Yaşam ve Dayanışma Yolcuları’nın, Cerattepe Direnişi ile dayanışma için Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki forum ve konseri polis engeline rağmen yapıldı.
Yaşam ve Dayanışma Yolcuları’nın, Cerattepe Direnişi ile dayanışma için Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda düzenledği forum ve konser, polis tarafından engellenmek istendi. OHAL gerekçe gösterilerek polis tarafından ses sistemi ve platform kaldırıldı. Sivil polis ve çevik kuvvet tarafından alan sarıldı. Forum ve konser, tüm engellemelere rağmen gerçekleşti.
‘Yaşam için el ver’, ‘Gereği düşünüldü Artvin halkındır, Cengiz’in değil’ pankartı açan yaşam savunucuları, éCerattepe’de madene hayır’ dedi.
Yaşam ve Dayanışma Yolcuları adına söz alan Akyıldız, “Gezi’de ortaya çıktık. Hedefimiz Cerattepe duruşmasına gidip oradaki yaşam mücadelesi ile dayanışmak, Akdeniz, Ege ve Karadeniz’e gidip oralardaki ekolojik problemleri yerinde tespit ettik. Ardından Kürdistan’daki ekolojik alanlara gidip oradaki ekolojik problemleri de tespit edip bunları bir belgeselde toplamak istiyoruz. Bugünki forumumuz polis tarafından OHAL ve KHK’lar gerekçesiyle engellenmek istenmiş, sahne ve ses sistemimize el konulmuştur. Yaşamı savunmak bizim en demokratik hakkımızdır. Direnmeliyiz. OHAL ve KHK’lara rağmen forumumuzu gerçekleştireceğiz. Hepinize selam olsun” dedi.
‘YASAMI SAVUNMAK İBADETTİR’
Antikapitalist Müslüman’lardan Yazar İhsan Eliaçık, “Bir halkın özgürlük isteğini bastırmak mümkün değildir. Barış sürecini sona erdiren, kaos ortamıyla insanlara korku salarak iktidarına sığınan bir güç vardır. Bu güç, patlayan bombaların sorumlusudur, ölümlerin sorumlusudur. Halkların birbiriyle savaşı söz konusu değildir. Savaş ve OHAL ortamının sonlanması gerekmektedir. Darbe süreci de iktidarın bilinci dahilindedir. Gerek darbe, gerek OHAL ve bütün bu kaos ortamı, iktidarin halklara karşı birer operasyonudur. Biz burada doğa için bulunuyoruz” dedi.
Eliaçık sözlerini şöyle sürdürdü, “Mevcut iktidar, muhafazakar olduğunu iddia ediyor ve buna dayanarak bir takım işler yapıyor. Pratiğe baktığımızda bunun böyle olmadığını görüyoruz. Allah’ın yarattığı ağaç bir insanmışçasına yaşatılmalıdır. İbadet sadece belirli aralıklarla gerçekleştirilen ritüeller butunu değildir. Gezi’de ağaçları koruduk, bu bir ibadettir. Bugün de Cerattepe davası için bu forumu düzenledik, yarın yola çıkacağız. Forumumuz polis tarafından engellenmeye çalışılıyor. Forum sonrası arkadaşların vereceği konser için getirdikleri ses sistemlerine OHAL ve KHK’lar gerekçe gösterilerek el konuldu. Ama olsun, mücadelemize devam edeceğiz. Biz Antikapitalist Müslümanlar olarak yaşam için mücadele edenlerin her zaman yanında olacağız.”
‘KAZANANLAR, MÜCADELE EDENLERDİR’
Bergama’da siyanürle altın aramaya karşı verilen mücadelenin simge isimlerinden Oktay Konyar, savaşın göbeğinde polis gölgesinde forum yaptıklarını dile getirdi. Konyar, “Kendi halkını bombalayan bir devletle karşı karşıyayız. Yaylalarımızı, ormanlarımızı, sulak alanlarımızı tek tek yok ediyorlar. Kazanamıyoruz. Artvin’i, Bergama’yı, Cerattepe’yi konuşacağız. Engel oluyorlar. Halklar bir araya gelemiyorsa ekolojik kazanımlar elde edilemez. Kadınlar tankların gölgesinde doğum yaptı. İnsanlar bombalandı, gençlerin mezarları hangi taşın altında belli değil. Bu savaşı bitirmeliyiz. Gelin çoğalalım, bir birbirimize söylediklerimize yetinmeyelim. Kazananlar, mücadele edenlerdir” diye konuştu.
‘DOĞAYI, YAŞAMI SAVUNANLAR KAZANACAK’
Munzur Koruma Kurumu’ndan Hasan Şen, “Buraya toplanma sebebimiz, Cerattepe davasına taraf olduğumuzu göstermek içindir. Cerattepe ile dayanışma içinde olacağız. Medyayı susturmaya çalışıyorlar, öğretmenleri açıcağa alarak belediyelere kayyum atıyorlar. Ama herkes görecek ki doğayı, yaşamı savunalar kazanacak. Şırnak’ta güvenlik barajına karşı, Artvin’de altın madenine karşı, Munzur Koruma Vakfı olarak her zaman yaşam mücadelesinin içerisinde olacağız” diye konuştu.
Cerattepe ile dayanışma konseri, bütün engellemelere rağmen yapıldı.
Hababam Sınıfı’ nın Damat Ferit’ i Tarık Akan hayata veda etti.
Tarık Akan 1970’ li yılların başlarında Ses Dergisi’ nin yarışmasını kazanarak Yeşilçam’ a adım atmıştı.
İlk filminde nişanlısı Aynur’ u aynı mahallede oturan zengin kızı Zeynep için terk eden kamyoncu Halil rolüyle sinirleri bozdu. Sonra 1970’ li yılların sulu sepken salon filmlerinde Melek mi Şeytan mı, Beyoğlu Güzeli, Sev Kardeşim, Tatlı dillim, Üç Sevgili, Umut Dünyası, Canım Kardeşim, Oh olsun, Mahçup Delikanlı, Boş Ver Arkadaş, Mavi Boncuk, Ah Nerede, Delisin, Bizim Aile, Öyle Olsun, Aşk Dediğin Laf Değildir ve benzerlerinde rol aldı.
Hababam Sınıfı’ nın en yakışıklısı, Damat Ferit’ iydi.
Tarık Akan da sinema denen o büyülü dünyanın diğer birçok kahramanı gibi, mahalle sinemalarının sayıları giderek azalsa da halen olduğu, ama her mahallede bir-iki evde televizyonun da görülmeye başlandığı yıllarda, 1970’ lerin ortalarında hayatımıza girdi. Çocukluğumdan hatırlarım, yazlık sinemalara gidilirdi bazı akşamlar, bazı akşamlarda da film seyretmek için televizyonu olan evlerde toplanılırdı.
Tarık Akan o yıllarda kadınların rüyalarını süsler; aşkın nasıl bir şey olduğunu henüz tam olarak bilemeyen genç kızlara beyaz perdeden, siyah beyaz ekranlardan aşkı, sevmeyi öğretirdi. Tatlı dilliyle aşkın en güzel seslendireni; güzel gülüşüyle kadınların gönül çeleni; Yeşilçam’ ın yeşil gözlü, haylaz, uçarı, sevimli, yakışıklısı, beyaz atlı prensiydi.
Sonra Vasıf Öngören ile tanıştı. Hayata, sinemaya bakışı değişti. Bu tanışma onu ucuz Yeşilçam filmlerinin yakışıklı jönünden, siyasi sinemanın gerçek bir sinema oyuncusuna dönüşmesini de beraberinde getirdi. Sonraki yıllarda Yılmaz Güney gibi, Tuncel Kurtiz gibi Türkiye sinemasının büyük ustalarını tanıdı, birlikte iyi filmlere imza attılar.
1978’ de Yavuz Özkan’ın “Maden” filminde bir maden işçisini, Nurettin’ i oynadı.
https://youtu.be/iHGwJz8aqY4
Sonra “Baraj”ın çapkın yol işçisi Orhan’ı oynadı. “Sürü”nün cinnet geçiren Şivan’ıydı. “Adak”ta mahpus Müslüm oldu, ”Çark”ta fabrika işçisi Rauf oldu. “Siyabend ile Heco”da âşık Siyabend, “Beyoğlu’ nun Arka Sokakları”nda Haydar Rıza oldu. Hat boylarının hikâyesi “Yolcu”da makas işçisiydi. “Hayal Kurma Oyunları”nın edebiyat öğretmeni, “Kanal”da idealist kaymakam oldu, “Delikan”da Sefer. “Pehlivan”da sırtı yere gelen, kaybeden güreşçi Bilal’di, “Ses” de işkencenin acıtan, soğuk yüzünü bize hissettirdi. Ben onu en çok “Yol” filminde, yola, doğanın acımasız koşullarına, töreye, devlete inat iz süren Seyit Ali rolüyle hatırlayacağım
Tarık Akan, 2009’da “Deli Deli Olma” filminde son akrabası da ölünce Kars’ın bir köyünde kalan son Malakan’ı, Mişka Dede’yi oynamış ve oyunuyla Malakanlar’ ın hüzünlü ama bir o kadar da mağrur duruşlarının hakkını vermişti.
Malakanlar’ı bilmezdim, ilk kez Sarkis Usta’dan duymuştum. Usta 20 sınıf askerlik yaptığı gençlik yıllarında Kars’ta, demiryolu inşaatında tanıştığı Rus göçmeni, iri kıyım Malakan’lardan söz ederdi. Çar Deli Petro’nun baskıcı uygulamalarına karşı ortaya çıkan bir tarikata mensup bu insanlar önce Kafkasya’ nın kuzeyine sürülmüşler ve sonra 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşlarının ardından, Ruslar tarafından Karsa yerleştirilmişler. Raydan çıkan beşyüz kiloluk terezini iki Malakan erkeğinin kuş gibi kaldırıp raya oturttuklarını anlatmıştı. Bir de onlardan dinlediği ama anlamını halen bilemediği neşeli ve aynı zamanda da hüzünlü bir şarkıdan bir bölümü onları taklit ederek söyler ve sonra gülerek “işte böyle” derdi. Tarık Akan’ ın filmini Sarkis ustanın ölümünden yıllar sonra ilk kez izlediğimde ustanın Kumkapı’daki evde şarkıyı söylediği andaki hali bir kez daha gözümün önünde canlanmıştı.
Tarık Akan’ın son dönem siyasi görüşleri ile benim hayata, siyasete bakışlarım tam örtüşmese de bu konuya girmenin bu anda hiç de doğru olmadığını düşünüyorum. Sabahtan beri onun hakkında yapılan yorumları internetten izlemeye çalışıyorum. Bazıları gerçekten densiz ve çok can sıkıcıydı. Bir insanı her şeyiyle sevmemiz gerekmiyor. Her insan bir başka insanın hayatında bir iz bırakıyor ama. En azından gidenin ardından bazı şeyleri oturup birkaç kez daha düşünmek ve konuşurken, yazarken kullanacağımız dili de doğru kurgulamanın gerekli olduğunu düşünüyorum
‘Yarın ne kadar sürer?’ : Sonsuzluk ve Bir gün kadar
Türkiye insanı onu her zaman siyasi kimliğinden bağımsız olarak çok sevdi, bir kuşağın çocukluk ve gençlik yıllarını etkileyen bir insandı Tarık Akan. O da benim hayatıma sinemanın sonsuz ve büyülü karelerini sokan ve bugün artık hayatta olmayan tıpkı Onat Kutlar gibi, Yılmaz Güney gibi, Theo Angelopoulos ve daha niceleri gibi çok önemli bir iz sürücüsüydü. Düşlerim, umutlarım onların asırlardan beri inatla-umutlu sürdükleri iz üzerinde bugün de sürüyor-gelişiyor.
Tarık Akan da Angelopoulos’ un “Sonsuzluk ve Bir Gün” filmindeki başkahramanı yazar Alexander gibi kanser hastalığına yakalandı ve bu sabah hayata veda etti.
Angelopoulos’ un filminde göçmen çocuk yazara sorar “Yarın ne kadar sürer?” Alexander’ in cevabı nettir: “Sonsuzluk ve bir gün kadar” Yarın hepimizin için o kadar uzun ve aynı zamanda o kadar da kısa…
https://youtu.be/nvNeswNXKPc
Tarık Akan’ ın ruhu şad olsun. Ben onu en çok “Yol” filminde, yola, doğanın acımasız koşullarına, töreye, devlete inat iz süren Seyit Ali rolüyle hatırlayacağım
Ülkemizde 26 Ağustos’ta vizyona giren Star Trek serisinin son filmi olan “Sonsuzluk”tan sonra Facebook üzerindeki bir yoruma cevap olarak “Sanırım bu senin seyrettiğin ilk Star Trek filmi. Ben senelerdir Star Trek seyrediyorum” türü bir yorum yapacaktım. Bilim insanı kafam tam ne kadar seyretmiş olduğumu hesaplamaya başladı ve sonunda bu yazı karşınıza geldi.
Ülkemizde Star Trek evrenini en iyi bilen kişi olduğumu savunmuyorum, benden üstün bilgiye sahip insanları tanıyorum. Ama sanırım bu konuda yazabilecek kadar da bilgiye sahibim. En azından bu sene 50. senesini kutlayan Star Trek evreninin başından beri en hayran izleyicilerinden biri oldum.
Ömrümün iki ayı Star Trek izleyerek geçti
Konuyu bilenler biliyor, ama bilmeyenler için Star Trek evreninde bugüne kadar neler seyrettiğimizi kısaca anlatacak olursak, mesela Son Durak serisi 5 filmdir, Elm Sokağı’nda Kabus serisi 9 filmdir, Star Wars bile sadece 7 filmdir. Bunun yanında Star Trek evreni 1966-1969 arası “Star Trek The Original Series” (80 bölüm), 1987-1994 arası “Star Trek The Next Generation” (TNG) (178 bölüm), 1993-1999 arası “Star Trek Deep Space Nine” (176 bölüm), 1995-2001 arası “Star Trek Voyager” (172 bölüm), 2001-2005 “Star Trek Enterprise” (98 bölüm) ve 13 filmden oluşan oldukça geniş bir yapıdır. Benim kabaca yaptığım hesapla 704 bölümlük dizi 528 saat, 13 film de yaklaşık 26 saat olsa toplamda en az 554 saatim bu evreni izlemekle geçmiş. Bu da yaklaşık 23 gün ediyor. Bunların çoğunu da tekrarlarıyla iki, hatta “The Next Generation”ın son bölümü olan All Good Things … bölümünü canım sıkkın olduğunda defalarca seyrettiğimi de hesaba katarak kabaca ömrümün en az 2 ayını Star Trek seyrederek geçirmiş olduğum söylenebilir. İçinizden “manyak” düşüncesi geçiyor olabilir, ama inanın içinizdeki bu evrenin gerçek manyaklarını biliyorum, ben en azından seyredip yorum yapmakla kalıyorum.
Gene Roddenberry
Şimdi esas konuya gelelim. Gene Roddenberry, 1964 yılında Star Trek dizisinin fikri ile NBC kanalını ikna etmişti. Unutmayalım, 1964 yılı Soğuk Savaş’ın en yoğun olarak hissedildiği dönemdi. Bu ortamda Roddenberry’nin birleşik dünya fikri ve bunun üzerine diğer dünya-dışı uygarlıkları da bu Birleşmiş Gezegenler Federasyonu oluşturmaları bilim kurgu yoluyla barışa bir çağrıydı. Her ne kadar konuya macera katmak için önce silahına davranmayı yeğleyen eski western kahramanlarından çıkma bir kaptanı olsa da Atılgan, tüm Dünya’yı temsil eden bir mürettebata sahipti. Amerikalı ama Kuzeyli bir kaptan (James Tiberius Kirk), Amerikalı ama Güneyli bir doktor (Leonard McCoy), İskoç bir mühendis (Montgomery Scott), Rus bir dümenci (navigator Pavel Chekov), Japon bir seyrüsefer (helmsman Hikaru Sulu – aslında San Francisco doğumlu) ve en önemlisi Amerikalı ama zenci ve kadın bir haberleşme subayı. Bunların arasına da mantığın sesi olarak katılmış bir uzaylı, mantık gezegeni Vulkan’dan bir bilim subayı (Spock). Eski western adetinde ama gelecekte Dünya’nın barış ve eşitlik içerisinde yaşayacağını uman bir kurgusu vardı dizinin.
Dizinin başlarında o günler için inanılmaz bir rol olan Teğmen Nyota Uhura rolünden ayrılmak isteyen Nichelle Nichols’ü Martin Luther King kararından çevirebilmişti. Bu rol bundan sonraki yıllarda Amerikan televizyonunda zencilerin ve kadınların yerini ileriye taşıyan ilk adımlardan biri olmuştu.
Dizi ABD’de uzun ömürlü olamadı ve sadece 80 bölüm sonra yayından kaldırıldı. Ama ülkemizde TRT tarafından yayınlandığında ilkokul çağındaki bizler için haftanın olmazsa olmaz programı oldu. Artık nerede, ne yapıyor olursak olalım “Uzay Yolu” oynadığı zaman tüm işleri bırakıp “Uzay Yolu” seyrediyorduk. Hatta kendi aramızda “uzayyolculuk” diye bir oyun bile icat etmiştik.
Biz, yayınından seneler sonra TRT’de bu diziyi seyrederken NBC daha üçüncü sezonunun ortasında diziyi yayından kaldırmıştı. NBC’nin bu hareketi tüm televizyon tarihinde yapılan en aptalca işler sıralamasında dördüncü sırayı aldı.
Ama dizi yayından kalkmasına rağmen Amerika’nın her tarafında tekrarları yayınlandı ve izleyici kitlesi her geçen gün büyüdü. Star Wars dizisinin ilk filmi de büyük başarı kazanınca Gene Roddenberry, Paramount Stüdyoları’nı Star Trek filmi yapmaya ikna etme çabalarına girişti. Ancak Paramount’un aklı aynı oyuncuları kullanarak dizinin devamını çekmekteydi. 1977’de yayınlanan Spielberg’in “Close Encounters of the Third Kind” (Üçüncü Cinsten Yakın İlişkiler) filmi de büyük başarı kazanınca Paramount film fikrini kabul etti. İlk Star Trek filmi 1979’da gösterime girdi. 1976 ve 1977’de NASA tarafından atılmış olan ve dış gezegenleri ziyaret edecek olan Voyager uzay araçlarından birini bulan gelişmiş bir uygarlık, yaratıcı sanarak insanlığı aramak üzere Dünya’ya geliyordu bu filmde. Bu filmin iyi gelir getirmesi daha sonraki filmlerin de önünü açtı.
Bir sonraki film 1982 yılında gösterime giren“Star Trek: The Wrath of Khan” (Khan’ın İntikamı) oldu. Senaryoya göre Soy İslahı Savaşları (Eugenics Wars 1992-1996) sırasında yaratılan süper insanların lideri Khan Noonien Singh’in (Ricardo Montalban), Kirk ve adamlarından intikam almak için yaptığı plan başarısızlığa uğruyor ama bu sırada Spock bilincinin bir kısmını Doktor McCoy’a transfer ederek ölüyordu. Spock’un cenazesi de denizcilik usulünde uzaya bırakılıyor, ancak deneysel bir gezegenleştirme sisteminin çalıştığı Genesis gezegenine düşüyordu. Bu film de iyi hasılat yapınca hemen ardından devamı çekildi.
Bu sefer ilk olarak dizinin oyuncularından biri, Leonard Nimoy yönetmenliğe soyundu. “Star Trek: The Search for Spock” 1984 yılında vizyona girdi. Genesis’e düşen Spock’un cansız bedeninden Genesis deneyi, yeni ve hızlı büyüyen bir Spock yaratmıştı, ancak bu Spock önceki Spock’un bilgi ve hafızasına sahip değildi. Bir Klingon kaptanını da içeren savaş sonunda Atılgan (Enterprise) yok olur ama Klingon kaptanın gemisini çalan Kirk ile adamları kurtulur ve Spock da normal haline geri döner, hafızasına kavuşur. Bu arada kötü Klingon kaptanı ise 1985 yılında gösterime girerek hepimizin hafızasında yer edecek olan Geleceğe Dönüş (Back to the Future) dizisindeki Doc. Emmett Brown, yani Christopher Lloyd oynamaktaydı.
https://www.youtube.com/watch?v=ilVbkCyWw9o
Üçüncü filmden iki sene sonra 1986’da “Star Trek: The Voyage Home” gösterime girdi. Kirk ve arkadaşları Klingon kaptandan aldıkları Klingon gemisiyle Dünya’ya doğru gelirler ama o sırada Dünya dev bir nesnenin hücumu altındadır. Bu nesne Dünya’daki kambur balinalarla haberleşmek istemektedir, ama Dünya’da kambur balina kalmadığından cevap alamamakta ve Dünya’nın atmosferini birbirine katmaktadır. Kirk ve arkadaşları geçmişe gidip bir çift kambur balina alıp geri gelir ve Dünya’yı bir kez daha kurtarırlar.
Beşinci film bu dizinin artık sonunun geldiğinin göstergesiydi. Ben sinemada seyredemedim ama sonra videosu çıktığında sonuna kadar seyretmek istemediğim bir film oldu. Bu filmde (“Star Trek: The Final Frontier”) Kirk ve arkadaşları yeni Atılgan (Enterprise-A) ile Tanrı’yı bulmaya gittiler. Sonra seyrettiğimde anladığım kadarıyla da onları zorla Tanrı’yı bulmaya götüren Spock’un kardeşi Sybok’un da kandırılmış olduğunu gördüler.
Dördüncü filmle beşinci film arasında 1987’de ise Paramount yeni bir Star Trek dizisini piyasaya sürmüştü. Dizi tutmaya başlayınca beşinci filme ilgi azalmıştı. Benim şahsi görüşüm (ama çoğu Star Trek meraklısı arkadaş tarafından da paylaşılan), bilim kurgudansa kovboy filmine layık ve fazlasıyla kasıntı olan Kirk karakterinin kaba tabirle artık baydığıydı.
Altıncı film Kirk grubuyla yapılan son film olan “Star Trek: The Undiscovered Country” (Keşfedilmemiş Ülke) konu olarak güzel bir yere bağlanıyordu. Keşfedilmemiş Ülke’den kasıt Klingon İmparatorluğu ile barış idi. Daha önceki filmlerde Klingonlar, Kirk’ün oğlunu öldürmüş olduklarından Kirk barış yapmaya karşı olsa da barışı engellemeye çalışan ve Federasyon+Klingon+Romulan temsilcilerinden oluşan bir gruba karşı savaşarak Klingonlarla barış yapılmasını sağlıyordu. Ancak bu film ciddi anlamda eski grupla film dizisinin sonu oldu. Ayrıca bu filmin içindeki teknik yanlışlar da artık senaryoların tek elden değil de bu hikaye ile baştan beri ilgilenmemiş olan kişilerin konuya girmelerinden kaynaklanmaktaydı. Mesela biliyoruz ki Star Trek evreninde gizlenmiş (cloaked) gemi teknolojisi Klingon ve Romulan İmparatorluklarında bulunmaktaydı. Gizlenmiş gemiden herhangi bir madde veya ışıma çıkamazdı ve bu nedenle de yerlerinin bulunması imkansızdı. Ancak bu filmin senaryosu tamamen gizlenmiş gemilerin perdelerini indirmeden ateş edebilmesine dayanıyordu. Bu filme kadar ve bu filmden sonra böyle bir teknoloji hiç kullanılmamış olmasına rağmen sadece senaristin acemiliği bu noktadan itibaren diğer filmlerde de ortaya çıktı.
1987’de Paramount’un başlattığı dizi, “Star Trek: The Next Generation” (TNG) (Sonraki Nesil) orijinal seriden yüz yıl sonra geçen olayları konu alıyordu. Olaylar Federasyon’un amiral gemisi olan Atılgan’da (Enterprise-D) geçiyordu. Kaptan Jean-Luc Picard, yardımcısı William Riker, doktoru Beverly Crusher, güvenlik subayı Tasha Yar, köprü subayı Klingon Worf, kör baş mühendis Geordi La Forge, ikinci kaptan android Data ve danışman yarı-Betazed Deanna Troi ilk serinin tayfasına göre çok daha uyumlu bir grup oluşturuyordu.
TNG konu olarak gene uzayda dolaşan bir gemide olanları anlatıyordu, ama artık gemi daha fazla aile, daha az vahşi batı ortamıydı. Bu da eski diziye göre yeni dizide mürettebat arası ilişkilerin daha öne çıkmasına neden oluyordu. Eskiden Kirk-Spock-McCoy arasında dönen hikayeler şimdi çok daha fazla kişiye dağılıyor, böylelikle de her hafta değişik bir eğlence sağlanmış oluyordu. Ayrıca artık uzay da öylesine bilinmez değildi. Dost ama karmaşa içindeki Klingon İmparatorluğu’na tamamen ticari varlıkları olan Ferengi ve düşman Romulan İmparatorluğu da katılmıştı. Arada çeşni olsun diye üstün güçleri olan Q karakteri de diziye renk katıyordu. Bu seferki grup arasında kadın-erkek dengesine günün koşullarına uygun olarak daha fazla dikkat edilmiş olduğundan gönül ilişkileri savaşlar kadar yer tutuyordu.
Bu dizinin başarısı 1993 yılında bununla paralel bir başka dizinin yayına başlamasının da yolunu açtı. Ancak bu seferki dizi, “Star Trek: Deep Space Nine”, Star Trek evrenindeki vahşi batıda seyahat eden posta arabası fikrinden vahşi batının ucundaki bir kasaba fikrine evriliyordu. Konu, şimdiye kadarki karakterlerin yaşadığı galaksimizin alfa dördününden (quadrant, yani dörtte bir) gama dördününe geçiş sağlayan bir solucan deliği etrafındaki istasyonda (Deep Space Nine) geçiyordu. Böylelikle kahramanların bir yere gitmesine gerek kalmadan tüm misafirler onlara geliyordu.
Deep Space Nine istasyonunda Kirk-Picard uzantısını Komutan Benjamin Sisko canlandırıyordu. İstasyon Bejor adında Kardassian İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını yeni kazanmış bir gezegenin sorumluluk alanında olduğundan kadın ikinci komutan Kira Nerys, Bejor vatandaşıydı. Doktor bu sefer federasyon subayı Julian Bashir’di. Güvenlik subayı ise gama dördünden gelmiş ve şekil değiştirme yeteneğine sahip Odo karakteriydi. İstasyonun barını Quark adında gözü paradan başka şey görmeyen bir Ferengi işletiyordu.
Yedi sezon süren dizi ne orijinal dizi ne de TNG kadar beğenildi ancak yine de Star Trek evreninin devamı olarak izlenmeye devam edildi. Dizinin ortalarında Atılgan’dan ayrılan Worf da istasyona operasyon subayı olarak katıldı ve sonrasında dizinin ilginç karakteri olan simbiyant Jadzia Dax ile evlendi. Bu bile diziye olan ilgiyi arttıramadı çünkü aynı sıralarda “The Next Generation” bitmiş ama o serinin sinema filmleri yapılmaya başlanmıştı.
Worf ve Jadzia Dax
“Deep Space Nine” serisinin bir başka şanssızlığı da yaklaşık aynı zamanlarda yayınlanan bir başka bilim kurgu dizisinin görece başarısıydı. “Babylon 5” de aynı “Deep Space Nine” gibi değişik türlerin birlikte yaşadığı bir uzay istasyonuydu ve gerek karakter kurgusuna gerekse de senaryosuna bakıldığında “Deep Space Nine”dan üstün görünüyordu. Ayrıca “Deep Space Nine” kurgusunun yapıldığı sırada dizinin beyni olan Gene Roddenberry’nin ölümü bu ve bundan sonraki tüm yapımların kalitesini bir derece olsun azalttı.
Gene Roddenberry, ilk Star Trek ekibi ile birlikte
“Star Trek: The Next Generation” bittikten az sonra 1995’te yeni bir seri “Star Trek: Voyager” başladı. Bu seri diğerlerinden farklı olarak kadınların görece üstünlüğüne dayanıyordu. Daha ilk bölümünde galaksinin delta dördününe savrulan iki gemiden biri Federasyon gemisi Voyager, diğeri de Marquis denilen asilerin gemisidir. Bunların geri dönebilmek için tek umutları aralarında barış yapmak ve 70,000 ışık yılı uzaklıktan Dünya’ya gelmektir. Böylece Kaptan Kathryn Janeway asilerin lideri Kızılderili Chakotay’i ikinci kaptan, onun yardımcısı yarı Klingon yarı insan B’Ellanna Torres’i de baş mühendis yapar. Janeway’in güvenlik subayı bir Vulkan olan Tuvak’tır. Yalnız bu tayfanın bir sorunu vardır çünkü daha ilk bölümün başında geminin doktoru ölür. Doğal olarak Star Trek evreninde gemi doktorsuz olamayacağından geminin holografik doktoru uyandırılır. Tüm seri boyunca da bu hologram diğer tayfa ile birlikte çalışır.
Bu dizi baştan sonra Voyager tayfası ile asilerin kah kavga edip kah sırt sırta dövüşmeleri ile örülmüştür. Dizinin en önemli noktasını hala hatırlarım. Her bölümün sonunda 30 saniyelik bir “bir sonraki bölümde” kısmı yer alırdı. Üçüncü sezonun sondan bir önceki bölümünden sonra verilen 30 saniyede Voyager’ın üzerine doğru bir Borg küpü geliyordu. Borgları daha önce “The Next Generation”dan hatırlıyorduk. O küplerden bir tanesi Federasyon’un neredeyse tüm donanmasını yok etmiş ve neredeyse şans eseri yok edilememişti. Şimdi Borgların yaşam alanlarının tam ortasında bir Borg küpü ile karşı karşıya kalan Voyager’ın hiçbir şansı yoktu. Ama Borg küpü duraklamadan Voyager’ın yanından geçti, sonra bir tane daha geçti, sonra bir tane daha. Borglar arkalarına bakmadan kaçıyorlardı ve onları her ne kovalıyorsa çok çok kötü bir şey olmalıydı. Böylece Voyager, Borgların Species 8472 dediği canlılarla tanıştı ve Borgların onları engellemelerini sağladı. Savaş sırasında da bir Borg’u koparıp aldı. Borglar toplu halde tek bir beyne bağlı olarak yaşayan canlılar olduklarından bir tanesini kopartabilmek çok zordur. Bu Borg da eskiden insan olan bir Borg olduğundan Janeway onu geride bırakamadı ve beraberinde götürmeye karar verdi. Bu Borg’a ismi sorulduğunda “Seven of Nine” dedi, yani dokuzun yedisi. Esas ismi Annika Hansen olmasına rağmen gemide hep Seven olarak anılan eski Borg gemideki kadın üstünlüğünün en önemli eklentisi oldu.
Seven of Nine
Yalnıız bu sırada sanırım ilk dizinin aşkıyla televizyon başına koşan çocuklar artık iş, güç, çoluk çocuk derdine düşmüş olduklarından aynı anda iki Star Trek dizisini takip edemeyecek duruma gelmişlerdi. Hatta bir Star Trek dizisini takip edebilecekleri bile şüpheliydi derken 2001’de “Star Trek: Enterprise” çıktı ortaya. Öncelikle, şimdiye kadarki dizilerin tamamı zamansal olarak birbirini izliyordu. Ancak Enterprise en başa geri dönüyordu. 2063’de Zefram Cochrane’in ilk warp sürücüsünü keşfi ile 2265’te James T. Kirk ile ilk tanıştığımız zamanın arasında bir yere. Daha insanlık yavaş yavaş çevresini tanımaya başlıyor ve Enterprise, yani bir kez daha Atılgan ilk gemilerden biri. Başrolünde bu sefer çok iyi tanıdığımız biri var, daha önce Quantum Leap’de senelerce seyrettiğimiz Scott Bakula geminin kaptanı Jonathan Archer rolü ile karşımıza çıktı. Yardımcısı Trip Tucker ve Vulkanlı kadın bilim subayı T’Pol küçük geminin itici gücünü oluşturuyorlardı. Ben bu diziyi büyük bir zevkle izledim, ama Amerikan seyircisi benim kadar sevmediği için dördüncü sezonunu tamamlayamadan yayından kalktı. Benim zevkle izlememin sebebi uzun zamandır doğal kabul ettiğimiz çoğu şeyin çıkış hikayelerini anlatmasıydı, “kırmızı alarm lafı nereden geliyor?” gibi. Ama bunun yanında daha önce senaristlerin fazla bulaşmak istemediği bir alana fazlasıyla girdi, zamanda yolculuk. Hatta daha da ileri giderek Atılgan’ın mürettebatı zamanda bir savaşın ortasında kaldılar. Bir tarafta zamanın gidişini değiştirmek isteyenlerle öte tarafta zamanın olduğu gibi kalmasını isteyenler arasında. Bence Star Trek gibi evreni belirlenmiş olan bir konuda zamanda yolculuk kavramını böylesine yersiz biçimde ortaya koymak bu evrenin has izleyicilerinin kalbine hançer saplamak gibiydi. Yani sizin 2154’te yapacağınız ufak bir değişiklik 2267’de Kirk’ün tribblelarla tanışmasını engelleyecektir. 2368’de Picard’ın Tamarian kaptanla konuşmayı becerebilmesi üzerine kurulu bölüm hiç olmayacaktı. Bence bu nedenle seyirci bu acıya daha fazla dayanamadı. Ne de olsa sinemalarda Star Trek filmleri vardı.
Kirk öldü de rahatladık!
Kirk tayfasından Picard tayfasına geçiş “Star Trek: Generations” filmi ile oldu. Film Kirk ile başlıyor, fakat daha başında Kirk ölüyordu ya da biz öyle zannediyorduk. Oysaki Kirk aslında tüm hayallerin gerçek olduğu ve zamanın hiç geçmediği Nexus adındaki enerji ilmeğinde hapis kalmış ve hayatından gayet mutluydu. Bir gezegeni ölümden kurtarmak için Nexus’a giren Picard oradan Kirk’ü de alıp çıkıp kötü adamı durduruyordu filmin sonunda ve bu sefer Kirk gerçekten ölüyordu. Ben de rahat bir nefes aldım. Bu adam tüm kasıntılığıyla 1972-73’te hayatımıza girmişti ve yıl 1994 olmuş ve hala ölmüyordu. Öldü sanıyorduk geri geliyordu. Sonunda öldü ve rahatladık.
1996 yılındaki “Star Trek: First Contact” gene bir zaman yolculuğu yaparak Borgların geçmişe gidip Zefram Cochrane’in warp sürücüsünü keşfetmesini engelleme üzerine kurgulanmıştı. Bunca zamandır adını duyduğumuz Zefram Cochrane ile tanışmak güzeldi ama zaman yolculuğu neredeyse imkansızdır, ayrıca zaman çizgisini değiştirmesi açısından da çok tehlikelidir. Ama işin zevki Gene Roddenberry öldükten sonra kaçmaya başlamıştı. Seri saçma sapan yazarların eline düşünce özünden ciddi olarak uzaklaşmaya başladı.
1998 yılındaki “Star Trek: Insurrection” ve 2002 yılındaki “Star Trek: Nemesis”, Picard ve tayfasını görmek dışında bir önem taşımıyordu Star Trek hayranları için. Özellikle Nemesis iyice saçmalayınca The Next Generation tayfası da Star Trek evrenindeki sürelerini doldurmuş oldu.
Bir yandan 2001 yılındaki “Star Trek: Enterprise” dizisinin başarısızlığı, öte yandan Nemesis filminin aldığı kötü yorumlar bu evrenin sonunun geldiğini duyuruyordu. Ya da en azından bu yapımcı ve oyuncularla.
Tam ümidimizi kesmişken bir haber duyduk, yeni bir Star Trek filmi çekiliyormuş, bu sefer çeken de Lost’un yönetmeni J.J. Abrams’mış. Sevinsek mi üzülsek mi derken 2009 yılında filme gittik. Filmde dakika bir gol bir, James T. Kirk’ün babasının içinde bulunduğu USS Kelvin uzayda birden beliriveren bir gemi tarafından yok ediliyor ve Kirk gemiden ayrılan bir filikada dünyaya geliyor. Hayda, hani James T. Kirk 22 Mart 2228’de Riverside, Iowa’da doğuyordu. Yani filmin ilk anından artık yeni bir zaman çizgisine geçmek zorunda kalmıştık.
Bu 2009’daki film ve sonrası için doğru bir yaklaşımdı. Çünkü daha önceki seneler boyunca Archer, Kirk, Picard, Sisko ve Janeway ile bir zaman çizgisini takip etmiş ve orada olan her şeyi öğrenmiştik. Aynısını baştan anlatmayacaklarına göre aynı insanlar ama farklı bir zaman çizgisi yaratmaları çok da yanlış değildi. Bu zaman çizgisinin eski zaman çizgisinden farklı olabilmesi için başta beliren geminin kaptanı Nero, intikam almak için bir de artık büyükelçi olan eski Spock’un gözleri önünde Vulkan gezegenini yok eder. Yeni Spock ve eski Spock, yeni Kirk ve tayfası birlikte kötü adamı öldürmeyi başarırlar.
Ama burada ana problemimiz başlar. Çünkü senaryoya göre 2258’de, yani bir önceki zaman çizgisinden tam 8 sene erken James T. Kirk, akademiden yeni çıkmış bir velet olarak Federasyon’un ana gemilerinden biri olan Atılgan’ın komutanlığını alır. Tesadüf bu ya, 2266’da eski zaman çizgisinde Atılgan’ın mürettebatı olacak olan Spock, Uhura, McCoy, Sulu ve Chekov’da 2258’de yani 8 sene önce şansına o gemide bulunurlar. Bulunmayan tek kişi olan Scotty’i ise Kirk uzak bir gezegende bulur ve Atılgan’a getirir, hem de Star Trek evreninde var olmayan bir teknolojiyi kullanarak.
Hayatınızda ilk defa Star Trek seyrediyorsanız bu son paragraf size garip gelebilir, ama ömrünüzün tamamı bu diziyi seyretmekle geçtiyse elinizden ağlamaktan başka bir şey gelmiyor, ben de bu filmden sonra onu yaptım.
2013’te J.J. Abrams bu kez de “Star Trek: Into the Darkness” filmini çekti. İlk filmden tanıdığımız tayfa burada da rol alıyordu. Kötü adam olarak ise gayet güzel oturmuş olan Benedict Cumberbatch vardı. Film ilerledikçe gördük ki kötü adam aslında orijinal seri ve ikinci filmde Ricardo Montalban ile tanıdığımız Khan Noonien Singh’di. Kahramanlar bu sefer de kötü adamı yenmeyi başarıyorlardı.
Ama J.J. Abrams’ın diziyi çok iyi analiz etmediği belliydi çünkü kurgu çalışabilsin diye Khan kendisini Dünya’dan Klingon İmparatorluğu’nun merkez gezegenine ışınlayabiliyordu. Bu teknolojiyi de bizim Scotty keşfetmişti. Scotty’i biliriz, iyi mühendistir, ne bozulsa çabucak tamir eder, ama ne gezegenler arası ışınlama ne de warp hızında giden bir geminin yerini tespit edip oraya ışınlanma gibi bir becerisi vardır. Ayrıca bu teknoloji değil 2258 yılında konunun uzandığı 2395 yılında yani 137 sene sonra bile keşfedilmemişti. Yani zaman çizgisini değiştirerek yeni zaman çizgisi yaratmak makul bir davranıştı, ama o değişim sırasında bir yanda fizik diğer yanda kurgu evrenin kurallarına saygı göstermeniz gerekir. İlk filmin senaryosunu yazan Roberto Orci ve Alex Kurtzman’ın 1973 doğumlu olduklarını söylemek sanırım bu filmin bildiğimiz Star Trek evreninin kurallarını nasıl çiğnediğini anlatmak için yeterli olacaktır.
Son film: Star Trek: Beyond
Buraya kadar okuduysanız az daha sabredin, bir de son filmi konuşalım. Aslında bu kadar laf ettikten sonra son filmi konuşmaya fazla gerek yok ama hadi neyse.
“Star Trek: Beyond” 2016 yılında görücüye çıktı. Gene aynı tayfa göreve devam ediyordu. Aslında daha baştan burada bir arıza var dedik. Çünkü bir önceki filmin sonunda Dr. Carol Marcus bilim subayı olarak mürettebata katılmıştı ve içimizden 1966’nın erkek ağırlıklı kadrosuna denge geldi en azından diye mutlu olmuştuk ama ne gezer. Çünkü bu filmde amaç kadroya birini katmaktı fakat bu katılan filmin başrolünde olmayan mühendis Montgomery Scott’a kız arkadaş olarak katılmıştı. 1966’dan 2016 yılına kadar geçen 50 senede Scotty’nin bir kız arkadaşı olduğunu duymamıştık. Birden bu filmde oluverdi. Neden biliyor musunuz? Çünkü bu filmin senaryosunu Scotty yazdı, kendisini başrole koydu, kendisine de bir kız arkadaş buldu. Star Trek hayranlarıyla bu denli dalga geçilmemeli bence.
Konu 2263’te geçiyor, yani ışınlanma teknolojisi daha yeni aşama kaydetmekte, ama Federasyon öyle bir uzay istasyonu yapmış ki Federasyon’un 2368’de, yani bundan 105 sene sonra devraldığı Bejor’daki solucan deliğinin başındaki uzay istasyonu 1974 model Murat 124 ise 105 sene önceki istasyon 2016 model Ferrari, o derece fark var yani. Dolayısıyla bir kez daha, yeni zaman çizgisi yaratmayı anladık ama özellikle de Federasyon’a bilimsel destek sağlayan Vulkan birkaç sene önce yok olmuşken bilim ve teknolojinin duralaması beklenir, üç beş senede 200 sene yol kat etmesi değil.
Filmde 100 sene önce kaybolmuş olan USS Franklin’in kaptanı Federasyon’un kendisini terk ettiği inancıyla intikam almaya yemin ediyor, düştüğü gezegenin teknolojisiyle saldırarak hem Atılgan’ı yok ediyor hem de mürettebatını esir alıyor. Bu gezegendeki çok eski bir teknolojiyi kullanarak gezegen yakınlarındaki Yorktown uzay istasyonunun havalandırma sistemine herkesi yok edecek bir silah salıveriyor. Ama kahramanlar silah sisteme salınmadan kötü kaptanla silahı uzaya atmayı beceriyorlar.
Detayları geçtim ama ana fikir olarak tutar yanı olmayan bir senaryo o kadar hızlı akıyor ki filmin içine doldurdukları bir sürü karakterin neyi neden yaptığı anlaşılmıyor bile. Sanırım Star Trek’te yeni J.J. Abrams akımı bu olsa gerek. Aynen vahşi batı gibi, önce savaş ve kötüleri öldür, sonra eve gidince “ne oldu bu filmde” diye düşünürsün. Filmin ana fikrine ya da Star Trek evrenine yaptığı katkıyı boş ver, sağlam aksiyon olsun yeter.
Eski Kirk William Shatner (solda) ve yeni Kirk Chris Pine
Bu ana fikirle çalışan Star Trek elli senedir peşinde olan grubu kaybetmeye devam ediyor. Ama yeni ele geçirmeye çalıştığı gençler arasında da ciddi bir kazancı yok çünkü aksiyon olarak bakıldığında piyasadaki diğer aksiyon filmlerden fazla bir artısı yok. Bu gidişle ellinci senesini kutladığımız Star Trek evreninin altmışıncı senesini yeni Kirk Chris Pine ile değil eski Kirk William Shatner ile kutlarız.
Doğa her yerdedir. Ağaçlardaki kuşlardan ormandaki mantarlara, su birikintisindeki yavru kurbağalardan oturduğun sokağın sonundaki parmaklıkların arasına ağını geren örümceğe kadar, doğa seni çepeçevre kuşatmıştır. Her yeni günle birlikte dünya değişir, mevsimler durmaz döner; ilkbaharı yaz, yazı sonbahar, sonbaharı kış izler. Yıllık döngü tamamlanır, karlar erir, bahar filizleri yeniden canlanır.
Bu kitap hep aynı dış mekânlarda geçiyor: bahçe, orman, sebze bahçesi, tarla, su birikintisi, meyve bahçesi, çiftlik ve sokak. Bu sekiz mekânı evcil ve yabani hayvanları, yetiştirilen ürünleri ve ormanda boy atan ağaçları, çiçekleriyle birlikte değişen dört mevsim boyunca takip edecek, böylece doğa harikalarını yakından gözleyip anlayacaksın. Haydi bakalım, mevsimine göre ister şapka tak, ister mayo giy, çık dışarı, başlasın macera! (Tanıtım Bülteninden)
Doğa Güncesi Kay Maguire Çeviren:Ali Berktay İş Bankası Kültür Yayınları – Çocuk – Popüler Bilim Dizisi 2015
Ekoköy İthaca
Goethe’nin “Yapabileceğiniz ya da düşleyebileceğiniz ne varsa ona başlayın. Cesarette zeka, güç ve sihir vardır. Hemen başlayın.” cümlesini çalışma masasının başucuna asan Liz Walker, ne zaman bir güçlükle karşılaşsa, dönüp bu sözü okuyor ve yeniden motive oluyordu. Ne kafesten çıkıp özgürleşmek, ne de Platon’un mağarasından kaçıp yüzünü güneşe dönmek kolay. ABD’de iki kadın, bir ekoköy kurma düşüyle yola çıktıklarında da önlerine binbir türlü engel çıktı ama Ekoköy İthaca her zorluğu aşarak kuruldu.
Liz Walker ‘yeşil yaşam’ sürdüren birisinin etkisinin dalgalar halinde yayılarak pek çok başka yaşamı etkileyeceğini düşünüyor. Tuttuğu günlükten çıkardığı notlar böylece gezegenin herhangi başka bir yerinde benzer düşleri paylaşanlara umut veriyor. Ekoköy kurmanın tek bir yolu ya da tek bir şekli yok. Zaten böyle bir tektipleşmeye de ihtiyacı yok. Her topluluğun, her kültürün ve farklı coğrafyaların birbirine hiç de benzemeyen yolları, yöntemleri olabilir. İlham almak, dayanışmak ve paylaşmak, işte bunlar bu zenginliği benzersiz kılıyor. Günümüzün rekabetçi ve patent odaklı dünyasının aksine, her öğrendiğini koşulsuz olarak dağıtan, alternatif bir dünya önümüzde aralanıyor.
Yeni İnsan Yayınevi, Ekoköyler: Yeni Rotamız kitabıyla genel anlamda ekoköylerin değerleri neler olabilir tartışmasını başlatmıştı. Şimdi Ekoköy İthaca ile öznel bir deneyimi kitaplaştırdı. Farklı coğrafyalardan farklı deneyimlerle bu yolculuğu sürdürmeye niyetliyiz.
“Başarıya ulaşmış bir ekoköyün kurucularından birisi tarafından kaleme alınmış bu anlamlı ve içten bakış açısı, kendi ekoköyünü ya da topluluğunu kurmayı planlayan herkes tarafından okunmalıdır.” Diana Leafe Christian (Creating a Life Together yazarı)
(Tanıtım Bülteninden)
Ekoköy İthaca Liz Walker Çeviren:Orhan Tuncay Yeni İnsan Yayınevi 2016
Hayvan Hakları
İnsanın hayvanlarla olan ilişkisi hâlâ çözülememiş muammalarla dolu. Hayvan imgesi, kültürel ve antropolojik açılardan insanın korku ve ilham kaynağıdır. İnsan, bin yılları bulan dünya macerasında hayvandan korktuğu kadar ona hayran da olmuş, onu taklit etmiş, ona benzemeye çalışmış; bazı karışık karanlık duygularla hayvanı esir almaya çalışmıştır. İnsanın çılgınlık boyutuna varan “doğaya egemen olma arzusu”nun öncelikli kurbanı hayvanlardır. Bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi uygarlığın ilk ve en kanlı adımı olmuştur; hayvanların bedenlerinden her türlü istifade eden insanlık, hem kendi hemcinslerini hem de hayvanları boyunduruk altına alırken hiçbir vicdani sorumluluk içinde olmamıştır.
Çetin Nerse, elinizdeki kitapta insanlığın hayvanlarla olan kanlı tarihine eleştirel bir perspektiften hareketle ışık düşürürken, hayvan haklarının nasıl ve hangi araçlar kullanılarak genişletilebileceği üzerine de çarpıcı yorumlarda bulunuyor; insanlığın özgürleşmesinin ancak ve öncelikle hayvanların özgürleşmesinden geçtiğinde ısrar ediyor..
İnsanoğlu fikirlere, ideallere, duygulara, hedeflere tutunmayı seviyor ve seçiyor. Tutunduğu dalları -isteği dahilinde ya da haricinde- kırılıp elinde kaldıkça ne yapacağını bilemiyor. Belirsizliğe tahammül edemiyor, bilindik sularda yüzmeyi, daha doğrusu çıpıçıpı yapmayı tercih ediyor. Oysaki yaşam, belirsizlikte ve akışta mevcut.
Halil Cibran diyor ki:
Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir
Çoğumuzun akmak yerine sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip
Bu bölümde, yaşamı bir nehre benzetiyor ve insanların büyük bir kısmının yaptığının, bu nehrin bir kısmını akıştan kopararak önüne set çektiğini ve orada kendisine “güvenli” bir alan oluşturmak olduğunu anlatıyor. Düşüncelerimizle, ideallerimizle, “olması gereken”lerimizle oluşturduğumuz alana farklı fikirleri, farklı olabilirlikleri sokmadığımızı; bilindik insanlarla, bilindik uğraşlarla ve fikirlerle, ideolojilerle yaşayıp gittiğimizi ama bunun aslında yaşamak olmadığını anlatıyor.
Zira akan suda hayat vardır. Akan suda tazelik, ferahlık, yenilenme vardır. Akan su gerçekten de pislik tutmaz. Durgun suda olan tek ise şey ölümdür. Kirlenen, temizlenmeyen, yenilenmeyen suyun üstünde bir balçık tabakası oluşur ve su, zamanla yaşamı taşıyabilme, içerebilme yeteneğini kaybeder. Su artık su değildir. Ölü bir yığındır. Orada ne bir balık yaşayabilir ne bir ot bitebilir ne de diğer canlılar o sudan içerek “yaşam”ı içlerine alabilir.
Kaynak: google görseller
Birçoklarımızın yaptığı tam da budur. Yenilenmeyen ve aynı kalan bir su birikintisinde debelenip dururuz; bu birikinti zamanla gözle görülecek kadar bariz bir şekilde çamur yığınına dönüşür, içindeki coşkuyu ve canlılığı tamamen kaybeder. Ama konfor alanlarımızda o kadar huzurlu, ölüm durgunluğundan o kadar hoşnutuzdur ki nehre doğru bir kanal açıp ondan beslenmekten imtina ederiz. Korkarız çünkü! Ya bildiklerimiz yanlışsa, ya inandıklarımızın başkalarının uydurmalarından ibaret olduğu ortaya çıkarsa, ya dünkü bizle bugünkü bizin birbirinden tamamen farklı olduğu gerçeğiyle yüzleşirsek… Bütün bunlardan korkarız ve çoğumuz kolaya kaçmayı seçeriz. Kendimizi bir şey(ler)le tanımlar ve bu tanımların, rollerin peşinde koca ömrü tüketiriz. Bir şekilde kendimize anne olarak, sosyalist olarak, vegan olarak, müslüman ya da ateist vs. olarak roller biçeriz ve hayatımızın geri kalanı, üstümüze düşen bu rolleri oynamaktan ibaret olur.
Zaten galiba en büyük travmalarımız da bu rollerde bir çatlak olduğunda, nehirden bir miktar suyun içeri girme ihtimalinde oluşur. (Biz nehre doğru kanal açmaktan ne kadar kaçsak da hayat ısrarla bizi içermeye çalışır ve her fırsatta bunu dener.) Çocuğumuzu kaybettiğimizde ya da kaybetme ihtimalimiz belirdiğinde, coşkuyla savunduğumuz fikirlerin yanlışlanabileceğini fark ettiğimizde, inandığımız değerlerde en ufak bir çatlak olması halinde, bu durumlar tüm benlik bilincimizi etkilerler, zira “ben”i tanımlayan şeyler tam da bunlar ve benzerleridir. Biz bunlara sarıldıkça, bunların parçası oluruz ve ortada gerçek anlamda bir “ben” de kalmaz aslında. Ortada kalan şey, fikirler, idealler ve rollerdir. Rollerin bizi soktuğu hapishaneye gönüllü olarak girer, kapıyı kilitler ve anahtarı demir parmaklıklardan dışarıya atarız. Böylece ohh, hapishanemizde konforlu (!) bir yaşam bizi bekler.
Hapishanemizdeki konforlu (!) yaşam – (Kaynak: google görseller)
Oysaki açılan çatlak bizi beslemek üzere açılmışır. Oraya ot, çamur vs. tıkayarak çatlağı hızlıca kapatmak yerine oradan gelen sızıntının bize yaşamı taşıdığını fark ettiğimizde, gelen suyun getirdiği tazeliği, ferahlığı derinden içimize çeker, yaşadığımızı fark ederiz. Çatlağı tıkamamaya devam ettiğimiz takdirde, zamanla genişleyecek ve bize daha fazla tazelik, daha fazla oksijen getirecektir ve içinde debelendiğimiz çamurlu su birikintisi, hızla tekrar yaşamın kaynağı olacaktır. Çatlak genişledikçe daha fazla canlılık, daha fazla hayat dolacaktır içimize ve en sonunda da (bumm!) tüm duvarımız yıkılacak ve hayatla birlikte akmaya başlayacağızdır. Artık yaşam bizizdir, canlılık bizizdir.
Yaşamla birlikte akmaya, onla birlikte devinmeye, onla mücadele etMEmeye başladığımız yerde (daha doğrusu yersizlikte) sonsuz bir ferahlık var. İşte orası huzurun başkenti. Bu başkentin bağlı olduğu bir ülke yok, sınırları yok; bu başkentte -meli -malı’lar yok, korku yok, efor yok, değişmez idealler yok, akıntıya karşı kürek çekmek yok. Sadece akmak ve akışın kendisi olmak var; su olmak, canlılık olmak, hayat olmak var.
2016 Rio Paralimpik Oyunları’nda Goalball Kadın Milli Takımı, finalde Çin’i 4-1 mağlup ederek altın madalyaya ulaştı.
Fotoğraf: Gizem Girişmen
Brezilya’nın Rio de Janeiro kentindeki Future Arena’da oynanan final müsabakasında Türkiye ile Çin karşılaştı.
Çin karşısında üstün bir oyun sergileyen ay-yıldızlılar, karşılaşmadan 4-1 galip ayrıldı ve altın madalyanın sahibi oldu.
Fotoğraf: Gizem Girişmen
Milli oyuncu Sevda Altunoluk, kaydettiği 3 golle galibiyette önemli rol oynadı.
Okçuluk Milli Takımımız adına Rio’da bulunan Gizem Girişmen, bu başarıyı sosyal medya hesabından, “Altın Kızlar, takımlarda tarihimizin ilk altın madalyası Goalball Kadın Takımımızdan” sözleri ile paylaştı.
Altın kızlar ??? takımlarda tarihimizin ilk altın madalyası Goalball Kadın Takımımızdan ??✌️?? pic.twitter.com/95ny9MZw3h
Türkiye, bu başarısıyla Paralimpik Oyunları’ndaki üçüncü altın madalyasını elde etti. Millilerin, organizasyonda 1 gümüş ve 5 bronz madalyası da bulunuyor.
Avrupa Birliği ülkelerinin devlet ve hükümet başkanları Brexit’ten üç ay sonra Slovakya’nın başkenti Bratislava’da birliğin kaderini tartıştı.Avrupa Birliği liderleri, İngiltere’nin birlikten ayrılma kararına karşın AB’nin yeniden canlandırılmasını kararlaştırdıklarını açıkladı.Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, AB Zirvesi sonrası düzenledikleri ortak basın toplantısında, bu amaca hizmet edecek bir planın 6 ay içerisinde kamuoyuna duyurulacağını söyledi.
AB’nin gündeminde mart ayı sonunda somutlaşmak üzere yeni bir reform süreci başlatmak vardı. İç ve dış güvenlik alanlarında yakın işbirliğinin nasıl olacağına dair planın, 2017 yılının mart ayında Roma Antlaşmaları’nın 60’ıncı yıldönümüne kadar hazır hale gelmesi noktasında mutabakata varıldı.
Birliğin yeniden canlandırılmasına yönelik planın Roma zirvesinde netleşmesi bekleniyor.
Almanya Başbakanı Angela Merkel zirve sonrasında yaptığı açıklamada “Avrupa’nın Britanya’daki referandum sonrasında, ama aynı zamanda sahip olduğumuz diğer zorluklar nedeniyle kritik bir durumda olduğu noktasında anlaştık” dedi. Merkel 2017 yılının Mart ayına kadar ilgili konuları ele almak üzere işler bir plana ulaşma noktasında mutabakata varıldığını ifade etti.
“Türkiye gibi partnerlerle daha çok anlaşma şart”
AB liderlerinin yasadışı göçün durdurulması noktasında da uzlaşmaya vardığını belirten Merkel Türkiye gibi partner ülkelerle daha fazla anlaşma imzalanması arayışına girilmesi gerektiğini belirtti.
Zirvenin açılışında Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ve Slovakya Başbakanı Robert Fico yaptıkları açıklamada AB’nin Brexit sonrası “bir birlik işareti” vermek istediğini belirtmişti.
Zirve öncesinde Avrupa Birliği’nin “kritik bir durumda” olduğunu belirten Merkel “Daha iyi olabileceğimizi eylemlerle göstermek zorundayız” dedi. Almanya Başbakanı Merkel bilhassa güvenlik politikaları, terörle mücadele ve savunma alanında işbirliği gibi konularda bunun sergilenmesi gerektiğini kaydetti. “Dış sınırların korunmasına dair meselelerin” de gündemde olduğunu ifade eden Merkel “ekonomik büyüme ve istihdam alanları konularında da” daha iyi olunabileceğini göstermek gerektiğini söyledi.
“Avrupa’nın dağılma tehlikesi”
Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande da Avrupa’nın dağılması tehlikesinin ve Euro’nun ödevinin hiç bu kadar büyük olmadığını ifade etti. Avrupa için “yeni bir itkiye” ihtiyaç olduğunu vurgulayan Hollande Avrupa savunmasının güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Hollande Avrupa’nın “kendisini savunacak bir durumda olması gerektiğini” kaydetti.
Slovakya Başbakanı Fico da “Avrupa Birliği projesinin sürdüğünü herkese göstermek istiyoruz” diye konuştu.
Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Macaristan yaptıkları ortak açıklamada Birlik’i korumak istediklerini ancak göç politikalarında daha “esnek” bir dayanışma talep ettiklerini duyurdu. Dört ülke, Avrupa Birliği’nin Suriyeli mültecilerin kabulünde getirmek istediği bağlayıcı kotaları reddediyor.
Zirvede kimi ülkeler dış sınırlar ve göç konularında atılan adımların Avrupa Birliği’ne olan güveni sarstığını dile getirirken, kimileri de terör tehlikesine ve küreselleşmeye dikkat çekti. Hollanda Başbakanı Mark Rutte Avrupa Birliği dijital iç pazarının tamamlanması noktasında uyarıda bulundu.
19 Eylül tarihinde Türkiye’nin en büyük “Çevre ve yaşam hakkı davası” Rize İdare Mahkemesi’nde görülecek. Artvin’in tarihini, çevresini ve kaderini belirleyecek dava, Yeşil Artvin Derneği’nin önülüğünde Artvin halkının çeyrek asırlık mücadelesinin de tarihi bir sınavı olacak.1
Bu davanın bir yandan da 15 Temmuz sonrası Türkiye’sinin nasıl bir hukuksal zeminde yönetileceğinin önemli bir örneği olacağı söylenebilir. Yıllardır hukuk alanında bir çok defa kazanılmış dava, 2016 başındaki mücadele ve ÇED kararlarının değişmesine bağlı olarak yeni bir aşamaya taşınmıştı. Ancak 15 Temmuz sonrası yaşanan süreçte, bu davanın nasıl bir seyir izleyeceği başka bir önem kazandı. Hukukun ve siyasetin yönelimi, bu dava üzerinde de büyük bir etki yaratacaktır.
Elbette ki, hukuk bir kez daha yanlış bir karar verebilir; Artvin halkı bunu yıllarca farklı biçimlerde yaşadı. Verilen karar ne olursa olsun, Artvin halkı mücadelesine devam edecektir.
Kamuyounda maden karşıtı mücadele açısından bir çok yaklaşım geliştirildi. Cerratepe ile ilgili ciddi bir bilinç ve kararlılık oluşturuldu. Mücadelenin “yaşam alanı savunusu”, “çevre tahribatına karşı mücadele”, “hukuk mücadelesi”, “yaşam mücadelesi” gibi farklı söylemleri oluşturuldu. Bu söylemler etrafında farklı araçlar oluşturuldu, farklı aktör tarifleri yapıldı. Çevreciler, ekolojistler, dernekler, platformlar, STK’lar, siyasi partiler vb. aktörler mücadelenin bir parçası olarak konumlandı.
Genel olarak, mücadelenin bir çok farklı görüş ve düşünceden kişiyi bir araya getirmesi, bir direniş üzerinden “halk yaratması”, mücadelenin başarısında çok büyük bir rol oynadı. Çeşitli hükümetler, devletin bölme stratejileri Artvin halkını bölemedi; Türkiye’nin genelinde baş gösteren çıkar temelli çatışmalar, burada çok kısmi kaldı. Bu durum, kimi aktörler tarafından zayıflık veya ilkesizlik olarak değerlendirilse de, esas olarak verilen mücadelenin karakterine bağlı olarak çok güçlü bir dinamiktir. Çünkü üretim ve yaşam alanlarının mücadelesinde temel karakter, kişilerin görüş ve düşüncelerindeki farka göre belirlenemez. Artvin örneğinde de gördüğümüz üzere, mücadele şirketlerin çıkar ve egemenliklerine karşı, halkın çıkar ve egemenliğini örgütlemeye bağlıdır. Bu da uzun erimli, tabandan örgütlenen, birleştirici ve kapsayıcı bir mücadele stratejisine dayanmaktadır.
Bu mücadele stratejisinin farklı örneklerini HES, termik, RES, jeotermal karşıtı mücadelenin bir çoğunda da görme şansı bulduk. Bu strateji temel olarak “taban örgütlenmesi stratejisi” şeklinde ifade edilebilir. Dünyanın bir çok yerinde, özellikle köylü ve çiftçi mücadelelerinde kullanılan bu örgütlenme yöntemi, çiftçilerin ve köylülerin yaşam ve üretim hakkını savundukları, yaşam ve üretim alanlarını savundukları bir çok mücadelenin temel dinamiğidir. Bu örgütlenme stratejisinde, kişilere kimlikleri sorulmaz; ekolojist mi, doğa sever mi, çevreci mi olduğu birincil konu değildir. Taraf oldukları siyasi partiler veya dini inançları da önemli değildir. Önemli olan, kişilerin sosyal gerçekliği olan çiftçiliğin bir sınıf olarak örgütlenmesidir. Çiftçiler, şirketlere karşı kendi özerk örgütlenmelerini oluşturdukları zaman bir halk haline gelirler.
Artvin’deki mücadeleyi başta Artvin halkının mücadelesi yapan şey, Artvin halkının öncelikle Artvin için, sonra da Türkiye ve dünya için Cerattepe’ye sahip çıkma iradesi oldu. Cerattepe’yi, şirketlerin kodlamaya çalıştığı şekilde bir “doğal kaynak” olmaktan çıkardılar ve bir “toplumsal ortak varlık” (müşterek) haline çevirdiler. Bu açıdan, Artvin halkının mücadelesi proje sahibi şirketleri hedef tahtasına yerleştirdi. Bu şirketi kollayan ve koruyan aktörleri (devleti, kolluk güçlerini) kamusal görevini yapmaya davet etti. Hukuku, kamudan yana taraf olmaya, doğayı ve toplumu savunmaya çağırdı. Bunun için Türkiye tarihine geçen bir davanın temel öznesi oldu.
Bu açıdan, Türkiye’nin kırında mevcut olan neoliberal projeye ve yıkıma karşı Artvin maden karşıtı mücadelesi, Türkiye’nin onurudur. Neoliberal projeye, şirket egemenliğine karşı halkın egemenliğinin altını çizer. Gerçek bir halk imkanını sınıf mücadelesi ile açığa çıkarır.
Bugün Artvin halkı ile dayanışmanın üç temel yöntemi bulunmaktadır. 19 Eylül’deki davaya sahip çıkmak, davaya katılmak ve mücadeleyi desteklemek. İkincisi, bu mücadeleyi paylaşmak, yaygınlaştırmak, Türkiye’nin mücadelesi haline getirmek. Sonuncusu ise, Artvin halkından öğrenmek, onların yaptığı gibi, kendi yaşam ve üretim alanlarımız için mücadele etmek; amasız, fakatsız, halkçı bir siyasi proje etrafında şirketlere karşı bir araya gelmek.
19 Eylül davası, ya mevcut hükümetin bir şirket hükümeti olduğu gerçeğini pekiştirecek, ya da Türkiye tarihine Artvin halkının mücadelesinin bir başka onurlu sayfası olarak yazılacak. Ancak ne olursa olsun bu mücadele, Türkiye’de bir başka siyasi projenin, büyük bir direniş içinden filizlenerek mümkün olduğunu göstermeye devam edecektir.
Umut Kocagöz – karasaban.net
1 Yeşil Artvin Derneği’nin çağrısı için bknz: http://yesilartvindernegi.org/19-eylul-2016da-rize-idare-mahkemesinde/
Diyarbakır Organize Sanayi Bölgesi 1991’de kurulmuş, 25 yılda teşviklerle ancak 5 bin istihdama ulaşabilmiştir. Diyarbakır’da açığa alınan öğretmen sayısı 4 bin 300!” Bu sözler Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Ahmet Sayar’a ait.
Başbakan Yıldırım “Doğu ve Güneydoğu Yatırım-Destek Hamlesini” 4 Eylül 2016 tarihinde Diyarbakır’da açıkladığında “bu bölgede görev yapan, terörle bir şekilde iç içe olmuş 14 bin öğretmen olduğu tahmin ediliyor” diyerek, bunların tedbir amaçlı açığa alınacağını duyurdu. Nitekim, bu açıklamadan birkaç gün sonra Milli Eğitim Bakanlığı 11 bin 285 öğretmeni açığa aldı.
Sosyo-ekonomik gelişmeyi vaat eden paketin açıklandığı anlarda binlerce öğretmenin açığa alınması Kürt meselesinde “terör”, “güvenlik”, “kalkınma”, “kültür/kimlik” meselelerinin nasıl iç içe geçtiğini çarpıcı bir şekilde hepimize bir kez daha hatırlattı. V. Fırat Bozçalı Birikim dergisinin 225. sayısında (Ocak 2008) yayımlanan “Türkiye’nin Kürt Sorunu: 1999-2007” başlıklı makalesinde Foucault’nun kavramsal çerçevesinden esinlenerek Türkiye’de Kürt meselesinin farklı idare biçimleri olarak “güvenlik idaresi”, “kalkınma idaresi” ve “kültür idaresini” tartışıyordu. Türkiye’nin Kürt meselesinin tarihi biraz da bu farklı idare biçimlerinin farklı kombinasyonlarının tarihidir. Kombinasyonlar içerisinde bu üç idare biçiminin ağırlıkları zaman içinde değişse de bunlar arasındaki bütünlük varlığını her zaman korudu. Bu bütünlük daha Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında hazırlanan planlarda, kaleme alınan raporlarda tüm açıklığıyla göze çarpıyordu.
Varlığını koruyan tek husus idare biçimleri arasındaki bütünlük değil, aynı zamanda “idare siyasetinin” kendisi. Kürt meselesi neredeyse iki yüzyıllık bir zaman dilimini arkada bırakmış durumda. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle, ne “güvenlik sorunu”, ne “kalkınma sorunu” ne de “kültür/kimlik sorunu” çözülebilmiş değil. Her gelen siyasi iktidar meseleyi “idare” etmeye çalışıyor. Bu “idare” siyasetinin ülkeye maliyetini hatırlatmaya gerek yok. Herkesin malumu.
Aslında bu noktada, Türkiye’de farklı politik hareketlerin –aralarında dikkate değer farklar olmakla birlikte– Kürt meselesine ilişkin temel siyasetinin “idare siyaseti” olduğu ve “araçsalcı bir yaklaşıma” dayandığı ileri sürülebilir. Zira, bunca “maliyete” neden olan “idare siyasetinin” bir işlevi olması gerekir.
Örneğin siyasi iktidarların en çok sığındıkları kalkınma meselesini ele alalım. 1960’lı yıllardan bu yana siyasi iktidarlar bir yandan Kürt meselesinin bir sosyoekonomik geri-kalmışlık/azgelişmişlik sorunu olduğunu ileri sürerken, öte yandan hem insani hem de maddi anlamda büyük kayıplara neden olan bu meselenin çözümünü sağlamak için sözünü ettikleri geri-kalmışlığı ortadan kaldırmaya yönelik sistematik bir çaba göstermemişlerdir. Türkiye’nin doğusu ve batısı arasındaki sosyoekonomik eşitsizlikler artarak devam etmiştir. Kürt bölgesi hâlâ Türkiye’nin en yoksun ve en yoksul bölgesidir.
Tüm kalkınma iddialarına rağmen, bu durum AK Parti yönetiminde de değişmemiştir. Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan 2003 tarihli İllerin ve Bölgelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması (rapor için link) ile Kalkınma Bakanlığı tarafından 2011 yılında gerçekleştirilen İllerin ve Bölgelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması (SEGE-2011) (rapor için link) arasında yapılacak basit bir karşılaştırma bu durumu teyit etmektedir. Bölgeler arası eşitsizlik artarak devam ediyor.
Bu noktada sorulması gereken soru şu: Tüm kalkınma söylemlerine rağmen, bölgeler arası eşitsizlik neden giderilemiyor? Bunun üç açıklaması olabilir. İyimser açıklama şu: siyasi iktidarların bölgeler arası eşitsizlik ve dengeli/eşitlikçi bölgesel gelişme konusunda teşhisten planlamaya, uygulamadan kontrole kadar bir kapasite sorunu var. Kötümser açıklama ise şu: siyasi iktidarlar sorunu idare ediyorlar, zira mevcut sorunun sürdürülmesinin sosyo-ekonomik, sosyo-politik alanlarda bazı işlevleri var. Ve en kötüsü: hem bir kapasite sorunu var hem de araçsalcı yaklaşım hâkim. “Kalkınma idaresi” konusunda yaptığımız bu analizi hem “güvenlik idaresi” hem de “kültür/kimlik idaresi” için de yapabiliriz.
Kürt meselesi konusunda siyasi iktidarların dikkate değer bir kapasite sorunu yaşadığı açık. Türkiye’deki ana-akım siyasi hareketlerin ideolojik ve politik sınırları, entelektüel birikimleri Kürt meselesi konusunda dikkate alınması gereken bir kapasite sorunu yaşadıklarını gösteriyor. Ancak meselesinin özünü kanaatimce bu kapasite sorunu oluşturmuyor. Zira kapasite sorunu farklı zaman ve mekânlardaki benzer sorunların ve çözümlerin incelenmesiyle giderilebilir. Asıl sorun araçsalcı yaklaşım. Kürt meselesinin siyasi zeminde çözülmemesi, sürekli olarak “ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü tehdit eden” bir “terör” ve “güvenlik” sorunu olarak yeniden üretimi hem siyasi rejimin hem siyaset alanının hem de kamu politikalarının formasyonunda önemli bir rol oynuyor.
Bu araçsalcı yaklaşım, söylemsel düzeyde Türk milliyetçiliğini yeniden ve büyüterek üretmeye dikkate değer bir katkı sağlıyor. Kürt melesinin varlığını sürdürmesi ve güvenlik araçlarına öncelik veren siyasetlerle yönetilmesi kitlelerin mobilizasyonunu ve siyasi iktidara dönük toplumsal rızanın üretilmesini mümkün kılıyor. Fransız düşünür Pierre Bourdieu’nun kavramsallaştırmasıyla siyasi iktidara “sembolik sermaye” sağlayarak “sembolik iktidarını” mümkün ve sürekli kılıyor.
Kurumsal düzeyde, araçsalcı yaklaşımın iki işlevi var. Bunlardan birincisi, yine Bourdieu’nun kavramsallaştırmasıyla “iktidar yoğunlaşmasını” mümkün kılması. Bourdieu devlet üzerine yaptığı çalışmalarda, devletin iktidarın üstündeki iktidar olduğunu ileri sürüyor. Buna göre, ekonomik, sosyal, askeri, siyasi, sembolik gibi farklı sermaye türleri yoğunlaşır ve ekonomik iktidar, askeri iktidar, siyasi iktidar, kültürel iktidar, sembolik iktidar gibi farklı iktidar biçimleri oluşturur. Devlet tam da tüm bu iktidar biçimlerinin aynı anda ve iç içe geçtiği bir üst-iktidarı ifade eder. Bu üst-iktidarın inşası özünde bir “bütünleşme” ve hem “tekelleşmeyi” hem de “mülksüzleştirmeyi” içeren bir “tahakküm” sürecidir.
Kürt meselesi gibi benzer etno-politik meselelerin çözümüne bakıldığında, gücün/iktidarın paylaşımını içermeyen girişimlerin çoğunlukla başarısız olduğu görülüyor. Bundan dolayı, Kürt meselesinin siyasi çözümü siyasi rejimin çokluk ve çoğulculuk temelinde yeniden kurulmasını, bununla uyumlu bir şekilde siyaset alanının gücün/iktidarın çoklu düzeyde, çok aktörlü/yapılı bir denge ve denetleme sistemi içinde yayılmasını ve paylaşılmasını gerektiriyor. Meselenin şiddet ve güvenlik alanında tutulması, başka bir ifadeyle “idaresi” aşırı merkeziyetçiliğe dayalı siyasi rejimin sürekliliğini sağlıyor. Bu anlamda, Türkiye’deki siyasi kültürün gücün/iktidarın paylaşımı ve çokluk/çoğulculuk yerine merkeziyetçi ve tekçi bir yapıya dayandığı dikkate alındığında, Kürt meselesi yoğunlaşmış iktidarı ele geçirmeye ya da elinde tutmaya çalışan aktörler arası iktidar kavgasında bir enstrüman işlevi görüyor.
İkinci olarak, Kürt meselesinin “terör” ve “güvenlik” siyasetleriyle idaresi, devletin “despotik gücünün” yeniden üretimine bulunmaz bir kaynak sağlıyor. Bu sayfalarda sıkça andığım siyaset sosyolojisinin bir diğer önemli ismi olan Michael Mann, devletin esas olarak iki tür iktidardan/güçten teşekkül ettiğini ileri sürüyor: Altyapısal güç/iktidar (infrastructural power) ve despotik güç/iktidar (despotic power). Mann bu iki güç/iktidar kaynağının farklı kombinasyonları üzerinden tarihsel süreç içerisinde şekillenen farklı devlet tiplerini irdeliyor. Kürt meselesinin şiddet alanında tutulması, siyasi iktidara devletin altyapısal gücünün yanı sıra despotik gücünü/iktidarını da üretme olanakları sağlıyor. Kürt meselesinde güvenlik politikalarının hakimiyetini sürdürmesi ve mevcut durumda meselenin askeri yöntemlerle çözülmeye çalışılması sadece ordunun değil, aynı zamanda polis ve mahkemeler gibi devletin baskı aygıtlarının alanını genişletiyor, ilgili aktörlerin iktidarını büyütüyor.
Kürt meselesinin siyasi çözümü sadece Kürtleri ilgilendirmiyor. Despotik güçten/iktidardan çok altyapısal güce/iktidara dayanan demokratik bir sosyo-politik sistemin inşası için herkesin “çözüme” ihtiyacı var. Ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi, sembolik sermaye biçimlerinin ve bunlara dayalı iktidarların yoğunlaşmasının önüne geçmek için çözüme ihtiyaç var. Sermayenin ve iktidarın toplum içinde yayılmasını ve paylaşılmasını mümkün kılarak devleti “ele geçirilecek bir alan” olmaktan çıkarmak için çözüme ihtiyaç var. Özetle, darbe geleneğini hem söylemsel hem de kurumsal düzeyde aşmak için Kürt meselesinde şiddeti devredışı bırakacak siyasi çözüme ihtiyaç var.
Hollanda’nın Hague kentinde bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM – The International Criminal Court) insanlığa karşı işlenen suçlar tanımını genişleterek ‘toprak gaspı’ gibi ekolojiye dair suçları da kapsamına aldı.
UCM’nin bu kararının İklim Değişikliği’ne yol açan faaliyetler için de geçerli olacağını belirten UCM ile ilgili davalar üzerine çalışan Global Dilligence şirketinden Richard Rogers, karbon emisyonlarının ormansızlaşmaya ve dolayısı ile toprak gaspına yol açtığını ve bu nedenle de UCM’nin yeni kapsamı içinde değerlendirebileceğini ifade etti.
UCM, Perşembe günü yaptığı açıklamada kapsamı içinde değerlendirdiği Ceza Hukuku’nu tanımlarken, ‘çevresel tahribatlar’, doğal kaynakların tüketilmesi’ ve ‘kanunsuz şekilde mal ya da toprak gaspı’ çerçevesini de çizdi.
UCM’nin bu kararı sonrası Türkiye’de yaşanan çevre tahribatları içinde uluslararası ceza mahkemesi yolu açılmış oldu diyemiyoruz maalesef. Çünkü Türkiye henüz Roma Statüsüne dahil olan ülkeler arasında değil.
2002 yılında imzalanan Roma Statüsü ile faaliyetine başlayan Uluslararası Ceza Mahkemesi, bugüne değin savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım suçları ve saldırı suçlarına bakan uluslararası bir mahkeme işlevini görmekte idi. Çevre tahribatı, doğal kaynakların tüketilmesi ve toprak gaspını da kapsamı içine alan mahkeme diğer tanımladığı suçlarda olduğu gibi Roma Statüsünün kabul edildiği 2002 ve sonrasında işlenen suçlar için işlem yapacak. Roma Statüsünü 139 ülke imzalamış durumda. Türkiye ise henüz Roma Statüsü’ne dahil olmadı. Roma Statüsüne dahil olan ülkeler ve Türkiye’nin durumu hakkında bilgiye Dışişleri Bakanlığı web sitesinin ilgili sayfasından ulaşabilirsiniz.
UCM’nin kararını değerlendiren ve yolsuzluğa karşı kampanyalar gerçekleştiren Global Witness’de danışman olarak çalışan Alice Harrison, toprak gaspının insanlara bıraktığı karamsar tablonun savaşın yol açtığı tablodan hiçte farklı olmadığını kaydederken, “Bugünkü bildiri tabiatı ve doğal kaynakları kendi oyunbahçesi olarak gören küresel şirketlere ve yatırımcılara bir uyarı mahiyetindedir” şeklinde konuştu.
UCM’nin kapsamına çevre tahribatı ve toprak gaspını da eklemesinde Kamboçya’da 350bin insan yerinden eden uygulamalların etkili olduğu belirtiliyor
Global Dilligence’dan Richard Rogers, kurulduğu günden bu yana çevresel ve kültüre karşı işlenen suçları kendi kapsamına almamakla eleştirilen UCM’nin bu kararı almasında Kamboçya örneğinin etkili olduğunu belirtiyor. Rogers, Kamboçya’da 10 nüfuzlu kişinin oluşturduğu nüfuz sahibi elitin 2002 yılından bu yana ülke idaresinde ve askeri yönetimde bu nüfuzlarını kullanarak toptak gaspı ve halkı yerinden etme yöntemi ile zenginleşmeleri sonucu 350 bin Kamboçyalıyı ikamet ettikleri yerden göçe zorlamalarının bu kararın alınması sonucunu doğurduğunu da sözlerine ekliyor.