Ana Sayfa Blog Sayfa 3373

ABD ve Çin de Paris iklim anlaşmasını onayladı

ABD ve Çin, Paris küresel iklim anlaşmasını onayladı. Çin ve ABD, küresel karbon salımının yüzde 40’ndan sorumlu. Çin dünyada en fazla karbondiyoksit emisyonu olan ülke.

73

Aralık’ta Paris’te 200’e yakın ülkenin katılımıyla yapılan iklim konferansında, küresel sıcaklık artışının yüzyılın sonuna kadar 2 derecenin altında tutulmasını konusunda anlaşmaya varılmıştı.

Resmi haber ajansı Şinhua’ya göre, Çin Halk Meclisi Daimi Komitesi üyeleri bir hafta süren toplantılarının ardından Paris Anlaşması’na onay verdi.

Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada da anlaşmanın onaylandığı bildirildi.

ABD Başkanı Barack Obama, G20 zirvesi için Hangzhou kentine gelişinde yaptığı açıklamada, Paris anlaşmasını “Gezegenimizi dönüştürecek bir soruna karşı en iyi çözüm” olarak niteledi.

Paris anlaşması, dünyanın ilk kapsamlı iklim anlaşması. Anlaşma, küresel karbon emisyonlarının yüzde 55’inden sorumlu olan en az 55 ülkenin iç onay sürecini tamamlamasından sonra yürürlüğe girecek.

Anlaşmayı şimdiye kadar 23 ülke resmen onayladı. Bu ülkelerin toplam karbon emisyonları küresel salımın sadece yüzde birine denk geliyordu.

350.org Genel Direktörü May Boeve, “1.5° ya da 2.0°C hedeflerini tutturmak için tek yol kömür, petrol ve gazı yerin dibinde tutmak”

350.org Genel Direktörü May Boeve
350.org Genel Direktörü May Boeve

ABD Başkanı Obama ve Çin Halk Cumhuriyeti Başkanı Xi Jinping’in geçen senenin Paris Anlaşması’na katılımıyla ilgili açıklamaya yönelik 350.org Genel Direktörü May Boeve da açıklamalarda bulundu.

Eğer hükümetler gerçekten taahhütlerine sadık kalırsa, Paris Anlaşması fosil yakıt endüstrisinin tabutuna çakılacak yeni çivi olabilir diyen Boeve, “1.5° ya da 2.0°C hedeflerini tutturmak için tek yol kömür, petrol ve gazı yerin dibinde tutmak. Umduğumuz her şeyi karşılamasa da, Paris Anlaşması’nın uygulanması enerji sektörünü kökten değiştirecek. ABD-Çin açıklaması yatırımcılara iklim riskini ciddiye almaları ve fosil yakıt şirketlerinden yatırımlarını çekmeleri için bir uyarı daha gönderiyor” diye konuştu.

Anlaşmanın sevincini sürerken, hükümetlerin imzaladığı, yaptığı ve iklim değişikliğinin en kötü etkilerini engellemek için asıl ihtiyacımız olan değişim azmi arasında halen çok tehlikeli farklar bulunduğunu aklımızda tutmamız gerektiğinin da altını çizen 350.org Genel Direktörü May Boeve, “İklim hareketi olarak tüm dünyada hükümetleri koydukları hedeflerin de çok ötesine gitmeleri ve %100 yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmaları için zorlamaya devam edeceğiz.” dedi.

Dünya karbon salımının neredeyse yarısı: ABD ve Çin

ABD ve Çin beraber dünyanın karbon salımının %40’ına tekabül ediyor. Anlaşmayı onaylamaları, anlaşmanın bu sene yürürlüğe girmesini oldukça mümkün kılıyor.

 

(BBC Türkçe, 350.0rg)

Trump, Erdoğan, Farage: Popülizmin politikacılar için cazibesi, demokrasi için tehlikeleri

Princeton Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Profesörü olarak görev yapan Jan-Werner Müller’in Guardian‘da 2 Eylül’de yayınlanan yazısını, yazıyı çeviren Sezai Ozan Zeybek‘ten izin alarak paylaşıyoruz. Yazının alındığı yer: ozanoyunbozan.blogspot.com.tr/

***

***Bu yazı The Guardian gazetesindeki bir yazının oldukça kısaltılmış (amatör bir) çevirisi ve bazı noktalarda özetidir. (Özet kısımlar italikle belirtildi). – Sezai Ozan Zeybek

***

Bazı Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da Popülist politikacılara destek verenlerin statü kaybeden, zenginleri sevmeyen bir kesim olduğu ileri sürülüyor. Bu doğru değil.

Popülizme destek veren kişilerin profili önemli olmakla beraber, bu insanların tüm dediklerini ve düşündüklerini hınç duygusuyla açıklamak, yaşanan bütün olayları Trumpçı-proleterlerin (yahut Avrupalı muadillerinin) ifade özürlü politik söylemleri olarak görmek, bu insanlara üstten bakan bir tavırdır. Oy verenlerin motivasyonları hakkında spekülasyon yapmak yerine, popülizmin ne olduğunu açıkça ortaya koymamız gerekir. Bunun için de dikkatimizi liderlerin ağızlarından çıkanlara yöneltmeliyiz. Altı çizilmesi gereken husus şu: Elitlere karşı eleştirel bir tavrı olan herkes popülist değildir.

70

Dolayısıyla ülkelerinde elitlerin statükosuna karşı çıkan Jeremy Corbyn [İngiltere], Bernie Sanders [ABD], Syriza [Yunanistan], Beş Yıldız Hareketi [İtalya] aynı şekilde popülizm yapmaktadır, demek yanlış olacaktır.

Popülizmin alâmet-i farikası şudur: Kendilerinin ve yalnızca kendilerinin halkı temsil ettiklerini iddia ederler. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkede kendisini eleştirenlere verdiği yanıta bakın: ”Biz halkız. Siz kimsiniz?”
Elbette ki hitap ettiklerinin de Türk olduğunu biliyordu bunu derken. Sadece kendisinin halkı temsil ettiğini söylemesi ampirik bir iddia değil, her zaman illâ ki ahlakî bir iddia aynı zamanda. Bir popülistin politik hasımları ve ona karşı çıkan muhalifler her zaman ahlâk yoksunu, yolsuz bir elit tabakanın uzantısı olarak lanetlenir… Hükümeti ele geçirdiklerinde meşru muhalefeti tanımazlar. Popülist mantık, kendisini gerçekten desteklemeyen kişileri makbul vatandaştan saymaz.

Nigel Farage’ı hatırlayın. Brexit oylamasının sonucunu ”hakiki halkın zaferi” olarak nitelendirmişti. (Bu şekilde AB’de kalmak için oy vermiş %48’lik kesimin daha az hakiki olduğunu ima etmişti. Siyasî bir topluluğun üyeleri olarak statülerini sorgulamıştı). Yahut Trump’ın ne olduğunu açıkça ifşa eden, ama bu New York’lu milyarderin yaptığı onca skandal açıklamanın arasında es geçilen şu cümleyi düşünün (Mayıs ayındaki bir seçim kampanyası konuşmasından): ”Önemli olan tek şey halkın birleşmesi, çünkü halkın gerisi [the other people] anlam ifade etmiyor.”

Genel kabul gören kanaatlerin aksine popülistlerin politikayı halka yaklaştırdığı ya da doğrudan demokrasi için uğraştıkları doğru değildir. Halkın iradesine bir tek kendilerinin saygı gösterdiğini söylerler; ama açık uçlu, aşağıdan yukarı doğru uzanan süreçlere, alınacak kararların vatandaşlar tarafından tartışılmasına pek tamah etmezler. Halkın gerçek iradesi dedikleri kendi arzu ettikleri halkın iradesidir. Daha kötüsü, ”halkın iradesi neyse onu aynen yerine getireceğiz” sözü (ki böyle yaparak hem yaptıklarının sorumluluğunu almamış olurlar hem de liderliğin gerçek mahiyetini inkâr ederler) aslında bir hayaldir. Modern, girift, çoğulcu (yani oldukça karmaşık) demokrasilerde tek bir irade yahut tek bir siyasî kanaat yoktur. Kendi yarattıkları cenahın tercümanı rolüne soyunurlar. Bu cenah homojen ve her zaman haklı olarak sunulan bir kurgudan ibarettir. Sonra Trump gibi şöyle derler:  ”Ben sizin sesinizim”. Yahut bu Temmuz [2016]’da Erdoğan’ın dediği gibi: “Halkım ne istiyor? İdam Cezası.” İdam lafını ilk ortaya atan yine kendisiymiş, ne gam! [Bu arada dediği tam olarak şu: ”Şu anda eğer demokratik bir hukuk devletindeyseniz, demokrasilerde söz kimindir? Halkındır değil mi? Halk şu anda ne diyor? İdam diyor.”] … Eşitlik dedikleri zaman kastettikleri aynılıktır: Yani Amerika orta bölgeleri ile, Küçük İngiltere ile, yani hakiki halkın sembolik temsili onlar için ne ifade ediyorsa onunla aynı olmaktır.

Popülist partilerin yalnızca kısa vadeli politikaları olduğu, uzun vadede sürdürülebilir bir programları olmadığı, bir fantezi dünyasında ikamet ettikleri söylenir.

[Bu sebeple] iktidardaki popülistlerin er ya da geç çökeceğini varsaymak rahatlatıcı olsa da aslında illüzyondur. Elitlere karşı çıkarken [kendilerinin] iktidara gelmeleri bir çelişki yaratmaz. Zira bütün başarısızlıklarda, içerde ve dışarda kapalı kapıların ardında kendilerine karşı çalışan statüko sahipleri suçlanır. Popülistlerin çoğu mağdur kisvesini taşımaya devam eder. Çoğunluk olmalarına rağmen gadre uğramış azınlık gibi davranırlar…. [Örneğin] Erdoğan kendini gözü pek bir mazlum olarak sunuyor. İstanbul’un tekinsiz Kasımpaşa semtinden çıkmış bir sokak dövüşçüsü olarak Cumhuriyet’in eski sahipleriyle cesurca savaşmaya devam ediyor. Bütün politik, ekonomik ve belki de en önemlisi kültürel gücü elinde topladıktan çok sonra bile… Yakın zamandaki darbe girişiminin pek öne çıkmayan yan etkilerinden biri, kendisine yakıştırdığı bu hikâyenin güçlenmesi oldu. Şeytanın görünen ve görünmeyen güçlerine karşı (ordu ve Gülen cemaati) halkla beraber savaşan bir figürle son yıllarda sultanlaşma yolunda ilerleyen ve şatafatlı başkanlık sarayında arzı-ı endam eden bir başka figür karşı karşıya duruyor.

İktidarı ele geçiren popülist partilerin devlette nasıl kadrolaştıklarını anlatıyor.

Yakın zamanlarda Macaristan ve Polonya’da olanları hatırlayın. 2010’da Macaristan’da iktidara geldikten sonra Viktor Orban ve partisi Fidesz, ilk olarak kamu çalışanlarına dair yasayı değiştirdi. Böylelikle bütün partilere aynı mesafede bulunması gereken kamu kurumlarına kendi kadrolarını yerleştirdiler. Hem Fidesz hem de Polonya’da Jarosław Kaczyński’nin Hukuk ve Adalet Partisi (HAP) yargının bağımsızlığına müdahale etti. Medyadaki kanaat önderleri tutuklandı. Gazetecilere verilen mesaj, millî çıkarlara (bu da iktidar partisinin çıkarlarıyla aynı şey oluyordu) ters düşen haber yapamayacakları idi. Bu durumu eleştiren kim varsa eski elitlerin çıkarlarına hizmet ettikleri söylenerek düşmanlaştırıldı yahut doğrudan vatan haini ilan edildi. Kaczyński bu insanları “Polonyalıların çürük yumurtası”, “hainlik genlerinde” var diye nitelendirdi.

Her hükümet devlete kendi kadrolarını yerleştirse de popülist bir parti bunu açık açık yapacak cürete sahiptir. Sonuçta halk devleti geri almaktadır. Halkın iradesi tarafsız olması gereken kurumlardan daha önemlidir. Popülist siyasette yardım [hizmet] önemli bir yer tutar. Bu konuda hiç kimse Avusturyalı popülist Jörg Haider’in eline su dökemez. Haider, sokaklarda ”kendi halkına” 100 Avroluk banknotlar dağıtmıştır. Üstelik bu hakkaniyet duygusuyla yapılır. Artık devlet halkındır, o yüzden halk, yani ”hakiki halk” bu nimetlerden sonuna kadar faydalanacaktır.

Popülist devlet idaresinin anlaşılması gereken bir özelliği daha vardır. İktidardaki popülistler, kendilerini eleştiren sivil topluma karşı en hafif tabirle sert davranırlar. Tamam, sivil toplumu taciz etmek yalnızca popülizme has değildir. Ancak popülistler için bu mecra aynı zamanda sembolik bir problem teşkil eder: Kendi ayrıcalıklı ahlakî temsillerinin altını oyar. O yüzden sivil toplumun, sivil toplumla alâkası olmadığını söylerler (güya bu kanıtlamaktır) ve popüler denebilecek muhalefetin halkın kendisiyle hiçbir bağının olmadığını iddia ederler.

Çatlak seslerin tasfiye edildiği, halkın tek bir sesinin olabileceği varsayımına dayanan bir politik iklim oluşur. ”Gerçek halktan” ayrı ses çıkaranlar ülkeden ayrılmaya zorlanır, en azından ayrılmaları teşvik edilir. Son yıllarda yarım milyon Macar ülkelerini terk etmiştir. Popülizm kendini doğrulayan bir kehanet gibi, ülkede yalnız belli bir grubun (gerçek halkın) yaşamasına imkân tanır. 

İşin ironik tarafı, popülistlerin elitlere atfettikleri suçları kendilerinin de işliyor olmasıdır. Belli vatandaşları ötekileştirip devleti gasp ederler… Ancak bunu vicdanen rahat ve güya haklı gerekçelerle yaparlar. O sebeple olan biteni kitlelerin devrimi ya da demokrasi yolunda ileriye bir adım olarak nitelendirmek bir illüzyondan ibarettir. Popülistler, siyasî olarak ”tek ve mutlak bir bütünlük” gibi bir fantezi yoluyla iktidarı ele geçirmeye çalışan farklı türde elitlerdir yalnızca.

Princeton Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Profesörü olarak görev yapan Jan-Werner Müller’in Guardian‘da 2 Eylül’de yayınlanan yazısını, yazıyı çeviren Sezai Ozan Zeybek‘ten izin alarak paylaşıyoruz. Yazının alındığı yer: ozanoyunbozan.blogspot.com.tr/

 

Yazının İngilizce Orjinali

Çeviren: Sezai Ozan Zeybek – 

Yazar: Jan-Werner Müller
Princeton Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Profesörü

Iraz Candaş ile Permakültür Tasarım Sertifikası Kursu

Permakültür, bu dünyanın bir sonu olduğunu yüzümüze çok açık söyleyen, bu sona mümkün olan en makul şekilde hazırlanmamızın bizler ve dünya üzerindeki diğer canlılar için en iyisi olacağını hatırlatan ‘etik temelli, sürdürülebilir ve onarıcı insan yerleşimleri tasarlama bilimi’ olarak tanımlanıyor.

Bill Mollison ve David Holmgren permakültür kavramının yaratıcıları. Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü, bu eğitimi Bill Mollison’un kitabını ve öğretisini baz alarak veriyor.

62
Bill Mollison.

13 günlük eğitim bitti, algılarım fazlaca açılmış durumda ama öğrendiklerimi oturtmam zaman alacak. Permakültür tasarımı denince ilk aklıma gelen kardeş bitkilerdi. Meğer bu iş fasulyenin mısıra sarılmasından, kabağın yapraklarıyla toprağı örtmesinden çok daha öteymiş.

Bir evrim biyoloğu olan Guy Mc Pherson’un dünyanın 2030’dan sonra bildiğimiz anlamda yaşanacak bir yer olmayacağına dair bir kehaneti var. İster 15 ister 150 yıl kalmış olsun bariz olan şu ki, dünyanın hali bundan sonra daha iyiye gitmeyecek. Permakültürün amacı ve tanımı arasında dünyayı kurtarmak yok ama vurguladığı şey, ‘Sonsuz kaynak” diye bir şey olmadığının farkına varıp, etik ve doğru davranmayı bırakmamamız gerektiği. Dünyanın var olma limitinin 80’li yıllarda çoktan aşıldığı söyleniyor. Şu anda biz kredi kartı kullanır gibi, aslında elimizde olmayan bir kaynağı sonradan yerine koymak üzere kullanıyoruz.

Bizi ne öldürür?

Iraz’ın anlattığı konu başlıklarından biri bu. Keyif kaçırıcı bir soru, ama cevaplar tanıdık: toprak kaybı (eşittir toprağı sürmek), ormansızlaşma, su kirliliği ve radyoaktif kirlilik. Uygulandığı anda bitkileri olduğu yerde öldüren ot ilacından, Monsanto’nun o ot ilacı kullanılmadığı takdirde büyümeyecek şekilde ürettiği tohumlarından, mazot yiyen ve nükleer kirliliği temizleyebildiği iddia edilen mantarlara kadar gözlerimi şaşkınlıkla açmama sebep olan örnekler duydum.

63

Toplulukların karbonhidrat ihtiyacını karşıladığı temel gıda kaynaklarının (buğday, pirinç, patates, mısır, soya) tarımı için yılda hektar başına 500 ton toprak kaybedildiğini not düşüyor Iraz. Bu ürünleri ekmek için toprak sürüldüğünde toprağın en üstündeki mineral, azot, karbon açısından en zengin katman alt üst ediliyor, ayrıca rüzgar ve yağmur etkisiyle savrulmaya açık hale geliyor. O halde bu ürünleri tüketmekten vaz geçeceğimize, toprak kaybına sebep olacak talebi yaratmak yerine, tüketeceğimiz gıdaların mümkün olduğunca nerede ve ne şekilde üretildiğini öğrenmeye çalışmak iyi bir başlangıç olabilir mi?

Canım orman

“Bir sistem en az ömrü boyunca bakımı ve ömrü sonunda yenilenmesi için gereken enerjiyi üretebiliyorsa sürdürülebilirdir.” Bu tanım gereği, ormanların en sürdürülebilir sistemler olduğu kabul ediliyor. Ormanlar neyse ki sürülmüyor, kendi dinamikleri var, nefes alarak nemi yağışa dönüştürüp bir döngü yaratıyorlar, öldüklerinde ise toprağa besin olarak geri dönüp mantarlar ve mikroorganizmalar tarafından tekrar dönüştürülüyorlar. Polinezya Adaları’nda ormanların kutsallığı kuşaktan kuşağa aktarılıyor. “Ormandan tek bir dal bile alırlarsa Tanrı’nın onları cezalandıracağını düşünüyorlar. Korku temelli de olsa, ormanlara saygı göstermeleri sağlanıyor.

Örüntü okuma işini de en iyi eski kabileler yapıyormuş anlaşılan. Yeni Zelanda’da 13 yaşına giren çocuklar için yapılan erginlenme törenlerinde, çocuğun vahşi ormanlarda hayatta kalabilmesi için gereken bilgiler şarkılar eşliğinde vücuduna dövülerek işleniyor. Şarkıların sözlerinde, ayı yaklaşırsa nasıl bir taktik uygulaması gerektiği, yememesi gereken zehirli meyvenin adı ve şekli gibi hayati bilgiler var. Acı, bu bilgilerin sadece vücutta değil hafızada da iyice yer etmesi için etkili bir araç. Dövmeler yapıldıktan sonra çocuk 3 gün balta girmemiş bir ormana bırakılıyor. Vücudundaki dövmeler ve hafızasındaki şarkılar yardımıyla hayatta kalabilirse topluluğuyla yaşamaya devam ediyor, ancak ormandan kaçarsa topluluğa geri alınmıyor. Çünkü topluluktaki herkesin diğer bireyler tarafından desteklendiğini bilmeye, kendini hayatta tutabilme yetisine sahip insanlarla birlikte yaşamaya ihtiyacı var ve aksi şekilde davranana yer yok.

“Sorun çözümün ta kendisi”

Her şey birbiriyle ilişki halinde. Bill Mollison “Sorun, çözümün ta kendisidir” ilkesiyle bahçenizdeki salyangozun bir sorun olmadığını, sadece onları dengeli bir biçimde yok etmesi için döngüye ördekleri katmanız gerektiğini söylüyor. Bu yaklaşım doğal sistemlerin ilkeleriyle paralel: “Hiçbir şey sonsuza kadar yaşamaz, dönüşür.”
Dr. Elaine Ingham ise benzer mantıkla “Zararlı böcek yoktur. Onlar evrimin zayıf olan bitkiyi elemesi için ortaya çıkmıştır” diyor.

James Lovelock’un Gaia Teorisi’ne göre dünya sadece bir kayaç değildir, üzerinde yaşayan insanların davranışlarından da etkilenir. Belki de bunu artık tam olarak kavramamız gerekiyor bu dünyaya iyi davranmak için. Yaptığımız her şeyin, attığımız her adımın izi dünyada kalıyor. Bireysel çabalarımız bu yüzden önemli.

Iraz 13 gün boyunca permakültür tasarım süreçleri, örüntü kavrayışı, kenar etkisi, ekoton, iklimsel etkenler, yeryüzü şekilleri, ağaçlar ve enerji akışları, ardıllık süreçleri, su depolama sistemleri, barajlar, akuakültür, malçlama, mekanda istif gibi konuları anlatırken bazı bölümleri konuk anlatıcılardan dinledik.

Doğal Yapılar’ı Melih Aşanlı anlattı.

64
Melih yapılarımızı bulunduğumuz bölgenin yerel özelliklerine, iklimine, malzemesine dikkat ederek inşa etmemiz gerektiğini vurguladı. İnşaatin zeminini tamamladıktan sonra gerisine girişmeden önce mümkünse 6 ay gözlemlemenin iyi olacağını söyledi. Doğal inşaat ve yalıtım malzemelerini ve hangi iklimde ne tip bir yapı tasarlamak gerektiğini detaylıca anlattı.

Toprak konusunu Murat Akhuy’dan dinledik.

65

Murat toprağın oluşma sürecini, besin döngüsünü, toprak iyileştirme-kompost ve sebze yatağı türlerini ve otlatma/aşırı otlatmayı anlattı.

Güneşin Aydemir ise ‘Görünmez Yapılar’ı anlatırken insanı diğer canlılardan ayıran noktanın ‘niyet koyma’ özelliği olduğu ve aynı işi farklı niyetlerle yaparsak farklı sonuçlar alacağımızın üzerinde durdu. Gönüllü sadelik kavramına ve belli bir niyet çerçevesinde bir araya gelmiş topluluklara değindi.

66

Son 2 gün boyunca hem arazide hem masa başında tasarım sürecine girdik.

Toprak testi, eşyükselti eğrisi hesabı.
Toprak testi, eşyükselti eğrisi hesabı.

En heyecanlı, aynı zamanda en stresli kısım burasıydı. Daha önce hiç görmediğimiz bir arazide yağmur hendeği mi kazmalıyız, su deposunu nereye koymalıyız, gölet mi yapmalıyız, hayvanları nerede otlatmalıyız, evi nereye koysak rüzgar almaz, aynı zamanda güneşten de mahrum kalmaz diye kafa patlatmaktan beynimiz yandı.

68

Neyse dün tasarımları tamamladık, sunumlarımızı yaptık. Kursa daha önce gitmiş olanlar “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyorlar. Eskisi gibi olmayan şeyleri seviyorum, bakalım neler olacak.

69-Ceylan-Yurdakuler

 

Ceylan Yurdakuler

Balina makbul değil, Sümsük verelim – Murat Türker

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Tüm gezegeni tehdit eden çevre kirlenmesinin faturasını herhangi bir sanayiye sahip olmadıklarından ödemeye hazır görünmeyen Faroeliler, yaklaşık otuz senedir sürdürülen bilimsel araştırmalara da kuşkuyla yaklaşıyorlar.

55

“Modern insan tabiatın düşmanı; binalar, limanlar, yol ve tünellerle çevreyi mahvetti, yeryüzünü kirletti… Elektrikle her yeri ışıklandırarak Huldufólk’u rahatsız etti… Motorlu kayıklarla sorumsuzca avlanıp okyanustaki canlıların soyunu tüketti… Artık başımız belada!”

Asırlardır doğayla birlik ve uyum içinde yaşamış olan Faroe Adalarının ahalisi, kendilerine ölçü ve nizamı, tabiat kanunlarına saygılı biçimde davranmayı öğretip yol gösteren görünmez cinler topluluğu Huldufólk’un artık onları gözetmediğini düşünüyor.

Tüm dünyada, balina avlayıp yedikleri için barbarlıkla suçlanan, İskoçya ile İzlanda arasındaki adalarında geleneksel hayatlarını sürdürme çabasında olan Vikinglerin torunları şimdi de yeni bir ikilem içindeler. Faroelilerin başlıca besin kaynaklarından sümsük kuşları, bayağı deniz papağanları ve diğer martıgillerin neslinin tükenme tehlikesi bir yana, bilhassa balina etinde son dönemde yüksek miktarlarda bulunan cıva yüzünden sağlık sorunlarıyla karşı karşıyalar.

56

Bir zamanlar sadece kürekli ve yelkenli teknelerle okyanusa açılıp, sayıca az olan nüfusa yetecek kadar avlanan adalılar, beslenme alışkanlıklarını değiştirme konusunda gayet dirençliler. Tüm gezegeni tehdit eden çevre kirlenmesinin faturasını herhangi bir sanayiye sahip olmadıklarından ödemeye hazır görünmedikleri gibi, yaklaşık otuz senedir sürdürülen bilimsel araştırmalara da kuşkuyla yaklaşıyorlar.

İskoçyalı yönetmen Mike Day’e Toronto’daki Hot Docs’ta ödül kazandıranThe Islands and the Whales (Adalar ve Balinalar) adlı belgesel hassas bir konuya çeşitli bakış açılarını dahil ederek eğilirken fotoğraf yönetimiyle de seyirciyi büyülüyor. Uluslararası San Francisco ve Edinburgh film festivallerinde de görücüye çıkmış olan 82 dakikalık Birleşik Krallık/Danimarka ortak yapımı film, dünyanın uzak diyarlarından mutfağımıza taşınan besinlerin gerekliliğini de sorguluyor.

57

Okyanus’taki zehir

Çevre kirliliğinden en az etkilenmesi beklenen noktalardan Faroe adaları dünyanın geriye kalanı için bir barometre vazifesi görebilir, diyor bir ada sakini. Onların besin kaynakları bile kirlendiyse vaziyetin berbat olduğunu kabul etmek gerekir.

Türkiye kıyılarından çıkan cıva deposu halindeki deniz varlıklarının ve bilinçsiz tüketicilerin doyumsuzca yemeye devam ettiği midyelerin sağlık için gizli birer tehdit oluşturduğu kesin. Ya son yıllarda İstanbul’da, bilhassa ada vapurlarındaki yerli ve yabancı turistlerin simitle beslediği martıların durumu hakkında bilimsel bir analiz yapılsa sonuç ne olurdu acaba?

58

Faroeliler’in vücutlarında arttığı gözlemlenen cıva miktarları ve sebep olabildikleri beyin fonksiyonlarında azalma, adalı bir doktor tarafından teşhis edilmesine rağmen tutucu adalılarda şüphe uyandırıyor, diyetlerini değiştirme tavsiyeleri kültürel emperyalizmin bir yaptırımı olarak kabul ediliyor.

Çağımızda çoktan sona ermiş olması beklenen balina avcılığına karşı Faroe Adalarına gayet iddialı bir çıkarma yapan çevreci örgüt Sea Sheperd’in temsilcileri ile giriştikleri ağız dalaşı görülmeye değer: “Bölgemizden çıkan taze balina etiyle besleniyoruz, süpermarketten aldığımız Yeni Zelanda’dan ihraç edilmiş eti mi yiyelim?”

Kanada kökenli şuh aktris Pamela Anderson‘ın ön planda olduğu çevrecilerden cevap gelmekte gecikmiyor:” Daha az et yiyin!”

The Islands and the Whales trailer | www.facebook.com/theislandsandthewhales from Intrepid Cinema on Vimeo.

Çarpıcı belgesel

İskoçya’nın Outer Hebrides adalarında deniz kuşlarını ve özellikle sümsükleri avlamasına izin verilen son 10 avcı, Mike Day’in bir önceki eserinin konusuydu. 1959 yılından beri mevzubahis geleneğin belgelenmesine ilk defa 2009’da izin verilmiş, ortaya çıkan başarılı sonuç yönetmenin birçok festivale davet edilmesini sağlamıştı.

2016 yapımı Adalar ve Balinalar’da da çeşitli deniz kuşları uçurumların kenarında yuvalarına dönerken havada veya hareket eden motorlu araçlardan suda, uzun saplı kepçelerle yakalanıyorlar. Faroe geleneksel avcılığının geceleri topluca gerçekleştirilen bir diğer şekli ise dik yamaçlardan sarkıtılan kalın halatlar aracılığıyla, kalabalık bir insan grubunun gücüne güvenenlerin becerilerine emanet. Sümsük kuşlarının ulaşılmaz noktalara kurdukları yuvalarına yönelik baskın içler acısı.

59

Birçok motorlu kayıktan müteşekkil bir filo pilot balinalarını korkutup derin bir körfezin dibine sıkıştırarak karaya vurmalarını sağladıktan sonra yapılan katliam da insanın acımasızlığını bir kez daha gözümüze sokuyor.

Fakat yönetmen, genelde sadece vahşet manzaralarıyla tanıtılan Faroe Adaları sakinlerini insancıl yanlarıyla yansıtmakta gayet etkin. Bir babanın küçük çocuklarına şefkatli yaklaşımı, geleneksel kıyafetler içinde söylenen şarkılar, hep beraber edilen folklorik danslar, dini törenler ve limandaki ananevi şölen, duygu sömürüsüne başvurulmadan, tarafsızca belgelenmiş. Topluca yakalanan mahsulün avda hazır bulunanlara ve tüm köye adil bir paylaştırma ile dağıtılması da sosyal yaklaşımlarının takdir edilmesi gereken bir göstergesi.

60

Görsel tatmin

Belgesel muhteşem sinematografisiyle de beğeni topluyor: Bulutlu şafaklar ve güneş batışları, ay ışığının adaların korkutucu cüsselerinin arasındaki bir boğaza yansıması, bazen yemyeşil, bazen karla kaplı sarp yamaçlar, sisli vadiler, uğultulu tepeler…

Dramatik dozu isabetle ayarlanmış bir müziğin eşliğinde koyu kahve rengi kayaların arasındaki şelalelerden dökülen köpürmüş suyun kuvvetli rüzgarın etkisiyle gerisin geriye savrulması…

Belgesel sona erdiğinde insanı kaplayan his melankoli. Deniz kızlarına, deniz canavarlarına, elflere inanan, beyaz ırkın gezegendeki son pagan topluluğu hissini veren Faroe sakinlerini bekleyen gelecek nedir?

Diğer yandan tabiatın çetin şartlarıyla asırlardır mücadele etmiş bir topluluğun dirayetine ve cesaretine hayran olmamak mümkün değil. Ana karada yaşamaya alışmış insanların ancak birkaç nesilde özümseyebildiği adalılık ruhunun ayrıksı gizemi ve gücü tartışılmaz.

Köklerine tutunmaktan başka çare göremeyen Faroeliler’in bilim insanlarına bile tam olarak güvenmekte zorlandığını görüyoruz: “En iyisi biz yine de Huldufólk’tan ümidimizi kesmeyelim!”

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Murat Türker

Türkiye’nin kendini sürüklediği tuzak – Fehim Taştekin

Fehim Taştekin’in yazısı www.al-monitor.com sitesinden alındı

Türkiye’de esen rüzgâra bakarsanız Fırat Kalkanı adı verilen Cerablus operasyonu, Türk’ün Orta Doğu’da şahlanışı havasında devam ediyor. Kimin kiminle savaştığı ve yarın kimin kiminle saf tutacağının belli olmadığı bir coğrafyada yapılan Suriye seferi, kendi oyununu oynadığını düşünen Türkiye için ciddi tuzaklar barındırıyor.

Operasyonun ilk haftasında hedef İslam Devleti’nden (İD) Kürtlerin öncülük ettiği Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) kaydı. Direnmeden Cerablus’tan çekilen İD’in elinde onlarca yer dururken Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve müttefik gruplar, SDG’nin İD’den kurtardığı bölgelere doğru ilerleyişini sürdürüyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan son olarak 29 Ağustos’taki açıklamasında çizgiyi “Operasyonlar YPG tehdit olmaktan çıkana kadar sürecek” şeklinde çizdi.

Bu durum, CIA’in desteklediği grupların, Türk tankları eşliğinde Pentagon’un desteklediği gruplarla savaştığı bir denklemi ortaya çıkardı.

TSK ve sahadaki müttefik unsurlar, Menbic istikametinde, SDG’nin kontrol ettiği bölgeler önünde doğal bir hat gibi duran Secur Nehri’ne vardığında herkesin bir kez daha düşünmesi gereken kritik bir noktaya ulaşılmış oldu. Bu noktada, “Kürtler ve SDG’deki ortaklarıyla savaşa devam mı; yoksa hala Türkiye sınırlarına yaslanan İD ile savaş mı?” sorusunun yanıt bulması gerekiyor. Kaldı ki Türkiye bu operasyona Amerikan desteğini ve Rus olurunu İD’i sınırlarından uzaklaştırma hedefiyle aldı.

Manzarayı biraz daha netleştirmekte fayda var: TSK SDG hedeflerine yüklenirken İD, Gaziantep’in karşısındaki Cerablus’un batısında El Rai yakınlarına kadar Türkiye sınırlarında onlarca köyü elinde tutmaya devam ediyor. Yine İD, Kilis’in karşısında El Rai’nin batısında Türkiye sınırlarına birkaç kilometre uzaktan aşağıya doğru El Bab’a kadar uzanan bölgeyi de elinde tutuyor.

Türkiye Menbic’i Kürtlerden temizlemekte ısrar ederse ABD ile yeni bir gerilim sayfasının açılması muhtemel.

Zaten ilk uyarı Pentagon Sözcüsü Peter Cook’tan geldi: “Türk silahlı kuvvetleri, bazı muhalif gruplar ile Suriye Demokratik Güçleri arasındaki çatışmaları izliyoruz. Şunu açıkça ifade edebilirim ki bu çatışmaları kabul edilemez buluyoruz.” Cook “Güvenilir bir kuvvet olduğunu kanıtladı” dediği SDG’ye desteğin süreceğini de vurguladı.

ABD Savunma Bakanı Ashton Carter da “Türkiye’den IŞİD’le savaşa odaklanmasını ve SDG’yle sıcak bir temasa girmemesini istedik” dedi.

ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford, mevkidaşı Orgeneral Hulusi Akar’la telefonda bu konuyu görüştü. Carter da 6 Eylül’de Londra’da BM Barış Gücü toplantısı sırasında Savunma Bakanı Fikri Işık’la bir araya gelecek. Carter’ın “Fırat’ın doğusuna çekiliyorlar” dediği YPG, Türkiye’ye doğrudan cephe açan bir pozisyondan kaçındığı izlenimi veriyor. YPG Sözcüsü Redur Halil, Menbic’i özgürleştirdikten sonra tüm mevzileri Menbic Askeri Konseyi’ne teslim edip çekildiklerini açıkladı.

Bu, savaşın derinleşmesini önleme açısından zekice bir taktik. Ancak YPG’nin bu duruşu karşısında sahadaki gerilim artan oranda Türkiye ile Kürt, Arap, Türkmen ve Çerkes gibi yerel unsurlar barındıran SDG arasına kayıyor. Türkiye söyleminde YPG’yi hedeften çıkarmamış olsa da TSK’ye karşı meydan okumanın geldiği makam SDG. Bu da Türkiye’nin yerel unsurları da düşman edindiği anlamına geliyor.

Sürekli Türkmen kartını oynayan Türkiye’nin Cerablus çıkarmasına karşı görmeyi umacağı son şey bir Türkmen itirazı olabilir. Ne var ki Türkmenlerin kurduğu Selçuklu Tugayı, Türkiye’yi işgalci olarak niteleyecek kadar sert bir çıkışta bulundu.

Selçuklu Tugayı’nın açıklaması hamasetin tükendiği yere işaret ediyor:

“Cerablus’un DAİŞ (yani İD) çetelerinden temizlenmesi için Cerabluslulardan oluşan Cerablus Askeri Meclisi kuruldu. Ancak Türk istihbaratı DAİŞ ile pazarlık yapıp Cerablus’u terörist yapılarla ilişkide olan gruplara teslim etme konusunda anlaştı… Türk devletinin askeri meclise dönük saldırılarını kınıyoruz ve Türkiye’nin Suriye topraklarından çekilmesini istiyoruz… İşgalci güçlerin yenilmesi için elimizden geleni yapacağımızı belirtiyoruz”.

ABD de SDG’nin arkasında durduğuna göre her şey şu soruda düğümleniyor: YPG’ye Fırat’ın doğusuna geçmesini tavsiye eden Amerikan yönetimi, Pentagon destekli grupların Türk motivasyonuyla CIA destekli gruplar tarafından dövülmesine ne kadar seyirci kalacak?

Eğer ABD bu grupların Menbic’e girmesine göz yumarsa Pentagon’un SDG ile ortaklığı önemli ölçüde itibar kaybeder ve yara alır. Kürtler de ABD ile nereye kadar yolculuk yapabileceklerine dair önlerindeki tabloyu daha net okuma fırsatı bulur.

Gerçi Kürtler Menbic’ten çekilmeleri yönündeki baskıdan dolayı ABD’ye kızgın olsalar da çok sayıda düşmanla çevrelendikleri bir yerde Amerikan güçleri ile hemen köprüleri atmak istemez. Bu konuda Türkiye’yi açığa düşürecek şekilde pragmatist manevralar yapmaları mümkün.

Ancak operasyonun Rojava’ya doğru genişlemesi halinde YPG dört yıldır izlediği kendini tutma siyasetini terk edip karşı koyabilir. Bu senaryo, Türkiye’yi de içine alan bir yangının habercisidir.

Peki, operasyon Menbic sınırlarında durup İD’e yönelirse ne olur? Bu durumda yine savaşla kavrulan sahanın tabiatı gereği Türkiye’yi bekleyen ciddi riskler beliriyor.

Türkiye’yi yönetenlerin reflekslerine bakıldığında resmen deklare edilen YPG ve İD’le mücadele dışında harekatın adı konulmamış bazı hedefleri var:

Cerablus-Azez-Mare üçgeninde fiili tampon bölge oluşturmak.
Tampon bölgede Toplu Konut İdaresi’ne (TOKİ) uydu kentler inşa ettirip buralara Suriyeli sığınmacıları yerleştirmek.
Halep’te sıkışan Esad karşıtı silahlı gruplara nefes aldıracak bir koridor açmak.
Türkiye destekli silahlı grupların fiili tampon bölgeyi ellerinde tutması kolay değil. Bu grupların yetenek ve kapasiteleri oldukça sınırlı. Ancak arkalarında TSK gibi bir ordu durduğu sürece ilerleyebilir ya da bir mevziyi tutabilirler.

Tampon bölgenin güvenliği TSK’nin sahadaki varlığını artırmak suretiyle sağlanacaksa bu seçenek, Türkiye’yi işgalci güç durumuna sokar. Hem sahada hem uluslararası alanda Türkiye’nin uğraşmak zorunda kalacağı bir dizi belayı beraberinde getirir. Suriye yönetiminin insanlığa karşı suç işlemekle itham ettiği Türkiye’yi BM Güvenlik Konseyi’ne şikâyet etmesi gecikmedi. Gerçi bu, Türkiye’nin sahada karşılaşacağı belalarla kıyaslandığında oldukça hafif bir baş ağrısı sayılır.

Suriye yönetimiyle koordinasyon olmadan sığınmacılar için şehir inşa etmek de TSK’nin işgalci statüsünü pekiştiren bir adım olur. Ayrıca sığınmacıları riskli bir alana yerleştirme girişimi yine insani ve hukuki bir takım tartışmaları beraberinde getirir.

Halep’e koridor ise önce Azez-Mare hattının güvenceye alınmasını, ardından El Bab’ın İD’den temizlenmesini gerektirir.

TSK operasyonu sınırlardan 50-60 kilometre mesafelere derinleştirdikten sonra bundan sonuç alıp alamayacağının garantisi yok. İD’in çok özel önem atfettiği Dabık ve güneyindeki El Bab’ı Cerablus’taki gibi direnmeden teslim etmesi beklenmiyor. Ayrıca operasyonun başarısı CIA’in dışladığı fakat sahanın güçlü unsurları olan Nusra Cephesi ve Ahrar El Şam gibi örgütlerle de ortaklığı gerektiriyor. Başka bir şey, El Bab’ın hemen güney ve güneybatısında Rusya, İran ve Hizbullah’ın desteğiyle Büyük Halep Savaşı’nı sürdüren Suriye ordusu var. Operasyonun derinlik kazanması TSK’yi bu güçlerle de karşı karşıya getirebilir. İş oraya varmadan Rusya’nın caydırıcı etkisini göstermesi muhtemel.

Ankara’nın ihtimal senaryoları nedir kimse bilmiyor. Genel kanaat hükümetin stratejik planlamalarla değil fırsatlar ve hissiyatlarla hareket ettiği yönünde.

Türkiye bu hamleyle belki TSK’nin 15 Temmuz darbe girimiyle yara alan imajını düzeltme, Rus uçağını düşürerek oyun dışı kaldığı Suriye’de denkleme geri dönme, Esad’a karşı desteklediği grupları en azından pazarlık masasında tutabilme, İD ile savaştığı izlenimi verme ve sürekli çiğnenen kırmızı çizgileriyle ilgili kararlılığını gösterme açısından belli kazanımlar elde etmiş olabilir ama bu oyunu tek başına oynama cihetine gittiği takdirde iş değişir. O zaman sadece müttefiki ABD değil 15 Temmuz travmasıyla yanında bulduğu Rusya ve İran’ı da karşısında görebilir.

Sonuçta Türkiye hiçbir gücün askerlerini sürmek istemediği bir cepheye dalmış oldu. Suriye hamlesi, dikkatsiz ve hesapsız hamleler yüzünden Türkiye’yi hızlıca içine çeken bir bataklığa dönüştürülebilir.

Fehim Taştekin – Al Monitorfehim taştekin

[Çamtepe İzlenimleri 1] Buğday’ın hikayesi – Ece Elbeyi

Çamtepe İzlenimleri yazı dizisi

Bu ve ilerleyen birkaç yazıda daha önce genel çerçevesini paylaştığım Bilgi Üniversitesi ve Buğday Derneği işbirliğiyle düzenlenen Ekolojik Sosyal Girişimcilik Yaz Okulu programı hakkında biraz detay vereceğim. Her ne kadar kişilerle birebir olarak tanışıp deneyimlerini paylaşmak bambaşka bir etki yaratsa da, neredeyse her günün en az sekiz saatini çok kıymetli katılımcılarla söyleşi halinde geçirdiğimiz bu yoğun tempolu etkinliğin detaylarını paylaşmak ve ilgilenen herkesin bilgilenmesini sağlamak boynumun borcu. Şimdiden yoğunluktan kaynaklanan olası hatalar ve çeşitli kısıtlardan dolayı yer veremediğim katılımcılar için af dilerim…

Gün içerisinde farklı yerlere ziyarette bulunsak da, sekiz günü Çamtepe Ekolojik Yaşam Kültürü Merkezi’nde konaklayarak geçirdik. Tanışma toplantısı ardından katıldığımız oryantasyonda Çamtepe’yi tanıyarak oradaki yaşama nasıl uyum sağlayabileceğimiz konusunda bilgi aldık. Enerjinin tamamen güneş panellerinden elde edildiği, her türlü atığın farklı şekillerde değerlendirilip dönüştürüldüğü merkezde bulunmak ve oradaki gündelik hayatı deneyimlemek bile oldukça ufuk açıcıydı. Dersler ise Güneşin Aydemir’den Buğday’ın hikayesi ve Alper Akyüz’den Ekoloji-Ekonomi ilişkisiyle açıldı.

Çamtepe'de konaklama
Çamtepe’de konaklama

Aslında 2002 yılında kurulan Buğday Derneği’nin hikayesi, Viktor Ananias’ın 1992 yılında Bodrum’un yerel pazarında, civar köylerden elde ettiği ürünleri tüketiciyle buluşturma amacıyla açtığı tezgahla başlıyor. Viktor kendi deyimiyle, ekololjik bilinçle üretilmiş ürünleri, hikayeleri ile birlikte tüketicilerle paylaşarak, tüketicinin, ürünün üretilme sürecine dair kaybettiği tüm bilgiyi yeniden kazanmasını böylelikle değişmekte olan üretim-tüketim zincirini yeniden tanımlamayı hedefler. Ürünü değerli kılan şeyin aslında onun hikayesi olduğu inancından yola çıkarak, ürünün yolculuğuna tüketiciyi de dahil edip, bir farkındalık oluşturma bilinciyle üretici ve tüketici arasındaki bağı onarmaya çalıştığı bu girişim bir süre sonra yeterli gelmemeye başlar ve haftanın bir günü yerine, günlük kullanım için fonksiyonu olan çeşitli ürünlerin belli bir farkındalıkla üretilmiş alternatiflerinin tüketiciyle her gün buluştuğu Başak Doğal Ürünler dükkanını açar.

Bir Tohum Dükkan
Bir Tohum Dükkan

Eğitim sürecinde bizim de ziyaret ettiğimiz, şimdiki adıyla Bir Tohum Dükkan olan, Başak Doğal Ürünler dükkanında, Viktor’un bir süre sonra farkettiği, bireylerin bu ürünlere ilgi gösterdiği ancak yaşamlarına nasıl dahil edeceklerini bilmedikleridir. Bunu, kişilerin tat ve koku gibi fiziksel duyularını uyararak aşabileceğini düşünür ve kendisinin de beslenme konusundaki pratiğinden güç alarak girişimini Buğday Vejetaryen Restoranı’na evriltir.

Ürünlerin üretimine ve nasıl daha sağlıklı bir biçimde tüketilebileceğine dair bilgilerin de paylaşıldığı Buğday, sadece bir restoran olmaktan ziyade, bütüncül bir yaklaşımla, doğa, toplum, kültür ve politika ilişkileri bağlamında; ekolojiyle ilgilenen herkesin bir araya gelerek çeşitli alanlarda fikirlerinin ve projelerinin tohumlarının atıldığı bir paylaşım platformudur aslında. Orada paylaşılan bilgilerin, daha fazla kişiye ulaşması için yollar arayan Viktor, gelen birçok ziyaretçinin yemek tariflerini sormasından esinlenerek, tam pirinç pilavı ile ilgili kendi el yazısıyla bir fanzin hazırlayıp dağıtır. İlerleyen zamanlarda bülten haline gelen bu gibi yazılarla, yaşamın hiçbir alanını dışarıda bırakmayacak şekilde kapsamlı bir ekolojik yaşam dergisine dönüşecek olan Buğday Dergisinin de ilk adımları atılmış olur.

İlk zamanlarında bisikletle dağıtılan Buğday Dergisi, ulaştığı kitlenin büyüyüp, söylediği sözlerin de daha çetrefilli bir hale gelmesiyle abonelik sistemine geçer. Tam da bu zamanlarda, hem tüketimin mabedi hem de ana motoru olmasından dolayı daha geniş bir kitleyle ilişkiye geçme fırsatı verdiği için, Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın da talebiyle İstanbul’a gelinir ve Başak Dükkanı ve Buğday Restoranı’nın hibridi olacak şekilde bir mekan olan Nuh’un Ambarı açılır.

Burası da ekolojiyle ilgili duyarlılığı olan birçok kişiyi kendisine çekerek, örneğin şehirde ekolojik yaşama pratiğini deneyimleyen Kuzguncuk Komünü gibi oluşumların doğduğu bir sinerji oluşturur. Daha sonra Buğday’ın artık politik olarak da varlığını sürdürmesi gerektiğini düşünen Viktor öncülüğünde bir sivil toplum kuruluşu oluşturularak, Buğday, bakanlıkta konuyla ilgili mevzuatların hazırlanmasından, şehir bahçesi ve Tatuta gibi oluşumların resmiyet kazanmasına ve IFOAM gibi uluslararası kuruluşlarla bağlantı kurulmasına kadar birçok alanda faaliyet gösteren bir ağ kuruluşu haline gelir.

Pek çok alanda proje ve fikirlerinin tohumlarının atıldığı kuruluşun önceliği, kişilerin birebir katılımı ve sorumluluk alması olduğundan toplumla büyük ölçüde etkileşime geçmeyi başarmış olan Buğday Derneği’nin kısaca hikayesi bu şekilde. Neden Buğday diye soracak olursanız, hem insanın en temel ihtiyacı hem de doğaya bıraktığımız ayak izinin en yoğun olduğu alan olduğundan özellikle gıda, beslenme ve tarım tüm ekolojik konuların temelinde yer alıyor. Buğday ise, bildiğimiz gibi temel bir gıda maddesi, kökeni olan Anadolu’dan tüm dünyaya yayılıyor ve zaman içerisinde ıslah edilerek ve kötü koşullarda üretilerek aslında insanla da metaforik bir benzerlikle bozulma eğiliminde.

Alper Akyüz ile Gezegenin Sınırları
Alper Akyüz ile Gezegenin Sınırları

Ekonomi-ekoloji ilişkisini dinlediğimiz Alper Akyüz’ün konuşması ise, istesek denk getiremeyeceğimiz şekilde Dünya Eşik Aşımı Günü’ndeydi. O yıl içerisinde üretilebilecek olan tüm kaynakların kullanıldığı gün olan Eşik Aşımı Günü’nü geçtikten sonra, yıl bitene kadar tüketeceklerimizi dünyanın kredisinden yani kendini yenileyebilme kapasitesine zarar vermek pahasına karşılıyoruz. Çıkış noktası olan Sistem Yaklaşımı, dünyayı, kullanabileceğimiz sınırsız kaynağın olduğu bir depo ve atıklarımız için sınırsız bir kuyu olarak görmek yerine, daha gerçekçi bir şekilde neredeyse kapalı bir sistem olarak ele alıyor. Bu doğrultuda oluşturulan Ekolojik Ayakizi Modellemesi’ne göre, son iki yıldır aslında 1 değil, 1.6 dünya varmış gibi yaşayarak kaynakları tüketip atık oluşturduğumuz raporlandı.

Roma Klubü’nün talebiyle MIT tarafından 1972 yılında yayınlanan, 1992 ve 2004 yılında güncellenen Büyümenin Sınırları Raporu ise, ekonomik faktörler ve nüfus artışı göz önünde bulundurularak, 2100 yılına geldiğimizde bizi ekonomik ve ekolojik olarak nasıl bir sonun beklediğine dair, olası senaryoları içeriyor. Hiçbir önlem alınmaz ve her şey olduğu gibi giderse, çok kısa bir süre sonra kaçınılmaz olarak karşılaşacağımız çöküşten, ancak yenilenebilir ve yenilenemez kaynakların kullanım oranına ve nüfus politikalarına müdahale ederek sıyırabileceğiz gibi görünüyor. Örneğin atmosfere saldığımız karbondioksit miktarı nedeniyle hali hazırda bir derece artmış olan ortalama yeryüzü sıcaklığında, bu şekilde devam ettiğimiz sürece, 2100 yılına kadar 4-6 derece arasında artış bekleniyor. Paris Anlaşması’nın hedefi ise bu değeri iki dereceye sabitlemek çünkü iki derecelik artış aşıldığı takdirde dünya geri dönülemez bir felakete sürüklenecek. Ancak IPCC (Uluslararası İklim Değişikliği Paneli)’ne göre bugünden itibaren hiç karbon salınımı yapmasak dahi, şimdiye kadar yaptıklarımızla iki derecelik artışı garantilemiş olduk.

Büyüme saplantısı ne kadar daha sürebilir konusunda farklı yaklaşımlar mevcut. Bu konuda ekolojik ekonominin kurucularından Herman Daly, kaynakları yenilenebilir ve yenilenemez olarak ikiye ayırıp, tüketim hızımızın, kullandığımız kaynaklar yenilenemezse, kullandıklarımız yerine başka kaynaklar koyabilme kapasitemiz ya da ikame yenilenebilir kaynaklara yönelme hızımızla; yenilenebilir kaynakları kullanıyorsak da bunların yenilenebilme yani doğa tarafından tekrar üretilebilme hızı ile orantılı olmasının gerektiğini söylüyor. Ayrıca atıklarımızın da geri dönüştürülebilme ya da bertaraf edilme hızları ile doğanın bu atıkları kendiliğinden emebilme sürelerinin oranını da göz önünde bulundurarak, tüm bu değişkenlerin hesaba katıldığı sürdürülebilirliğin tanımını yapıyor.

Jörg Randers’a göre ise 2050 yılında ortalama yeryüzü sıcaklığı iki derece aşılmış olacak ve ekonominin büyük kısmı iklim değişikliğine uyum sağlamak ve felaketleri önlemek için oluşturulması kaçınılmaz olan altyapılara ayrılacak. Bu nedenle bireysel tüketim için çok daha az kaynağın ayrılacağını ve tüketim ekonomisinden farklı bir ekonomik modele geçileceğini öngörüyor.

Sistem Yönetimi alanında Emeritus Profesörü olan Denis Meadows ise, 1972’den bu yana raporda herhangi bir güncelleme yapmayı reddederek çöküşün kaçınılmaz olduğunu ve ömrünün geri kalanında insanlığın bu çöküşten mümkün olan en az zararla kurtulabilmesi için araştırma yapacağını duyurdu. Sonuç olarak, kulak vermek zorunda olduğumuz bir alarm var ve bu çöküşten kurtulmak ya da onu en az zararla atlatmak şimdiden ne kadar önlem aldığımızla ilgili.

Şimdilik anlatacaklarım bunlar, gerisi ilerleyen yazılarda..

33-Ece-Elbeyi

 

 

Ece Elbeyi

[Kuşlar, Orman ve Ben] Leylek Melahat

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

8

Üç hafta gecikmeli olarak devam ediyorum. Zira hep hafta sonlarına denk gelen programlar içinde olmam gerekiyordu. Kaldığım yerden devam ediyorum. İsterseniz bir önceki yazıyı önden bir kere daha okuyun ;o) kuslar-orman-ve-ben-bir-an-var-andan-iceru/

LEYLEK MELAHAT

Merak edenler için birkaç bilgi; dünyada 60-70 in üzerinde sivrisinek türü var. Türkiye’de bunların yaklaşık 20-25 i yaşıyor (Yanlışsam düzeltin Bülent Alten). Bu türlerin bazıları tatlı temiz sularda, bazıları fosseptiklerde, bazıları organik maddece zengin sularda yaşıyor. Deniz suyu tuzluluğunda yaşayanı bile var. Sivrisineklerin taşıdığı ve bulaştırdığı pek çok hastalık var ama bunlar da türlere bağlı çoğu kez. Adaptasyon yeteneği bu kadar gelişmiş ve çok dar bir ekolojik nişte çeşitlenmiş bir canlı olduğu için de mücadele yönteminin oldukça karmaşık bir algoritması var. Çalıştığımız proje bu algoritmayı ortaya çıkarmayı hedefliyordu işte.

Bu anlamda sivrisinekçilerin kült olarak kabul ettiği çok inanılmaz bir çalışma vardır. Bu çalışmanın detayları da uzunca bir makalede ele alınır. Yıllar önce Bangok kentinde Dang Humması salgını baş gösterir. Dang Humması Aedes aegypti isimli bir sivrisinek türü tarafından yayılmaktadır. Gelin görün ki bu sivrisineğin kökünü ne yaptılarsa kurutamamışlardır. Bu sivrisinek türü yakından bakıldığında bir de yakışıklıdır ki öyle böyle değil. Bacaklar siyah – beyaz çizgili, sırtında lir biçiminde bir işaret var.

Aedes aegypti
Aedes aegypti

Efendim Bangkoklular en sonunda “ben bu meseleyi çözerim ama bana en az iki yıl süre vereceksiniz” diyen şimdi adını hatırlamadığım bir ekologdan yardım isterler. Adam şehrin dışındaki bataklığın yanında kurulu bir tapınağa yerleşir, orada yaşayan rahiplere kendi odalarındaki sivrisinekleri toplamalarını, tek tek boyamalarını, kaydetmelerini ve sonra da geri bırakmalarını ister (rahiplerin odaları binanın dışındaki tüm yönlere bakmaktadır). Dikkatinizi çekerim, bu işlemleri yaparken sivrisinekleri öldürmeyecekler! Tam ermelik, aydınlanmalık iş. Adam 3 sene kadar bu verileri toplar ve sonunda şunu şöyle yaparsanız bu iş çözülür gibi bir formül verir. Belediye bunu uygular ve sonunda Dang Humması tarihe karışır. Ekosistem bilgisinin işe yaradığını göstermek için ders diye okutulası, mükemmel bir örnek. Bugün, sivil toplumun kurguladığı pekçok eğitimde (permakültür, bütüncül yönetim, ekolojik yaşam vesaire), öğretilmeye çalışılan şey.

Sivrisineğe bak, nelere vesile oluyor böyle.

Nitekim benim de bu adama özenip, üçbinin üzerinde dişi sivrisineği, at kılından yapılma bir fırça ile tek tek boyamışlığım vardır.

Çok yüzeysel olarak anlattığım ve bıraksanız üzerine bir kitap yazabileceğim –ve yazılmış pek çok kitap da vardır zaten- bu döngü sayesinde milyonlarca yıldır yaşamayı başarmış, medeniyetleri çökertmiş, insanları yerinden etmiş bu canlıya gel de saygı duyma şimdi.

Nitekim araştırma boyunca kaldığımız Dalyan da bir zamanlar sıtma yüzünden terkedilmiş antik Kaunos kenti idi. İyi yere postu sermiştik yani. Ne ki araştırma alanımız dışındaydı Dalyan. Mandalina bahçeleri arasında kurulu olan Antik Otel’de kalıyor ve buranın dünya tatlısı ev sahipleri tarafından ağırlanıyorduk.

Kaunos Antik kenti
Kaunos Antik kenti

Neyse ben bu konuya fazla girmeyeyim, zira saatlerce konuşabilir, sayfalarca yazarım, hepiniz bayılırsınız.

Bir insanın ömrü içinde kaç dönüm noktası olursa, işte onlardan biri, benim çalışmanın içine düşmüş olmam. Artık kaderin bir cilvesi midir?, Şuurla alınan bir karar mıdır? Yoksa bu kararı bana kaderim mi verdirmiştir? Orası meçhul.

Şimdi gel de anlatma! Arazide yaralıyken bulup 3 yıldızlı, havuzlu konaklama yerimizin cillop gibi bakımlı bahçesinde bakıp iyileştirdiğimiz leyleğimiz Melahat’ı anlatma mesela. Ya da köyde sinek peşinde koşarken, buluşma noktasında durduğumuzda tanık olduğumuz, köydeki ineklerinin çiftleşme törenini anlatma mesela. Birden bütün ekip damızlık olarak başka bir köyden getirilen delikanlı boğanın köyün nazlı ineklerini döllerken bakakalmış olacağız ki, ineğin sahibi adam dönüp “bilet de keselim mi?” diye sormuştu.

Leylek Melahat
Leylek Melahat

Şimdi anlatmayayım mı mesela, köylerden birinde bir düğüne davet edildiğimizi, giderken gelinle damada takılmak üzere grupçak çeyrek cumhuriyet altını aldığımızı ve piyanist şantör abimizin bizi “sivrisinek savunma ekibi” diye takdim etmesini?

Ya da karetta karettaları araştırmak için gelen ve yazları İztuzu plajında yaşayan arkadaşlarımızla güzel kumsal muhabbetleri, o muazzam hayvanların yumurtlama ayinleri ilginizi geçmez miydi?

Anlatacak şey çok da hızlıca geçip, bir başka konuya atlayışımı, kuşlar alemine dalışımı anlatsam sanki daha iyi olur.

SERÜVEN BAŞLIYOR

Ben bir yandan bu projede çalışıp bir yandan da okula devam ederken, 1992 yılının 29 Ekim tatilinde Doğu Karadeniz’e giden bir gruba katıldım. Tanıdığım ve tanımadıklarımla galiba 20 kişi kadardık. Oldukça turistik bir geziydi diyebilirim. Ama gruptakilerden biri kuş gözlemcisi çıkmasın mı? Doğu Karadeniz de malum göç rotası üzerinde. Her yıl binlerce yırtıcı kuş bir kıtadan diğer kıtaya göç ederken Artiv – Borçka civarı bir bölgeden geçiyor. Gittiğimiz mevsim de tam göç zamanı. Zaten o bölgede Atmacacılık çok yaygın. Geçirdiğim 3 günün sonunda Ankara’ya coşkulu bir kuş gözlemcisi adayı olarak döndüm. Hayatımın en disiplinli dönemi sanırım kuş gözlemciliğinin erken dönemleridir.

Bir sene boyunca her hafta sonu saat 5’te kalkıp önce Beytepe Kampüsüne, oradan da Eymir ve Mogan Göllerine kuş saymaya gittim Uygar (Özesmi) ve Omca (Çobanoğlu) ile birlikte. İşin garip tarafı kuşlarla bu düzeyde ilgilenen insanların sayısı hiç de sandığım gibi, az değildi. Ankara Kuş Gözlem Topluluğu, ilk örgütlü kuş gözlem grubudur. Kuruluşu 90ların ilk yıllarına rastlar. İlgilendiği konuda bilimsel nitelikte çalışmalar yapan, sürekli birbirinden öğrenmeye odaklı şekilde sosyalleşen, doğanın korunmasını temel hedef alan bir hobi grubuydu özünde. Tüzel kişiliği yoktu zaten de olmasa daha iyiydi. Teleskop ve dürbünlerden oluşan ve ortak kullanımda olan ufak bir makine parkı bile vardı. Aralarında doğa fotoğrafçısı olan kişiler vardı. Bu kişiler sayesinde Anadolu Doğasının güzel bir arşivi oluştu.

39

Kuşçular doğa koruma konusunda bir ekolü temsil ederler. Hatta bu rolü bitkicilerle paylaşırlar. Bir başka ekol ormancılar ekolüdür, bir diğeri denizciler ekolüdür. Onlara da sıra gelecek, zira benim onlarla tanışmam sonralara denk geliyor.

Bugün doğa koruma, doğa eğitimi, doğa aktivizmi, doğa araştırmaları, ağ kurma, gönüllülük gibi kavramları sivil toplum çalışmalarına sokan kim varsa, çoğunluğu bu ekipler içinden çıkmıştır desem, yanlış olmaz. Şimdi tek tek isimlerini saymak abes olacak ama saymasam da olmayacak… Ne yapsak?

Devam edecek

40-Güneşin-Aydemir

 

 

Güneşin Aydemir

Elbistan’da toplu zehirlenme: Suyumuzu kararttılar

Geçtiğimiz hafta Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinde yaklaşık 32 bin insan baş dönmesi, yüksek ateş ve kusma şikâyetiyle hastanelere akın etti. Böylesine büyük bir zehirlenme vakasında ilk akla gelen fail şebeke suyu olduğu için, sorunun kaynağının saptanması için hastalardan ve sudan örnekler alınarak Ankara Halk Sağlığı Kurumu Başkanlığı’na gönderildi.

49

Tüm bunlar olurken Kahramanmaraş Su ve Kanalizasyon idaresi (KASKİ) ilkin kendilerinin sorumluluğu olmadığını açıklayan beyanlarda bulundu. Ancak KASKİ ilerleyen günlerde Ceyhan Nehri’nden içme suyu şebekesinin keson kuyularına norovirüs bulaştığını ve zehirlenmelerin nedeninin bu olduğunu açıkladı. Yağışların azalmasından dolayı debisi düşen Ceyhan’dan içme suyu şebekesinin keson kuyularına sızan sudan norovirüs insanları hasta etmişti. KASKİ bir sonraki anonsa kadar insanlara şebeke suyundan içmemeleri için çağrıda bulundu. Bu süreçte belediye evlere su dağıttı ve hastalananların daha sık görüldüğü mahallelerdeki içme suyu şebekesindeki sızmaları kapatarak yüksek klorla dezenfekte edileceğini belirtti.

Nedir bu Norovirüs?

 

Norovirüs doğrudan içme suyuyla alınabildiği gibi, ağız yoluyla, el yıkamadan yapılacak bir tokalaşmayla veya öpüşmeyle de geçebilir. Virüs insan vücuda girdikten 24-48 saat sonra şiddetli bulantı, kusma, ishal, kimi zaman baş ağrısı ve ateş gibi belirtiler ortaya çıkarır. Hastalık çoğu zaman özel bir tedavi gerektirmez. Sadece kaybedilen sıvı ve tuzun ağız yoluyla alınmasıyla bile 2-3 gün içinde hasta kendiliğinden iyileşebilir. Ancak küçük çocuklarda, yaşlılarda ve sağlık durumu iyi olmayanlarda (kalp, akciğer, şeker ve kronik böbrek hastalığı gibi) daha şiddetli etkide bulunup, hastanede yatmayı gerektirebilir. Maalesef bu hastalığa pek çok kez yakalanılabilir. Zira virüsün farklı tipleri vardır. Bunlardan birine yakalanınca hastada sadece o tipe karşı antikor oluşur. Yani diğer norovirüs tiplerine karşı bağışıklık kazanılmaz. Norovirüsle mücadelede hijyen şarttır ama suda norovirüs olduğu için Elbistan vakası gibi durumlarda insanlar çaresiz durumdadır.

Yetkililerden akıllara ziyan açıklamalar

Elbistan’da kıyamet koparken pek çok yetkili bir araya gelerek bir basın toplantısı düzenledi. Yapılan basın toplantısında konuşan Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Kurumu Başkanı İrfan Şencan şunları söylüyordu:

Sularda herhangi bir kimyasal sıkıntı yok… Ancak bir bakteriyel mikrobik bir kirlenme varmış. Dolayısıyla kirlenmenin noktasının da su kuyuları olduğu tespit edildi. Kirlenme su kuyularında olduğu için şehrin tamamı neredeyse etkilenmiş durumda ancak klorlaması daha iyi yürüyen deponun beslediği alanda daha az diğer taraflarda biraz fazla olmak üzere. Kirliliğin kaynağı net; su kuyuları“.

KAHRAMANMARAS'IN ELBISTAN ILCESI'NDE, ICME SUYU SEBEKESINE BAKTERI BULASMASINDAN DOLAYI HASTANELERE BASVURANLARIN SAYISI 10 BINE YAKLASTI. FOTO: KAHRAMANMARAS-DHA

İyi de bu kuyuların kontrolleri ve denetiminden kim sorumluydu? Herhalde biz değildik. Ayrıca Ceyhan Nehri’nin debisinin düşmesiyle birlikte şebeke suyu borularındaki çatlaklar ve kırıklardan etraftaki kirli suların şebekeye karışmış olması kuvvetle muhtemeldi. Alt yapımının bakım ve onarımı neden bir türlü yapılamıyordu? Su faturalarındaki ek vergiler ve maliyet unsurları için vatandaştan alınan onca para bunlara harcanmıyorsa, ne için kullanılıyordu?

Bu yetmezmiş gibi Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu Başkanı Alper Cihan’dan millet can derdindeyken bir sağlık sistemi güzellemesi dinledik. Cihan şöyle diyordu:

Elbistan’a toplamda 42 hekim ve 36 hemşire takviyesi yapıldı. İl dışından da çok sayıda serum ve diğer sağlık malzemesi transferi yapılmıştır. 3 gün içerisinde 32 bin hasta karşılamak, bu ülkenin ne kadar güçlü bir idari sistemi ve sağlık sistemine sahip olduğunu göstermektedir. Sevindirici olan şudur; bu 32 bin hastanın yüzde 80’i ayakta tedavi edilmiş, yüzde 20’si ise serim ve gözleme alınmış hastalardır. Çok şükür ki ağır hastamız yoktur

İnsanları hem hasta eden, hem de iyileştirdiği için övgü isteyen bir söylemle çıkış yapan Cihan’a şunu sormak lazım. Böylesine bir felakette bile sevindirici bir yan bulmak neyin kafasıdır? Bunun nedeni suçluluk psikolojisi olabilir mi?

Aynı basın toplantısında Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanı Fatih Mehmet Erkoç ise, sistemin dezenfekte edilerek vatandaşlara yeniden kaliteli su vereceklerini belirtirken şu sözleri söylüyordu:

Burayla ilgili de baştan bu yana yoğun bir teknik inceleme yapıyoruz. Zaten bu incelemeleri hem savcılık, hem de valilik yapmaktadır. Biz de Büyükşehir olarak aksayan yönler var mı, bununla ilgili kim varsa bunun üzerine sonuna kadar gideceğiz.

Erkoç’a “Topu başkasına atacağınıza, bu soruları önce kendinize sormanız gerekmez mi?” diye sormak gerek. Bu ülkede vatandaş dünyanın parasını suya harcadığı halde bırakın su içememeyi, neden can güvenliğine bile sahip değildir? Devletin en asli görevi vatandaşına temiz ve insan onuruna yakışır bir çevre sunmaksa bu olanların anlamı nedir? Bu devlet kimin devletidir?

Elbistan’da olanlar münferit bir vaka değil

51

Şebeke suyunun içilemez olması bir yana insanları zehirliyor olması gerçekten esef verici. Ve bu vakalar münferit değil. Duyduklarımız sadece büyük ölçekli felaketlere neden olduğu için medyaya yansıyanlar. Daha geçtiğimiz hafta Bodrum’da içme suyundaki bakteri nedeniyle ilçe genelinde yüzlerce tatilci zehirlenmişti. Yüzlerce kişi karın ağrısı ve kusma şikâyetiyle hastanelere koştu. Öyle ki hastanelerde yer kalmadı. Yapılan araştırmalar sonucu şebeke sularının temiz olmadığı ortaya çıktı. Şimdi Bodrumlular her sene benzer durumların yaşandığını belirterek isyan ediyor. Üstelik aynı salgın Kuşadası ve Marmaris gibi tatil yerlerinde de defalarca yaşandı.

Benzer bir facia İstanbul’un da başına gelecektir…

Gelelim İstanbul’a. İstanbul’da tarih boyunca su ve hıfzıssıhha hizmetlerini sağlamakla yükümlü olan yetkililer suyu şu veya bu şekilde evlere taşımaktan öteye gidemedi. Taşıdıkları bu su içilemez olduğu halde Türkiye’nin en pahalı sularından biri olma unvanını da korudu. Çeşitli zamanlarda ve semtlerde İstanbul’un şebeke suyunda defalarca kirlilik vakası yaşandı. Artan nüfusun İstanbul’un öz su varlıkları üzerindeki baskıları artırması, çevre illerin su varlıklarının İstanbul’a akıtılması sonucunu doğurdu. Kurak dönemlerde Sakarya Nehri’nden alınan suyu temizleyecek bir arıtma tesisinin bulunmaması nedeniyle bu nehrin kirli suları belirli oranda şebeke suyuna karıştırılıp, zehir seyreltilerek halka verildi. Sularımız koktu, sarardı ve bizi hasta etti. Bu zihniyetle devam edilirse Elbistan’da yaşanan facianın çok daha büyük ölçeklisini yaşamamız şans değil, an meselesidir.

Türkiye’de suyun kalitesi önemli bir mevzu değil…

50

Türkiye’de su kalitesi sorunu sadece toplu halde sudan zehirlenip hastanelere akın ettiğimizde gündeme gelip, birkaç gün sonra unutuluyor. Tabi bir de bizi yavaş yavaş zehirleyen, dolayısıyla sinsice devam eden kirlilik kaynakları da var. Tüm dünyada 1980’lerde yasaklanmaya başlanan asbest bile Türkiye’de altmışa yakın ilin su taşıma borularında var. İlçelerin sayısının ise 900 civarında olduğu tahmin ediliyor. Denizli, Bodrum, Kırşehir, Karlıova’da (Bingöl) ve daha onlarcasında asbestli su borularının değiştirilmesi için çalışmalar var. Bazen de Datça örneğinde de olduğu gibi trajikomik durumlar yaşanabiliyor. Bundan iki yıl önce asbestli su borularının değişmesini isteyen Datçalılar yetkililere yıllarca ses duyuramayınca “Datça asbesti hak etmiyor!” adı altında imza kampanyası başlatmıştı. On binlerce kişi imzalayınca İller Bankası Datça’da boruların değiştirilmesi için kredi verileceğini açıkladı. İnsanların en temel yaşam haklarından biri olan temiz suya erişmek için imza toplamak zorunda kalması dehşet verici.

Evdeki musluktan su içmek zorunda olan ekonomik durumu iyi olmayan kesim asbest, bakteriler, virüsler ve ağır metallerle zehirli suları mecburen içiyor. Yoksul zengin hepimiz çamaşırlarımızı bu sularla yıkıyor, kıyafetlerimizdeki bu zehirlerle temas ediyoruz. Hepimiz evimizin ve bedenimizin temizliğinde şebeke suyu kullanıyor. Sebzeyi, meyveyi, bulaşığı bu kirli suyla yıkadığımız için zehirli maddeleri aslında yiyoruz.

Ne yapılmalı?

Sadece birkaç on yıl önce sokak çeşmelerimizden akan suları ücretsiz içebilirken, evimizdeki musluktan akan suyla bardağımızı doldururken, artık damacana ve PET şişesiz bir hayat düşünemez olduk. Bizi susuz bırakmayacaklarını her fırsatta ifade eden ve 2071 yılına kadar yetecek suyumuzun olduğunu söyleyen Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş gibi yetkililer suyu sadece getiriyor ama içilebilecek kaliteye taşımıyor. Çünkü halka içme suyunu sağlama işi 1990’lı yıllardan bu yana ambalajlı su şirketlerine devredilmiş durumda. Suyu ticarileştirici ve özelleştirici bu yönetim anlayışı değişmediği sürece sorunlar katlanarak büyümeye devam edecek. Zira su ve hıfzıssıhha hizmetlerinin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesiyle birlikte masraftan kaçınmak için alt yapıda bakım ve onarıma ayrılması gereken bütçe kısıtlanıyor. Böylece kalitesiz ve kirli sulara artan fiyatları ödemeye devam ediyoruz.

Hâlbuki su ve hıfzıssıhha gibi temel bir insan haklarını yerine getirmek hem anayasayla, hem de uluslararası hukukla belirlenmiş bir yükümlülüktür. İstanbul’da ve pek çok büyükşehirde olduğu gibi içilemeyecek kalitede ve hatta hastalık yapıcı suları şebeke suyu olarak hanelere taşımak ve bunun karşılığında sürekli büyüyen su faturalarını insanlara dayatmak hizmet falan değildir. Bu olsa olsa bir kandırmacadır. Yapılması gereken en sade tanımıyla suya erişimde fiziksel ve ekonomik engellerin ortadan kaldırılması için altyapı bakım ve onarımları kamu kaynaklarınca yapılması, herkese temel ihtiyaçlarını (içme, yemek pişirme, duş alma vb.) sağlayacak miktarda ve kalitedeki suyun ücretsiz olarak sağlanmasıdır. Suyun ücretlendirilmesi sadece bu temel ihtiyaçları aşan kullanımlar için söz konusu olmalıdır.

34-Akgün-İlhan

 

 

Akgün İlhan

Niksar’da Cahit Külebi’nin anılarına yolculuk

Niksar’da Karşıbağ mahallesinde dut ağaçlarının tepesinde geçen çocukluğumu ararken kendiminkileri unutup, çocukluğu benim gibi Niksar’da geçmiş Cahit Külebi’nin anılarının izini sürerken buluyorum kendimi.

Cahit Külebi
Cahit Külebi

“ ….

Irmaklar gibi uzaklaşır
Bir türkü kadar uzak
Tekerler iki çizgi bırakır,
Hamutlar şak şak eder, dön geri bak. ‘

Bambaşka iki zamanda aynı sokaklarda ayak izlerimiz olan Niksar’da, Cahit Külebi’nin hep özlemle andığı bu şehirde, onun adımları ile dolaşmak için yakın dostu eski edebiyat öğretmeni Hami Karslı’dan yardım istiyorum. Cahit Külebi’yi ondan dinlemek istediğimi söylediğimde büyük bir nezaketle kabul ediyor. Çamiçi’nin yeşillikleri içindeki evinde buluşuyoruz. Hami Karslı: “ Sanatçı – sanatın hangi dalında boy gösterirse göstersin- kendini yurdunun hatta tüm dünyanın sorunlarından sorumlu tutar. Sanatını yaparken bu sorunları işler. “ derken Cahit Külebi’nin de sadece yöremizle ilgili şiirlerine yer verilmesini sindiremediğini onun anti emperyalist bir yurtsever olduğunu vurguluyor. “Cahit abi’nin çağdaş bir düşünceye sahip olduğu tartışma götürmeyecek kadar açıktır, çağdaş olmayan bir şair şu dizeleri yazabilir miydi ?” diyor Hami Karslı. 

Hami Karslı
Hami Karslı

Ve karmaşa bir kara bulut olmuş

Ne güneş açar, ne yağmur yağar,

Kurt sürüleri…öldüren öldürene

İnsanın değeri yok sinek kadar.

İnsanın değeri yok sinek kadar,

Yalan, kandırmaca, vurgun,

Halkımızın bir ucu savurmacada,

Bir ucuysa dibinde yoksulluğun.

…  .  .   .”

“ Amerikan emperyalizminin Türkiye’yi kıskaca aldığı dönemde Külebi “Amerika“şiirinde şunları söylüyor.”
AMERİKA

Önce Kristof Kolomb buldu Amerika’yı
Sonra biz.
Umutlar azaldı, günden güne, mutluluklar
Ve ekmeğimiz.
Bir çocuk ağlarsa dağ başında
Gözyaşında Amerika akar.
Vurdularsa birini, kanı şorladıysa
Bilin ki o kurşunlarda Amerika var.
Kişi kişiye köle tutulduysa, asıldıysa
Darağaçlarında Amerika var.
Ama biz yine de direneceğiz
Sonuncumuza kadar.”

Turgut Uyar, Cahit Külebi için, “Bütün ezilmişliğini de keyfini de duyurur Anadolu insanının”, der. Şiirinin toplumsal kökleri öylesine derindedir ki, O, Anadolu insanın nefesidir. Onun şiirlerinde insan ete kemiğe bürünür. Gerçek insanın, gerçek hikayesini anlatır. Şiirleri buram buram yaşam kokar.

Leylekli Köprü
Leylekli Köprü

Hami Karslı ile sohbetimizde onun Niksar’daki anılarından da bahsediyoruz. Ankara’da, İstanbul’da yaşadığı yıllarda da ne Niksar’la ne Niksar’lılarla bağını koparmış Cahit Külebi. Külebi’nin Niksar’ına dönebilmek için Niksar’daki en sevdiğim yer olan Arasta Çarşısında, bir Roma Köprüsü olan Leylekli Köprü’nün hemen yanındaki Adalı’nın Kahvesi’ne (eski adı Mahvel)  oturup bir kahve söylüyorum. Külebi’nin “ İçi Sevda Dolu Yolculuk “ kitabını açıp Külebi’nin Niksar’ına doğru yolculuğa çıkıyorum.

24

Niksar, o yıllarda “dört yüz evli, bin üç yüz kadar nüfuslu oldukça büyük bir kasaba”dır. Tokat’ın diğer ilçelerinden çok daha büyük. Bir Roma şehri olmasından mıdır, bir zamanlar başkentlik yapmış olmasından mı, yoksa Anadolu’daki ilk mederese’nin açıldığı yer olmasından mıdır bilinmez çevre kasabaların halkına göre daha kentli, daha gelişmiş bir kasabadır o zamanlar Niksar. Cahit Külebi’nin buradaki yıllarıyla alâkalı en önemli hatıraları; “gezici tiyatrolar”, “Niksar’da bir dahi Sait Hoca”, “Feryadi İsmail Hakkı Bey” “eski bir eşkıya olan Fadlılı Ali Çavuş” ile alakalıdır.

Cahit Külebi, gezici tiyatroların Niksar’a gelişini şöyle anlatır:

Hasan Bey’in tiyatrosunun birkaç kez geldiğini sanıyorum. Hasan Bey pehlivandı. Abla adlı kara kuru ve ne iş yaptığını bilmediğim bir kadın dikkatimi çekmişti. Kantocular ufak tefek zarif kızlardı. Özellikle bunlar içinde bir kez gelen Adalet, bütün Niksar’ı yakıp kavurdu. Eniştem de dâhil, bütün delikanlılar ondan dans dersi aldılar. Genellikle ertesi sabah Niksar’dan trupları ayrılacaksa, en son biri ‘Çayıra serdim postu’ yu söyler ve ‘Yarın Ünye’de buluşuruz inşallah’ diye bitirirdi. Bu sırada benim bile içime büyük bir boşluk, bir hüzün çökerdi. Adalet, tiyatrosuyla Ünye’ye gidince yıkım büyük oldu. Niksarlı delikanlılardan birkaçı da onun ardından gitti. Çarşamba’da göbeğinden vurdular diye haberler geldi.

Bu haber üzerine Cahit Külebi Niksarlı’ların çok üzüldüğünü belirtir. Fakat bu haberin doğru olmadığını şair, yıllar sonra 1938 yılında Almanya’da bir Alman arkadaşı ile bir gösteri izlemeye gittiğinde öğrenir. Bu gösteride Niksar’daki saf ve sade halinden çok farklı olsa da, bir zamanlar hepsinin hayallerini süsleyen Adalet ile tekrar karşılaşır.

29

Şairin çocukluk anılarından olan Sait Hoca ise, Niksar’da kendine göre buluşlar yapan, çok çalışkan bir kişidir. Cahit Külebi, Sait Hoca’yı da “Niksar’da Bir Dahi” başlığı altında anlatır.

Bizim Sait Hoca, altı dimkâne üstü keçe fabrikası olarak çalışan bir fabrika kurmuştu. İlgi duymadığım için çeltik bölümünü görmedim. İki oğlu vardı: Zeki, Hami. Yazları üçümüz kunduracı Yunus Usta’nın yanında çalışırdık. Kalfalık taslayıp her gün bir temiz dövdüğüm hocanın oğulları beni bir gün ilgi duyduğum keçe fabrikasına götürdüler. Keçe fabrikasının bulunduğu kat bir ayaktopu alanı kadar genişti. Başında kimse yoktu. Bütün aygıtlar kendi başlarına, Sait Hoca’nın izlencesine göre ileri geri gidiyor, böylece keçeyi dövüyordu. Sait Hoca öyle robotlar getirmişti ki, keçe olacak yapağıyı, aygıtın merdanesine bir bez içinde sarıyordu. Ondan sonrası işçisiz, Sait Hocasız, Tanrı’ya kalıyordu. Saptadığı gün gelip fabrikayı durduruyor, yeni keçeler sarıyordu.

Külebi’nin insanına sevgisi öylesine sahici ve doğal ki, bu onları anlatırken kullandığı dilde de zoraki olmayan ahenkle size ulaşıyor.

Kafamı kitaptan kaldırıp Ada’lının Kahvesi’nin balkonundan Külebi’nin ilkokulu okuduğu, eski Gaziahmet İlkokulu’nun meydanına doğru bakıyorum. Onun her gün okula doğru gidip gelirken geçtiği bu yollardan, ben yıllar sonra dedem Hacı Ali Boynudelik’in her pazartesi köylülerden aldığı koyun yoğurdunu almak için geçerdim. Zihnimde çocukluk anılarımız birbirine parmak uçlarıyla değer gibi karışırken görüyorum. Bir zamanlar ikimiz de ‘ Niksar’daki evimizde küçük bir kuş kadar hürdük.’

28-Şenay-Boynudelik

 

 

Şenay Boynudelik

Son dönemin Yeşil Kitapları

Siyasal Ekoloji

31

Radikal ekoloji çerçevesinde gerçekleşen çevreci hareketlerin belli bir yönelimini ortaya koymak son derece güç olsa da derin ekoloji, tinsel mistik ekoloji, toplumsal ekoloji, eko feminizm, eko sosyalizm gibi radikal ekoloji hareketleri mevcut üretim ve tüketim ilişkileri sürdükçe, insanın insana ve insanın doğaya tahakkümü devam ettikçe, modernitenin yarattığı değerler ve bakış açısı sorgulanmadıkça, değerler ve zihniyette dönüşüm olmadıkça ekolojik krizin aşılamayacağını ortaya koymaktadırlar.

Siyasal ekoloji isimli bu çalışmada çevreci hareketler ve radikal ekoloji düşüncesi bağlamında gelişen, çevre sorunlarına kendi dünya görüşü perspektifinden çözüm önerileri sunan siyasal ekolojiyi içeren konularından bazılarına teorik perspektifte yer verilmektedir. (Tanıtım Bülteninden)

Siyasal Ekoloji
Editörler: Fatih Kırışık, Özcan Sezer
Detay Yayıncılık
2015

 

Su Hakkı

32

“Maude Barlow, doğanın güçlerinden biridir. Su Hakkı, dünya su krizi ile ilgili olan ileri görüşlü üçlemesinin en ilham verici olanı. Dünya tam da çok yıkıcı etkileri olabilecek bir su krizinin eşiğindeyken, insanlığın acilen onun vizyonuna, bilgisine ve bu kitabında yer alan çözümlerine ihtiyacı var.” David R. Boyd, The Environmental Rights Revolution’ın yazarı.

“Maude Barlow öncelikle suyun bir insan hakkı olduğunu savunuyor ve herkesin bu hakka sahip olması için ülkeden ülkeye verdiği bu devasa mücadeleye bizleri de tanık ediyor. Sarsıcı, zorlayıcı, inanılmaz kapsamlı ve çok güzel düzenlenmiş. Maude’dan başkası bu dahice hareketi anlatamazdı.” Stephen Lewis, Race Against Time’ın yazarı.

“Biz suyuz, hücrelerimiz suyla doludur; besinleri o parçalar, gerekli maddeleri o taşır ve metabolizmanın çalışmasını sağlar. Maude Barlow, bu paha biçilmez sıvıya olan sağlıksız, haksız, tüketmeye yönelik ve adeta intihara teşebbüs olan tutumumuzla ilgili bir kez daha bizleri çok acil olarak uyarıyor.” David Suzuki; bilim insanı, çevreci ve yayıncı.

“Maude Barlow, yaşamın kaynağı olarak nitelendirdiği suyun katliamını nasıl engelleyebileceğimize dair, ilham verici ve oldukça pratik bir bakış açısını, el değmemiş ırmaklar kadar berrak bir şekilde ifade etmiş. O, uzun yıllardır bu amansız savaşın ön cephelerinde yer almaktadır ve onun bilgisi ve tecrübesi, suyun önderliğinde daha adil ve sürdürülebilir bir dünyaya kavuşma yolunda hepimize birer hediye niteliği taşıyor.” Naomi Klein, The Shock Doctrine’in yazarı.

“Su Hakkı; dünyanın azalan tatlısu kaynaklarına yönelik tehditleri anlatan açık ara en güncel yapıttır. Barlow’un ortaya koyduğu senaryo oldukça korkutucu… Neyse ki suyun işletmeler tarafından kontrol edilmesini önlemek için yapılması gerekenleri de anlatıyor. Son derece güçlü bir kitap.” David Schindler, Alberta Üniversitesi’nde Ekoloji Profesörü.

“Tutkulu, ansiklopedik, kahince ve umut dolu. Kimse bu gezegenin suyunu Maude Barlow’dan iyi bilemez. O da, Su Hakkı kitabından başka hiçbir yerde dünya su krizinden bu kadar haşin bir dille bahsetmedi.” Alanna Mitchell, Sea Sick: The global Ocean in Crisis’in yazarı.(Tanıtım Bülteninden)

Su Hakkı
Maude Barlow
Çeviren: Arife Köse
Yeni İnsan Yayınevi
2016

 

Zoopolis – Hayvan Haklarının Siyasal Kuramı

33

Hayvan hakları savunuculuğunun uzun bir geçmişi var. Modern dönemdeki ilk hayvan hakları cemiyetinin kuruluşundan bu yana akademik bağlamda, kamuoyu tartışmalarında ve siyasal alanda pek çok zafer kazanıldı. Ancak Sue Donaldson ve Will Kymlicka Zoopolis’te, olumlu tablonun bir de karanlık tarafı olduğunu, hareketin büyük oranda başarısızlığa uğradığını ileri sürüyor ve bu başarısızlığın, hayvan meselelerine ilişkin kamuoyu tartışmalarında kullanılan kusurlu terimlerin bir sonucu olduğunu savunuyorlar.

Donaldson ve Kymlicka’ya göre, hayvan haklarını doğru bir çerçeveye oturtmanın koşulu, bu konuda liberal, demokratik, temel adalet ve insan hakları ilkeleriyle doğrudan ilişkilendirilebilecek yeni bir perspektif geliştirmek. Zoopolis’in amacı da, siyasal topluluğun doğasını ve ona ilişkin vatandaşlık, adalet ve insan hakları fikirlerini kuramsallaştırırken, “hayvan sorunu”nu merkezine alan yeni bir çerçeve sunmak.
-Sue Donaldson, bağımsız araştırmacı ve yazar.-

Will Kymlicka, Kingston’daki Queen’s Üniversitesi’nde siyaset felsefesi alanında Kanada Araştırma Kürsüsü profesörü.
(Tanıtım Bülteninden)

Zoopolis – Hayvan Haklarının Siyasal Kuramı
Sue Donaldson, Will Kymlicka

 

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan