Ana Sayfa Blog Sayfa 3370

Doğayı ranta açacak 80. maddeyi de içeren 6745 sayılı yasa Resmi Gazete’de

6745 Sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Resmi Gazete’de bugün yayımlandı.

15

80 maddelik kanun kapsamında, proje bazlı teşvik uygulaması, “şehit” yakınına ÖTV’siz araç, vakıf üniversitelerine ilişkin düzenlemeler yer alıyor.

Çevreyi yok edecek projelere teşvik

Torba yasada önce 70 ardından 75 ve son olarak 80. madde olarak yer alan madde ekoloji örgütleri tarafından eleştirilmişti.

14

Söz konusu madde ile beraber Bakanlar Kurulu, Ekonomi Bakanlığı’nın önerdiği projelere, vergi, teşvikler, arazi ve bina tahsisi, denetim ve onay süreçleri ile üretim maliyetlerini yüklenme alanlarında destekler verebilecek.

Ekoloji örgütleri, bu tarz teşviklerin ekoloji tahribatına yol açacak projelerin önünü açacağını ve denetimden muaf tutarak maliyetini de halkın üzerine yıkacağını belirtiyor.

350.org Ankara’dan Anayasa Mahkemesi’ne iptal başvurusu çağrısı

14

İçinde çevreyi ranta açacak 80. maddenin  de bulunduğu 6745  sayılı kanunun Resmi Gazete’da yayımlanmasının ardından ilgili kanuna itiraz için Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılabilecek 60 günlük sürede başlamış oldu.

350.org Ankara, bu duruma dikkat çekerek, “Yasalaşma sürecinin sadece 10 gününe dahil olduğumuz #Kanun6745’in 60 günlük Anayasa Mahkemesi sürecine 60 gün boyunca dahil olmak için herkesi davet ediyoruz.” çağrısında bulundu.

350.org Ankara’nın çağrı metni şu şekilde;

#Kanun6745 onaylandı, başlıyoruz!

1 Ağustos’ta Başbakanlık yazısı ile meclise gönderilen,

3 Ağustos’ta TBMM Plan ve Bütçe Komisyonuna gönderilen

10 Ağustos’ta ancak bizim haberdar olduğumuz

11 Ağustos’da komisyondan geçtiği,

19 Ağustos 04:45’de maddenin onaylandığını,

20 Ağustos 04:45’de yasanın onaylandığı

önce #Madde70’i sonra #Madde75, daha sonra #Madde80 dediğimiz kanun no 6745 onaylanarak  7 Eylül‘de Resmi Gazete yayınlandı.

Yasalaşma sürecinin sadece 10 gününe dahil olduğumuz #Kanun6745’in 60 günlük Anayasa Mahkemesi sürecine 60 gün boyunca dahil olmak için herkesi davet ediyoruz”

 

(Yeşil Gazete, Bianet, 350.org Ankara)

Facebook paylaşımları nedeniyle yargılanan Mersin Üniversitesi’nden 3 akademisyen beraat etti

Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza attıktan sonra haklarında ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ iddiasıyla dava açılan Mersin Üniversitesi’nden 3 akademisyen beraat etti.

13

Bu Suça Ortak Olmayacağız Bildirisi’ni imzalayan MEÜ öğretim üyeleri Yrd. Doç. Dr. Mustafa Şener, Yrd. Doç. Dr. Selim Çakmaklı ve Yrd. Doç. Dr. Hakan Mertcan hakkında, ‘sosyal paylaşım hesaplarında yaptıkları paylaşımlarla Cumhurbaşkanı’na hakaret ettikleri’ iddiasıyla açılan davanın ilk duruşması Mersin 12. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapıldı.

Mahkemede savunma yapan Yrd. Doç. Dr. Hakan Mertcan, iki polisin Facebook hesabına girerek, bir paylaşım bulduğunu ve bunun üzerine hakkında dava açıldığını belirterek, “Rusya’dan ağır suçlama’ başlıklı bir haberi paylaştım ve bununla ilgili yorum bile yapmadım.  Buradan nasıl suç unsuru bulunduğunu anlamadım. İlk kez böyle bir şeyle karşılıyorum” dedi.

Yrd. Doç. Dr. Selim Çakmaklı da, diken.com.tr haber sitesinden yaptığı paylaşımlar nedeniyle dava açıldığını belirterek, “Sürekli bu şekilde davalar açılıyor. Akademisyen eleştiri yapar, eleştirilerini dile getirir, bu eleştiri faaliyetini yürütürken fikir ve vicdan özgürlüğüne göre hareket eder. Bir paylaşım yaparak suç işlediğimi düşünmüyorum” ifadelerini kullandı.

Yrd. Doç. Dr. Mustafa Şener ise, 2016 Ocak ayında yayınlanan bildirinin ardından akademisyenlere yönelik cadı avı başlatıldığını söyledi. Şener, “Bu süreçte Facebook sayfaları incelenerek suç üretilmeye çalışıldı. 3 önceki paylaşımımdan dava açılmış. Davaya konu olan paylaşımların en erken tarihlisi iki yıl önceye aittir” dedi.

Savunmaların ardından iddia makamı sanıkların beraatını talep etti. Mahkeme heyeti her 3 akademisyen hakkında beraat kararı verdi.

 

(Mersin Yaşam.net)

Sarkis Çerkezyan 6-7 Eylül olaylarını anlatıyor

“…Başka ülkelerde bu saatlerde çocuklar, yavrular başlarını yastığa koymuş, hiçbir şeyden korkusuz, mışıl mışıl uyuyorlar. Öyle bir ülkenin hasretini çektim!”

Sarkis Çerkezyan, tehcirde, Suriye- Cabul’ da bir Arap köyünün deve ahırında dünyaya geldi. O da gayri müslim azınlıkların üzerinde kurulan baskı politikalarının defalarca tanığı ve mağduru oldu ve 2009 yılında Kumkapı’ da bu dünyaya veda etti.

23
Sarkis Çerkezyan

Sarkis Çerkezyan ve ailesi, 6-7 Eylül olaylarını Yedikule, Genç Ağa sokakta kiracısı olduğu Tovmasyan’ ların evinde yaşamış.

Her şey 6 Eylül 1955’ de öğle saatlerinde devlet radyosunda yayımlanan “… Selanik’ te Atatürk’ ün evi bombalandı” haberiyle başlamış. Sonra küçük tirajlı İstanbul Ekspres gazetesinin haberi üst üste birkaç baskı yaparak yaygınlaştırmasıyla tırmandırılmış, İstanbul’ un çeşitli noktalarında “Kıbrıs Türk’ tür…” nutuklarıyla kalabalıkların gayri müslim antipatisi harekete geçirilmişti.

25

Başlangıçta 20-30 kişilik timler, başlarında liderleri, ellerinde Türk bayrakları, Atatürk büstleri, bu olay için hazırlandığı belli gıcır gıcır çerçeveli Fatih Sultan Mehmet ve Celal Bayar resimleriyle Taksim, Beyoğlu, Kumkapı, Samatya, Yedikule ve Adalar gibi azınlık semtlerine yönelmişler. Kalabalıklar her adımda biraz daha artmış. Kamyonlar, tramvaylar, vapurlar, taksiler ve hatta askeri araçlarla taşınan bindirilmiş kıtalar, ellerinde sopalar, taşlar, çekiçler ve baltalarla mahallelere girmişler, ellerindeki isim listeleri ve daha önce soba yaldızıyla işaretlenmiş bütün azınlık iş yerleri talan edilmeye başlamışlar.

24

Daha sonra sıra evlere gelmiş. Özellikle Rum kadınlara tecavüz edilmiş, evler talan edilmiş, giyecekler, yiyecekler, beyaz eşyalar ve işe yarar ne varsa gasp edilmiş, taşınamayanlar da sokaklara saçılmıştı.

28

Şişli ve Balıklı’ daki Rum-Ortodoks mezarları parçalanmış, iskeletler kırılmış, yeni ölmüş cesetler çıkarılıp, bıçaklanmıştı.

Bu spontane bir olay değildi. Baştan planlanmıştı. Amaç daha önce de gerçekleştirilen bazı uygulamalar gibi azınlıkları korkutup, ürkütüp, kaçırma ve homojen bir ulus devlet kurma planının bir parçasıydı.

31

Çoğu yerde polislerin gözetiminde gerçekleşen saldırılar çığırından çıkmaya başlayınca 7 Eylül akşamı sıkıyönetim ilan edilmiş, tanklar kentin birçok bölgesine konuşlandırılmıştı.

Olayın faturası ağırdı. 100 bin kişinin katıldığı olaylar geride 16 ölü, 600 yaralı ve 5000 civarında yakılıp-yıkılmış bina bırakmıştı. Maddi zararın 60 milyon dolar civarında olduğu söyleniyordu. Kızılay mağdur ailelere kişi başı 20’ şer lira ödeme yapmış, evlere taş kömürü ve yiyecek dağıtılmıştı, hasar gören binalar için de çivi, boya ve pencere camları verilmişti.

Uluslararası tepkilere karşı “Kıbrıs’ tan dolayı heyecanlanan gençler yaptı!” dendi, Komünistler yaptırdı dendi, Aziz Nesin, Kemal Tahir gibi mimlenmiş isimler tutuklandı.

Bayar, Menderes, Zorlu ve Köprülü 1960’ da Yassıada duruşmalarında olaylar ile ilgili de yargılanmış, suç KTC’ ye yıkılmış ve bu suçtan beraat ettirilmişlerdi.

27

6-7 Eylül olayların dair çok şey yazıldı-çizildi. Sarkis Çerkezyan’ ın canlı tanıklığına kulak verelim ve çocukların başlarını yastığa koyup, hiçbir şeyden korkmadan mışıl mışıl uyuyabilecekleri bir dünyayı düşleyelim ve…

https://youtu.be/KGi-oQ77k5M

 

22-Ercüment Gürçay

 

Ercüment Gürçay

Bağımlıyız!: Yeryüzündeki hayatımız üzerinde fosil yakıtların bir an olsun gevşemeyen pençesi – Michael T. Klare

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Bireyler, hükümetler ve toplumlar, kayda değer hiçbir ekonomik avantaj elde etmemelerine ve gezegene ağır zarar verme riskine rağmen, fosil yakıtları seçmeye devam ediyorlar. Belli ki ortada akıl ve mantık dışı bir durum var. Buna, bariz bir bağımlılık eğilimi gözüyle de bakabiliriz pekala.

İşte iyi haber: rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi ve diğer yenilenebilir enerji türleri kimsenin beklemediği kadar hızla yayılarak, gelecekteki enerji tedarikimizi giderek büyüyen oranlarda bu sistemlerden sağlayacağımızı garantiliyorlar. Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı’nın Enerji Bilgi İdaresi’nin en son tahminlerine göre küresel rüzgâr, güneş, hidroelektrik ve diğer yenilenebilir enerji tüketimi bugünle 2040 yılı arasında iki katına çıkarak, 64’ten 131 katrilyon BTU’ya (Britanya Sıcaklık Birimi/British thermal units) sıçrayacak.

19

Şimdi de kötü haber: petrol, kömür ve doğal gaz tüketimi de artıyor. Yenilenebilir enerji kullanımında ne kadar mesafe alınırsa alınsın, fosil yakıtlar gelecekte daha onyıllar boyunca küresel pazara hükmetmeye devam ederek, küresel ısınmanın hızını arttıracak ve iklim değişikliği kaynaklı afetleri kesifleştirecek gibi görünüyor.

Yenilenebilir enerjinin hızla büyümesi bizi mutlu etti. Pek de uzak olmayan bir zaman önce enerji analistleri, rüzgâr ve güneş sistemlerinin küresel pazarda petrol, kömür ve doğal gaz ile rekabet edemeyecek kadar pahalı olduğunu söylüyordu. O zamanki varsayıma göre yenilenebilir enerji sistemleri için pahalı teşviklere ihtiyaç vardı ve bunlar da her zaman kolay kolay bulunamayabilirdi. Dün dündür, bugün de bugün. Şaşılacak şey belki, ama şimdi rüzgâr ve güneş, pek çok pazarda ve pek çok kullanım alanında fosil yakıtlarla rekabet edebilir durumda.

O tahmin edilemediyse, şu da edilemedi ama: tüm bu ilerlemelere rağmen fosil yakıtların cazibesi tükenmedi. Bireyler, hükümetler ve toplumlar, kayda değer hiçbir ekonomik avantaj elde etmemelerine ve gezegene ağır zarar verme riskine rağmen, bu tür yakıtları seçmeye devam ediyorlar. Belli ki ortada akıl ve mantık dışı bir durum var. Buna, bariz bir bağımlılık eğiliminin fosil yakıt düşkünlüğündeki karşılığı gözüyle de bakabiliriz pekala.

Enerjinin genel manzarasındaki bu çelişkili ve tedirgin edici hal Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) küresel trendlerin senelik değerlendirmelerini içeren ve Mayıs ayında yayınlanan Uluslararası Enerji Görünüm Raporu – 2016’da açıkça görülüyor. Yenilenebilirlere dair iyi haberler raporda hemen göze çarpıyor ve bu haberler arasında 2040 yılına kadar küresel enerji kullanımı projeksiyonları da var. Raporda “Yenilenebilirler bu zaman aralığında dünyanın en hızlı büyüyen enerji kaynağı olacaklar” sonucuna varılıyor. Gelecek yıllarda rüzgâr ve güneş enerjisinin diğer tüm enerji türlerini geride bırakarak güçlü bir şekilde büyümesi bekleniyor. Ama yenilenebilirler çok zayıf bir temelden başladığı için – 2012’de tüketilen tüm enerjinin sadece %12’sini temsil ediyorlardı – patlayarak büyüseler de önümüzdeki onyıllar boyunca gölgede kalacaklar. Raporun tahminlerine göre 2040 yılında fosil yakıtlar dünya enerji pazarının hâlâ  %78’i gibi şaşırtıcı yükseklikte bir oranını elde tutacaklar ve – tamamen depresyona girmenin sizin için mahzuru yoksa söyleyelim ki – petrol, kömür ve doğal gazın her birinin pazar payı, yenilenebilir enerji türlerinin toplam pazar payından daha fazla olmaya devam edecek.

2040 yılında enerji tüketiminin bugünküne oranla çok daha fazla olmasının beklendiğini de aklımızdan çıkarmayalım. Bugün yaklaşık 600 katrilyon BTU (British Thermal Unit/Britanya Isı Ünitesi) enerji tüketimine karşılık o zaman 815 katrilyon BTU enerji tüketileceği tahmin ediliyor. Diğer bir deyişle, fosil yakıtlar pazar paylarının bir kısmını yenilebilir enerjiye kaybedecek olsalar da, gene de mutlak anlamda çarpıcı bir büyüme yaşayacaklar. Örneğin, 2040 senesinde günlük petrol tüketiminin %34 oranında artarak, günde 90 milyon varilden günde 121 milyon varile ulaşması bekleniyor. Son zamanlarda hakkında çıkan tüm olumsuz söylemlere rağmen kömürün de hatırı sayılır derecede büyüyeceği, “iletimi/dağıtımı yapılmış enerji” olarak sözkonusu dönem içinde 153 katrilyon BTU’dan 180 katrilyon BTU’ya çıkacağı tahmin ediliyor. “Doğal gaz ise küresel talebin %70 artması ile fosil yakıtların şampiyonu olacak. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde, fosil yakıt tüketiminin raporda bahsi geçen zaman içerisinde 177 katrilyon BTU (ya da %38 oranında) artması bekleniyor.

İklim bilimine dair en üstünkörü bilgiye sahip olanların bile bu tahminler karşısında titremesi gerekiyor. Çünkü en nihayetinde, fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanan emisyonlar, insanların atmosfere saldığı toplam sera gazı miktarının yaklaşık dörtte üçünü oluşturuyor. Fosil yakıt tüketiminde böylesine büyük çapta bir artış, küresel sıcaklıkları arttıran sera gazı etkisi üzerinde de buna tekabül eden bir sonuç doğuracaktır.

Geçen Aralık ayında Paris’te düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde 190’dan fazla ülkenin temsilcileri, küresel ısınmanın sanayi öncesi döneme göre 2 dereceyi aşmasını engellemeyi hedefleyen bir planı kabul ettiler. Bilim insanları bunun ötesinde bir ısınmanın Grönland ve Antarktik buz tabakalarının erimesi (ve bunun sonucunda deniz seviyesinin 3 – 6 metre yükselmesi) gibi feci ve geri dönülemez iklim etkilerinin olacağına inandığı için bu hedef seçildi. Paris Anlaşması’na göre katılımcı ülkeler sera gazı emisyonlarının artmasını durdurmak için acil adımlar atılmasını sonra da sera gazlarını fiilen azaltma safhasına geçilmesini gerektiren planı imzaladılar. Anlaşmanın gereğini yerine geçirmek için hangi önlemlerin alınması gerektiği belirlenmese bile – her ülke bu hedefe varmak için sunacağı “niyet edilen ulusal katkı payı”nı (INDC) kendisi bulacak – pek çok ülke için tek uygulanabilir çözüm, fosil yakıt tüketimini azaltmak olacaktır.

2016 Enerji Bilgi İdaresi raporunun da apaçık bir şekilde gözler önüne serdiği gibi, Paris Anlaşmasını destekleyenler petrol, kömür, doğal gaz tüketimlerini azaltma yolunda gitmiyorlar. Hatta sera gazı emisyonlarının 2012 ile 2040 yılları arasında %34 artması (32.3 milyar tondan 43.2 milyar tona çıkması) bekleniyor. 10.9 milyar tonluk bu net artış, Amerika Birleşik Devletler’inin, Kanada’nın ve Avrupa’nın 2012’deki toplam karbon salımlarına eşit. Eğer bu tahmin ve projeksiyonlar doğru çıkarsa küresel sıcaklıklar muhtemelen 2 derece seviyesinin çok üzerine çıkarak iklim değişikliğinin bugün bile yaşamakta olduğumuz yıkıcı etkilerini doğuracak ve yangınlar, sıcak hava dalgaları, seller, kuraklıklar, fırtınalar ve deniz seviyesindeki artış gibi yıkıcı etkiler büsbütün yoğunlaşacak.

Bağımlılığın Köklerini Keşfetmek

Fosil yakıtların küresel ısınmada oynadıkları rolü bilmemize ve Paris’te verilen bütün bu ulvi sözlere rağmen, dünyanın fosil yakıt tüketimine ısrarla bel bağlamasını nasıl açıklayacağız peki?

Bu tutum bir noktaya kadar yerleşik döngünün sonucu: Var olan kent, endüstri ve ulaşım altyapısı, büyük ölçüde fosil yakıtlara dayalı enerji sistemlerinin etrafına örülü ve de karbon sonrası bir gelecek için tüm bunları yenilemek ya da yeniden ayarlamak çok uzun bir zaman alacak. Örneğin, elektriğimizin çoğu kömürlü veya doğal gazlı termik santrallerde üretiliyor ve bu santraller daha yıllarca çalışmaya devam edecek. Yenilenebilir enerjinin hızlı büyümesiyle birlikte bile kömür ve doğal gazın 2040 yılında dünya elektrik gücü üretiminin %56’sını sağlaması bekleniyor (ki bu, bugüne göre sadece %5’lik bir düşüş demek). Benzer şekilde, yollardaki arabalarla kamyonların ezici çoğunluğu şu anda benzin ve diesel yakıt tüketmekte. Elektrikle çalışan yeni araçların sayısında önemli bir sıçrama olsa bile, petrolle çalışan araçların yollardaki bu büyük üstünlüğünü kaybetmesi için daha pek çok yıl geçmesi gerekecek. Tarihin bize söylediği gibi, bir enerji türünden diğerine geçiş, zaman alır.

Sonra bir de yerleşik menfaatler meselesi var – hem de ne mesele! Enerji, dünyanın en büyük ve en kârlı işi; ayrıca, dev fosil yakıt şirketleri uzun zaman boyunca ayrıcalıklı ve hayli yüksek kazançlı konumlarının keyfini sürüp durdu. Chevron ve ExxonMobil gibi petrol şirketleri ile onların devlet mülkiyetindeki muadilleri olan Rusya’nın Gazprom’u ve Suudi Aramco, sürekli olarak dünyanın en değerli işletmeleri listesinin başlarını tutuyor. Bu şirketler – ve bağlantılı oldukları hükümetler – her sene elde ettikleri muazzam kârlarından, gezegenin gelecekteki iyiliği, refahı ve mutluluğu için vazgeçme eğiliminde değiller pek.

Sonuç olarak, bu şirketlerin (politikacılarla ve siyasi partilerle gayet iyi finanse edilmiş köklü bağları dahil) ellerindeki her türlü imkânı kullanarak, yenilenebilir enerjiye geçiş sürecini yavaşlatacaklarının garantisi var. Örneğin, ABD’de kömür üreten eyaletlerin politikacıları şu anda Obama yönetiminin kömür tüketiminde ciddi azalmaya yol açabilecek “temiz enerji” planını durdurma planları yapmakla meşguller. Benzer şekilde Exxon, firmanın iklim değişikliği ve fosil yakıt kullanımı arasındaki ilişkiyi bildiğine ve örtbas ettiğine dair soruşturmayı yürüten eyalet başsavcılarının gayretlerine ket vurmak için kendisine yakın Cumhuriyetçi yetkilileri saflarına kattı. Gerek bu çabalar, gerekse Heartland Enstitütüsü ile iklim değişikliğini inkâr eden diğer düşünce kuruluşlarının fonlanması, halkı yanlış yönlendirmek için girişilen şirket çabaları buzdağının yalnızca görünen kısmından ibaret.

Tabii, fosil yakıtları sürdürme kararlığı başka hiçbir yerde “petro-devletler”deki kadar azgın değil; bu devletler hükümet gelirlerini yüksek tutmak için vatandaşlarına enerji teşvikleri sunmakta, fosil yakıt kullanımını teşvik için ürünlerini kimi zaman piyasa rayiç fiyatlarının altında satmaktalar. Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre 2014 yılında farklı türdeki fosil yakıt teşvikleri dünya çapında 493 milyar dolar gibi akıl almaz bir rakama ulaştı – bu rakam yenilenebilir enerji türlerinin geliştirilmesi için harcanandan çok daha fazla. Önde gelen endüstri ülkelerinin oluşturduğu G-20 grubu 2009’da, bu tür teşvikleri aşamalı olarak devre dışı bırakma kararı almıştı; ancak, bu yılın Haziran ayında Beijing’de yapılan G20 Enerji Bakanları toplantısında bunun için bir takvim kabul edilemedi – Bu da gösteriyor ki Eylül’de G-20 ülkeleri hükümet başkanları yine Çin’de toplandıklarında bu konuda pek bir ilerleme kaydedilemeyecek..

Küresel ekonominin kurumsallaşmış fosil yakıt bağımlılığı ve ortaya konan para miktarı düşünüldüğünde, bütün bunlarda şaşacak bir şey yok. Açıklanamayan şey ise fosil yakıt tüketimindeki artış tahmini. Zaman içinde hızlanan tedrici bir azaltım, karbon temelli yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geniş ölçekli ama yavaş bir geçiş süreci ile tutarlı olurdu. Ama bunun tam tersi oluyor, yani aslında dünyanın pek çok yerinde fosil yakıt kullanımı artıyor gibi görünüyorsa bu, işin içinde başka bir etken olduğunu gösteriyor: bu da bağımlılıktır.

Sigara içmenin, kokain çekmenin ya da çok fazla alkol tüketmenin bizim için kötü sonuçlar doğurduğunu hepimiz biliriz; ama pek çoğumuz gene bunları yapmakta ısrar ederiz; çünkü bunları yapmanın getirdiği heyecanı, rahatlamayı ya da gündelik hayatın getirdiği acıların dinmesini karşı koyulamayacak kadar çekici buluruz. Aynı şekilde, dünyada insanların çoğunluğu arabalarının depolarını her zaman yaptığı gibi benzinle doldurmayı veya bir düğmeye basarak kömür veya doğal gazdan elektrik elde etmeyi, fosil yakıt bağımlılığından silkinip kurtulmaya girişmekten daha kolay buluyor.

Bağımlılığın gücü, tıpkı günlük yaşamda olduğu gibi, küresel seviyede de bambaşka ve çok daha sağlıklı bir yola koyulmanın bariz cazibesinin önüne geçiyor.

Hiçbir Yere Gitmeyen Fosil Yakıt Köprüsü Üzerinde Seyahat

2016 EIA raporu bunların hiçbirinin gerçekliğini teslim etmeden, sadece fosil yakıt bağımlılığımızın ne kadar yaygın ve geçerli olduğuna işaret ediyor. Örneğin, artan petrol talebini açıklarken, “ulaşım sektöründe sıvı yakıtların [büyük çoğunlukla petrol türevlerinin] tüketilen enerjinin çoğunu sağlamaya devam edeceği” notunu düşüyor. “Sıvı temelli olmayan [elektrikli] ulaşım teknolojilerinde ilerlemeler bekleniyor” olsa da bunlar “dünya çapında artan ulaşım hizmetleri talebini telafi etmeye” yeterli olamayacak ve dolayısıyla benzin ve diesele olan talep artmaya devam edecek.

Petrol temelli yakıtlara olan talep artışının en çok, gelişme yolundaki ülkelerde meydana gelmesi bekleniyor. Bu ülkelerde yüz milyonlarca insan orta sınıf saflarına katılıyor, ilk doğal gaz yakıtlı araçlarını satın alıyor ve enerji temelli yaşamın bağımlısı olmanın eşiğinden içeri adım atmak üzereler – artık ölüp gitmesi gereken ama bir türlü bitmeyen bir yaşamın. Petrol tüketiminin Çin’de 2012 ile 2040 yılları arasında %57 artması beklenirken Hindistan’da bunun çok daha büyük bir hızla  (%131!) artacağı tahmin ediliyor. ABD’de bile spor araba (SUV) ve pikap -kamyonet tercihlerinin artması, daha fazla petrol tüketimi anlamına geliyor. 2016 yılında, araba satış ve araştırma sitesi Edmunds.com’a göre, hibrid veya elektrikli araçlarını satanların %75’i, onların yerine tamamen doğal gazla çalışan, üstelik 4 x 4 cip veya pikap gibi daha büyük bir araç satın almış.

Kömüre artan talep de insanı depresyona sürükleyecek kadar benzer bir yol izliyor. Kömür, iklim değişikliğine neden olan sera gazı salımlarının (emisyonlarının) çoğunluğunun asıl kaynağı olmayı sürdürse de, gelişmekte olan ülkelerin pek çoğu, özellikle Asya’da, elektrik kapasitesini arttırmak için, düşük maliyetleri ve bilindik teknolojileri nedeniyle kömürü tercih ediyor. Uzun süredir öncü tüketicisi olan Çin’de kömür talebi azalsa da Çin’in kömür kullanımını 2035’e kadar % 12 oranında arttırması bekleniyor. Buradaki asıl büyük hikâye ise Hindistan: EIA’ya göre raporun incelediği zaman dilimi içinde Hindistan kömür tüketimini %62 artıracak; ABD’yi de geçerek dünyanın en büyük ikinci kömür tüketicisi haline gelecek. Bu fazladan kömürün çoğu, elektrik üretimi için: bir kez daha “genişleyen ve gitgide artan sayıda elektrikli cihaz kullanan orta sınıfı doyurmaya” gidecek.

Bir de, doğal gaz talebindeki devasa artış beklentisi var. Son EIA tahminlerine göre doğal gaz tüketimi, yenilenebilir enerji türleri hariç diğer tüm yakıtlardan daha hızlı artacak. Ancak, yenilenebilir enerjinin başlangıç noktasının küçüklüğü gözönüne alındığında, doğal gaz 2012 ila 2040 yılları arasında 87 katrilyon BTU ile diğer tüm yakıtlara göre en büyük mutlak artışı görecek. (Bu dönemde yenilenebilirlerin 68 katrilyon, petrolün ise 62 katrilyon BTU büyümesi bekleniyor).

Mevcut durumda doğal gaz, küresel enerji pazarında devasa bir avantaja sahip görünüyor. EIA’ya göre “Pek çok bölgede santral kurmanın makûl yatırım maliyetleri ve cazip fiyatlandırmaları olmasının yanı sıra doğal gazın görece yüksek yakıt verimliliği ve gaz yakan termik santrallerin makûl yatırım maliyetleri gözönüne alındığında, doğal gaz enerji sektöründe yeni üretim tesisleri için cazip bir seçim haline gelmekte.” Ayrıca elektrik üretiminde (kömüre kıyasla) “temiz” şöhretinden de faydalandığı söyleniyor. “Pek çok ülke karbondioksit salımında azaltıma gitmek için ulusal veya bölgesel planları yürürlüğe koydukça, doğal gaz tüketimi, ondan daha karbon-yoğun olan kömürün ve akaryakıtın yerini alabilir.”

Maalesef, bu şöhretine rağmen, doğal gaz hâlâ karbon temelli bir fosil yakıt olma özelliğini sürdürüyor ve tüketiminin artmasıyla küresel sera gazı salımlarında ciddi bir artışa neden olacak. Hatta EIA’nın iddiasına göre, önümüzdeki çeyrek yüzyılda doğal gaz tüketimi kömürden ve petrolden daha fazla sera gazı salımlarına neden olacak. Doğal gazın yeşil enerji geleceğine uzanan bir köprü olabileceğini savunanların huzurunu kaçırabilecek bir not.

Tedavi Peşinde Koşmak

Eğer siz de EIA’nın son raporunu benim gibi baştan sona okursanız, insanlığın fosil yakıt bağımlılığında ihtiyaç duyduğu günlük doz karşısında afallayıp depresyona bile girebilirsiniz. EIA’nın analistleri, olağan şerhlerini koyuyorlar tabii, ve bu arada iklim anlaşmasını takiben beklenenden daha güçlü uygulamalara geçilmesi veya geçen Aralık’ta kabul edilen iklim anlaşmasının beklenenden daha sıkı uygulaması yapılması halinde bu tahmin ve projeksiyonlarının değişebileceğini belirtiyorlarsa da, fosil yakıtlara bel bağlanmasından uzaklaşma yönünde kararlı bir hareketlenmenin başladığına dair hiçbir işaret göremiyorlar.

Eğer gerçekten bağımlılık problemin büyük bir parçası ise, iklim değişikliğinin üzerine gitme yönünde üstlenilecek tüm stratejilerin, tedavi bileşenini içermesi şarttır. Sadece küresel ısınmanın gezegen için kötü olduğunu, sağduyu ve ahlakın bizi iklim felaketini önlemeye zorladığını söylemek, bağımlılara tütünün ve uyuşturucunun onlar için zararlı olduğunu söylemek kadar yetersiz kalır. İklim felaketini önlemek üzere girişilecek herhangi bir küresel kampanyanın başarısı, bağımlılık davranışlarının köklerine eğilip onlarla mücadele etmeyi, hayat tarzı üzerinde kalıcı değişiklikleri destekleyip teşvik etmeyi içermek zorunda. Bunu yapmak için de, uyuşturucu ve tütün bağımlılığı ile mücadele eden toplulukların en iyi (seçme) uygulamalarından gerekli dersleri çıkarıp, sonra da bunları fosil yakıtlara uygulamak gerekli olacaktır.

Örneğin, sigara tiryakiliği ile mücadele çabalarını ele alalım. Tütüne karşı mücadeleyi ilk başlatan, doktorlar ve sağlık çalışanları topluluğu idi: Mücadele, hastanelerde ve diğer sağlık tesislerinde tütün içme yasağıyla başladı. Bu çaba daha sonra kamusal tesislere taşındı – okullara, devlet binalarına, havalimanlarına ve diğerlerini kapsayacak şekilde yaygınlaştı –  ta ki kamusal alanın büyük kısmı sigarasız alan ilan edilene kadar. Sigara karşıtı aktivistler aynı zamanda tütün reklamlarının kaldırılması ve sigara paketlerine uyarıların konulması için kampanyalar yürüttüler.

Bu yaklaşımlar dünyanın dört bir tarafında tütün tüketiminin azaltılmasına yardımcı oldu; bunlar karbon karşıtı mücadeleye de pekala uyarlanabilir. Örneğin, üniversite kampüsleri ve şehir merkezleri araçsız alan ilan edilebilir. Bu strateji Londra’nın yeni seçilmiş belediye başkanı Sadiq Khan tarafından şimdiden sahiplenmiş durumda. Ana caddeler ve otobanlardaki hızlı (ekspres) şeritler hibrid, elektrikli araçlara ve diğer alternatif yakıt kullanan araçlara ayrılabilir. Benzin istasyonu pompalarında ve benzin reklamlarında örneğin şöyle uyarıların yer alması zorunluluğu getirilebilir: “Dikkat: Bu ürünün tüketimi astım, sıcak hava dalgası, deniz seviyesi artışı ve kamu sağlığına yönelik diğer tehditlere maruz kalmanız olasılığını arttırır.” Bu yaklaşım bir kere ciddi olarak ele alınmaya başladığında, fosil yakıt bağımlılığımızı sınırlamaya başlamamızı sağlayacak sayısız başka fikir ve önerilerin ortaya atılacağı şüphesiz.

Bu önlemler fosil yakıt şirketleri ve enerji ülkelerinin yerel ve küresel politikalar üzerindeki aşırı etkisini yenecek büyük adımlarla tamamlanmalı. Örneğin ABD’de senatör Bernie Sanders’ın başkanlık seçim kampanyasına savunduğu gibi kampanya finansmanında özel bağışların kapsamını kısıtlamak bu yolda bir adım olacaktır. Bir başka adım ise ExxonMobil gibi dev enerji şirketlerini, iklim değişikliği ve fosil yakıt tüketimi arasındaki ilişkiyi hasıraltı etmekten sorumlu tutmak olacaktır – aynı onlarca yıl önce sigara karşıtı aktivistlerin tütün şirketlerinin sigara içmek ve kanser arasındaki ilişkiye dair bilgiyi hasıraltı etmekten suçlandığı gibi.

Küresel seviyede her türlü çabayı sürdürmezsek bir tek şey kesin görünüyor: EIA’nın tahmin ettiği gelecek bir gün gelecek ve insanlığın önceden hayal bile edilemeyecek ıstırabı gündem olacak.

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

20-Michael T. Klare

 

Michael T. Klare

Küresel İklim Değişikliği: Çözüm Yerel Yönetimlerde mi?

Küresel iklim değişikliği ve yok edici sonuçlarını engelleyebilmek için yapılan başta Kyoto Protokolü olmak üzere çeşitli uluslararası antlaşmaların ve uluslararası antlaşma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması sera gazı salımının azaltılabilmesi için yeni yolların aranmasına yol açtı. 2000’li yılların başından itibaren bilim insanlarının, çeşitli çevre örgütlerinin de içinde yer aldığı platformlarda sera gazı salımının azaltılması için sürdürülebilir enerji politikaları tartışılmaya ve yeni örgütlenme modelleri düşünülmeye başlandı.

Özellikle AB’nin çeşitli platformlarında yürütülen bu tartışmalar sorunun çözümü için toplum katkısının nasıl sağlanabileceği üzerinde yoğunlaştı ve başarısız olan tepeden aşağı doğru örgütlenme modeli yerine; yeni bir örgütlenme modeli üstünde çalışıldı. Bu modele göre yerel yönetimlerin katkısı ile alttan tepeye doğru; toplumun duyarlılığını artırarak (bottom-up movement) oluşturulacak yeni bir yapılanmanın sera gazı salımının azaltılması için daha uygun olabileceği düşünüldü. Bunun sonucunda büyük bir çoğunluğunu Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin oluşturduğu İklim ve Enerji için Belediye Başkanları Antlaşması Hareketi (Convanent of Mayors for Climate and Energy-CoM) 2006’da başlatıldı. Hareketin kentlerde yerel yönetimler eli ile başlatılmasının ana nedeni; Avrupa Birliği ülkelerinde nüfusun büyük bir bölümünün kentlerde yaşaması ve enerjinin %80’ine yakınının kentsel alanlarda tüketilmesi idi. Ana amaçlar ise;

  • Toplumun tehdit hakkında farkındalığının artırılması,
  • Yaşam şeklinde değişiklikler yapabilme kapasitesinin artırılması,
  • Sera gazı salımının azaltılması için;
    -Enerji tüketiminin azaltılması
    -Enerji üretimi için sera gazı salınımı çok düşük olan; güvenli, sürdürülebilir ve etkin enerji kaynaklarının tercih edilmesi

2006 yılından itibaren harekete üye olan belediyeler bölgeleri için yakın bir geçmişe ait yıllık karbon envanterini çıkartarak işe başladılar. Karbon envanterlerini tamamlayan belediyeler 2008 yılında CoM yönetimine 2020 yılına kadar kentlerinde yaptıkları envanter üzerinden %20 karbon emisyonlarını düşürme sözü verdiler. Bunu yapmak için de küresel iklim değişikliğini ve yıkıcı sonuçlarını kentlerinin yaşayanlarına anlatmak ve onların desteğini sağlamayı öncelediler. Daha sonra kent yaşayanlarının desteği ile çeşitli projeler yaptılar. Bu projelerin bazıları;

  • Toplu ulaşımın ve elektrikli araç ile bisiklet kullanımının teşvik edilmesi,
  • Araçtan arındırılmış alanların artırılması,
  • Binaların ısı yalıtımlarının sağlanması, binalarda güneş ve rüzgardan faydalanarak enerji üretiminin teşvik edilmesi
  • Fosil yakıt kullanımının kademeli olarak azaltılması; hatta bazı kentlerde 2035 yılında tamamen terk edilmesi,
    Başta kentlerin elektrik gereksinimleri için güneş ve rüzgar olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını tercih etmesi,
  • O kentte mevcut sanayi kollarının enerji kullanımı açısından gözden geçirilmesi; kurulması planlanacak işletmelere verimli enerji kullanımı açısından da karar verilmesi
  • Katı atık yönetiminin enerji etkin hale getirilmesi (bu konuda çeşitli tartışmalar var; CoM yönetimi belediyeleri bu açıdan serbest bırakıyor.)

CoM harekete üye belediyelerden gerçekçi hedefler koymalarını bekliyor ve eylem planları doğrultusunda yıllık hedeflerine ulaşıp ulaşamadıkları konusunda bildirimler yapmalarını istiyor. Gerçekçi hedefler üzerinde yürüyen ve kentte yaşayan insanların desteğini sağlayan belediyeler; 2015’de hedeflerini revize ederek 2030 yılında CO₂ salımlarının referans envanter yıllarına göre %40 azaltmayı taahhüt ettiler; hatta bazı kentlerin belediyeleri 2030; 2035 gibi yıllarda fosil yakıt kullanımını tamamen bırakacaklarını; bazıları ise ‘karbon nötr’ hale geleceklerini belirttiler.

CoM’un bugün Avrupa çapında 210 milyon insanın yaşadığı 6500’ü aşkın imzacı belediyesi var. Sisteme girmek için belli büyüklük şartı yok; Londra, Paris, Kopenhag gibi büyük kentlerin yanı sıra küçük kentlerin, kasabaların belediyeleri de CoM’a girebiliyor. Yapmaları gereken tek şey CoM’a karbon envanterini sunup; bu envantere göre yapabileceği sera gazı salma azaltımını gerçekçi olarak hesaplayıp bildirmek. Eğer sunduğu envanter doğru ve eylem planı gerçekçi ise yola devam edebiliyor. Ülkemizden de bazı belediyeler envanter ve eylem planı sunma aşamasındalar; bunlar içinde şu anda en gerçekçi yaklaşan ise İzmir Büyükşehir Belediyesi

Sera gazları salımının düşürülmesi; fosil yakıtların kullanımının ortadan kaldırılmasından geçiyor; bunda hükümetler arası konferansların başarısız olduğu bir görülüyor… Buna karşın 6.500 belediye ve çeşitli partnerleri ile hareket eden CoM’un başarılı olup olmayacağını şimdiden tahmin etmek zor; ama kendisine üye belediyelerin sınırları içinde yaşayan toplumun ‘küresel iklim değişikliği ve yıkıcı sonuçları’ konusunda duyarlılığını artırdığı da bir gerçek…

Kaynakça:

1. Convenant of Mayors for Climate and Energy. www.convanentofmayors.eu/index_en.html

18-Ahmet Soysal

 

Dr. Ahmet Soysal
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı

Köprü nereye bağlanacak? – Büke Koyuncu

Bu yazı birikimdergisi.com sitesinden alındı

ukbkBundan yaklaşık on sene önce AK Parti’nin ulusçuluğu etrafında şekillenen bir çalışmaya başladığımı duyan çoğu kişi, Türkiye’de ulusçuluğun modasının geçtiğini, AK Parti iktidarının da bunun en büyük kanıtlarından biri olduğunu söylüyordu. Oysa sadece seçimlere katılım oranlarının yüksekliği bile durumun böyle olmadığının bir göstergesiydi. Nitekim uzun süren çalışma boyunca ulusun gerçek sahibi olma iddiasının Türkiye’deki iktidar mücadelesinin en önemli hattı olma özelliğini hâlâ koruduğunu gösteren birçok veri toplama imkânı oldu.[1] “Ulusun gerçek sahibi olmak” bütün toplumsal eşitsizliklerin üzerini örterek ve diğer bütün erdemleri tali bırakarak kendinden menkul bir erdem olmayı sürdürüyordu. AK Parti de geçen yıllar içerisinde hem kendi iktidarını, hem de seçmeninin toplumsal iktidar pastasındaki payını “millet”i yeniden tanımlayarak büyüttü. Böylece, ulusçuluğu da her geçen gün biraz daha pekişti, daha aşikâr hale geldi. Bugün, “Biz milletiz, Türkiye’yi darbeye teröre yedirmeyiz” sloganıyla mühürlendiği gibi hedef, bir zamanlar “vatan elden gidiyor” uyarıları yapanların sandığı gibi devleti devirmek değil, devlete “sahip çıkmak”tı.

Geride bıraktığımız bir aya baktığımızda, bir zamanların Cumhuriyet Mitingleri’nin başsembolü Türk Bayrağı’nın Yenikapı Mitingi’ndeki hakimiyeti, demokrasi nöbetlerine eşlik eden Onuncu Yıl Marşı ve Atatürk posterleri, başkomutan unvanının yoğun bir biçimde tedavüle sokulması söz konusu sürecin tamamlanması olarak değerlendirilebilir. Eskinin minibüs/otomobil arkalarını mesken tutmuş “Hakimiyet Allah’ındır”/“Hakimiyet Milletindir” yarışı hatırlanacak olursa “Hakimiyet Milletindir” sözüne yapılan vurgu da seçim demokrasisine yapılan bir atıf olduğu kadar kurucu sembollerden birinin daha samimiyetle sahiplenilmesi…

AK Parti, iktidarının uzunluğu nedeniyle farklı dönemselleştirmelere imkân tanır. Parti söyleminde çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemlerinden bahsedilirken, kimilerince partinin sisteme uyum sağlar gibi gözüktüğü dönemi, iktidarını pekiştirdikten sonra asıl ajandasını devreye soktuğu dönem izler. Şüphesiz uluslararası konjonktürdeki değişiklikler ve ona bağlı olarak partinin stratejisindeki kaymalar üzerinden de bir dönemselleştirmeye gidilebilir. Peki, 15 Temmuz darbe girişimini ve ardından 7 Ağustos Yenikapı Mitingi’ni de bu açıdan sembolik bir eşik olarak düşünmek mümkün müdür? Bu noktada üçüncü köprünün açılışının yapıldığı bugünlerde televizyonlarda yayınlanan reklam filmini de okumaya dahil edelim. Farklı toplumsal kesimlerin temsilcilerine yer verilen reklam filminin bir sahnesinde bir otomobilin içerisinde modern giyimli iki genç kadın köprüden geçmektedir. Arabayı kullanan kadın başörtüsü takmaktadır, yanındaki arkadaşının ise başı açıktır. Yolcu koltuğunda oturan kadın, arabayı kullanan arkadaşına “Şuna bak ne güzel olmuş, hiç trafiğe girmeden geçtik boğazı valla,” der, o sırada bir de tren yolunu görüp şaşırınca, arkadaşı da “O da bir şey mi, daha ne özellikleri var, dünyanın en geniş ve en uzun asma köprüsü bu,” diye cevap verir. Yolcu koltuğunda oturan “Şimdi takdir ettim valla,” diyerek, daha önce kabul etmediğini anladığımız bir şeye ikna olduğunu dile getirir.

Reklamın bu bölümü “AK Parti’nin birlikte yaşam ideali”ne olduğu kadar, kimin ev sahibi (“direksiyon”da olan), kimin misafir olduğuna dair de referanslar içermektedir. Tıpkı uzun zamandır iktidarda kendine yer bulamasa da söylemsel olarak “ulusun gerçek sahibi olma” iddiasından, en azından yakın zamana kadar vazgeçmeyen CHP’nin Yenikapı’da misafir olduğu gibi. 7 Ağustos 2016 AK Parti iktidarı açısından bir eşik olarak düşünülecekse, CHP’nin bugüne kadarki en temel dayanakları olan kurucu sembollerin büyük ölçüde altından çekilmiş olması yeni dönemin önemli belirleyenlerinden biri olacaktır. En son Gezi’de kıyısından da olsa bir toplumsal varlık gösteren CHP seçmeninin o tarihten beri Türkiye ulus-devletine aidiyet hissi büyük ölçüde yıpranmıştır. İşin ironik yanı bu aidiyet hissinin ara sıra hükümetin milliyetçi hamleleriyle uyarılmasıdır. Böylece bir yandan hükümetin yeniden canlandırdığı “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” şiarına kapılıp heyecanlanırken öte yandan son dönemde canlanan vatandaşlık pazarı içerisinde hangi ülkede oturma izni almanın kaça patladığı üzerine kafa yoran hayli kalabalık bir grup oluşmuştur. CHP’nin Haziran 2015’ten beri koşulları hazırlanan bu varoluşsal krizden yeni bir söylem üreterek çıkabilip çıkamayacağı, seçmenine ne olacağı ayrı bir tartışma konusudur.

Bu durumun AK Parti açısından ne ifade ettiğine gelecek olursak; vaat edilen “ulusun gerçek sahipleri olma” haline ulaşıldığına göre sırada ne vardır? Son döneme bakıldığında, biraz önce bahsi geçtiği şekilde “Türk’ün Türk’ten başka dostu” yoktur şiarının, hükümeti bir zamanlar eleştirdiği ulusalcı ideolojiye hayli yaklaştırır biçimde, sürekli beslendiği görülmektedir. “Ötekiler”de ortaklaşılırken paylaşılan en büyük özellik CHP’nin bugünkü durumunun da müsebbiplerinden biri sayılabilecek psikolojik içe kapanma hali olmuştur. Şüphesiz 15 Temmuz’da ülkenin yaşadığı büyük travma, öncesinde ve sonrasında yaşanan katliamlar, Ortadoğu’daki karmaşa, bu ülkede zaten pek de beklemediğimiz güllük gülistanlık bir siyasi gündemi imkânsız kılmaktadır. Yine de işin “güvenlik” boyutunu bu yazının sınırları dışında bırakarak diyebiliriz ki bu süreçte teşvik edilecek toplumsal söylem, son bir aylık köprünün AK Parti’nin sembolik olarak Yenikapı Mitingi ile tamamlanan birinci dönemini nasıl bir ikinci döneme bağlayacağını belirleyecektir.

Üçüncü köprünün reklam filmi, iki yabancının köprüden geçerken köprüden çok etkilenip Türkleri ne kadar kıskandıklarını anlatan ifadeleri ile bitmektedir. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” gibi “Türklerin büyüklüğü”, “Batı’nın kıskançlığı” temaları da Cumhuriyet’in kuruluşundan beri çok işlenmiştir. Sonunda gelinen nokta kendini beğenmişlikten ufkunu açacak fırsatları ıskalayan, 21. yüzyılda hâlâ birkaç kurucu sembol üzerinden siyaset yapan, bu yüzden de bir zamanlar “ulusun gerçek sahibi olmak”tan kaynaklanan gurunun yerinde bir tutam hınçla karılmış hayal kırıklığı saklayan bir toplumsal kesimdir.

Kısaca teyakkuz halinden cesaret devşirmek, derin korkuların provoke edilmesini özgüven gibi sunmak günü kurtarsa da uzun vadede bu topraklara bir şey kazandırmamıştır. Nitekim özgüven bireysel düzlemde hesabı yapılmış, sindirilmiş, fikir ve inançlardan gelir. Bireysel kendini gerçekleştirme araçlarından yoksun bu toplumda da ne yazık ki en fazla kıtlığı çekilen şeylerden biridir. Özgüven öncelikle farklı ile karşılaşmaya hazır olmaktır. Bugün çoğunluğun “lafı gediğine koyan”, “kapak yapan”, en iyi ihtimalle “aynı kendi gibi düşünen” köşe yazarına hayran olması, sadece kendi gazetesini okuması, kendi televizyonunu seyretmesi, değişene hemen dönek yaftası vurması kara bir özgüvensizliğin en açık kanıtıdır.

15 Temmuz fırsata çevrilecekse, bunun haberlerde izlediğimiz gibi boks salonlarında okul çağındaki çocukların üzerinde Fethullah Gülen’in resimlerinin olduğu kum torbalarını yumruklamaları ile olamayacağı aşikârdır. Belki, çocuklara farklılıklarla karşılaşmayı ve bu farklılıklar içinde akıllarını herhangi bir “üst akla” teslim etmeden kendi değerlendirmelerini yapabilmeyi öğretecek araçlar sunmakla mümkün olabilir. Bunu hedefleyen bir AK Parti de, kuruluşunda onu farklılaştıran, seçmenini boğup konsolide etmek yerine onu dünyaya açmayı vaat ederek genişleten tutumuna geri döndüğü bir normalleşme dönemine girebilir. Şüphesiz bunu yapabilmek, içe kapanma yerine açılımı; açılım, iktidarı paylaşmayı göze almayı; iktidarı paylaşmayı göze almak da özgüveni gerektirir.

Büke Koyuncu – birikimdergisi.com
[1] Konuyla ilgili çalışmanın tamamı için bkz. Büke Koyuncu, Benim Milletim… AK Parti İktidarı ve Ulusal Kimlik, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.

DW: “Bakan Kılıç’la söyleşinin kasetlerine el kondu”

Alman yayın kuruluşu Deutcshe Welle (DW) Gençlik ve Spor Bakanı Akif Çağatay Kılıç’la yapılan bir televizyon röportajının kasetlerine “bakanlık tarafından el konulduğunu” belirtti. Bakanlık ise “kasetlere el koyma iddiasının gerçeği yansıtmadığını ve DW yetkililerine söyleşinin yayınlanmaması talebinin iletildiğini” savundu.

DW’nin haberine göre, Michel Friedman’ın Conflict Zone adlı program için Ankara’da Bakan Akif Çağatay Kılıç ile yapılan söyleşinin kayıtlarına Kılıç’ın direktifiyle el konuldu.

17

DW söyleşinin, 5 Eylül 2016’da Ankara’daki Bakanlık binasında kaydedildiğini ve söyleşide işlenecek konuların daha önceden Bakanlığa bildirildiğini belirtti.

DW’ye göre, söyleşide Friedman Kılıç’a 15 Temmuz darbe girişimi, darbe girişimi sonrası kitlesel görevden almalar ve tutuklamalar, Türk medyasının içinde bulunduğu durum ve kadının Türk toplumundaki konumu ile ilgili sorular sordu, Kılıç’tan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konularla ilgili olarak söylediklerine açıklık getirmesi de istendi.

Bakan, odadan ayrıldıktan sonra da Bakanlık Basın Sözcüsü’nün, DW’nin söyleşiyi yayınlayamayacağını belirttiği ifade edildi.

DW, Friedman ve ekibinin bu kararı protesto etmesi üzerine “televizyon için hazırlanan kayıtlara bakanlık görevlileri tarafından el konuluğunu ve ekibe de video kaydını teslim etmeden Bakanlık binasından çıkamayacaklarını” bildirildiğini yazdı.

DW Genel Müdürü Peter Limbourg, “Bu Türkiye’deki basın özgürlüğünün bir kez daha apaçık şekilde ihlal edilmesi demektir. Burada yaşanan Türk yönetimi tarafından yapılmış bir zorlamadır. Bunun hukuk devleti ve demokrasi ilkeleriyle ilgisi yoktur. Bir bakanın kendi rızasıyla söyleşi verdikten sonra sorulan sorular hoşuna gitmediği için söyleşinin yayınlanmasını bu şekilde önlemeye kalkışması kabul edilemez. Türk tarafından video kayıtlarımızın derhal teslim edilmesini talep ediyor ve atılabilecek hukuki adımları inceliyoruz” açıklamasını yaptı.

Bakanlık: Kayıtlara el konuldu iddiası gerçek dışı

Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın yazılı açıklamasında ise şu ifadeler kullanıldı.

Gençlik ve Spor Bakanımız Sayın Akif Çağatay Kılıç’ın uluslararası bir medya kuruluşu ile yaptığı röportajla ilgili “Kayıtlara el konulduğu” ifadesi gerçeği yansıtmadığı için aşağıdaki açıklamanın yapılmasına gerek görülmüştür.

Bant kaydı olarak gerçekleştirilen röportaj sırasında sunucu tarafından “Maksadını aşan ifadeler ve ithamlar” kullanılması üzerine ilgili televizyon yetkililerine söz konusu röportajın yayınlanmaması talebimiz iletilmiştir. Talebimiz üzerine Röportajın yayınlanmamasıyla ilgili tasarrufumuz, söz konusu medya kuruluşunun yayın merkezi olan ülkede (Almanya) hassasiyetle uygulanmakta olan “Authorization/Yetkilendirme” kuralının yerine getirilmesidir.’

Bakanlıktan bir kaynak da BBC Türkçe’ye yaptığı açıklamada “Kasetlerinizi almadan binadan çıkamazsınız” ifadesi gerçek dışı. Biz röportajımızı geri çekiyoruz. Yetkilendirme yapmadık. Teknik ekipten röportaj kasetlerini istedik. ” diye konuştu.

Bakanlık kaynağı, kasetler geri istendiğinde Friedman’ın ‘Röportaj röportajdır” dediğini aktardı.

 

(BBC Türkçe)

Guardian’dan Madde 80 uyarısı, ‘Türk Kömür Santralleri Teşvik için Sırada’

İngiltere’nin en ünlü gazetelerinden Guardian, geçen haftalarda Meclis’ten geçen Madde 80′i “Türk Kömür Santralleri Teşvik için Sırada” başlığı ile bugün (6 Eylül 2016 Salı) haberleştirdi.

34

Guardian muhabiri  Arthur Neslen imzası ile yayınlanan haberde TBMM Plan Bütçe Komisyonu Üyesi ve CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer ile CAN Europe Türkiye İklim Politikaları Koordinatörü Elif Gündüzyeli‘nin de görüşlerine yer verildi. İlgili haberde Çakırözer, “Bu yasa, hükümete çevre etki değerlendirme süreçlerini atlatma yetkisi veriyor. CHP olarak bizler, komisyon ve genel kurul toplantılarında bu yasanın çevreyi yok edeceğine dair görüşler verdik. Yasanın, onarılması güç sonuçları doğabilir” derken Gündüzyeli ise, “Madde 80’in yasalaşması durumunda Türkiye’deki kirli ve doğaya zararı yadsınamaz projelerin önünde çevresel etki değerlendirmesi gibi önlemlerin bile kalmayacağından endişe ediyoruz” şeklinde konuştu.

Guardian mubabiri Neslen, haberinde hükümetin bu kanun çerçevesinde kömür şirketlerine sağladığı subvansiyonların ekonomiye getireceği yükün de çok ağır olacağını ifade ediyor.

32

Türkiye, haberde de ifade edildiği gibi çok yakın bir gelecekte 80 yeni kömürlü termik santrali devreye sokmaya hazırlanıyor. Halihazırda Türkiye’de faaliyette olan santralleri de hesaba katınca yeni termik santrallerle birlikte ülkenin iklim değişikliğinin en büyük nedeni sera gazı salımlarına olan katkısı da devasa boyutlara çıkmış olacak. Türkiye’nin 80 yeni kömürlü termik santral ile atmosfere yılda ekstra 200 milyon ton co2 salacağı tahmin ediliyor.

Kanundaki madde 80’in (eski adı ile madde 75) bir özelliği de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın “stratejik yatırım” olarak tanımladığı tüm projeler her tür vergiden muaf olacak, bu yatırımlar için ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) raporları da sözkonusu olmayacak.

Guardian’ın haberinde bu yeni kanunun G20 zirvesinde ABD ve Çin, Paris İklim Anlaşması’nı kabul ettiklerini açıkladıkları bir dönemde gündeme gelmiş olmasına da dikkat çekiliyor. Çin’in Hangzu şehrinde dün sona eren G20 zirvesinde fosil yakıt endüstrisinin sonuna dair bir tarih belirlenmesi gerektiği yönünde üye ülkeler nezdinde ciddi görüşmeler de yapılmıştı.

Gündüzyeli: “Madde 80 yasal gereçleri de ortadan kaldırabilir”

CAN Europe (Avrupa İklim Ağı) Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü Elif Gündüzyeli
CAN Europe (Avrupa İklim Ağı) Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü Elif Gündüzyeli

Guardian’daki haber üzerine Yeşil Gazete‘ye konu hakkında bilgi vermesi için CAN Europe (Avrupa İklim Ağı) Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü Elif Gündüzyeli ile görüştük. Gündüzyeli, “Eğer Madde 80, kanun içinden çıkarılmazsa Türkiye’de sırada bekleyen iklimi, doğayı ve yaşam alanlarını talan edecek kömür santrallerine verilecek teşviklerin ve imtiyazların önüne geçmek için yasal gereçlerin ortadan kalkması söz konusu olabilir; bu projelerin çevresel ve sosyal etkilerinin değerlendirilmesini talep etmek artık mümkün olmayabilir” şeklinde konuştu.

TBMM’den geçen Madde 80’in de içinde olduğu torba yasa şu anda Cumhurbaşkanı onayını bekliyor. Cumhurbaşkanı onayladıktan ve resmi gazetede kanun olarak çıktıktan sonraki 60 gün içinde yasayı iptal ettirmek isteyen muhalefet partisi milletvekillerinin Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapma hakları bulunuyor.

Madde 80 (Eski adı ile Madde 75) henüz mecliste görüşülmekte iken Avukat Yakup Okumuşoğlu ile yaptığımız mülakatta yasa içeriği ve iptaline ilişkin detayları da konuşmuştuk.

Guardian’da yer alan haberi buradan inceleyebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete, Guardian)

 

Avustralya’da mahkumlar maaş artışı talebiyle grevde

Avustralya’nın yüksek güvenlikli hapishanesi Barwon’da mahkumlar maaş artışı talebiyle greve çıktı. Melbourne şehrinin güney batısında bulunan Barwon hapishanesinde kalan hükümlüler, cezaevinde yaptıkları gündelik işlerin karşılığında aldıkları maaşı yetersiz bularak greve başladı.

31

Victoria eyaleti sözcüsü, eğer yaşlı ya da çalışamaz durumda değillerse bütün hükümlülerin bahçe işleri ya da tamir gibi bazı görevleri yapmakla yükümlü olduklarını söyledi. Mahkumlar, hapishane içinde görevlendirildikleri işler karşılığında günlük ortalama 7 dolar alıyordu. Fakat bazıları aldıkları paranın yaptıkları işe göre yeterli olmadığını düşündü ve greve başladı.

Mahkumlar ayrıca kendilerine verilen paranın ülkedeki diğer hapishanelerde ödenen miktardan daha az olduğunu söylüyorlar.

Avustralya’da mahkum haklarını savunan ‘Justice Action’ grubu sözcüsü Brett Collins de, “Barwon hapishanesinde mahkumlara ödenen ücretin Avustralya’nın diğer eyaletlerindeki hapishanelere göre çok düşük olduğunu” dedi. Hapishane yetkilileri ise, çalışmayı reddeden ve greve giden hükümlülerin hücrelerinde tutulduklarını açıkladı.

Yüksek güvenlikli hapishane Barwon’da grevin kabul edilemez olduğunu savunan siyasetçiler, hapishane yönetimini mahkumları greve ‘teşvik etmekle’ suçluyor.

Çoğunlukla seri katiller ve uyuşturucu satıcılarının bulunduğu hapishanede bu suçlardan hüküm giymiş yaklaşık dörtyüz elli tutuklu bulunuyor.

 

(BBC Türkçe)

Maçoğlu, ‘Komünist nohut ve fasulyeden sonra sıra komünist bal da!’

Tunceli’nin Ovacık İlçesi Belediye Başkanı Komünist Partili Fatih Maçoğlu, organik kuru fasulye ve nohuttan sonra Ovacık, Pülümür ve Hozat İlçesi’nde organik bal üretimi yapan 40 arıcı ile anlaşarak, Tunceli Arıcılar Birliği ve Dersim Dernekleri Federasyonu ortaklığında, organik balları Türkiye piyasasına sunacak.

‘Balı alan komünistleşecek’

30

DHA’da yer alan habere göre, Ovacık Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu, Türkiye’deki en kaliteli balı piyasaya sunacaklarını belirterek, “Komünist balı alan, hem kaliteli balın tadını alacak, hem de bizim tadımıza varacak ve komünistleşecek” dedi.

Tunceli Arıcılar Birliği’nin denetleme ve araştırmaları sonucunda tamamen organik bal üretimi yaptığı tespit edilen 40 bal üreticisinin ürünlerini, Tunceli Arıcılar Birliği ve Ovacık Belediyesi işbirliği yaparak internet üzerinden tüketiciye satacak.

‘Komünist nohut ve fasulyeden sonra sıra komünist bal da!’

Ovacık Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu organik balları tanıtırken yaptığı konuşmada, Türkiye’yi daha önce komünist nohut ve fasulye ile tanıştırdıklarını, şimdi ise komünist bal ile tanıştıracaklarını söyledi. Komünist balı tadanların koministleşeceğini savunan Başkan Maçoğlu, Türkiye halkını kaliteli tamamen organik ürünlerle tanıştıracaklarını, bunu nahut ve fasulyede kanıtladıklarını kaydetti. Başkan Maçoğlu, şunları söyledi:

“Geçen yıl üreterek piyasaya sürdüğümüz nohut ve fasulyeden alan herkes, ‘komünist nohut ve fasulye aldık’ demişti. Bugünden itibaren Türkiye literatürüne bir de komünist bal girdi. Bu doğal balı tadanlar, muhtemeldir hem bizim tadımızı alacaklar, hem komünistleşecekler.”

 

(DHABirgün)