Ana Sayfa Blog Sayfa 3374

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Pancake – Sevin Turan Bettscheider

Haftasonu geldi çattı. Haftasonu kahvaltısı için aklıma bir hafta önceden pancake fikri yerleşmişti bile. Hafta içi erken kalkıp sabah enerjisiyle çalışmak bizim için daha etkili olduğu için, kahvaltıyı meyve, kuruyemiş ve kahveyle geçiştirip, aynı zamanda da verimli zaman kazanmış oluyoruz. Çalışma alışkanlıkları herkes için farklıdır tabi. Bu alışkanlık benim ve eşim için geçerli. Ama bu alışkanlığı genelde  hafta sonu  sağlam bir kahvaltı ile bozuyoruz. Geçen haftada kahvaltıda da pancake vardı. Tarifi kolay ve lezzetli. Şeker oranını ruh halime göre değiştiriyorum. Pancake genelde reçel veya akçaağaç şurubuyla yenildiği için zaten tatlı oluyor. Kahvaltılık soslarla da yemek için bazen şeker oranını daha da az kullanıyorum. Gelelim tarife:

13

Malzemeler:

2 yumurta

250 gr süt

60 gr şeker

yarım vanilya çubuğu

170 gr un

bir tutam tuz

Yapılışı:

Yumurta beyazlarını ve sarılarını ayırın. Yumurta beyazlarını koyduğunuz kabın temiz ve kuru olmasına dikkat edin. Birde yumurta beyazını ayırırken içine yumurta sarısından kaçırmamaya dikkat edin.

Şekerin yarısını yumurta beyazına ekleyin ve elde çırpmaya başlayın.( makineniz varsa daha çabuk olacaktır ama az miktarda olunca elde çırpıncada oluyor.) Beyaz köpük halini alınca kenara alın. ( Çırpma telini havaya kaldırıdğınızda köpük yere çok çabuk düşmeyecek kıvamda olmalı)

Diğer tarafta şekerin diğer yarısını yumurta sarısıyla karıştırıp, süt, vanilya, un ve tuzu ekleyip çırpın. Yumurta beyazı karışımıyla spatula yardımıyla yavaşça birbirine yedirin. Yumurta beyazını söndürmemek için yavaş karıştırın.

14

 

Daha sonra tavayı ısıtın ve pişirmeye başlayın. Afiyet olsun …

15-Sevin-Turan

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

[Manzum Serzenişler] Deniz ve Küf

Heyhat! Sanatla ve barışla kalın!

(c) huffpost.com
(c) huffpost.com

Deniz ve Küf

Rüzgarı yenmek
değildi
kaptanlık.
Fırtınaya kafa tutmak
değil.
Sağ çıkmaktı
girdaptan.

Okyanusu aşabilmek
değildi,
deryaya hükmetmek.
Deniz kaplumbağası
o işi her yıl yapıyordu,
kibirsizce
hem de.

Canını heba etmek de
değildi elbet.
Boğulmak
yakışmazdı,
denizci olana.
Limana varana dek
hayatta kalmak gerek.

ne denizdi egemen
ne denizci muzaffer
ne kaptan muktedir
ne liman güvenilir

kaplumbağa yüzmeye devam ederken
bahriye kaba saba şehvetiyle
şişe deviriyordu

Parmağımda nasır
elimin ayasında mürekkep izleri
kayıt devam ediyor,
seyir defteri
benimle çürüyordu.
İzlemekten bıkmamıştım
da
küf büyük sorundu.

kadıköy
15:44
2/9/16

BBOM’dan Moda’da ‘Şehirde Ekolojik Uygulamalar Atölyesi’

Başka Bir Okul Mümkün (BBOM) Moda Erken Çocukluk Merkezi‘nde 4 Eylül Pazar günü Şehirde ekolojik uygulamalar atölyesi düzenleniyor. BBOM Moda Erken Çocukluk Merkezi, Emin Onat Sk. No: 11, Moda, İstanbul adresinde bulunuyor.

19

Bu atölye ile kentte yaşayıp doğal yaşamın yollarını arayanlar için pratik bilgilerle ilham vermek amaçlanıyor. Ekolojik uygulamar atölyesinde, şehir yaşamının karmaşası içinde sadece tüketmemek, üretim süreçlerine elimizden geldiğince katkıda bulunmak için “türetici” olmaya ilişkin deneyimler de katılımcılar ile paylaşılacak.

Buket Atlı, Zeynep Mataracı ve İnanç Mısırlıoğlu‘nun kolaylaştırıcılığını üstlendikleri atölyenin tüm geliri BBOM Moda Burs Kumbarası‘na aktarılacak.

Atölye Konuları

Atölye’de yer verilecek konular ise facebook etkinlik sayfasında şu şekilde özetlenmiş:

· Doğal yaşama adım atmak istiyorsunuz ama nereden başlayacağınıza karar veremiyor musunuz? Kendinizi çok zorlamadan, dert etmeden elimizden geldiğince değiştirebileceklerimiz neler?

· Sağlıklı gıdaya nasıl erişebilirim? Sorusu aklınızı kurcalıyorsa gelin cevapları konuşalım. Endüstriyel gıdaları alırken etiketleri yeterince dikkatli okuyor muyuz? Nelere dikkat etmeliyiz? Gelirken küçük üreticiler, gıda toplulukları, paketlenmemiş sağlıklı gıdaya erişim hakkında merak ettiklerinizi de heybenize koymayı unutmayın.

· Mutfak eşyalarımız ne kadar sağlıklı? Tencere, tava benzeri gereçleri alırken nelere dikkat etmeli?

· Temizlik malzemeleri gerçekten temizliyor mu? Yoksa kirletiyor mu? Doğaya zarar veren bize iyi gelir mi? Basit formüllerle zehirsiz temizlik mümkün, gelin atölyede birlikte üretelim.

· Kişisel bakım ürünleriniz sizi güzelleştiriyor mu? Yoksa yaşlanmanızı mı hızlandırıyor? Pratik önerilerle alternatif olarak yapabileceklerimiz neler?

· Makyaj çantanızdaki ürünlerin sağlığınızı tehdit eden maddeler içeriyor olabilir. Yiyemediğimiz ürünleri vücudumuza sürmeli miyiz?

Bilgi ve Rezervasyon

Şehirde ekolojik uygulamalar atölyesi hakkında detay bilgi ve rezervasyon için [email protected] adresine mail gönderebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

 

İstanbul Şehir Tiyatroları’nda 11 tiyatro sanatçısı için göreve iade kararı

İstanbul Şehir Tiyatroları’nda bir süre önce “performans düşüklüğü” nedeniyle telefonla aranarak görevden alınan  20 sanatçıdan 11’i , yapılan uzun uğraşlı görüşmeler sonrasında görevlerine geri alındı.

18

 

Duyumlara göre bu geri alımlarda Genel Sanat Yönetmeni Süha Uygur’un büyük çabaları rol oynadı. Tiyatro Sezonunun açılmasına sayılı günler kala oyunların birçoğunun oynanamayacak olması nedeniyle yoğun bir gündem çalışması yapılırken kapalı kapılar ardında görüşmelerin devam ettiği ve sonunda 11 sanatçının görevlerine iade edilmesine karar verildiği konuşuluyor.

17

Net olmayan listede görevine iade edilen isimler ise Berna Adıgüzel, Selin Türkmen, Senem Oluz, Sinem Özlek, Yeşim Koçak, Mert Aykul, Ada Alize Ertem, Lale Kabul, Destan Batmaz ve Nilay Yazıcıoğlu.

Bu güzel haberin ardından göreve liste dışında kalan 9 sanatçının ve haklarında ihraç istenen kadrolu 6 sanatçının da en kısa sürede görevine iade edilmesini bekleniyor.

 

Haber: Murat Akdağ

(Yeşil Gazete)

KHK nasıl bir terazidir?

yeni-khk-ler-yayinlandi-kamuda-dev-ihrac-dalgasi-181117-5Gece yatıldı, sabah kalkıldı ve ortada şöyle bir durum var. 2346’sı akademisyen, 40.000’in üzerinde kişi kamudan ihraç edildi. Bu demek oluyor ki bu 40.000’in üzerinde kişi artık;

* Görev yaptıkları teşkilatlara yeniden kabul edilmeyecekler
* Bir daha kamuda istihdam edilmeyecek ve doğrudan ya da dolaylı görevlendirilmeyecekler
* Silah ruhsatları ve pilot lisansları iptal edilecek
* Oturdukları kamu konutlarını ya da lojmanları 15 gün içinde tahliye edecekler
* Özel güvenlik şirketi kurucusu ortağı ya da çalışanı olamayacaklar
* Pasaportları iptal edilecek

Kısaca 2 Eylül’ün ilk saatlerinde 40.000’i aşkın kişinin hayatından kamu ile ilgili olan tüm kısımlar tamamen soyutlandı. Bunun yanında, ve belki de daha kötüsü, kamuya doğrudan bağlı olan ve ondan korkacak olan sivil hayattan da soyutlandı. Bir kişinin elinden hem işini, hem evini aldığınızda örneğin; ev bulmasında ortaya çıkacak zorluğu ikiye katlamış olursunuz. Bir de bunu bir Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamesi ile yaparsanız bu zorluğu iyice arttırmış olursunuz. Belki büyükşehirlerde değil ama Anadolu’da kamudan bu sebeplerle ve bu koşullarla atılmış bir kişinin iş bulması ve iş bulduktan sonra da, işvereninin kendisine gelecek telefonlara karşı dirençli durabilmesinin imkanı da pek yok.

Peki bu sebepler ve koşullar nedir? Sıkıntılı süreç burada boyut değiştiriyor. Çünkü ortada tek bir kriter yok. Bir kişi çıkıp diyemez ki bu KHK’nin hedef aldığı tüm kişiler 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan yapının üyesidir ve bu KHK’de bu yapıya yöneliktir! Diyebilir mi? Hayır! Çünkü aralarında sosyalistler de var; Kürt hareketi ile birlikte hareket edenler de var. Sadece ve sadece dersinde demokratik bir ortamı korumaya çalışanlar da var. Yani FETÖ’nün yıllardır ele geçirdiği her yerde yok etmeye çalıştığı kesimler var. (Burada önemli bir noktayı da belirtmek gerekir. Akademisyenler bu grubun daha “medyatik” olan bölümü. Fakat sayı olarak %5’i. Düşünün ki kalan %95’in içerisinde ne mağduriyetler yaşayan fakat bunu çok dile getiremeyen, gündeme taşıyamayan sessiz sessiz kurunun yanındaki yaş olarak yananlar var.) İşin daha enteresanı tüm sosyalistler de yok mesela. Yani orada dahi bir kriter yok. FETÖ’cüler ile birlikte, 15 Temmuz sonrasında öne çıkan, ismi bir şekilde ortaya atılmış ve kafalarına uymayan kim varsa budamışlar ve sosyal bir ölüme mahkum etmişler. Ortaya bir terazi konulmuş. Fakat o terazi o kadar hatalı, o kadar yamuk yumuk tartmış ki… Ve bu hatalı tartının sonuçları da o kadar ağır ve kesin ki…

Tek bir örnek ve bir soru ile bitirmek istiyorum. Siz maaşının bilmemne kadarını FETÖ’ye aktaran ve doğrudan bu yapıyı finanse eden kişiler ile çalışma yaşamının tamamını halkın sağlığına adayan Onur Hamzaoğlu’nu nasıl bir terazi kullanarak tarttınız da sonuçta bu iki apayrı duruşu aynı torbaya attınız? Dilovası’nı kirletenler FETÖ’ye para gönderirken, Anadolu Kaplanı diye onların sırtları sıvazlanırken, Hamzaoğlu halk kanser olmasın diye araştırma yapıyordu, yazı yazıyordu, demek veriyordu. Soru da şu: 15 Temmuz oldu. Devasa bir şiddet fırtınası oldu ve FETÖ’nün bağlantıları ortaya saçıldı. 50 güne yakın zaman geçti. Toplama bir bakalım. Sizce cemaatin okullardan silmeye çalıştığı, karşısına sendika kurduğu EĞİTİM-SEN’de, yıllardır yağmurlarda beraber ıslandıkları AKP’den daha fazla FETÖ’cü çıkması mantıklı mı?

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

Barış için akademisyenlerden Esra Mungan: Barış isteyenler susturulmak isteniyor

Barış bildirisine imza attığı için “terör örgütü propagandası” iddiasıyla yargılanan akademisyenlerden Esra Mungan, akademisyenler adına bu yıl Aachen Barış Ödülü’nü aldı. Mungan, Deutsche Welle Türkçe’nin sorularını yanıtladı.

Esra Mungan
Esra Mungan

Deutsche Welle Türkçe’den Aram Ekin Duran’ın haberine göre Bu yılki Aachen Barış Ödülü’ne layık görülen Barış İçin Akademisyenler girişimi adına ödül alan isimlerden biri olan Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan, DW Türkçe Servisi’ne konuştu. Türkiye’de barış isteyen akademisyenlerin tutukluluk, gözaltı, işten çıkarma, yurtdışı yasağı gibi engellerle susturulmak istendiğini dile getiren Mungan, “İyi bilim ancak kolektif emekle ortaya çıkabilmektedir. Keza iyi bir ülke yönetimi de ancak çoğulcu, katılımcı, kolektif bir emekle ortaya çıkabilir. Umarım Türkiye Azerbaycan, Türkmenistan gibi tek adam yönetiminde 3. lig bir ülkeye dönüşmez” diyor. Esra Mungan, DW Türkçe’nin sorularını yanıtladı:

DW Türkçe: Bu yıl 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Barış için Akademisyenler girişimi olarak Aachen Barış Ödülü’ne layık görüldünüz. Bu ödülün sizin için anlamı nedir?

Esra Mungan: Bu ödül bizim için olağanüstü önemli, özellikle de 11 Ocak’tan beri imzacılar olarak uğradığımız dehşet verici hukuki, idari ve ana akım medya temelli şiddet ve saldırıları düşündüğümüzde. Bu korkunçlukları yaşarken böylesi bir ödülü almak bize kesinlikle güç ve moral vermiştir, aynen Mayıs’ta ülkemizdeki İnsan Hakları Derneği’nin Ayşe Zarakolu ödülünü aldığımızda ve keza yine çok değerli Johann Philipp Palm Ödülünü aldığımızı öğrendiğimizde olduğu gibi. Aachen Barış Ödülü’nü daha önce alan Almanyalı ve uluslararası kişileri ve gruplarını incelediğimizde büsbütün onur duyduk, hele de bu ödülün bir kent yurttaşları ödülü olması, ödülü büsbütün değerli ve özel kılıyor.

DW Türkçe: “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnine imza veren akademisyenlerden biri olarak tutuklandınız ve 22 Nisan’da tahliye edildiniz. Bu süreçte imzacı akademisyenlerin adeta yüzü oldunuz. Şu anda size ilişkin adli süreç ne aşamada?

Mungan: Biz tutuklanan ve 22 Nisan’daki ilk duruşmada tahliye edilen dört kişinin ikinci duruşması 27 Eylül’de yapılacak. O gün tam olarak hangi maddeden yargılanacağımız da tümüyle belirsiz çünkü 22 Nisan’daki mahkemede savcı “TMK (Terörle Mücadele Kanunu) 7/2 terör propagandası maddesi yerine TCK (Türk Ceza Kanunu) 301. madde devlete hakaretten yargılanmaları” benzeri bir cümle kurdu, mahkeme heyeti de bunu bu haliyle onayladı. Avukatlarımızın ısrarın ragmen TMK 7/2’den beraat ettiğimize dair bir cümle sarf edilmedi, herhalde bilinçli olarak. Nitekim 22 Nisan’dan sonra hala –üstelik savcılıklar yerine karakollarda– TMK 7/2 suçlamasına dayanarak ifade vermeye çağrılan sayısız imzacı akademisyen oldu. TCK’nın 301. maddesi ise aynı maddeden yargılanmış değerli gazeteci ve insan hakları mücadelecisi Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra yapılan bir değişiklikle Adalet Bakanlığı izni gerektiren bir maddedir.

DW Türkçe: Son olarak Ankara Üniversitesi’ndeki görevlendirmesi iptal edilerek Niğde Üniversitesi’ne gönderilen Sosyoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Yasin Durak hakkında fezleke hazırlayan üniversite yönetimi, savcılıktan tutuklama talebinde bulundu. Bugüne kadar imzacı akademisyenler ne tür baskılara uğradı?

Mungan: Bir üniversite yönetiminin fezleke hazırlaması korkunç bir olaydır, doğrudan 12 Eylül cunta döneminin faşizan ortamını hatırlatıyor. Keza hatırlatmak isterim ki şu güne kadar toplam 41 imzacı akdemisyen meslektaşımız şu an serbest olsalar da bir gözaltı sürecini yaşadı ve en az 6 imzacı akademisyen meslektaşımıza yargı tarafından yurtdışı yasağı konmuştur, bunlardan biri üstelik Almanya vatandaşı ve şu an ülkesine geri dönemiyor bu çıkış yasağı nedeniyle. Yurtdışı yasağı, henüz ortada ıspatlanmış bir suç yokken, bir kişiyi temel bilim yapma ve yayma hakkında mahrum kılma anlamına gelmektedir ve başlı başına ağır bir cezadır. Bu listeye Ocak 2016’dan bugüne kadar attıkları imza nedeniyle üniversitelerden uzaklaştırılan, atılan, dahil oldukları öğretim üyesi yetiştirme programından uzaklaştırılmaya ve fahiş rakamlarla borçlandırılmaya çalışılan, çalıştığı üniversitede tüm akademik görev, görevlendirme ve terfi hakları hukuksuzca engellenen meslektaşlarımızı da eklememiz gerek. Yani mesele sadece dördümüzün tutuklanması değil, çok çok daha kapsamlı bir şey. Günün birinde hukuk olmasa da en azından tarih tüm bu hukuksuzlukları yapanları ve bu hukuksuzluklar karşısında sessiz duranları yargılayacaktır. Böyle ortamlara akademi demeye insanın dili varmıyor.

DW Türkçe: Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında bürokrasiden iş dünyasına akademik hayattan güvenlik güçlerinde kadar çok geniş kapsamlı soruşturma ve operasyonlar yürütülüyor. Siz bu operasyonların kapsamını ve yürütülüş biçimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mungan: Bizim hakkımızda yürütülen cadı avı tümüyle; bizlerin şeffafça, ismimizi, adeta bedenimizi ortaya koyarak “Bu suça ortak olmayacağız” haykırışını bastırmak, bizleri sindirmek, olup bitenlere yönelik sessiz kalmaya zorlamak için başlamıştı. 15 Temmuz’da ise ordu içinde bir grubun darbe girişiminden sorumlu olduğu düşünülen bir yapılanmaya olmuştur ve operasyonlar yoğunlukla bu yapılanmaya yönelik olarak yansıtılmaktadır. Bu oluşum, hedefi devleti tümüyle hegemonyası altına almak olan bir dini cemaattir. Anladığım kadarıyla Batı’da zamanında Katolik inancın güçlü olduğu ülkelerde Opus Dei buna benzer bir tarikatçı oluşumdu. Buna rağmen örneğin akademik hayatta girişilen operasyonlarda yer yer Fethullahçı olduğu düşünülen kişilerin yanı sıra bizim barış akademisyenlerin de tasfiyesine uğraşılmaktadır, bu dikkatimizden kaçmamaktadır. Oysa Fethullahçı oluşum bizim tam da zıddımızdır çünkü kapalı, örtülü, takiyeli, gerektiğinde yargıyı kullanarak şiddet uygulamış, gerektiğinde polis teşkilatı ve ordu içindeki yapılanmasıyla şiddet eylemleri yapmış ürkütücü bir oluşum. Ama tam da bu tuhaf mahiyetinden dolayı şöyle bir sorun çıkıyor, bir gizli kapaklı tarikatçı suç şebekesi hakkında hukuk kuralları ihlal edilmeden ve yanlış insanlar yanlış yere, hukuksuzca hapislere atılmadan, işlerden çıkarılmadan nasıl mücadele edilir? İnsan haklarına mutlak surette inanan biri olarak bu operasyonların, kim olursa olsun, ister mafya ister başka bir şey, herhalükarda şeffaf bir süreçle, açık ve seri bir yargı süreciyle, herhangi bir karartılma yapılmadan ve ulusal ve ulusalararası hukuk ilkeleri temelinde yürütülmesi gerekir.

DW Türkçe: Son dönemde PKK bombalama eylemlerine hız verdi. Güvenlik güçlerinin yanı sıra sivil kayıplar da her geçen gün artıyor. 15 Temmuz sonrasında bölgede yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mungan: Ne yazık ki Şubat 2015’te çözüm süreci masasının bir tekmeyle devrilmesiyle ve 7 Haziran 2015 genel seçimlerine doğru giderken yakılan, saldırıya uğrayan 200’ün üzerinde HDP seçim bürosu, seçim mitinglerinde linç girişimleri ve seçimlerden 2 gün önce Diyarbakır HDP mitinginde patlayan korkunç bombayla, ülkemiz şiddet dolu bir coğrafyaya dönüşmüştü zaten. 20 Temmuz 2015 Suruç katliamıyla ise bu şiddet ortamı bambaşka bir evreye geçti ve hemen akabinde adım adım her tarafta silahların konuştuğu bir ortama doğru gidildi. Çözüm süreçleri için ısrarla denir ki, bu iş bisiklete binmeye benzer, bir kere binildikten sonra düşmemek için sürekli o pedalı iyi kötü çevirmeye devam etmek gerek. Ne yazık ki 2015 Şubat’ının sonunda devlet/hükümet süreci rafa kaldırmaya ve 40 yıldır denenmiş ve sadece ölüm üzerine ölüm yaratmış “terör örgütünü yok etme” yöntemlerine dönmeye karar verdi. Yine herkes bilir ki siyasi kanalları tıkarsanız, örneğin yüzde 13 ile seçilmiş ve Türkiye’nin herbir tarafından oy almış bir partiyi ısrarla siyaset yapamaz hale getirir, onu ısrarla muhatap almaz, sürekli kriminalize eder, yüzlerce soruşturmayla, kovuşturmayla işlemez hale getirir, yani söz söyleyeni engellerseniz, ortam silahların konuştuğu bir ortama doğru evrilir ve bunu engellemek de bizler için tümüyle zorlaşır. Bugün ne yazık ki artık silahların konuştuğu bir ortamdayız ve tam da bundan dolayı, bizler gibi söz söylemek isteyenlerin sözü işitilemez olmuştur.

DW Türkçe: Türkiye’de bir yandan FETÖ operasyonları ve OHAL uygulamaları varken, diğer yandan Suriye’ye askeri müdahale geldi. Sizce Türkiye toplumu bu yaşanan süreçten nasıl etkileniyor?

Mungan: Kendimi; hayalimdeki barışan, dünyalılaşan, demokratikleşen bir memleket potansiyelinden korkunç derecede uzaklaşılmış, onun yerine nefretin, militarizmin, savaşın ve ölümün kutsandığı eril bir dünya içinde hapsedilmiş hissediyorum ve bu ortam beni nefessiz bırakıyor. Ne yazık ki dünyadaki gidişat da korkutucu derecede bu yönde. Ne acı ki girdiğimiz bu yüzyılda nihayet biz kadınların yüzyılı olması gerekirken, bunun zamanı çoktan gelmişken, yine ve yeniden erkeklik değerlerinin altında ezilmekteyiz, demek ki geçen yüzyıldan hiçbir ders alınmamış. Ancak her şeye rağmen, hem Türkiye’de hem dünyada barıştan yana kadınlar, barıştan yana akademisyenler ve barıştan, eşitlikten, demokrasiden, adaletten ve özgürlükten yana tüm toplum katmanları olarak pes etmeden mücadele etmeye devam edeceğiz, bu hepimizin en temel etik sorumluluğu.

DW Türkçe: Türkiye açısından yakın geleceğe ilişkin öngörüleriniz ne yönde?

Mungan: Ne yazık ki yakın ve hatta orta vadeli geleceği iyi görümüyorum. Ben kolektif emeğe, kolektif yönetime inanan bir insanım. Bırakın benim kendi mahallemde olup bitenlere müdahil olabilme imkanımı, bu ülkede artık parlamento bile neredeyse tümüyle devre dışı bırakılmış durumda. En basitinden, eğer bir ülkeyi ısrarla bir siyasi partiyi dışlayarak ve diğerlerini tümüyle kendinize benzeterek veya benzetmeye çalışarak yönetmeyi kafanıza koyduysanız ki cumhurbaşkanının verdiği tüm işaretler bu yönde, buradan iyi bir şey çıkamaz. İyi bilim de mesela ancak kolektif emekle ortaya çıkabilmektedir, keza iyi bir ülke yönetimi de ancak çoğulcu, katılımcı, kolektif bir emekle ortaya çıkabilir. Umarım bu ülke Azerbaycan, Türkmenistan’lar gibi tek adam yönetiminde 3. lig bir ülkeye dönüşmez.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

 

 

Alan Kurdi’nin ölüm yıldönümü: Göçmenler için ne değişti?

3 yaşındaki Suriyeli Alan Kurdi‘nin bedeninin Bodrum sahilinde bulunmasından bu yana tam 1 yıl geçti. Kısa sürede sosyal medya kullanıcılarından ülke liderlerine kadar herkesi etkileyen Alan Kurdi, Suriye’deki iç savaşın tetiklediği mülteci krizinin sembolü haline gelmişti.

Alan Kurdi'nin cansız bedeni 2 Eylül 2015'te Bodrum sahiline vurmuş ve jandarma ekipleri Alan'ın bedenini taşımıştı.
Alan Kurdi’nin cansız bedeni 2 Eylül 2015’te Bodrum sahiline vurmuş ve jandarma ekipleri Alan’ın bedenini taşımıştı.

3 yaşındaki Suriyeli Alan’ın ölümünün birinci yıldönümünde babası Abdullah Kurdi, Avrupa ülkelerinden kapılarını mültecilere kapamamalarını istedi. Alan’la birlikte diğer oğlu Galib ve eşi Rihan’ı da kaybeden Abdullah Kurdi BBC’ye konuşurken yitirdiği ailesini her gün düşündüğünü söyledi ve ilk yıldönümün kendisi için ayrıca zor olacağını ifade etti: “Bir an sanki tekrar kavuşmuşuz da beraber uyuyormuşuz gibi hissettim. Yıkıcıydı” diyor.

‘Alan’ın acısı bir ay sürmedi’

BBC muhabiri Fergal Keane‘in sorularını yanıtlayan Abdullah Kurdi, Alan ve ailesinin diğer fertlerinin hayatını kaybettiği günün ardından yaşananları anımsayarak konuşuyor:

Hintli sanatçı Sudarsan Pattnaik Alan'ın hafızalara kazınan fotoğrafını yaptığı kumdan heykele yansıtmış ve küresel farkındalığı artırmaya çalışmıştı. Sanatçının kum heykelinin altında "İnsanlık karaya vurdu. Utanç, utanç, utanç..." yazıyordu.
Hintli sanatçı Sudarsan Pattnaik Alan’ın hafızalara kazınan fotoğrafını yaptığı kumdan heykele yansıtmış ve küresel farkındalığı artırmaya çalışmıştı. Sanatçının kum heykelinin altında “İnsanlık karaya vurdu. Utanç, utanç, utanç…” yazıyordu.

“Başta sanki tüm dünya mültecilere yardım etmek için elinden geleni yapacakmış gibi davrandı. Ancak bu atmosfer bir ay bile sürmedi. Hatta durum daha da kötüye gitti. Suriye’deki savaş şiddetlendi ve daha fazla insan ülkeyi terk etti.”

Abdullah Kurdi, 2 Eylül 2015’te yaşadığı trajedinin ardından hayatını kaybeden ailesinin tüm fertlerini alıp memleketi Kobani’ye dönmüş ve cenazeleri defnetmişti.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) verileri her ne kadar Brüksel ve Ankara arasındaki anlaşma sayesinde Türkiye – Yunanistan trafiğinin durma noktasına geldiğini söylese de Kuzey Afrika’dan İtalya’ya gitme çabalarında hiçbir değişim olmadığını belirtiyor.

22
Yıllara göre deniz yoluyla Avrupa’ya ulaşan göçmenler: *2016 yılı: Ocak – Ağustos dönemi

Ayrıca Avrupa’ya ulaşanların sayısında 2016’da ciddi bir düşüş yaşansa da Akdeniz’de hayatını kaybedenlerin sayısındaki düşüş çok daha sınırlı kaldı.

Tehlikeli deniz yolculuğu sırasında hayatını kaybedenlerin sayısı bu yıl da binlerle ifade ediliyor.

23
Yıllara göre Akdeniz’de meydana gelen göçmen ölümleri: *2016: Ocak – Ağustos dönemi

Balkan ülkelerinin sınırlarını kapatıp dikenli tel çekme kararı alması nedeniyle binlerce mülteci de aylardır ülkeler arasında sıkışmış vaziyette bekleyişlerine devam ediyor.

Mart ayındaki AB – Türkiye anlaşmasından bu yana ise Yunan adalarında beleyişlerine devam eden mültecilerin de geleceklerinin nasıl şekilleneceği konusunda hiçbir fikri bulunmuyor.

 

(BBC Türkçe)

Bize her yer Ijime – Sezin Öney

Bu yazı platform24.org dan alınmıştır

Bu yazın büyük bir kısmını geçirdiğim Japonya’da, hiçbir zaman geciken bir şeye tanık olmadım; bir kez zamanında gelmeyen bir tren dışında… İstasyonda beklerken, Japon arkadaşım adeta özür dilercesine, “Gene bir intihar olmuş da, ondan gecikti tren” dedi. Sonra da ekledi, “O kadar çok oluyor ki intihar vakaları, bazen böyle gecikmemize yol açınca biraz kızıyoruz bile…

Zaten iç karartıcı bir gündemi olan Türkiye’de, bir de Japonya’nın en karanlık yüzünden bahsetmek çok da hoş değil biliyorum. Fakat normalde dünyanın en uzun yaşam beklentisine sahip halkı olan Japonlar arasında ölümlerin yaklaşık yüzde 30’unun intiharlardan kaynaklanması oldukça ciddi bir durum ve bunun ilginç bir şekilde Türkiye’yi ilgilendiren bir sebebi var.

Ijime; yani zorbalık intiharların en yaygın sebeplerinden biri… Özellikle de, en cıvıl cıvıl, en hayat dolu olması gereken yaş grupları, yani gençler arasında “Ijime kurbanları” çok yaygın.

17

Zorba biri, bir şekilde güç sahibi bir insan, tüm enerjisini bir diğerini ezmeye, onu psikolojik olarak yok etmeye harcıyor. Ve nihai başarısı da, ijime uyguladığı kişinin, bitip tükenmesi, dayanacak takatinin kalmaması ve eriyip gitmesi olarak “taçlanıyor”.

Evet; ijime kurbanı, ya sosyal olarak yaşamdan çekilebilir, ya da son nokta olarak intiharı seçebilir.

“Sen kimsin ya…”, “Sen nesin ya…”, “hiçbir önemin ve değerin yok”, “seni istediğim zaman böyle ezerim ve sen hiçbir şey yapamazsın…”

Ijime, üzerinde uygulandığı kişiye bu duyguları yaşatmak istiyor ve başarıyor da…

Sadece okullarda değil, iş yerlerinde de, makam olarak “bir tık” üst konumda olan kişi, yani “Sempai”, altındakileri istediği gibi ezebiliyor.

Türkiye’nin siyasi kültürü de, dönüp dolaşıp bir “ijime kültüründen” ibaret kalmış gibi gözüküyor. 

Elbette bu eğilim her zaman vardı; kimi zaman daha şiddetli, kimi zaman daha az, ama her daim, bir yerlerde birileri, siyasetin ijime kurbanları oldu. Son yıllarda ise artan ölçüde, ijime’den başka bir şey kalmamaya başladı Türkiye’nin siyasi ve hatta sosyal kültüründe…

“Sen kim oluyorsun ya…” tavrı ile başlayıp, insanlarla alay etmek, onları küçümsemek; hele de, belli grupları, iyiden iyiye silkinecek toz parçaları daha da fenası “katli vacip”, itlaf edilecek, “varlığından ötürü suçlular” olarak görmek…

Ezmekten kişilik bulmak, ancak karşısındakini ezdikçe, onu hakaret ederek küçülttükçe (küçülttüğünü düşününce) kendi kimliğini var hissedebilmek…

Siyasetin günlük dili, tarzı zaten bu olmaya başladı son yıllarda; ama bir de, şu örnekleri düşünelim…

Ankara’da 10 Ekim’deki Barış Mitinginde IŞİD’in saldırısında öldürülenleri maçta yuhalayanları…

Askeri harekâtların Kasım 2015’ten beri kent merkezlerini yerle bir ettiği Sur, Cizre, Yüksekova gibi yerlerde başkalarının evlerinin mahremiyetine tecavüz edip aşağılayıcı yazılar yazan, kadın iç çamaşırlarıyla poz veren JÖH, PÖH’leri…

15 Temmuz darbe girişimi gecesi, sivillere ateş açan, onları itip kakanları, Ankara başta olmak üzere kent merkezine bomba yağdıranları…

Örnek o kadar çok ki; eminim her siyasi, sosyal kesimden insan, bizzat tanık olduğu “ijime” vakalarını anlatabilir.

Tüm ülke olarak, tanık olduğumuz, olmakta olduğumuz o kadar çok zorbalık var ki, bize her yer, her gün ijime.

İşin kötüsü, zorbalık dili ve tavrını benimseyenler, şuursuzluk içindeler; kendilerinin, yaptıkları kötülüğün farkında bile değiller. Dahası, zorbalığı hakları görüyorlar.

15 Temmuz ijime’sinden sonra bir huzur, bir nefes, bir dayanışma geleceğine, ijime daha da bir kontr-kültür olarak benimseniyor, içselleştiriliyor. Kepçeyle kum kürekler gibi gözaltına alınanlara “OHAL’de ne istersem yaparımcı” güvenlik görevlilerine, kafasına uymayan gazetecilere hapse süpürülecek çöp muamelesi yapan devlet erkânına, bir gece ansızın çıkıveren kaynağı, gerekçesi sorgulanamayan kanun hükmünde kararnamelere, ijime ile yatıp ijime ile kalkıyoruz. “Faili meçhul” veya ijimeciliği göğüs kabararak yapan sosyal hesaplar, çarşaf çarşaf listeler hazırlıyor; “o alınacak, bu sosyal ölü yapılacak, medeni ölü kılınacak…” diye sanal âlemde devriye geziliyor.

Ijime yapanlar ve yapılanlar olarak da, toplumsal olarak iki yakası asla bir araya gelmeyecek bir kutuplaşmaya, kutuplaşmanın en derinine savruluyoruz.

Türkiye’nin, Japonya gibi intiharı yücelten bir geleneği yok. Japonya’da, 10. yüzyıldan beri kayıtlara geçen Samuraylar arasında, intihar, yani Seppuku, ölüme de hükmetmenin bir yolu olarak görülüyordu. Samuray eşleri de, bir şekilde bir onursuzluk durumu ile karşılaşınca, Jigai yolunu seçiyorlardı. Yani, son derece programlı ve planlanmış biçimde; kimonolarını kuşanıp, sırtını duvara dayayıp yere diz çökerek oturup şahdamarlarına tek bir kesik atıyorlardı. Bu da, daha çocukluklarında kendilerine öğretilmiş bir ritüeldi aslında; en küçükten edinilen bu ölümcül öğretideki amaç, odaya girip, samuray eşini bulanın, onu oturur hâlde, gayet dik ve vakur-adeta hayatta gibi bulmasıydı.

Japonya’nın geleneklerinden bugüne kadar gelen, İkinci Dünya Savaşı’nda kamikazeler gibi aşırı uç örnekle “yaşam bulan” bu ölümle gururu birleştiren yaklaşımın övülecek bir yanı yok. Çok karanlık bir kültürel yön bu…

Türkiye’de birçok insan, onuru, gururu kırılınca içine kapanarak yaşamayı seçiyor. Kültürel olarak intihar reddedilmeyip de benimsenen bir hâl olsaydı, son yıllarda; hele şiddet dolu bu son bir yılda Türkiye’deki intihar patlaması herhalde şok edici boyutta olurdu.

Türkiye’de birçok insan ijimeye, içi kanaya kanaya tahammül etmeye çalışıyor. 

Bilerek ve isteyerek, bir insana zorbalık ederek, onun yaşam sevincini çalarak; aşağılaya aşağılaya değersizleştirerek, onu ölüme itmek…“Medeni ölü” (veya gerçek ölü) olmasını arzulamak ve bunun için çaba göstermek…

Gerçekten nasıl bir sinsilik ve bencillik, nasıl bir gaddarlık bu…

Ne yazık ki, Türkiye’de yükselen kültürel değer ijime. 

O kadar zorba var ki, bir etrafa bakıverince; tek yaşam gaileleri, kendilerinde olmayan yaşam ışığını başkalarından çalmak. Neşe, mutluluk, sevgi, merhamet, aşk, kahkaha, yaratıcılığı, ilhamı, enerjiyi, nefret çölünde kurutmak…

Başaracaklar mı dersiniz?

Bu yazı platform24.org dan alınmıştır

18-Sezin Öney

 

Sezin Öney

Vedat Türkali mezarı başında dostlarının konuşmalarıyla uğurlandı

Vedat Türkali, mezarı başında, Sevim Belli, Akın Birdal ve Selahattin Demirtaş‘ın konuşmalarıyla uğurlandı.

Bianet’den Elif Akgül’ün haberine göre Teşvikiye Camii’ndeki namazın ardından yola çıkan sevenleri Zincirlikuyu Mezarlığı’na kadar yürüdü. Yazarın mezarı başında siyasetçi ve insan hakları savunucusu Akın Birdal, Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile siyasetçi ve Türkali’nin 79 yıllık yoldaşı Sevim Belli konuşma yaptı.

14

Birdal: Evi Vedat Türkali Evi olsun

Birdal, “Böyle ünlü yazar olup da kirada olan, geçim zorluğu çekilen, unutulan şairler başka ülkede var mıdır” dediği konuşmasında Türkali’nin evinin kültür evi ya da “Vedat Türkali Evi” yapılması çağrısında bulundu. Birdal “Vedat Türkali’nin evinde yeni nesillere onun hayatını, kitaplarını, mücadelesini öğretelim” diye konuştu.

Demirtaş: Barış sözü bizim için talimat

“1 Eylül Dünya Barış Günü’nde kendisini sonsuzluğa uğurluyoruz ama kendisinin bize bıraktığı miras, yani bu ülkede adaletli bir barış olacak sözü bizim için bir talimat olarak kalacak.

15

“Onurlu yaşam nasıl olur dense, Vedat Türkali’nin yaşamını anlatmak yeterli. Tam devrimci bir yaşam. Böyle yaşanmalı, böyle ölünmeli diyor insan. Son nefesine kadar mücadele etmiş, emekli olmamış bir devrimci. Barış demenin, Kürt halkının haklarını verin demenin en zor olduğu dönemde bunu yazmış bir kişi.

“Umarım, seneye 1 Eylül’de ona verdiğimiz sözü yerine getireceğiz. Ben inanıyorum ki ileride bir gün, birileir bu mezarın başına gelip ‘Vedat Amca, Vedat Yoldaş sözümüzü tuttuk, barış geldi’ diyecek.

“Türkiye toplumu açısından büyük bir kayıp bu kayıp nedeniyle üzgün olduğumuzu bir kez daha belirtiyorum. Şahsım, partim adına halkımıza ve ailesine başsağlığı diliyorum.”

Belli: Arkadaşım Kadir…

“70 senelik bir arkadaşlığın, evlatlarınızı paylaşacak kadar yakın bir arkadaşlığın ardından uğurlamak… Kendimi sersemlemiş hissediyorum.

16

“Kadir ile arkadaşlığımız TKP tevkifatından öncesine dayanır. Ben ona Kadir diyorum. Vedat Türkali ismi nerden çıktı diye de takılırdım kendisine. Onu arkadaşım Kadir olarak anmak daha çok hoşuma gidiyor.

“Gençlik çevrelerinde az çok ülkelerin sosyal düzenlemesine, sınıflar arası ilişkilere merak saran, eleştiren gruplardık. Merih ve Kadir ile aynı yolun yolcusuydu. Deniz’in doğumunu bile beraber beklediğimiz oldu.

“Beraber çok iyi ve kötü günler gördük.

“Kadir beni hep kızı sayardı, Mihri’ye ‘biz kız tarafıyız’ diye takılırdı. O nedenle ben arkadaşımı, ağabeyimi kaybettim. Beni ailesi gibi saydı.

“Ben daha beklemiyordum. Daha günlerimiz vardı. Ağır başlı bir adamdı da ama oyun etti bize.

“Üzgünüm. Kadir’in yaşamıyor olmasını içime sindiremedim. Ama bize bir sürü eser bıraktı. Arkasını boy koymadı. Dilerim bu topraklar daha çok Kadirler yetiştirir.”

Üç yılın ardından buluşma

Gazeteci Nazım Alpman da Vedat Türkali’nin eşi Merih Pirhasan’ın yanına defnedildiğini hatırlatarak “Bugün bir buluşma yaşanıyor. Üç yılın ardından Abdulkadir ve Merih Pirhasan 70 yıllık beraberliklerine devam edecek” dedi.

https://youtu.be/wwpSLW95qBc

Törenin ardından, Türkali’nin İstanbul şiiri ile tören sona erdi.

 

(Bianet)

Kamuda 40 binin üzerinde kişi ihraç edildi

yeni-khk-ler-yayinlandi-kamuda-dev-ihrac-dalgasi-181117-5Gece yayımlanan üç kanun hükmünde kararnameyle (KHK) birlikte yarısından fazlası Milli Eğitim Bakanlığı’ndan olmak üzere toplamda 40 binin üzerinde kişi kamudaki görevlerinden ihraç edildi.

İhraç edilen Emniyet mensubu sayısı 7 bin 699 olurken, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilân edilen olağanüstü hâlin tanıdığı olanaklarla çıkarılan KHK’lar kapsamında hiçbir ek işlem yapılmaksızın işten çıkarılan kamu personeli arasında 24 merkez valisi ve 100’ün üzerinde vali yardımcısı da yer aldı.

Resmi Gazete’de yer alan 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile “terör örgütlerine” veya Milli Güvenlik Kurulunca devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve kamu kurumlarındaki çok sayıda kişi, kamudaki görevlerinden çıkarıldı.

İhraç edilenlere ne olacak?

* Görev yaptıkları teşkilatlara yeniden kabul edilmeyecekler

* Bir daha kamuda istihdam edilmeyecek ve doğrudan ya da dolaylı görevlendirilmeyecekler

* Silah ruhsatları ve pilot lisansları iptal edilecek

* Oturdukları kamu konutlarını ya da lojmanları 15 gün içinde tahliye edecekler

* Özel güvenlik şirketi kurucusui ortağı ya da çalışanı olamayacaklar

* Pasaportları iptal edilecek

Bir diğer KHK’ye göre ise kamuda kendi isteğiyle emekli olan hakim ve savcılar mesleğe geri dönebilecek.

Ayrıca yurt dışındaki cemaat okullarının diplomaları iptal edildi. Emniyet, jandarma, sahil güvenlik ve kamuda çok sayıda kişi meslekten ihraç edildi.

Yayımlanan 673 numaralı KHK ile, ceza infaz kurumları ve tutukevleri izleme kurullarının başkan ve üyelerinin görevleri sona 10 gün içinde sona erecek.

(Birgün)