Ana Sayfa Blog Sayfa 3372

Van’da arkeolojik kazıda bulunan 2800 yıllık buğday yeniden yetiştirilecek

Van’daki Çavuştepe Kalesi’nde yapılan kazı çalışmalarında bulunan 2800 yıl öncesine ait buğday ve susamlar yeniden yeşertilecek.

Van’ın Gürpınar ilçesindeki Çavuştepe Kalesi’nde yürütülen kazı çalışmalarında bulunan 2800 yıllık buğday ve susamlar, yeniden yeşertilecek. Kente 25 kilometre mesafedeki Gürpınar ilçesine bağlı Çavuştepe Mahallesi’nde, Urartu Kralı II. Sardur tarafından inşa edilen surları, su sarnıçları, tapınakları ve saray yapılarıyla günümüze kadar ihtişamını koruyan kalede Doç. Dr. Rafet Çavuşoğlu başkanlığında kazılar devam ediyor.

29

Kaledeki arkeolojik kazılarda son olarak 2800 yıl öncesine ait buğday ve susamlar bulundu. Gün yüzüne çıkarılan buğday ve susamlar, laboratuvar ortamında incelendikten sonra analizlere göre yeşertilmeye çalışılacak.

Doç. Dr. Çavuşoğlu yaptığı açıklamada, Urartu dönemine ait önemli kalıntıların yer aldığı kalenin, Gürpınar Ovası’ndaki Bol Dağları’nın batı ucunda kurulduğunu söyledi. Kalenin bulunduğu yerin Kuzey Batı İran’a giden kervan yolunun üzerinde olmasının ticaretle ilgili önemli bilgilere ulaşmayı kolaylaştırdığını anlatan Çavuşoğlu, kaledeki kazı çalışmalarında üç tahıl deposunu ortaya çıkardıklarını ifade etti.

Bu depolarda o dönem Gürpınar Ovası’nda üretilen tahılların korunduğunu anlatan Çavuşoğlu, şunları söyledi: “Tahılların depolandığı ve seramikten yapılan küplere pithos diyoruz. Bu depoların yüksekliği 2 metre 10 santimetre, genişliği de 1,5 metreyi buluyor. Elde edilen ürünlerin çoğu bu depolarda saklanıyordu. Tarihsel bakış açısıyla baktığımızda, bu bulgular Urartu döneminde hangi tahıl ürünlerinin üretildiğine yönelik önemli ip uçları veriyor. Depolarda bulunan buğday ve susamlar titiz bir çalışma sonucu paketlere konuldu. Buğday ve susamları laboratuvar ortamında inceleyeceğiz. Eğer bunlar kendiliğinden kömürleşmişse yeşertme olasılığımız artıyor. Analizler sonucunda yeşertmek için uygun yöntemi belirleyeceğiz. Ama eğer yangın sonucu kömürleşmişlerse o zaman yeşertilmesi çok zor. Kazı çalışmalarında çıkan tahıl kalıntıları içerisinde üzüm çekirdeğinin de olabileceğini düşünüyoruz. Çünkü üzüm eski çağın en önemli meyvelerinden biri. Hem kurutulur hem de şarap üretiminde kullanılırmış.”

 

(Arkeofili)

Toru-ko: Çin ile Nükleer Mutabakat’ın satır araları

Japonca’yı seviyorum. Gördüğünüzde hiyeroglif sandığınız karman çorman şekiller dile geldiği zaman bir ipe dizilmiş gibi tane tane heceler, sesler  olarak avucunuzun içinde. Tabi Japonca’da bilmediğiniz bir kelimeyi anlamaya çalıştığınız zaman tek referans ya cümle içinde kullanıldığı yer ya da bildiğinizde sanat eseri, bilmediğinizde  bulmaca gibi görünen kanjiler. Bunu niye mi anlatıyorum? Çünkü Japonca bana çok sevdiğim kelime oyunlarımı zenginleştirme fırsatı veriyor.

Misal: Türkiye  ülkesinin adı Japoncada Toruko’dur ama, Toru-ko diye ayrı ayrı yazarsanız biraz da hayal gücünüzle  “Alan çocuk” olarak duyabilirsiniz bu kelimeyi.  Hele biraz da algıda seçicilik varsa, son dönemde ne kadar çok enerji ve inşaat yatırım planının masaya yatırıldığını, 15 Temmuz sonrası darbe günlerini takip eden OHAL sürecinde Hükümet  eliyle enerji yatırımlarının önündeki engellerin kaldırılma çabasını izliyorsanız, bir sabah uyandığınızda Çin Hükümeti ile Türkiye Hükümeti arasında yapılmış olan bir nükleer mütabakatın önce TBMM’de birkaç gün sonra da Resmi Gazete’de  onaylandığını[1] öğreniveriyorsanız, hatta Anayasa’nın önce 70 sonra dönüştürülerek 75. Maddesi yapılan nihayet 80. Madde adında karar kılınan bir paket içinde vergilerimizle itirazın  söz konusu bile olmayacağı; dokunulmazlık zırhı içine konan projelerin hayata geçirilebileceğini; Hazine arazilerinin 49 yıllığına bedelsiz olarak bu projelere  tahsis edileceğini  tırnaklarınızı yiyerek  takip ediyorsanız çağrışımlar harekete geçebiliyor. Neticede tarihte görülmemiş  bir hibe, teşvik ve destek kararı meclisten çıkmış ve  Resmi Gazete’de yayımlanması ise an meselesi… Bir de Çin ile nükleer mütabakatı da kapsayan  gelecek dönem planları düşüyorsa gündeminize, bu kelime de  böyle görünüyor işte!

Toru-ko : Sürekli isteyen (ve  istemesi bitmeyeceği için) büyümeyecek çocuk …

Hakikaten Cumhuriyet Dönemi’nden itibaren  her zaman  Türkiye’nin hedefinde “kalkınma ve büyüme odaklı politikalar” olmuştur ne var ki büyüme süreci bir türlü tamamlanamamaktadır… Bu gün gelinen noktada ise henüz  nükleer santrale dair yasal alt yapı yeterli değilken, kurulması halinde farklı ülkelerce işletilecek nükler santraller arasında yasal uyumun oluşturulması  bile önemli bir sorun olacakken Rus ve Japon’lardan sonra bir de  Çin ve Çin’in iş yapma kültürü ile tanışacak görünüyoruz. Üstelik sonuçları itibariyle toplumsal olan bu kararlar OHAL sürecinde daha da hızlı alınıyor.

Hafta sonu Çin’de gerçekleştirilen  G20 Zirvesi kapsamında  Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın,  zirvenin davetlisi bugünün ana akım medyasına * yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz ki , Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanlığı (TAEK) ile Çin Nükleer Güvenlik İdaresi (NNSA) arasında, Nükleer Güvenlik Alanında İşbirliği Hakkında Düzenleme kendisi tarafından imzalanmış. Nükleer Güvenlik Anlaşmasının imzalanmasını mı yoksa  TAEK tarafından yapılan bir anlaşmanın neden Enerji Bakanı tarafından imzalandığını mı düşünmek lazım?  Öte yandan Çin ile de yakın zamanda nükleer santralin kurulacağı yerin tayin edilmesiyle ki hükümet  için (kamuoyuna tek tek açıklandığını görmediğim) 17-18 kriterin tutması yeterli, bir anlaşma daha yapılacağını öğreniyoruz.

Bununla birlikte G 20 Zirvesine Rusya’nın da katılması vesilesiyle Rus Lider Putin ile de görüşülerek Akkuyu nükleer santral projesi’nin  hızlanması, bölgeye Rus uzmanların gönderilmesi  kararlaştırılmış bulunuyor. Akkuyu nükleer santrali demişken  11 Temmuz’da halkın geniş ve tepkili katılımıyla gerçekleştirilen Akkuyu Bilirkişi Keşif İncelemesi’nin sonucunun henüz açıklanmamış olduğunu unutmuyoruz, lakin bu pek bir önemsiz görünüyor…  Oysa Akkuyu Nükleer Santraline karşı  kamuoyunda yıllardan beri süren muhalefet capcanlı devam ediyorsa da anlaşılan toplumsal muhalefet sözkonusu 17-18 kriterin içine girmiyor… Zaten Türkiye’de nükleer santrallerin 1956’dan beri kurulamamış olmasının tek sebebi ekonomik ve siyasi sorunlar, ne açılan davalar ne de On binler’in gerçekleştirdiği eylemler (!)

Diğer taraftan Enerji Bakanı, Çin ve Rusya ile yapılan anlaşmalara dair bilgi verirken G20’de mevzu olmasa bile Japonya ile yapılan anlaşma hakkında da birşeyler söyleme ihtiyacı hissetmiş ki, Japonya ile nükleer santral projesinin de teknik sorunlar giderilerek hızlanacağı belirtilmiş. Buna göre Japonya ile de nükleer santrali hızlandırmak için bir Anlayış birliği belgesi imzalanacak. Lakin bu teknik sorunların giderilmesi Sinop’taki Mitsubishi çalışanlarının halkla kaynaşmasını sağlayabilecek mi?  Ya da Mitsubishi çalışanlarının Sinop halkından kaçmasını önleyebilecek mi? diye merak ediyoruz. Ayrıca umuyoruz ki, sözkonusu Anlayış  belgesi,  Marmaray Japonlar tarafından henüz inşa edilmekteyken, Türkiye tarafından yetkililerin projenin teknik aksaklıklar nedeniyle hedeflenen tarihte bitirilmemesi gibi bir endişeyle Japonların Harakiri kültürüne atıf yaparak ant içip kanla sözleşme imzalatmak şeklinde olmasın…Zira bu Japonları o zaman epey korkutmuştu.

Çin’deki G20 Zirvesi vesilesiyle Bakan Albayrak’tan aldığımız diğer bir güzel  haber de yenilenebilir enerji yatırımları için enerjinin tüketildiği yerde üretileceği  fakat, bunun  nükleer santraller için söylenmediğini umuyoruz,  zira bu ifade  iktidarın yapacağı uluslararası anlaşmalarla her bölgeye bir nükleer santral kurması anlamına geliyor olabilir ki bu hiç zor değil…

Bu arada Bakan Albayrak, ilk reaktörün kurulacağı tarihi 2023-2030 olarak veriyor. Nükleer santralin yüksek maliyetleri, yasal altyapı gerektirmesi, öngörülemeyen inşaat süreleri  nükleer santrallerin kurulmasını her zaman geciktirdiği için olsa gerek, dünya genelindeki bu deneyim yıllar içinde  taktik kazandırmış  görünüyor. Kaldı ki Akkuyu’da ilk reaktörün teslimi  için 2017 tarihinin verildiğini benim gibi pek çok kişi hatırlıyordur. Üstelik o tarihte 2023 de nükleer santralin tamamlanacağı tarih olarak verilmekteydi.

Sarı Pasta…

Son olarak, Çin Zirvesinden yapılan açıklamalar içinde en çarpıcı olanı paylaşmak istiyorum: Yozgat Sorgun’da  5-6 bin ton rezervlik bir uranyum madeninin olduğu ve buradan uranyumun “sarı pasta” olarak çıkarılacağı, bu şekilde  ithal edilebilir zenginleştirme alt yapısının kurulabileceği, ortak yatırım ve üretim yapılabileceği açıklanmış bulunuyor. Bu bağlamda aklıma ilk olarak Aydın Kisirköy’de  1980’lerde açık olarak terk edilip o tarihten bugüne etrafa kanser saçan uranyum madeni geliyor.  TAEK, bu madenin kapatılması/kanser vakalarının incelenmesine ilişkin  önlem almış mıdır? Yine de Yozgat Sorgun’da açılması vadedilen uranyum madeni hakkında diyebiliriz ki, uzmanlar Türkiye’deki uranyum rezervlerinin çıkarılması çok yüksek maliyetli olduğu için: “astarı yüzünden pahallıya geleceği” gerekçesiyle açılmasını önermemektedir. Diğer taraftan Yozgat’tan bu maden çıkarılsa bile bu ham maddeyi  kullanmak için olmazsa olmaz yabancı teknoloji bu prosesin, dolayısıyla nükleer santral yatırımının yine yerli olmayacağı gerçeğini gizleyemez. Nükleer santral, Türkiye için kurulumundan işleyişine kadar bir yabancı enerji kaynağıdır, yerli ve milli değildir. Öyle olsa bile tüm dünyada nükleer enerjinin nükleer silah yapımında bir yan ürün olduğu da bilinmektedir, esas amaç enerji üretmek değildir.   Nihayet Enerji Bakanının sözlerinin aksiyle bitirecek olursak Türkiye’nin enerji ihtiyacını istikrarlı sağlayabilmesi için nükleer enerjiye sahip olması şart değildir. Yine Sayın Bakanın  haram-helal kıyasıyla açıklarsak iddia edilenin aksine Nükleer santraller dünyaya helal olmamıştır ki Türkiye’ye olsun! Dünya kamuoyundan  gizlenen nükleer santral kazaları haricinde ve sadece bildiklerimiz kadarıyla: İşte Üç mil Adası, işte Çernobil, işte Fukuşima !

Toru-ko’cuğum, senin çocuk kalman  hep bir şeyleri almak zorunda bırakılman demek olabilir mi? Ya da hep daha fazlasını almak için büyümediğine** inanman?

[1] 9 Nisan  2012 tarihinde Pekin’de  imzalanan 9/8 2016 tarihli 6738 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan ekli “Nükleer Enerjinin Barışçıl Amaçlarla Kullanımına Dair Türkiye Cumuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti  Hükümeti Arasında  İşbirliği Anlaşması’nın onaylanması ; Dışişleri Bakanlığı’nın 29/8/2016 tarihli ve 11335799 sayılı yazısı üzerine 31/5 /1963 tarihli ve 244 sayılı Kanunun  3.maddesine göre Bakanlar Kurulu’nca 29/8 /2016 tarihinde kararlaştırılmıştır.

*posta, akşam

**Buradaki “büyümek” kalkınma anlamında kullanılmamıştır.

28-Pınar-Demircan

 

Pınar Demircan                                                                                                   

 

Dario Fo, “Türkiye’de oyunlarımın yasaklanmasından onur duyarım”

Nobel Edebiyat ödüllü İtalyan oyun yazarı Dario Fo, darbe girişiminin ardından oyunlarının Türkiye’de  sahnelenmesine engel konulmasına ilişkin olarak, “Bundan onur duyuyorum” dedi.

26

İngiliz Times gazetesinden Tom Kington’a konuşan Nobel ödüllü yazar, kararı bir ‘sansür’ olarak nitelerken, “Türkiye’de yasaklanan dört yazardan hayatta olan tek kişi benim. Bu benim için ikinci bir Nobel ödülü kazanmak gibi” ifadesini kullandı.

Devlet Tiyatroları’nın yeni sezonunda Çehov, Brecht, Dario Fo ve Shakespeare dahil olmak üzere, yabancı oyunların sahnelenmeyeceği açıklanmıştı. Tiyatroları telefonla arayarak oyunları kaldırtan Genel Müdür Vekili Nejat Birecik, aldıkları karara gerekçe olarak, “Bu yıl yalnızca ‘yerli oyunlar’ sahnelenebilecek” demişti.

 

(T24, English Times)

Berlin’de sağ popülist AfD, Merkel’in partisi CDU’yu geride bıraktı

Almanya’da Mecklenburg-Vorpommern eyalet seçimlerinde sağ popülist AfD, Merkel’in partisi CDU’yu geride bırakarak ikinci parti oldu. Hristiyan Birlik partileri içinde alınan yenilginin sorumlusu olarak Merkel’e işaret ediliyor.

Mecklenburg-Vorpommern’deki eyalet seçimlerinde zafer Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) oldu. Ancak seçimin asıl galibi olarak oy oranında sıçrama yaparak ikinci sıraya yerleşen sağ popülist parti Almanya için Alternatif (AfD) gösteriliyor. AfD, Merkel’in partisi Hristiyan Demokrat Birlik’i (CDU) geride bıraktı.

25

Geçici resmi sonuçlara göre SPD oyların yüzde 30,6’sını alarak seçimden zaferle çıktı. AfD ise oyların yüzde 20,8’ini alarak ikinci parti oldu. Merkel’in partisi CDU oyların yüzde 19’unu, Sol Parti ise yüzde 13,2’sini alırken, yüzde 4,8 oy alan Yeşiller Partisi ve yüzde 3 oy alan aşırı sağcı NPD ise meclis dışı kaldı.

Seçim sonuçlarına göre eyalet meclisine giren SPD 26, AfD 18, CDU 16 ve Sol Parti ise 16 sandalye ile mecliste temsil edilecek. Beş yıl önceki seçim sonuçlarına göre eyalet meclisinde temsil edilen tüm partiler oy kaybetti. Seçimlere katılım oranının yüzde 61,6 olduğu, bu oranın 2011 yılına göre yüzde 10,1 daha yüksek olduğu belirtildi.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Rainbow Warrior, Güneşin Kahramanları ile Türkiye’de güneşe yelken açıyor

Greenpeace’in efsane gemisi Rainbow Warrior, daha güzel, daha yeşil, daha umut dolu, daha güneşli bir gelecek için “Güneşe Yelken Aç” sloganıyla 6 Eylül Salı günü Türkiye’ye geliyor.

Şiddetsiz eylemleri ile dünya üzerindeki pekçok insana ilham veren Rainbow Warrior, bu defa Akdeniz’in en büyük doğal kaynağı ‘güneş’ için sesimizi yükseltmeye davet ediyor.

22

Kasım ayında Fas’ta düzenlenecek İklim Zirvesi yolunda Akdeniz boyunca umut ve güneşin mesajını taşıyacak Rainbow Warrior, Türkiye’nin enerji geleceğinde güneş enerjisinin rolünün tartışılacağı bir platform olarak Eylül ayı boyunca Türkiye’de olacak.

Rainbow Warrior’ın Türkiye turu 6 Eylül Salı günü 13.00’te Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’un gerçekleştireceği açılış ile başlayacak. Ardından turizm ve enerji sektörlerinin öncü isimleri bir araya gelecekleri toplantıda turizm sektöründe güneş enerjisinin kullanımını tartışacaklar. Rainbow Warrior, Bodrum’un ardından sırasıyla Sığacık, Çeşme, Bozcaada, Çanakkale ve İstanbul’da “Güneşe Yelken Aç”acak.

Rainbow Warrior, Güneşin Kahramanları’nı da getiriyor

23
Kezban Karaman

Rainbow Warrior gelirken “güneşin kahramanlarını” da yanında getiriyor. Sinop’tan ev hanımı Kezban Karaman, Konya’dan çiftçi Esat Arslan, İzmir Güzelbahçe’den çoban Mustafa Kahya, Bursa’dan imam Cemil Sancar, İstanbul’dan müzisyen Taner Örgün…  Güneşin Kahramanları’nın hikayelerinin videoları da Rainbow Warrior’un Türkiye turu boyunca paylaşılacak.

Greenpeace’in “Güneşe Yelken aç” imza kampanyasına buradan katılabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

Komşu Komşu, Hu Hu! – Fikret İlkiz

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır.

Temel haklar ve özgürlükleri korumanın yolu herkese lazım olan yargı “bağımsızlığıdır” dedik. Herkes, yargı bağımsızlığından yana! Ne tuhaftır ki, herkes yargının bağımsızlığına saygılı. Herkesin bildiği “Komşu Komşu” tekerlemesinin tam yeri ve vaktidir.

Yargı bağımsızlığı için mekânlar tartışıldı. Bu kez adli yıl açılışı Cumhurbaşkanlığı Sarayında yapıldı. Cumhurbaşkanı ve yanında yüksek yargının yüksek yargıçları salona girdiklerinde hazır bulunan yargıçlar, savcılar ve davetliler; ayağa kalkarak, önlerini ilikleyerek, cüppelerini düzeltmiş olarak alkışladılar. Savunma, böyle bir törene katılmadı

20

Bu yıl yargı bağımsızlığı, ayakta alkışlarla bir kere daha ortadan kalkmış oldu.

Öğrendiklerimiz, tekrarlarımız ve bir çocuğa öğretir gibi öğretmeye çalıştıklarımız nelerdi?

Yasama yetkisi Türk milleti adına TBMM’ne ait ve bu yetki devredilemez. Yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.

Yargı yetkisi, Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır. Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasaya, kanunlara ve vicdani kanaatlerine ve hukuka uygun olarak hüküm verirler.

Hiçbir organ, mercii ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz. Mecliste görülmekte olan bir dava hakkında soru sorulamaz, görüşme yapılamaz ve “bir beyanda” bulunulamaz. Yasama ve yürütme organları mahkeme kararlarına uymak ve derhal yerine getirmek zorundadır.

Anayasanın “Başlangıç” bölümüne dönelim: “Kuvvetler ayırımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;”…

Demek ki; yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsızdır. Ama yargı; yasamanın ve yürütmenin tüm etkilemelerine şeklen dahi olsa kapalıdır. Bu yüzden Anayasa ile çok daha fazla korunur, çünkü diğer güçlere karşı çok daha bağımsızdır, bağımsız olmalıdır.

Yargı, yasama ve yürütme sanki aynı sokakta oturan komşular gibi. Hanelerinde olup bitenlere bir diğeri karışmıyor. Sorun varsa elbirliği ile gideriliyor ama sorun yaratmıyorlar. Sokağın huzurunu komşunun biri ne zaman bozacak gibi olsa; komşuluk hukuku kendini gösteriyor ve ahenkli yaşama dönülüyor.

Olmazsa, Anayasa ve kanunlar uygulanıyor. Komşular, aralarındaki medeni işbölümüne razılar. Bir komşunun, komşusuna üstünlüğü yok, biri diğerinden üstün değil. Kuvvetler ayırımı var ve komşular aralarında bu ilkeyi uyguluyorlar. Böylece vatandaş hür, ahali hürriyete sahip.

Montesquieu, siyasi hürriyeti sadece anayasayla olan ilgisi bakımından incelemenin yeterli olmadığını, bu hürriyeti bir de vatandaşla olan ilgisi bakımından incelemek gerektiğini düşünür. Ona göre felsefi anlamda hürriyet; kişinin istediğini yapabilmesi, ya da hiç olmazsa istediğini yapabildiği kanısını taşımasıdır.

Montesquieu, “ Bazen öyle olur ki devletin yönetim şekli hür olur da vatandaş hürriyetten yoksun olur. Yine öyle olur ki, vatandaş hür olur da yönetim şeklinin hürriyetle ilgisi olmaz. Bu gibi durumlarda devletin yönetim şekli uygulama değil de hukuk bakımından hürdür; bu vatandaş da hukuk bakımından değil uygulama bakımından hürdür” diyor…

Tekerleme gibi… Ama anlamlı, düşündürücü ve eş sesli.

Tekerlemeler  “ağızda yuvarlanan söz, saçma sapan söz, eşsesli kelimelerle kurulu konuşma”  demektir. Doğu Anadolu’da “döşeme” veya “sayışma” denir. Bazen masallarda, hikâyelerde, halk tiyatrolarında, bağımsız olarak söylenen ölçülü ve kafiyeli sözlerdir. Türk edebiyatında ve Divan-ü Lügat-it Türk’te bazı tekerlemeler yer alır.

Çocuklar tekerlemelerle büyür, çoğumuz öyle büyüdük. Dinlememiz, konuşmamız ve anlamamız tekerlemelerle gelişti, böylece dilin özelliklerini anlayabildik, dilimizin matematiği gelişti. Dilimizin gülmece ve eleştirel boyutunu tanıdık.

Derler ya “çocuklar gibi şendik”… Halk dilinde tekerlemelerle eğlenmeyi, düşünmeyi, “ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken” diye başlayan masallarla, manilerle, tekerlemelerle büyümeyi öğrenmiştik…

Geldik bu günlere. Dili ve inceliklerini bize öğreten Necmiye Alpay’ı tutukladık içeri attık.

Temel haklar ve özgürlükleri korumanın yolu herkese lazım olan yargı “bağımsızlığıdır” dedik.

Herkes, yargı bağımsızlığından yana! Ne tuhaftır ki, herkes yargının bağımsızlığına saygılı.

Herkesin bildiği “Komşu Komşu” tekerlemesinin tam yeri ve vaktidir.

– Komşu komşu!
– Hu hu!
– Oğlun geldi mi?
– Geldi
– Ne getirdi?
– İncik, boncuk.
– Kime, kime?
– Sana, bana.
-Başka kime?
– Kara kediye
– Kara kedi nerede?
– Ağaca çıktı
– Ağaç nerede?
– Balta kesti
– Balta nerede?
– Suya düştü.
– Su nerede?
– İnek içti.
– İnek nerede?
– Dağa kaçtı.
– Dağ nerede?
– Yandı, bitti kül oldu

Bu yıl adli yıl; herkesin önünü iliklemesi, cüppesini düzeltmesi ve ayakta alkışlarıyla açıldı.

Komşu, komşu! Hu, Hu! Yargı bağımsızlığı yandı, bitti kül oldu!

 

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır.

19-Fikret-İlkiz

 

 

Fikret İlkiz

Zül çarmıhı – Karin Karakaşlı

Karin Karakaşlı’nın yazısı gazeteduvar.com sitesinden alındı

Zül çarmıhıdır yaşadığımız. İsa Mesih’in hırsızlarla birlikte gerildiği, aşağılandığı, iftiralara maruz kaldığı ve çıkıp da kendini savunmayı, olağan üstü kudretini kişisel kurtuluş için kullanmayı zül saydığı çarmıh.Dönem muhbirlik dönemi. Laf atsan, izi kalmıyor. Ta kendisi oluyor. Hedef göstermede sınır tanımayan, suçlamalarda akıl izan ve elbette insaf aramayan bir zaman. Şaşkınlık duygumuzun elimizden alındığı.

Aslı Erdoğan’ın ardından Necmiye Alpay’ın tutuklanışı geldi. Dilbilimci, yazar Necmiye Alpay, kapatılan Özgür Gündem gazetesinin yayın danışma kurulunda bulunduğu gerekçesiyle, “örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla ve kendi ayağıyla geldiği mahkemece kaçma şüphesi bulunduğu iddiasıyla tutuklandı.

Necmiye Alpay’ı bu deli saçması suçlamalara maruz bırakan gücünü tanımanın, tanıtmanın ta sırası o halde. Zor zamanların barış ve hak savunucusu, barış dilini konuşan Alpay, Türkiye Barış Meclisi Sekretarya Üyesi olarak Hakan Tahmaz’la birlikte hazırladıkları ‘Barış Açışını Savunmak’ kitabıyla ilgili verdiği bir röportajda şöyle demişti: “Özgürlük-güvenlik dengesinden ne anlamak lazım? Bu tür bir denge kavramında her an işin ‘güvenlik’ kısmına ağırlık verebiliyorsunuz. Çünkü güç sizin elinizde, neyin güvenlik için gerekli olduğuna siz karar veriyorsunuz. Kim olarak? Devlet olarak. Kardeşlik söylemi hukuki bir söylem değil. Sağır odanın devamına hizmet eden bir kavram. Oralardan çıkıp hukuk toplumu olmamız, bundan kurtulmamızı gerektiriyor. Çok geniş bir kesim hukuki anlamıyla barış istiyor. Hukuki demek, haklar demektir.”

TEK ÇARE İFŞA

Hak, hukuk ve barış; çoktandır içi boşaltılmış kelimeler. Hele de barışı savunmak terörle eşdeğer. Öyle olmalı ki Barış İçin Akademisyenler’e son olarak gece yarısı çıkarılan bir kanun hükmünde kararname zulmü daha yaşattı bu devlet. Kanun elli zulüm de yükselen değerlerden ne de olsa. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Fethullah Gülen Cemaati ile irtibatı bulunduğu gerekçesiyle ihraç edilen 40 bini aşkın kamu görevlisi arasında üniversitelerdeki 2 bin 346 öğretim görevlisi de yer alırken, “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atan akademisyenlerden 41’i de üniversitedeki görevinden atıldı.

Şimdi ne etmeli. Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay, akademisyenler isnat edilen suçlar üzerinden mi savunulmalı? Yok öyle değil böyle, onlar aslında şöyle diye mi başlamalı cümleler? Türkçe’nin o güzelim kelimesiyle ifade edecek olursak, züldür bu. Ve tek çare ifşadır. Neyin kime neden yapıldığını gösterir, kenara çekilirsin. Hele bir herkes tabloyla baş başa kalsın diye.

Bugün FETÖ-PDY diye adlandırılan oluşumu Gülen cemaatiyken yıllarca kadrolaştıran bir iktidar, hiçbir şeyin hesabını vermezken, tarihi davaları manipüle eden skandal kararları alan hakimler, onlarla işbirliği içindeki savcılar tutuklanırken, peki bunca dava ve onların mağdur etmeye yeltendiği bunca insanın hakkı ne olacak diye bir hesaplaşmaya gidilmezken, çıkıp da hedef tahtasına konma sebebi belli ışıl ışıl insanları anlatmaya kalkışmak züldür.

ŞU BİZİM OLAĞAN ŞÜPHELİLER

Ama hazır bu zül listesine başlamışken, çok fazla üzerinde durulmayan başka bir koca mağduriyeti daha eklemek isterim buraya. Tablodaki yerini alsın, devlet politikasındaki istikrarı olanca berraklığıyla çıkarsın diye. Akşam gazetesinin, 30 Ağustos tarihli sayısında Ekümenik Patrikhane’nin 15 Temmuz darbe girişiminin arkasında olduğunu iddia eden ve hedef gösteren ‘haber’idir bu.

Manşetten verilen ve ABD’nin Yemen eski büyükelçisi Arthur Hughes tarafından dile getirildiği öne sürülen iddiaları barındıran Akşam’ın haberi, kısa sürede birçok site tarafından alıntılandı ve yaygınlaştırıldı. Haberde Hughes’un kişisel Facebook hesabında “Türkiye’nin Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne mi ihtiyacı var? Darbeyi CIA, Gülen ve Rum Ortodoks Patrikhanesi gerçekleştirdi” ifadelerini kullandığı ileri sürülmüştü. Hughes’a atfedilen “Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin’in Suriye üzerindeki ortak çalışmalarının ardından CIA ve Rum Ortodoks Patriği’nin yardımıyla Gülen darbe gerçekleştirmeye çalıştı” ifadeleri, üzerinden henüz 24 saat geçmeden yalanlandı.

Teyit bile edilmeden servis edilip jet hızıyla yayılmasında zerre beis görülmeyen bu yalan, ne ilk ne de sondur. Bulanık zamanların ilk fırsatta çamur atılası odaklarıdır gayrimüslim azınlıklar. Ekümenik Patrikhane’nin, Agos’a gönderdiği basın bildirisinde söyledikleriyse, tecrübeyle sabit tarihi bir uyarıdır: “Ortodoks camiası ile devletimizin arasını açma amacı ile yapıldığı derhal anlaşılması gereken bu haberin asılsızlığını, Akşam Gazetesi sorumlularının anlaması ve Patrik Hazretleri’ne karşı kamuoyunda kin ve nefret doğurma amacı ile yayımlanan bu asılsız haberin çok acı sonuçlar doğurabileceğini bilmesi gerekirdi.”

ÇARMIH DEDİĞİN

Bu vesileyle “Kendimi Türkiye’de çarmıha gerilmiş gibi hissediyorum” sözünü anımsadım Patrik Bartholomeos’un. 2009 yılındaki bir söyleşisinde sarf ettiği bu ruh hali açıklamasının kendisi de ironik bir biçimde bir linç kampanyasına yol açmıştı. Bursa’nın Mudanya İlçesi Zeytinbağı (Trilye) Beldesi Ak Partili Belediye Başkanı Ali Turan, Ortodoks dünyasının en önemli kültür miraslarını barındıran Zeytinbağı Beldesi’nde yılda birkaç kez gelerek buradaki kiliselerde dini ayinlerini yapan Ortodoks dünyasına bundan sonra, Zeytinbağı Belediyesi olarak izin vermemeye kararlı olduklarını söylemiş, “Fener Rum Patriği’nin yazılı ve görsel basına çıkarak Türk halkından özür dilemesini bekliyoruz. Özür dilemezse kendilerine belediye olarak kesinlikle giriş izni vermeyeceğiz” demişti. Öyle ya, nasıl hissedeceğini egemenden daha mı iyi bileceksin? Sahi, sen haddini aşmamayı ne zaman öğreneceksin!

Zül çarmıhıdır yaşadığımız. İsa Mesih’in hırsızlarla birlikte gerildiği, aşağılandığı, iftiralara maruz kaldığı ve çıkıp da kendini savunmayı, olağan üstü kudretini kişisel kurtuluş için kullanmayı zül saydığı çarmıh.

Zül çarmıhına gerilen hakikattir. Hakikat de vakti zamanı geldiğinde bütün riyakârları ayaklarının altına serdirir.

Karin Karakaşlı – Gazeteduvarkarin karakaşlı

‘IŞİD’in Türkiye sınırıyla bağlantısı kesildi’

Türk Silahlı Kuvvetleri, Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’in Türkiye sınırıyla fiziki teması ortadan kaldırdığını açıkladı.

18

TSK’dan yapılan açıklamada 24 Ağustos’ta başlayan ‘Fırat Kalkanı’ operasyonunda 14 köyün daha gele geçirildiği ve Cereblus- Azez hattının birleştirildiği belirtildi. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait 20 kadar tank dün Kilis’ten Suriye’nin Çobanbey bölgesine girmişti.

Ayrıca Türk uçaklarının IŞİD hedeflerini vurduğu bildirilmişti.

Anadolu Ajansı batıda Azez ile doğuda Cerablus arasında, IŞİD militanlarından arındırılan kuşağın 3-5 kilometre derinliğe sahip olduğunu aktardı. Ajansa göre Türk Silahlı Kuvvetleri’nin desteğiyle ÖSO’nun 12 gün içinde IŞİD’den aldığı alan 600 kilometre kareye ulaştı.

Ajans, Fırat Kalkanı harekâtının devam edeceğini ve söz konusu kuşağın genişletileceğini belirtti.

 

(BBC Türkçe, AA)

Kadınlar bir kez daha savaşa karşı barışı çağırdı!

3 Eylül  Cumartesi günü İstanbul’da kadınlar, Barış için Kadın Girişimi (BiKG) ve bu eylemin imzacılarının eylem çağrısına katılarak 1 Eylül Barış Günü’ne ithafen bir basın açıklaması yaptı. Saat 17:00 ‘da İstanbul Kadıköy’deki Süreyya Operası önünde  toplanan kadınlar sloganlarla barışa  çağrı yaptı :

Yaşasın kadın dayanışması!/ Savaşa hayır! Barış hemen şimdi!/ Ölümlere hayır! Nefrete hayır!Irkçılığa hayır! Tutuklamalara Hayır! Baskıya hayır! Zulme hayır! İşkenceye hayır! Kadınlar Savaş istemiyor! Yükselt! Yükselt barışın sesini yükselt! Mücadelemiz barış için!Jin Jiyan Azadi!/ Barış için ısrar ediyoruz! /Yaşasın Kadın Dayanışması! / Silahlar sussun, barış konuşsun!

barış 1

Basın açıklamasından sonra Kadıköy Rıhtım’a yürümek isteyen kadınlara  ise izin verilmedi. Böylece OHAL sürecinde izin verilmeyen  yürüyüşlere bir yenisi eklendi. Bu yıl, 1 Eylül Barış Günü‘nde yürüyüş  ve miting yapılması  Antalya, İzmit, Bursa, Aydın, Urfa, Batman’da Valiliklerce, bazı ilçelerde de Kaymakamlıklar tarafından yasaklandı. Son iki yıl içinde 1 Eylül Barış Günü’nde eylem ve mitinglere karşı kısmi yasaklar uygulanmışsa da OHAL gerekçesiyle miting yapılması yasaklanan il sayısında artış bulunuyor.

Barış için Kadın Girişimi tarafından barışa dair yapılan basın açıklamasının tam metni ise şöyle:

 1 Eylül Dünya Barış Günü kapsamında savaşa karşı ses çıkarmak, gerçek ve kalıcı  barışta ısrar etmek için buradayız. 1 Eylül’den bu yana çok şey değişti. Bu toz duman içerisinde birbirimizi duyamaz olduk. Bırakın başkasını, kendimiz için bile hakikat isteyemez, “ Ne oldu, nasıl oldu, niye oldu, kim yaptı?” diye soramaz olduk. Kimin niye öldüğünü, niye gözaltına alındığını, niye işinden olduğunu  sorgulayamaz olduk .
İnsan hakları Derneği Diyarbakır Şubesi’nin raporuna göre son bir yılda savaş nedeniyle bölge kentlerinde 1552 kişi yaşamını yitirdi. Yani eğer çözüm süreci devam ettirilseydi bu gün hayatta olacak 1552 kişi vardı. Ama  “Niye bitti? Bu insanlar ölmek zorunda mıydı” diye soracak, cevap arayacak, cevapları dinleyecek, cevap verenin hapse atılmasına göz yummayacak, kısacası barış  isteyecek  kimse kalmasın isteniyor. Savaşın, tankların, silahların sesi yükseldikçe  umudun sesi küçültülmeye çalışılıyor.
Biz kadınlar tam da bunu kabul etmiyoruz. Kimsenin kalmadığını, hakikatlerin silinip gittiğini, adaletin imkansız olduğunu ,  kendimizden başka kimseyi düşünmememiz gerektiğini, yaşamı savunmanın , barış istemenin  suç olduğunu kabul etmiyoruz. İşte bu yüzden diyoruz ki her yanımızda savaşın yükseldiği bu zamanda silahların susmasına, gerçek ve kalıcı barışı umut etmeye ihtiyacımız var.
Çünkü biz kadınlar barış süreci sona erdirildikten sonra :
Ablukalarla paramparça edilen kentlere,
Herşeye rağmen buralarda yeniden yaşamların kurulmasına,
Darbe girişiminin bizden alıp götürdüğü canlara,
Baskıların, tutuklamaların, haksızlığın, mezarsızlığın olağanlaşmasına,
Hayatlarımıza düşen bombalara, katliamlara,
Barış isteyenlerin, siyasetçilerin, seçilmişlerin, gazetecilerin tutuklanmasına,
Sınırötesine geçen tanklara,
Herkesin birbirine nefretinin, güvensizliğinin, tahammülsüzlüğünün artan şiddetine,
Çatışma ve silahların konuşmasının erkekliği yüceltmesine ve bir cins olarak kadınları aşağılamasına,
Bütün bu koşullar altında biz kadınların hayatlarının, özgürlüklerinin  sınırlandırılmasına,
Tanığız.
Bizzat yaşadık, yaşıyoruz. Kimimizin evde, kimimizin sokakta hayatlarımıza düşen bu şiddetin, bu adaletsizliklerin, bu zulmün, hakikatın böylesine anlamını yitirmesinin , yoksullaşmanın  ve yoksunlaşmanın mağduru olduk.
Tam da bu yüzden bugün,  barış ve hakikat hakkımızdan vazgeçmiyoruz demek için buradayız. Yaşadığımız coğrafyanın tamamında, sınırların içi, dışı fark etmeden savaşa hayır demek için burdayız. Mücadelemiz, bombaların  darmaduman ettiği hayatlarımızdan yaşanabilecek bir hayat çıkarmak için.  İnsanların istedikleri gibi yaşamak için evlerinden, mahallelerinden, canlarından olmaması için. Olağanüstü hal içinde yitip giden gündelik yaşamımızı tekrar kurmak   için. Yaşamı olağanlaştırırken savaşın, ölümün, haksızlığın, güvensizliğin, olağan olmasına, alışkanlık haline gelmesine engel olmak için.
Mücadelemiz Barış için
Ve soruyoruz: Kolombiya’da mümkün olan, çıkılan yol   burada niçin mümkün olmasın? Soruyoruz: Hepimizin hayatları, hayalleri bu kadar mı değersiz?
Bizim için, biz kadınlar için değil.
Bu nedenle BARIŞ ve ÇÖZÜM!

 

Not: İstanbul’da gecikmeli gerçekleştirilen 1 Eylül Dünya Barış günü etkinliklerinden bir diğeri ise  4 Eylül Pazar günü  İstanbul’da Bakırköy Pazar Meydanı’nda gerçekleştirilecek olan Barış Mitingi.

 

Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Demirtaş: PKK’nın politik kolu değiliz, sivilleri hedef alan eylemleri terördür

Partisinin ‘PKK’nın politik kolu’ olmadığını söyleyen HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Biz PKK’yı terör örgütü olarak tanımlamıyoruz. Ancak, sivilleri hedef alan eylemlerini terör olarak nitelendiriyoruz” dedi.

Demirtaş, PKK’yı “Devlet terörüne tepki olarak ortaya çıkmış bir şiddet örgütüdür” sözleriyle tanımladı.

‘Kürt halkı yüz yıldır devlet terörüne maruz kalıyor’

74

 

DHA, Demirtaş’ın Alman Süddeutsche Zeitung gazetesine verdiği mülakatı aktardı.

Demirtaş, gazetenin HDP için PKK’ya ve şiddete mesafe koymak neden bu kadar zor?” şeklindeki sorusunu şöyle yanıtladı: “Bu zor değil. Binlerce kez söyledim. Biz PKK şiddetini kabul etmiyoruz. Kesinlikle PKK’nın politik kolu da değiliz. Ancak PKK’yı hükümetin ve devletin tanımladığı gibi de tanımlamak zorunda değiliz. Kürt halkı yüz yıldır devlet terörüne maruz kalıyor. PKK, bu devlet terörüne tepki olarak ortaya çıkmış bir şiddet örgütüdür.

‘PKK’yı dahil etmeden çözüm zor’

Sözlerine ”Biz PKK’yı terör örgütü olarak tanımlamıyoruz. Ancak, sivilleri hedef alan eylemlerini terör olarak nitelendiriyoruz. Bunu protesto etmekten de geri kalmıyoruz” diyerek devam eden Demirtaş, Suriye’de çözüm olmadan Türkiye’de Kürt sorununun çözümünün de mümkün olmayacağını kaydetti.

Yeni bir çözüm süreci konusunda ise umutsuz olduğunu, taraflar arasında güven kalmadığını ve uluslararası arabulucu olması gerektiğini söyleyen Demirtaş, PKK’yı dahil etmeden çözümün zor olduğunu ve hükümetin PKK lideri Abdullah Öcalan ile yeniden görüşmesini temenni ettiklerini belirtti.

‘Silah bırakmayı ancak Öcalan sağlar’

PKK’yı silah bırakma konusunda sadece Öcalan’ın ikna edebileceğini dile getiren Demirtaş, Türkiye için kanton sisteminin uygun olmadığını aktardı.

‘Türkiye’nin doğusunun Kürtlere verilmesini istemiyoruz’

Demirtaş şöyle devam etti: Türkiye kendi çözümünü bulmalı. Bizim önerimiz; Türkiye’nin Almanya gibi bölgesel bir sisteme geçmesi. Bu sistem içerisinde Kürtler de kendi bölgelerine sahip olur. Otonomi bizim için bağımsızlık demek değil. Biz yerel yönetimi kastediyoruz. Biz Türkiye’nin doğusunun Kürtlere verilmesini ve geri kalanının merkezden yönetilmesini istemiyoruz. Türkiye’nin her tarafında Kürtler ve Türkler birlikte yaşıyor. En büyük Kürt kenti İstanbul.

 

(DHA, Diken, Süddeutsche Zeitung)