Ana Sayfa Blog Sayfa 3359

HAKİM’den Türkiye’de hayvan hakları ihlaline dair tüyler ürperten rapor

Hayvan Hakları İzleme Merkezi’nin (HAKİM) hazırladığı rapora göre Türkiye’de 5 ayda hayvanlara yönelik 8 milyon 315 bin 234 yaşam hakkı ihlâli, 1444 işkence vakası, 155 terk etme vakası ve 1 cinsel şiddet vakası yaşandı. Hayvan hakları savunucuları yetkilileri bu ihlallere karşı yaptırım uygulanması çağrısı yaptı.

15

Evrensel’den Sinem Uğurlu’nun haberine göre Hayvan Hakları İzleme Merkezi, Türkiye’de Mart, Nisan, Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında yaşanan hayvan hakları ihlâllerini raporlaştırdı ve kamuoyuyla paylaştı. Aynalıgeçit Etkinlik Mekanı’nda düzenlenen basın toplantısına CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, CHP eski milletvekili Melda Onur, Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu İstanbul Koordinatörü Barış Şengül, Hayvan Hakları Koruma ve Geliştirme Derneği’nden Neşe Akbaş ve Hayvan Hakları İzleme Merkezi Koordinatörü Burak Özgüner katıldı.

HAKİM tarafından açıklanan rapora göre; toplamda 8 milyon 315 bin 234 yaşam hakkı ihlâli, 1444 işkence vakası, 2769 özgürlüğü kısıtlama vakası, 112 beden dokunulmazlığını ihlâl, 161 cana kasıt vakası, 40 bin 155 zorunlu göçe tâbi tutma, 155 terk etme vakası ve 1 cinsel şiddet vakası yaşandı.

Toplantıda konuşan Burak Özgüner, hayvanlara yönelik hak ihlâllerinin yaptırımla karşılık bulması için Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nı göreve davet etti.

‘SOKAK HAYVANLARI TOPLU KATLİMA UĞRUYOR’

Özgüner toplantıda, sokak hayvanlarına yönelik yasadışı, keyfî ve usulsüz bir şekilde sürdürülen toplamalara değinerek, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun sokak hayvanlarını korumaktan dahi aciz durumda olduğunu ifade etti. Kanuna göre sokak hayvanlarının öldürülmesi kesinlikle yasak iken, Özgüner il il sokak hayvanlarının toplu katliama uğradığı haberlerini videolarıyla birlikte paylaştı.

Yönetmeliğe göre; sokaklardan toplanan hayvanların, alındıkları yerlere bırakılması gerekiyor. Ancak rapora göre; belediyelerin sokak köpeklerini farklı mahallelere, asla yaşayamayacakları bölgelere, ormanlara, taş ocaklarına, çöplüklere terk ettiğini tespit ettiklerini söyleyen Hayvan Hakları Koruma ve Geliştirme Derneği’nden Neşe Akbaş, “Raporlama yaptığımız beş aylık süre zarfında; İstanbul’da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, sokak hayvanlarının usulsüz olarak toplandığı defalarca tespit edilmiştir. İstanbul’a bakacak olduğumuzda ise, Kurtköy-Pendik orman hattı âdeta “sokak köpeği havzası”na dönüştürülmüş durumdadır” diye konuştu.

Önceki gün İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin İstanbul Ataşehir’den 18 sokak köpeğini topladığını belirten Akbaş, “İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ve Türkiye’deki tüm yerel yönetimlere sesleniyoruz: Türk Ceza Kanunu’nda suç olmasına rağmen, yetkisiz ve vasıfsız işçilerinize hayvanlara uygulattığınız anestezik maddeleri kamu güvenliğini de hiçe sayarak kullanmaya son verin. Vicdandan, meslek etiğinden, temel hayvan sağlığı prensiplerinden uzak bir şekilde okak hayvanlarına soykırım boyutlarında uyguladığınız ve hiçbir utanma belirtisi göstermeden adına “rehabilitasyon” dediğiniz kısırlaştırmalara derhal son verin” dedi.

Toplantıda söz alan CHP eski milletvekili Melda Onur ise kendisinin de komisyonunda çalıştığı 5199 sayılı Hayvanları Koruma Yasası’nda değişiklik öngören yasa tasarısının olumlu olduğunu, ancak Meclis gündemine gelmediği için kadük kaldığını söyledi. Onur, önümüzdeki günlerde konuyla ilgili eylem planları hazırlamayı önerdi.

HAYVAN HAKKI İHLALİNDE ÇARPICI RAKAMLAR

HAKİM tarafından açıklanan rapora göre aylara göre yaşanan hayvan hakkı ihlalleri en az olmak üzere şöyle;

– Mart ayında 16 bin 560 yaşam hakkı ihlâli, 1040 işkence vakası, 232 özgürlüğü kısıtlama vakası, 50 beden dokunulmazlığını ihlâl, 138 cana kasıt vakası, 40 bin 120 zorunlu göçe tâbi tutma olayı. (Bu rakam, 3. köprü projesiyle hayata geçirildikten sonra göç etmek zorunda kalan kaplumbağaları ifade ediyor.)

– Nisan ayında; 7 milyon 392 bin 152 yaşam hakkı ihlâli, 105 işkence vakası, 1 cinsel şiddet vakası, 576 özgürlüğü kısıtlama vakası, 60 beden dokunulmazlığını ihlâl, 7 cana kasıt vakası ve 40 terk etme vakası ile karşılaşılmıştır.

– Mayıs ayında ise 1797 yaşam hakkı ihlâli, 24 işkence vakası, 103 özgürlüğü kısıtlama vakası, 1 cana kasıt vakası, 2 beden dokunulmazlığını ihlâl, 35 zorunlu göce tâbi tutma ve 105 terk etme vakası ile karşılaşılmıştır.

– Haziran ayında ise 104 bin 589 yaşam hakkı ihlâli, 27 işkence vakası, 1516 özgürlüğü kısıtlama vakası, 1 cana kasıt vakası ve 10 terk etme vakası ile karşılaşılmıştır.

– Temmuz ayında ise 800 bin 136 yaşam hakkı ihlâli, 248 işkence vakası, 342 özgürlüğü kısıtlama vakası ve 14 cana kasıt vakası ile karşılaşılmıştır.

KISIRKAYA’NIN YIKILMASI İÇİN BAŞVURU

İstanbul Sarıyer’deki Kısırkaya hayvan barınağıyla ilgili gelişmeler de toplantıda kamuoyuyla paylaşıldı. Daha önce hakkında iptal kararı verilen proje hâlâ faaliyetlerine devam ediyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) yetkilileri hakkında İstanbul Bölge İdare Mahkemesi soruşturma izni verilmesine karar vermişti. Hayvan Hakları İzleme Merkezi de, İstanbul 3. Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na başvuruda bulunarak söz konusu tesisteki yasadışı yapıların kaldırılmasını talep edeceğini ve tazminat davası açacaklarını duyurdu.

 

(Evrensel)

Bir kuruntu olarak batı karşıtlığı – Evren Balta

Evren Balta’nın yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Üstelik yine bütün bir 20.yüzyıl boyunca Rusya sadece kapitalizme yönelik gerçek, inandırıcı ve uygulanabilir bir alternatif iktisadi sistem sunmakla kalmadı, aynı zamanda bu alternatifi devletler sistemi içerisinde Batı’ya karşı güçlü bir odak oluşturarak da korudu. O alternatifin küresel kurumlarını oluşturdu. Bu kurumlar Batı dünyasının kurumlarını dengeledi.

Soğuk Savaş dönemini karakterize eden iki kutuplu dünya hem askeri güç, hem siyasal ideolojiler hem de iktisadi sistem anlamında iki kutupluydu. Batı rakipsiz değildi ve rakipsiz olmadığı için de kendini çekici bir alternatif haline getirmesi gerekiyordu. Uzun 20. yüzyıl boyunca sosyalizmin işçi sınıfının evrenselliği söylemine paralel olarak insan hakları, sosyalist bölüşüm ilişkilerine paralel olarak da sosyal devlet gelişecekti.

Uzun insanlık tarihinde çok kısa sayılabilecek bir çeyrek asır önce bu dünya bitti.

Bu dünyanın bitmesi dizginsiz bir kapitalist kalkınma anlamına geliyordu. Sosyalizmden kapitalist iktisadi ilişkilere geçiş Kazakistan’dan Macaristan’a dünyanın çok büyük bir coğrafyasında inanılmaz bir talan ekonomisinin inşa edilmesine neden oldu. Aklımızın alamayacağı kadar az insan aklımızın alamayacağı kadar kısa zamanda dünyanın en zenginleri arasına girdi. Ve kendilerine iktisadi ayrıcalıklarının asla sarsılmayacağı siyasi sistemler inşa ettiler.

Sosyalizm bundan 25 yıl önce zafer marşlarıyla uğurlandı. Uğurlamalar yapılırken siyasetten akademiye çok az insan uğurladığımızın alternatif bir bölüşüm sistemi olduğunu telaffuz etti. Uğurladığımız otoriteryan sistemlerdi. Hoşgeldin dediğimiz ise demokrasi ve liberal değerler.

Geçen 25 yılda iktisadi bölüşüm söylemi buharlaşıp uçtu. Kapitalizm bir “yok kelime” olarak bütün toplumsal ilişkileri belirlemeye devam etti.  Artık bütün kötülüklerin anası bir türlü demokrasiye geçememekti. Demokrasi her şeyi kurtaracaktı. Ama kurtarmadı. Kurtaramazdı.

Soğuk Savaş’ın bitişinin üstünden bugün 25 yıl geçti. Bir çeyrek asır. Bu bir çeyrek asırda sosyal devletin kalan son kırıntıları da yendi, bitti, kül oldu gitti. Başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmak isteyenler,  ezilenler, altta kalanlar bu dünyada eşitliği vaat eden bir ideolojinin yokluğunda öbür dünyadaki cenneti vaat eden fundamentalist ideolojilerin peşine takıldılar. Zaten o ideolojiler Batı dünyası tarafından bütün Soğuk Savaş yılları boyunca komünizme alternatif olarak pompalanmıştı.

Soğuk Savaş’ın bitmesinden 25 yıl sonra elimizde 20. yüzyıldan kala kala içeriğinden boşalmış berbat bir Batı-karşıtlığı kaldı. 20. yüzyılda o Batı karşıtlığı Batı’nın temsil ettiği iktisadi sisteme karşı, ezilenlerin, altta kalanların eşitlik arzusunu dile getirmek anlamına geliyordu. Bugün Batı karşıtlığı kendi iktisadi/siyasi ayrıcalıklarını korumak isteyen popülist siyasal liderlerin kullanışlı bir aracı sadece.

Üstelik Batı-karşıtlığı sadece artık Batı dışı dünyada değil, Batı’da bile en geçer akçe. Trump gibi liderleri kullandıkları söylemin içerisinde barındırdığı batı-karşıtlığını anlamadan anlamak mümkün mü? İngiltere’den Amerika’ya yükselen popülizm Batı’nın öncülüğünü yaptığı değerlerin reddi mirası üzerine inşa edilmiş durumda değil mi?

Soğuk Savaş’ın bitmesinden 25 yıl sonra gelip dayandığımız nokta bu. Bir yanda 20. yüzyılın bütün değerlerini arkasında bırakmak isteyen artık kendisi dahi Batı-karşıtı bir Batı; öte yandan Batı’nın karşısında sadece Batı-karşıtı olarak ortaya çıkan ve rekabet ve “bana karışma” ısrarı dışında hiçbir evrensel/ortak değer ileri süremeyen ötekiler.

Suriye’de milyonlarca insanın yersiz yurtsuz kalmasına, yüz binlerce insanın ölmesine yol açan kavganın anahatları da bu. Hadi tekrar edeyim: bir yanda kendi yarattığı değerlerin bir tekine bile sahip çıkmayan Batı, öte yandan yer kapmaktan başka hiçbir ortak/evrensel değeri olmayan ötekiler.

Uzun 20. yüzyıl bitti. Arkasında temelinden sarsılmış, her rüzgârda sağa solan savrulan, artık hiç kimsenin sahip çıkmak istemediği birkaç kurum, birkaç norm bırakarak. Onların da ne zaman bu yıkıntının altında kalacağı belirsiz.

Bu mudur istediğimiz dünya? Bu anlamsızlığın içerisinde Batı hattında mı kalalım, ötekilerle mi uzlaşalım diye konuşup durmak mıdır yapmamız gereken?

Yok mu başka bir dünya hayaliniz?

Evren Balta – gazeteduvar.com.trevren balta

Mesele ağaç, anladınız mı? – Tuncer Köseoğlu

Tuncer Köseoğlu’nun yazısı serbestiyet.com’dan alındı

Hayatı ve yaşadığı çevreyi savunanlara vatan hainliği dahil her türlü yaftayı yapıştırma konusunda pek bir mahiriz. Öyle ya; milli değerimize yeraltındaki zenginliğimize sekte vuruyor bu hain insanlar! Para hırsı yüzünden Allah’ın yarattığı o yer üstündeki cenneti yok etmeye çalışanlara göz yummayan ve bunun için direnen Artvinli vatandaşlara yapıldığı gibi…

Pazartesi günü Rize Adliyesi’nde Türkiye çevrecilik tarihinin en önemli davalarından birine başlandı. Türkiye’nin ve dünyanın sayılı ekolojik değerlerinden biri olan Cerattepe’de açılmak istenen madenin engellenme davasıydı bu. Madenin çalışmalarını nöbet tutarak mahkeme karar verene kadar durduran Artvinliler duruşmaya da gitmek istediler. Önce tehditler başladı Rize dolaylarından.

“Gelmeyin, şöyle yaparız, böyle yaparız…” Bu tehditlere aldırmayan 300’e yakın çevreci altı kez arandı, kimlikleri kontrol edildi. Hepitopu 150 km’lik yolda yaşandı bütün bunlar. Güçlülere karşı zayıfları koruması gereken devletin kolluk kuvvetleri, duruşmaya gelmek isteyenleri yıldırmak için madenci şirketten yana tavrını koydu her zaman olduğu gibi. Oysa; oraya gidenler o kendilerine her türlü eziyeti reva gören, insanların geleceği için de mücadele ediyordu. Öyle ki, başka yerde maden bulunur, ama inanın Cerattepe madencilik yapılarak yok edilirse böyle cennet bir daha bulunmaz. Allah da yarattığı cenneti yok edenleri affetmez…

Bir keresinde Cerattepe’de yağmura yakalanmıştım. Ben yağmur diyeyim, siz anlayın tufan. Bir saat kadar sürmüştü yağmur. Bir kayın ağacının bedenine sırtımı dayamıştım. Yağmur sularının ağaçlara vuruşunu yapraklardan süzülürken çıkardığı melodiyi dinlemiştim yağmur boyunca. Sonra güneş açtı, yerimden kalktım tek bir damla yağmur değmemişti bedenime. Kayın ağacının gövdesi ve yaprakları tufan gibi yağmurdan korumakla kalmamış, hayatım boyunca unutamayacağım en muhteşem orkestrayı dinletirdi bana. Madencilikle katledilmek istenen, yok edilmek istenen böyle bir yer işte…

Bugün gazetelerde son yıllarda okuduğum en güzel haber vardı. Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın 108 adet HES projesinin yapımından vazgeçilerek iptal edildiği açıklamasını okuyunca çocuklar gibi sevindim. Doğu Karadeniz’de 152 tane yapılmış ve faaliyete geçmişti bile. 108 HES’in iptal edilmesine eşeğini kaybedip, sonra bulan adam gibi sevindim. Zararın neresinden dönülürse kârdır misali. Çocukluğum o derelerde geçti. Balık tuttum, dere kenarlarında oluşan küçük alanlarda topun peşinden koştum, yüzdüm. Hatta şamyellere atlayıp denize kadar inmişliğim de çoktur. Sonradan adına rafting dediler… İşte o derelerden birinde üç adet HES yapıldı dere dere olmaktan çıktı, şimdi hep bulanık akıyor. Doğal denge bozulduğu gibi dereye yüzmeye giden olmadığı gibi balık tutana da rastlamadım. Bize dedelerimizden kalan o güzelim dereleri HES’lere kurban verdik…

Gezi Parkı olayları sırasında bir söz vardı, hatırlarsınız. “Mesele ağaç değil, anladınız mı?” … Gerçekten de orada mesele ağaç değildi. Artık çok daha net anlaşılıyor meselenin ne olduğu. Ama Artvin’de mesele ağaç ve bir cennetin yok olmasını engellemek. Cerattepe sadece Artvinlilerin değil, bu ülkede yaşayan herkesin ortak değeri. Bu değeri koruma adına mücadele ediyor insanlar. Dedelerinden kendilerine kalanı gelecek kuşaklara olduğu gibi bırakma adına. Meselenin ağaç olduğunu siz de anlasanız artık…

Tuncer Köseoğlu – serbestiyet.comtuncer-ko%cc%88seog%cc%86lu

Ahmet Altan tekrar gözaltına alındı

15 Temmuz darbe girişimi öncesi ‘subliminal mesaj’ vererek darbeye iştirak ettikleri iddiasıyla 12 gün önce gözaltına alınan ve hâkimlikteki sorgunun ardından adli kontrol şartıyla serbest bırakılan Ahmet Altan hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Altan, gece saatlerinde gözaltına alındı.

14

5 Temmuz darbe girişimi öncesi ‘subliminal mesaj’ vererek darbeye iştirak ettikleri iddiasıyla Prof. Mehmet Altan tutuklanırken, kardeşi Ahmet Altan serbest bırakılmıştı.Cumhuriyet savcısı Ahmet Alytan’ın serbest bırakılmasına itiraz etti.

İtirazı görüşen 1. Sulh Ceza Hakimliği yakalama kararı verdi. Hakimlik kararında özetle şu gerekçelere yer verdi:

“Genel yayın yönetmeni olduğu dönemde kamuoyunda Balyoz Darbe planı olarak bilinen davaya ilişkin belgelerin Tarafa gazetesinde yayınlanması nedeniyle hakkında “devletin güvenliğine ilişkin gizli belge bulundurmak” suçundan kamu davası açıldığı ve yargılamanın halen devam ettiği, şüpheli hakkında silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan açılan bir kamu davasının bulunmadığı, bu sebeple İstanbul 10. Sulh Ceza Hakimliği’nin serbest bırakılma gerekçesinin hukuka uyarlı olmadığı kanaatine varılmıştır.

Şüphelinin genel yayın yönetmeni olduğu Taraf gazetesinin FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün amaçlarını gerçekleştirmek, kamuoyu oluşturmak amacıyla yayın hayatına başladığı ve örgütün emir talimatları doğrultusunda haberlere yer verildiği, Balyoz Darbe planı haberlerinin de bu anlayış çerçevesinde manşete taşındığı, Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk, Amirallere Suikast, Poyrazköy, odatv ve benzeri davaları haberleştirdiği , kamuoyu oluşturarak yayın hayatını sürdürdüğü, şüphelinin de yayın yönetmeni olarak gazetenin yayın politikasını belirlediği, süren yargılamalar sonucunda milli ordunun tasfiye edilerek FETÖ/PDY mensuplarının orduda yükselmelerine ve silahlı kuvvetleri kontrol altına almalarına ilişkin suçlara iştirak ettiği değerlendirilmiştir.

FETÖ/PDY’nin yargı ayağının 7 Şubat 2012’de ve 17/25 Aralık sürecinde yapmış olduğu hükümeti devirmeye teşebbüs suçunun işlenmesinde de Taraf gazetesinin aktif rol aldığı ve kamuoyu oluşturma çabası içerisinde olduğu, 22 Temmuz sürecinden sonra örgütün yayın organlarıyla Taraf gazetesinin birlikte hareket ederek haklarında soruşturma yürütülen şüphelilerle ilgili de algı yönetimine başvurduğu tespit edilmiştir.

Can Erzincan TV’de askeri darbeye zemin hazırlayacak ve kamuoyu oluşturacak program yaptıkları, 14 Temmuz 2016 tarihli programda da askeri darbeye teşebbüsünden haberdar oldukları kanaatine varılmıştır.”

Hakimlik, bu gerekçeler doğrultusundan Cumhuriyet Savcısının itirazını kabul eden mahkeme, Ahmet Altan’ın adli kontrollü serbest bırakılma kararını kaldırılmasına, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme, silahlı terör örgütüne üye olma” suçlarından Ahmet Altan hakkında yakalama emri çıkarılmasına karar verdi. Kararda, şüphelinin yakalanma anından itibaren 24 saat içinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığında hazır edilmesi istendi.

GÖZALTINA ALINDI

Savcılığın itirazını yerinde gören İstanbul Nöbetçi 1. Sulh Ceza Hakimliğinin, “yakalama kararı” vermesinin ardından Altan’ın emniyet görevlilerince Şişli’de gözaltına alındığı öğrenildi.

Altan’ın sabah saatlerinde Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na sevk edilmesi bekleniyor.

 

(Hürriyet)

Hrant Dink Ödülü’nün bu yılki sahipleri Theresa Kachindamoto ve Diyarbakır Barosu

Uluslararası Hrant Dink Ödülü bu yıl, çocuk evliliklerine karşı mücadele eden Malavili Theresa Kachindamoto’ya verildi.

14

Kachindamoto ödülünü, Michel Marian ve 2015 Hrant Dink Ödülü sahibi Kaos GL’yi temsilen Yıldır Tar’dan aldı.

Ödülün diğer sahibi ise hukuk alanındaki mücadelesi nedeniyle, Diyarbakır Barosu oldu. Baronun ödülünü yazar Murathan Mungan ve Hrant Dink’in eşi Rakel Dink verdi.

Türkiye ve Dünya’nın Işıkları

Törende 2015 – 2016 yılı arasında “Işıklar” kategorisinde ödüle değer görülenler ise Gazze’deki Alquatan Çocuk Merkezi’nden öğretmen Tamara, Türkiye’den popüler bir televizyon programına telefonla bağlanıp, “Çocuklar öldürülmesin” diyen Diyarbakır’da çalışan öğretmen Ayşe Çelik, İspanya’nın Badalona bölgesinden eşcinsel bir çiftin nikahını kıyan müslüman meclis üyesi Fatima Talep,  Türkiye İzmir’den Halkların Köprüsü Derneği, Gambia’da kadın sünnetinin yasaklanmasına dair kampanya başlatan ve başarıya ulaşan kadınlar, Türkiye’den Barışa Yürüyorum İnisiyatifi, İngiltere’deki Let Toys Be Toys (Oyuncaklar oyuncak kalsın) grubu, Türkiye Amasya Suluova ilçesindeki Yeniçeltek madeninde çalışan işçilerin maden kapanmasın eylemi ailelerinin de katılımı ile genişledi ve bir ay içerisinde başarıya ulaştı, Irak’ta yaşayan Khalil Hasan ve Ameeana Saeed çifti, Türkiye İzmir’in Menderes ilçesinde öğretmenlik yapan Saadet Özkan, Suriyeli yüzücü Yusra Mardini, Türkiye Mersin’den Salman Kalender, Ramazan Gedik ve Turabi Fidan, Hırvatistan – Slovenya sınırındaki tel örgüler üzerinden voleybol maçı yapan eylemciler, Türkiye’de gazeteciler arasında dayanışma köprüsü kuran Haber Nöbeti, İsrail’de 10 yahudi ve 10 arap kökenli kadından kurulan Rana Korosu, Türkiye’den kendisini Aynebilim olarak tanıtan yardımsever Kamboçya’ya taşındı ve aşevi açtı, Bosna Hersek’ten öğretmen Sanela Ljumanovic, Türkiye’den Barış için Akademisyenler, Çin’de yaşayan Wang Yan, Türkiye’den Şerife Boz ve Sema Tutar ile 15 Temmuz’da darbeye karşı koyanlar oldu.

Ödül töreni Hrant Dink’in Henri Nannen ödül törenindeki sözleri ile son buldu.

Ödül jürisinde bu yıl, 2015 Uluslararası Hrant Dink Ödülü sahibi, insan hakları savunucusu Samar Badawi, 2015 Uluslararası Hrant Dink Ödülü sahibi LGBT derneği Kaos GL, yönetmen, senarist ve yapımcı Atom Egoyan, Fransız filozof Étienne Balibar, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü Genel Sekreteri Christophe Deloire, düşünür Michel Marian, şair ve yazar Murathan Mungan, feminist yazar ve insan hakları savunucusu Şirin Tekeli ve Hrant Dink Vakfı Başkanı Rakel Dink yer aldı.

(Yeşil Gazete, Hrant Dink Vakfı, T24)

Tohum ve Pestisit tekelleri mercek altında

Son on yıldır altı çok uluslu şirket dünyadaki tarım ilacı (pestisit) piyasasının %75’ine, ticari tohum piyasasının %63’üne ve tohum ve pestisit araştırmalarının %75’ine hükmediyor (2013 verileri). Bunlar, tarım kimyasalları, tohum  ve biyoteknolojiden elde ettikleri toplam 65 milyar ABD doları gelirle Big 6 (Büyük 6) olarak anılan Bayer, Monsanto, Syngenta, Dow, Dupont ve BASF. Son bir yıldır, bu altı şirket arasında satın alım ve birleşme anlaşmaları yapılıyor ve altılık tekelin üç şirketlik bir tekele dönüşmesi olasılığı oldukça yüksek görünüyor.

Kaynak: ETC Group 2015 raporu verileri
Kaynak: ETC Group 2015 raporu verileri

Salı günü (21 Eylül 2016) Dow, Dupont, Bayer, Monsanto ve Syngenta’nın üst düzey yetkilileri ABD Senatosu Yargı Komisyonu’nun önüne çıkıp, söz konusu anlaşmaları savundular. Chemchina, çiftçi hakları savunma gruplarının da bulunduğu oturum davetini geri çevirdi. Senato’nun anlaşmaları bloke etme yetkisi bulunmuyor, ancak oturum sırasında verilen uzman görüşleri regülasyon sürecinde kullanılabiliyor.

Kaynak: ETC Group 2015 raporu verileri
Kaynak: ETC Group 2015 raporu verileri

Bu üç anlaşma farklı şekillerde ilerliyor ve ABD ve AB başta olmak üzere birçok ülkede rekabet ve regülasyon kurumları tarafından inceleniyor.

1. DOW – DUPONT

 

58Aralık 2015’te, Dow ve Dupont arasındaki130 milyar ABD doları bedelindeki şirket birleşmesi anlaşması her iki şirketin hissedarları tarafından kabul edildi. Anlaşma rekabet ve regülasyon kurumları tarafından inceleniyor. AB’deki süreç, antitrust kuruluşunun bu birleşmenin rekabeti nasıl etkileyeceğine dair daha fazla dokümantasyon istemesiyle şimdilik durdu.Dow ve Dupont, AB kurumlarıyla bazı konularda uzlaşmayı kabul ettiyse de hangi konularda olduğunu açıklamadı. ABD, Kanada ve Brezilya’daki regülasyon incelemeleri de henüz karara bağlanmadı. 2016 sonu olarak 59tahmin edilen imza tarihi en azından 2017 başına ertelenmiş görünüyor.

2014 verilerine göre, pestisitte Dupont %6 piyasa payı ile dünyada 6 numara, Dow %10 ile 4 numarada. Tohumda ise, Dupont %21 piyasa payı ile 2 numarada, Dow %4 piyasa payı ile 5 numarada.

2. SYNGENTA – CHEMCHINA

Şubat 2016’da Syngenta’nın yönetim kurulu oybirliğiyle , Chemchina’nın nakit 43 milyar ABD dolarlık satın alım teklifini kabul ettiğini ve hissedarlarına önerdiğini açıkladı. Taraflar, anlaşmanın imzalanması için 2016 sonu deseler de, 2017’ye ertelenme olasılığı çok yüksek. Syngenta’nın gelirinin yaklaşık dörtte biri ABD kaynaklı olduğu içinCFIUS (Committee on Foreign Investment in the US) [ABD’de Yabancı Yatırım İnceleme Komitesi] tarafından, ulusal güvenlik açısından incelenmekteydi. CFIUS, Ağustos 22 2016’da incelemeler sonucunda bir itirazı olmadığını açıkladı. Böylece, bu anlaşma ABD engelini aşmış görünüyor. Syngenta-Chemchina anlaşmanın imzalanma tarihi olarak 2016 sonunu öngörüyordu ancak anlaşma Avrupa Birliği’nde hala incelenmekte. Avrupa Komisyonu, Chemchina’nın bölgede pestisit piyasasında önemli bir payı bulunanAdama’nın %60’na sahip olmasından son derece rahatsız. Anlaşmanın hayata geçirilmesi için regülasyon kurumlarının onayı yanı sıra, Syngenta hissedarlarının en az %67’sinin oyu gerekiyor.

Chemchina, bünyesinde petrol işleme, pestisit ve lastik kauçuk şirketleri bulunduran, Fortune Global 500 listesinde 234 numarada olan bir devlet şirketi. Çin’in en büyük kimya şirketi Chemchina geçen yıl Pirelli’yi 7.1 miyar Euro’ya satın aldı. Chemchina aynı zamanda dünyanın en büyük yedinci pestisit şirketi (ve dünyanın en büyük patentsiz pestisit şirketi) Adama’nın %60’ına sahip. 2014’te, Syngenta pestisit piyasasında %20 piyasa payı ile 1 numarada, Adama %4.1 pay ile 7 numarada. Böylelikle, anlaşma imzalanırsa (ve diğer anlaşmalar gerçekleşmezse), Sygenta-Chemchina hem global pestisitte hem de patenstsiz pestisitte bir numara olacak. Tohumda ise Syngenta %8 pay ile 3 numarada, Chemchina tohum üretmiyor.

60

 

3. BAYER-MONSANTO

61Geçtiğimiz hafta (Eylül 2016),Monsanto yönetim kurulu Bayer’in66 milyar ABD doları bedelindeki teklifini kabul ettiğini açıkladı. Teklif her iki şirketin de hissedarları tarafından henüz onaylanmadı, 2016 sonu-2017 başında oylama yapılması bekleniyor. Monsanto’nun CEO’su Hugh Grantgeçen hafta, anlaşmanın yaklaşık 30 farklı rekabet ve regülayon kurumu tarafından incelenmesini beklediğini belirtti. Monsanto ve Bayer, anlaşmanın 2017 sonunda imzalanmasını bekliyor.

2014 verilerine göre, pestisit piyasasında Bayer %18 piyasa payı ile iki numarada, Monsanto %8 pay ile 5 numarada. 62Tohum piyasasında ise Monsanto, %26 piyasa payı ile dünyanın en büyük tohum şirketi, Bayer %3 piyasa payı ile yedinci en büyük tohum şirketi.

Syngenta ve Bayer’den sonra dünyanın en büyük üçüncü pestisit üreticisi BASF, Dow ve Dupont arasındaki anlaşmayı Dupont’a teklifte bulunarak engellemeye çalıştıysa da başarılı olamamıştı. BASF’ın da birleşmeler karşısında sessiz kalmayıp, elini kuvvetlendirmek için bir birleşme ya da satın alma yoluna gitmesi bekleniyor.

Dünyadaki pestisit ve tohum piyasasını üç şirketin tekeline sokabilecek bu anlaşmaları önümüzdeki süreçte yakından takip etmemiz gerekiyor. Önümüzdeki haftalarda, bu şirketleri, ürünlerini ve Türkiye’deki faaliyetlerini yazacağım. Aşağıdaki tabloda pestisit ve tohum pazarlarında 2014 şirket payları ve birleşmeler gerçekleştiği takdirde yaşanacak değişiklikleri bulabilirsiniz.

ETC Group 2015 verileri ile hazırlanmıştır.
ETC Group 2015 verileri ile hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

http://www.etcgroup.org/sites/www.etcgroup.org/files/files/etc_breakbad_23dec15.pdf

https://www.advancingtogether.com/en/home/

https://www.syngenta-growth.com/en/home/?utm_source=google&utm_medium=cpc&utm_term=global&utm_content=General&utm_campaign=syngenta-deal-2016&gclid=CjwKEAjw34i_BRDH9fbylbDJw1gSJAAvIFqUBB3JKaTkK-r-dkGzsELzSMr1qXKqV7eWM04GHnpKMRoCKuLw_wcB

http://www.delawareonline.com/story/news/2016/09/20/duponts-collins-says-merger-wont-stifle-innovation/90725626/

http://www.usatoday.com/story/money/nation-now/2016/09/09/european-union-dow-dupont-merger/90113862/

 

Bu yazı aysebereket.wordpress.com/ dan alınmıştır

61-ayse-bereket

 

Ayşe Bereket

aysebereket.wordpress.com/
Twitter: @aysebereket

 

Kilis’e bir roket daha isabet etti

Öğle saatlerinde Suriye’den ateşlenen ve en az 6 kişinin yaralanmasına yol açan roket mermisinin ardından TSİ 17:30 sularında Kilis’e ikinci bir roket daha isabet etti.

İlk roket mermisinin düştüğü yer, Kilis’in merkezinde Canpolat Paşa Mahallesi’nde Sabah Pazarı yakınlarındaki Tekke Sokağı’ydı. Valilik 6 kişinin yaralandığını duyurmuştu.

54

Doğan Haber Ajansı (DHA), ikinci roketin ise Kilis’in kuzeyinde bulunan Mercidabık İlkokulu yakınlarına düştüğünü aktardı.

DHA muhabiri, ikinci roketin düştüğü okulun yakınlarında bir de patlamamış roketin bulunduğunu ifade etti.

Kilis Belediye Başkanı Hasan Kara bir kişinin daha yaralandığını söyledi.

Başbakan Binali Yıldırım, Kilis’e isabet eden roketler için “Biz Suriye’ye neden girdik? Bu yüzden girdik. Mala cana zarar geliyor diye. Vatandaşlarımızın can ve mal güvenliği sağlanıncaya kadar Fırat kalkanı operasyonu devam edecek” dedi.

55

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Kilis Milletvekili Hilmi Dülger ise CNN Türk televizyonuna yaptığı açıklamada, “Her bir roketin Allah’ın korumasıyla düştüğüne inanıyorum. Her biri onlarca can alabilirdi. Şehir merkezine düştü ama sadece yaralımız var” dedi.

Dülger, ikinci roketin fırlatılması sonucu hafif yaralanan kişi sayısının iki olduğunu söyledi.

Roketlerin isabet ettiği bölgelere polis ile sağlık ve kurtarma ekipleri gönderildi.

TSK: IŞİD mevzileri imha edildi

Kilis’e roketlerin isabet etmesinin ardından açıklama yapan Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Suriye’de roketin ateşlendiği bölgelerin vurulduğunu duyurdu.

IŞİD kontrolündeki bölgelerden roket atıldığını ifade eden TSK, IŞİD mevzilerinin topçu ateşi ve F-16 hava operasyonları ile imha edildiğini açıkladı.

 

(BBC Türkçe)

Ekim ayında Muğla’da “Yerel Tohum Merkezi” açılıyor

Muğla Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulum çalışmaları devam eden “Yerel Tohum Merkezi“nin Ekim ayı içerisinde açılışının planlandığı bildirildi.

Muğla Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanı Salih Tufan, yaptığı yazılı açıklamada, yerel tohum merkezindeki tohumların halka ücretsiz olarak dağıtılacağını belirtti.

53

Tohumların Ortaca’da kurulacak tohum bankasında yıllarca saklanabileceğini ifade eden Tufan, şunları kaydetti:

“Kuracağımız yerel tohum merkezimiz hem bitkisel zenginliğimizin belirlenmesine, hem geçmişten günümüze aktarılan bu genetik mirasın gelecek nesillere aktarılmasına yönelik önemli çalışmalar yapacaktır. Merkezimizde koruma altına alınacak olan yerel tohumlarımız teknik personellerimiz tarafından kontrollü olarak çoğaltılarak, hem genetik mirasımızın bozulmadan devamı sağlanacak, hem de halkımıza ücretsiz olarak dağıtılacaktır.”

Vatandaşların ücretsiz tohum temin edebileceğini vurgulayan Tufan, ayrıca ellerindeki tohumları da bağışlayarak merkezin büyümesine ve güçlenmesine katkı sağlayabileceklerini kaydetti.

 

(Haberler.com)

Godot Sendromu ve biz – Umut Kocagöz

Türkiye’de bugün kötü ve genel olarak bilindiği anlamda nihilist olmak, yahut hadi diyelim sinizme kapılmak için yeterli koşul, her türlü neden var: savaş, iç savaş, dış savaş, darbe, kriz, faşizm, diktatörlük, örgütsüzlük… Örgütlü kötülük, yani kapitalizm, hem çok güçlü, hem çok örgütlü, hem silaha kaba şiddete çok dayalı, hem sevimsiz, hem binbir renk ve çeşit altında hayatlarımızı esir almış durumda. Güçsüz hissetmemek, güçsüzlüğün içine çekilmemek için hiç bir sebep bulunmuyor. Herkes haklı.

Spinoza, kederin bir iktidar mekanizması olduğunu söylediğinde böyle bir Türkiye hayal etmemişti. Evet, bugün örgütlü keder, örgütsüz neşeyi çoktan boğdu, onu binbir velvelenin içine hapsetti; dahası, neşeli olmak bir lüks, bir orta sınıf fantazisi haline geldi. Bu Türkiye’yi daha da çok böldü. Çünkü neşenin yaşanmasını da küçük gündelik hayatlar içerisine sıkıştırdılar. Bu da bizleri daha fazla karamsarlığa, bir vicdani zayıflığa, kedere itti.

Bunun tespiti de belki bir çok defa yapıldı, yapılıyor. Ancak bunun adını koymak önemli. Türkiye’de ciddi bir Godot sendromu ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Bekliyoruz; Godot’u bekler gibi bekliyoruz. Güçsüzlük, keder, zayıflık, bekledikçe gelmeyen, gelmedikçe daha çok beklenen bir şeyleri güçlendiriyor. Ancak, bunun da adını koymak gerekir: Godot hiç bir zaman gelmedi, ve gelmeyecek. Beklemek, yaşamı ve dönüşümü ertelemek gibi bir gelecek olarak hayatlarımızı esir alacak.

51

Toplumun küçük bir kısmı olsa da, umudun ve neşenin örgütlü gücü olarak sol dahi bugün Godot’u, gelmeyecek olan Godot’u bekliyor: tıpkı barışın olmasını beklemek gibi, tıpkı devrim’in olmasını beklemek gibi… Barış 40 yıldır bir hayal, bir görünüp bir kayboluyor; devirmse yüzlerce yıllık bir hayal, en güzel parçası hayallerin. Gelmeyecek.
Çünkü biz yapmadıkça, bunlar olmayacak, gelmeyecek. Çünkü “gelecek”, gelmeyecek. Gelecek hiç bir zaman gelecek bir şey değildir; gelecek her daim ötededir; bir zaman fonksiyonu olarak gelmemek üzerine kurgulanmıştır.

Yapılacak şeyler en fazla, gelecekte bir zamana ertelenebilir; ancak bu “ertelenme” fiili de bugüne aittir; gelecek ise gelecek bir şeyi ifade etmez; bir şeyin geleceğinin kesin olması, yalnızca bugünden belirli olması ile ilgilidir, yani bugüne ait bir kesinliktir.

Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler kitabı, en azından eleştirel sol içerisinden gelen, veya entelektüel angajmanları Türkiye’deki örgütlü sol dışında konumlanan bir çok kişi için pek sevilen bir kitaptır. Kitabın en çok sevilen bir bölümünde Le Guin, bizlerin “devrimi satın alamayacağı”nı, “devrim yapamayacağımızı”, ancak “devrim olabileceğimizi” söyler. Bu ifadeler, yine ufkunu “gelecekle sınırlamış” bir düşünce pratiği için pek değerli değildir. Ancak ufku “bugünde dünyayı değiştirmek” ve bunun için de “örgütlenme faaliyeti” içerisinde konumlananlar için büyüleyicidir. Ancak bundan büyülenmenin, bir edebiyat tadı dışında, yaşama ait, yaşamdan çıkan, yaşamı dönüştüren bir felsefi ve pratik tekabüliyeti olmak zorundadır. Le Guin, “Godot’yu beklemeyin” diyor, yaşamı bugünde dönüştürmek için örgütlenin, yaşamı bugünde dönüştürün.

Türkiye’de sol, umut ve neşe vaat eden bir örgütlenme pratiği içinde olsaydı, her şeye rağmen, yani Türkiye’nin mevcut konjonktürüne rağmen bunu başaracak inanca, umuda ve alternatif bir siyasal projeye sahip olsaydı, belki toplum çok daha fazla örgütlü olabilirdi. Ancak mevcut sol, bütün veçheleriyle, böyle bir umut vaat etmiyor. Bunun yanında, toplum kendi kendisini örgütleyecek yetenek ve kapasiteden son derece yoksun ve yoksul bırakılmış durumda. Sol da, bu toplumu örgütleyecek bir projeden yoksun ve yoksul durumda. Başka bir ifadeyle, “bir sol örgüt, teşkilat, gelenek partileşecek, ve toplumu alıp devrime götürecek” gibi bir durum söz konusu değil. Toplum da, en fazla Gezi’de olduğu şekliyle ayaklanacak, ancak sonra kendi kurumlarını inşa ederek bu ayaklanmayı bir devrimci dönüşüme çevirecek durumda değil. Velhasıl Godot, iki farklı özne içerisinde de görünmüyor. Ve işin kötü tarafı, bu iki özne de Godot’u bekliyor, Godot’u özlüyor, Godot sendromu içerisinde yaşamını idame ettiriyor.

Peki, daha yakıcı başka bir soruyu şimdi sorabiliriz. İnsanlar “durup dururken” örgütlenir mi? Bu sorunun antropolojik bir soruyu çağırdığı söylenebilir: insanlar neden örgütlenir? Mevcut örgütlenme pratikleri, esasında sol’un geneli, bir fikir etrafında yan yana gelen topluluklardan oluşuyor. İnsanların fikirlerini değiştirerek toplumu değiştirebileceğini düşünüyor. Bu bir yaklaşım tarzıdır elbette, son derece idealisttir, ve metafiziktir. Çünkü dünya, maddi ilişkilerden, duygulanımlardan, imajlardan, imgelerden oluşur; ve bunlarda değişim gerçekleşmeden, dünyada bir değişimden bahsetmek mümkün değildir. Yani fikirler değil de, toplumun kendisini, maddi üretim tarzını; bu açıdan da “örgütlenme biçimini” dönüştürmek, bütün enerjiyi ve çabayı buna yönelik harcamak daha gerçekçi ve sağlıklı olabilir.

Sol içinde konumlanmayan insanlar da farklı şekillerde elbette örgütleniyor. Sosyal ağlar, arkadaş çevreleri, iş ortamı, cemaatler, tarikatlar, çıkar birlikleri, şirketler, aile, akrabalar… Bunların hepsi, devasa toplum mekanizmasını oluşturan irili ufaklı örgütlenme biçimleri. Genelde çıkar birliklerine dayanıyor, rıza mekanizmaları işliyor, gelenekler, örf ve adetler işliyor, aç kalmama-ekmek davası işliyor. Bunların, yani bu örgütlerin yönetimini de devlet üstleniyor, düzenliyor.

52

Peki, Godot’un fonksiyonu burada nerede? Bu ilişkileri biz istediğimiz şekilde örgütleyemiyoruz, istediğimiz gibi özgür hayatlar yaşayamıyoruz, bir gün devletin bu ilişkileri bizim istediğimiz gibi örgütleyeceği düşüncesi (esasında örgütlemesi gerektiği düşüncesi) ile bekliyoruz. Devletin adalet dağıtıcı kurum olarak “kamu” ile özdeşleşmesini bekliyoruz. Savaşı, savaşan tarafların bitirmesini bekliyoruz. Sağlıklı gıdaları şirketlerin önümüze koymasını bekliyoruz. Devletin kamu olmasını, sivil toplumun şirketler tarafından gasp edilmesini bekliyoruz. Birilerinin gelip bu kaderi değiştireceğini bekliyoruz. Yani sistemle ilişkimiz, sigarayı bırakmak gibi, diyete başlamak gibi, pazartesi iş sendromu gibi… Sürekli ertelemek ve yapmamak üzerine kurulu, sürekli birilerinin bizim yerimize, bizim adımıza yapması üzerine kurulu…

Oysa, bunu kendimiz yapmak dışında bir çıkış yok. Bir çıkış’a ihtiyaç var ise, bunu yapacak tek güç, kendi hayalgücümüz, kendi yüreğimiz, ve örgütlenme kapasitemizi arttırmaktan geçiyor. Başka bir çıkış yolu yok. Bu enerjinin aklımızı, bedenimizi, ruhumuzu ele geçirmesine izin vermek, bulunduğumuz her yerde örgütlenme çalışması içerisine girmemiz gerekiyor. Her yerin kendi özgün dinamikleri, kendine has ilişkileri, kendi ihtiyaçları vardır. Bir yerde, bir kooperatif kurarsınız, kolektivite yaratırsınız; başka bir yerde, bir sendika kurarsınız, haklarınızı örgütlersiniz. Bambaşka bir yerde bir dernek, bir platform, bir başka araç geliştirirsiniz. Bir yerde futbol takımı kurarsınız; öbür yerde hayvanları korumak için bir kolektif kurarsınız. Bunu, bulunduğunuz yerdeki insanların ve kendinizin ihtiyaçlarına göre yaparsınız. Hiç bir ihtiyacınız yok mu? Gündelik ihtiyaçlarınız üzerinden yaparsınız. Ancak bir örgütlenme pratiği geliştirir, bunun peşinden gider, bunu toplumsallaştırırsınız. Topluma örnek olur, Godot’u beklememek gerektiğini gösterirsiniz.

Ve elbette, bunları bir yerlere akıtmak, birbirleriyle buluşturmak, bir toplumsal proje haline getirmek gerekir. Bunun içinse, birbirini kapsama, ele geçirme, üstünlük kurma, egoları çarpıştırma, doğru bildiğini iddia etme gibi kapitalist ve erkek egemen sistemi karakterize eden özelliklerden kaçınarak, diyaloğu daimi kılacak iletişim, paylaşım ve üretim zeminleri açmak gerekir. Bütün küçük, iğne ile kuyu kazma denemeleri nihayetinde bu büyük diyaloğa, güçlü bir toplumsal projeye kapı aralar.

Örgütlü kötülüğe karşı, iyiyi, güzeli, hayattan yana olanı, doğal olanı, ekolojik olanı, aşk ve sevgiye dair olanı yayarsınız, örgütlersiniz. Bu, kendinizi örgütlemek, hayatı örgütlemek, toplumu örgütlemek anlamına gelir. Başka bir çıkış yolu yok, yoktur yani.

Örgütlendikçe çoğalacak, hayatı kuracak, yeniden ve yeniden örgütleyeceğiz.

48-umut-kocagoz

 

Umut Kocagöz

5. Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali 28 Eylül’de başlıyor

Yeni oyun yazarlarının seyirciyle buluşacağı Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali bu yıl “Peki ya Mutluluk?” temasıyla gerçekleşiyor.

45

28 Eylül – 3 Ekim 2016 tarihleri arasında gerçekleşecek festival kapsamında oyun okumaları, özel projeler ve söyleşiler yer alacak.

2011 senesinden beri devam eden Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali bu sene ilk defa bağımsız tiyatrolarla işbirliğinde gerçekleşecek.

46

Altıdan Sonra Tiyatro, ikincikat, Talimhane Tiyatrosu, Emek Sahnesi ve Tatavla Tiyatrosu’nun destek verdiği festivalde etkinliklerin ve özel projelerin yanısıra, 2015-2016 sezonunda Galata Perform Oyun Yazarlığı atölyelerinde yazılan oyunlar okuma tiyatrosu olarak seyirciyle buluşacak.

Festival Programı şöyle..

28 Eylül, Çarşamba

“Fikri’nin Vişne Bahçesi “
(sahnelenmiş oyun okuması & söyleşi)

31

Yazan: Ülkü Oktay
Yöneten: Yeşim Özsoy
Oyuncu: Beyti Engin

Balat’ta bir evde yaşayan ileri yaşlardaki amatör oyuncu Fikri, Çehov’un “Vişne Bahçesi” oyunundan bölümleri kendi kendine oynarken hayatı, geçmişi ve yaşadıklarıyla yüzleşir.

Galataperform : Saat – 20:00

‘Yamyamlar’
(oyun okuması)

30

Yazan: Ronan Cheneau
Yöneten: Yeşim Özsoy

Oyuncular: Yiğit Özşener, Reyhan Özdilek, Murat Mahmutyazıcıoğlu, Ceren Demirel ve Rıdvan Erdem Kaynarca.
Fransız Kültür Merkezi’nin desteğiyle oluşturulan etkinlikte geçtiğimiz sezon yine kurumun desteğiyle atölyeler kapsamında ders veren Ronan Cheneau’nun metni sahnelenmiş okuma tiyatrosu olarak FKM Sahnede yer alıyor.
Yamyamlar adlı oyun, genç bir çiftin öyküsü etrafında şekilleniyor. Yazar Ronan Cheneau metni oluşturmadan önce merkeze ışık ve ses tasarımını koyarak “iyi kurulmuş metin” algısını alt üst ediyor. Dolayısıyla oyun metni yazılmadan önce bir sahne tasarımı fikri oluşuyor. Sıradan ve hayat tarafından şımartılmış genç bir çiftin yaşadığı geniş loft bir daire… Yönetmen David Bobee ile bir tasarım fikrinden yola çıkarak oluşturulan Yamyamlar, çiftin kendilerini yakarak intihar etmeleriyle başlar ve piyasa toplumu karşısında aciz olma durumuna keskin bir bakış atar. Çifti bu geri dönülmez eylemi yapmaya iten şeyleri yol boyunca izleriz.

Bilet: ücretsiz etkinlik

Fransız Kültür Merkezi
Saat – 19.30

30 Eylül, Cuma

“Çiçek Tangosu”
(oyun okuması & söyleşi)

40

Yazan: Salihcan Sezer
Yöneten: Mehmet Bilge Aslan
Oyuncular: Deniz Türkali, Mustafa Ergüven

Eski, görkemli bir sinema aktrisi olan, evinde senede bir gece açan çiçeğiyle yaşayan Fulya, Büyükada’ya, yıllar evvel ayrıldığı ve o gün bugündür unutamadığı büyük aşkı Ediz’in yanına taşınma hazırlıkları yapmaktadır. Ediz’in oğlu Ramazan, babasının ölüm haberi ile babasından kalan bir film senaryosuyla Fulya’nın evine gider. Fulya; Ramazan’a ”hoş geldin Ediz” der, çatal kurabiye ikram eder. Birlikte senaryo üzerine çalışırlarken sırlar, hatıralar, hayaller ve hayaletler ortaya çıkacak; Ramazan’ın geçmişiyle, Fulya’nın gençliği birbiriyle çarpışacaktır. Bu çarpışma sonucu hisler doğacak, hisler izler bırakacak, izler şimdiki zamanla yarını değiştirecektir.

ikincikat
Saat – 19.00

“Çember”
(oyun okuması & söyleşi)

41

Yazan: Cihan Çakan
Yöneten: Şaziye Konaç
Oyuncular: Levent Kurumlu, Elif Ongan Tekçe, Zuhal Güreli, Esra Ergün, Ahmet Çaplı, Ahhan Şener, Didem Doğan

1 Haziran 1970 – 1 Haziran 1971… Türkiye tarihinde iz bırakan zamanlar: ilk köprünün inşası, 15-16 Haziran işçi ayaklanması, 12 Mart Muhtırası, Deniz Gezmişlerin yakalanması… Mutsuz bir aile hayatından dolayı çocuk denecek yaşlarda İsveç’e götürülmüş ve orada sürgün Kürt’lerle tanışmış Ferdiye Kuzguncuk’taki “Kemal Bey Konak”a yıllar sonra bu hareketli zamanlarda geri döner. Yan konaktaki komşusu ve babasının yakın arkadaşı olan, bunamış emekli paşa Atıf Efendi’den ara ara çocukluk anılarını dinlerken “Kemal Bey Konak”a Denizleri kurtarmak için eylem hazırlığında olan üniversite öğrencisi Niyazi sığınır. Ferdiye Niyazi’yi konakta saklarken Atıf Efendi konakta bir devrimcinin olduğundan emindir ve ülke düzenini bozduklarını düşündüğü devrimcilere bir şekilde ceza biçilmesi gerektiğinin kanısındadır. Bir yıl bir günlük sürede olaylar yaşandıkça “Kemal Bey Konak”ın da dâhil olmak üzere herkesin hikâyesi de yavaş yavaş “çıt” etmeye başlar. “Peki ya mutluluk?” teması merkeze alınarak yazılan “Çember” işte “çıt” eden bu hikâyelerin nasıl bir mutsuzlukla kuşatılmışlığın kesitidir.

ikincikat
Saat – 21.30

1 Ekim, Cumartesi

“İstanbul Yansımaları / Reflections of Istanbul”
(oyun okuması & söyleşi)

GalataPerform’un 2015-2016 sezonunda ağırladığı Amsterdam’daki De Tekstsmederij kurumundan Hollandalı genç yazarların İstanbul üzerine ürettikleri oyunların okuması GalataPerform’da gerçekleşecek. 3 farklı oyunun okumasının ardından Hollandalı genç yazarlarla bir söyleşi gerçekleşecek.

KAPI (Gateway)

Yazan: Simon Weeda
Yöneten: Berfin Zenderlioğlu

Birkaç yıl geriye doğru bakarak iki Hollandalı adam Türkiye üzerinden Suriye’deki savaşa gitme öykülerini anlatırlar. Eski bir denizli olan Friz kökenli Tiebe ve Ürdün kökenli genç Samer’in öyküsü… Bir hikâye anlatıcısının ricası üzerine nasıl aynı uçağa bindiklerini, nasıl aynı hotelde kaldıklarını ve sonunda nasıl aynı araba içinde sınıra doğru yol aldıklarını anlatırlar.

YURTSUZ KADINLAR (Women Wanderin)

Yazan: Sara van Gennip
Yöneten: Enginay Gültekin

“Arayan Kadın” dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için elinden geleni yeterince yapmadığını aniden fark eden Elif’in hikâyesidir. Beş yıldır bir gazetede köşe yazarı olarak çalışan Elif gazetedeki köşesindeki kelimeleriyle bir şeyi değiştiremediğini düşünür. Mülteciler savaştan kaçarlar ama kalacak güvenli bir yer bulamazlar, değişik fikirlere sahip insanlar konuşmak yerine kavga ederler, dünyanın her yerinden kadınlar tacize maruz kalıyor… Elif gazeteciliğinin ve kelimelerinin bir işe yaramadığını düşünüp bir gece Rawa adındaki bir kadını evine alır… Neden olmasın? Neden denemeyelim? Yiyeceğimizi, evimizi, düşüncelerimizi, aşkımızı ve umutlarımızı neden paylaşmayalım?

BİR ŞEHİRDEN PARÇALAR (Fragments of a City)

Yazan: Timen Jan Veenstra
Yöneten: Görkem Şarkan

“Şehir Parçaları” İstanbul’dan seslerin bir araya geldiği bir ses koleksiyonudur. Her bir sahnesi değişik bir İstanbullunun gözünden anlatılmıştır. Sahneler ilerledikçe şehri tanırız. Onunla yaşar, ölürüz ve güler, ağlarız. Zaman hareket halindedir, evrilir, akar; tıpkı İstanbul gibi… Hayatın ortasında etraflarında olanları sorgulayan iki ses arasında bir diyalog gelişir. Şiirsellik, müzikalite ve duygudaşlık bu oyundaki rehberimizdir. Bir konusu yoktur, çünkü hiç bir şey değişmez ama her şey değişir.

GalataPerform
saat 13:00

Balat Monologlar Müzesi
(sahnelenmiş oyun okumaları)

Proje Direktörü: Ahmet Sami Özbudak
Yazanlar: Caner Kılıç, Yeşim Akyol Günay, Nihal Öztürk, Salihcan Sezer, Volkan Çıkıntoğlu, Serdar Kurt
Yönetenler: Ayfer Dönmez, Başak Kıvılcım, Lesli Karavil, Ilgın Sönmez, Doğu Polat/Koray Doğan
Oyuncular: Şebnem Köstem, Batur Belirdi, Kübra Balcan, Koray Kadirağa, Erol Babaoğlu

Ödüllü oyun yazarı Ahmet Sami Özbudak’ın oluşturduğu ve Balat için yazılmış oyunlardan oluşan “Balat Monologları Müzesi” ayrı bir tat katacak. Balat’ta bir binada dolaşılarak aynı anda sergilenecek monologların gösteriminde seyirci farklı bir seyir deneyimi yaşayacak.

Balat Bölgesi (mekan ilan edilecek)
Saat – 17.00

“Ay Işığında Gökkuşağı”
(oyun okuması & söyleşi)

43

Yazan: Serdar Kurt
Yöneten: Çağrı Şensoy
Oyuncular: Sevil Akı, İbrahim Kendirci, Hüseyin Sevimli

Aynı gün içerisinde 3 kutlama: Doğum günü, mezuniyet ve evlilik… Neşe, Erinç ve Atınç, olup bitenden haberi olmayan Melis’e hayatının en mutlu ve en güzel gününü yaşatmak için aynı oyunda bir araya gelirler…
Neşe: “Ne çabuk geçiyor yıllar… Ebedi gençliğin sırlarına her zaman vakıf olacaksın. Parlak bir zekân olacak. Hayal gücün seni büyülü yerlere ulaştıracak. Doğum günün kutlu ve mutlu olsun…“
Erinç: ”Mezun olmak her şeyin bittiği anlamına gelmez… Yaşadığın her gün çalışmana fırsat kalmadan sürekli sınavlarla doludur. Ama hiçbiri senden daha önemli değil…”
Atınç: “Varlığınla onurlandırdığın bu hayatı ömrünün sonuna kadar benimle paylaşmak istediğin için sana minnettarım.”

Talimhane Sahnesi
Saat – 19.00

“Son Tango”
(sahnelenmiş oyun okuması & söyleşi)

33

Yazan: Ayşegül Alpak
Yöneten: Hümay Güldağ
Oyuncular: Şencan Güleryüz, Füsun Kostak

Kanser olduğunu ve çok az zamanı kaldığını öğrenen kadın, iki aylık bebeğini aldırmak zorunda kalır. Son günlerini zorla hastane odasında geçirmek istemediğinden, bu durumu eşinden saklar. Gizlice kemoterapi alırken, kocasını aslında hiç tanımadığını fark eder. Kendiyle ilgili hayatında ilk kez karar veren kadın bu durumla yüzleşirken, hayatı ve yaşamı sorgular.

Başarı odaklı yaşayan adam, hâkim olabilmek için adaleti yok sayarak hukuk mücadelesini verirken, çocuğunu kaybettiğini ve karısının her geçen gün eridiğini fark etmeyecek kadar körleşmiştir. Kazandığı davalarla çocuğuna güzel bir hayat vereceğini umut ederken, doğmamış çocuğunun çoktan bu dünyayı terk ettiğini öğrenir. Oyun, “adalet, hukuk, birey mi kanser oldu yoksa insanlık mı?” Sorusunu sorarken, avukat bir adamla, iki aylık hamile olan eşinin trajik öyküsünü anlatır.

Talimhane Sahnesi
Saat – 21.00

2 Ekim, Pazar

“Rapunzel’in Düşüşü”
(oyun okuması & söyleşi)

36

Yazan: Fatih Köse
Yöneten: Eraslan Sağlam
Oyuncular:

Oyun, mutluluk kavramının, mutluluk beklentisinin ve mutlulukla uzaktan yakından ilişkili hiçbir şeyin olmadığı bir dünyada geçmektedir. Hiçbir hikâyenin mutlu sonu yoktur. İnsanların mutlu olmak için uydurdukları ritüeller yoktur. Cennet kavramı yoktur. Renkler yoktur. Bu dünyada bazı insanlar mutlu hissedebilmek için yasaklanmış bir yiyecek olan çikolatayı yerler. Yasaklılar listesinde, çikolata, müzik, kedi videoları gibi uzun bir liste vardır. Bu yasaklara uymayanlar tedavi için terapi merkezlerine kapatılırlar ve ‘Depresan’ tedavisi uygulanarak normal insanlara dönüştürülürler…

Tatavla Sahnesi
Saat – 13.00

“Minör Bir Aşkın Anatomisi”
(oyun okuması & söyleşi)

37

Yazan: Caner Kılıç
Yöneten: Ömer Akgüllü
Başak Kalkan, Hande Elaman, Yasemin Yeşilgöz, Kayhan Açıkgöz, Kürşat Demir, Saadettin Okumuş
Proje Asistanı: Müge Ersan

Oyunda bir adamın 3 farklı dönemi iç içe geçmiş metinler ve farklı bir sahneleme önermesi içirerek seyirciye ulaşmaktadır. Yazarın anlatımıyla “Bu oyun, Meta modernist bir çalışmaya adaydır. Postmodernizm sonrası akım olan meta modernizm, 2000’li yıllar sonrası kültür sanat hayatımızdaki, estetik bakışların değişikliklerin kavramsallaştırılması. Tam anlamıyla bir sanat akımı değil ama kısaca; doğanın uçları arasında salınım, ilginçlik, kökleri arama, yeniden anlatıcı, yeni samimiyet kavramlarını üzerinde çok duruyor. Ve tabi magical realizm veya spekülatif realizm (keza benim de kullandığım). Bu akımı anlama adına bir kaç örnek de; Wes Anderson, Miranda July tiyatroda Brüksel tiyatrosu akımın önde gelen örnekleri…
Tatavla Sahnesi
Saat 15.30

“Bir Meşrutiyet Faciası Yahut Gündüzlerimiz”
(oyun okuması & söyleşi)

42

Yazan: Volkan Çıkıntoğlu
Yöneten: Celal Mordeniz
Oyuncular: Volkan Çıkıntoğlu, Hakan Emre Günal, Doğu Can

Oyunda 3 farklı karakter bir rüya oyununun içinde bulurlar kendilerini. Gerçeklerle rüyalar iç içe geçerken karakterlerin hikayelerini de bir gizem bulutunun arkasından algılamaya başlarız. Farklı bir sahneleme önermesiyle gelen metin sahnede atmosfer yaratma konusunda özel bir çalışma talep eder.

Kumbaracı 50
Saat – 18:00

“Dosya 333”
(oyun okuması & söyleşi)

38

Yazan: Tolga Çıklaçiftçi
Yöneten: Gülhan Kadim
Oyuncular: Özer Arslan, Murat Kapu, Yiğit Sertdemir, Selin Girit

Başvurular için yapılan mülakatta randevuları tesadüf eseri ardı ardına gelen Furkan ve Kudret, aslında işlemedikleri suçlardan dolayı hapis yatan ve aynı hücreyi paylaşan iki kişidir. On ay hapiste kalıp sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırlar. Dava tutuksuz sürerken birine beraat kararı çıkar, diğeri için ise dava devam eder. İşin aslı aynı oranda konuyla alakasız ve suçsuzdurlar. Birbirlerine on ay destek vermiş bu iki kişi, kanun karşısında “eşit derecede haksız” suçlanırken, aralarını açan yine adalet(sizlik) sistemi olur. Yalnız biri beraat etmiştir. Kudretin mülakatı devam ederken Furkan kendininkine gelir ve karşılaşır ve öğle arasında bir buçuk saat toplantı odasında beklemeleri istenir. Baş başa kalırlar ve yaşadıkları tüm süreci tekrar hatırlayacakları, birbirlerini ve hukuk sistemini sorgulayacakları bir yüzleşme yaşanır. Memur geri döner. Kudretin mülakatını tamamlar. Üstüne Furkan anlatır. Memur ikisinin belgesel film projesini de beğenmiştir. Ama sorun şudur. Memur bu iki filmden yalnız bir filme destek verileceğini açıklar.

Hukuk sistemi ile savaşırken birbirlerine düşen iki insan, bir devlet kurumundan almaya ihtiyaç duydukları ödenek için de karşı karşıya gelmiştir.

Kumbaracı 50
Saat – 21.00

3 Ekim, Pazartesi

“Soğuk”
(oyun okuması & söyleşi)

34

Yazan: Şirin Gürbüz
Yöneten: Pınar Ylldırım
Oyuncular: Fatih Dönmez, Onur Tanyeri, Togay Kılıçoğlu, Zeynep Çelik Küreş

Bir hastanede bomba patlar. Genç bir adam, bir doktor ve hizmetli morgda mahsur kalır. Genç adamın hastaneye geliş amacı, babasını ameliyat eden doktordan intikam almaktır. Çünkü babası ameliyat masasında hayatını kaybetmiştir. Bunun için doktoru suçlar. Ve şimdi o doktorla morgda baş başadır. Zaman ilerledikçe genç adam babası ile ilgili yeni bilgiler edinir. Ve orada olma amacı anlamını yitirmeye başlar.

Emek Sahnesi
Saat – 21:00

“Sığın (m)ak”
(oyun okuması & söyleşi)

35

Yazan: Seda Özelsoy
Yöneten: Edip Tepeli
Oyuncular: Ayşecan Tatari, Doğa Nalbantoğlu, Pınar Yıldırım

Ne zaman başladığı, ne kadar süreceği belli olmayan bir savaş… Günümüzde yaşanan bölgesel savaşlar gibi. Ukrayna, Suriye, Libya, Yemen, Kürdistan, Kolombiya, Afganistan, Pakistan… Ülkeler, kültürler farklı belki ama yaşanan korku, sindirilmişlik, yalnızlık, güvensizlik hissi aynı. Bir sığınak… Evlerinin altındaki sığınağı, yukarıdan taşıdıkları eşyalarla yarım yamalak evleri haline getirmiş bir aile… Tuna, Meriç ve 6 yaşındaki oğulları Can… Tuna hayatını kaçakçılık işleriyle geçirir. Meriç savaş başladığında bir patlamada oğullarını kaybettiklerinden beri hiç dışarı çıkmamıştır ve oğlunun öldüğünü kabul etmeden yaşamına devam eder. Can’ın onlarla beraber yaşadığını düşünür. Onunla konuşur, isteklerini yerine getirir. Bir gün Gülay adında bir kadın ülkeden kaçmak için kaçakçı Adem’in parasını çalar. Ondan kaçarken kendini Meriç’lerin sığınağında bulur. Bir süre orada kalır. Ve rutini bozar. Kim aslında deli, kim normal? Normal? Başlı başına soru bu belki de. Mutlu olmak için “kurulu bir dünyada yaşamak” yeterli mi? Ya da o dünyayı kendin kurduğunda anormal mi oluyorsun?

Emek Sahnesi
Saat – 18:00

4 Ekim, Salı

“Çika”
(oyun)

39

Yöneten: Hazar Sayar
Oynayan: Zuhal Güreli

GalataPerform’un 2015-2016 Yönetmenlik ve Oyunculuk atölyesinden çıkan iki katılımcının ortak çalışması “Çika”, İstos yayınlarının “Fahişe Çika” adlı röportaj metninden uyarlandı. Oyun, Türkiye’nin kuruluş dönemi ve sonrasındaki sancıları bir Rum fahişenin hayatı üzerinden işliyor.

Galata Perform
Saat – 20:30

 

Haber: Murat Akdağ

(Yeşil Gazete)