Ana Sayfa Blog Sayfa 3358

Bir zar oyunu ustası, bir meddah: Tuncel Kurtiz – Ercüment Gürçay

Hukuk, filoloji, felsefe, psikoloji ve sanat tarihi okudu ama hiç birini de tamamlayamadı.

1959’ da Dormen Tiyatrosu’ nda başlayan oyunculuk kariyerinde Çehov-Martı (1963), Nazım Hikmet-Yolcu (1967), Yaşar Kemal-Teneke, Haldun Taner-Keşanlı Ali Destanı’ nda (Berlin-1984) ve daha birçok oyunda rol almıştı.

Tuncel Kurtiz
Tuncel Kurtiz

1994 yılında Sema Moritz ve Dimo ile birlikte Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı’ nı yorumlamıştı.

Tiyatroya devam ederken aynı zamanda sinemaya da adım attı. Ben onu daha çok filmleriyle hatırlıyorum. Türk sinemasında tartışılmaz bir yeri vardı. 1964’ te Şeytanın Uşakları filmiyle ile başlayan yolculuğuna Bitmeyen Yol (1965), Hudutların Kanunu (1966), Umut (1970), Otobüs (1974), Nehir (1977), Kanal (1978) filmleriyle devam etmiş, 1978’ de Sürü filminde Hamo rolüyle oyunculuğun zirvesinde yerini almıştı. 1979’ da yapımcılığını ve senaryosunu üstlendiği Bereketli Topraklar Üzerinde filminde yer almış, 1983’ te Yılmaz Güney’ in Duvar filminde Tonton Ali’ yi oynamıştı. Hudutların Kanunu filminin Bekir’ i, Çirkin Kral’ ın Cahit’iydi. Kanal’ da Abuzer Dayı, 1996’ da Tabutta Röveşata’ da Reis’ ti. 1996’ da Işıklar Sönmesin’ in Haydar Ağası’ ydı. Akrebin Yolculuğu (1997) ve Hoşça kal Yarın (1998) filmlerinde oynadı. 2001’ de çekilen Şellale filminin Kel Selim’ iydi.

Bitmeyen Yol
Bitmeyen Yol

Hayatı bir inat hikâyesiydi ve 2003’ de İnat Hikâyeleri’ nin doğaçlama üstadı, anlatıcısı ve oyuncusu oldu. Üç masalcıya can verdi: Latif, Latif Şah ve Cambaz Şaho. 2007’ de Yaşamın Kıyısında Ali Aksu’ ydu, 2008’ de Güz Sancısı’ nda Kamil Efendi’ ydi. 77 senelik yaşamında yüze yakın filmde rol aldı; hangi rolü oynarsa oynasın keyifle, zevkle, adeta rolüyle sevişir gibi oynadı; oyunculuğuyla, belleklerimizde unutulmaz bir iz bıraktı.

Berlin- Stockholm- Newyork hattında uluslararası birçok filmde-projede yer aldı. İngilizce, Fransızca, İsveççe, Kürtçe birçok dilde oynadı.

Mahabharata' da
Mahabharata’ da

1985’ de Newyork Brooklyn Academy of Music tarafından sahnelenen bir Peter Brook uyarlaması olan Hint Destanı “ Mahabharata” da zar oyunu ustası Shakuni’ yi oynadı. Bu oyun 1989’ da TV dizisi ve sinema filmi olarak da çekildi. Ama biz Türkiye´de bunları göremedik. Yıllar sonra filmin DVD’ sini bir biçimde edinmiş ve filmden Kurtiz’ in sahne aldığı bir bölümü internette paylaşmıştım.

https://youtu.be/J9rvGNGiujM

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı “Mesnevi” den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sanskritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, “stanza” denen yüz bin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´ nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´ e göre Mahabharata´ da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur.

Sanskritçe ´de “maha” büyük ve her şeyin toplamı anlamına gelir; “bharata” ise komünyel bir isimdir veya bir bilgeliğin tanımıdır. Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün “insan” anlamında olduğu da söylenir; bu bağlamda “İnsanlığın Öyküsü” yazılmıştır. Destanda anlatılan dev savaş öncelikle klanlar arası bir çatışma gibi görünse de, aslında tüm gezegenin egemenliği yolunda bir kavgadır ama sonunda öyle bir savaş başlar ki, tüm evren yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Savaşta kullanılan silahlar hem dünyasal (ok, balta, kılıç, mızrak gibi) hem de tanrısaldır (ışınlar, atomik silahlar, uçan araçlar gibi) Bir bakışa göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneğidir ve zeki canlılar arasındaki bir anlaşmazlığı, bir savaşı ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanıldığını anlatır.

53

Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan “Bhagavad-Gita“dır.

19. Yüzyıl´da Doğu bilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi.

Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´ da sahneye koydukları “Mahabharata” adlı oyundur. Oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor, 16 ulusa mensup 25 oyuncu sahneye çıkıyordu. Kurtiz’ de projenin başından sonuna kadar oyuncu kadrosunda yer aldı ve başarılı bir performans ortaya koydu.

48

Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de tv dizisi haline getirmeyi başardı.

Peter Brook
Peter Brook

Kurtiz’ in Peter Brook’ la bir hikâyesini de kendi anlatımıyla buradan aktarmak istiyorum: 23 Mart 1987 Paris. 24 Mart sabahı., 06.40. Rue de Tourin, 117. Geliyor birden Arnavutköy aklıma. Dün sabah yedide kalktım. Bu sabah daha erken. Oysa prova 11’ de. Yağmur yağıyor. Biraz heyecanlıyım, hastayım. Boyun adaleleri zedelenmiş. Üç aydır Berlin hayatı. İçki, uykusuzluk düşürdü direnci. Stockholm’ de yedi gün kaldım. Oğlum Mirza ile arkadaşlık kurmaya çalışıyorum. Çok seviyorum Mirza’ yı. (çok seviyorsun da ne yapıyorsun, eşşekoğlu eşşek.)

Yağmurda yürüdüm, provaya erken gitmek istemiyorum. Yani çok erken gitmek istemiyorum. Tiyatronun karşısındaki kahvede Guayanalı bir aktörle karşılaştım. Guayanalı olduğunu söyledi. Kahve içtik. Prova. Peter Brook ayağından ameliyat olmuş. Mavi gözleri “cıvıl cıvıl”. “Bir daire yapalım” dedi. Daireyi oluşturduk. Beğenmedi. “Mükemmel bir daireye ulaşacağız ilerde” dedi. Bruce bir kelime söyleyecek ve yanındaki onu devam ettirecek. Bruce “good” dedi. Öteki oyuncu “deeds” dedi. Öteki “are” öteki “wonderful”. Böylece good deeds are wonderful” dairede dönerek tamamlandı. Peter ilk günün zorluklarından söz etti. Japon davulu ritminde dans ettik. Sonra yemek, sonra tekst okuduk. Bruce bir doğaçlama yaptı…

Sonra Peter bana seslendi. “Haydi, Tuncel, sen oyna, ama Türkçe oyna”. Ben ortada dolanmaya başladım. “Efendim adet olmuş bir kere” diye bir meddah tavrıyla hikâyeyi anlattım. Zaman zaman çok komik durumlar çıktı ortaya. Bir günde büyüyüp delikanlı olan ve oğlunu tanımayan baba. Bu sahne tam bir ibiş komikliğiyle oynandı tarafımdan. Hoşlaştılar. Yorgunum. Sekizde uyudum. Durmadan uyandım. İşte saat dokuzbuçuk oldu. Ancak gövdemle, sağlığımla ilgiliyim. Peter’ in sıcak, tatlı, yumuşak tavrı çok ilginç. Yani çok sert de olabilir demek i… 11 Nisan 1987, zor günler. Boyun adalesi tutuk., Paris hep yağmurlu., hafif ateş ve ağır bir çalışma. Paris, zor günler. Her sabah ağır bir jimnastik, yorucu davul çalışmaları. Yemek tatilinde bir saat pestil gibi kıvrılıyoruz bir kenara. Ne kadar çabuk geçiyor yarabbim o bir saat.”

Dünyanın bildiği Kurtiz’ i ilginçtir ki Türkiye’ de çok geniş kesimler TV dizileri Asi’ de Cemal Ağa, Ezel ‘ de Ramiz dayı ve Muhteşem Yüzyıl’ da Ebu Suud Efendi rolleriyle tanıdılar!

Tuncel Kurtiz’ i zaman zaman Beyoğlu’ da üzerinde yaz-kış fark etmeden giydiği deri pantolon, deri yelek ve deri şapka ile görürdüm.

Beyoğlu-Tarık Zafer Tunaya’ da, Sema ve Muammer Ketencoğlu ile seslendireceği Şeyh Bedreddin’ in provasında karşılaşmış, ilk kez tanışmıştım. Muammer’ e “Kör şeytan!” diye takılırdı. Henüz Kaz Dağları’ na göç etmemiş, Kırım Kilisesi’ nin sol çaprazında cumbalı bir evde oturuyordu o sıralar. Bir kez iki arkadaşımla evine de gitmiştik. Yüzü-sözü-sesi, şiirle, felsefeyle yoğurulmuş hoş sohbet bir adamdı.

Tuncel Kurtiz’ in 2001 yılında ilk adımını attığı uzun vadeli bir projesi vardı. Homeros’un İlyada destanını on yılda tamamlanacak bir film ile yeniden yorumlamak. Belki de Kaz Dağları’ nda veya Ege’ de bir amfi tiyatroda oyunu on bin kişiye sahnelemek

Doğayla içiçe yaşamayı severdi. Kaz Dağları’ nda, Edremit’in Çamlıbel kasabasında eşi ile birlikte yaşıyordu. 14-17 Ağustos 2012’ de Mavi Nota Halk Türküler Topluluğu ile kökleri çok eskilere, çok tanrılı dinlerdeki hasat şenliklerine dayanan, Edremit-Çamlıbel-Zeytinbağı’ ndaki hayır yemeğine katılmış, türküler seslendirmiştik.

Bu fotoğrafı Ağustos 2010' de Kaz Dağları' nda çekmiştim
Bu fotoğrafı Ağustos 2010′ de Kaz Dağları’ nda çekmiştim

Dinleyenler arasında Tuncel Kurtiz de vardı. Köylünün kendi inisiyatifi ile hazırlanan bu yemekte, imece usulü ile kazanlarda etler, keşkekler, pilavlar pişiriliyor, büyük tavalarda patatesler kızartılıyor, aşureler kaynatılıyor ve Ağustos ayında bir Cuma günü, cuma namazını takiben tüm köye ve yolu oralara düşen herkese açık sofralar kuruluyordu. Yıllardır imece usulü sürdürülen bu şölen, kent yaşamını geride bırakıp, çocukluğunun da geçtiği Kaz Dağları’ nın eteğindeki bu köye yerleşip Zeytinbağı adlı minik otelini ailesi ile işleten Tuncel Kurtiz ve Zeytinbağı ekibinin çabaları ile son yıllarda bir şenliğe dönüştürülmüştü. Tuncel Kurtiz’ in köyün hemen alt ucundaki taş evine de gittik, söyleştik, birlikte fotoğraflar çektirdik. Unutulmaz bir gündü bizler için. O hafta sonu Ali Ekber Çiçek’ in mezarını da ziyaret etmiş, türkülerini söylemiştik.

Mavi Nota ile KAzdağları'nda-Ağustos 2012
Mavi Nota ile KAzdağları’nda-Ağustos 2012

Kurtiz bir yazısında sevgilisi, eşi Menend ile Kaz Dağları’ na yolculuğunu şöyle anlatıyordu:”…Sonra abi hep aşk, aşk ve evlendim. Karımla büyük bir aşk içindeyim. O da bana âşık. Kaz Dağı’ na doğru yola çıkıyoruz. Kaz Dağı’ nda “İlyada” yı yeniden yazıyoruz. Yapacaklarımızın birçoğunu burada anlattık. O zeytin ağaçlarının, o çam ormanının o örümcek gibi gökyüzüne doğru ağan incir ağaçlarının binlerce yıl önceki insanın macerasına şahit olduğunu biliyorsun artık. İşte Akhilleus bu çayda sulamış atlarını. Paris burada çobanlık yaparmış. Selmanı Farisi Sarı Kız’ la burada birlikte olmuş. Kibele’ nin dağı. Burada yaşanacak, yaşamak demek, yani yaşamın bir parçası demek, tiyatro demek, sinema demek, müzik demek. Hayatımın sonuna kadar hep bir yaratma duygusu içinde yaşayacağım. Az zaman kaldı, çok iyi çalışmak lazım. Sağlıklı olmak lazım. Yaşamak güzel şey abi…”

Tuncel & Menend Kurtiz-Kaz Dağları-2012
Tuncel & Menend Kurtiz-Kaz Dağları-2012

 

Sonra İnönü Stadı’ nda yapılan Grup Yorum 25. Yıl konserinde bir kez daha bir araya geldik. O şiirler okudu, bizler, Ruhi Su Dostlar Korosu’ ndan arkadaşlarla türküler söyledik. Çok hastaydı, doktorunun uyarılarına kulak asmayıp gelmiş ve sahnede yerini almıştı o gün.

Yılmaz Güney ile olan dostluğunu anlatırken “… İki delikanlı, iki genç komünisttik. İçimizde farklı bir inanç vardı. Ülkemizi çok seviyorduk. Ha komünisttik, komünizmin ne olduğunu ne kadar biliyorduk! Ama şunu biliyorduk: bir haksızlık vardı” diyordu. Herkesin ulusal sulara koşarak balıklama daldığı günlerde bir başka söyleşide kocaman harflerle “ben bir komünistim” diyerek duruşunu yinelemiş“…biz dünyayı değiştirmek için yola çıktık, olmadı dünyayı değiştiremedik. Dünyayı değiştiremedik ama dünya da bizi değiştiremedi…” diyerek sözlerine devam etmişti.

Yılmaz Güney ile
Yılmaz Güney ile

Tuncel Kurtiz, bir gece Aksaray Meydanı’ nda, Yeşilköy Çınar Oteli’ nden dönen bir Amerikalı amiralin arabasıyla Aksaray-Laleli arasında çarptığı, ölen arkadaşı Hayri’ ye bir şiir yazmıştı. “İlk ve son şiirimi Hayri için yazdım” diyordu. “Öldü, mahallemizin en atak delikanlısı/ Sıcak yaz öğlelerinin/ delikanlısı şen akşamların, artık yok./ Mahallenin bütün kızları onun için ağlıyor şimdi/ Sıcak yaz öğlelerinde/ duvar dipleri serinliğinde/ onu konuşuyorlar./ Aah, ne yazık oldu delikanlımıza./ Saçları kara, kıvır kıvır, parlak/ İncecik bıyığı vardı. Artık onsuz kaldık./ Ve yemin ediyoruz delikanlımız için/ sonuna kadar ağlayacağız./ Aah. Öldü mahallemizin en atak delikanlısı”

Üç yıl önce 27 Eylül 2013 sabahı o da öldü. Etiler’ deki evinde düşüp, başını çarptığını ve hayatını kaybettiğini öğrendik. Çok üzülmüştük.

Çizgiyle Kurtiz
Çizgiyle Kurtiz

Ekim 2011’de Bir söyleşide “okuyamadığım o kadar çok kitap, seyredilecek o kadar çok film, yazılacak o kadar çok hikâye var ki…” diyordu. Bir başka söyleşide “Öldüğümde yanımda iki şişe kırmızı şarap, Şeyh Bedrettin Destanı, Sürü ve Umut filmlerini istiyorum” vasiyeti vardı. Vasiyeti yerine getirildi mi bilmiyorum. Bildiğim yaklaşık on bin kişinin katıldığı cenaze törende Betthoven’ in dinletildiği, “Her yer Taksim, her yer Kurtiz” sloganlarının atıldığıydı. Tuncel Kurtiz bugün Kaz Dağları’ nda, Tahtakuşlar’ da, Edremit Körfezi’ ne bakan bir tepede, mütevazı gömütlüğünde yatıyor.

Gençlik çağlarımızın önemli entelektüellerinden, en romantik devrimcilerinden Tuncel Kurtiz’ i, gerçek kahramanlarımdan birini tanımış, dinlemiş, seyretmiş olmak büyük bir şanstı benim için. O da çağdaşı birçok sanatçı gibi yaşam ve sanat, geçmiş ve gelecek, dün ve bugün; sadece sinema değil, edebiyat, müzik, felsefe… hayatı estetikleştiren, yeni hayatın müjdecisi olan bütün güzellikleri dünden aldı, günümüze taşıdı. Bizlere her zaman hayatın ancak güzelleştirerek değiştirilebileceğini, dönüştürülebileceğini anlattı ve 27 Eylül 2013’ de aramızdan ayrıldı.

Her şeye rağmen bugün de hayatı ancak güzelleştirerek, daha iyi olana dönüştürerek değiştirebileceğiz.

Yaşasın hayat!

57-ercument-gurcay

 

Ercüment Gürçay

[Kuşlar, Orman ve Ben] Patkalar, batağanlar, cılıbıtlar, sumrular vesaire vesaire

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

10

Patkalar, batağanlar, cılıbıtlar, sumrular vesaire vesaire

Soğuk bir kış günü Burdur’a ayak bastık. Galiba yağmur da yağıyordu, şimdi geçmiş gün hatırlamıyorum. DSİ’nin misafirhanesinde kalıyoruz dediler, oraya gittik. Burdur’un kabak tatlısı meşhurdur. Ya da bize öyle geliyordu, hep gittiğimiz bir lokantada güzel bir ziyafet çektikten sonra misafirhaneye gittik. Şu an yine isimlerini tam olarak hatırlayamadığım iki araştırmacı ile bol sohbetli bir akşam geçirdiğimizi hatırlıyorum. Bunlardan biri davranış bilimciydi. Dikkuyruk ördeklerin davranışlarını inceliyordu ve gece gözlemleri yapmak üzere yanımızdan ayrıldı. Diğeri de Dikkuyrukların neden sodalı / acı gölleri tercih ettiğini araştıran bir su bilimciydi.

Varsayıma göre bu tür sularda ki hatta bu göllerin kapalı havza ve görece derin göller olması gerekiyordu; yaşayan özel omurgasızların hastasıydı Dikkuyruklar. Bu nedenle o kişi, su örnekleri alıyor, su kalitesini ölçüyor, su ile yatıp su ile kalkıyordu. Biz de kuşçular arasında oldukça popüler bir toplu etkinlik olan Kış Ortası Su Kuşu Sayımı yapacaktık. Kısa adı KOSK olan bu sayımlar tüm dünyada özellikle de kuzey yarıkürede eş zamanlı olarak yapılıyor, bu tarihlerde sulak alanlardaki su kuşları neredeyse tek tek sayılıyor, türlerine göre ayrılıp kaydediliyordu. Kayıtlar ortak bir veritabanında ya da raporlarda yayımlanıyor, su kuşlarının küresel popülasyon rakamları konusunda tahminler yapılıyordu.

Burdur: Burdur'daki ilk akşam. Ben ve Sühendan Karauz araştırma detaylarını öğreniyoruz. (1993)
Burdur: Burdur’daki ilk akşam. Ben ve Sühendan Karauz araştırma detaylarını öğreniyoruz. (1993)

Merak etmeyin, kuşları uzaktan teleskop ile sayıyorduk. Burdur Gölü çalışması sayesinde pek çok kuşçu sulak alanlarda kuş saymanın yöntemi konusunda ciddi bir arazi eğitimi almıştır. Gölün etrafında belli rotalar, bu rotalar üzerinde de belli noktalar saptarsınız. Sonra bu noktalarda teleskopunuzu kurar, elinize de bir manuel sayaç (şimdilerde zikirmatik ya da mekanik tesbih olarak bilinen) ile neredeyse tek tek sayarsınız. Bir kişi sayar, bir kişi onun söylediklerini kaydeder, bir kişi de etrafta uçan kaçan kuşları gözler ve kaydeder. Sayım bitince, diğer ekiplerle (eğer alan büyükse birkaç ekip olabilir, bu sayı Burdur için 3 ekipti) bir kafede oturur, kayıtları birleştirirsiniz. Tekrar eden sayımlar varsa onları elersiniz. Tahmini sayılara ulaşırsınız. Ve büyük oranda doğru sayılardır bunlar. Elbette nadir görülen türler varsa keyfinize diyecek olmaz.

38

Bir gölün üzerine gelişigüzel yayılmış kuşları nasıl sayıyorsunuz yahu?” sorusu o yıllarda en çok sorulan soruydu. Biz de cevap olarak malum fıkradan yola çıkarak “ayaklarını sayıp ikiye bölüyoruz, hahaha” diyorduk. Şaka bir yana su kuşu saymak insanın örüntü gözünü, matematiksel düşünme yeteneğini, doğa gözlem maharetlerini geliştiren çok güzel bir araçtır. Teleskop gibi bir aletten, göl aynasına bakar, o soğuk kış gününde, siz donarken o kuşların nasıl olup da buz gibi suyun üzerinde gevşek bir şekilde oturduklarına şaşar kalırsınız.

Kuşları saymak için elbette önce onları tanımanız gerekir. Bu ördek milleti birbirine benzer. Ama farklılıkları da bakmasını bilene oldukça fazladır. Kuşçu bu farklılıklara bakar zaten. Silueti nasıldır, kanadındaki aynası nasıldır, dişisi, erkeği nasıldır, gagasının şekli, rengi nasıldır gibi onlarca soruyu göle bakınca cevaplayıverir hangi kuş olduğunu, eğer gözü eğitimli ise.

Benim gözüm Beytepe’deki minik gölet (ismi “Şaşkın Ay Göleti” idi o zamanlar, hala var mı bilmiyorum), Mogan ve Eymir Gölleri’ndeki haftasonu sayımlarına aralıksız katılmaktan dolayı oldukça eğitimli hale gelmişti. Bunun için yanımda tecrübeli, bilgili arkadaşlarım da vardı evelallah: Uygar Özesmi, Sühendan Karauz, Cem Orkun Kıraç, Murat Faik Özçelik, Aslı Sezer, Okan Arıhan, Akif Aykurt (adını sayamadıklarım lütfen kusuruma bakmasınlar) ile gittiğim gözlemler sayesinde çok şey öğrendiğim doğrudur. Bu insanlar zaten Ankara Kuş Gözlem Topluluğu’nun kurucularıdır aynı zamanda.

Beytepe arazi: Beytepe kampüsünde kuşa giden ekip kaplumbağa ile oyalanıyor
Beytepe arazi: Beytepe kampüsünde kuşa giden ekip kaplumbağa ile oyalanıyor

Elbette kuşları bilmek yeterli değil saymak için. Bir de baktığınız yerde kaç adet kuş var, buna ilişkin isabetli bir tahmin yapmak gerek. Bunun için de çeşitli yöntemler var elbette. Ayakları saymanız mümkün değil zaten!

Su kuşları sadece ördeklerden de oluşmuyor. Balıkçıllar, patkalar, batağanlar, sakarmekeler, kazlar da var mesela. Ya da kıyı kuşları var, cılıbıtlar, uzunbacaklar, kızkuşları. Martılar, sumrular vesaire vesaire.

Sumru Kuşu (Foto: Murat Çudaroğlu) (Foto: Türliyenin Anonim Kuşları web sitesi trakus.org adresinden alınmıştır)
Sumru Kuşu (Foto: Murat Çudaroğlu) (Foto: Türliyenin Anonim Kuşları web sitesi trakus.org adresinden alınmıştır)

Kuşlar alemi gittikçe beni içine çekiyordu. Bakmadan duramadığım bir kuş kitabım, sürekli yanımda taşıdığım bir dürbünüm ve not defterimle, kitaplarda tarif edilen kuşçu bendim işte!

Burdur’da 3-4 gün kaldıktan sonra büyülenmiş bir şekilde, daha sonra defalarca geri geleceğimi bilmeden, Ankara’ya geri döndüm.

Devam edecek…..

43-gunesin-aydemir

 

 

Güneşin Aydemir

[Çamtepe İzlenimleri 2] Adatepe ve Nusratlı – Ece Elbeyi

Çamtepe İzlenimleri yazı dizisi

Bilgi Üniversitesi ve Buğday Derneği işbirliğiyle bu sene 4.sü düzenlenen Ekolojik Sosyal Girişimcilik Yaz Okulu izlenimlerimi anlatmaya devam edeceğim bu yazının konusu Adatepe ve Nusratlı Köyleri olacak.

***

Organizasyonun gerçekleşeceği Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’ne yerleştikten, birbirimizi ve içinde bulunduğumuz ortamı tanıyıp, Ekolojik Sosyal Girişimciliğe dair ilk bilgilerimizi edindikten sonra, eğitim süresince ziyaret edeceğimiz yerlerden ilki olan Adatepe Köyü’ne doğru yola koyulduk. Burada bize köy ve daha sonra değineceğim Taşmektep hakkında bilgi verecek olan Mahmut Boynudelik tarafından karşılandık.

Adatepe Köyü

Aldığımız bilgiye göre, Roma Dönemi’nden kalıntılar barındıran Adatepe Köyü’nde Antik çağlardan beri yerleşim olduğu düşünülmekte. Cumhuriyet öncesine kadar Rum ve Türk Halkı’nın bir arada yaşadığı köyde, geleneksel olarak taş yapı mimarisi mevcut ve 1989’dan beri bölgedeki tek korunan köy olma özelliğine sahip. Günümüz itibariyle, köy muhtarlığına kayıtlı 64 hane var ancak köyde yaz kış yaşayan yaklaşık 10 hane bulunmakta.

Özellikle turizm faaliyetlerinin etkisiyle, 1993 yılından itibaren köyün bir değişim geçirdiğini söyleyen Mahmut Bey, eskiden tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin köyde yaşayan herkes için yeterli olduğunu bu nedenle kimsenin neredeyse hiçbir şey satın almaya gerek duymadığını belirtti. O zaman sadece haftanın bir günü merkeze yürüyerek inilirken, şimdi yapılan araba yoluyla günde birkaç sefer merkeze gitmek için servislerin bulunduğunu, bu üretim ve tüketim değişikliğinin aslında, atılan çöplerin içeriğinden, eskiden köylünün buluşma yeri olan Çınaraltı’nın şimdi turistik bir alan olmasına kadar birçok alana nüfuz etmiş, bundan dolayı ziyaretçi kitlesi de yavaş yavaş değişmekte. Yine de köyün kültürel dokusunun bozulmaması için ellerinden gelen çabayı sarf ettikleri çok belirgin.

44
Mahmut Boynudelik, Adatepe Köyü hakkında bilgi veriyor

Görür görmez tarihi dokusuyla sizi etkileyen ama özellikle içine girdiğinizde zaman yolculuğu yaptığınızı hissedeceğiniz bir yer Taşmektep. Avlusundan merdivenlerine, duvar taşlarından tavanına kadar her şey aslına uygun ve uyum içinde görünüyor ve sizi anneannelerinizin çocukluğuna götürüyor. Geçmişe dair fazlaca döküman bulunduran bu yapı aslında bir bellek odası.

Hikâyesine gelecek olursak, 1943’ten 1985’a kadar eğitim öğretime açık olan Taşmektep daha sonra öğrenci azlığından dolayı kapatılıyor. 1997 yılında ise Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan sanat tarihçisi Zerrin Boynudelik, Mimar Sinan Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Kamil Fırat ve fotoğraf sanatçısı Erhan Sengör tarafından oldukça bakımsız bir halde bulunup, Çanakkale Valiliği’nden kiralanıyor.

Öyle güzel düşünülmüş ki, bir gün ayrılmaları durumunda, Taşmektep’in farklı amaçlara hizmet etmemesi için valilikten kiralanırken binanın sadece kültürel faaliyetler için kullanılabileceği şerhi konuluyor. Büyük çabalarla tüm bakımları yapılan ve aslına uygun olarak restore edilen binada, o günden bu yana kültürel faaliyetler devam ediyor. Sanat ve felsefe ağırlıklı yaz seminerlerinin verildiği Taşmektep’te Mete Tunçay’dan İlber Ortaylı’ya, Hilmi Yavuz’dan Murat Belge’ye kadar alanında uzman birçok kişi dinleyicilerle buluşuyor.

Katılımcılar ise bu ilgi çekici seminerlere katılıp aynı zamanda tatillerini gerçekleştirirken, Adatepe Köyü’nde yaşamı deneyimleyip, en az seminerler kadar değerli sohbetler aracılığıyla diğer katılımcılarla sosyalleşebiliyorlar.

Nusratlı Köyü

Adatepe Köyü’nden sonra diğer ziyaret mekanımız Nusratlı Köyü oldu. Burada köyün gelişiminde kilit bir rol üstlenen Süheyla Doğan tarafından karşılandık. Emekli bir mühendis Süheyla Doğan. Antalya’da geçirdiği yıllar sonrasında daha sakin bir yerde yaşamak üzere yerleşiyor Nusratlı Köyü’ne. Ancak çevresi için faydalı olma bilinci ve girişimci ruhu onun peşini bırakmıyor ve yaşadığı bu köyü geliştirmek için kolları sıvıyor. 2002 yılında yerleştiği Nusratlı Köyü’nde, köyün muhtarı ile görüşerek başladığı çalışmaları sonrasında valilik ve devletin diğer kademelerindeki makamlara taşıyor. Nihayet 2005 yılında NusratDer kuruluyor.

45

Bir zamanlar okul olan ve artık öğrenci azlığı sebebiyle kullanılmayan bina, eğitim atölyesine dönüştürülüyor. Ayrıca burada köydeki kadınların evlerinde yaptıkları birçok doğal malzeme satışa sunuluyor. Bu sayede kadınlar ekonomik bir gelir elde ederken, bir arada üretmenin ve üretilenleri dayanışma içinde başkalarıyla paylaşmanın hazzını yaşıyorlar.

Süheyla Doğan’ın vizyonu bununla sınırlı değil, bilgisayar ve İngilizce eğitimleri düzenleniyor, daha önce köyün dışına çıkmamış kadınlar için geziler düzenleniyor. Bu sayede sadece ekonomik değil sosyal gelişim de sağlanmış oluyor.

Köyde çevre bilincinin gelişmesi için de çalışmalar yapılıyor. Kurumlardan aldıkları proje destekleriyle organik tarım ve ekoturizm faaliyetlerine de başlanıyor.

Bu çalışmalar hem köyün çocuklarına hem de diğer köylere örnek oluyor.

Yine de yapılacak daha çok şey olduğunu düşünen Süheyla Doğan yorulmadan çalışmalarına devam ediyor. Girişimci ruh ve özgüven ise köydeki kadınlara çoktan işlemiş. Gözlerinde içinde yaşadıkları toplum ve doğaya faydalı olma isteği ve kendilerine duydukları inancın ışıltısını görebiliyorsunuz. Artık onlar için her şey mümkün ve gelişmenin sınırı yok.

 

Ece Elbeyi

Gökkuşağının tüm renkleri iklim değişikliğine karşı bir arada – Menekşe Kızıldere

İklim Ağı bileşenleri ve gözlemcileri olarak, bileşenimiz Greenpeace Akdeniz’in daveti üzerine Türkiye rotasının İstanbul durağında olan Greenpeace’in 3. nesil efsane gemisi Rainbow Warrior’da toplandık. İklim değişikliğini ve Türkiye’nin bu tehdit karşısında sahip olduğu politikaları kendine dert edinen kurumlar ve kişiler olarak, yaklaşan COP22 yani 22. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı öncesi uluslararası ve ulusal iklim değişikliği politikalarını değerlendirdik. Kendi katkımızı nasıl koyabileceğimizi ele aldık.

61

Kimdir İklim Ağı? Türkiye’de iklim değişikliği ve enerji politikaları alanında çalışan sivil toplumdaki birçok ana aktörün yer aldığı iletişim ağıdır. Sivil toplumun diğer alanında çok sık rastlanmayan mücadele birliğinin sağlandığı ender iletişim ağlarından biridir. Ekoloji ve iklim mücadelesi bu alandaki farklı renklerden birçok kişi ve kurumu müşterekler etrafında birleştirmiştir. Bu sebeple tüm renklerimizle Rainbow Warrior’un güvertesinde Güneş’e yelken açmak üzere birleşmiş olmamız çok anlamlıdır.

İklim Ağı hakkında tüm bilgiyi sosyal medya hesapları 1 aracılığı ile edinebilirsiniz. İklim Ağı’nı sosyal medya aracılığı ile takip etmenizi öneriyorum. Bu yazıda ise zaten sosyal medyada da bulabileceğiniz organizasyon şeması, bileşenleri ve gözlemcilerinden ziyade bu iletişim ağı ardındaki felsefeden bahsetmek isterim.

İklim değişikliği ile mücadele öyle kritik bir noktaya gelmiştir ki, yapılması gerekenler aslında tartışılamaz niteliktedir. Örneğin geçtiğimiz yıl Kasım ayında Paris’te yapılan COP21 Taraflar Konferansında bileşen 195 ülke tarafından kabul edilip, bu yıl 22 Nisan Dünya Gününde Newyork’da Birleşmiş Milletler çatısı altında onaylanan Paris Antlaşması, şimdi tüm taraf ülkelerin meclisinden geçip 2018’e kadar ulusal ve uluslararası çapta uygulanmayı beklemektedir. Bu anlaşma iklim değişikliği ile mücadeleyi topyekûn ve ciddi önlemlerle durdurmayı hedefleyen bir anlaşma olmasa da, hem mutabakat hem de en azından bir aksiyon için niyet anlaşması olduğu için kıymetlidir. Gönül isterdi ki, hukuki bağlayıcılığı olan ve karbondioksit salımlarına radikal sınırlar getiren sağlam bir anlaşma olsun. Paris Anlaşmasını taraf ülkelerin 61 tanesi parlamentolarında onaylayıp bir yürürlüğe koyma tarihi ve rotası belirlemiştir. Bu oran tüm taraflar arasında an itibari ile % 47.79’a denk gelmektedir.2

Maalesef 22 Nisan’da taahhüdünü imza ile taçlandıran Türkiye, Paris Anlaşması’nı henüz Parlamentosunda onaylamamıştır. Dolayısı ile Türkiye’nin iklim politikası diğer ülkelere kıyasla muğlaktır. Türkiye gibi iklim değişikliği açısından kırılgan bir bölgede bulunan bir ülkenin bir an evvel bu yol haritasını ve tarihlendirmeyi edinmesi gereklidir. Bu sebeple buna katkı sunmak için alandaki sivil toplumun görevi çok önemlidir. İşte İklim Ağı bu göreve hizmet etmektedir. Değil mi ki, hem şu an hem yarın için daha yaşanılabilir bir gezegende insanca yaşamak için, gelecek kuşakların geleceği ve kuşaklar arası adalet için çabalamaktayız.

Gelelim bu yazının en eğlenceli kısmına. Ve işte o efsane; Rainbow Warrior. Şu anda Istanbul’da demirlemiş olan Rainbow Warrior III (2011) , Greenpeace’in Rainbow Warrior 1(1955) ve Arctic Sunrise (1975) gemilerinden sonra tamamen Greenpeace tarafından inşa edilmiş ve %80 oranında yelken gücü ile hareket eden bir gemi. Kendisini çok uzaktan bile devasa yelkeninden tanıyabilirsiniz.

İklim Ağı ailesi Rainbow Warrior III ziyaretinde
İklim Ağı ailesi Rainbow Warrior III ziyaretinde

İklim değişikliği mücadelesinin ne kadar politik olduğunu Rainbow Warrior 1’in zamanın Fransa Hükümeti tarafından 1985 yılında Yeni Zelanda açıklarında bombalanarak batırılmasını öğrenince anlamıştım. Bu bir korsan gemisi ya da savaş gemisi değil. Bir grup Gezegen sevdalısı çevre aktivistini kim niye bombalayıp batırmak ister ki? Rainbow Warrior’un batırılma sebebi Pasifik Okyanusu’nda bir Fransız Polonezyası adası olan Moruroa adasında Fransa’nın yaptığı nükleer silah testlerinin, Greenpeace tarafından protesto edilmesiydi. Rainbow Warrior I bu sebepten ordaydı ve adı gibi Gezegen’in renkleri için mücadele ederken batırıldı. Bu gemide üç aktivist hayatını yitirdi. Bu saldırıyı düzenleyen iki Fransız İstihbarat Teşkilatı ajanı mahkemede 10 yıla mahküm edilip, Fransız Hükumeti tarafından iki yıl içinde serbest bırakıldı.

62

Her yıl dünyayı uluslararası iklim değişikliği ve enerji kampanyaları için turlayan Greenpeace Gemilerinden Arctic Sunrise ise 2013 yılında Rus Gazprom Şirketi’nin Rusya’nın kuzey batısındaki Peçora Denizinde oldukça ciddi kirlilik yaratan petrol arama çalışmalarını protesto ederken, bir çok aktivistin Rusya Hükumeti tarafından tutuklanmasına sahne oldu. Holanda’nın girişimleri ile aylarca Rusya’da tutuklu bulunan aktivistler serbest bırakıldı.

Rainbow Warrior III şu anda ise Türkiye karasularında, Güneşe Yelken Aç kampanyasını liman liman tanıtmakta. Daha geniş bilgi için ziyaret edebilirsiniz.3 Kendi enerjisini de güneşten ve rüzgardan sağlayan Gemi bizlere ülkenin müthiş potansiyelini tekrar tekrar hatırlatmakta ve temiz ve ulaşılabilir enerji varken neden daha kirli, maliyetli ve merkezcilik yüzünden ulaşılamaz olanı tercih edesiniz ki sorusunu hatırlatmakta.

60

Ben Rainbow Warrior’un dev yelkenleri arasındaki ‘Güneşe yelken açalım’ sloganını gördükçe bu soruyu düşünüyorum. Neden güneşe yelken açmak varken, kömür dumanı ve cürufunun altında, tarlalarımızdan, ekinimizden, yaşam alanlarımızdan, temiz işimizden, haklarımızdan, sağlığımızdan ve çocuklarımızın geleceğinden oluyoruz ki?

Üstelik biz Güneş’in ve rüzgarın taçlandırdığı bir ülkeyiz. Ülkemizin doğası, Gezegenimiz ve geleceğimiz elden gitmeden bir an evvel gökkuşağının tüm renkleri ve gökkuşağında olmayan renkler olarak iklim değişikliğine karşı bir araya gelmeli ve aksiyon almalıyız.

Umutla,

 

İklim Ağı hakkında bilgi almak için sosyal medya hesapları:

Web adresi: iklimagi.org/

Twitter: @iklimagi

Facebook: facebook.com/IklimAgi/

59-menekse-kizildere

 

Menekşe Kızıldere

İklim İçin Kampanyası Aktivisti

Tayland Ayutthaya’da bir atm macerası – Hülya Tosun

Gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemdeTayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

Güzel bir günün sonunda kabuslu birkaç saat!

Bangkok’ta iki gün kaybettikten(?) sonra akşamüzeri Ayutthaya’ya vardık. Yolda tanıştığım iki Alman çocuklayım hala. Sabah erkenden şehri gezeceğiz. Yol arkadaşlarımdan Dennis beni bugün mazur görün, kafamı dinlemek istiyorum dedi, eyvallah dedik. Uzun soluklu seyahatlerde oluyor(muş) öyle şeyler bazen.

Eski şehrin etrafı toplamda 12 km imiş. Ayak üstü sohbette bir gezgin bisiklet kiralayın dediyse de salına salına gezmeye karar verdik biz Moritz’le. Kah tapınakları geziyoruz, kah parkların keyfini sürüyoruz.

71

İlk gittiğimiz tapınakta 4 teyze, ellerinde dua kitapları, sabahın köründe yolunu şaşırmış gibi görünen biz iki şaşkaloz turiste gülümsedikten sonra rahiplerden sıranın onlara gelmesini bekliyorlar, sıra gelince de başlıyor dualarına ya da mantraya. Bir yandan çok farklı bir yandan da tıpa tıp aynı gibi. Kuran okumak için toplanmış yaşlı teyzelerle tıpatıp aynı olan bir şey var yüzlerinde. Nasıl anlatsam bilemedim.

70

Bugün buranın 23 Nisan’ı gibi bir şey imiş. Bütün tapınak girişleri bedava. Hal böyle olunca geniş alanlı tapınakların girişleri çok uzaktaysa bu çocuk beni duvarlardan atlatmaya başlıyor. Bir el veriyor, basıyorum üstüne, hop tapınaktayız. Bir de tırmanma meraklısı olduğundan, nerde tırmanılması yasak merdiven var tepesindeyiz.
Bir kahvaltı molası verelim dedik, tam da bu çocuklarla dolaşırken sokak yemekleri yemeye iyiden iyiye alıştım diyordum ki bu seferkini yemem mümkün değil, fena. Aylardır yolda olduğundan her şeye alışıp çöp öğütücü gibi olan Moritz benim korkunç çorbamsımı da götürüyor.

Asma köprülerden geçip, ağaçları kucakladığımız parklardan sonra büyükçe bir tapınak. Çok kalabalık, çoluk çocuk ellerindeki çiçekleri sunup, mumlar tütsüler yakıp dua ediyorlar. Öyle kalabalık ki, bir görevli sürekli mumları söndürüp yenilerine yer açıyor. Bu kalabalık ve hengamenin içinde ruhani bir bağlantı aklımın köşesinden bile geçmez. Ben laylaylom fotoğraf çekerken birden bir şey oldu. Çocukların ellerindeki çiçekler, tütsü kokusu fondaki şarkı dua. Bana bir iki dakika ver dedim Moritz’e oturdum. Göğüs kafesimde bir şey, acı desen değil, coşku desen değil, göğüs kafesine sıkışmış bir şey. O kalabalığın keşmekeşin ortasında ne kadar süre orada oturup kaldım bilmiyorum. Garibim çocuk kalkıp kenarda beklemiş beni. Bir de fotoğrafımı çekmiş. Sen ne yaptın dedi? Meditasyon değildi sanki dua mı okudun. Dedim ben de bilmiyorum, şuraya bir şey geldi sıkıştı ve kalkamadım oradan. Sonrasında dinler, inanışlar üzerine uzunca bir sohbet.

73

O göğüs sıkışmasından en fazla yarım saat sonra, param azaldı, şuradan bir para çekeyim dedim ve başladı kabus.

İlk atm, “bankanızla irtibata geçin.”
İkinci atm ““bankanızla irtibata geçin.”
Üçüncü, dördüncü… Para çekemiyorum! Tayland’ın ortasında, daha dönüş biletime daha birkaç hafta var ve para çekemiyorum. Hemen Türkiye’den birkaç kişiye yazdım, güvenlik sebebiyle bloke olmuştur dediler. Sonra başladı mesajlaşma trafiği. Bir taraftan bankacı arkadaşlarımla yazışıyorum ama günlerden cumartesi. Telime gelen onay kodunu alamadığım için internet bankacılığına giremiyorum.

Bir taraftan internet üzerinden o an Tayland’ta bulunan Türk’lere ulaşmaya çalışıyorum. Hesaplarına havale yaparak benim yerime para çekebilirler diye. Bir ihtimal sürekli haberleştiğim bir takipçim Emre, Chiang Mai’de, onun yanına gidip onun hesabından çekerim diyorum. Almanya’da hesabı olan bir arkadaşımla konuşuyorum bu çocukların hesabına yatırabilir mi diye. Kredi kartından bir yere çektirip komisyon öderim diyorum. Bunun konsolosluğu var, Pazartesi’ye kadar yetecek parası var vs vs derken. Önce bankacı arkadaşım Yeşim’in yardımıyla müşteri temsilcisine ulaşmanın yolu bulundu, Sonrasında da bizim oğlanların skype’ından bankaya ulaştım.

74

2-3 saat süren yazışmalar, a,b,c,d, e planları ve gerginlikler ardından, ki bunların arasında bir yerde derin bir nefes alıp çantamdaki kimbilir kime hediye lokumu çıkartıp madem her şey şu an çok kötü ve bir şey yapamıyorum o zaman bir kutlamayı hak ettim dediğimde çocukların şaşmış suratlarını görmek paha biçilmezdi, anladık ki banka benim Tayland’taki bir atmden en son çektiğim tutarı günlük çekme limitim yapmaya karar vermiş ve ben hep daha fazlasını denediğimden vermiyormuş. Halloldu hallolmasına da o gönül yorgunluğunun ardından benim kımıldayacak takatim kalmayınca Kamboçya’dan bir gün daha yedim ;)

Bu olay olmadan yalnızca bir gün önce yakın bir arkadaşım mesaj atmıştı. Seni rüyamda gördüm, rüyamı anlatmayacağım ama yorumu şu, başının sıkıştığı bir durumdan seni bir kadın kurtaracak ;) Kabuslu saatlerime ortak olup çözüm arayan kadın erkek herkese teşekkürler ;)

75

En açmazda bile lokumlu kutlamalara kalkışabilen gezgin ruhuma da bir teşekkür ;)

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

79-hulya-tosun

 

Hülya Tosun

Vebal

Adamlardan iri yarı olan arkama geçiyor, kollarımın altından tutup beni kaldırıyor. Ufak tefek kızıl saçlı olan da o esnada üzerimdeki pijamayı çıkarmaya çalışıyor. Üçüncüsüyse, az konuşan hatta neredeyse hiç konuşmayan adam, özenle ütülenip sandalyenin üzerine bırakılmış gömleği eline alıyor, sonra da beceriksiz parmaklarıyla düğmeleri açmaya koyuluyor.

Rüya ile gerçek arasında gidip geliyor gibiyim. Uzayıp kısalan sesler içinde silik bir anıyı geri çağırmaya benziyor her şey.

İri yarı olan, “görünüşte bir deri bir kemik, ama amma da ağırmış ihtiyar,” diye söyleniyor.

Sen de her şeyden şikayet edersin, zavallının kaburgaları derisini delip çıkacak neredeyse,” diye azarlıyor onu, nasırlı elleriyle pijamamın üstünü çekiştirip duran kızıl saçlı.

İstersen gel yer değiştirelim, oradan konuşması kolay. En zor işleri hep bana yüklersiniz zaten.”

Huysuzları oldum olası sevmem. Şimdi bunun yaptığı da iş mi? Altı üstü kollarımın altından tutup beni oturur pozisyona getirecek. Neyse ki kızıl saçlının eli çabuk. Pijamayı çıkarır çıkarmaz hızlıca gömleği üzerime geçiriyor. İyi de bir adam olmalı, süratine tezat çok özenli, incitmemek için özel gayret gösteriyor. Bir annenin çocuğunu vaftiz törenine hazırlaması gibi; her ayrıntıya dikkat ederek pantalonumu, çoraplarımı, ceketimi kutsal bir uysallık ve bilinç içinde giydiriyor. Başımın üzerinde kalan son zavallıları yumuşacık bir fırçayla tarayıp sağa doğru yatırıyor. Sonra seri ama yumuşak temaslar eşliğinde yüzüme pudra sürüyor. Şimdi yeniden onlardan biri gibiyim.

İşi bitince de uzaklaşıp “Bak ne kadar yakışıklı oldun,” diyor, eserini inceleyen bir sanatçı gibi karşıdan bana bakarken.

Sonra kapı tıklatılıyor, az konuşan üçüncü adamın açtığı kapıdan, oğlumun “Hazır mı?” diye soran sesi duyuluyor.

Neredeyse hazır olacak, iki dakika daha verin bize lütfen,” diye yanıtlıyor az konuşan.

Ardından diğer ikisi kollarımın altından sıkıca tutup beni doğrultuyorlar. İri yarı olan düşmemden korkar gibi kocaman elleriyle koluma sımsıkı yapışıyor. Bu bana biraz cesaret veriyor.

foto Enzo Sellerio
foto Enzo Sellerio

Bütün dünya tamamen sessizliğe gömülmüş sanki. Ama bu sessizlikte beni utandıran bir şey var. Elena mutfak kapısının önünde ayakta bekliyor, zamana direnen kadınsı çizgileriyle hala saygı ve istek uyandıran bir heykel gibi.

Beni görür görmez hıçkırmaya başlıyor Elena: ‘’Salvo, Salvom benim, kocam benim. Beni bırakıp nereye gidiyorsun?’’

Oğlum Ruggero usulca omuzlarına dokunarak onu sakinleştirmeye çalışıyor. ‘’Anne, artık ne senin, ne de bizim yapabileceğimiz bir şey var.’’

Zavallı Elena, ne kadar da solgun görünüyor. Ayakta sallanıp duruyor, gözleri kan çanağı. Şimdi dün geceden beri hiçbir şey yememiştir o. Ruggereo da, kızım Giusi de ısrar edip durmuşlardır, ama eminim sevgili karım onlara direnmiş, ağzına lokma koymamıştır. Bilmez miyim ben onu, hele bir kez hayır dedi mi? Fikrini değiştirebilene aşk olsun. Dünya bir araya gelse onu ikna edemez.

Salonun tam ortasına bırakıyorlar beni. Rengarenk çiçeklerden yapılmış bir arajmanın kokusu odayı doldurmuş. Oldukça gösterişli bir çiçek. İnsan böyle zamanlarda anlıyor ailesinin kendisini ne kadar sevdiğini.

Ne güzel bir hava var dışarıda, güneş içini ısıtıyor insanın. Şu terasın kapılarını açsalar da biraz hava girse içeri. Eskiden olsa kahvaltıyı yapar yapmaz bağ evine kaçar akşama kadar dönmezdim. Zeytin ağaçlarının dibini çapalayıp toprağı havalandırmak lazım. Hava sıcak, akşam üzeri domatesler, patlıcanlar da sulanmalı. Ben gidince bağ evini ihmal etmeseler bari. Ölecek zavallı sebzelerin hepsi.

Zavallı Elenam benim, Giusi’nin koluna girmiş bir adımını diğerinin arkasından atmakta zorlanarak yürüyor. Sonra yanıbaşıma oturup elimi avuçlarının içine alıp ağlamaya başlıyor.

Ne kadar üşümüssün Salvo, ellerin buz gibi.”

foto Şenay Boynudelik
foto Şenay Boynudelik

Güzel Elenam benim, şu siyahların içinde, şu solmuş yüzünle bile ne kadar güzelsin. Üzülme üzüm gözlüm, eğme başını yana böyle. Seninle geçen kırkbeş yılın her anı inan dünyalara bedel benim için. Hem sonsuza dek bırakmıyorum ki seni, er ya da geç birlikte olacağız yine. O zamana kadar birazcık nefes al bari. Ve bu vedayı her ikimiz için de kutsal bir hediye gibi kabul et.

Hiç de kolay bir adam olmadığımı biliyorum. Ama şimdi giderken, ben iyi bir hayat yaşadım, diyebiliyorum. Öylesine basit, sade, katkısız, aldısı verdisi belli bir hayat ki hiç pişmanlık bırakmıyor geriye. Eğer varlığının devamı başkasının insafına kalırsa insan sevmeye devam edebilir mi? Sen beni hala sevmeye devam edebilir misin Elena? Sevgi taşınması ağır bir yüke dönüşmez mi? Beni zamanın dışına iten, varlığıma dair bütün olanakları yok eden bu yolculukta, aslında tek başıma olmaktan korkmuyor değilim. Evet korkuyorum, ama korkunun ecele faydası yok.

Giusi yaklaşıp elini Elena’nın omuzuna koyuyor, Elenanın yüzüne doğru çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi eğiliyor.

‘’Anne kutuyu nereye koyacağız?’’

Koskoca insanlar hiçbir şeye tek başlarına karar veremezler. Sana sormadan buna bile karar veremiyorlar değil mi? Kabul et, bunda senin de suçun var Elena. Onları kendine bağımlı yetiştirdin. Sana hep ihtiyacları olsun, ki seni asla bırakamasınlar istedin.

Elena, Giusi’nin arkasından sesleniyor. “Kapıyı açık bırakın, kapıyı kapatmak gidişini hemencecik kabullenmek olur. Hem birazdan haberi alan kasabalılar da gelmeye başlarlar.”

Giusi ve Ruggero kapıyı açık bırakarak salona geliyorlar, onlar da yanıma oturuyorlar. Giusi başını kardeşinin omzuna yaslıyor, yanaklarından süzülen yaşlar Ruggero’nun eline düşüyor. Ruggero dönüp kız kardeşini saçından öpüyor. Sarılıyor ona.

İyi iki çocuk yetiştirdik biz, vefalı çocuklar ikisi de. İçim rahat giderken, birbirlerine de annelerine de iyi bakacaklar.

Merdivenlerden çıkıyor birileri, haber tez duyulmuş. Kısık, kısacık bir selamla içeri dalıyorlar. Elena onları görünce tekrar ağlamaya başlıyor. Sarılıyorlar birbirlerine. Zeytinimizi alan Tano ve onun karısı. Tano ellerini göbeğinin üzerinde kavuşturup alnını kırıştırmış, kaşlarını alnının ortasına birleştirmiş, alt dudağını sarkıtmış. Böyle yeterince üzgün göründüğüne inanıyor olmalı.

Ruggero, ‘’Nasılsınız?‘’ diye sorduğunda Tano, yüzündeki ifade değişmesin diye bütün vücuduyla bir kütük gibi dönüyor.

‘’Ah ne kadar üzgünüz Ruggero, bilsen ne kadar üzgünüz. Kulaklarıma inanamadım duyduğumda. ‘’

Ben seni bilmez miyim Tano? Sevinçten kulaklarına inanamamışsındır. Son sattığım zeytinlerin parasının bir kısmını ödememiştin. Çocukların da, Elena’nın da haberi yok. Üstüne yattım diye keyiften bizim evin merdivenlerini üçer beşer inersin şimdi. O kaşlar aşağı yukarı oynamaya başlar buradan çıkar çıkmaz. Giderken bağış kutusuna fazladan yirmi lira daha atarsın ki “Ah ne kadar iyi kalpli , cömert adam desinler.“ Benim paramla iyilik yaparsın sen kurnaz Tano.

Tano’nun sahte üzüntüsü, yolunmuş tavuk kafalı karısının vızır vızır vızırdayan sesinden iyice sinirlerim tepeme çıkmaya başkamışken başucumda üç gölge görüyorum.

Kan dolaşmaya başlıyor gibi damarlarımda. “Boş ver gitme,“ diyor içimden bir ses. Bak onlar daha burada. Vakit var o zaman. Azıcık daha oyalan. Seksen iki senenin yetmiş altısı onlarla geçti, bir kaç yıl daha geçse ne olur? Toto, ilkokulda sıra arkadaşımdı en önde otururduk biz. Pietro ile Gabriele en arkada. Sınıfın en uzunları onlardı çünkü. Ders bitene kadar sürerdi bu ayrılık. Zil çalar çalmaz dördümüz bir arada yine. Toto büyükannesiyle yaşardı. Annesi babasını hatırlamıyordu bile, o çok küçükken ölmüşlerdi. Hepimiz kollardık onu. Toto ile ben başka karınlardan doğmuş ikizler gibiydik. Konuşmak için kelimelere ihtiyacımız yoktu, gözüne baktım mı anlardım ne düşünür, ne ister. Hepimizin ayrı ayrı sırdaşıydı Toto. Toprak gibiydi, verilen emeğin kıymetini bilirdi, bir verirdin bin geri verirdi. Hepimizin gözbebeğiydi. Sabahtan akşama dek avare avare sokaklarda, bağlarda gezen kasaba çocuklarıydık biz. Yazın meşin gibi olana dek denizden beri gelmezdik. İçimizde filizlenen her dalın çiçek açışını gördük. Kuruyan dallarımızı birlikte koparıp attık. Ne bu kasabadan ne de birbirimizden ayrıldık. Şimdi ilk giden benim işte. Başımda iki büklüm duruyorlar. Tek söz çıkmıyor ağızlarından. Biraz küskün, sitemkar duruyorlar öyle. Oturmaları için yer gösteriyorlar onlara, gidip oturuyorlar. Ne geçiyor akıllarından biliyorum.

Hadi boşverin, ben önden gidip bir keşfedeyim bakalım. Kasabanın dışındaki en güzel kumsalları benim sayemde bulmadınız mı? Size kalsa sittin sene akvaryumda balık gibi aynı suya girer çıkardık. Orayı da keşfetmek bana kaldı. Bekleyeceğim akşam üstleri sizi orada, kahveleriniz benden, ev sahibi sayılırım. ”

Günün geri kalanında da gelenlerin arkası kesilmedi sağolsunlar. Ne kadar çok sevenimiz varmış. Hepsi de birbirinden sıkıcı. Cenaze evine cenaze evi denmesinin nedeni ölen yüzünden değil inanın. Taziyeye gelenlerin sıkıcılığından. Anladık eğlenmeye gelmediniz ama daha fazla da karartmayın canım içimizi. Teskin etmek yerine daha çok acısını körüklüyorsunuz insanların. Felaket tellalı hepsi. Herkesin bir yakını, akrabası, arkadaşının arkadaşı, akrabasının bir tanıdığı benimle aynı hastalığa yakalanmış. Tümörümün bile hiçbir özelliği yok, herkesin tümörü ile aynı. Felaket hikayeleri anlatmakta en çok kim başarılı yarışması var sanki. Biri bitirmeden, öbürü başlıyor.

Elena ve çocukların omuzları düşmüş, renkleri beyazdan sarıya, sarıdan yeşile dönüyor. Yorgun görünüyorlar. Giusi hiç dayanamaz yorgunluğa. Hemen ateşi çıkar hastalanır.

Bu bir kaç gün zor geçecek tatlı kızım benim. Her acı geçer sen merak etme. Bu da hayatın bir parçası değil mi? Bir bizim başımıza gelmiyor ki.

Sana olur ne olursa Elena. Sen zor alışırsın bilirim. Sevmezsin yalnızlığı. Koltukta uyursun bir süre. Yatmazsın sağ yanına. Geçmişle hesaplaşır durursun. Yapma. Ayakkabılarını ters giymiş de yürüyor gibisin, yalpalıyorsun şimdi. Anılara takılıp düşüyorsun, kanayan dizlerini silecek bir mendilin yok yanında. Keşke sana bu acıları yaşatmasaydım. Bir kedi gibi iz bırakmadan kaybolup gitseydim. Olmuyor işte. Şimdi giderken sana bıraktığım, benden kalan her şeye sahip çıkarak yaşamalısın. İkimiz için de sarılmalısın hayata.

Gidenden gelenden zaman nasıl geçmiş belli değil. Ev bir dolup bir boşalıyor. Herkes bir parçası olduğu bu ritüeli layıkıyla yerine getiriyor. Rahip Giovanni eve geldiğinde herkes saygıyla ayağa kalkıyor. O eliyle herkese oturun diye işaret ettikten sonra Elena’yı ve çocukları teselli etmek için benim yolcuğumun nasıl olacağını anlatıyor. Hiç gitmediği bir dünyanın güzelliklerini anlatıyor. Bizim bilmediğimiz bir sırrı bilmenin gizli kibriyle mırıldanıyor duaları. Tanrı’nın kırallığına girebilmem için kutsal suyla vaftiz ediyor yine beni. Suda ve ruhta yeniden doğmam için kutsuyor. Nefesi benden geri kalan her şeyi unutuşun başlangıcına doğru uçuruyor. Herkes beni ıssızlığa alıştırmak için olsa gerek alçak sesle konuşuyor.

Akşama doğru her şeyden şikayet eden iri yarı adam çıkıp geliyor. Kapısı açık olan eve saygılı adımlarla girip salonun kapısından sessizce, ‘’Sinyora, araba aşağıda hazır. Gidebilir miyiz artık?‘’ diye soruyor Elena’ya.

Elena çocuklara dönüyor: ‘’Beni babanızla yalnız bırakın biraz.’’

Herkes saygıyla odadan çıkıyor. Bana tek başına veda etmek istiyor Elenam.

foto: Şenay Boynudelik
foto: Şenay Boynudelik

‘’Salvo, sana veda etmek ne kadar zor bir bilsen. İşte birlikte geçen koskoca bir ömrün sonu. Sana veda etmeden önce söylemem gereken son bir şey var. Bunu sana şimdi söylemem doğru değil biliyorum ama daha önce söylemem de doğru değildi. Bütün bu olanların içinde doğru yoktu. Doğrular insanları olduklarından daha mutlu etmiyor ki. Tam tersi sana söylemem gereken şey, hepimizi birden mutsuz edecekti. Ama artık konuşmam gerek. Bunun vebalini sana tekrar kavuşuncaya kadar taşıyacak gücüm yok. Ahh ben bunu sana nasıl söyleyeceğim?’’

Hiçbir şey söyleme Elena, kim ispat edebilir ki doğruluğunu? Senin gözüne değmiş bir bakış mı? Toto’nun yalnız odalarda devirdiği onlarca şarap şişesi mi? Benim sabahlara dek tavanda izlediğim gölgelerin boğazıma sarılıp beni nefessiz bırakışı mı? Sessizliğe gömdüğümüz, yalnız bir rüya olarak kalır. Oysa gerçek dediğimiz tezcanlı bir tümör gibi sarar her yerimizi, bizi hazırlıksız gitmeye zorlar. Dile gelmedikçe hiçbir şey gerçek değildir. Sakın bir şey söyleme Elena.

69-senay-boynudelik

Şenay Boynudelik

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Sebze Çorbası – Sevin Turan Bettscheider

Pazartesi başladığım zorunlu diyet programına sebze çorbasıyla açılış yaptım. Mide sorunum yüzünden her ay sadece bir haftalık yememem gereken ürünlere ara veriyorum. Bayağı uzun bir liste o yüzden yememem gerekenleri değilde yemem gerekenleri yazsam daha kolay olacak sanırım. Bunlar sebze, meyve ve kuruyemiş.

Genel itibariyle çorba içmeyi seven biriyim, çorba yapıncada bu tarz çorbaları püre çorbalardan  daha çok tercih ediyorum. Malzemeleri bütün halde, biraz diri bırakmak daha sağlıklı sanırım.

Değinmeden geçmek istemiyorum, taze kişnişin çorba ve yemeklere ne kadar çok yakıştığını. Daha önceden yemediğim için kendime kızıyorum hatta. Küçükken annem, kurusunu taze fasulye yemeğine katardı o zamanlar hiç sevmezdim. Gerçi o zamanlar sarımsak da sevmezdim ama şimdi mutfaktaki vazgeçilmez malzemelerimden biri. Sanırım zaman ilerledikçe alışkanlıklar da değişiyor. Kişnişle barışmam Hint yemeği denememle başladı. Birçok yemekte kullanıyorlar ve çok lezzetli oluyor.  Hemen ilerde Hint mutfağından da birkaç tarif paylaşmam gerektiğini de bir yere not alıyorum.  Aslında beni böyle bol baharatlı, bol acılı yemekler mahvetti. Mide problemi yaşamamak elde değil ama yemekten vazgeçer miyim ? Hayır hayatta olmaz :)   Bugün 6. gün ama bu hafta biraz zor geçti, hatta şu an bol baharatlı birşeyler olsa da yesem durumundayım. O yüzden hemen tarife geçiyorum….

Sebze Çorbası Malzemeler

67

Yarim soğan
2 orta boy havuç
4 küçük boy patates
2 avuç kadar brokoli
2 avuç kadar kıvırcık lahana
3 yemek kaşığı zeytinyağı
Yaklaşık 1 litre kadar sebze suyu
Tuz, karabiber
Limon, taze kisnis

Yapılışı:

Soğanı zeytinyağı ile soteliyoruz. Daha sonra küp küp doğranmış havuç ve patatesleri ekliyoruz.biraz daha soteledikten sonra 600 gr sebze suyu ekleyip sebzeler biraz yumusayana kadar kaynatiyoruz.  Daha sonra küçük parçalara ayırdığımız brokoli ve lahanayi ve 500 gr daha sebze suyunu da  ekliyoruz. Tuz ve biberi katip kaynamaya birakiyoruz. Bütün sebzeler pisince kenara alıp, limon ve taze kisnisle servis ediyoruz. Afiyet olsun…

68-sevin-turan

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

İstanbul’da metrobüs yoldan çıkarak üç aracı altına aldı!

İstanbul Acıbadem’de yolcu ile şoför arasında çıkan kavga sonucu yoldan çıkan metrobüs, D-100’e girerek feci bir kaza yaptı. Kazada, yoldan çıkarak üç aracı altına alan metrobüs, halk otobüsüne çarparak durdu. Kazada 11 kişi hafif şekilde yaralanırken, E5 Karayolu araç trafiğine kapandı. Metrobüsün altında kalan araçta yaralananlar, bölgedeki hastanelerde tedavi altına alındı.

Metrobüs içinde bulunan görgü tanıklarının anlattığına göre, kaza şöyle gelişti:

30

“Metrobüs şoförüyle bir yolcu arasında tartışma çıktı. Tartışma sonrası yolcu şoföre tekme attı ve şemsiye ile kafasına vurdu. Bu tekmenin ardından şoför direksiyon hakimiyetini kaybederek karşı şeride girdi.”

İstanbul Valiliği, şoförü darp eden yolcunun gözaltına alındığını duyurdu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Müdürü Abdullah Kazdal da, yolcuların aktardığı bilgileri metrobüs şoförünün de doğruladığını söyledi.

CNN Türk canlı yayınına bağlanan DHA muhabiri Cengiz Çoban, kazaya ilişkin olarak, “Yoldan çıkan metrobüs E-5’e giriyor. Önce çift katlı bir halk otobüsüne çarpıyor. Yol trafiğe kapandı. Olay yeri savaş alanı gibi. Çok sayıda ambulans var Kurtarma çalışmaları devam ediyor” dedi.

“Yaralılar hastaneye kaldırıldı”

İHA muhabiri Mustafa Esen de, şu bilgileri aktardı:

“Bize gelen ilk bilgiler bir yolcunun şoförün kafasına şemsiyeyle vurduğu. Ama yaşanan bu tartışma burada inanılmaz bir görüntü çıkardı. Hattan çıktıktan sonra 6 aracın üzerinden geçmiş, şu an 3’ünün altında. Yaralılar var, hastaneye kaldırdılar ambulanslarla. Şu an itfaiye ekipleri metrobüsün altında kalan otomobilleri çıkarmaya çalışıyorlar. Üç tane vinçle otomobilleri kaldırmaya çalışıyorlar. Araçlardan bir tanesi çıktı, içinden bir tane de yaralı çıktı.”

Olayla ilgili inceleme başlatıldı

İBB Beyaz Masa, resmi Twitter hesabından yaptığı açıklamada, olayla ilgili inceleme başlatıldığını belirterek, “Seferlerde aksama bulunmuyor, kontrollü olarak seferler yapılmaktadır. Ekipler müdahale etmektedir” açıklaması yaptı.

 

(T24)

ÇiftçiSen Genel Başkanı Aysu: Tasarıdan şeker pancarı ve zeytinle ilgili maddeler çıkarılmalı

ÇİFTÇİ Sendikaları Konfederasyonu (Çiftçi-Sen) Genel Başkanı Abdullah Aysu, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından hazırlanan ve TBMM gündemine getirileceği duyurulan ‘Üretim reformu paketi kanun tasarısı’ ile ilgili, “Bu son derece tehlikeli bir taslaktır. Biz Çiftçi-Sen olarak taslaktan şeker pancarı ve zeytinle ilgili maddelerin çıkarılmasını talep ediyoruz” dedi.

29-abdullah-aysu

Çeşitli ziyaretlerde bulunmak üzere Trakya Bölgesi’ne gelen Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu, Edirne’nin Keşan İlçesi’nde gazetecilere açıklamada bulundu. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından hazırlanan ve TBMM gündemine getirileceği duyurulan ‘Üretim reformu paketi kanun tasarısı’ hakkında konuşan Abdullah Aysu, “Üretim reformu deniyor ama sunan birim Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı. Bu tasarıda Tarım Bakanlığı’nın ismi geçmiyor. Giz bir biçimde ilgisiz bir bakanlık tarafından ilgisiz bir biçimde şeker pancarı hakkında karar alınıyor. Bu karar çok ciddi bir karar. Bu, şeker pancarını ortadan kaldırmaya yönelik, zeytini ortadan kaldırmaya yönelik bir durumdur. Daha önce Şeker Kanunu’nda nişasta bazlı şirketler için bir alan açılmıştı. Bunlara yüzde 10 civarı bir kota tanındı. Yüzde arttırma veya eksiltme yetkisi de bakanlığa verildi. Bu kota şirketler lehine kullanıldı ama şu anda tamamı kaldırılıyor. Mısır bazlı üretilen şekerler kotasız bir biçimde üretilebilecek. Bu ülke artık şeker pancarı üretemeyecek, şeker fabrikalarına kilit vurulacak.”

“GDO’LU MISIR GETİRİP, ŞEKER ÜRETECEĞİZ”

Şeker pancarının Türkiye’de tarımın motoru olduğunu belirten Aysu, “Siz motoru çıkarırsanız, arabayı yürütemezsiniz. Çünkü şeker pancarı kendisinden sonraki ürün için yüzde 5 gübre, yüzde 20 ise verim artışı sağlar. Pancardan kalan küspeyle hayvancılık yapılır. Samanı bile ithal eden bir ülkenin şeker pancarını da gözden çıkarması Türkiye’de tarımı ciddi bir biçimde sarsacaktır. GDO’lu mısır getirip, şeker üreteceğiz. Şeker pancarı küresel iklimi de dengeleyen bir üründür. Çünkü 1 dekar şeker pancarı, 3 dekar çam ağacı ekili ormanın ürettiği oksijeni üretir” dedi.

“ZAMANINDA ŞEKER VE TÜTÜN ÜRETEMEYENLER ZEYTİNE YÖNELDİ”

Abdullah Aysu, tasarıdan şeker pancarı ve zeytinle ilgili maddelerin çıkarılması gerektiğini savunarak, “Tasarıda zeytin alanlarının 3 kilometre yakınında zarara neden olacak bir faaliyete yine izin verilmiyor. Ancak herhangi bir bakanlık kamu yararına bir iş için bu hükmü geçersiz sayıyor. Bir bakanın iki dudağa arasından çıkacak talimatla zeytinlik yakınında termik santral, HES, maden araması ve kirli sanayi kurulabilecek. Dolayısıyla doğa gelişigüzel tahrip edilecek. Zamanında şeker ve tütün üretemeyenler zeytine yöneldi. 80 milyon olan zeytin ağacı sayısı şu an 164 milyon civarında. O dönemde de devlet bunu destekledi. Zeytin üreticileri tesisleşecekken, devlet o tesisi ortadan kaldıracak bir karar alıyor. Çiftçinin bundan sonra gidecek yeri yok. Bu nedenle bu son derece tehlikeli bir taslaktır. Biz Çiftçi-Sen olarak taslaktan şeker pancarı ve zeytinle ilgili maddelerin çıkarılmasını talep ediyoruz” diye konuştu.

 

(DHA)

Yahoo’dan iki yıl gecikmeli açıklama, ‘500 milyon kullanıcımızın bilgisi çalındı’

Yahoo, bilgisayar korsanlarının 2014 sonlarında 500 milyon kullanıcının bilgilerini çaldığını doğruladı. Şirket çalınanlar arasında kişisel bilgiler ve şifrelenmeyen “gizli soru ve yanıtlarının” da bulunduğunu açıkladı.

Çalınan bilgiler arasında kredi kartı detaylarının olmadığı ve saldırının arkasında bir devletin olduğu söylendi.

23

Yahoo geçen Temmuz’da 4,8 milyar dolara Amerikan telekomünikasyon devi Verizon’a satılmıştı.

Siber saldırının satış ve satış fiyatı üzerinde etkisi olup olmayacağı bilinmiyor.

Saldırıyla ilgili ilk haberler geçen ay ortaya çıkmış ve “Peace” adıyla bilinen bir bilgisayar korsanının 200 milyon kullanıcının bilgilerini satmaya çalıştığı bildirilmişti. Yahoo, saldırının başta düşünülenden daha büyük olduğunu doğruladı.

Şifreleri değiştirin tavsiyesi

Şirket 2014’ten bu yana şifrelerini değiştirmeyen tüm kullanıcılara şifre değişikliği tavsiye etti.

Şirketten yapılan açıklamada “İnternet saldırıları ve devlet destekli aktörlerin hırsızlıkları teknoloji endüstrisinde sık görülür hale geldi. “denildi.

Daha önce MySpace’in 359 milyon, Linkedin’in 159 milyon ve Adobe’un 152 milyon kullanıcısının bilgileri çalınmıştı.

 

(BBC Türkçe)