Kaz Dağları’nın Koçero Deresi’nde doğal kırmızı benekli alabalıkların ölmeye başlaması çevre halkını endişelendirdi.
Çanakkale’nin Bayramiç ilçesi sınırlarında kalan Kaz Dağları’nın Dalaksuyu Mevkii’ndeki Koçero Deresi’nde doğal kırmızı benekli alabalıkların ölmeye başlaması çevre halkını endişelendirdi.
Çanakkale-Balıkesir sınırında Bayramiç ilçesi sınırları içinde kalan ve Edremit bölgesine akan pınarlarda yaşamlarını sürdüren doğal kırmızı benekli alabalıklar bir süre önce topluca ölmeye başladı. Bu durum çevre halkında endişe yarattı. Suya zehirli madde karıştırılmasından tedirgin olanlar, balık ölümlerinin nedenini merak ederken; yetkilileri göreve çağırdı.
Edremit’te oturan Oktay Zengin ve arkadaşları, balık ölümlerini kamera ile görüntüledi. Çırpılar köyünden Engin Gürel, “Yetkilileri bu konuda göreve davet ediyorum. Bu gidişle Kazdağları’ndaki derelerde kırmızı benekli alabalık kalmayacak” dedi.
Çanakkale Bienali İnisiyatifi’nce yapılan açıklamada “İçinde sanatın olmadığı gelişmelerin sanatın kendi pratiklerinin önüne geçtiği koşullarda coşkumuzu ve motivasyonumuzu yitirdik” denilerek bienalin iptal edildiği duyuruldu.
Bu sene beşincisi gerçekleşecek olan Çanakkale Bienali resmi sayfasında yaptığı açıklama ile bienalin iptal edildiğini duyurdu.
Bu sene 24 Eylül – 6 Kasım tarihleri arasında düzenlenmesi planlanan 5. Uluslararası Çanakkale Bienali “Göç” olgusu üzerinden 42 uluslararası sanatçının da katılımıyla gerçekleşecekti.
Çanakkale Belediyesi tarafından desteklenen ve Çanakkale Bienali İnisiyatifi (CABININ) tarafından düzenlenen bienalin iptal edildiği resmi internet sayfasından duyuruldu.
Açıklamada, 3. Çanakkale Bienali’nden bu yana genel sanat yönetmenliği ve eş-küratörlük görevini yürütmekte olan Beral Madra’nın gündem nedeniyle görevinden kendi isteğiyle ayrıldığı belirtildi.
Çanakkale Bienali İnisiyatifi yaptığı açıklamada, gerçekleşmeyen bianeli Aylan Kurdi’nin cansız bedeninin Çanakkale sahillerine vurduğu günü hatırlatarak vatansız kalmış tüm insanlara ithaf etti.
Dünya tehdit altındaki türler listesinde, pandaların durumu ‘tehlikede’ statüsünden ‘duyarlı’ statüsüne yükseldi.
Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN), tehdit altındaki türlerin bulunduğu Kırmızı Liste’de pandanın statüsünü ‘tehlikede’den biraz daha iyi bir durumu işaret eden ‘duyarlı’ statüsüne geçirdi. IUCN, son 10 yılda panda nüfusundaki yüzde 17’lik artışa dikkat çekerek, 2014’teki son sayıma göre Çin’de doğal ortamında yaşayan 1.864 panda olduğunu vurguladı. Panda sayısındaki artış, doğa koruma çalışmalarının sonuç verdiğini gösteriyor.
WWF Genel Direktörü Marco Lambertini, “Aynı WWF logosu gibi, panda 50 yıldan uzun bir süredir dünyadaki doğa koruma çalışmalarının sembolü. Bugün pandanın tükenme tehlikesinden bir adım daha uzaklaştığını öğrenmek, yaban hayatı korumaya adamış insanlar için çok heyecan verici bir haber” açıklamasını yaptı. Lambertini, “Pandanın durumundaki iyileşme; bilim, siyasi irade ve ilgili bölgelerde yaşayan insanların bir araya gelmesi halinde dünyanın yaban hayatını koruyabileceğimizi ve biyolojik çeşitliliği artırabileceğimizi gösteriyor” dedi.
Pandanın statüsündeki bu gelişme Çin hükümetinin on yıllardır sürdürdüğü koruma çalışmalarının başarılı olduğunu gösteriyor. Tehlike altındaki türler için yapılan yatırımların karşılığının alındığına dikkat çeken WWF-Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak, “Şüphesiz herkes bu başarıyı kutlamalı ancak pandalar hala Kırmızı Liste’de ve doğal ortamında yaşayan sadece 1.864 panda var. Panda için yürütülen ve olumlu sonuçlanan çabalar, dünyada koruma altına alınmayı bekleyen ve kritik derecede tehlike altındaki birçok önemli tür için örnek olmalı” dedi.
Tolga Baştak, “Uzun soluklu koruma çalışmaları gösteriyor ki bu tip başarılar güçlü bir işbirliği ve sabırla elde edilebiliyor. Başarıların kalıcı olabilmesi için hükümetlerin doğa koruma çalışmalarına daha fazla yatırım yapması, yöredeki insanlarla daha güçlü işbirliklerinin kurulması ve özel sektörün bu çabaları desteklemesi şart” şeklinde konuştu.
WWF, yaklaşık 40 yıldır Çin hükümetiyle birlikte pandayı ve yaşam alanlarını koruma altına almak için çalışıyor. Bu işbirliği kapsamında panda koruma alanlarının yaratılması, ayrı düşen panda nüfuslarının birleştirilmesi ve yöredeki insanlara sürdürülebilir geçim kaynakları yaratarak, onların orman üzerindeki etkilerinin azaltılması için çeşitli çalışmalar yürütüldü. Bu çalışmaların sonucunda, panda nüfusunun yaklaşık üçte ikisini barındıran panda koruma alanlarının sayısı 67’ye çıktı. Bu alanlar aynı zamanda bambu ormanlarının, dolayısıyla birçok farklı türün korunmasına da katkı sağlıyor.
Dünyanın yaşayan en büyük primatları olan doğu gorilleri, tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. IUCN (Doğa ve Doğal Kaynakların Korunması için Uluslararası Birlik (International Union for Conservation of Nature and Natural Resources), altı büyük-maymun türünden dördünün “kritik tehlikede olan türler” arasında olduğuna dikkat çekiyor.
“Kritik tehlikede olan türler” arasında yer alan doğu gorili adıyla bilinen dünyanın en büyük primatının (Gorilla beringei) neslinin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu açıklandı.
IUCN temsilcileri, haftasonu Honolulu’da düzenlenen uluslararası kongrede, dünya üzerinde 5 binden az doğu gorili kaldığını belirtti.
IUCN’den Inger Andersen, “IUCN’nin Kırmızı Listesi, en yakın akrabalarımızdan birini yok etmekle meşgul olduğumuzu gösteriyor, çok üzücü” diye konuştu.
IUCN Kırmızı Listede bulunan 82 bin 954 türden 23 bin 928’i nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya.
6 büyük maymun türünden dördü kritik tehlikede
IUCN’nin verilerine göre, altı büyük-maymun türünden dördü “kritik tehlikede olan türler” arasında kırmızı listede yer alıyor: Doğu gorili, batı gorili, Bornéo orangutanı ve Sumatra orangutanı.
Şempanzeler ve bonobolar ise “tehlikede olan türler” arasında.
Popülasyonları 20 senede yüzde 77 azaldı
Kaçak avcılık ve hayvanların habitatlarının yok edilmesi nedeniyle, doğu gorili nüfusunun son 20 yılda yüzde 77 azaldığı belirtildi.
Kongo Cumhuriyeti, Rwanda’nın kuzeybatısı ve Uganda’nın güneybatısında bulunan doğu gorillerinin iki alt türü bulunuyor: Grauer gorili ve Beringei gorili.
Grauer gorillerinin popülasyonu 1994’te 16 bin 900 idi. 2015’te ise bu sayının 3 bin 800’e düştüğü belirtildi.
Beringei gorillerinden ise sadece 880’i hayatta.
Zebra nüfusu 14 yılda yüzde 24 azaldı
Zebralar da “asgari kaygı” kategorisinden “neredeyse tehdit altında” kategorisine alındı.
14 yıl önce 660 bin olan zebra popülasyonu, 14 senede yüzde 24 azalarak 500 bine düştü. Bu düşüşün hayvanların etleri ve kürkleri için avlanmasına bağlı olduğu belirtildi.
Azadiya Welat’ın merkez bürosuna yapılan baskında gözaltına alınan 11 gazete çalışanından dokuzu serbest bırakılırken, Arap Turan ve Ferit Toprak ise tutuklandı.
Türkiye’de tek günlük Kürtçe yayın yapan Azadiya Welat’ın Diyarbakır merkez bürosuna ihbar gerekçe gösterilerek, 28 Ağustos’ta yapılanbaskında gözaltına alınan 11 gazete çalışanı, emniyetteki işlemlerin ardından Diyarbakır Adliyesi’ne götürüldü.
Savcılıktaki işlemlerin ardından gazetenin 11 dağıtımcısı “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk edildi.
Pusat Bulut, Yasemin Sayın, Serdal Polat, Zeynep İzgi, Hayat Yılmaz, Mehmet Emin Kaya, Mecrum Tekol, İbrahim Bayram ve Engin Özelçi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Gazete çalışanı Arap Turan ve Ferit Toprak ise “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla tutuklandı.
Dicle Haber Ajansı’nın (DİHA) geçtiği bilgiye göre, Sulh Ceza Hakimi’nin Turan ve Toprak için mahkeme, tutuklama kararında, “Şüpheli Arap Turan ve Ferit Toprak’ın PKK/KCK terör örgütü doğrultusunda yayın yapan Özgür Gündem Gazetesi hakkında verilen geçici kapatma kararına karşı ısrarlı şekilde karşı çıkmaları ve her türlü şartlarda dağıtmaya devam edecekleri konusunda sözleri ve eylemleri dikkate alındığından terör örgütü üyesi olduklarına dair Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinde öngörülen geçerli şüphe sebeplerinin, Anayasa’nın 19. maddesinde belirtilen kuvvetli belirtinin ve CMK’nin 100/1 maddesinde öngörülen kuvvetli suç şüphesini gösterir somut delillerim mevcut olduğu…” ifadeleri yer aldı.
Laos’taki Filipinler Devlet Başkanı Duterte’nde bugün yapılması planlanan Barack Obama-Rodrigo Duterte görüşmesi, Filipinler Devlet Başkanı Duterte’nin ABD Başkanı Obama’ya küfretmesi üzerine iptal edildi.
Filipinler Devlet Başkanı Duterte
ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcüsü Ned Price, ASEAN (Güneydoğu Asya Uluslar Birliği) Zirvesi kapsamında planlanan Obama-Duterte görüşmesinin yapılmayacağını, ABD Başkanı’nın, Duterte yerine Güney Kore Cumhurbaşkanı ile görüşeceğini açıkladı.
Obama görüşmede Filipinler’de uyuşturucu ile mücadele kapsamında yürütülen operasyonlarda, hükümet güçleri tarafından yapıldığı iddia edilen yargısız infazları gündeme getireceğini belirtmişti.
Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte ise bunun üzerine “O…. çocuğu, eğer bunu yaparsan görüşmede suratına küfredeceğim” demişti.
Obama ise bunun üzerine Duterte’nin renkli bir kişilik olduğunu söylemiş ve ekibine Duterte ile yapıcı ve verimli bir görüşme gerçekleştirme olasılığını araştırma görevi vermişti.
Price ise bunun mümkün olmadığını ve Obama’nın Duterte yerine Güney Kore Cumhurbaşkanı Park Geun-hye ile görüşeceğini açıkladı.
Bu, ABD Başkanı Barack Obama’nın Haziran ayında başkanlık görevini devralan Rodrigo Duterte ile ilk görüşmesi olacaktı.
Filipinler’de 3 ayda 2 bin 400 kişi öldürüldü
Duterte’nin göreve gelmesinden bu yana 2 bin 400’den fazla kişi uyuşturucu ile mücadele kapsamındaki operasyonlarda öldürüldü.
Filipinler Devlet Başkanı “Operasyonlar sürecek. Çok fazla insan ölecek, son satıcı sokaklardan çekilene, son uyuşturucu taciri ölene kadar mücadeleye devam edeceğiz” dedi.
Duterte daha önce de kullandığı cinsiyetçi ifadelerle ve suçlulara yönelik şiddet dolu sözleriyle dikkat çekmişti.
Duterte başkan seçilmeden önce Katolik Kilisesi’nin lideri Papa Francesco’ya ve ABD’nin Manila Büyükelçisi’ne de Obama için kullandığı küfrü kullanmıştı.
Birleşmiş Milletler insan hakları ihlali yaptığını belirterek Duterte’nin politikalarını kınamıştı.
Roma Katolik Kilisesi de nüfusunun çoğunluğu Katolik olan ülkenin başkanını politikaları nedeniyle eleştirmişti.
Yirminci yüzyılın en önemli düşünürlerinden ve yeşil düşüncenin kurucu isimlerinden biri sayılan Ivan Illich 90. yaşında.
Ivan Illich
4 Eylül 1926’da Viyana’da doğan ve 2002’de 76 yaşında aramızdan ayrılan Illich’in 90. yaşı, Eylül ayı boyunca Açık Radyo’da her Çarşamba 10:30 – 11:00 saatleri arasında yayınlanan Açık Yeşil’de kutlanacak.
Endüstriyalizme ve tüketim toplumuna yönelik radikal eleştirileriyle tanınan ve yeşil düşüncenin kurucu isimlerinden biri sayılan Ivan Illich’in başlı başına bir manifesto olan yaşamı, düşünceleri, aktivizmi ve eserlerinden alıntılar kendi sesinden ve katıldığı radyo programlarından kısa bölümler eşliğinde 7 Eylül’den itibaren Açık Yeşil’de.
Açık Radyo’da her Çarşamba yayınlanan Açık Yeşil programını Ömer Madra ve Ümit Şahin hazırlayıp sunuyor.
Açık Radyo’yu İstanbul ve yakın çevresinde yaşayanlar fm 94.9 frekansından dinleyebilirler, internet üzerinden dinlemek için ise Açık Radyo internet sitesini ziyaret edebilirsiniz.
Daktiloları seviyorum. Aksini iddia edenlere kanmayın. Öyle ki Medium’daki her konferans salonuna bir daktilo şirketinin adı verilmiştir. Neyse… Bir gün İngilizce yerine Türkçe düzene sahip bir daktilomuz olması gerektiğini düşündüm ve bir tane elde ettim.
Ben Türkçe konuşamıyorum. Hatta okuyamıyorum da. Daha önce hiç Türkiye’de bulunmadım. Dürüst olmak gerekirse Türkiye hakkında pek bir şey de bilmiyorum. O halde neden Türkçe daktilo istediğimi öğrenmek istiyorsunuzdur tabii. Söyleyeyim: Bence dünyada var olan daktilolar arasında en büyüleyici tuş düzenlerinden birine sahip!
Bu etkileyici daktiloyu inceleyerek ve hakkında araştırma yaparak öğrendiğim 5 bilgiyi tüm okurlarla paylaşmak istiyorum.
1. Q·W·E·R·T·Y’ye mahkûm değiliz
Q·W·E·R·T·Y düzeni, kâtipler çok hızlı yazabildiklerinde şeride vuran harfler üst üste binerek makineyi tıkadığından, onları yavaşlatmak amacıyla tasarlanmıştı. Çok sık birlikte kullanılan harfler klavyenin etrafına dağıtılmış, öğrenme ve zihin ergonomisi açısından uygunsuz olan bu çözüm en azından malûm teknolojik zorluğu aşmaya yetmişti. Pek çok Avrupa ülkesi küçük değişikliklerle de olsa QWERTY’nin izinden gitti. Almanlar ve Polonyalılar Q·W·E·R·T·Z kullanırken Fransızlar A·Z·E·R·T·Y’e çevirdi. Kalanlardan pek çoğu harfi harfine Q·W·E·R·T·Y düzenini kabul ederken dillerinde bulunan diğer özel harfleri Q·W·E·R·T·Y düzeninin kenarlarına tıkıştırdı.
Farklı bir dil konuşup başka bir klavye düzenini kullanmanın aslında ne kadar korkunç olduğunu hayal etmek mümkün. Bir düşünün: İki farklı dil aynı alfabeyle yazılıyor olsa bile dillerin kelime yapıları, popüler harf kombinasyonları ve harflerin kullanım sıklıkları birbirinden çok farklı. Bu farkı anlamak için her bir harfe farklı puan değerlerinin atandığıScrabble oyununa bakmak yeterli. Avrupa’nın büyük çoğunluğunun hâlâ İngilizceye dayanan daktilo düzeni kullanmasıyla Rumence Scrabble’da İngiliz puanları kullanmak arasında bir fark yok: İkisi de aynı derecede anlamsız aslında.
(Üstte) İngilizce Scrabble taşları. (Altta) British Columbia’da (Kanada) konuşulan Carrier diline ait Scrabble taşları. (Fotoğraf: Leo Reynolds)
Ne var ki Türkiye, zamanında farklı bir yol tutmaya karar verdi ve 1955’te parmak kası röntgenlerinden de faydalanılan on yıllık bir çalışma sonucunda F klavye düzenini ortaya çıkardı ve geçtiğimiz yüzyıl bitmeden kısa bir süre önce F klavyeyi binbir zorluk ve maliyete karşın ulusal bir standart haline getirmeye çalıştı.
Bu yeni düzenin Q·W·E·R·T·Y ile uzaktan yakından alakası yoktu. Ergonomik açıdan muazzamdı ve yapılan ölçümler F klavyeyle yazmanın diğerine göre iki kat hızlı olduğunu ortaya koyuyordu. (Nitekim geçtiğimiz yüzyılda gerçekleştirilen daktilo şampiyonalarında Türkiye rekor üstüne rekor kırarak bunu ispat etmişti.)
Şimdi yukarıdaki İngilizce Q·W·E·R·T·Y düzenine bakın. Gözünüze harfler tamamen rasgele dağılmış gibi gelecek. Fakat hemen yanındaki daktiloya bakarsanız Türkçe hakkında çok şey öğrenebilirsiniz. Mesela ben şimdi bu makaleyi yazarken sağ elimin işaret parmağı İngilizcede nadiren kullanılan j harfi üzerinde duruyor (Tüm İngilizce kelimelerin sadece % 0,5’i ‘j’ harfi içerir) ama Türkçe klavyede böyle bir müsriflik yapılmış değil ve j’nin yerinde sıklıkla kullanılan harfler bulunuyor.
2. Noktalı harfler her zaman ikinci sınıf vatandaş yerine konmaz
Türkçe’nin az çok nasıl bir dil olduğunu anlamak için aşağıdaki popüler pangram yeterince iyidir:
(Pangram’lar bir dildeki tüm harfleri içeren, kısa, gerçekçi olmayan cümlelerdir. En bilinen İngilizce pangram The quick brown fox jumps over the lazy dog cümlesidir ve İngilizcedeki 26 harfin tamamını içerir.)
Yuncanca ve Rusça gibi bazı istisnalar hariç Avrupa alfabeleri Roman/Latin alfabesinden türemiştir. Genelde İngilizce’den noktalı harfleriyle ayrılırlar. Bu harflerin karşılık geldiği sesler İngilizce’de yer alıyor olsa da orijinal dillerinde ‘süslü‘ gösterime sahiptirler. Sayıları çeşitlilik gösterebilir: Mesela İspanyolcada sadece ñ vardır ama Çekçede bu sesleri ifade edebilmek için bir dolu yeni harf — á č ď é ě í ň ó ř š ť ú ů ž — türetilmiştir.
Bu ekstra harfleri önemsiz addetmek ve onları ikinci plana atmak kolay ve mümkündür. Daktilo ve bilgisayar klavyelerinde bu geri plana itme işi bu harfleri bir takım yardımcı tuşlara (Mesela bilgisayarda Alt + A ile å yapmak) ya da ölü tuşlara (önce ` sonra da a’ya basarak à elde etmek) mahkûm ederek yapılır. Sık kullanılan bir harf olup ortalamanın üstünde bir öneme haiz olsalar bile genelde yapılan budur.
Ancak Türkçede durum farklı. Mesela ü ve ş harfleri c, v ve p harflerinden daha yaygındır. Bu klavye düzenini mucitleri bunu dikkate aldıklarından bu harfler yaygın Latin harflerinin hemen yanıbaşında yer alırlar. Zaten Q·W·E·R·T·Y’yi reddetmeleri ve özgün harfleri ön plana çıkarmaları Türkçe düzenin en kuvvetli yanını oluşturuyor. Bana göre bu klavyenin bağıra bağıra verdiği mesaj şu: “Dilimizle gurur duyuyoruz ve ona hak ettiği saygıyı göstermeliyiz.”
3. Her dilin çılgın bir sırrı vardır
İngilizce ve benzer pek çok dilde i harfi büyüdüğü zaman I’ya dönüşür. Ancak Türkçede i harfi büyüdüğü zaman yine İ olur; bu arada I diye bir harf de kendi varlığını sürdürür. Ve onun küçük harfi ne dersiniz? Evet tahmin ettiğiniz gibi: ı. Noktalı i ve noktasız ı bir ahenk içerisinde aynı anda var olur ve bu iki harfe klavyede iki ayrı tuş tahsis edilmiştir.
Çılgınca değil mi? Bana karşı şeritte araba sürmek ya da sıcaklığı ölçmenin farklı bir yolunu kullanmak kadar çılgınca geliyor bu durum — muhtemelen bugüne dek alışık olduğumuzdan çok çok farklı olduğu için. Çılgınca olsa da Türkçedeki bu yaklaşım diğer Latin dillerininkinden daha mantıklı görünüyor.
Ancak diğer dillerde de küçük tuhaf noktalara rastlayabiliyoruz elbet. Mesela Flemenkçe’de ij kombinasyonu ayrı bir harf gibi muamele görüyor. İngilizler kesme işareti ile daraltmalar yapıyor ki bu ain’t’e gelinceye kadar mantıklı. Almanlar kısa bir süre önce, büyütüldüğü zaman SS’e dönüşen küçük ß harfiyle bir yüzyıl yaşadıktan sonra, matbaacıların henüz tam olarak ne yapacaklarını bilmedikleri bir büyük ẞ harfine kavuştular.
4. Bazen başka dillerin de düzene uydurulması gerekir
Ezilen taraf olmak her zaman zordur ama o kadar da kötü değil. İngiliz klavyesi sadece İngilizceye dayanıyor olabilir, ama diğer dillere ait daktilolar İngilizceyi ya da kendi dillerini etkisi altına alan popüler dilleri es geçemezler.
Türk daktilosuna tekrar bakalım: Pek alışık olmadığımız bir yerde, üst sırada ve rakamların sağında bir mevkiide w, x, and q mevcut.
Türk alfabesinde bu harfler yok ancak gerek İngilizce yazmak için gerekse de İngilizce’den Türkçe’ye doğrudan geçmiş kelimeleri yazabilmek için bu tuşlara ihtiyaç var. Bu harfler uzak ve erişilmesi zor bir köşeye atılmış olsalar da yine de varlar. ` ve ^ simgelerini veren ölü tuşları da görmüşsünüzdür (Farsça ve Arapça’dan Türkçeye geçmiş kelimelerin telaffuzdaki farkları için kullanılıyor) ve 2‘nin üzerinde yalnız bırakılmış bir é bulunuyor (Osmanlı İmparatorluğu’nun son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk zamanlarında Türkçeyi etkisi altına alan batı dili Fransızca idi).
Görüldüğü üzere, eğer doğru bakmayı becerirseniz, tuşlar ve klavyeler size büyüleyici tarih dersleri verebilir.
5. İlk önce şişmanlar ve ‘noktalamalar’ ölür
Türk daktilosunun ebatları İngilizce daktiloyla aynı. İlave bir satır veya sütun yok. Bu da demek oluyor ki alfabedeki fazladan karakterleri koyabilmek için bazılarını iptal etmek zorunda kalmışlar. Görünen o ki iptal edilenler daha çok noktalama işaretleri olmuş.
Soldaki İngiliz daktilosuyla sağdaki Türk daktilosunu mukayese edin. Ampersand (&), pound (£) ve dolar($) tuşları yok. keys. = ve + işareti de görünürlerde değil. Ayrıca noktalı virgülün yerinde de yeller esiyor (;).
Tamam; bazısı Türkiye’de o kadar da popüler değil ve yerlerine harfler konabilir; fakat dikkatle bakarsanız ünlem işaretinin de orada olmadığını görürsünüz. Hatta ve hatta “1” sayısının sırra kadem bastığını da! Bu nasıl olabilir?
Tarnıya şükür daktiloların bilgisayarların sahip olmadığı bir özelliği bulunuyor: Bir sütun geriye gidip ‘eskisinin üstüne yazmak.’ Yani noktali virgülü yapmak önce bir : yapıp, sonra geri dönüp üzerine bir de ,basmak kadar basit. Peki ya ünlem? Bir noktanın üzerine basılacak bir kesme işaretinden ibaret değil mi? Biraz kaba ama olsun; işe yarıyor. 1 sayısı nasıl yapılıyor dersiniz? Elbette iki işareti birbirine ulayarak değil ama küçük l harfi ne güne duruyor? İşte size l…
(Şaka değil. Eskiden 0 (sıfır) olmayan daktilolar vardı. 0 yerine büyük O harfi basınca tüm dertler bitiyordu. Tamam; bu bir tipografik katliam ama şartlar bunu gerektiriyorsa yine de bu bir çözümdür.)
Geri tuşuyla bir sütun geriye gitmeyi zahmetli bulan daktilocular makineyi kandırmanın yolunu bulmuşlardı: Boşluk tuşuna basılı tut, basabildiğin kadar tuşa bas, sonra boşluk tuşunu bırak ve işleme devam et. Mekanik olarak bir tuşu bırakmadan sıradaki sütuna ilerlenemeyeceğinden bu yöntem kesinlikle işe yarar. Konami şifresini biliyorum diye kibirlenmeyin; Türk daktilocular on yıllardır bunu yapıyor. Tabii ki her şeyin beteri var: Tamil dili gibi alfabesinde yüzlerce harf barındıran dilleri ya da Çince gibi alfabetik olmayan dilleri daktiloyla yazmaya çalışanların çektiği azabı hayal bile edemiyorum.
Eminim bu daktiloda daha farkında varmadığım pek çok şey vardır; üstelik burada sadece bir dilden bahsediyoruz. Her daktilo düzeni ayrı bir yazı konusu olabilir: Rus daktilocuları üst satırdaki rakamları neden ‘shift’e bağladılar, Almanlar için Z neden bu kadar önemliydi de Q·W·E·R·T·Y ‘i tutup Q·W·E·R·T·Z’e dönüştürdüler, Flemenk daktilolarında görülen fonksiyon benzeri ƒ’nin ardındaki gizem nedir? Latin olmayan dillerden ya da alfabetik olmayanlardan daha bahsetmedim bile (ki Çinli daktilocular ve geliştirdikleri yazma yöntemlerinden değil makale, kitaplar çıkar).
* * *
Çevrenizde kolaylıkla erişebileceğiniz daktilolar bulunmayabilir ama her bilgisayar bir sanal daktilo müzesi ve seyahat danışmanıdır. Telefonunuzda veya bilgisayarınızda klavye ayarlarına gidip bu müze içerisinde gezintiye çıkabilirsiniz.
Bu sırada ilginç bir şey bulursanız mutlaka paylaşın!
Ve şimdi, müsaadeniz olursa daktilonun üstüne yatıp, San Francisco’nun bu sıcak günleri için son derece manidar olan, en sevdiğim Türk atasözünü yazmaya çalışacağım.
Aaa… Bu arada, İngilizce olduğunu söylediğim şu diğer yeşil daktilo aslında ‘İngiliz’ değil. Hangi dile ait olduğunu bulabilecek misiniz bakalım? Yazdıklarım arasında gerekli tüm ipuçları mevcut.
Türk dili ve kültürü hakkında bir ton bilgi sağlayan Ahmet Özkale’ye, çeşitli daktilolardan güzel kareler çekmek için birlikte uğraş verdiğimiz Joy Chen ve Madeline Bermes’e teşekkür ederim (Evet bildiniz; ufukta daha başka daktilo öyküleri görünüyor).
OHAL KHK’sı ile işten çıkarılanların, gelecekteki durumuna ilişkin bir değerlendirmeyi daha ayrıntılı yazacağım, muhtemelen yarın okuyabilirsiniz. Ama dün gördüğüm bir yorum üzerine kısa bir not yazmak isterim. Ersan Şen, içinde doğru bilgiler de bulunan yazısında şöyle demiş: “Belirtmeliyiz ki; sonucu ne derece ağır olursa olsun meslekten açığa alma ve ihraçlar “tedbir” mahiyetinde olup, KHK’larla düzenlenebilirler. Bu düzenlemeler; etkileri yönünden olağanüstü halin sonrasına sirayet edecek olsalar da, KHK’larla yasal değişiklik yapmaya benzemezler.”
Tabii yazının devamında, bu KHK’ların da hukuki sorunlarına değiniliyor ama görevden çıkarmanın bu şekilde yapılabileceği varsayımına dayanılarak devam ediliyor.
Bu saptama tamamen yanlış. Kamu görevlilerinin bu şekilde hizmetten çıkaran KHK’lar da Olağanüstü Hal KHK’si değildir ve salt bu nedenle iptali gerekir.
Nedenini şöyle açıklayalım. Daha önce OHAL KHK’larının sınırsız olamayacağını belirtmiş, AYM’nin buna ilişkin bir sınır çizdiğini söylemiştik. Buna göre OHAL KHK’sı ancak Anayasa’nın çizdiği sınırlar içerisinde çıkarılabilir. Olağanüstü halde yapılabileceklerin sınırı ise yine Anayasa’nın 15. maddesinde gösterilmiştir. Buna göre: “Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.”
O halde konu bakımından KHK yapıcı milletlerarası hukuka aykırı önlemler alamaz. Hem Avrupa Konseyi hem de Birleşmiş Milletler, kamu görevini rejim karşıtı kişilerden temizlemek konusunda çeşitli standartlar geliştirmiştir. Bu metinlerin isimlerini en alta koyuyorum, oradan kontrol edebilirsiniz. Bu standartlar AİHM tarafından da onlarca kararda uygulanmış ve kabul edilmiştir. (Çok sayıda oldukları için koymuyorum, sonra uzun yazıda bulabilirsiniz) O halde rejim karşıtlarının, kamu görevinden çıkarılmasının milletlerarası hukukta ölçütleri vardır ve bu ölçütler olağanüstü halde bile dikkate alınmak zorundadır.
Milletlerarası hukuka göre, kamu hizmetinden çıkarılma yaptırımı hukuk devleti gereklerine aykırı bir şekilde yapılamaz. Bir kişi adil bir usulle (due process), savunma hakkı verilmeden, kişinin rejim karşıtı eylemlerdeki rolüne bakmaksızın, süresiz bir şekilde kamu görevinden çıkarılamaz.
Bizdeki uygulama her yönüyle bu ilkelere aykırıdır.
a- Kamu görevlileri hizmetten bir daha dönmemek üzere çıkarılmıştır. Oysa çıkarma işleminin, zaman bakımından olağanüstü halin gerekleri ile bağlantılı olması gerekir.
b- Kararın hangi soruşturmaya dayandığı belirsizdir. Kamu görevlileri arasında bir ayrım yapılmamıştır. Öğretmeninden, basit memuruna herkes kapsam içerisinde değerlendirilmiştir. Oysa, bu şekilde toplu çıkarmalar uluslararası hukuka açıkça aykırıdır.
c- Kamu görevinden çıkarılanların hiçbirine savunma hakkı verilmemiş, yarı yargısal bir süreç bile işletilmemiştir. Sürecin ceza hukuku güvenceleriyle yürütülmesi gerekip gerekmediği tartışmalıysa da, hakikati ortaya çıkaracak bir yargılama düzeni olmaksızın böyle bir kararın verilmesinin uluslararası standartlara aykırı olduğu çok açıktır.
Bu nedenle başta 672 sayılı KHK, açıkça milletlerarası hukuk ölçütlerine aykırıdır ve bu nedenle Anayasanın 15. maddesini ihlal etmektedir. Anayasa’nın 15. maddesini ihlal eden bir KHK konu bakımından OHAL KHK’sı sayılamaz, mutlaka iptali gerekir. İptal edilmezse, AİHM’de binlerce ihlal kararı çıkacağına zerre kadar şüphe yoktur.
(Parliamentary Assembly of the Council of Europe Resolution 1096 (1996) on measures to dismantle the heritage of former communist totalitarian systems and the respective Guidelines to ensure that lustration laws and similar administrative measures comply with the requirements of a State based on the rule of law (doc. 7568), 3 June 1996.
Venice Commission, CDL-AD(2009)044, Amicus Curie on the Law on the Cleanliness of the Figure of High Functionaries of the Public Administration and Elected Persons of Albania, Opinion no. 524/2009, 13 October 2009.
Office of the United Nations High Commissioner for Human Rights, Rule-of-Law Tools for Post-Conflict States. Vetting: an operational Framework, 2006)
Artık her ayın rutini haline geldi. Gazeteler belirli birkaç kelimeyi değiştirip neredeyse aynı haberi veriyorlar. Mayıs ayı gelmiş geçmiş en sıcak ay oldu! Haziran ayı gelmiş geçmiş en sıcak ay oldu! Temmuz, Ağustos… Bu rutinin arasında da hava olaylarından kaynaklı çeşitli “felaketlerin” haberleri giriyor. Döngü bu şekilde devam ediyor. Bu döngüyü yaratan insan. Milyarlarcası da kentlerde yaşıyor, iklim değişikliğini hem yaratıyor; hem de doğrudan onun etkileriyle karşı karşıya kalıyor. Mücadeleler de artık kent odaklı yaşanıyor. Hayat neredeyse, mücadelenin de odağı orası çünkü. Baştan bakarsak ikim değişikliği ile mücadelenin temel olarak dayandığı iki kavram var. Bir tanesi azaltım, diğeri ise uyum. Azaltımı en kabaca karbon salımlarının düşürülmesi olarak tanımlayabiliriz. İklim Zirveleri’nde, uluslararası anlaşmalarda kovalanan hep bu. Ülkeler ne kadar azaltım yapacaklarına yönelik taahhütlerini ortaya koyuyorlar, buna göre bir eylem planı ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Felsefi olduğu kadar kesin matematiksel hesaplamalara dayalı bir süreç.
Diğer kavram ise uyum. Aslına bakılırsa iklim değişikliği ile mücadelede uyum kavramının ortaya çıkması ve daha sonrasında da çalışmaların önemli bir bölümünün bu alana kaydırılması şimdiye kadar verilen mücadelenin bir yere kadar kaybedilmiş olduğunun kabulü anlamına gelmekte. Azaltım politikalarının yeteri kadar uygulanmaması ya da uygulananların yeteri kadar sonuç vermemesi insanları, kentleri iklim değişikliğine açık bir konuma sokmuş, iklim değişikliğinin etkilerini de insanlar için, kentler için çok önemli bir noktaya getirmiş durumda. Sadece 27 Ağustos günü Ankara’da olanlara bakmak bile geldiğimiz noktayı anlamak açısından yeterli olacaktır. En fazla bir saatlik bir yağmur sonrasında nehirlere dönen sokaklar, göllere dönen alt geçitler ve caddeler, taş toprak (kentsel erozyon) içinde kalan yollar. Saatlerce süren anormal bir yağıştan bahsetmiyoruz. Fakat kentler buna bile yanıt veremez, buna bile uyum sağlayamaz düzeydeler şu anda. İşte bu gerçekliği verili durum kabul ederek kentleri yeniden organize etme çabası iklim değişikliğine uyumda kendisini bulmakta ve artık azaltım ve uyum birbirleriyle eşgüdümlü olarak ilerleyen iki mücadele aracı olarak kendisini göstermekte. Göstermek de zorunda.
Su baskını, kuraklık, sel, çok yüksek sıcaklıklar, çok düşük sıcaklıklar… Tüm bu hava olayları artık daha da fazla gündemimizde ve doğrudan kentlinin hayatına etki ediyor. Suyun akmaması ya da pencereden su girmesi Paris’te imzaya açılan bir anlaşmaya ABD ve Çin Devletleri’nin imza koymasıyla %100 doğrudan bağlantılı fakat bu bağlantıyı herkesin, her an kurmasını da beklemeyeyiz. Bununla birlikte kentli, adına henüz uyum dememiş olsa da, uyum konusunda ne beklemekteyse belediyesinden beklemekte öncelikle. Çünkü yüzdeler, küresel gibi büyük kelimeler bir yana iklim değişikliğine uyum kentlinin doğrudan hayatına dokunan hizmetleri kapsamaktadır. Su akmıyorsa ya da su olmaması gereken yerlere dolmuşsa muhatap doğrudan doğruya o kenti yönetenlerdir. Bu yüzden de azaltım ve uyum giderek gündelik yaşamda daha da fazla ortaya çıkacaktır.
Yerel yönetimlerle alakalı yasalar, düzenlemeler çok asimetrik şekilde yapılmış. Yetkiyi ve sorumluluğu mümkünse hep daha geniş ölçeğe verilmiş. Bu sebeple de en küçük ama halka en yakın birimlerin sorumlulukları süreç içerisinde hep azaldı, azalıyor. Bunun getirisi olarak azaltım politikalarına yönelik bir belediyenin, hele de ilçe belediyesiyse, yapacağı, yapabileceği çok hamle yok. Fakat uyum noktasında en küçük, imkânları en az belediyenin bile atabileceği çok fazla adım var.
Bu kavramın Avrupa’da yeni yeni dolaşıma girdiği düşünülürse, Türkiye için yepyeni bir kavram olduğu ortaya çıkacaktır. Dirençli kentler, iklim değişikliğinin etkilerine yanıt veren kentler Türkiye’de yavaş yavaş konuşulmaya başlansa da; olgunun kendisi bu yavaşlığı kaldıracak durumda değil. Zaman kaybı ve terse atılan adımlar bizi zaten TBMM’nin 30 adım ilerisinde suda mahsur kalmış araçlara, damı akan metro istasyonlarına getirdi.
Bu sebeple tren henüz yeni harekete geçmişken ve yakalanabilir bir noktadayken harekete geçmek çok önemli. Azaltım trenini kaçırdık. Karbonsuz kentler konuşulurken, hala ufacık azaltımların reklamını yapmak peşindeyiz. Fakat uyum trenini kaçıramayız. Bu tam bir felaket olur. Kentsel çölleşmenin bu kadar yüksek boyutlarda yaşandığı bir ülke artık bir adım atmak zorunda. Yoksa bu felaketlerden insanları ne yeni havaalanları ne de yeni köprüler kaçırabilir.
Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net