Ana Sayfa Blog Sayfa 3375

Barışın zaferi – Rıza Türmen

Rıza Türmen’in yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

24 Ağustos günü Havana’da, Kolombiya Hükümeti ile Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri (FARC) gerillaların baş müzakerecileri, 4 yıl süren görüşmelerden sonra anlaşmaya varıldığını açıkladı. FARC’ın müzakerecisi Marquez “Savaşların en büyüğünü kazandık. Kolombiya’ya barışı getirme savaşını. Silahlarla yapılan savaş sona ermiştir. Şimdi fikirlerle yapılan savaş başlamaktadır” dedi.

Taraflar haziran ayında bir ateşkes anlaşması imzalamışlardı.

Yaklaşık 50 yıldır süren ve 220 bin Kolombiyalı’nın yaşamını yitirdiği savaşın sona ermesi Kolombiya’da ve dünyada sevinç uyandırdı. Anlaşma gereğince, FARC gerillaları silahları bırakacak ve siyasal bir parti olarak sivil yaşama girecekler. Anlaşma 2 Ekim’de yapılacak bir referandumla kesinleşecek.

Anlaşmadan mutlu olmayanlar da var. Başını eski Cumhurbaşkanı Álvaro Uribe çektiği bir grup hükümetin fazla ödün verdiğini ileri sürerek anlaşmaya karşı çıkıyor. Özellikle FARC komutanlarının cezasız kalması, birçok Kolombiyalı için hazmedilmesi güç. Gerillalardan da memnun olmayanlar çok. Tüm yaşamları boyunca dağda, ormanda savaşmaya alışmış gerillalara sivil yaşama uyum sağlamak güç geliyor. “Silahsız bir hiçiz” diyor bir gerilla. Ancak kamuoyu araştırmaları anlaşmanın yüzde 60 bir halk desteğine sahip olduğunu gösteriyor.
Anlaşma 6 bölümden oluşuyor. Bir ‘Hakikatler Komisyonu’ kurulması ve suç işleyen gerillaların adalet önüne çıkarılması, gerillanın siyasal katılımı, silahsızlanma, uyuşturucu ticaretinin durdurulması, toprak reform ve anlaşmanın uygulanmasının denetlenmesi. Anlaşmaya göre, anlaşmanın imzalanmasından sonra 180 gün içinde FARC gerillaları Birleşmiş Milletler’in (BM) kurduğu kamplara gelerek silahlarını bırakacaklar. BM aynı zamanda anlaşmanın uygulanmasını denetleyecek.

İşlenen suçlarla ilgili özel mahkemeler kurulacak. Hafif suçlar için af çıkarılacak. İşkence, adam öldürme, tecvüz gibi ağır suçları işleyenler 20 yıla kadar hapis cezasına mahkûm olacak. Ancak suçlarını itiraf ederlerse cezaları indirilecek. Toplumsal projelerde çalışarak cezalarını çekebilecekler. FARC siyasal partiye dönüşecek. Buna bir geçiş olarak meclis de FARC temsilcilerine belirli bir sayıda yer ayrılacak. Bu temsilciler oy hakkı olmaksızın, barış anlaşmasının uygulanmasıyla ilgili konularda söz alabilecekler.

Kolombiya anlaşması ülkede büyük acılara yol açan bir savaşın nasıl sona erdirilebileceğini gösteren önemli bir model. Bu model tek değil. İrlanda’da, İspanya’da, Güney Afrika’da, Filipinler’de ve dünyanın başka yerlerinde iç çatışmaların nasıl sona erdirildiğini görme olanağı var. Bütün bu örneklerin ortak özelliği bir müzakere sürecinin başlatılması ve bu süreç sonunda bir barış antlaşmasının imzalanması. Buna karşılık, özellikle etnik sorunlardan kaynaklanan bir çatışmanın şiddete başvurarak çözümlendiğini gösteren bir örnek yok.

Başka ülkelerdeki örnekler, barış sürecinin birkaç aşamadan geçtikten sonra başarıya ulaştığını gösteriyor. Birinci aşama, hükümete karşı başkaldıran silahlı grupla bir temas noktası bulunması. İkinci aşama, silahlı grupla hükümet arasında kalıcı bir diyalog kanalı kurulması. Üçüncü aşama hükümet ve silahlı grubun müzakere masasına oturmaları. Bütün örneklerde, bir üçüncü tarafın anlaşmaya varılmasında yardımcı olduğunu görüyoruz. Bu bazen BM Genel Sekreteri, bazen bağımsız kişiler, bazen üçüncü bir devlet.

Kolombiya örneğinde, BM Genel Sekreteri’nin iki özel temsilcisi, ABD’li gazeteci James Le Moyne ve Norveçli siyasetçi Jan Egeland, FARC Lideri Manuel Marulanda ile görüşebilmek için aylarca beklemiş. Sonunda başkomutan yardımcısı Reyes’in aracılığıya görüşme yapılmış. İlk görüşme iki temsilcinin kafalarına silah dayandığı son derece güç koşullar altında gerçekleşiyor, ancak zamanla Marulanda’nın güvenini kazanıyorlar ve Marulanda BM’nin çözüm sürecinde rol oynamasını kabul ediyor.

Güney Afrika örneğinde, devlet başkanı Botha ile cezaevindeki Nelson Mandela arasında temasın sağlanmasında Dr. Barnard arabuluculuk yapıyor. Botha’nın sarayında birbirinden nefret eden bu iki devlet adamı gizlice buluşuyor ve çay içiyorlar.

ETA ile İspanyol hükümeti arasında temas kurulmasında ve müzakerelerin başlamasında Cenevre’deki Henry Dunant Merkezi ve onun başındaki Martin Griffiths önemli bir rol oynuyor.

İngiliz Hükümeti ile IRA arasında 1972’de gizli bir kanal kurulmuş. İlk temas Kuzey İrlanda sınırındaki bir evde gerçekleşiyor. Karşıt görüşler arasında bir yakınlaşma olmasa bile, İngilizler bu kanalı her zaman açık tutmaya özen gösteriyorlar. Çatışmanın sürdüğü 20 yıl boyunca bu kanal işliyor. Sonunda müzakereler, 1998’de ‘İyi Cuma’ anlaşması ile sonuçlanıyor: IRA’nın bağımsız bir uluslararası komisyonun gözetiminde silah bırakması da bu anlaşmanın bir parçası.

Bu örnekler akla şu soruları getiriyor: İç çatışmaların nasıl sona erebileceğini gösteren bunca örnek varken, biz neden bu örneklerden yararlanıp Türkiye’deki çatışmayı sona erdirmiyoruz? Sorunun şiddet yoluyla çözümlenemeyeceği bu kadar açıkken, neden hükümet ve PKK barışçı çözüm için bir irade ortaya koyamıyorlar? Uzlaşı kültürümüzün zayıf olması, sorunlarımızı şiddete başvurarak çözme alışkanlığımızın egemen olmasından mı? Yoksa, Türkiye’de insan yaşamı başka ülkelerden daha mı az değerli? Yoksa çatışma durumunun sürmesinden, insanların yaşamlarını yitirmelerinden taraflar siyasi kazanç mı sağlamak istiyorlar?

Başka bir soru şu: Bu savaşın bir galibinin olmayacağını, sorunun ancak barışçı yollardan çözülebileceğini taraflar da biliyor. Er ya da geç müzakere masasına oturmaktan başka bir çözüm yolu olmadığına göre, neden bir an önce bu yola girip çok sayıda genç insanın yaşamını yitirmesi önlenmiyor?

“Teröristle müzakere edilmez” argümanı geçerli değil. Çünkü daha önce müzakere yapıldı. Her devlet kendi “teröristi” ile müzakere ediyor. Abraham Lincoln, güneydeki isyancılara ilişkin övücü sözler söylediği için kedisine yöneltilen eleştirilere şöyle yanıt verir: “Niçin böyle diyorsunuz? Düşmanlarımı dosta dönüştürdüğüm zaman onları ortadan kaldırmış olmuyor muyum?”

“Çatışmada üstünlük sağlayayım. Ondan sonra müzakere masasına otururum” düşüncesi de doğru değil. Süre geçtikçe, acılar çoğaldıkça müzakere ortamından da uzaklaşılıyor. Tarafların birbirlerine olan güvenleri büsbütün azalıyor. Nefret duyguları artıyor.

Türkiye’nin her şeyden önce yönetimde, toplumda, basında savaşı değil barışı düşünen zihinlere gereksinimi var. Ondan sonra bir güven ortamı yaratacak adımlara. Her fırsatta milli iradeye sarılan bir iktidarın, 6 milyon oy almış, meclisteki üçüncü parti olan HDP’yi görmezlikten gelmesi hem kendisiyle çelişiyor, hem bir güven ortamı yaratılmasına yardımcı olmuyor.

En büyük zafer savaşta kazanılan değil, savaşa karşı kazanılan zaferdir. Barıştır.

Rıza Türmen – www.t24.com.trrıza türmen

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, taklit ve tağşiş yapan 355 ürünü açıkladı

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, taklit ve tağşiş yapan toplam 229 firmayı internet sitesinden açıkladı.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca, taklit veya tağşiş yapıldığı kesinleşen, aralarında et, süt ürünleri, bal, zeytinyağı ve alkollü içeceğin bulunduğu veya ilaç etken maddesinin ilave edildiği 355 parti ürün kamuoyu ile paylaşıldı.

26

Taklit ve tağşiş yaptığı belirlenen işletmeler ve ürünlerinin parti numaraları, Bakanlığın internet sitesinde açıklandı.

Buna göre, Bakanlık, bu yılın ağustos ayı itibarıyla 558 bin 492 gıda denetimi gerçekleştirdi. Bu denetimlerde 8 bin 551 adet idari para cezası uygulandı, 69 firma hakkında cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunuldu.

Ayrıca taklit, tağşiş yapıldığı veya ilaç etken maddesi ilave edildiği tespit edilen, aralarında et, süt ürünleri, bal, zeytinyağı ve alkollü içeceğin bulunduğu toplam 229 firmaya ait 355 parti ürün Bakanlığın internet sitesinde duyuruldu.

İlk kamuoyu duyurusunun yapıldığı 2012 yılından bu yana 586 firmaya ait bin 173 parti ürün tüketicinin bilgisine arz edildi.

Listeye bakanlığın wwb adresinden ulaşılıyor

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının internet sitesinde yer alan duyuruya göre, yapılan kontroller sonucunda süt ve süt ürünlerinde taklit ve tağşiş yaptığı kesinleşen aralarında yoğurt, peynir, tereyağı, kaymak, olmak üzere 86 parti ürüne ait bilgileri kamuoyu ile paylaştı. Süt ürünlerinde bitkisel yağ, jelatin, nişasta tespit edildi.

Et ve et ürünlerinde de laboratuvar tahlilleri sonucunda taklit ve tağşiş yaptığı kesinleşen aralarında sucuk, pide harcı, köfte, çiğ kırmızı et, salam, sosis, jambon, rosto, döner, kavurma, kebap çeşitleri, kanatlı eti ürünlerinin bulunduğu 111 parti ürüne ait bilgiler duyuruldu. Lahmacunda at eti, köftede sakatat, sucukta da baş eti ve soya tespit edildiği aktarıldı.

Duyuruda takviye edici gıdalar ve benzer ürünlerde de kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye düşürecek şekilde bozulmuş, değiştirilmiş 25 ürüne ait bilgiler yer aldı. Örnek olarak, ballı bitkisel macun ve bitkisel gıda takviyelerinin içerisinde sıklıkla ilaç etkin maddesi “sildenafil”e rastlandığı bildirildi.

Bitkisel yağlarda da taklit ve tağşiş yapılan 94 parti ürüne ait bilgiler paylaşıldı. Bunların arasında zeytinyağı ve ayçiçek yağının bulunduğu görüldü.

Balda da taklit ve tağşişle üretilen 13 parti ürün açıklamada dikkati çekti.

Alkolsüz içeceklerde 8, kahvede 2, çikolatada 4, enerji içeceğinde 3, şekerli mamullerde 2, alkollü içkilerde 6, baharatta da 1 parti ürününe ait bilgiler kamuoyuna duyuruldu.

Taklit, tağşiş yapıldığı veya ilaç etken maddesi bulunduğu tespit edilen ürün, firma ve markaların bulunduğu listeye “www.tarim.gov.tr” adresinden ulaşılıyor.

 

(Dünya)

Efemçukuru’nda ‘Yalnız Efe’ ve EGEÇEP’lilerden hukuk zaferi kutlaması

“İzmir’in damı” denilen kente 20 kilometre uzaklıktaki Efemçukuru Köyünde bağlarını altın madenine satmamakta direnen tek köylü “Yalnız Efe” lakaplı Ahmet Karaçam‘ın kazandığı hukuk zaferi 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda el konulmak istenen bağlarda kutlandı.

21

Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) tarafından gerçekleştirilen kutlama etkinliği Karaçam’ın madenin tam karşısında bulunan ve Bakanlar Kurulu Acele Kamulaştırma kararı ile el konulmak istenen bağında gerçekleştirildi. Altın madeni tesis ve galerilerine 100-150 metre uzaklıktaki bağ, bu tür tesisler için yasal zorunluluk olan sağlık koruma bandı içinde kaldığından maden açısından son derece önemliydi. Kutlama etkinliğinin yapıldığı alanla maden tesisleri ve giriş galerisi arasındaki yakınlık madenin neden ısrarla bu bağları istediğini de gösteriyordu.

EGEÇEP Hukuk Komisyonu üyesi ve Karaçam’ın avukatı Arif Ali Cangı, bu yakınlığa dikkat çekerek Karaçam’ın direnişini aşamayan madenci şirketin projede değişiklik yapmak zorunda kaldığını ve sağlık koruma bandını geriye çektiğini söyledi. Tabii bu hukuk dışı duruma yetkililer de göz yummuşlar. Karaçam’ın direnişinin çok önemli olduğunu, ülkedeki acele kamulaştırma kararları ile ilgili hukuki literatüre girdiğini söyleyen Cangı, “tek kişinin direnişinin başarıyı getirebileceğine en iyi örnektir Ahmet Karaçam. Kendisinin avukatı olmaktan onur duyuyorum” dedi. Cangı, 8 yıl süren dava nedeniyle Karaçam’ın önemli mağduriyetler yaşadığını, bağını işleyememesi yüzünden mesleğini değiştirerek keçi çobanlığına başlamak zorunda kaldığını dile getirdi.

“Yalnız Efe” Ahmet Karaçam ise 15 yaşından bu yana ekip diktiği bağına acele kamulaştırma kararının ardından yıllarca “benim” diyemediğini anlattı. Karaçam, keçi çobanlığı nedeniyle bağına Mayıs ayından bu yana gidemediğini, oğlunun bağla ilgilendiğini söyledi. Karaçam, madenin bağına giden yolunu kapattığı için yıllardır bağın gübrelemesini çuvalları sırtında taşıyarak yapmak zorunda kaldığını dile getirdi.

Bağda gerçekleştirilen kutlamada hazırlanan basın metinin okuyan EGEÇEP Eş Dönem sözcüsü Sevda  Budak Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (DİDDK) Acele kamulaştırma kararının iptalini onaylamasının önemli bir kazanım olduğunu belirterek, Bu kararın 5 yıldır faaliyetini sürdüren altın madeninin çalışmasını durdurmayacağını ancak İzmir’in suları kirletmeye devam eden madenin bu hukuksuzluğuna dikkat çekeceğini söyledi. Budak, kararla siyasi iktidarın acımasız mülksüzleştirme uygulamalarına karşı hukuki yoldan bir umut kapısı aralandığını da kaydetti.

 

(Evrensel)

Yeşil Artvin Derneği’nden Trabzon Valisi Yavuz’a büyük tepki

Artvin’de Cerattepe’deki madencilik faaliyetlerine karşı mücadele yürüten Yeşil Artvin Derneği, Trabzon Valisi Yücel Yavuz’un bir toplantı sırasında kullandığı, ‘bakır üretiminin artırılmasının önündeki tüm engellerin kafasını koparacağız’ şekindeki sözlerine basın açıklaması ile tepki gösterdi.

19

Yeşil Artvin Derneği’nde bazı sivil toplum ve siyasi parti temsilcilerinin katılımı ile açıklama yapan Dernek Başkanı Nur Neşe Karahan, derneğin Almanya ile bağlantılı olduğu yönünde asılsız haberlere yer verildiğini de belirterek, gerçek dışı iddialarla ilgili yasal yollara başvuracaklarını söyledi. Trabzon’da, Yurt Madenciliğini Geliştirme Vakfı ve KTÜ Maden Derneği tarafından, ‘Artvin’de Madencilik’ konulu panel düzenlendiğini hatırlatan Karahan, Artvin’de madenciliğin inceleneceği bir toplantının Trabzon’da yapılmasını ‘akıl almaz’ olarak değerlendirdi ve şunları söyledi:

“Toplantıyı düzenleyen vakfın ve konuşmacıların kimlikleri bilinmektedir. Ülke madenlerinin her durumda çıkarılarak, bir takım uluslar ötesi maden şirketlerine peşkeş çekilmesinin kamuoyu desteğini oluşturan bir yapı olan bu vakıf, ulusal madencilikten uzak, ülke kaynaklarının kullanılmasıyla bu ülkenin bağımsızlığını yok eden, bir sömürge yasası olan Maden Kanunu ile uyum içinde bir madenciliği savunmaktadır. Yapılan konuşmalar onlarca yıldır bilinen yalanlardan ibarettir. Öyle ki konuşmacılar Cerattepe’de kapalı galeri ile bakır çıkarılacağını, bunun zarar vermeyeceğini, bunun bir altın işletmesi olmadığı yalanını, üstelik açık işletme altın başvurusu da yapılmış olmasına rağmen söyleyebilmektedirler. Cerattepe projesi ile ilgili eleştiriler başka bir açıklama konusu olduğundan ayrıntıya girilmeyecektir.”

Trabzon Valisine tepki

Basın açıklamasını Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan okudu
Basın açıklamasını Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan okudu

Toplantıda Trabzon Valisi Yavuz Yücel’in, ‘bakır üretiminin artırılmasının önündeki tüm engellerin kafasını koparacağız’ yönünde ifade kullandığını öne süren Karahan, “Bu söz Artvin kamuoyunda infiale sebep olmuştur. İsmi geçen vali haddini aşarak Artvin halkının 25 yıllık mücadelesini terörize etmeye çalışmış, kin ve nefret tohumları saçmış, halkı birbirine düşman edecek çatışma ortamları yaratılmasını özendirmiştir. Bir ilde yaşayan 25 bin kişinin 25 yıldır hukuktan ayrılmadan yaptıkları mücadeleyi yok sayarak hukukun dışında, dehşet duygusu yaratan, ‘kafa koparmaktan’ bahsedebilmiştir. Bu vali bütün nezaket kurallarını da ihlal ederek, Artvin’de bir vali varken, Artvin ile ilgili bir kararı kendisi almış ve açıklamıştır. Sayın vali açıkça suç işlemiştir. Toplumsal barışa ve huzura büyük özlem duyduğumuz bu günlerde bir vali toplumu daha geren, çatışma ortamı yaratan ve önünü açan bir nefret söylemi ile devlet adamlığı ile ilişkisi olmayan bir tavır sergilemiştir. Kimlere ve neye yaranmaya çalıştığı, ne tür ikballer beklediği bilinmeyen bu valiye şunu söylemek isteriz; görev alanı sınırlarını ve haddinizi aşan söylemleriniz 25 yıldır bir yaşam ve doğa mücadelesi veren bu halkı asla korkutmaz. Buradayız, bekliyoruz. Bir şey öğrenmek isterseniz, gerçek ulusal madenciliğin nasıl yapılması gerektiğini, Artvin’de niye karşı çıktığımızı bilmek isterseniz bunu da anlatırız. Ancak külhanbeyi tehditlerinizi gidin başkasına anlatın” dedi.

18

Hukuk ve adaletin çok tartışılır olduğu bir ortamda Rize İdare Mahkemesi’nde 19 Eylül tarihinde Cerattepe davasının görüleceğini hatırlatan Karahan, tüm çevre dostlarını duruşmaya davet ederek basın açıklamasını sonlandırdı.

Bu arada Şendoğan Yazıcı adlı Artvinli bir kişi de, Trabzon Valisi Yücel Yavuz hakkında kullandığı iddia edilen sözlerle ilgili olarak Artvin Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

 

(ViraTrabzon.com)

Fas, iklim değişikliğinin yol açtığı toplu arı ölümlerine karşı mücadele ediyor

Dünya çapında çok sayıda arı kolonisi yok oluyor. Nedeni ise haşere ilaçları ve iklim değişimi. Bundan en çok etkilenen ülkelerin başında da Fas geliyor. Faslı arıcılar endüstriyel üretime karşı harekete geçti.

15

Bal ürünleri ile dünya genelinde başı çeken Fas’ta devlet bal üretimine büyük yatırım yapıyor, böylece üretimin artırılması hedefleniyor. Ancak dünya çapında çok sayıda arı kolonisi yok oluyor. Fas’ta da arıların durumu iyi değil. Bunun başlıca sebepleri de haşere ilaçları ve iklim değişimi. Fas’ta arı ölümlerinin önlenmesi ve balın endüstriyel üretimi ile mücadeleye yönelik olarak devletten bağımsız ilk arıcılık derneği kuruldu.

Faslı arıcılar harekete geçti

Fas Tarım Bakanlığı verilerine göre ülkedeki arı endüstrisinde toplam 36 bin kişi çalışıyor. Devlet 130 milyon euronun üzerinde yatırım yaparak bal üretimini artırmak istiyor. Faslı arı üreticilerinin böyle bir karara aslında sevinmesi gerekirken, durum hiç de öyle değil. Devletin kaliteye değil, kitlesel üretime önem verdiği eleştirisi yöneltiliyor. Zira tüm dünyada olduğu gibi Fas’ta da arı kolonileri yok olmakla karşı karşıya.

Özel arı yetiştiricisi Abdülrehani Nakhas şunları anlatıyor: “Mart ayının tam 21’iydi. Arı kovanlarımı kontrol ediyordum. O tarihte kovanların hepsi arı ile doluydu. Bir ay sonra kontrol ettiğimde kovanlarımın yarısı boştu. Bu yıl arılarımın yüzde 50’si telef oldu ve durum gittikçe kötüleşiyor.”

İklim değişikliği, kuraklık ve haşere ilaçları

16

Peki arı ölümlerinin sebebi ne? Birinci sebep kuraklık. İklim değişikliği arıların aç kalmasına neden oluyor. Bu durumdan ötürü Abdülrehani Nakhas’ın büyük ay çiçeği tarlası neredeyse tamamen kurumuş, böylece arılar için ekstra beslenme imkanı da ortadan kalkmış.

Arıcıların görüşüne göre bir başka sorun da haşere ilaçları. Bitkiye sıkılan haşere ilacı yoluyla vücuduna zehir giren arı, kovanına döndüğünde bu zehiri de beraberinde götürüyor ve zehir tüm arı kolonisine dağılmış oluyor. x

Abdülrehani Nakhas diğer arı yetiştiricileri ile birlikte Fas’ta “Aman” adı altında ilk ekolojjik Arıcılar Derneği’ni kurmuş. Sadece tarımda kullanılan haşere ilaçlarına karşı mücadele etmek değil, bal üretimini de doğa şartlarına sadık kalarak yapmak istiyorlar.

“İnsan için meyve baldan daha önemli”

Onlara bu konuda Bernard Nicollet adında, uzun zamandır arıcılıkla uğraşan bir Fransız destek oluyor. Nicollet’e göre arı ölümleri nedeniyle arı yetiştiricilerine yeni bir görev düşüyor: Gıda kaynaklarını güvence altına almak.

Bernard Nicollet, “Arıların azalması demek, bitkilerin daha az tozlanması, yani döllenmesi demek. Bu ise insanların en önemli gıda kaynağı olan meyvelerin azalması anlamına geliyor. Meyve ihtiyacının karşılanması baldan daha önemli. Bu nedenle bal endüstrisine yatırım yapmak sorunu çözmeyecektir” diye konuşuyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Dilbilimci Necmiye Alpay tutuklandı

necmiye-alpayÖzgür Gündem gazetesi hakkında yürütülen soruşturma çerçevesinde savcılığa ifade vermeye giden dilbilimci Necmiye Alpay tutuklandı.

Gazetenin yayın kurulunda yer alan Alpay’ın ifadesinde ‘görevin tamamen sembolik olduğunu ve danışma kurulu üyelerinin gazetenin yayın politikasını belirleme yetkisi bulunmadığını’ söylediği bildirildi.

Dicle Haber Ajansı’nın (DİHA) haberine göre, İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği’nin kapatma kararından sonra hakkında gözaltı kararı bulunan Alpay, bugün gittiği İstanbul Adliyesi’nde savcılıkta ifade verdikten sonra tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edildi, ardından çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklandı.

Özgür Gündem soruşturması kapsamında gazetenin genel yayın yönetmeni Zana Kaya, yazı işleri müdürü İnan Kızılkaya ve yayın danışma kurulu üyesi Aslı Erdoğan tutuklanmış, eski eş genel yayın yönetmeni Eren Keskin “adli kontrol şartı” ile serbest bırakılmıştı.

(BBC)

Başörtülü polis, başörtülü yargıç meselesi – Levent Gültekin

Levent Gültekin’in yazısı diken.com.tr sitesinden alındı

Esasında başörtülü polis meselesine girmeyi hiç düşünmüyordum.

Çünkü şöyle diyordum: Yargısı, polisi, askeri, medyası, sivil toplumu darmadağın olmuş, huzurunu kaybetmiş, akılsız bir iktidarın elinde oyuncak olmuş bir ülkede polis başörtülü olsa ne olur, olmasa ne olur.

Ülke insanlığını kaybetmiş. Adalet mekanizması çökmüş. Her gün onlarca insan ölüyor, bu ölümler karşısında vicdanlar körelmiş. Hal böyleyken polisin başındaki örtüyü mü konuşacağız?

Adil, dürüst, vicdanlı liyakat sahibi, işinin sorumluluğunu bilen insanlar olamadıktan sonra başörtülü olsa ne olur, başı açık olsa ne olur?

Zihnimden bunlar geçiyordu.

Fakat başörtülü polis meselesi etrafında çıkan tartışmalar benim de içimde bir duygunun kabarmasına neden oldu.

Hayatım boyunca insanlara uygulanan ayrımcılığın kalkması için uğraştım.

Özellikle de başörtülülere geçmişte uygulanan ayrımcılık hem canımı yaktı hem de hayatımı etkiledi.

Çünkü ilk elden etkilenenlerdendim.

Bu tür yasakların kalkması sadece bir ayrımcılığın son bulması meselesi değil. Demokrasinin, özgürlüğün, insan olmanın ve nihayetinde insan gibi eşit, özgür  bir hayat sürmemizin de olmazsa olmazlarından.

Yani kimsenin inancına, kıyafetine, ibadetine, giyimine karışılmadığı, herkesin özgürce kendini ifade edebildiği bir ülke olmamızın da vazgeçilmez şartlarından.

Zaten böyle konuların konuşulması bile ayıp. Bu sorunları halledip işimize bakmamız gerekiyordu.

Fakat yıllardır mücadelesini verdiğim halde geldiğimiz noktada “Bak işte serbest oldu” deyip mutlu olmam gerekiyorken tam tersine endişelendim, rahatsız oldum.

Polisin başörtülü olabileceğini de savunan İslamcıların Batı’dan örnekler verdiklerini, o ülkelerden fotoğraflar paylaştıklarını görünce rahatsızlığım daha da arttı.

İdeolojik olarak kendi gibi düşünenden başka kimseye tahammülü olmayanların başörtüsü serbestliğinden duydukları rahatsızlığı bir tarafa bırakıyorum.

Rahatsızlık yaratan başka nedenler var.

Nedir onlar?

Birincisi: Geçmişte başörtülülere bir ayrımcılık yapılıyordu. Mağdurdular.

Bu nedenle başörtüsünün temiz bir imajı vardı. Temiz bir mücadelesi vardı.

Fakat, AK Parti iktidarı hem bu mücadeleyi istismar etti hem de başörtüsüne büyük bir leke sürdü.

AK Parti’nin, dini siyasetin malzemesi yapan politikaları…

Dini sembolleri kendi siyasi çıkarı için hoyratça kullanması…

İnancı, bütün yanlışlarını örten bir örtü yapması…

Tüm bunlardan dolayı başörtüsü atık bir inancın değil; baskının, adam kayırmanın, ‘bizden’ olana geçilen iltimasın, kabalığın, zorbalığın, zevksizliğin, ayrımcılığın, yolsuzluğa göz yummanın sembolü haline geldi.

Başörtüsü bir inancın sembolü olmalıydı. Bir iktidarın sembolü değil.

Bütün başörtülüleri tenzih ediyorum ama ne yazık ki AK Parti’nin kötülüklerini hatırlatan bir sembole dönüştü.

İnsanlar esasında başörtüsünden daha çok bu zorbalığın ele geçirdiği güçle her tarafta görünür olmasına tepki gösteriyorlar.

İkinci nedeni: İslamcılar başörtülü polis düzenlemesini savunmak için Batı ülkelerindeki başörtülü polis fotoğrafları paylaşıyorlar.

Yani bize “Demokrasilerde, özgür ülkelerde böyle” demek istiyorlar.

Evet haklılar demokrasilerde, özgürlükleri sağlamış ülkelerde kimsenin giyimine, kuşamına, inancına, ibadetine, yaşam tercihine, ne yediğine, ne içtiğine, kaç çocuk yaptığına karışılmaz.

Peki Türkiye öyle bir ülke mi? Türkiye’de böyle bir demokrasi olduğu için mi başörtüsü serbest oldu? Türkiye’de herkes özgür olduğu, istediği gibi yaşadığı için mi başörtüsüne yapılan ayrımcılık kalktı?

Nerede o demokrasi? Nerede o özgürlük? Demokrasi niye sadece başörtülüler, için işliyor?

Geçmişte sadece başörtülülere değil bir çok farklı kesime de benzer ayrımcılık yapılıyordu. Hâlâ da yapılıyor.

Bu düzenlemenin temelinde özgürlük yatıyorsa, demokratik haklar yatıyorsa, niye bundan başka kesimler faydalanamıyor?

‘Bal tutan parmağını yalar’ hesabıyla kendinizden başka kimseye tek bir hak tanımıyorsunuz.

Mesela hayatları cehenneme dönen Kürtler niye faydalanamıyor bu demokrasiden?

Her gün onlarca insanımız ölüyor. Buna rağmen niye demokrasi var deyip bu hakları teslim etmiyorsunuz.

Alevilere neden işlemiyor? Özgürlüklerden bu insanlar niye hakkına düşeni alamıyorlar?

Batı’yı örnek veriyorsunuz. Batı’da demokrasi sadece bir kesime mi uygulanıyor?

Gücü eline geçiren iktidar taraftarlarına devlet eliyle sağlanan serbestliğe, kolaylığa özgürlük değil faşizm diyorlar. Bunu bilmiyor musunuz?

İnsanlar esasında faşizmi çağrıştıran bu iltimasa dayalı politikalara tepki duyuyorlar başörtüsüne değil.

Kendinden olana iltimas geçilmesine, ondan başka kimsenin hakkının, hukukun taleplerinin dert edilmemesine itiraz ediyorlar.

Yargıyı kendinden olana teslim etmişsin. Polisi kendinden olana teslim etmişsin. Her tarafta korkunç bir adam kayırma var. Üstelik bu rezaleti görünmez kılmak için özgürlüklerin arkasına saklanıyorsun.

Her konuşmanda, her sözünde, her politikanda bir yaşam tarzı dayatması var.

Tepkinin esasında başörtüsüne değil bu ayrımcılığa, bu dayatmaya olduğunu bildiğin halde bu tepkiyi dine, dindarlığa tepki olarak göstermeye çalışıyorsun. Ayıp değil mi?

Gerçek bir demokraside başörtülüleri dışlamak ne kadar sorunluysa gücü eline geçiren iktidarın sadece kendi taraftarlarına hak tanıması da o kadar sorunlu.

Böyle politikalar toplumu daha da kutuplaştırır.

İktidarın koruyup kolladığı kesimlerle diğer kesimleri daha da ayrıştırır.

Peki ne yapsın başörtülüler? Diğerlerine hak verilmiyor diye kendilerine tanınan bu hakları kullanmasınlar mı? Onların ne suçu var?

Eminim ki böyle düşünenler var.

Hiçbir şey yapamıyorlarsa bari diğerlerine yapılan haksızlıklara itiraz etsinler. “Niye sadece bize veriyorsunuz bu hakları, niye diğerlerine de vermiyorsunuz” diyerek seslerini yükseltsinler. Haysiyetli bir tavır göstersinler. İnsan onuruna yakışan bir söz söylesinler. Kendilerine öz evlat muamelesi çekilmesine itiraz etsinler. Bal tutan parmağını yalar çirkefliğine teslim olmasınlar.

Yazımın sonunda ideolojik fanatizmden kurtulamayıp büyük bir sığlıkla bu tür adımlara karşı duran muhalif kesime de bir çift sözüm var…

Ne zaman benzer bir adım atılsa meseleye hep aynı sığlıkla, akılsızlıkla yaklaşıyorsunuz. Halbuki şöyle bir yaklaşım içinde olmanız gerekiyor:

“Niye demokrasi herkes için yok? Niye sadece kendinizden olanı kayırıyorsunuz? Niye bir kesime iltimas geçiyorsunuz? Böyle yaparak toplumu bir birine daha da düşman ediyorsunuz. Bu nedenle eğer demokrasi ve özgürlük olacaksa herkese olmalı.”

Fakat ne yazık ki böyle bir yaklaşım içinde olamıyorsunuz.

Ne zaman gerçek demokrat olacaksınız?

Ne zaman meselelere ideolojik fanatizmle değil, akılla, mantıkla demokrasi ve özgürlükler çerçevesinde yaklaşacaksınız?

Ne zaman?

Bunca yaşananlara rağmen hiç mi akıllanmayacaksınız?
Levent Gültekin – Dikenlevent gültekin

Efkan Ala istifa etti

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Yıldırım’ın görüşmesinden sonra flaş kararlar açıklandı. Görüşme sonrasında Başbakan Yıldırım yaptığı açıklamada İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın görevini bıraktığını açıkladı.

52

Ala’nın yerine Süleyman Soylu atandı. Süleyman Soylu’dan boşalan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı görevine de Mehmet Müezzinoğlu getirildi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan saat 19.30’da Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Başbakan Binali Yıldırım’ı kabul etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım arasındaki görüşme resmi programda bulunmuyordu…

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Yıldırım arasındaki görüşme saat 20:00 sularında sona erdi.

 

(Birgün)

Kürt siyasi hareketi, Öcalan’la görüşülene kadar açlık grevi kararı aldı

Kürt siyasi hareketinin bileşenleri, 500 günden uzun süredir görüşülemeyen Abdullah Öcalan’la görüşme sağlanana kadar süresiz ve dönüşümsüz açlık grevi kararı aldı.

HDP, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ile Özgür Kadın Kongresi (KJA) adına bir açıklama yapan Hatip Dicle, açlık grevi eyleminin 5 Eylül’de 50 kişiyle başlayacağını söyledi.

51

BBC Türkçe’den Hatice Kamer’in haberine göre Ortak basın açıklamasında konuşan Demokratik Toplum Kongresi Eş Başkanı Hatip Dicle, Öcalan’ın avukatları, aile üyeleri veya siyasi bir heyetle yüz yüze görüşüp kendisinden sağlıklı bir haber alıncaya kadar yeni bir süreç başlatma kararı aldıklarını söyledi.

Dicle, “Bu açlık grevinin tek talebi vardır; Sayın Öcalan ile hukuk kuralları çerçevesinde görüşme yapılmasıdır. Bu doğrultuda öncelikle ilk çağrımız hükümetedir; bu talebimizin her açıdan; siyasi, hukuki, ahlaki, insani meşruiyetinin gözetilerek hemen yarın yerine getirilmesini diliyor ve bekliyoruz” dedi.

Açıklamaya HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, HDP Milletvekilleri, Demokratik Bölgeler Partisi Eş Başkanı Sebahat Tuncel ve DBP Belediye Başkanları, belediye meclis üyeleri katıldı.

Dicle, 50 kişinin katılımıyla başlayacak eylemde çağrıya karşılık verilmemesi durumunda ‘açlık grevi yapanların çevresinde büyük ve görkemli bir sahiplenmeyi gerçekleştirmek üzere herkesin hazırlık yapmasını’ istedi.

5 Eylül’deki açlık grevine ilk aşamada ağırlıklı olarak milletvekilleri ve belediye başkanlarının katılacakları bildiriliyor.

15 Şubat 1999 günü Kenya’da yakalandıktan sonra Türkiye’ye getirilen Öcalan, ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. 18 yıldır, İmralı Adası’nda bulunan Yüksek Güvenlikli F Tipi Cezaevi’nde kalıyor.

Öcalan’ın ailesiyle en son 2015 Ekim ayında görüştüğü bildiriliyor.

Çözüm süreci kapsamında ilk olarak 3 Ocak 2013’te Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Başkanı ve Mardin Bağımsız Milletvekili Ahmet Türk ile BDP Batman Milletvekili Ayla Akat İmralı’da PKK Lideri Abdullah Öcalan’la görüştü.

Daha sonra 23 Şubat’ta Pervin Buldan, Sırrı Süreya Önder, Altan Tan’dan oluşan bir heyet İmralı’ya gitti.

17 Ocak 2014’te Öcalan’ın BDP’nin İmralı heyetiyle çektirdiği fotoğraflar kamuoyuyla paylaşıldı.

İmralı Heyeti’inin Öcalan’ı adada son ziyaret ettiği tarih ise 5 Nisan 2015.

15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı gece Öcalan’ın da hedef alındığı iddiasını içeren haberlerin ardından HDP, Öcalan’ın sağlığından endişe duyduklarını yoğun bir şekilde dile getirdi.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise, CNN Türk’te katıldığı bir programda Öcalan’ın sağlık durumunun ve koşullarının iyi olduğunu açıkladı.

Bozdağ, Öcalan’ın sağlık durumuyla ilgili soruya “Orada bir sıkıntı yok, sağlık durumu iyi. Herhangi bir güvenlik sıkıntısı olmadığı gibi, sağlık sıkıntısı da yok” cevabını verdi.

Öcalan’ın avukatları, 15 Ağustos’ta İmralı’da tutulan müvekkilleriyle görüşme koşullarının sağlanması için Adalet Bakanı ile görüşmek üzere bakanlıktan randevu talebinde bulundu.

Bu talebe yanıt verilmemesi üzerine avukatların bakanlık hakkında suç duyusunda bulunmaya hazırlandıkları basına yansıdı.

 

(BBC Türkçe)

Türkiye’nin Yeşiller’i Yeşil Kamp 2016’da buluştu

Yeşil Düşünce Derneği’nin, doğanın bir parçası olduğumuz gerçeğini yeniden hatırlamak, uluslararası yeşil düşüncenin temellerini kavramak, ekolojist değerleri benimsemiş insanlarla tanışmak, birlikte şarkı söylemek, denize girmek, bol bol kahkaha atmak ve en önemlisi, dünyanın sorunlarına doğanın da haklarına saygı duyan çözümler bulmak isteyen büyük bir ailenin parçası olduğumuzu hatırlamak- hatırlatmak amacıyla her yıl gerçekleştirdiği Yeşil Kamp bu yıl 27 – 29 Ağustos tarihleri arasında Çanakkale, Asos Bektaş Köyü sahilinde yer alan Son Gemi Camping’de gerçekleştirildi.

48

Çok değişik kesimlerden gelen ve yüzünü Yeşil’e dönen, yeşil bir hayat yaşamak isteyen yüzün üzerinde katılımcıyla gerçekleşen kampta nasıl bir siyaset sorusuna cevaplar arandı. Mevcut siyasetlere alternatif bir siyaset yapma arayışlarının daha yakıcı bir mesele olarak tartışıldığı günümüz Türkiye’sinde doğaya uyum, sürdürülebilirlik, küresel mücadele, erkek egemenliğinin reddi, şiddetin reddi, doğrudan demokrasi, yerellik, adil paylaşım, özgür yaşam ve çeşitliliğin korunması başlıklarıyla özetlenebilecek 10 temel ilkesiyle Yeşil Siyaset’i diğer mevcut siyaset yapma tarzlarından net bir biçimde ayrılan Yeşil Düşünceyi ve Yeşil Hareketi toplumsallaştırmanın olanakları ve araçları, Nasıl Bir Yeşil Hareket, Konsensüsün İnşası, Doğa Hakları vs. İnsan Hakları, Yeşil Feminizm, Gıda Politikaları, Hayvan Hakları, Yeşil Düşünce, Teknoloji Karşıtlığı ve Alternatif Tartışmaları, Ekonomik ve Ekolojik Krizlere Yeşil Çözümler başlıkları altında konuşuldu.

Yeşil Düşünce Derneği'nden Sevil Turan'ın giriş konuşması ile başladı Yeşil Kamp
Yeşil Düşünce Derneği’nden Sevil Turan’ın giriş konuşması ile başladı Yeşil Kamp

Yeşil Düşünce Derneği’nden Sevil Turan’ın giriş konuşmasıyla başlayan ilk oturumunda Yeşil Hareket’in ortaya çıkışı, kitleselleşmesi ve iktidarlar üzerinde etkileri konuşuldu. Farklı konuşmacıların katkılarıyla devam eden oturumda Yeşil Hareket’in 10 ilkesi detaylandırıldı.

Yeşil Düşünce Derneği’nden Serkan Köybaşı
Yeşil Düşünce Derneği’nden Serkan Köybaşı

Kampın ilk günü açılış konuşmalarının ardından öğleden sonra gerçekleşen 2. oturumda Yeşil Düşünce Derneği’nden Serkan Köybaşı ile toplumda giderek daha çok hâkim olan şiddetin, kapitalizmin ve erkek egemenliğin diline alternatif  Yeşil bir dilin üretilmesi üzerine tartışıldı.

Kampın 3. Oturumunda Hayvan Hakları Aktivisti Tolga Öztorun’un sunumuyla mevcut hayvan hakları kavramı ve bu hakların geliştirilmesine dair ufuk açıcı bir söyleşi gerçekleştirildi.

Anadolu Meraları’ndan Durukan Dudu
Anadolu Meraları’ndan Durukan Dudu

Günün 4. ve son oturumunda ise Anadolu Meraları’ndan Durukan Dudu ile Yeşil Düşünce Derneği’nden Özgecan Kara’nın katıldığı bir münazarada karın doyurmanın etiği meselesi konuşuldu.

***

Kampın 2. Günü Yeşil Düşünce Derneği’nden Serkan Köybaşı ile insan merkezli ideolojilerle gelinen ekolojik krizden, doğayı merkeze alan yeni bir bakış açısıyla kurtulmanın olanakları konuşuldu.

Yeşil Kamp'ın vazgeçilmezlerinden biri de atşe başında sohbet etmek
Yeşil Kamp’ın vazgeçilmezlerinden biri de ateş başında sohbet etmek

Eş zamanlı gerçekleştirilen bir başka sunumda ise Buğday Derneği’nden Berkay Atik ve Yeryüzü Derneği’nden Anday Ataman ile endüstriyel gıdaya alternatif, temiz, aracısız, hormonsuz, GDO’suz bir üretimi hâkim kılmanın yolları tartışıldı..

Öğleden sonra da eş zamanlı iki sunumla oturumlara devam edildi.

Yeşil Gazete’den Ümit Şahin
Yeşil Gazete’den Ümit Şahin

Yeşil Gazete’den Ümit Şahin, ekolojik krizin en önemli nedenlerinde biri olan “teknoloji, krizden çıkışta bir araç olarak kullanılabilir mi?” sorusuna cevap aradı. Teknoloji ile tüketim ilişkisi arasındaki bağı irdeledi.

Eş zamanlı diğer oturumda ise Yeşil Feminizm masaya yatırıldı.

“Konsensüsün İnşası” kitabının yazarı Sema Alphan Atamer
“Konsensüsün İnşası” kitabının yazarı Sema Alphan Atamer

Kampın son oturumunda “Konsensüsün İnşası” kitabının yazarı Sema Alphan Atamer ile katılımcı bir demokrasinin, çoğulculuğun, özgürlüğün, eşitliğin, dayanışmanın karar alma yöntemi olan konsensüs tartışıldı.

Yeşil Kamp'ın değerlendirme toplantısında kolaylaştırıcılığı Yeşil Düşünce Derneği'nden Özgecan Kara üstlendi
Yeşil Kamp’ın değerlendirme toplantısında kolaylaştırıcılığı Yeşil Düşünce Derneği’nden Özgecan Kara üstlendi

Yeşil Kamp 2016 programı kampın üçüncü günü olan 29 Ağustos Pazartesi günü yapılan bir değerlendirme toplantısı ile sona erdi.

Yeşil Kamp 2016 katılımcıları toplu halde
Yeşil Kamp 2016 katılımcıları

Yeşil Düşünce Derneği’nin etkinlikleri hakkında bilgi edinebilmek için web adresi ve facebook sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.

 

Haber ve Fotoğraflar: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)