, kararın “Ermeni milletinde derin bir üzüntü yarattığını” yazdı.

Mektup, Türkiye Ermeni Patrikliği’nin “Պատրիարքութիւն Հայոց – Ermeni Patrikligi” isimli Facebook sayfasından paylaşıldı.

Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan
Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan

Açıklamada, mektubun, Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan’ın imzasıyla 6 Haziran’da Erdoğan’a gönderildiği belirtildi.

Mektup şu şekilde:

Sayın Cumhurbaşkanımız,

“Birinci Dünya Savaşı’nın trajik dönemlerinde cereyan etmiş olaylar hakkında Almanya Cumhuriyeti Millet Meclisi’nin aldığı karar, Milletimiz nezdinde derin bir üzüntü yaratmıştır. Türkiye Ermenileri Cemaati olarak bu üzüntüye paydaş olduğumuzu, kalbi ve samimi duygularımızın bir ifadesi olarak Yüksek Makamınıza arz ediyoruz.

“Türkiye Ermenileri Patrikliği, vatandaşlık bağlarıyla bağlı olduğu Devlet’e karşı yükümlülüklerini kusursuz yerine getiren, ve kendisini bu ülke insanlarından farklı görme kompleksinden sıyrılmış, gerektiğinde kanun ve nizam çerçevesi dahilinde hakkını korumasını bilen Hıristiyan-Ermeni Türk vatandaşlarının duygularına tercüman olmayı kendisine şiar edinmiş dini bir kurumdur. Patriklik Makamı, geleneksel çizgide kalınarak dengeli bir duruş sergilenmesinin bazılarının hoşuna gitmeyeceğinin de bilincindedir. Bu kutsal makamda görev yapan merhum Patriklerimiz, gerek ifadeleri, gerekse takındıkları yapıcı tavırlarla önderlik ettikleri cemaate dini hizmet vermeleri dışında, onlara örnek olacak olumlu davranışlarıyla tarihe geçmişlerdir. Bu büyüklerimizin örnek davranışları günümüzde de rehberimiz olmaya devam etmektedir.

“Bu bağlamda, Alman vatandaşlarının oylarıyla teşkil edilmiş bir meclisin, kendilerini seçmiş olan milletin huzuru, refahı, güvenliği ve özet olarak selamet ve esenliği için yasalar çıkarmak olan görevinin yanında, hakkı olmadığı bir konuda fikir beyan etmesi ve bu beyanını yasallaştırması ve bunu da tüm Alman Milleti adına yapması ve kendisini yargıç mevkiinde görmesi kadar hatalı bir davranışta bulunması kabul edilemez.

“Sayın Cumhurbaşkanımız,

“Türkiye Ermeni toplumu o acılı ve de kederli günleri yaşayanların torunlarıdır. Zat-ı Alilerinizin bu yıl yayınladıkları taziye mesajında ‘Tarih bilinci ve insanlık hukuku gereğince, Osmanlı Ermenilerinin hatıralarına sahip çıkmaya devam edileceği, Türklerle Ermenilerin bin yıla uzanan ortak yaşam kültürünün hatırlatılmasının sürdürüleceği’ dile getirilmişti. Müteaddit vesilelerle bu ifade doğrultusunda hareket etmiş olan Patriklik Makamı, bu tutumunu gelecekte de sürdürmeye devam edecektir.

“Tartışmalı bir olgu”

“Alman İmparatorluğu’nun bu trajik olaylardaki menfi rolünün iki satırla geçiştirilmesi, Osmanlı Türkiyesi’nin suçlanmasından da öte, tamamen suçlu ilan edilmesi etik açıdan tartışılacak bir olgudur. Ayrıca yasallaşan tasarının Alman kamuoyunun hissiyatına ne derece tercüman olduğu gerçekten tartışmalıdır.

“Birçok vesilelerle ifade ettiğimiz gibi, Ermeni milleti nezdinde bir travma yaratmış bu acının uluslararası siyaset arenasında kullanılması gerçekten bir hüzün ve bir acı kaynağıdır. Kabul edilen bu yasa ve bununla aynı niteliği haiz yasalar bizleri derinden yaralamaktadır. Ermeni milletinin tarih sayfalarındaki bu acısı, ne yazık ki uluslararası siyaset platformunda Türkiye’yi ve Türk Milleti’ni suçlamak ve cezalandırmak için bir araç olarak algılanmakta ve bu sakil anlayış nedeniyle Türkiye Ermeni toplumunun üst ve alt kimliklerinin yara almasına neden olmaktadır. Bu ve bu gibi yasaları coşkulu alkışlarla kutlayanların araladıkları pencereden, bir gerçek yaşam manzarasının varlığını gözlemliyoruz. Duymak ve dinlemek için kulakları olanlar, bu manzaradan yansıyan Ermeni Milletinin emperyalist güçler tarafından nasıl kullanıldığı gerçeğinin yankılarını duyabilirler.

“Türk ve Ermeni halkları aynı coğrafyayı paylaşmak durumundalar. Bu iki kadim ve komşu halk nefret ve düşmanlık söylemleriyle birbirinden uzaklaştırılmamalı, tarihin siyasileştirilmesi yerine dostluk ve barış hedefiyle çalışılmalıdır. Ortak tarihi ve benzer gelenekleri olan iki komsu halk, bir gün dostluk atmosferini birlikte soluyacaklardır. Yeter ki, bunun gerçekleşmesi imkânsız görülmesin ve yararı olmayan tohumlar ekilmesin. Bir gün gelecek bu iki halk birlikte tarlalarındaki zehirli otları temizleyecek ve arınmış tarlalara buğday ekecekler. Bununla da yetinmeyecekler. Bu tarlaların buğdaylarından hazırlanmış ekmeği bir sevgi ve dostluk nişanesi olarak tuza banıp paylaşacaklardır.

“Bazıları bu duruşa olumlu gözle bakmayacak”

“Siyaset adamlarının kendi anladıkları şekilde ve siyasi hesapları doğrultusunda, halkımızın bu acıları hakkında fikirlerini beyan ettikleri bir dünyada, Patriklik Makamı olarak Türkiye ve Ermenistan’ın dostluğu ve iyi komşuluk ilişkileri içerisinde olmaları için dua etmeye devam edeceğiz. Bu duruşumuz bizler için inancımızın bir gereği olduğu kadar, vatandaşlık duygularımızın da ifadesidir. Aynı zamanda biliyoruz ki bazıları bu duruşumuza olumlu gözle bakmayacak. Allah her iki ülkenin vatandaşlarının yüreklerinde işlesin. Allah, iyiyi ve güzeli inşa etmeye azmetmiş kullarına yardım etsin.

“Bu vesileyle duyduğumuz teessürü bir kez daha dile getiriyor, Zat-ı Alilerinize sağlık, başarı ve mutluluk ihsan etmesini Allah’tan diliyoruz. Ayrıca, yurdumuz insanına yararlı hizmetlerde bulunan Devlet Ricalini çalışmalarında başarılı kılmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyoruz.

“En derin saygılarımızla,

Başepiskopos Aram Ateşyan
Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili

 

(Bianet)

Akdeniz’de son iki yılda 10 bin göçmen hayatını kaybetti

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), 2014’ün başından beri 10 binden fazla kişinin Avrupa’ya geçmeye çalışırken Akdeniz’de hayatını kaybettiğini açıkladı.

14

BMMYK Sözcüsü Adrian Edwards, BM Cenevre Ofisi’nde düzenlediği basın toplantısında Akdeniz’de yaşanan göçmen ölümlerinde 10 bin eşiğinin aşıldığını söyledi.

2016’nın ilk 6 ayında 2 bin 809 göçmen öldü

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) Sözcüsü Joel Millman ise 2016’nın başından bu yana Akdeniz’i geçerek Avrupa’ya ulaşan sığınmacı ve göçmen sayısının 200 bini geçtiğini ifade etti.

İtalya, Yunanistan, Kıbrıs ve İspanya’ya ulaşan göçmenlerin sayısının 206 bin 400’e ulaştığını aktaran Millman, 2 bin 809 kişinin ise denizde yaşamını yitirdiğini ifade etti.

IOM’in verilerine göre, geçen yıl aynı dönemde ise Akdeniz’de, Avrupa’ya geçmeye çalışırken bin 838 kişi hayatını kaybetmişti.

 

(T24, Haberler.com)

Avrupa, glifosata bir kez daha “devam” demedi

Bitki, Hayvan, Gıda ve Yem için Daimi Avrupa Birliği Komitesi’nde (PAFF Comittee), 6 Haziran günü, Avrupa Birliği Komisyonu’nun glifosatın (yabancı otları öldürmeye yarayan, dünyada yaygın kullanılan bir kimyasal etken madde) kullanım lisansının 18 ay daha uzatılması teklifi için oylama yapıldı. Nitelikli çoğunluk, glifosata “devam” demedi.

kaynak: tarlasera
kaynak: tarlasera

Komisyon’un bir sonraki hamlesi çoğunluk kararı olmadan teklifini 28 üye ülkenin temsilcilerinde oluşan bir temyiz komitesinin oyuna sunmak olabilir. 20 Haziran civarında yapılabilecek bu oylamada da çoğunluk anlaşamazsa, Komisyon, üye ülkelerin desteği olmadan lisansı uzatma kararı alabilir ya da hiçbir şey yapmayarak lisansı yok olmaya terk edebilir. Lisansın süresi 30 Haziran’da doluyor.

Glifosat lobisi ise bu kararsızlığa tepki vermekte gecikmedi. Lisansın uzatılmasını isteyen bir grup firmanın temsilcisi olan Glifosat Çalışma Kolu’nun (GTF) Genel Başkanı Richard Garnett, bu kararsızlığın Avrupalı çiftçiler için ciddi sorunlar doğuracağını söyledi ve şu yorumu yaptı: “Üye ülkelerin bu tereddütü, lisans yenileme sürecinin ne kadar politik bir hale geldiğinin üzücü göstergesi.”

Sağlık örgütleri: “Glifosat sağlığı tehdit ediyor”

Avrupa Kimyasallar Ajansı’nın (ECHA) ve Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yayımladıkları başta olmak üzere birçok raporda ‘sağlığa ciddi zarar verebilecek’ olarak tanımlanan, Avrupa Parlametosu’nun özellikle oyun alanları ve kamuya açık parklarda kullanılmasının yasaklanması çağrısı yaptığı bu otkıran (herbisit) etken maddesi, dünya çapında sivil toplum örgütlerinin karşı kampanya düzenlediği sağlığa zararlı etken maddelerden yalnızca biri.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her yıl yaklaşık 3 milyon kişi pestisit zehirlenmesi yaşıyor, 250 binden fazla kişi pesitist zehirlenmesinden ölüyor. Avrupa Birliği Komisyonu, yalnızca bu yıl 37 kimyasal pestisite (tarımda kullanılan, istenmeyen bitki ve hayvanları öldürücü kimyasal maddeler) de devam demişti.

Greenpeace: “Bu sefer hükümetler, Komisyon’un önerisine sadece imza atıp geçmediler.”

Greenpeace Avrupa Birliği Gıda Politikaları Direktörü Franziska Achterberg kararsızlığa şöyle yorum yapıyor: “Glifosat lisansını uzatmak, gaz kokusu alıp sızıntı var mı diye kontrol etmemek gibi olurdu. Avrupa Birliği genelinde anlamlı bir glifosat kısıtlamasına gidilmezse kanser tehlikesi yaratma ihtimali yüksek bir otkıranla dolu bir dünyada yaşamaya devam edeceğiz.”

“Komisyon’un böyle tehlikeli maddeleri lisansı geçtikten sonra da piyasada tutması olağan dışı değil. Avrupa kendi kimyasallar ajansının ‘sağlık için tehlikeli’ ilan ettiği etken maddelerin bile lisansını uzattı. Bu sefer farklı olan şey, hükümetlerin Komisyon’un teklifine gerçek bir ilgi göstermesi ve teklifi sadece imzalayıp geçmemesi.”

Slow Food Hareketi: “Kötü haber değil, ama sürdürülebilir gıda ve çiftçilik için daha yolumuz uzun.”

Ursula Hudson bir protestoda. Elindeki pankart hayat üzerine patent olmaz, diyor. kaynak: keinepatenteaufleben.at

Slow Food yönetim kurulu üyesi ve Slow Food Almanya’nın Başkanı Ursula Hudson, “Üye ülkeler ve hatta ülkelerin kendi içlerindeki arasındaki bu kararsızlık, aslında bu etken maddeye (glifosat)  karşı daha kuvvetli bir tepkinin gerekli olduğunu açıkça gösteriyor. Komisyon şimdi Avrupalıların 3’te 2’sini hiçe sayarak bir karar almamalıdır. Glifosat kararı sağlığımızı riske atmaktan da öteye gidiyor. Bu karar, Avrupa’nın hangi türden gıda üretimini ve çiftçiliği destekleyeceğini de belirleyecek.”

Ne olmuştu?

2015 yılının Mart ayında Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC)bir rapor yayınladı. Bu raporda glifosat, ‘büyük olasılıkla insanlar üzerinde kanserojen etkisi var’ olarak tanımladı. Yıllarca kullanımından sonra glifosatın yiyeceklerimizde ve bedenimizde yaygın olarak mevcut olduğu belgelenmiş oldu.

8 ay geçmeden Avrupa Gıda Otoritesi (EFSA), sektörün hazırladığı raporlara dayanarak bunun tersi bir sonuca ulaştığını açıkladı. Glifosatın insanlar için kanserojen veya başka bir tehlike arz etmediğini duyurarak haziranda süresi dolan glifosat kullanma lisansının yenilenmesinin yolunu yaptı.

2016 yılının Mart ayına geldiğimizde sahne, lisans uzatma kararının oylanacağı Bitki, Hayvan, Gıda ve Yem için Daimi Avrupa Birliği Komitesi toplantısındaydı. Komite, 8 Mart günü lisansın yenilenmesine muhalefet üye ülkeler İtalya, Fransa, Hollanda ve İsveç’in bastırmasıyla oylamayı erteledi.

13 Nisan 2016’da Avrupa Parlamentosu glifosatın tüm özel kullanımlarını yasaklama çağrısında bulundu. Ayrıca EFSA’yı da glifosatın zararsız olduğu iddiasını da geri almaya davet etti.

19 Mayıs 2016’ya gelindiğinde Avrupa Birliği Komisyonu, Bitki, Hayvan, Gıda ve Yem için Daimi Avrupa Birliği Komitesi toplantısında oylama çağrısı bile yapmadı. Gerekçe ise ‘lisansın yenilenmesi için üye ülkelerden yeterli oyun çıkmayacağının çok açık’ olması olarak ilan edildi.

 

(Yeşil Gazete, Deutsche Welle, Slow Food, CommonDreams)

‘Kan’lı bir mesele – Ali Topuz

Ali Topuz’un bu yazısı http://utay-alidurantopuz.blogspot.com.tr’ dan alındı

Bir siyasetçi niye kandan bahseder? Kan testinden? Bir de, hematolog değilse, sağlık bakanı değilse, ortada tıbbi bir mesele yoksa ve fakat yine de kandan bahsediyorsa, korkmak gerekmez mi? Kendi adımıza cesur olsak bile, cesaretimizin önlemeye yetmeyeceği işlerden korkarız, insanız.

Kandan bahsedildi. Kan testinden. Mesele malum: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Almanya Parlamentosu Yeşiller Grubu Milletvekili Cem Özdemir’i (ismini vermeden) andı. Ne anış ama…

“…Birileri de diyor ki, (Cem Özdemir) güya Türk… Ne Türk’ü be? Bunların kanlarının laboratuvar testinden geçmesi lazım. Onun kanının öyle olması, böyle olması bizi ilgilendirmiyor.”

Kanın öyle olması, böyle olması “biz”i ilgilendirmiyorsa, kanının laboratuvar testinden geçmesini niye istiyoruz diye sormanın fazla manası yok, bu türden paradokslar “öfke belagati” diye övülen nutukların ayrılmaz parçası. Deniliyor ki, “biz” kanla ilgileniyoruz da “onun” kanı bizim ilgi alanımızın dışında. Nasıl olursa olsun. Neyse. Öfkeli nutuktan seçtiğimiz üç cümlenin ilkine dönelim; orada tuhaf bir ifade var:

“…güya Türk…”

“Sözde” ile “özde”

Güya edatı, konuşmanın asıl meselesi de hatırlanacak olursa, içerdiği kuşku boyutuyla birlikte bizi özellikli bir sıfata götürüyor; “sözde” sıfatına. “Sözde”nin Türkçede en çok birlikte görüldüğü kelime “Ermeni” olsa gerek. Zaten Almanya federal parlamentosunun kabul ettiği Ermeni Soykırımı tasarısına Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın verdiği tepkiyi konuşuyoruz. “Güya” Türk, sözde Türk. Peki güya olsa ne olur, sözde olsa ne olur? Sanki, Cem Özdemir’in “özde Türklük” iddiası var da ona cevap veriyor gibi. Ama değil, Cem Özdemir değil, “birileri” diyor bunu.

Birinci cümledeki ırkçı-şoven çağırışımlarla (ben demiyorum, Mehmet Metiner diyor bunu, aşağıda var) dolu belirsizlik, ikinci cümlede beklenmedik bir hamleyle gideriliyor: Kandaki belirsizlik “kan testi” ile giderilecek; o halde cümledeki belirsizlik kan-etnik aidiyet bağlantısına kesin güven iddiasıyla gideriliyor: Konuşan, “Türklük”ün, “kan testi” ile ölçülebileceğinden emin. Kan-ırk bağı şimdiye kadar çok kuruldu; gerçekten de ırkçılık kanla yakından bağlantılı bir kültürel-politik yaklaşım. Kanlı bir yaklaşım.

Bir hatırlatma: İlker Başbuğ ile Mehmet Metiner

Çok değil, altı yıl kadar önce “kan şüphesi” yine dile getirilmişti. Bir devletlû tarafından. O zaman, TSK’ye yönelik darbe vs. ithamlarına cevap vermeye çıkan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ (hiç inmiyor sahneden, ebed müebbet Genelkurmay Başkanı sanki) TSK’deki darbecilerden, komploculardan, güvenlik zaafiyetinden söz edenlerin (hükümet+Gülen cemaati) karşısına kanlı vurguyla çıkmıştı:

“… ama burada şunu söylemeden geçmeyeceğim. Bunları dile getirenlerin TÜRK KANI taşıdığına inanmıyorum. (…) Türk kanı taşıyan birinin böyle bir şey düşünmesi, ortaya atmasını inanın insan konuşmak bile istemiyor.”

Hakikaten, insanın bazı şeyleri konuşmak bile istemediği bir nokta burası. Ama bir hatırlatma daha yapmakta fayda var: O eski güzel günlerde hükümet-Gülen cemaati el eleydi. Laf da bu tandeme söyleniyordu. Askeri paşa konuşur da sivil durur mu, Mehmet Metiner 8 Temmuz 2010’da cevabı yapıştırıvermişti, “kan”dan yakalamıştı bu ebedi paşayı Metiner:

“Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un TSK içindeki güvenlik-istihbarat zaaflarını haberleştirenler için “Türk kanı taşıdıklarına inanmıyorum” sözlerini okuduğumda tüylerim diken diken oldu.”
(Not edelim mi, “kan”dan bahsedilince tüyleri diken diken oluyor, biliyor yani lafın anlamını.)Metiner, bu “kan”lı sözü eleştirirken ırkçılık vurgusundan geri kalmıyordu:

“Başbuğ’un “Türk kanı” benzetmesi üzerinden esas aldığı etnik milliyetçi ve ayrımcı anlayışı gördükten sonra bir kez anladım ki bu mantıkla ne Kürt meselesi çözülebilir, ne de PKK’nın başlattığı savaş bitirilebilir…”

Etnik milliyetçi ve ayrımcılık vurgusunun ne olduğunu da açıklıyordu elbette Metiner, nefret beyanıyla bitiriyordu sözlerini:

“Türk kanı” nasıl bir renge sahiptir bilmem. “Yüceliğini” nerden aldığını da… Türkçülüğü de Kürtçülüğü de cahiliye pisliği olarak değerlendiren bir inanca sahibim. İnsanların içine doğdukları etnik aidiyetleriyle övünç duymalarını yanlış bulan bir anlayışa mensubum.

Damarlarımızda dolaşan o hayat iksirine bile ırkçılık bulaştıran, kanlarımızı bile Türk, Kürt, Arap diye bölümleyen anlayışlardan nefret ediyorum.

(yazının tamamı için http://www.timeturk.com/tr/makale/mehmet-metiner/turk-kani-ayrimciligi.html)

Metiner’den, bir “İslamcı” olarak, kana dayalı söylemlere yönelttiği şimşeklerini bugün bekleyemeyeceğimizi çoktan öğrendik değil mi? “Cahiliye pisliği” lafı, herhalde Cem Özdemir’e yönelik laflardan sonra tekrar edilemez bir daha, maazallah… Neyse, bahsimize dönelim.
Milletin kanı
Cem Özdemir’in payı bir nutuktan fazlası oldu; buyrun, bu da başka bir konuşmadan:

“Ben ona Türk diyemem. Çünkü bu milletin kanının damarlarında olduğu bir insan, bu milleti sözde Ermeni soykırımı ile suçlayamaz.”

Anlıyoruz ki kanın, damardaki kanın, bireyin kendisine ait olmadığına inanılıyor; inanılıyor ki damardaki kan, kişinin düşüncelerini, inançlarını filan belirler. O halde kan, İbrahimi geleneğin iddialarının aksine yasadan, sevgiden ya da rahmaniyetten önce geliyor olmalı. İbrahimi gelenek inancı kan bağının önüne koyarken, kana dayalı tanımlamaları silmiş değildi elbette, ama tahtından indirmişti. Kişiler, bireyler ailelerinin, klanlarının, soylarının, kavimlerinin düşünce ve inançlarını temel alamazlar bu geleneğe göre; Tanrının vahyettiğini temel almak zorundadırlar. Cüzi iradeleriyle yapacakları bu seçimin sonuçları da cennet ya da cehennemdir. Damarlarındaki kan da, ruhlarının fani bedenine aittir, o kadar. Bu gelenek bedensel özelliklerden üstünlük öyküsü çıkarılmasına karşıdır; halkedildiği ışığın insanın halkedildiği topraktan üstünlüğünü iddia eden Şeytan, ayrımcılık günahını başlatır. Buradaki nutuktaysa kan, bireye, kişiye değil, bir “millet”e ait ve kanı taşıyan kişi, o milletin özelliklerini de taşıyor. Bir “Türk” olsa, Ermeniler soykırım yapıldığına inanamaz, bunu düşünemez, kabul edemez ve dillendiremez. Dillendirdiğine göre, “Türk” değildir. Niye? Kanından.
*

Soru değil ünlem işareti

Siyasal hematolojiyle karşılaştığımız her yerde, kan ya akmıştır ya akıyordur ya da akacaktır. Siyasal hematoloji, daima öfkeli bir dille çıkmıyor mu karşımıza: “Ne Türk’ü be!” Ajanslar ve haber siteleri, cümleyi soru işareti ile bitirdi ama “sözde” bir soru bu; bir soru değil, bir ünlem. Bir azarlama, itap ünlemi. Cem Özdemir’in Türk olma ihtimaline niye öfkelenir insan? Niye onun “Türk” olmadığını kanıtlamak için bu kadar enerji harcamaya yöneltir? “Türk”lük vurgusu, “Türk”lüğü herkese yakıştıramama, eleştirilecek kişinin önce “Türk”lüğünü ekarte etme çabası, bizi “Türk”ün, Türk oluşun bir değer olarak yüceltilmesine götürüyor. Türklüğün yüceltilmesi?

Elbette, bir “Türk”, “Türklüğü”nü yüceltmeye yöneldiğinde ya da Türklüğüne yönelik aşağılamalara cevap verdiğinde “ırkçılık” etikeni alıp üstüne yapıştırmaya koşturacak değiliz. Fakat konu hiç sıradan bir Türk’ün Türklüğü filan değil. Konu, 1915’te Osmanlı devletinin soykırım yapması. Soykırım tartışmasına, adı geçenlerden birinin Türk olma ihtimaline binaen öfkeli bir nutukla girmek, “Türk”lüğe bu yoğunlukta bir şiddetle vurgu yapmak, tartışmanın devlet-soykırım bağlamından soy-soykırım bağlamına kaydırılması demek. “Ermenileri kıran Türkler” vurgusu yapılmış gibi, Türk’lüğün masumiyeti bir veri, bir öz nitelik olarak cevaben konuşuluyor. Soykırım suçlamasının devlete değil de kavime yönelik algılanması, suçlamanın kavmileştirilmesi, ırkçı bir saldırı değilse eğer ırkçı bir savunma, bir inkar stratejisidir. “Türk”, Cem Özdemir’in kanının testinden geçemeyeceği “Türk”, “soykırım faili” olamaz! Arşiv deniliyor, delil deniliyor, tarihçi deniliyor ama bütün savunma bu “kan”da gizli: Bu kan, bu asil kan, soykırım yapamaz. Nokta. Kim konuşuyor, bir İslamcı mı, bir Türkçü mü? “Milliyetçiliği ayaklar altına almış” bir siyasal lider, onu başının üstüne de çıkarabilir; güç onun, kim engel olabilir?

*

O kiliseler niye sizde?

Konuşmanın “Ermeni”lerden bahseden bir bölümü daha var. Şu:

“Güya, Ermenilere ait kiliseleri biz şu anda yıkmışız, el koymuşuz. Elinize, dilinize dursun… Tam aksine, Ermeni vakfiyelerindeki kiliseleri kendilerine teslim ediyoruz. Varlıkları varsa, kendilerine teslim ediyoruz.”

Meşhur paradokslardan biri daha burada iş başında. “Ermeni vakfiyelerindeki kiliseleri kendilerine teslim ediyoruz” deniliyor. Âlâ. Ermeni vakfiyelerinin mülkleri Ermeni vakfiyelerinde olmalı değil mi. Kendilerinin olanı kendilerine teslim etmek her zaman en doğrusudur. Fakat, bir sorun yok mu? Bu Ermeni vakfiyelerindeki mallar, bu “kendileri”nin malları, kiliseleri, niye kendilerinde değil? Almışsınız ki veriyorsunuz. Sahi, niye aldınız? Kendi malları kendilerinde duramıyor muydu? Hem sahi, ne zaman aldınız? İlk kim aldı? Alınan sadece mal mıydı? Canlara ne oldu? Der Zor çöllerinde verilen canların alıcısı kimdi? “CEHAPE zihniyeti ve İttihatçı kafa” diye bol bol kafa ütülese de Türkiye sağ kafaları, 1915’e gelince üç paşa dahil tüm operasyon heyetini “temiz kanlı, mukaddes ecdad” hanesine yazıveriyor.
Malı da canı da birlikte aldığınızdan olmasın? Malı kazanla alıp damlalıkla iade ediyorsunuz. Canı iade edemiyorsunuz. O zaman Cem Özdemir’in kanına göz koyuyorsunuz, test için de olsa kanını almak istiyorsunuz…

En başa dönelim. Kandan bahsedilince korkmak gerekir.

Ali Topuz – http://utay-alidurantopuz.blogspot.com.tr/ali topuz

İstanbul’da polise bombalı saldırı!

İstanbul Beyazıt’ta Vezneciler otobüs durağı yakınlarında Çevik Kuvvet otobüsü geçerken büyük bir patlama meydana geldi. Yaralılar var. Görgü tanıkları polis aracı geçerken park halindeki bir otomobilin patlatıldığını iddia etti. Ancak saldırının nasıl gerçekleştiği henüz kesinleşmedi. Saldırı sonrası bölgeye çok sayıda ambulans sevk edildi.

16

Patlamanın yaşandığı yer Beyazıt Karakolu ile Vezneciler otobüs durağında arasında bir nokta. Olayın Çevik Kuvvet’in nöbet değişimi sırasında yaşandığı yönünde bilgiler var. DHA’nın geçtiği son dakika haberine göre ilk belirlemelerde 5 yaralı var.

Patlama nedeniyle çevredeki iş yerleri ve bazı araçlar zarar gördü. Polis, hasar meydana gelen iş yerlerini boşaltıyor. Bu arada, patlama sonrasında silah sesleri duyulduğu öğrenildi. İlk bulgular patlamanın terör saldırısı olduğu yönünde. Çevik Kuvvet aracının geçişi sırasında park halindeki bir otomobilin patlatıldığı yönünde iddialar var. Patlamanın canlı bomba mı olduğu, bir aracın uzaktan kumandayla mı patlatıldığı ihtimalleri araştırılıyor. Bölgede yeni bir patlama riskine karşı da geniş güvenlik önlemleri alındı.

İstanbul Belediyesi’nden Vezneciler’e kadarki bölge polis tarafından çevrildi. Patlamanın etkisiyle geniş bir alanda büyük tahribat yaşandığı ve binaların camlarının kırıldığı görülüyor. Polis, hasar meydana gelen iş yerlerini boşaltıyor.

 

(Hürriyet, DHA)

Haydarpaşa Garı’ndaki ‘Kitap Günleri’ yüz bin ziyaretçiyi buluşturdu

Kadıköy Belediyesi’nin Haydarpaşa Tren Garı’nda Düzenlediği “Kitap Günleri” Pazar günü (5 Haziran 2016) sona erdi. Beş gün süren Kitap Günleri’ni 100 bin okur ziyaret etti.

14

Kadıköy Belediyesi tarafından Haydarpaşa Tren Garı peronlarında düzenlenen Kitap Günleri sona erdi. 1 Haziran Çarşamba günü başlayan fuarı 100 bin okur ziyaret etti. Beşyüz binin üzerinde kitap satıldı.

Haydarpaşa Garı’nın tarihi atmosferinde yaşanan tarihle edebiyatın buluştuğu Kitap Günleri’ne 180 yayınevi ve sivil toplum kuruluşu katıldı.

Edebiyat dünyasının usta isimlerinden Yaşar Kemal, Gülten Akın ve Tahsin Yücel’in adını taşıyan üç ayrı peronda düzenlenen imza günlerinde yaklaşık 600 yazar, sanatçı ve çizer okuyucu ile buluştu.

Sabah 10:00 akşam 22:00 saatleri arasında ziyarete açık olan Kitap Günleri’nde söyleşi, panel, şiir dinletisi, okuma saatleri ve çocuk etkinlikleri gibi 50 kültür etkinliği yapıldı.

 

VAGONLARDA KİTAP KEYFİ

Yediden yetmişe herkesin büyük ilgi gösterdiği Kitap Günleri’nde kitaplardan sonra en çok ilgiyi peronlar arasında bekleyen trenler çekti. Raylarda, vagonlarda çekilen yüz binlerce fotoğraf sosyal paylaşım sitelerinde paylaşıldı.

15

Kitabını alanların vagonlarda kitap oturup kitap okuduğu, yorgunluğunu attığı Kitap Günlerinde, trenlerde ve Haydarpaşa Garı’nda yaşadıkları hatıralara da yolculuk yapıldı.

ANADOLU’YA 10 BİN KİTAP

Yayınevleri ve okurların katıldığı Anadoludaki kütüphane ve okullara kitap bağış kampanyasının da 10 bin civarında kitap toplandı. Kadıköy Belediyesi’ne teslim edilen kitaplar önümüzdeki günlerde kitap bağış talebinde bulunan kütüphane ve okullara gönderilecek.

“TARİHLE EDEBİYAT BULUŞTU”

Kitap Günlerine ilişkin konuşan Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu: Haydarpaşa tarihi bir miras. 2 bin yıldır kamuya ait bir alan. Kitap Günleri’ni Haydarpaşa’da yaparak hem tarihle edebiyatı buluşturmak hem de Haydarpaşa’ya dikkat çekmek istedik” dedi.

13

Haydarpaşa Garı’nın Anadolu’dan İstanbul’a açılan bir kapı olduğunu belirten Nuhoğlu” Bu gar aynı zamanda bir bellek. Burada herkesin anıları var. Buradan yolculuklara çıktık. Buraya yollardan geldik. Yolculuk hikayelerimizin, anılarımızın olduğu bu tarihi atmosferde bu kez de kitaplara yolculuğa çıktık. Kitap Günleri’ne İstanbullular büyük ilgi gösterdi. Sadece Kadıköy’den değil İstanbul’un hemen her yanından ziyaretçilerimiz oldu. Yayınevleri de okurlar da bu etkinlikten çok memnun. Buradan trene binmedik ama buradan kitaplara yaptığımız ilk yolculuk kısa ama çok güzel oldu. İnsanların yüzündeki ifadeyi görmek, teşekkürlerini duymak bizim için çok büyük bir gurur ve onur” dedi.

 

 

(Birgün)

 

Bombalara Karşı Sofralar’dan Haziran boyunca ücretsiz atölyeler

Taksim’de iki buçuk yıldır her Çarşamba market ve manavların çöpe ayırdığı yenebilir sebzeleri değerlendirerek herkesle paylaşan Bombalara Karşı Sofralar grubu, Haziran boyunca sofraların yanı sıra üretim ve deneyim paylaşımına dayalı atölyeler yapılacağını duyurdu.

17

8 Haziran‘da balkonda ve arka bahçede kendi yiyeceğimizi nasıl yetiştirebileceğimizi göstermek için permakültür atölyesi düzenlenecek.

1615 Haziran‘da insan kusurlarından ötürü engelli kalan sokak hayvanlarına nasıl yürüteç üretebileceğimiz anlatılacak.

LGBTİ Onur Haftası’na denk gelen 22 Haziran‘da aşk ilişkilerindeki tahakküme karşı alternatif ilişki biçimlerini tartışabileceğimiz bir forum yapılacak.

29 Haziran’da ise bilenlerin bilmeyenlere bisiklete binmeye öğreteceği İstanbul’da ulaşım aracı olarak bisikleti teşvik eden bir etkinlik düzenlenecek.

Sofralar, Ramazan dolayısıyla 20.45’te kurulacak. Sofra ve atölyelerle ilgili detaylara Bombalara Karşı Sofralar adresinden ulaşılabilir.

15

Bombalara Karşı Sofralar aktivistleri kendilerini sömürü, hiyerarşi ve tüketim karşıtı olarak tanımlıyor. Grup, daha önce de İstanbul Alışveriş Festivali’ni takas pazarı açarak protesto etmesiyle ve İç Güvenlik Yasası’na karşı çorba dağıtmasıyla gündeme gelmişti.

 

(Yeşil Gazete)