Ana Sayfa Blog Sayfa 3313

Tahir’in ardından: Ölüm ve Yas – Dr. Azad Barış

Azad Barış’ın yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Tahir’in ölümünün acısı yüreği doğrudan hançerleyen bir ölümdür ve yası öfkeyle iç içedir. İnsan ancak içine ağlar ve iç de24-Tahir Elçi kendine öfkelenir. Ölüm olgusu bu acı öfkenin karşısında silinir gider. Hiçbir imge içimizdeki o ani hain hançerin acısını anlatamaz. Bin yıllardır talihimizin karanlık rehberi olmuş ölüm meleği bile böyle bir ölümü karşılamaya hazır değildir. Dolayısıyla insanlık tarihinde şimdiye kadar hiçbir şey ölüm gibi tahrip edici ve yas kadar örseleyici olmamıştır.

Birçoğumuz onun her şeklinden ziyadesiyle korkar, onu düşünmekten kaçınır, kendimizin ve sevdiklerimizin onun çemberine girmemesi için dua ederiz. Oysa bu Çember yaşamın diyalektik gerçeğidir. Lakin bütün canlı organizmalar için tek mutlak gerçek bu çemberdir. Bu acı hakikat, varoluşun temelinde yer almaktadır. Dolayısıyla, ölümden kaçınamayacağının farkına varabilen insana varoluşsal manada derin bir korku da yaşatmaktadır. Söz konusu korkunun dönüştüğü nokta ise, sürekli kuşkulu bir varoluş halidir. Belki de “hakikat evveli” tek hakikat budur insanlığın tarihinde.

Buna bağlı olarak ölümün anlamı, hem kişisel hem de sosyo-kültürel pek çok belirleyiciye bağlıdır. Ölümün anlamı ölüm olayının yaşanmasına bağlıdır, ölüm olgusu karşısındaki duygulara ve yorumlara bağlı değildir. Yas ise ölüm nedeniyle yakınını kaybeden kişinin içinde bulunduğu ara durumdur. Yas, ölümün ardından duyulan şiddetli ruhsal acı ve elemi içerir. Ölüm geride kalanlara hem fiziksel hem de ruhsal çöküntüler yaşatır. Bu özellikle beklenmedik ölümler ve öldürülme olayları için geçerlidir. Beklenmedik ölümlerin karşısındaki şok ve yasın büyüklüğü ne kadar ağır olursa olsun, kasıtlı olarak gerçekleştirilen bir öldürülme vakası kadar ağır değildir. Tarihten bugüne kadar hiçbir olay, insanın insanı öldürme cüretkârlığı kadar insanlığın kadim değerlerini sarsmamıştır. Çünkü insanın insanı öldürme cüretkârlığı, Habil ve Kabil’den beri en merhametsiz kavga ve savaşları ortaya çıkarmıştır. Ve savaş, tarihin bütün yaratımlarına karşı “savaş hilelerine” başvurarak karşısındakini barbar ve ortadan kaldırılması gereken yaratık olarak görmüştür. Dolayısıyla savaşlar neticesinde insanı öldüren insan bütün ortak bağları koparmış ve insanlığın ortak mirasını acı ve yasa boğmuştur. Bugün, bütün Kürdi coğrafyada ölümler karşısında büyük bir matem ve öfke mevcuttur. Öldürülen her can için acı ve ona bağlı olarak yas, acıların en yakıcısı haline gelmiştir.

Hazin olan bu durum, üç aşamalı bir acı mefhumunu ortaya çıkarmıştır; yani ölen, öldüren ve geride kalanların her biri ayrı ayrı bu acıyı tesirli bir şekilde yaşamaktadır. Her birinin kaybı, birer kıyamet anısı olarak derin izler bırakır. Söz konusu bu kıyamet anısı toplumların tarihsel belleklerinde bir metamorfoz olarak yer edinir. Her ne kadar yıllar geçip o acılar unutulma eşiğine gelse de, ölüm acısının o başkalaştırıcı hükmü tarihin belleğinde etkin bir şekilde kalır. Kasıtlı ölüm ve onun ağır acısı, evrensel açıdan ilerlemenin sürekliliğini sağlayan birçok kadim değerin de yıkımını beraberinde getirir.

Maksat ve mefkûreden ötürü planlanmış ölüm, insanı insan yapan en kadim değer olan etik ve vicdanı da kahırlı bir trajediyle karşı karşıya bırakır.

Bu çaresizliği derinleştiren esas acı sadece kayıp acısı değil, onu ağır ve anlaşılmaz kılan, böylesi ölümlerin karşısında aklın ve dilin tutulması ve acının ruhun bütün parçalarına sirayet etmesidir.  Anlamsız “kahramanlık mitlerinin” serabından kurtulmuş ve tarihin nefret tarlalarında ekilen “ırkçılık zıkkımında otlanmamış” herkes sıradan ve doğal ölümün bile ne kadar acı olduğunu bilir, çünkü her ölüm dolaysız bir kayıp ve her ebedi zayiat çok yüklü bir “mefruşattır”, insan ruhsallığında yeri her vakit münhal kalır.

Böylesi bir ölüm acısını yaşamamış kişilerin, onu başka acılarla kıyaslayarak yahut başkasının yaşadığı acıyı idrak etmeye çalışması ne denli içtenlikli de olsa her halükarda beyhude kalacaktır. Çünkü ölüm acısı yalnızca ölümle yaşanabilen büküntülü bir durumdur hayat karşısında. Dolayısıyla bu emsalsiz acı beşeri ruhsallığın her tarafını sarar, giderek onun bir parçası haline gelir ve hatta zamanla soyut bir yangına dönüşür. Ne var ki bu yangın yaşam boyunca hem maddi hem de manevi manada ulaşabildiği hey şeyi küle çevirir. Yıllardır ölümlü bir hayatsızlığın pençesine atılmış biz Kürtler, bu büküntülü acı ve yangını içimizde lal çığlıklarla ziyadesiyle yaşıyoruz. En güncel savaş hilesi diyebileceğimiz şehirlerin yıkımı ve insanların toplu ölümü, bu acı hakikati ne yazık ki bizlere tekrar yaşatmıştır. Bunun en belirgin şekli, barışın en cesur insanı sevgili Tahir Elçi’nin namertçe ensesinden vurularak öldürülmesidir. Bir yıl önce kalbimize saplanan o hançer bin yıl sürecek bir acı bıraktı ruhumuzda. Barış elçisinin öldürülmesi Kürtlerle devletin arasına tarihin ve vicdanın unutamayacağı bir “kan davası” olarak girdi.

Çünkü Tahir’in ölümü bu coğrafyada acının algısının ve ifadesinin de “ırk ve soydaşlık” kategorisine göre değiştiğini bize çok bariz bir şekilde göstermiştir. Bu fark o kadar belirgindir ki, Fırat’ın ötesinde yaşanan acı ve feryat, devleti daha da bütünleştiren bir sevince doğru sürüklemiştir.

Çünkü devletin kuruluş esprisi halen değişmediği için, Kürt’ün veya ötekilerin ölümünün ve hatta felaketinin onun iç dinamiklerini gizliden gizliye beslediği ortadadır. O, Kürtlere ölüleri arkasından yas tutmayı bile yasaklı hale getirmiş ve son icat olarak ta toplu infazlar ve cenazeleri günlerce rehin tutup ölüye bile hürmet etmekte aciz kalmıştır. Kendisini “İslami geleneğin en sahici vârisi” olarak gören AKP’nin bu ölüm acısının beşeri ruhun üzerindeki ağırlığını idrak etmesi için, belki de Hz. İbrahim’in ölüm esnasında söylediklerine bakmakta yarar vardır.

Rivayete göre, Hz. İbrahim vefat ettiği zaman Tanrı kendisine: “Halîlim! Ölümü nasıl buldun?” diye sorar. “Islak yün yumağının içine batırılmış kızgın bir şiş gibi hissettim” diye cevap verir, Harrânî kavimlerin kadim peygamberi. Tanrının ölüm acısını idrak etmesi anlamına gelen bu rivayetteki gibi, “kadim toprakların” altın kalpli evlatlarının ölümü karşısında bu kızgın şişi tekrar hissettik. Evet, bazılarımızın içi elbette yanıyor, yürekleri sızlıyor ama hiç kimsenin vicdanının da rahat olmadığı ortadadır. Çünkü bizler, bu ölümler karşısında yeterince dik duramadık ve devletin bu savaş hilesini yeterince ifşa edemedik. Tabii ki erk sahibi bu “ölümlü zatların” böyle bir dertlerinin olmadığı, bildiğimiz hakikatlerden biridir. Zira erk ve ideoloji, onların en acı veya mutlu anılarını bile inkâra sürüklemiş, onları garip bir “mekruhluğa” sürüklemiş, gerçeklik algılarını kökten sarsmış ve onları bir yanılsama dünyasına fırlatmıştır. Bu fırlatılmışlık, onları hayatın bütün biçimlerine karşı aciz, sefil ve çaresiz bırakmıştır.

Son ölümlerle ilgili devletin bu tutumu tam da bu çaresizliğin ortaya çıkardığı gözü dönmüşlüktür ve azimli olan muhalif akıl ve vicdana karşı pratiğe geçirdiği sembolik bir son yıkım şeklidir. Bu sembolün kapsadığı yeni alan ise, aydın/entelektüel sınıfın yanı sıra feraset ve vicdan sahibi metanetli insanların hedef seçilmesidir. Onun için Tahir’in şahsında seçilen hedef ve başvurulan eylem biçimi her ne kadar tüm bir düşünür meşrebi kapsıyorsa, yüzlerce gencin ölümü de bütün bir geleceği kapsamaktadır. Dolayısıyla hedeflerin sınıflandırması ve eylemlerin niteliği tekinsiz zamanlara açılan yeni kapıların çalınmasına ve de yeni “evlerin” yıkımına işaret etmektedir. Yani ne Tahir’in öldürülmesiyle ne bir bir yakılan “o gençlerin” salt aile evleri yıkılıyor veya ocakları sönüyor, aynı zamanda bütün Kürtlerin evlerine de gazap ateşi düşmüş oluyor.

Onun için bu ölümler ve sonrasındaki yangın, tüm Kürt coğrafyasını sarmış ve basiretin de sınırlarını zorlamıştır. Her geçen gün daha da yayılan bu cehennemi yangının önüne bir an önce geçemesek korkarım er geç sizleri de yakar…

Dr Azad Barış – gazeteduvar.com.tr

 

Adana’dan Dünya’ya – İsmail Hakkı Atal

Bu yazı 350turkiye.org/ dan alınmıştır
Çevre-ekoloji mücadelesi artık sadece bölgemiz ve ülkemiz için değil, tüm dünya için bir varolma mücadelesi haline geldi.
Senelerdir İskenderun Körfezi’nde fosil yakıt karşıtı direnişi sürdürüyorum. Fakat büyük fotoğrafı görmeye çalıştığımda bütün veriler güneyin de dünyanın da yakın gelecekte yaşanması çok zor bir yer olacağını gösteriyor.
  • Almanya’daki Max Planck enstitüsünün yaptığı çalışmaya göre herhangi bir kişinin New York’tan Avrupa’ya uçarken veya 4000km otomobil kullanarak saldığı sera gazı emisyonu 3 kilometrekare buzulun erimesine sebep oluyor.  Çalışmaya göre 30 yıl içinde kuzey kutbunda buz kalmayacak.
  • Paris İklim Anlaşması’na dönersek,  1850’lerde başlayan ve şu ana kadar 0,9C ısınan gezegendeki küresel sıcaklık artışını “geri dönülemez sınır” olan 2C’nin altında, 1,5 C’de tutmayı hedefliyor. Bilim insanlarının ortaya koyduğu modellemeye göre 6 yıl içinde sera gazı emisyonlarını sıfırlarsak küresel ısınmanın 1,5C’nin altında kalma olasılığı %66, 17 yıl içinde sıfırlarsak 1,5C’nin altında kalma olasılığı %33.
  • Diğer yandan gezegenin nüfusu 1700 yılında 600 milyon iken, 1900 yılında 900 milyon, şu an ise 7 milyar. 2050’de gezegen nüfusunun en az 9,7 milyar olacağı tahmin ediliyor. Küresel ısınmanın 1850’lerde başladığını, 1900’lerde 900 milyon insanın yüzde kaçının fosil yakıt kullandığını, 2016’da 7 milyar insanın yüzde kaçının fosil yakıt kullandığını hesap edersek , çevresel zararların  neden tahmin edilenin ötesinde geometrik hızla arttığı da anlaşılabiliyor.
  • Bill McKibben’in kaleme aldığı İklim Aritmatiğini Yeniden Hesaplamak başlığıyla yayınlanan makalede değindiği üzere gezegende işletmede (şu anda açık) olan kömür madenleri, petrol ve doğal gaz kuyularının 1/3’ünü dahi kullansak 2 Santigrat derecelik geri dönülemez sınırı aşıyoruz. Kapitalizmin tüketime programladığı, hedonist yaşam peşinde koşan ve sürekli fosil yakıt kullanım talebi olan, aritmetik hızla değil geometrik hızla artan nüfusu da düşündüğümüzde  büyük ekosistem üzerindeki  zararların da  hızı daha net anlaşılıyor.

66

    • Isınma 2C’yi aştığında,  geri dönülemez sınırın aşılmasıyla birlikte “kartopu etkisi” yaratacağı bilimsel öngörüler arasında. Dünya ısındıkça fotosentez yoluyla sera gazlarının yutak alanı işlevini gören ormanlar kuraklık nedeniyle kolayca yanıyor ve ormanlar yandıkça sera gazları artıyor. Sera gazları arttıkça ormanlar azalıyor = KARTOPU ETKİSİ. Sera gazlarının bir diğer önemli yutak alanı olan okyanuslar ısındıkça asitleşme düzeyleri artıyor, sera gazlarını emme özelliğini kaybediyor. Sera gazları arttıkça okyanuslar ısınıyor = KARTOPU ETKİSİ. Okyanusların yutak alanı olmasını sağlayan en önemli unsurlardan mercan resiflerinin %20’sinin küresel ısınma nedeniyle yok olduğunu biliyoruz.Yukarıda belirttiğimiz nüfus faktörünü de göz önüne alırsak artık gezegenin bu kadar çok nüfusun bu kadar fazla fosil yakıt tüketimini kaldıramayacağı ortaya çıkıyor.
    • Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Komitesi’ne (IPCC) baktığımızda, en iyimser senaryoda, kartopu etkisinin -artan nüfusun artan sera gazı emisyonunun hesaba katılmadığı-,  küresel ısınmanın ve iklim değişikliğinin aynı hızda yavaş bir şekilde süreceği durumda bile IPCC’ye göre dünyadaki tüm buzulların erimesi 300 yıl civarında olacak. Yine IPCC’ye göre 20. yüzyılda deniz seviyesinin 17cm yükselmiş olduğu ve 21. yüzyılda ise en fazla 59 cm yükseleceği  öngörülüyor. İşin kötüsü ise bunlar kağıt üzerindeki en iyi parametrelerle en iyimser senaryolar olarak gözüküyor. Oysa Kuzey Kutbu buzulları 1980’e göre 2007’de %50 azaldı. Her sene buzullar rekor derecede azalıyor. 

     

68

  • Buzulların 2-3 metre altında milyonlarca yıl önce donmuş metan gazı yatakları var. Bilim insanları Sibirya’daki buzulların erimesi sonucunda bu metan gazının serbest kalmasının yaratacağı durumu ise hiç çalışmamışlar.

https://www.youtube.com/watch?v=06Xc3LtZRWo

69

Çevre-ekoloji mücadelesi artık sadece bölgemiz ve ülkemiz için değil, tüm dünya için bir varolma mücadelesi haline geldi. Kısa dönem kar hırsı peşindeki şirketlere ve geleceğimizi riske atan liderlere bilimsel gerçekleri anlatmayı sürdüreceğiz. Kimseyi geride bırakmadan yaşam hakkını savunmaya devam edeceğiz. Yani, güneşe ateş etmeyin, mücadeleye katılın.
Bu yazı 350turkiye.org/ dan alınmıştır
70-ismail-hakki-aral
İsmail Hakkı Atal
Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri Gönüllü Avukatı

Tebessüm Gönüllüleri Onkoloji Servisinde

‘’Bir insanı biraz daha mutlu, şen yapabiliyorsak, bundan asla geri kalmamalıyız’’ –   Hesse

Sırtımda özenle bakılmış, oyma bir bağlama ile hastaneye gidiyorum. Topraktan gelen ve kitapsız bilen Aşık Veysel’in ezgileri kulağımda Onkoloji servisine doğru yürüyorum. Kanser tedavisi gören çocukları ziyaret edeceğiz. Onkoloji’de yatan bu çocuklardan biri bağlama istiyormuş. Mersin’de oluşturulan Tebessüm Gönüllüleri derneğinin kurucusu Yasemin Birbudak benimle bu sebeple iletişime geçti, ‘bağlama getirir misin?’

Ardından, sırtladım elbet bağlamamı.

Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeyim. Çocuklar için..

51

YAŞATILAN TEBESSÜMLER

Tebessüm Gönüllülerine izin verildiği için, çocukları ziyaret edebiliyorlar hastanede. Bu ziyarete beni de dahil ettiklerinde; küçük arkadaşlarımın ve ailelerinin sevincine ortak oluyorum. Özellikle, Tebessüm Gönüllülerini bekleyen anneler sevinçle çocuklarına haber veriyorlar geldiğimizi. Kimimiz Pamuk Prenses kimimiz Şirin olduk ve ziyaret etmeye başladık çocukları. Çocuklar uygunsa, küçük gruplar halinde her odaya giriyoruz. Yasemin’in kucak dolusu getirdiği hikaye kitaplarını ve özveriyle şişirilip, hazırlanan balonları sunuyoruz tüm çocuklara.

52

SEVGİ, GERÇEK KAHRAMAN

Birçok şeyi hissediyor çocuklar ve Tebessüm Gönüllülerinin onlara verdiği desteği de görüyorlar. En güzeli de, yalnız olmadıklarını bilmeleri sağlıklarına daha fazla yaklaştırıyor her birini. Sevdikleri çizgi film karakterlerini karşılarında gördüklerinde de can atıyor çoğu, gözleri keyifleniyor hepsinin. Kanser hastası diyorum da dilim yine de varmıyor çocuklara kanser demeye. Batman kılığının içindeyken, kansere sövüyorum ama benim sövmem çare mi? Gen, beslenme, sanayinin havamızı düpedüz zehirlemesi, stres..  Bunlar da sebeplerden tabi. Sahi, çocuklarımızı kanser edenler kendi bahçelerinde rahatça yaşamaya devam ediyorlar hala, değil mi?

Tebessüm Gönüllülerinin çabaları boşa değil elbette. Çocukların ruhsal, psikolojik travmalarına merhem oluyorlar.  Yaşama verdikleri kıymeti ve saygıyı, itinalı hallerinden de anlayabiliyorum.

53

Ben, Batman kılığındayken keşke gerçek bir süper gücüm olsaydı diyorum. Ama sonra farkediyorum ki; sevgi, enfes bir güç ve lezzetli bir reçete. Çocukları gerçek anlamda sevindirerek, bu gücü kullanan Tebessüm Gönüllülerinin niyeti kahraman olmak değil; çehrelerde mutluluk ve umut görmek.

54-gokce-atik

 

Gökçe Atik

Solucanlarla başbaşa – Başak Şekercioğlu Güver

‘Solucanlar hakkında herşeyi öğrenmek istiyorum, gelebilir miyim?’

‘Solucanlar hakkında birkaç şey öğrendim, gidebilir miyim?’

***

Solucanlar kargoda mahsur kaldı, benim hatam sandım ki Yurtiçi Kargo 1 günde ulaştırır, ne aptallık. Cuma sabahı Mersin’den kargoya verdim Cumartesi öğlen oldu, daha İzmir’e gelmemişti bile kargo, aldı mı beni bir panik. Avoportu falan geçtim onlar zaten bozulacak anlaşıldı ama ya solucanlarım ölürse.

Nasıl olduysa annem-babam ve kızkardeşim üçlüsünden fırsat olup o kırk yılda bire denk geldi de haftasonu araba bizde kaldı ve Pazartesi sabahı ilk iş dağıtıma çıkmadan paketi almaya gittik, yoksa dolmuşlarda helak olacaklardı. Bu kesinlikle solucanların şansı bizim değil.

56

 

Solucanların olduğu kısmı açtım ve gözlerim doldu. Hiç bir hareket yok, baygın yatıyorlar hatta sanki içleri boşaltılmışta sadece derileri kalmış gibi. Hemen daha önceden hazırladığım yatağa yerleştirdim, Huriye Hocamdan asma artıklarını çok sevdiklerini öğrenmiştim, çayın telvesi ve mantar artıkları ile lezettli bir karışım yapıp afiyetlerine sundum. İki gün sonra korkarak açtım yuvanın kapağını. Şöyle bir görüntü hayal edin, yer yer beyazlamış dalgalı ve haraketli kısa saçlar, yani içerisi kıvıl kıvıl. Yetişkinler azınlıkta belki ama yuva bebiş kaynıyor. Bu demek oluyor ki eğer uzak bir yerden solucan alacaksanız yetişkin almayın, taşıma esnasında en fazla onlar etkileniyor. Zaten bu iş üzerine kafa yormuş insanlar aktif-pasif dönemlerine göre taşıma yapıyorlar. En mantıklısı kokon (yumurta) almak. Hayvanlara sürekli deprem yaşatmanın alemi yok, onlarda can.

Yetişkinler azınlıkta belki ama yuva bebiş kaynıyor
Yetişkinler azınlıkta belki ama yuva bebiş kaynıyor

Çok derin bir oh çektim yuvada ki haraketliliği görünce. İzmir’den kalkıp Mersin’e gitmişsin, ben solucanları öğrenmek istiyorum diye 10 gün kalıp insanları meşgul etmişsin, elinde bir dolu solucan ile dönmüşsün, hoop ilk günden hepsi mefta. Rezilliğin böylesi, Huriye Hocamın yüzüne bakamazdım bir daha herhalde. Demek ki Kompost Ana’dan gördüklerim hiç farkına varmadan bilinçaltına işlenmiş ki kurtarabildim yuvayı. Hani solucanlar sahiplerine benziyorlar demiştim ya, sanırım inatçılıkları bana benziyor diye hemen kendime pay çıkartabilirim. Zorlu şartlara uyum sağlayabilecekleri belli oldu.

Solucanlar hakkında öğrenilecek bir sürü bilgi ve edinilecek bir çok deneyim var. Yetmedi bu on gün belki bir on gün daha kalsam o da yetmezdi. Huriye Kara ilk tohumu attı ve can suyumu verdi, bundan sonra tek başımayım. Tabi ki sıkıştığımda telefona sarılıp sorularımla bunaltacağım onu. Sonuçta öğrenciler ne içindir, öğretmenlerini darlamak ama sonunda gururlandırmak. Bu arada Huriye Hoca sadece solucanları anlatmadı, bir gözlemci olarak tüm deneyim ve birikimlerini aktarmaya çalıştı bu kısa sürede ve benim alabildiğim kadar. Üstüne oturup düşülmesi gereken tek cümleleri de oldu, uzun uzun anlattıkları da. Ben onu gülümserken de gördüm, susarken de. Ve hikayeler der hikayeler, her ağacın her canlının vardır bir hikayesi önemlidir ve dinlemek ve onunla anmak lazım. Yaşamın dönüşümüne olan uyum ve saygının, madde enerji ve canlıya farkındalıkla değer vermenin, canlı beslenmesi için gereken bilgi sevgi ve özenin sürdürülen çabası; benim yaptığım sadece budur der hatta bu sözü mezar taşıma yazın der.

58

Şimdi benim önümde kısa olmasını dilediğim ama meşakatli olduğunu bildiğim bir yol var. Bu yolda yürüken bütünün içinde kendime doğru olduğundan emin olduğum bir yer bulacağım ve oradan dağılacağım.

55-basak-sekercioglu-guver

 

Başak Şekercioğlu Güver 

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2016 – Ful Uğurhan

Bu yazı Mersin Tabip Odası yayın organı Arter‘de yayınlanmak üzere Mersin Tabip Odası Başkanı Dr. Ful Uğurhan tarafından kaleme alınmıştır.

***

“Filmler Dünyayı Değiştirir mi Bilinmez Ama Onları İzleyenler Değiştirebilir” anlayışıyla yola çıkan festivalin 9.su bu yıl da bin bir emekle yapıldı. Yüzlerce gönüllünün desteği ile farklı ülkelerden özenle seçilmiş belgesel filmler, Türkiye’nin 20 il ve ilçesinde eş zamanlı olarak izleyicisi ile buluştu. Mersin de bu şanslı yerlerden biriydi.

60

Festival 18-20 Kasım 2016 tarihleri arasında Mersin Serbest Mali Müşavirler Odası’nın ev sahipliğinde yapıldı. Gösterilen filmler ve film aralarında yaşamın sürdürülebilirliği adına yapılan söyleşiler, izleyenleri kimi zaman hayrete, kimi zaman dehşete, kimi zaman umutsuzluğa düşürse de daha her şeyin tam olarak bitmediğini ve şartlar değiştiği takdirde başka bir dünyanın mümkün olduğunu fark ettirdi.

62

Her ne kadar salon dolup taşmasa da filmleri izlemeye gelen pek çok kişi, sabahtan akşama kadar arka arkaya birden fazla film izlediler, salondan ayrılamadılar. Üç gün boyunca tüm filmleri izleme isteği, ne yazık ki çalışma ve ev yaşamının dayattığı zorunluluklar nedeniyle tatlı bir hayal olarak kalsa da, kaçırılan filmlerin internetten izlenme şansı olduğunu öğrenmek sevindirici oldu.

38

Salonda kurulan dostlukların sıcaklığı, fuayede hazırlanmış büfede GDO’ lu patlamış mısır yerine kavurga, kola yerine ev yapımı limonata, yeni toplanmış murt gibi doğal yemişlerle karşılaşmanın şaşkınlığı, kadınların elleri ile hazırladığı lezzetli ev yemekleri ile karınları doyurmanın yarattığı duygu eşsizdi.

61

Hepsi birbirinden güzel, düşündürücü ve dönüştürücü filmlerden sadece ikisini sizler için seçtik. İlgilenenler filmlerin tamamını olmasa da gerekli izinler alındıktan sonra paylaşıma açılanları surdurulebiliryasamfilmfestivali.org/ un festival filmlerini paylaştığı surdurulebiliryasam.tv adresinden izleyebilirler.

59

***

Seçtiğimiz Filmler

SÖKME / UNRAVEL

65

14 dk / Hindistan / 2012
Yönetmen: Meghna Gupta
Dil: İngilizce, Hintçe / İngilizce, Türkçe altyazılı
Çeviren: Aykut İstanbullu

Batıdaki insanlar giysilerini attığında, bu istenmeyen giysiler okyanusları aşarak doğuya, Hindistan endüstrisine doğru yolculuğa çıkıyor. Hindistan’ın batısındaki Kutch bölgesinden kuzey şehri Panipat’a kadar giysi geri dönüşüm işçileri, dünyanın farklı köşelerinden gelen giysileri ipliğe çeviriyor. Discovery Channel dışında, batı kültürüne pek maruz kalmamış giysi geri dönüşüm işçileri, kendi hayal güçlerine ve atık giysilerle gelen söylentilere dayanarak Batı hakkında ilgi çekici bir perspektif üretiyor.

 

E-ATIK FELAKETİ / THE E-WASTE TRAGEDY

64

86 dk / İspanya, Fransa / 2014
Yönetmen: Cosima Dannoritzer
Dil: İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Almanca, Katalanca / Türkçe, İngilizce altyazılı
Çeviren: Aykut İstanbullu

Gelişmiş ülkelerde her yıl, bilgisayarlar, televizyonlar, cep telefonları, ev eşyalarından oluşan 50 milyon ton elektronik atık, çöpe atılmaktadır. Bu atığın %75’i, yasal geri dönüşüm sürecine girmeden göz önünden kaybolmaktadır. Bir başka deyişle, büyük bir kısmı Üçüncü Dünya ülkelerine gönderilerek, oradaki yaşamı ve toprağı mahvetmektedir. E-Atık Felaketi, Avrupa, Çin, Afrika ve ABD’nde bir yolculuğa çıkarak, açgözlülük ve yozlaşma ile beslenen bu zehirli küresel ticareti gözler önüne sermektedir.

63-ful-ugurhan

 

Ful Uğurhan

Samsun Gazi Sahnesi için Samsunlu sanatçılardan mesaj var

Samsun İlkadım Belediyesi Gazi Sahnesi kar etmediği gerekçesiyle 1 Ocak 2017 tarihinde kapatılacak. Uzun zamandır sahnenin kapatılmaması için mücadele veren ve belediye ile bir anlaşmaya varmaya çalışan tiyatro sanatçıları  26 Kasım 2016’da Gazi Sahnesi önünde  saat 14:00’de birçok dernek ve sivil toplum kuruluşu ile beraber bir basın açıklaması yapacaklar.

Burada Samsunlu sanatçıların ve sanatseverlerin mesajını Karadeniz’e Kıyısı Olan Kent Tiyatroları Birliği aracılığı ile sizlerle paylaşıyoruz.

40

“Değerli Tiyatro emekçisi arkadaşlarımız değerli seyircilerimiz, ailelerimiz, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve değerli basın mensupları,  Gazi Sahnesi; mülk sahibi ile olan kira sözleşmesinin İlkadım Belediyesi tercihi ile yenilenmemesi sonucunda, 1 Ocak 2017 tarihinde kapatılacaktır. Tiyatrocuların ve Samsun halkının mağduriyete uğramaması sebebi ile bir aydır Belediye ile görüşme yapmaktayız. 

Sahne Neden kapatılmamalı ? 

Sahnenin şimdiye kadar yaklaşık 700.000 kişiye ev sahipliği yaptığını, tiyatro dışında da yazar imza, panel, okul yıl sonu gecesi, sinema festivali gibi birçok etkinlik yapıldığını söyledik. Ayrıca, Gazi Sahnesinin kapanması durumunda şu anda profesyonel tiyatrolarda çalışan arkadaşlarımızın işsiz kalma tehlikesinde olduğu, burada yetişen tiyatro sanatçılarının, şimdi üniversitelerde eğitmenlik, televizyon dizi ve tiyatro oyunculukları yaptıklarını anlattık. Gazi Sahnesinin enerjisine inanan ve burada nikah yapan çiftler bile olduğunu bildirdik. 

Sayın Erdoğan TOK’tan Gerekçe 

Ancak İlkadım Belediye Başkanı Sayın Erdoğan TOK, bizlere yaptığı açıklamada ; Sahnenin mülk sahibi olmadıkları için yatırım yapmak istemediklerini, Sayıştay denetiminde kira mekan olduğu için hesap veremeyeceklerini söyledi. Sonra da Gazi Sahnesinin kapatılmayacağı, başka bir yere taşınacağını söyledi. 

Gösterilen Yeni Yer Tiyatroların Sonu Olur ? 

Bahsi geçen yer Yıldıray Çınar Kültür Merkezi içerisinde minik bir konferans salonudur. Bu salonda hangi tadilat yapılırsa yapılsın bir tiyatro salonu hüviyeti olmayacaktır. Seyircimizi lokasyon olarak o kadar uzağa taşıyamayız. Tiyatro işletmelerinin zor şartlarda yaşam mücadelesi vermeye çalıştığını belirtmemize rağmen Sayın Başkan uygulamasından vazgeçmemiştir.

Buradan Sayın Başkana tekrar sesleniyor ve diyoruz ki ; Gazi Sahnesi Samsun’da tiyatro ile uğraşan amatör, profesyonel herkesin onurudur, burada tiyatro yapan, ayrı zamanlarda vefat eden ağabeylerimizin alın teri  bu sahne üzerindedir . Bir değerden vazgeçmek ancak yerine bir değer koymak ile olur. 

 

Bu sebeple merkezi yerde yeni ve çağdaş bir tiyatro salonu yapılması neticesinde böyle bir karar alınsa idi bizler duygusal olarak kendimizi kötü hissetsek de, mantık olarak olumlu bir cevap verir ve “tamam” derdik. Ancak çabucak, sahne olmayan bir yerin ufak bir tadilatla sahne haline getirilmeye çalışılması bu işin çözümü değildir.

 

Başkana Yanlış Enformasyon ! 

Bu noktada sahnenin kapanmaması için Sayın Başkan ile görüşen ve fikrini açıklayan Belediye yetkililerine teşekkür ederiz. Ancak Başkanı en başından beri yanlış yönlendiren Meclis Üyesi ve siyasi temsilcilere de bir çift lafımız var. Toplumu şucu veya bucu diye bölmenin veya bölmeye çalışmanın acılarını Türkiye an be an yaşıyor. 

Tiyatrocular Bu Hatadan Dönülsün İstiyor ! 

Bu Şehir Bizim ! Bu Sahne Bizim ! Gazi Sahnesi Samsun Halkınındır!Bu amaçla hiçbir siyasi duruş ve tarafa bağıl bir tutum sergilemeden, çağdaş ve demokratik değerlerin ışığı altında, Samsun’a ait 20 yıllık bir değerin kapatılmaması için kamuoyu oluşturmak istiyoruz. 

Gazi Sahnesi kapatılır ise sahnesiz ve işsiz kalacak tiyatrocular, tiyatrosuz kalacak seyirciler ve bizi mutsuz görecek olan ailelerimiz, tüm dostlarımız , 2018’deki yerel seçimlere kadar  gelen süreçte bu yanlışı her platformda dile getirecek ve Sayın Başkan’a soracaktır “Gerçekte Neden , Neden Kapandı Sahnemiz”. 

Biz Sadece Hakkımız Olanı İstiyoruz Ve Diyoruz Ki ;

Gazi Sahnesi Kapanmasın  !Oyun Alanımız Kapanmasın!

Ama Böyle de Kalmasın ,Tadilattan Geçirilsin,

İlkadım’a , Samsun’a Yakışır Çağdaş Bir Sahne Olsun .

27 Mart 2017’de 21. Yılında Yeniden Açılıp

Nitelikli Üretimlere Ev Sahipliği Yapsın.

Gelin Bu Hatadan Dönelim ve Samsun’dan

Türkiye’ye Güzel Bir Mesaj Verelim.

Hepinizi Samsunumuzun bu güzel sanat yuvasına sahip çıkmaya davet ediyorum.

Şu anda 3 milyonu aşmış olan sosyal medya farkındalığını daha da artırmak için 28 Kasım Pazartesi 18.00’da yeni bir sosyal medya etkinliği başlatacağız, bu saatte Katib üzerinden yapacağımız twitter, facebook, instagram paylaşımlarınızla bizi destekleyin lütfen.

Türkiye’nin dört bir yanından destek videoları yollayan tiyatro gruplarına, oyuncu dostlarımıza, bize destek videoları yapan esnafımıza çok ama çok teşekkür ederim.

Son olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ün “Sanatsız Kalan Bir Toplumun Hayat Damarlarından Birisi Kopmuştur” sözünü hatırlatıp, bu yaşanması zor hayata tutunduğumuz tek damarımız olan tiyatro sanatını Samsun’da yok etmeyin lütfen diyorum. 

Saygı Sevgi İle Sanat Dolu Günlere ……

 Cem KAYNAR

Karadeniz’e Kıyısı Olan
Kent Tiyatroları Birliği
Dernek Başkanı”

 

Haber: Nükhet Akgün Bordignon

(Yeşil Gazete)

Ölmez Ağacı, Zeytin 40 bin yaşında – Ercüment Gürçay

Bugün Dünya Zeytin günü…

İnsanın, kemirgenlerden sömürgenlere uzanan uzun soluklu hikayesinde, Homoerectus’ un günümüzün akıllı insanına evirilmesi 200 bin yıl öncesine kadar gider. Yaklaşık 70 – 50 bin yıl önce meraklı-vizyon sahibi (!) öncü bir gurup Afrika’ dan dünyaya yayılır ve zaman içerisinde Avrasya’ daki diğer homo türleri ile yer değiştirirler.

Hâkim tür yaklaşık 10 bin yıl önce nehirlerin denizle birleştiği verimli topraklarda yerleşik düzene geçerek toprağı işlemeye ve doğaya hükmetmeye- sömürmeye başlar.

Doğaya hâkim olmaya başlayan ilk akıllı insan bugün yaşadığımız gelişmişlik kadar akıldışılığın da öncüleri olurlar ve gün gelir akıllı insan (!) bir gece yarısı Yırca’ da 6 bin zeytin ağacını sarı iş makineleriyle yerinden sökerek yerine enerji santrali yapmayı da akıl eder!

Antik çağın yedi büyük bilgesinden biri olarak kabul edilen Atinalı devlet adamı Solon’ un koyduğu kanuna göre zeytin ağacı kesenlerin cezası ölümdü. Yırca’ da 6 bin zeytin ağacını katleden aklı evvel bu zat eğer Antik Yunan’ da yaşıyor olsaydı yaptığı işin cezasını canıyla ödemesi gerekecekti, ama Antik Yunan’ da yaşamıyorduk ve bir şey de olmadı. Köylüler kesilen ağaçların yerine yenilerini ektiler. Zeytin, uygun koşullarda yetiştirilirse, ekimini izleyen 5-6 yıl içinde, meyve verecek duruma gelir. Ağacın verimli hale gelmesi, 20 yılı bulur ve giderek de verimi artar. 35-150 yıl arası, ağacın olgunluk ve tam verim dönemidir. Sonra, daha yüzlerce yıl yaşar. Oldukça uzun bir yaşamı vardır. Yaşlanınca da verimi azalır. Yırca’ da yeni ekilen ağaçlar 5-6 yıl sonra zeytin vermeye başlayacaklar ama ağaçların verimli hale gelmesi için Yırcalı köylülerinin 20 yıl beklemeleri gerekecek.

Asırlık zeytin ağacı
Asırlık zeytin ağacı

Eylül 2013’ te hayata veda eden Tuncel Kurtiz en son seslendirdiği ve zeytin emekçilerine ithaf ettiği “Ölmez Ağacının Son İnsanları” başlıklı okumasına Aldoux Huxley’ in sözleriyle başlar “Ben ağaçların hepsini severim ama zeytin ağacı bir başka. Her şeyden önce simgeledikleriyle. Yapraklarıyla barış, altın sarısı yağıyla mutluluktur …” der ve “… kutsal zeytin ağacının meyvesi zeytin, hangi çabalarla hasat edilir. Hangi acılarla, ayazda, yağmurda, hastalıklarla traktör sırtlarında sakatlık ve ölümlerle sonuçlanan kazalar sonrasında toplanır zeytin. O altın renkli kutsal su, kimlerin güçleriyle üretilir ve verilen onca emeğin karşılığı nedir? Yoksulluk mu, hastalık mı, ölüm mü? Bu mu zeytin emekçisinin kaderi?..” diye sorar.

Ölmez Ağacının Son İnsanları

Zeytin ağacının insanlık tarihindeki yerini kavrayabilmek için 40 bin yıl öncesine kadar uzanmak gerekiyor. Zeytin ağacına ilişkin elimizdeki en kayda değer veri, Santorini Adası’nda yapılan arkeolojik çalışmalarda elde edilmiştir. Bu çalışmalarda 40 bin yıllık zeytin yaprağı fosillerine ulaşılmıştır. Aynı zamanda Kuzey Afrika’nın Sahra Bölgesi’nde gerçekleştirilen arkeolojik çalışmalarda da MÖ 12 bin yıllarına ait zeytin ağacı bulgularına rastlanmıştır. Fakat bu bulgulara ulaşılmasına rağmen ilk zeytin hasadının ne zaman yapıldığı hâlâ cevapsız bir soru olarak kalmıştır.

Bilebildiğimiz kadarıyla MÖ 8. binyılda insanlar tarafından zeytin meyveleri toplanmıştır. Yöntemli bir biçimde zeytin yetiştirildiğine dair ilk bulgular Girit adasında MÖ 1500’lere dayanıyor. İlk zeytinyağı üretimi bulguları ise MÖ 3000’lerin Filistin’ini gösteriyor.

Bilim, zeytin ağacının tam olarak ne zaman ve nerede oluştuğuna dair bir açıklama getiremese de hiçbir ağaç, insanlık tarihinde zeytin ağacı kadar kutsal kabul edilmemiş ve üstüne bu kadar efsane yaratılmamıştır. Para icat edilmezden önce ona “sıvı altın” denmiştir. Antik çağa ait paraların üzerinde bir bereket sembolü olarak zeytin dalı yer alır. Mitolojik metinlerde, bütün kutsal kitaplarda ve masallarda zeytin, zeytin ağacı ve zeytinyağından sıkça bahsedilir:

Kutsallığın, bolluğun, adaletin, sağlığın, barışın, zaferin, gururun, refahın, ölümsüzlüğün, bilgeliğin, aklın, arınmanın ve yeniden doğuşun simgesi olan zeytin, kutsal metinlerde ve sanat tarihinin her alanında, mitolojik metinlerden, çağdaş edebiyat yapıtlarına; heykelden, resme, minyatüre kadar birçok biçimde kendisine yer buldu.

Bir çini çalışması
Bir çini çalışması

Efsaneye göre Havva ile birlikte yasak meyveyi yiyerek cennetten kovulan Adem, Tanrı’dan kendisini ve tüm insanlığı bağışlamasını diler. Oğlu Şit’ i cennet bahçesine gitmesi için görevlendirir. Cennet bahçesinin bekçiliğini yapan melek, Şit’ in duası üzerine ona üç tohum verir. Melek, bu tohumları babası Adem öldüğünde onu toprağa gömmeden ağzına yerleştirilmesi gerektiğini söyler. Adem kısa süre sonra ölünce, Hebron Vadisi’ne gömülürken ağzına bu üç tohum konulur ve gömüldüğü yerde üç ağaç yeşerir; zeytin, sedir ve servi. Bu ağaçlar Tanrı ve insan arasında barışı sağlamıştır.

Eski Mısır’a zeytini ve nasıl işleneceğini öğreten tanrıça İsis‘ tir. Mısır’da dini ayinlerde arınma aracı olarak zeytinyağı kullanılır. Onlar için zeytin, tanrısal erdemlere işaret eder. Tutankamon’ un başındaki zeytin dallarından oluşan taç, adaletin tacıdır. Güneş Tanrısı Râ’ ya, zeytin dalları sunan III.Ramses: “Senin şehrin Heliopolis’ i zeytin ağaçlarıyla süsledim. O zeytin ağaçları ki, meyvelerinden halis zeytinyağı elde edilir. Bu zeytinyağı, senin tapınağını aydınlatan kandilleri besleyen yağdır.” der.

Eski Yunan ve Roma Uygarlıklarında kutsal bir aileden gelmiş olmanın işareti bir zeytin ağacının altında doğmuş olmaktır. Çünkü Zeus’un ikiz çocukları Apollon ve Artemis zeytinlikte doğmuştur. Yine efsaneye göre, bu uygarlıklar ölülerinin sayısı kadar zeytin ağacı dikerler.

Panteon Tapınağı, Poseidon ve Athena Zeus' un huzurunda…
Panteon Tapınağı, Poseidon ve Athena Zeus’ un huzurunda…

Yunan mitolojisinde zeytin ağacıyla ilgili en bilindik hikâye Parthenon’ un alınlığında bulunan kabartmalarda bulunur. Hikâye, Denizler, Depremler ve Atlar Tanrısı Poseidon ile Bilgelik Tanrıçası Athena arasında bir şehir üstüne anlaşmazlık üzerine kurgulanır. Öyküye göre; Atina’yı kimin koruyacağını belirlemek isteyen Zeus, Tanrılar Meclisi’ni toplar. Alınan karara göre, kente en değerli armağanı veren tanrı, Atina’nın koruyucusu olacaktır. Baş tanrı Zeus da bu anlaşmazlığı gidermek için ikisi arasında bir yarışma düzenler. İnsanlar hangisinin verdiği hediyeyi seçerse buraya onun ismi verilecektir ve şehrin hükümdarı da olacaktır. Poseidon üç dişli çatalını kayaya vurur ve denizlerden 4 muhteşem at çıkarır. Poseidon’ un atlarının bugün de Kuzey Ege’ de İmbros (Gökçeada) ile Tenedos (Bozcada) arasında yer alan ahırlarında olduğu rivayet edilir. Poseidon ‘Bu atlarla dünyanın her yerine gider, ordular kurar, fetihler yaparsınız’ der. Athena ise mızrağını yere saplar ve topraktan ince dallı, koyu yeşil yapraklı ve yeşil meyveli bir ağaç çıkar ve şöyle der:” ‘Bu ağaç yüzyıllarca yaşar, meyvesini yeşilken de siyahken de yersiniz. Gölgesinde serinler, meyvesinden yağ yapar, yağından ateş yakarsınız…’. İnsanlar Athena’nın hediyesini seçer ve ağaç Akropolis’ e dikilir. Şehire de onun ismi verilir, Atina denir. Bir süre sonra Poseidon’ un Atina’ya hâkim olamamasına içerlenen oğlu Halirrothios, zeytin ağacını kesmek için elindeki baltayı sallar fakat balta ters döner ve Halirrothios’ un kafasını keser. Yeryüzünde yetişen bütün zeytin ağaçlarının Athena’ nın Akropolis’ te dikili ağacından türediği rivayet edilir.

Athena’ nın Akropolis’ te dikili zeytin ağacı
Athena’ nın Akropolis’ te dikili zeytin ağacı

Antik çağda yapılan olimpiyatlarda ve savaşlarda kahramanlık gösterenler sadece zeytin ağacının dallarından örülmüş çelenklerle ödüllendirilir, başları zeytin dallarıyla taçlanır ve içi zeytinyağı dolu amfora hediye edilirdi.

Kuran’ı Kerim ise zeytinin (incirle birlikte) insanlığa bir hediye olarak Sina Dağı’na cennetten indirildiğini yazar. İslam’ın kutsal kitabı çok defa zeytin ağacı üstüne yemin eder. Kuran’a göre zeytin mübarektir ve ne doğuya ne de batıya aittir. Zeytinyağı ateşe dokunmasa bile ışık çıkaracak gibi berraktır der. Kuranda bir ayet Athena’ nın sözlerini tekrarlar ve “… bir ağaç da yetiştirdik ki, tur-i sina’ dan çıkar, yağlı olarak biter; yiyenlere katıktır.” der. Tin Suresi; “İncire ve Zeytine ant olsun” diye başlar.

İbranice yazılmış ilk İncil kitabı olan Hakimler kitabında geçen bir öyküde, ağaçların kendilerine kral seçmek için ilk olarak zeytin ağacına başvurduklarından bahseder. Kral olması için seçilen zeytin ağacı Allah’ın ve insanın övdüğü zeytinyağından vazgeçmek istemez ve kral olmayı reddeder.

Rönesans’la birlikte sanatçıların yaşadıkları dünyaya karşı ilgileri artar ve resmedilen mekanlar, gerçek dünyanın tasvirleri olmaya başlar. Aynı zamanda Hıristiyanlığa dair öyküleri resmederken mitolojik öyküleri referans almaya başlarlar. İsa’nın hayatı, onun yaşadığı coğrafyaya ait olan zeytin ve zeytin ağaçlarıyla birlikte resmedilir. Rönesans öncesi, Cebrail’in Meryem’e, İsa’ya hamile kalacağını bildirdiği” Müjde” sahnesinde, Meryem’in saflığını gösteren zeytin dalı, zambağın yerini almıştır bile. Bunun en güzel örneği Simone Martin’in, 1333 yılında San Ansano Şapeli için yaptığı Müjde sahnesinde konu alan resimde görülür.

Simone Martin’in San Ansano Şapeli için yaptığı Müjde sahnesinde konu alan resim
Simone Martin’in San Ansano Şapeli için yaptığı Müjde sahnesinde konu alan resim

Çoğu sanatçı zeytin ağacını görmemesine rağmen, daha önce yapılan resimlere bakarak ve birazda hayallerinde canlandırarak resimlerine aktarırlar. Van Gogh’un kardeşi Theo’ ya yazdığı mektuplardan birinde, Eugène Delacroix’ nın Kudüs’teki zeytin bahçesinin resmini yapmadan önce gerçek bir zeytinlik gören nadir ressamlardan biri olduğunu yazar.

Zeytin ağacı hakkında en çok düşünen ve çalışan ressam Vincent Van Gogh’tur. Aylarca Saint Remy’ de zeytinlikleri resmetmek için çalışır, zeytin ağacıyla alakalı onlarca resim yapar. Yaptığı etütleri, kardeşi Theo’ ya gönderir ve şöyle yazar:” Zeytin ağacı bizim Kuzey’deki söğüt kadar de­ğişken. Bilirsin söğüt, ilk ağızda monoton görünmesine karşın çok çarpıcı bir ağaçtır ve içinde yetiştiği yöreyle tam uyum içindedir. Şimdi, bizim ora­larda söğüt neyse, zeytin ile selvi de burada aynen o anlama geliyor.” Başka bir mektubunda ilerde zeytin ağaçlarıyla kaplı bir tepenin üstünde yıkık bir manastır resmetmek istediğini söyler. Van Gogh’la aynı dönemde, Paul Gauguin’ de İsa Zeytin Bahçesinde (1889) adlı dinsel resmini yapmaktadır.

Ressam Berthe Morisot, 1882 tarihli Portakal Ağaçlı Villa adlı resmi için Cimiez’ de, büyük bir bahçesi olan Villa Ratti’ ye yerleşir. Morisot’ nun eşi Eugene, Lewis Brown adlı arkadaşına yazdığı 21 Kasım tarihli bir mektubunda şöyle yazar: “Eşim çalışıyor. Işığı göz alıcı bir şekilde yansıtan portakal ve zeytin ağaçlarına âşık oldu”.

Ressam Berthe Morisot/ Portakal Ağaçlı Villa
Ressam Berthe Morisot/ Portakal Ağaçlı Villa

Dokuz Eylül Üniversitesi arkeologlarından Prof. Dr. Ahmet Uhri, katıldığı bir panelde “Arkeolojik kazılardan çıkan zeytin çekirdekleri ve kandil buluntularından anlaşılan bu bilgi zeytinin gıda olarak tüketilmesinin ancak yerleşik yaşama geçilmesiyle tercih edildiğini ortaya koyuyor” diyerek bu ilginç detayı paylaşıyordu. Başlangıçta insan zeytini evcilleştirirken yemeyi değil geceyi aydınlatmak için tüketmeyi hedeflemişti. Aynı söyleşide Doğu Akdeniz’in zeytinin anavatanı olduğunu da kaydeden Uhri, zeytinin gıda olarak sofralara ilk kez Suriye ve Ürdün’de gelmeye başladığını da kaydetmişti.

Zeytin ağacı Akdeniz kökenli bir bitkidir. O kadar Akdenizlidir ki “Zeytin ağacının vazgeçtiği yerde Akdeniz biter” diyordu Georges Duhamel.

Lawrence Durrell, ‘Prospero’ nun Hücresi’ yapıtında “Akdeniz’in tümü, heykeller, palmiyeler, altın kolyeler, sakallı kahramanlar, şarap, fikirler, gemiler, ay ışığı, kanatlı gorgonlar, bronz adamlar, filozoflar, dişlerin arasındaki siyah zeytinlerin acı tadından yükseliyor sanki. Etten ve şaraptan daha eski bir tat; serin su kadar eski bir tat. Bölgede zeytin ve zeytin yağı kadar eski olan tek şey var: deniz; en eski antik toplumlardan bugüne kadar, hiçbir tabiat ürünü uygarlıklar üzerinde zeytin kadar biçimlendirici bir etkiye sahip olmadı.” diye anlatıyordu zeytinin Akdeniz kültüründeki önemini.

M.Ö 8. yüzyılda Anadolu’ da (İzmir veya Sakız Adası’ nda) yaşadığı tahmin edilen İonialı Homeros söylenceye göre Ege kıyılarını gezerken yorulur ve bir zeytin ağacı gölgesine oturur. Zeytin ağacı dile gelir ve yaşlı bilgenin kulağına şunları fısıldar: “Herkese aitim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden öncede buradaydım, siz gittikten sonrada burada olacağım.”

Zeytin ağacı uzun ömürleri sayesinde bir anlamda ölümsüzlüğün simgesi olmuşlardır. Zeytin ağacı binlerce yıl yaşayabilir. Gövdesi son derece dayanıklıdır. Çürüyüp ölse bile dibinden sürgün vererek yeniden dirilir. Bu yüzden zeytin ağacı ölümsüzdür, hayat ağacıdır. Bu açıdan her gün gördüğünüz bir zeytin ağacı insanlık kadar eski olabilir. Girit’te 4000 yaşında bir zeytin ağacı tespit edilmiştir. Yine Hırvatistan’da 1600 yıllık bir zeytin ağacı vardır ve hala ürün vermektedir. İsa Peygamberin göğe yükseldiğine inanılan Kudüs’teki Zeytin Dağı’ndaki bahçede o zamandan kalma zeytin ağaçları bugün hala yaşamaktadır.

Mehmet Başaran da zeytinin ölümsüzlüğünü “Ağaçların bilgesi, zeytindir kuşkusuz… En çelimsizi bile kendini kabul ettiren bir ağırbaşlılık, bir suskunluk içinde… Yaşlarını bilen yok. Roma’nın, Bizans’ın izlerini taşıyor bazıları… Zamanlar geçmiş, sahipler değişmiş ama onlar kendi ölümsüzlüklerinde… Gene kendi kendilerinin.” cümleleriyle anlatıyor.

Zeytinin, her ne kadar mitolojide Bilgelik Tanrıçası Athena’ nın mızrağını sapladığı yerde bittiği yazılsa da Türkçede ‘delice’ denilen daha dikenli ve daha az yapraklı bir vahşi türden yüzyıllar süren bir bakım, budama ve aşılama sonucu devşirilmiş bir ağaç olduğunu biliyoruz. Bugün de Anadolu’ da birçok yerde evcilleşmemiş Delice zeytine rastlamak mümkün.

Ezginin Günlüğü bu zeytin için bir de şarkı yapmıştı.

https://www.youtube.com/watch?v=jX33UTg-Us0

Delice Zeytin

Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf kitabında zeytin hasadını:” … Orada erkeklerin uzun sırıkları küçük yapraklı dalları hızla vuruşları ve siyah kıvraklıklarının eteklerini bellerine sokmuş kadınların iki kat eğilerek, soğuktan sertleşen parmaklarla yerden zeytin tanelerini toplayışlarını seyreder yahut sırtını bir ağaca vererek yere bakardı. Bu buruşuk yüzlü ve her sene budanmaktan şeklini kaybetmiş eğri büğrü ağaçlar, uzun bir hikâyeyi anlatan garip şekilli harfler gibiydi ve herhalde Yusuf bunların dilinden anlıyordu.” cümleleriyle anlatıyordu.

Zeytin hasadı
Zeytin hasadı

Zeytin ağacının hasatı, kararmanın kabuktan meyve etine geçtiği dönemde, yani Kasım ayında yapılır. Zeytin hasadı Tütün hasadı ve bağ bozumundan sonra köylünün umudunu yeniden canlandıracak son hasaddır. Bir de zeytin ağacı, bir yıl bol ürün verirken, arkasından gelen yılda adeta dinlenir ve verimi azalır. Sonuçta, bir yıl çok, bir yıl az ürün verir. Bu durum, halk arasında var yılı ve yok yılı olarak adlandırılır.

Urlalı yazar Necati Cumalı da Yağmurlar ve Topraklar kitabında zeytin üretiminin zorluğunu şöyle anlatıyordu:” … Bir çiçek bahçesi kadar iyi işlenmiş, taştan topaçtan ayıklanmıştı ağaçların altındaki toprak. Bütün ağaçlar on beş yaşında görünüyordu. Boz yeşil kırışıksız gövdeleri, kısa dayanıklı yaprakları ile gülüyordu bütün zeytinlik. (…) Maşallah zeytinliğe, dedi, çok iyi yetiştirmişsin. Kına gibi her yanı… (…) Az uğraşmamışsın! Kolay değil bu deli yabanı bu duruma getirmek, adam etmek… (…) Sen belki bilmezsin, dedi. Yetişkin bir aslanı, kaplanı uslandırıp adam etmek neyse, burada zeytinlik yetiştirmek de o! Yürek ister sebat ister bu iş…”

Zeytin hasadına hiç gitmedim, ama üretiminin ne kadar zahmetli bir iş olduğuna 2014’ de şahit oldum. Necati Cumalı’ nın bir zamanlar yaşadığı, romanlarına konu olan topraklarda, Urla- Germiyan Köyü’ nde kısa bir süre çalıştığım Yeşiller Organik firması aynı zamanda zeytin hasadı yapıyor ve zeytinyağı üretiyordu. Zeytin hasadına gitmedim, ama zeytinin yağı için özenle sıkılmasında, bu sıvı altının asidinin ölçülerek, çelik tanklara taşınıp, bekletilmesinde ve zamanı gelince şişelenmesinde çalıştım. Yeşiller Organik bugün de kendi markasıyla zeytin ve zeytinyağı üretimine devam ediyor.

Bu yazıda kutsal- mitolojik metinlere de giderek zeytinin tarihi yolculuğundan ve sanat yapıtlarındaki etkisinden bahsetmeye çalıştım.

Türkiye’de zeytin üretiminden de kısaca söz etmem gerekirse; zeytincilik bugün yaygın olarak Ege, Marmara, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yapılmaktadır. Dünya zeytin üretici ülkeleri arasında; ağaç varlığı açısından Türkiye 4’ncü, alan açısından da 6’ncı sırada yer alır. Böylece dünya zeytinyağı üretimine %8 oranında katkıda bulunur, sofralık zeytin üretiminde de İspanya’dan sonra 2’nci, tüketimde ise 1’inci sırada yer alır.

Sıvı Altın, Zeytinyağı…
Sıvı Altın, Zeytinyağı…

Türkiye dünyadaki önemli zeytinyağı üreticilerinden biri olmasına rağmen kişi başına zeytinyağı tüketimi yılda sadece 1 litre civarında. Bu tüketimin dünya genelindeki ortalaması ise yaklaşık 12 litre. Çağımızın en büyük vebalarından biri olan kanser vakalarının en az görüldüğü ülkelerden biri İtalya. İtalya tam bir zeytin üretim ve tüketim cenneti. Ülkemizde yıllarca ‘annenizin margarini’ diyerek sağlıksız yağları insanlara zorla yedirdiler. Bu beslenme politikasının sonucu ortada. Oysa ki zeytinyağı başlı başına bir şifa kaynağı. Umarım sağlıklı üretim, dağıtım ve fiyatlandırma politikalarıyla bu açık kısa zamanda kapanır. Umarım süslü şişeler içerisinde varsıl vitrinlerde arz-ı endam eyleyen, tağşiş edilmemiş bu sıvı altın- sağlıklı zeytinyağı yoksulların sofralarına da iner. Kenar semt pazarlarında adı zeytinyağı olan ama nerede ve nasıl üretildiği belli olmayan yağlar ne yazık ki halen satılabiliyor.

Dünya Zeytin Günü bugün (26 Kasım Cumartesi) 12 milyon adet zeytin ağacı ile Türkiye’nin en büyük zeytin ve zeytinyağı üreticisi konumunda olan ManisaAkhisar’da bin yaşındaki 200 zeytin ağacının gölgesinde kutlanacak. Sindelli Köyü‘nde gerçekleşecek panelin yanı sıra konuklarla birlikte zeytin hasadı da gerçekleştirilecek ve işletme tesislerinde ağaçtan sofraya kadar olan sürecin tüm ayrıntıları gösterilecek.

Zeytin emekçilerinin Dünya Zeytin Günü kutlu olsun.

39-ercument-gurcay

 

Ercüment Gürçay

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Cömert Ağaç – Tuğba Gürbüz

Amerikalı doğabilimci John Burroughs,Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Serinin ilk kitabı Cömert Ağaç.

Shel Silverstein‘ın yazıp resimlediği, yalın, siyah beyaz çizimleriyle dikkat çeken, yazarın en çok satan ve  beğenilen kitabı Cömert Ağaç 52 yaşında.

28

İlk kez 1964 yılında Harper&Row tarafından yayımlanan kitap, pek çok dile çevrildi ve bugüne kadar 8,5 milyondan fazla sattı. Silverstein’ın yazdığı çocuk kitapları arasında en sevilen ve en çok satan Cömert Ağaç kitabını yayımlatabilmesi çok da kolay olmadı. Kitabı okuyan editörler, kitabı çok beğendiklerini, dokunaklı bulduklarını söylüyor ama yayımlamayı reddediyorlardı. Gerekçeleri farklıydı: Çok kısa, üzücü, yetişkin ve çocuk edebiyatı arasında, asla popüler olamaz. Dört yıl sonra Harper&Row’dan editör Ursula Norstrom kitabın finalini değiştirmeden yayın programına aldı.

Shel Silverstein 1930 yılında doğdu. Chicago’da büyüdü. Roosewelt Lisesi’nde okudu. İllinois Üniversitesi’nden atıldı. Amerikan Ordusu tarafından Japonya ve Kore’de görevlendirilene kadar Chicago Güzel Sanatlar Fakültesi’ne devam etti. İlk çizimleri askerdeyken Pasific Stars and Stripes dergisinde basıldı. Yazar, şair, oyun yazarı, şarkı sözü yazarı ve karikatürist olarak sanatın pek çok alanında ürünler verdi.

Shel Silverstein
Shel Silverstein

1957-1968 yılları arasında Playboy dergisi için çizimler yaptı. İskandinavya, Rusya, İspanya, Meksika, Afrika gibi farklı destinasyonlardan, ağırlıklı olarak farklı bir kültürde yabancı olmanın zorluklarını mizahi üslupla aktardığı çizimler yaptı. Bu çizimler, ölümünün ardından 2007 yılında Around The World isimli bir albümde toplandı.

29

Cömert Ağaç bir çocuk ve ağacın dostluğunu ele alıyor. Çocuk yalnızca küçükken, maddi ihtiyaçları ve hırsları yokken, gerçek ve eşit bir dostluk söz konusu aslında. O günlerde en az ağacın onu sevdiği kadar seviyor çocuk. Elmalarını dişliyor, yapraklarından kendisine taç yapıyor, gölgesinde uyukluyor, dallarında sallanıyor, gövdesine tırmanmaktan zevk alıyor. Sadece o günlerde ağaçtan bencilce istekleri yok. Onun bütünlüğüne zarar vermiyor, her bahar çiçeklenmesine, tüm gövdesinin elmalarla dolmasına izin veriyor. Sonra çocuk büyüyor ve gidiyor. Ne zaman paraya, eve, emeklilik hayali olan tekneye ihtiyacı olsa geri geliyor. Ve istiyor. Ağaç, çocuğu çok sevdiği için, onun mutluluğunu kendisinden daha fazla gözettiği için, hiç tereddüt etmeden, önce elmalarını, sonra dallarını, en sonunda tüm gövdesini vermeye razı geliyor. Çocuk hepten ihtiyarladığında, ağaç, bir tabureden farksız. Ne elmaları var, ne dalları ne de ulu bir gövdesi… Sana verecek bir şeyim kalmadı çocuk, diyor gözünde hiç büyümeyen dostuna. Oysa ihtiyar adamın ne ağaca tırmanmaya gücü var ne elma yiyebilecek dişleri… Yalnızca soluklanmak ve dinlenmek istiyor. Bunu duyan ağaç, şimdiye değin yaptığı gibi elinde kalanı paylaşıyor çocukla. Artık bir kütükten farksız gövdesine oturuyor çocuk. Kitap ağacın mutlu olduğu bilgisiyle bitiyor.

Cömert Ağaç okurları ikiye ayrılıyor. Ağacın çocuğa duyduğu koşulsuz ve sonsuz sevgi nedeniyle kitabı olumlu değerlendirenler olduğu gibi, çocuğun ağaçla kurduğu yıkıcı ve tüketici ilişkiye odaklanarak kitabın olumsuz mesajlar verdiğini düşünenler de var.

Kitap farklı okumalara açık. Dostluk, koşulsuz, kendini tüketircesine sevmek, fedakârlık, anne-çocuk ilişkileri boyutundan ele alınabileceği gibi, doğa-insan ilişkisi üzerinden de irdelenebilir. Cömert Ağaç bunların her biri ve hepsidir. Cömert Ağaç, bana göre doğayı dilediği gibi tüketebileceği sınırsız ve sonsuz bir kaynak olarak gören insan tiplemesini eleştiriyor, onu neredeyse tamamen bitirdiğimizde bile ondan başka sığınacak yerimiz olmadığını gösteriyor ve doğayla uyumlu bir yaşam sürdürmemiz için aklımızdan çıkarmamamız gereken etik değerlerin altını çiziyor.

Yazan ve resimleyen Shel Silverstein
Çeviren Sevim Öztürk
Bulut Yayınlar&Özel Sezin Okulu

27-tugba-gurbuz

 

Tuğba Alaybeyoğlu

Fidel Castro hayatını kaybetti

Küba Devlet Televizyonu, Küba’nın efsanevi lideri Fidel Castro’nun hayatını kaybettiğini duyurdu. Castro 90 yaşındaydı.

26

Fidel Castro, geçen nisan ayında yaptığı konuşmada, “Yakında 90 yaşında olacağım. Yakında ben de diğer önderler gibi gideceğim. Elbette hepimizin zamanı gelecek. Ancak Kübalı komünistlerin idealleri, inançları bu dünya için, insanlık için fayda sağlamaya devam edecek. Bu idealler için savaşmaya devam etmeliyiz” ifadelerini kullanmıştı.

Raul Castro: Naaşı yakılacak

Küba Devlet Başkanı Raul Castro, ağabeyi Fidel Castro’nun naaşının kendi isteği üzerine yakılacağını ve naaşın bugün krematoryuma gönderileceğini duyurdu.

Konuşmasının sonunda Küba Devrimi’nin sloganı olan “Her zaman zafere doğru” ifadesini kullanan Raul Castro, Fidel Castro’nun naaşının kendi isteği üzerine yakılacağını bildirdi.

Küba’yı yeniden halkına veren lider olarak tanınan Castro, 1976 – 2008 yılları arasında devlet başkanı olarak Küba’yı yönetmişti. Fidel Castro, 2008’de devlet başkanlığını kardeşi Raul Castro’ya devretmişti.

 

(Diken)

Milli Eğitim Bakanlığı: 6 bin öğretmen göreve iade edildi

Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, Meclis Genel Kurulu’nda açığa alınan 5 bin öğretmenin görevine iade edileceğini açıkladı. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan daha sonra yapılan açıklamaya göre 6 bin öğretmen göreve iade edildi.

25

Yılmaz, Meclis’te Milli Eğitim Bakanlığı teşkilat yasasındaki değişikliklere ilişkin torba yasanını görüşülmesi sırasında CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay‘ın “Sayın Bakan açığa alının kamu çalışanları arasında birinci sırayı öğretmenler alıyor. Gerekli inceleme yapıldıktan sonra son kararın verileceğini açıklamıştınız. Çalışmanız tamamlandı mı? İnsanlar umutsuzluk içinde bekliyor” sorusuna yanıt verdi.

Görüşmelere ara verildiği sırada Balbay’a yanıt veren Bakan Yılmaz, şöyle dedi:

“Evet yarın 5 bin öğretmeni göreve iade ediyoruz.”

Öte yandan Diyarbakır’da OHAL kararnamesi ile açığa alınan 4 bin 319 öğretmenden, 2 bin 253 öğretmenin göreve başlamasının önünü açan bakanlık yazısı, İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne ulaştı. Bakanlık Teftiş Kurulu’ndan geçen ve soruşturması tamamlanan ve göreve başlayacak 2 bin 253 öğretmenin isimlerinin yer aldığı liste ve görev izni İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne ulaştı. Soruşturmaları tamamlanan 2 bin 253 öğretmenin, Pazartesi günü görevlerine başlayacağı öğrenildi.

 

(T24)