Ana Sayfa Blog Sayfa 3314

Kalandar Soğuğu’na 10. Asya Pasifik Film Ödülleri’nden iki ödül

Türkiye’nin bu yılki Oscar adayı Kalandar Soğuğu 10. Asya Pasifik Film Ödülleri’nde iki ödül birden kazanarak geceye damga vurdu.

42

Prömiyerini yaptığı Tokyo Film Festivali’nden ödüllerle dönmesinin ardından ülkemizde de ismini duyuran Kalandar Soğuğu, vizyona girmesinin ardından izleyiciler ve eleştirmenler tarafından oldukça beğenilmişti. Ülkemizde düzenlenen festivallerden de ödüllerle dönen film, daha sonra Türkiye’nin Oscar adayı seçilmiş ve bu karar sinema yazarlarını ikiye bölmüştü.

Kalandar Soğuğu 10. Asya Pasifik Film Ödülleri’nde En İyi Film Ödülünün Sahibi Oldu

Film, Avustralya’nın Brisbane kentinde düzenlenen 10. Asya Pasifik Film Ödülleri’nde hem En İyi Film hem de En İyi Sinematografi dallarında ödüller kazanarak geceye damga vurdu.

İlk uzun metrajı pek beğenilmeyen Mustafa Kara’nın yönettiği ve Haydar Şişman, Nuray Yeşilaraz, Hanife Kara ile İbrahim Kuvvet’in rol aldığı Kalandar Soğuğu’nda, Karadeniz’in bir dağ köyünde yaşayan Mehmet, günlük ihtiyaçlarını temin ederken, diğer yandan dağlarda maden rezervi aramaktadır. Zamanla umutsuz bir çabaya dönüşen maden arama fikri Mehmet’in duyduğu bir haberle yerini yeni bir maceraya bırakır. Mehmet, Artvin’de gerçekleştirilecek olan boğa güreşlerine katılacaktır. Sıradan bir mücadele gibi görünen bu hikâyenin arka planında, doğa, insan ve hayvan ilişkisinin naif bir portresi çiziliyor. Film, 16 Eylül’de vizyona girmiş ve yalnızca 20.475 seyirciye ulaşabilmişti.

 

(Film Lovers)

Kadıköy Kooperatifi’nin Kadıköy Dükkanı bu haftasonu açılıyor !

Kadıköy Kooperatifi, yaklaşık 3 senelik bir çalışma sonunda ilk dükkanını açtı. 27 Kasım Pazar günü, Kooperatif Dükkanı açılış etkinliği  var. İstanbul’un Kadıköy ilçesinde, Caferağa mahallesinde çalışmaya başlayan Kooperatif dükkanı, çeşitli ekolojik ürünlere ev sahipliği yapıyor.

41

Kâr amacı gütmeyen, doğrudan ve aracısız bir şekilde üreticilerle çalışan, şu ana kadar tamamen gönüllü emeği ile çalışmalarını sürdüren bir kooperatif, Kadıköy Kooperatifi. Bu açıdan, Kadıköy’de resmi bir hüviyeti olan bu tarz bir kooperatif olarak da ilk olma özelliği taşıyor.

Kadıköy Kooperatifi, 27 Kasım Pazar günü, Kooperatif Dükkanı açılış etkinliği düzenliyor. Kooperatif faaliyetlerinin tanıtılacağı etkinlikte, dükkandaki ürünlerden tadımlık sunumlar yapılacak. Davetiye metni şöyle:

39

“Herkese Merhaba!

Kadıköy’de bir tüketim kooperatifi kurmak için yaklaşık 3 senedir yaptığımız çalışmaları artık Kooperatif Dükkanı’nda sürdürüyoruz.

Kasım ayı itibariyle, Kadıköy Kooperatifi’ni resmi olarak kurduk ve kooperatif çalışmamızın küçük ve mütevazi bir adımı olarak Kooperatif Dükkanı’nı açtık.

Kooperatif Dükkanı’nda, doğrudan küçük üreticiden aldığımız, doğal, sağlıklı, adil ve ekolojik yöntemlerle üretilmiş ürünler yer alıyor. Zeytinyağı, çam balı, biber salçası, kahvaltılık salça, bulgur, keçi peyniri, eski kaşar, taze kaşar, siyah zeytin, nar ekşisi, kiraz kurusu, kuru fasülye, nohut, çay, reçel gibi gıda ürünlerinin yanısıra yüzey temizleyicisi, sabun gibi temizlik ürünlerini de bulacaksınız.

Kooperatif Dükkanı, Kadıköy Kooperatifi ile tanışmak, çalışmalara katılmak, sohbet etmek isteyen herkesin uğrayabileceği, ürün alabileceği bir yer olarak; kooperatif ortakları ve gönüllülerinin çabalarıyla faaliyet gösteriyor.

Bütün kooperatif dostlarını açılışımıza bekliyoruz!

Plastik kullanımını artırmak istemiyoruz, o yüzden yanınızda torba ya da bez çantanızı getirmeyi unutmayın!

Tarih: 27 Kasım 2016, Pazar
Saat: 14:00 – 18:00
Adres: Hacı Ahmet Bey Sok. No:1 Caferağa/Kadıköy

Kadıköy Dükkan açılışının facebook etkinlik sayfasına bu link üzerinden ulaşabilirsiniz.

 

Haber: Umut Kocagöz

(Yeşil Gazete)

Maliyetler ikiye katlandı, Vietnam da nükleer santral planlarından vazgeçti!

Vietnam,  Güney Afrika’dan sonra  Nükleer santral planlarını son bir ay hatta bir hafta içinde rafa kaldıran ikinci ülke oldu. Salı günü yaptığımız haberle sizlere ekonomisi   yüksek maliyetleri kaldıramayacağı için Güney Afrika’nın 8 reaktör planından vazgeçtiğini 2023’e kadar yeni nükleer santral teklifi bile getiremeyeceğini duyurmuştuk. Sürdürülebilir bir gelecek için nükleer enerjiyi de dahil ederek enerji çeşitliliğini savunmuş olan  Vietnam Hükümeti Perşembe günü parlamentoda gerçekleştirilen bir oylamayla Rusya ve Japonya ile yapmış olduğu nükleer santral sözleşmelerini fesh etti.

vietnam

Vietnam Hükümeti tarafından yapılan açıklamaya göre karar ekonomik sebeplerle alındı. 2009 yılında  kurulması planlanan nükleer santrallerin inşaat başlama süresi sürekli gecikmiş maliyetler de son kertede 18 milyar Dolara çıkmıştı.

Vietnam Hükümeti, Ninh Thuan şehrinde Rusya’nın Rosatom ve Japonya’nın JINED şirketlerinin konsorsiyumuyla kapasitesi toplam 4000 Megawatt olan 2 nükleer santral planlamaktaydı. İlk imzaları  Haziran 2010’da atan Vietnam, 2030 itibariyle faaliyete geçmesi için 8 ayrı sahada  14 nükleer reaktörün kurulmasını öngörüyordu. Bu santraller, ülkenin elektrik tüketiminin  %11’ine denk gelen 15 Gigawatt enerji üretecekti . Ninh Thuan şehrinde  kurulacak  2 reaktöre 4 reaktör ilave edilecek ve sonra 6 ayrı sahaya eklemeler yapılacaktı. Bu hırslı strateji planını büyütüp ülkenin elektriğinin %25’ini karşılamak için Westinghouse(Japonya/ABD), GE(ABD), EDF(Fransa), KEPCO(Güney Kore) Ve CGNPC (Çin) şirketleri sıraya girdi.

İhtiyaç duyulmayan enerji için finansman hükümetlerden

4x1000Mwlık santral ise Rosatom’un iştirakı olan Atomstroy export tarafından inşa edilecekti. 2011 yılında Vietnam hükümetinin,  Rusya Hükümeti ihracat kredi ofisiyle 8 milyar Dolarlık bir anlaşma imzalamasıyla Rusya Maliye Bakanlığı santralin%85 maliyetini finanse etmeyi kabul etmişti.

vietnam-usa-march-2010
2010 yılında imzalan Nükleer santral anlaşması esnasında çekilmiş olan bu fotoğraf da anı olarak kalmış oldu.

Vietnam Hükümeti İkinci santralin inşaatı için ise 2010 yılında Japonya ile anlaşmış ve Japonya Ekonomi Bakanlığı (METI) bu santralin %85’inin finansmanını sağlamayı kabul etmişti. Fakat Vietnam hükümeti Fukuşima Nükleer felaketinin yarattığı güvenlik tartışmaları sebebiyle Ninh Thuan’da kurulması öngörülen ilk nükleer santral için inşaatın Rusya’nın Rosatom şirketi tarafından 2014’te kurulması planlanmışsa da planı 2020’ye ötelemişti. Japonya (JINED) tarafından ise  2024-2025 yılları için 1000 Mwlık 4 reaktör inşa edilmesi planlıyordu.

Vietnam, Rusya ve Japonya şirketlerine kapıyı gösterdi

Perşembe günü Vietnam Parlamentosu’nda yapılan oylama sonucu alınan karar ise hem küresel nükleer enerji ticaretine hem de Fukuşima’dan sonra kullanamadığı nükleer enerji teknolojisini başka ülkelere ihraç ederek değerlendirmeye çalışan Japonya’ya kapıyı göstermek anlamına geliyor.

vienam2

2011 yılında Japonya’da tsunaminin tetiklemesiyle Fukuşima Daiichi Nükleer santralinde meydana gelen elektrik kesintisi kaynaklı Nükleer felaketten sonra Almanya ve Endonezya nükleer santral planlarını geri çeken veya iptal eden ilk iki ülke olmuştu.

Elektriğe talep yetersiz

2009 yılında nükleer santral planları yapıldığı zaman elektrik tüketim ihtiyacında % 17-20 oranında bir büyüme öngörülüyordufakat bu oran 2016-2020 için %11’lerde kaldı ve 2021-20130 için ise %7-8 düzeyinde olması bekleniyor. Vietnam’da halihazırda toplam elektrik tüketiminin %41’i hidroelektrik, %31’i doğal gaz , %26’sı ise kömürden karşılanıyor.

Santrallerin kalan maliyetlerini ödemek zorunda kalan Devlet kuruluşu olan Vietnam Elektrik Grubunun Başkanı Duong Quang Thanh “Nükleer santraller daha ucuz enerji kaynakları varken başvurulması hiç uygun değil” dedi. Fakat elektrik ihtiyacındaki düşüş ve diğer enerji kaynaklarının fiyatı Vietnam Hükümetinin nükleer santral planlarında vaz geçmesinin arkasındaki ana sebepler.

Thanh, “Nükleer enerji diğer enerji kaynaklarıyla rekabet edemeyecek” diyerek sözlerini tamamladı.

Haber: Pınar Demircan

(Reneweconomy, DW,Yeşil Gazete)

 

KHK’yle ihraç edilen bir akademisyenin hayatından kesitler – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Barış bildirisine imza atmakla, Ergene veya Dilovası’nda yaşayan insanların yediği gıdalarla kanser yapıcı kimyasallara maruz kalıp kalmadıklarının araştırılması işi arasında benim açımdan hiçbir fark yok.

İnsanın kendinden söz etmesinin, yaptığı işleri dile getirmesinin gereklilik olduğu durumlar var ve bu yazı bu nedenle yazıldı. Bir hayat öyküsünde olduğu gibi her şeyi anlatma şansım yok bu kısa yazı ile. Hayatımdan bazı kesitlere yer vereceğim ve bu nedenle de belki dağınık bir yazı olacak.

32

Son Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Akdeniz Üniversitesi’nde yapmakta olduğum akademisyenlik mesleğinden ihraç edildim. Zaten epeyce geç, hiç ummadığım bir yaşta akademisyenlik mesleğine girmiştim; o da hepi topu yedi yıl sürebildi. Ummadığım bir yaşta diyorum, çünkü üniversite okumam hasbelkader olmuştu ve mezuniyet sonrası bulduğum işlerse ayrıntısına giremeyeceğim tesadüflerle doluydu.

Çocukluk – 12 Eylül darbesi – yetişkinlik

12 Eylül darbesiyle hayatları mahvedilen insanlar arasında, onların hikâyelerini dinleyerek, hayatlarını devam ettirme çabalarına tanık olarak büyüdüm; bu ülkede sayısı hiç de az olmayan pek çok çocuk gibi… Bu hikâyenin bir kısmını bir vesile ile yazmıştım daha önce.

Sonra zamanla, her talepleri şiddetle baskılanan, ezilen insanların adaletli, eşitlikçi bir toplumun hayalini kuran, dilini, kültürünü yaşatma derdinde olan insanlar olduğunu öğrendim… Şiddetin sadece devletten gelmediğini dile, gündelik hayata, politik tutumlara sinen bir toplumsal şiddetin de var olduğunu fark ettim. Sessizliğin şiddeti. Bu ülkede bazı insanlar devlet şiddetine maruz kalıyordu ve mevcut düzenle olan biteni görmeme ve konuşmama üzerinden adı konulmamış bir rıza sözleşmesi imzalayan insanlar için bu durum olağan bir şey gibiydi sanki. Ben zamanla değiştim, şiddete rıza gösteren o sessiz çoğunluğun tavrı ise hiç değişmedi: Devletin bazı insanlara şiddet uygulaması normaldi, yapılabilirdi…

Annem ve Ruhi hoca

Annemin dirayeti, lisede kimya öğretmenim olan Ruhi Hocamın desteği ve yol göstermesi olmasa asla üniversiteye gidemezdim. Hayatım başka türlü olurdu. Ama dönüp geriye bakacak uzunlukta bir hayatınız varsa geçmişte yaşadığınız her şey daha farklı olabilirmiş gibi gelmez mi zaten?

Üniversitedeki öğrencilik hayatımın en anlamlı faaliyetlerinden biri Bornova Yetiştirme Yurdunda ortaokul öğrencilerine iki yıl boyunca gönüllü etüt öğretmenliği yapmış olmamdır. Eminim 1986-1987 yıllarında Ege Üniversitesinde öğrenci olan ve bu yazıyı okuma şansı bulacak kişilerden bazıları o çalışmaları hatırlayacaktır. Bir ara 120-130 kişi ile yürütülen o çalışmalar insanların hayatında bir değişikliğe yol açmanın uzun yıllara yayılan bir çaba gerektirdiğini öğretti. Onların isteğiyle ve onlarla yan yana yürütülmesi gereken bir çaba.

Parke taş döşeli Kars şehrinde

33

Mezuniyet sonrası birkaç yıl çeşitli işlerde çalıştıktan sonra o zamanki adıyla Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nda teknik personel olarak işe girdim. 26 yıl önce, hala köylerden söz edebildiğimiz zamanlardı. İlk görev yerim olan Kars’ta mikrobiyolojik gıda analizleri yapacak bir laboratuvarın kuruluş çalışmalarını yürüten bir ekibe dâhil oldum. Hepsi de mesleğe yeni başlamış, genç memurlardan müteşekkil bir ekipti.

Yaz günlerinde her öğleden sonra yağan yağmurun ışıl ışıl parlattığı parke taşları ile örülü devasa genişlikte sokaklara sahipti Kars ve Antalya’dan otobüs ile gitmek 27 saat sürüyordu. O uzun yolculuklardan birinde okumuştum Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanını.

İki yıl sonra Bakanlığın Antalya’daki laboratuvarına tayin oldum.

Kalıntı Analizleri Laboratuvarı akreditasyonu

Bakanlık laboratuvarları işlerin yoğun olması sebebiyle insanların uzak durduğu ve sol görüşlü insanlara daha çok rastlayabileceğiniz bir yerdi o yıllarda. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda görev yaptığım 19 yıl boyunca katkı ve kalıntı analizleri laboratuvarında sayısız analiz yönteminin oluşturulmasına, çeşitli toksik kimyasal maddelerin gıdalar ve sularda tespitine yönelik pek çok araştırma projesinde çalıştım.

Antalya’da pestisit vb. toksik kimyasalların gıdalardaki kalıntısını tespit etmeye yönelik laboratuvarın kuruluşunda ve uluslararası akreditasyonunda görev aldım. Yıllar içinde yaptığım gıdalardaki toksik kalıntı maddelerinin varlığını tespite yönelik analiz sayısının on binlerce olduğunu söyleyebilirim. Çalıştığım laboratuvarın yeni kurulacak bir binaya taşınması gerekliliği ve o binanın inşa edilmesi sürecinde edindiğim tecrübeler beni üniversiteye taşıdı. Bunları yaparken bir yandan da doktora çalışmalarımı yürütüyordum.

Doktora yıllarım

2006 yılında gıda mühendisliği bölümünde sürdürdüğüm doktora çalışmaları esnasında danışman hocama üniversite bünyesinde kalıntı analizleri konusunda faaliyet gösterecek bir ArGe (araştırma – geliştirme) merkezi kurulması gerekliliği fikrimi söyledim. Antalya, tarım kimyasallarının sadece ülkemizde değil dünya ölçeğinde en fazla kullanıldığı yerlerden biri ve gerek gıdalarda ve gerekse çevresel ortamlarda bu kimyasalların toksik kalıntılarının araştırılması kritik bir konu.

TIKLAYIN- KÜRESEL ISINMA ÇAĞINDA PESTİSİTLER VE GIDA GÜVENLİĞİ

Zamanla bu fikrin çerçevesi çok genişledi. Sadece pestisitler vb. gibi toksik tarım kimyasalların tespitini yapacak mütevazı bir araştırma merkezinden toksik kimyasallar konusunda akla gelebilecek her şeyin analizini yapacak bir donanım altyapısına sahip büyük bir araştırma merkezi kurulması fikrine doğru evrildi.

2007’de bu konuda Devlet Planlama Teşkilatı’na sunulacak bir altyapı destek projesi hazırladım ve bu proje kabul edildi. İlk iki yıl üniversitede bana verilen bir odada proje ile ilgili işleri takip ettim. İşlerin giderek artan yoğunluğu nedeniyle o zamanki üniversite yönetimi yardımcı doçent kadrosu ile beni işe almayı önerdi. Yirmili yaşlarımdayken akademisyen olma fikri ile dolup taşıyordum; ama olmamıştı ve bunun tek nedeni 12 Eylül darbesinin aile içinde henüz dibe çökmeyen tortularıydı… Üstelik aradan çok zaman geçmişti ve akademisyenlik hayalimi çoktan unutmuştum. Epeyi yaşlı sayılabilecek bir yaşta 38 yaşında idim ve bir akademisyen olmanın hiç aklımdan geçmediği zamanlardı. Hayatımda aldığım iyi kararlardan biri o teklifi kabul etmek oldu.

Gıda Güvenliği Araştırma Merkezi

34

2009-2015 yılları arasında sonradan Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi adını verdiğimiz araştırma merkezinin inşa çalışmalarını yürüttüğümü, kurulacak merkezin donanım altyapısında bulunacak kalıntı analizleri ile ilgili analitik cihazların tamamının seçimi, kurulumu, çalıştırılması ve analiz yapar hale getirilmesi işlerinde idareci olarak görev aldığımı söylemeliyim.

TIKLAYIN- GIDADA PESTİSİT KALINTISI VE SAĞLIK

Bu konuda mütevazı olmak istemiyorum. Pestisitler, dioksin ve furanlar, başta kurşun, kadmiyum arsenik gibi ağır metaller, poliaromatik hidrokarbonlar (PAH’lar), fitalatlar, mikotoksinler… gibi toksik kimyasal analizlerinde önem arz eden bileşiklerin büyük bir çoğunluğunu analiz etme kapasitesine sahip bir laboratuvar kurduk. Benzeri merkezlerden önemli farkı çok yüksek çözünürlüklü kütle spektrometreleri ve ülkemizde ilk kez kurulan iyon hareketliliği spektrometresi gibi pek çok nadide cihazla dolu olmasıdır.

Metot oturtmak

2011’e geldiğimizde kuruluş işleri neredeyse bitmişti. Analiz faaliyetlerine başlamak, biz kimyacıların diliyle “metot oturtma” çalışmaları yapmak sadece bir yıl sürdü. Bütün bu faaliyetleri tek başıma yapmadım elbette. Destekleri unutulmaz, işbirliği içinde çalıştığım pek çok insan var ve bir kaçını ismi ile anmayı çok isterdim. Onlar biliyor.

Merkez 2012’de istenilen her türlü analiz işini yapabilecek, çalışmaya hazır bir yer haline gelmişti. Pestisit analizleri konusunda iddialı bir yerdik. Mevzuatta yer alan pestisitlerin neredeyse tamamını ama özellikle hormonal sistem üzerinde bozucu etki gösteren pestisitlerin tamamını analiz edecek bir yöntem geliştirdik.

TIKLAYIN- OT ÖLDÜRÜCÜ GLİFOSAT SORUNUNDA BİLİNMESİ GEREKENLER

Hormonal sistem bozucu pestisitler tehlikeli hastalıklara yol açma konusunda diğerlerinden daha farklı bir nitelik arz eder. Gıdadaki kalıntı miktarları çok düşük olsa bile sağlık üzerinde bozucu etkileri vardır. Dolayısıyla gıdalarda toksik kimyasal kalıntılarını belirleme çalışmalarında hormonal sistem üzerinde etki gösteren çeşitli kimyasal maddelerin varlığı araştırılmıyorsa eğer, yapılan çalışmalar gıda güvenliği ya da halk sağlığı açısından çok yetersiz bir perspektife sahip olacaktır.

Kalıntı analizi yapacak analiz metotlarının oluşturulması işinde dikkate aldığım kriter, hormonal sistem bozucu kimyasalların analizi işini iyi yapan bir araştırma merkezi olmamızdı. Kısa sürede olduk da.

Yaptığımız çalışmalar da boşa gitmedi; çok çabuk karşılık buldu. Hormonal sistem üzerinde bozucu etki gösteren kimyasalları tespit etmek amacıyla oluşturduğumuz analiz metotları Sağlık Bakanlığı’nın ulusal ölçekte yürüttüğü kanser ile ilgili bir araştırma projesinin gıdalar ve sular ile ilgili kısmının kurduğumuz merkezde yapılması kararını vermesinde ciddi rol oynadı.

Ergene-Dilovası Kanser Haritasının Çıkarılması

ArGe merkezinde yaptığım en anlamlı çalışmalardan biri ülkemizde kanser vakalarının en sık görüldüğü Ergene Nehri havzası ile Kocaeli Dilovası bölgesinin kanserojen madde kirlilik haritasının çıkarılması amacını güden Sağlık Bakanlığı’nın bu araştırma projesinde yer almam oldu.

35

Onlarca bilim insanının yer aldığı proje ekibinin başlangıçta bir üyesi değildim; birkaç yıldır sürdürülmekte olan bir projeydi ve bizden sadece bazı analizleri yapma işi talep ediliyordu. Ama zaman içinde yaptığım katkılar proje ekibine dâhil edilmemi sağladı.

Ergene Nehri havzası ile Kocaeli Dilovası bölgelerinde yetişen çeşitli gıdalar ve yeraltı-yüzey sularından alınmış binlerce örnek üzerinde pestisitler, ağır metaller, poliaromatik hidrokarbonlar başta olmak üzere on binlerce analizin yapılması işini üç yıl boyunca organize ettim.

Bu çalışma süresi boyunca başka hiçbir akademik faaliyet ile ilgilenme fırsatı bulamadım. Sadece gıda çalışmasına ilişkin proje sonuç raporunu yazmam bile bir yılımı aldı. Bir gıda örneğinde tespit ettiğimiz radyoaktif nitelikli bir bulaşmanın nereden kaynaklandığına bir açıklama getirebilmem haftalar sürmüştü örneğin. Mevcut akademik performans ölçütleri açısından bakıldığında ise hiçbir karşılığı olmayan çalışmalar bunlar.

36

“Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası İllerinde (Tekirdağ, Edirne, Kırklareli) Yetiştirilen Gıdalarda ve Sularda Çevresel Kirleticilerin Belirlenmesi” başlığını taşıyan bu projenin sonuçları açıklanmadı. Bu çalışmanın bütün bulguları hakkında açıklama yapma yetkisi Sağlık Bakanlığı’na aittir. Halk sağlığı açısından çok önemli bulgular vardır.Etik kodları çiğnememek için detayları açıklamayacağım. Başta muhalefet partilerine mensup milletvekilleri olmak üzere, halk sağlığını, çevre sağlığını önemseyen kişi ve sivil toplum kuruluşları Sağlık Bakanlığı’ndan bu olağanüstü kapsamlı araştırma projesinin sonuçlarının açıklanmasını talep etmelidir.

TIKLAYIN- GIDALARDA AT VE EŞEK ETİ BULUNMASI GERÇEK BİR SORUN MU?

En çok tüketilen meyve sebzelerdeki pestisit kalıntılarının belirlenmesi; iyon hareketliliği spektrometresi cihazını sıvı kromatografisi tandem kütle spektrometresi cihazı ile birleştirerek çok düşük miktarlardaki pestisitleri ve onların parçalanma ürünlerini belirleyecek bir metot geliştirmek;  bebek gıdalarında farklı nitelikteki antibiyotik kalıntılarının tespitine yönelik analiz metodu geliştirilmesi gibi uzun bir liste ile anılacak başka benim çok güzel bulduğum işler de var ama sözü çok uzatmak istemiyorum. Kamu hizmetinde geçen 26 yıllık çalışma hayatım boyunca yaptıklarımın ya da yapabildiklerimin bir kısmı bunlardır.

Son çıkan KHK ile işten çıkarıldım.

Kamusal sessizlik

Amacım yaşadığım mağduriyete dikkat çekmek değil; bunda hoş bulmadığım bir yan var. “Ülke sorunları ile ilgili pek çok konuda yazan, konuşan, akademik çalışmalarına devam eden insanlarla dolu bir ülke burası ve onlara bir şey olmazken bize neden bunu yaptılar?” sorusu akla gelebilir.

Bu sorunun tek yanıtı devlet ile vatandaşı arasındaki sessizlik anlaşmasını çiğnememiz, dile getirilmemesi gereken bir konuda söz söylemiş olmamızdır. Bu ülkede gerek geçmişte gerekse günümüzde devlet şiddetiyle mağdur edilmiş insanlar hakkında bir söz söylüyorsanız; resmi söylemin dışına çıkıp geçmişin acıları ile yüzleşmekten, geçmişle barışmaktan ya da barış dolu bir geleceğin mümkün olduğundan söz ediyorsanız başınızın derde gireceği kesin gibidir.

Yaşadığımız mağduriyetin özü buradadır. Hep böyleydi. Ama hep böyle kalmamalı. Sağlıklı bir gelecek hayalinden, barış içinde yaşayabilecek bir toplum olabileceğimizi düşünmekten vazgeçmemeliyiz. Yaşadığımız sorunların çözümü var; ama bu sorunları barışçı yöntemlerle çözecek bir siyasal irade ortada yok. Talep etmeliyiz.

Bir “muhalif” olarak niteleniyorum ama hiçbir şeyi bir muhalif olmak amacıyla yapmadım. Bir akademisyenin ya da entelektüelin asli sorumluluğu içinde yaşadığı topluma, kamuya karşıdır. Hala bir toplum olup olmadığımız ya da hala bir kamudan söz edip edemeyeceğimiz dikkate alınmamalı bence; bazen kurduğumuz söz ile de kamuyu kurarız. İnsan doğru bildiklerini söylemeli; ahlaki açıklık bir erdemdir.

Bu ülke basit bir gösteriye katıldığı için hayatı mahvedilen, hiçbir gerekçe olmadan yıllarca hapislerde tutulan gencecik insanlarla dolu bir ülke. Bu nedenle yaşadıklarımı bir mağduriyet olarak değerlendirmeyi zül sayarım. Yaşanan acıların ancak birleştirici bir yanı var bizim hayat hikâyelerimizde.

Barış bildirisine imza atmakla, Ergene veya Dilovası’nda yaşayan insanların yediği gıdalarla kanser yapıcı kimyasallara maruz kalıp kalmadıklarının araştırılması işi arasında benim açımdan hiçbir fark yoktur. Her ikisi de kamu yararını, bu toplumun sağlığı ve esenliğini korumak adına yapılmıştır.

KHK ile bize yönelik suçlamanın, işten atılmamızın bir damgalama olduğu çok açık. Ama ben kendimi bir barışsever olarak görüyorum. Bu ülkenin tarihinde, çok da uzak olmayan bir geçmişte yıllarca birlikte yaşadığı Ermeni dostları sürgüne, ölüme gönderilip kıyıma uğratılacakken o insanlara, komşusuna sahip çıkan, evinde saklamayı göze alan insanların soyuna dâhil olmayı tercih ediyorum.

Hakkımdaki KHK’ya yanıtım budur.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

37-bulent-sik

 

Bülent Şık

Joan Baez’den Grup Yorum’a destek

Dünyaca ünlü Amerikan folk şarkıcı ve şarkı yazarı Joan Baez’den tutuklu Yorum üyelerine destek mesajı geldi.

31

Dünyaca ünlü Amerikan folk şarkıcı ve şarkı yazarı Joan Baez, 18 Kasım tarihinde gözaltına alınan 11 Grup Yorum üyesinden tutuklama kararıyla cezaevine gönderilen 7 sanatçı ve 1 işçi için bir kamuoyu açıklaması yaptı.

Birgün’den Erk Acarer’in jaberine göre; Grup Yorum üyeleri ve dinleyicileriyle dayanıştığı mesajında Baez, şu ifadelere yer verdi: “Hapse koyulmanızın asıl nedenleri müziğiniz ve işlerinizin insanlara dokunması, onları harekete geçirmesi, onlara kuvvet ve cesaret vermesi, fikirlerinizin doğru olması. Şimdi bu cesareti kendiniz adına taşımalısınız. Şarkı söyleyeceğim zaman sizin hikâyenizi anlatacağım. Bizim yerimize fedakarlık gösterdiğiniz için teşekkürler. İyi dileklerimle… Joan Baez.”

 

(Cumhuriyet)

AB’ye giden ince uzun yolun sonu – Cengiz Aktar

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

Türkiye Avrupa Birliği’nin (AB) genişleme tarihinde benzeri olmayan bir üye adayı. 1959’daki ilk temas sonrasında yarım yüzyılı aşan son derece karmaşık, iki taraftan da kaynaklanan sorunlarla çok tahrip olmuş bir ilişkinin sonunda hâlâ aday.

29

Bugün bu bitmez tükenmez adaylık mutsuz sona gelmiş dayanmış gibi görünüyor. 22 Kasım 2016 bu anlamda bir dönüm noktasına benziyor. Avrupa Parlamentosu (AP) genel kurulu oturumunda saatlerce görüşülen ve 24 Kasım’da neredeyse oybirliğiyle kabul edilen müzakereleri dondurma konusunda tavsiye kararı, yaptırımı olmasa da AB tarafının gelip dayandığı yeri faş ediyor.[1] Ama önce bu tuhaf ilişkinin yakın tarihine yakından bakalım.

Olumsuz gidişatın kısa hikâyesi

AB Aralık 2002’de, son koalisyon hükümetinin olumlu ve yapıcı icraatı sonucunda, Chirac-Schröder ikilisinin rızasıyla 2004 Aralık ayını işaret etmişti. İlk AKP Hükümeti’nin toplumun ve muhalefetin desteğini de alarak reformları sürdürmesi sayesinde, belirlenen tarihte son aşama olan katılım müzakerelerine başlama kararı almıştı. Karardan itibaren işler tersyüz oldu. AKP iktidarı AB ivmesi sayesinde yakaladığı istikrar ve uluslararası itibarı kendinden menkul bir başarı varsayıp sınırsız bir özgüvene tahvil etti. Uyum çalışmalarını öncelik olmaktan çıkararak mâlum maceralara atıldı. AB tarafında ise başta Sarkozy Fransası olmak üzere kuzey Avrupalı Hıristiyan Demokratlar, müstakbel üyeliğini hiçbir zaman sindiremedikleri Türkiye’nin üyeliğine karşı sistemli bir muhalefet sergilediler. Sonuçta ortaya bir çeşit gönülsüzler koalisyonu çıktı ve müzakereler 2006’dan itibaren teklemeye başladı.

2004’teki genişleme dalgası sonrasında, AB hukukunun parçası olan AB ile Türkiye arasındaki gümrük birliğinin Kıbrıs Cumhuriyeti’ne teşmilinde yaşanan restleşme sonucunda, sekizi AB Konseyi altısı da Kıbrıs tarafından tek taraflı olmak üzere 14 faslın açılması engellendi. Bu 14 fasıl arasında Türkiye’nin sorunlu demokrasisini birebir ilgilendiren Adalet Özgürlük Güvenlik ve Yargı Temel Haklar fasıllarının olması uyum sürecine ciddi bir darbe vurdu. Diğer taraftan Batı’nın 2008’de başlayan ekonomik krizi, büyümekte olan, AB ve IMF çıpaları sayesinde makroekonomik dengelerini güçlendirmiş ve o sıralar doğrudan yabancı yatırım çekmeye başlamış Türkiye’yi çok etkilemedi. Ancak AKP iktidarı bu pozitif ayrışmayı yine Türkiye’ye has bir dinamik olarak okudu. Akamete uğrayan iki anayasa yazım teşebbüsü, 2010 anayasa değişikliği referandumu ile 2011 seçim zaferleri ve 2013’te Gezi ile 17/25 Aralık iddialarına verilen sert tepki AKP’nin AB norm, standart ve prensipleriyle negatif ayrışmasına önayak oldular. Sonuçta, 2014 başından itibaren müzakere eden aday ülke Türkiye, adaylara müzakere edebilmek için gereken Kopenhag Siyasî Kriteri’ne asgarî uyumun gerisine düştü. Bu uyumsuzluk başlarda “bizi anlayın ve olduğumuz gibi kabul edin” savunmasıyla bertaraf edilmeye çalışılırken 7 Haziran 2015 ve şimdi 15 Temmuz 2016 sonrasında bulunduğumuz yerde asgari diplomatik teamüllere bile aykırı tek taraflı bir meydan okumaya dönüşmüştür.

AB tarafının gidişata verdiği tepki ve tahlili

AB tarafı, yıllardır yokuş aşağıya giden ve genişleme tarihinde benzeri olmayan bu durum karşısında nasıl davranması gerektiğini bilemedi. Başlarda daima diplomatik dile sığınarak Türkiye’yi “doğru yola” davet etti, Ankara’nın Kopenhag Siyasî Kriteri’ne uymadığını ve dolayısıyla bir gözden geçirmeye ihtiyaç olduğunu bile bile ilişkiyi koparmamaya özen gösterdi. Oysa bugüne kadar hiç uygulanmamış olan ama her müzakere eden adayın Müzakere Çerçeve Belgesi’nde müzakerelerin dayandığı ilkeler başlığının beşinci maddesi şunu der: “Birliğin temelini oluşturan özgürlük, demokrasi, insan haklarına ve temel özgürlüklere tam saygı ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin Türkiye’de ciddi ve ısrarlı bir şekilde ihlal edilmesi durumunda, Komisyon, kendi tasarrufuyla veya Üye Devletlerin üçte birinin talebi üzerine, müzakerelerin askıya alınmasını önerebilir ve müzakerelerin tekrar başlaması için karşılanması gereken koşullara yönelik tekliflerde bulunabilir. Konsey, Türkiye’yi dinledikten sonra, müzakerelerin askıya alınıp alınmaması veya müzakerelerin yeniden başlaması için aranacak koşullarla ilgili bu tür bir öneriyi nitelikli çoğunluk esasına göre kararlaştıracaktır. Üye Devletler, Hükümetlerarası Konferans’taki genel oybirliği şartından bağımsız olarak Hükümetlerarası Konferans’ta Konsey kararına uygun olarak hareket edeceklerdir. Avrupa Parlamentosu’na bilgi verilecektir.”[2]

AB bu maddeyi uygulamaktan daima geri durdu. Son üç yılın resmî belge ve demeçlerinde hak ihlallerine ve eksiklere diplomatik dilin sertlik derecesini artırarak değinse de radikal bir tutum almaktan imtina etti. Bu alttan alma ısrarı Türkiye’de demokrat çevrelerde AB’nin dertlere deva olmayacağı düşüncesini pekiştirdi.

AB’nin “yatıştırıcı” tavrının iki nedeni olduğunu düşünüyorum. İlkin AB’nin siyasi teamülleri köprülerin atılmamasına özen gösterir, son dakikaya kadar diyalog, istişare ve pazarlık kapılarını açık tutar. Zira bilinir ki aksi halde bu, telafisi çok zor bir kopuşlara kadar gider. Yine de o sınırsız diyalog davetinin bir doğal sınırı vardır. Demokrasiler ile demokrasi fakiri ülkeler ortak bir hedefe sahip olmadıkları gibi aynı dili konuşmazlar. Bunun en bariz örneği AB ve genelde Batı’nın Kırım’ı gözünü kırpmadan işgal eden Moskova karşısındaki biçareliğidir.

Sürdürüldüğü varsayılan Ankara-AB diyalogunun ise nasıl iki monologdan ibaret olduğunu her gün işitiyoruz. AB alttan alsa dahi Ankara AB ile aynı yolda yürümeyeceğini hem uygulamada hem söylemde milim geri adım atmadan açıkça gösteriyor. Bugün bulunduğumuz kritik aşamada, her iki tarafta da “diyalog kanallarının açık tutulması” çağrısında bulunanlar var. Bu diyalogun fiiliyatta bir sağırlar diyalogu olduğunu ve hiçbir faydası olmadığını bilmek gerekiyor. Misalen 1963 Ankara Anlaşması döneminden miras önemli bir kurum olan Karma Parlamento Komisyonu –ki temel işlevi diyalogdur– 76. ve son toplantısını Ankara’da 19-20 Mart 2015’te yaptı! İkili veya AB kurumlarıyla istişarelerde taraflar yıllardır sadece kendi duruşlarını sergiliyor, ortak bir çalışma namevcut. AB’nin diyalog kanallarını muhafaza etme yaklaşımının Ankara’da herhangi bir karşılığı yok.

Diğer taraftan Ankara’nın vurdumduymazlığı AB’nin Genişleme Politikası’nın inandırıcılığını Balkanlardaki diğer adaylar nezdinde ciddi zedeliyor. AP Türkiye raportörü Kati Piri’nin artık Ankara’da “istenmeyen kişi” persona non grata olduğunu unutmayalım. En önemlisi, 24 Kasım’da AP’de alınan müzakereleri askıya alma konusunda tavsiye kararı ise son karar mercii olan AB Konseyi üzerinde büyük baskı oluşturacaktır. Uzun lafın kısası, Almanya’nın başını çektiği “illâ bitirmek istiyorsanız siz bitirin” tavrı sürdürülebilir değil.

Alttan almayı, ortada hiçbir gerçek diyalog zemini olmadığını bile bile sürdürmenin ardında AB’nin vahim bir çıkar hesabı yatıyor. İkinci neden de tam bu. AB artık yapısal bir hal almış olan hukukdışılığı ve yaygın hak ihlallerini “müzakere eden aday ülke” Türkiye ile yukarıda verdiğim mevzuata uygun biçimde masaya yatırmıyorsa bunun ardında Türkiye’nin böylece üyelikten tamamen uzaklaşmasından duyduğu memnuniyet yatıyor. AB misalen Suudî Arabistan’a nasıl hak ihlalleri veya demokrasi zaafları konusunda ikazda bulunmuyorsa, gözünde bir üçüncü ülke haline gelmiş Türkiye’ye de son AP tavsiye kararına kadar, hiçbir ciddi ikazda bulunmadı. Asla içine sindiremediği “AB Üye Devleti” olasılığının böylece ortadan kalkmasını izlemek AB kurumları ve devletlerinin ataletinin esas nedenidir. Üye olmayacak bir ülkeyle sadece ekonomik ilişkilerin sürdürülecek olması ise herkesin işine geliyor. Ama aşağıda göreceğimiz gibi bu da kolay değil.

Nitekim AB’nin Türkiye ile olan ilişkisini epeyidir üyelik müzakereleri zemininde götürmediğini bilmek gerekir. Bu yönde alametler epeydir birikti; dört örnekle yetinelim. AB’nin Hollanda, Slovakya ve Malta dönem başkanlıklarına tekabül eden 1 Ocak 2016-30 Haziran 2017 arasını kapsayan 18 aylık iş planının genişleme başlığında Türkiye zikredilmez.[3] İkincisi, 2015 yılı sonunda Türkiye ile kotarılan “Mülteci Anlaşması” AB müktesebatının iltica konularındaki mevzuatı zemininde değil ad hoc bir al-ver zemininde düşünüldü. Üçüncüsü 14 Kasım 2016 AB Dışişleri Konseyi’nden çıkan Türkiye ile ilgili Ortak Tutum Belgesi’nde, kötü siyasi gidişata yöneltilen eleştirilerin sonunda yapılan çağrı, müzakerelere devam çağrısı değil içi boşalmış “siyasî diyalog” çağrısıydı. Dördüncüsü, Avrupa Komisyonu’nda çoktandır Türkiye’nin muhatabı, üçüncü ülkelerle uğraşan Dışpolitika Temsilcisi Federica Mogherini, 2004’ten bu yana olduğu gibi Genişleme Politikası’nın şimdiki temsilcisi Johannes Hahn değil.

Müzakerelere Türkiye tarafından bakacak olursak hali hazırda “kağıt üzerinde” müzakere edilen 15 fasılda yapılan uyum çalışmaları son İlerleme Raporu’nda belirtildiği gibi tamamen yetersiz. Pek çok mevzuatta (misalen Merkez Bankası özerkliği) geriye gidiş söz konusu. Ankara bu ipin ucunu çoktan bıraktı, kimi bakanlık ve kurumda aktif AB uyum birimi bile kalmadı. Peş peşe AB programlarından çıkılıyor. Katılım Öncesi Araç uyarınca projelendirilmesi gereken mali kaynaklar proje üretilemediği için kullanılmıyor, bütçelendirilmiş olanlar Brüksel’de sanki yeni kaynakmış gibi Mülteci Anlaşması’na kaydırılıyor.

İlişki bundan sonra nereye gider  

Bu veriler ışığında ilişki bundan böyle nereye doğru gider?

Ara sıra işittiğimiz ve özellikle Alman siyasetçilerden gelen siyasî diyalogla sorun çözme çağrılarını artık ciddiye almak mümkün değil. Bunlar kulağa hoş gelen boş lakırdılar, geçelim.

AB tarafının “kırmızıçizgi” olarak belirlediği, buna mukabil iktidarın “milletin talep ettiği” idam cezasının geri gelmesi ilişkiyi aslında tarafları memnun edecek şekilde sonlandırma potansiyeli taşıyor. Bu, en “zahmetsiz” senaryo.

Diğer beklenti iyice şirazesinden çıkmış olan vize muafiyeti meselesi. Ankara bu konuda AB tarafına 31 Aralık 2016’ya kadar süre verdiğini, eğer gerçekleşmezse – ki gerçekleşmeyecek, Mülteci Anlaşması’nı feshedeceğini söylüyor. AB tarafı bu resti çoktandır sindirdi, böyle bir tepki sadece kopuşu hızlandırır, zira AB-Türkiye ilişkisinin son pamuk ipliklerinden biri bu anlaşma.

AB mekanizmalarına vakıf olmayan kimi yorumcu Kıbrıs’ta bulunması beklenen federal çözümün Kıbrıs Cumhuriyeti bağlantılı 14 müzakere faslının önünü açacağını varsayıyor. Daha şimdiden Montreux müzakerelerinin başarısızlıkla sonuçlanması, bu tıkanma atlatılsa dahi federal çözümün onayı için her iki tarafta yapılacak referandumun KKTC’de hüsranla sonuçlanması olasılığı, Kıbrıs’a bel bağlanamayacağını gösteriyor. Çözüm bulunsa dahi Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin, gayridemokratik uygulamalar nedeniyle ve Kıbrıs’ta bulunacak çözüm Türkiye’yi demokratikleştirmeye yetmeyeceğinden, artık bitirilmesi gerektiğini yüksek sesle söyleyen Avusturya’nın tek başına fasıl açılmasını engelleyeceğini bilmek gerekiyor.

Son olarak iktidarın en yetkili ağızlarından AB üyeliğini “millete sorma” arzusunu biliyoruz. Referandumun sonucunun olumsuz olma ihtimali yüksek olsa da başkanlık referandumu nedeniyle organize edilmesi kolay durmuyor. Ancak iktidar “milletine” sormadan dahi böyle bir karar alabilir.

Geriye kalıyor yegâne elle tutulur ilişki olan ama yürürlüğe girmesinden 21 yıl sonra epey köhnemiş ve artık üyelikle taçlanmayacağı anlaşılmış olan gümrük birliğinin gözden geçirilmesi. Taraflar bununla yetinmeye hazır. Ne var ki Türkiye’deki yaygın hukukdışılık gümrük birliğinin gözden geçirilmesini ve başka her ekonomik ortaklığı olumsuz etkileme potansiyeline sahip. Çığ gibi büyümekte olan ekonomik istikrarsızlık krize dönüşürse, hukukdışı uygulamalar artar ve sağlıklı bir ekonomik ortaklığı engeller.

Son olarak, yıllardır tarayan ve artık tamamen tutmaz hale gelen AB çıpasının zaten tökezlemiş olan ekonomik dengelere olacak olumsuz etkisini bir kenara not edip altını çizmek gerekiyor. Mali piyasalara bakarsak, 24 Kasım 2016 öğleden sonra, AP’nin müzakereleri askıya alma konusunda tavsiye kararı Türkiye’nin AB ilişkisinin bittiğinin ön işareti olarak algılandı ve ortalık altüst oldu. Daha uzun vadede AB pazarı 2015’te 61.607 milyar avroyla Türkiye’nin ihracatının yüzde 44’ünü oluşturuyordu. Birlik Türkiye’nin açık ara bir numaralı ithalat ve ihracat ortağı, toplam doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının hem stok hem yıllık bazda % 65-70’inin kaynağıdır. Bülent Danışoğlu AB’nin ekonomik öneminin altını çiziyor: “2016 yılında AB hariç, bütün ülke gruplarına yapılan ihracatın gerilediğini de belirtmek lazım. İlk 9 ayda AB ülkelerine yapılan ihracat yüzde 8 artarken, Bağımsız Devletler Topluluğu’na yapılan ihracat yüzde 31, Ortadoğu ülkelerine yapılan ihracat yüzde 6 azalmış. Türkiye’nin dış ticaretinde AB’nin önemi sadece en büyük ihracat pazarı ve ithalat kaynağı olmasından gelmiyor. AB aynı zamanda ihracatın ithalatı karşılama oranını da yükselterek, dış ticaret açığını küçültüyor.”[4] Doğrudan ekonomik ilişkinin aldığı ve giderek alacağı vahim yaralara ilâveten üçüncü ülkelerden gelecek yatırımların da tehlikede olduğunu hatırlatalım. Seyfettin Gürsel son T24 makalelerinde ekonomik ilişkide tehlikeli gidişatı irdeledikten sonra bu gidişattan endişelenen ama iktidar çevresinde kimsenin dikkate almadığı Mehmet Şimşek’in ikazlarına yer veriyor: “Bana ister katılın ister katılmayın, AB’den kopmuş bir Türkiye’nin dünya algısı Üçüncü Dünya ülkesidir… Japonya’ya gittim en çok gelen soru ‘Türkiye AB’den kopacak mı? Koparsanız biz uğramayız’ diyorlar…AB konusu çok net. Kendi menfaatimiz gereği AB ile ilişkileri götürmemiz lazım.”

Şimşek’in çırpınışlarının “yüksek siyasette” bir karşılığı yok; vakit artık çok geç.

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

 

30-cengiz-aktar

 

Cengiz Aktar

AP’nin kararı üzerine ilk düşünceler: Birisi Sisyphos mu dedi?

Avrupa Parlamentosunda (AP) bütün ana politik gruplar tarafından ortak olarak hazırlanan ve dün ezici bir çoğunlukla onaylanan tavsiye kararı Türkiye’de gerek iktidar, gerekse de medya çevrelerinde içeriğinin bütününden çok müzakerelerin dondurulması önerisi üzerinden değerlendirildi ve tepkiyle karşılandı. Tepkiler iktidar çevrelerinde sert, bağımsız veya muhalif çevrelerde ise ne diyeceğini bilemez tondaydı. Bu nedenle içeriğine biraz daha ayrıntısıyla bakmak gerekiyor.

27

Öncelikle müzakerelerin başlamasının ön koşulunun “demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve azınlıkların korunması için uygun bir kurumsal yapının bulunması” şeklinde özetlenebilecek Kopenhag siyasi kriterlerine “yeterince uyum göstermiş” olmak olduğunu ve bu durumdan geriye gidilmesinin müzakerelerin resmen askıya alınmasına [formal suspension] neden olabileceğinin en başta düzenlenmiş ve her iki tarafça kabul edilmiş olduğunu hatırlatalım. Buna karşın Parlamentonun metninde bu konuda karar alma yetkisi olan Avrupa Birliği Konseyine önerilen Türkiye ile müzakerelerin geçici olarak dondurulması [temporary freeze], resmi bir askıya alma değil. Arada önemli bir fark var; önerilen görece basit bir siyasi karardan, hatta aslında fiili olarak zaten donmuş olan durumun ilanından ve bu süre içinde yeni başlık vs. açılmamasından ibaret, dolayısıyla geri alınması da basit bir siyasi karar ya da deklarasyon gerektirecek. Bunu da açıkça olağanüstü hal uygulamasının sona ermesiyle birlikte hemen gözden geçirilmesi gerektiğini söyleyerek net koşullara bağlıyor. Ancak özellikle ölüm cezasının geri getirilmesiyle birlikte resmi askıya alma yoluna gidilmesinin kaçınılmaz olacağı ayrıca belirtilerek aradaki fark da vurgulanmış oluyor. Resmen askıya alınması ve askıya alma kararından geri dönülmesi resmen bütün ülkelerin onayını gerektirdiği için (yani her bir üye ülkenin veto hakkı olduğu için) başka pazarlıklara konu edilecektir ve o kadar kolay olmayacaktır. Müzakerelerin başlaması kararı alınırken Kıbrıs’ın henüz üye olmadığını hatırlatmak yeterli olur sanırım.

Bunun ötesinde Türkiye’de karar üzerinde koparılan bütün gürültüye rağmen (güya muhalif olarak bilinen Fox TV ana haber bülteninde bile ‘skandal karar’ başlığıyla verildi!) dengeli ve Türkiye’deki demokrasi güçlerini de gözeten bir karar. Avrupa Komisyonuyla birlikte Avrupa Konseyi ve Venedik Komisyonuna da bu yoldan dönülmesi durumunda Türkiye’ye yardımcı olma çağrısında bulunuyor. Şu anda ara dönem değerlendirmesi süreci devam eden IPA fonlarında durumun dikkate alınması ve insan hakları ve demokrasi alanında sivil toplum kuruluşlarına verilecek fonların artmasını talep ediyor.

Karar metni aşırı sağcılar dışında (AKP’nin gözlemci üye olduğu ECR dahil) bütün ana grupların ortak girişimi ve oylama da 37 red ve 107 çekimser oya karşı 479 kabul oyu aldı. Red ve çekimser verenlerin büyük çoğunluğunun aşırı sağcı gruplardan olduğu söyleniyor. Dolayısıyla müzakerelerin dondurulması kararının alınmasına neden olabilir mi bilinmez, ancak AB içinde önemli bir siyasi etkisi olacaktır.

Türkiye’de ise koparılan bütün gürültüye rağmen kısa vadede ancak sembolik bir etkisi olabilir; 2004 yılında Türkiye ile müzakerelerin başlamasına da neredeyse bütün grupların desteğiyle ve hatta Yeşiller grubunun çeşitli dillerde hazırladığı ‘Evet’ pankartları eşliğinde onay vermişti aynı Parlamento. Şimdiki kararın ve sonuçlarının ise Türkiye’de (nedeni önce rehavet ve müzakerelerin teknikleşerek depolitize olması, sonrasında ise umutsuzluk olan) ciddi bir eylemsizlik içinde olan Avrupa yönelimindeki çevreler açısından yeni bir hareketlenmeye yol açması olası. Türkiye’deki kamuoyu araştırmalarında AB üyeliğine olumlu bakışın hala çoğunlukta görünmesi de önümüzdeki günlerde dikkate alınması gereken önemli bir gösterge.

28

İçinde bulunduğumuz durumda müzakerelerin ne dondurulmasının, ne de dondurulmamasının zaten Avrupa değerleri ve denetiminden kurtulmak için can atar görünen ve uzun süredir olumsuz bir sonuçla karşılaşmadan tam tersi yönde davranan Türk hükümeti üzerinde siyasi bir etkisi olacak gibi görünmüyor, bunun için çok geç. Zamanında önce müktesebata uyumda a la carte veya yarım yamalak davranılmasına izin verilmemesi, sonra Kopenhag siyasi kriterlerinden geri gidilme eğilimi sırasında askıya alma koşullarının hatırlatılması gerekiyordu. Ancak daha sürecin başlarında örneğin Çevre Etki Değerlendirmesi veya kamu ihaleleri düzenlemelerinde gerekli düzenlemeleri yapmadığını, istisnalarla yolsuzluğa kapıyı sonuna kadar açtıklarını, ulusal insan hakları kurumunu Paris ilkelerine aykırı ve dolayısıyla etkisiz olacak şekilde oluşturduklarını dile getirdiğimizde bizzat Yeşiller içinden dostlarımız bile AB’nin ana muhalefet olan Baykal CHP’sinin o dönemdeki ulusalcı, askerci ve AB karşıtı söylemleri nedeniyle bu konularda AKP’nin üzerine fazla giderek iktidarı zor duruma düşüremeyeceğini söylüyorlardı. Halbuki örneğin zamanında yetersiz bulduğumuz Katılım Ortalığı Belgesi ve Ulusal Programın yaşama geçirilmemesi bir yana, yapılan düzenlemelerden bile geriye düşmesine tepki göstermeden sadece etkisini yitirmiş İzleme Raporlarında eksik listelerle yer vermek, AB’nin temel değerleri hakkında kendi kredibilitesine hem Türkiye nezdinde, hem de diğer aday ve potansiyel aday ülkeler nezdinde ve nihayet dünyada çoktan fazlasıyla zarar verdi. 2000’lerde iş başında olan Sarkozygillerin bilinçli etkisizliği ve sonrasında Türkiye’yi ancak mülteciler için tampon ülke olarak görüp bunun üzerinden kirli bir vize serbestliği pazarlığı yürütmek de üzerine tüy dikti. (İlişkilerin tarihi ile ilgili ayrıntılı bir değerlendirmeyi bugün Cengiz Aktar’ın Birikim Dergisi web sayfasında yayımlanan yazısından okuyabilirsiniz) Şimdi müzakereleri dondurur veya askıya alırsa da Türkiye’de siyasi bir etkisi olacağı için değil, ancak AB’nin kendi inandırıcılığını yeniden kazanmak için bir adım olacaktır.

Öte yandan karar metni sembolik etkisi dışında ekonomik bir hatırlatma da içeriyor; Türkiye’nin uzun süredir bastırdığı ve sonunda başlaması beklenen Gümrük Birliği anlaşmasının revizyonu görüşmeleri. Eğer bu anlaşma revize edilirse yürürlüğe girmesi için Parlamentonun yenilenen anlaşmayı onaylaması gerekecek ve karar metni Parlamentonun böyle bir yetkisi olduğunu “not ediyor.” Olası etki ise öncelikle ekonomi üzerinde (belki yıkım düzeyinde) ve Kıbrıs görüşmeleri üzerinde olacaktır. Türk hükümetinin tutumu ekonominin durumunda korkarak alttan alma şeklinde mi olur, yoksa ipleri koparmak mı, bunu tahmin edebileceğimiz bir dönemde değiliz maalesef.

Avrupa konusunda düşünmeye ve Avrupa yönelimi yönünde çalışan sivil toplum kuruluşları içinde yer almaya başlamamdan bu yana temel derdim AB’ye üye olmak değil, katılımcı demokrasinin geliştiği, herkesin insan haklarının korunması için uygun mekanizmaların bulunduğu ve sonuçta barış ve huzur içinde kaliteli bir yaşamın süregeldiği bir ortamın oluşmasına katkıda bulunmak oldu. Bu derdin yaşama geçmesi öncelikle toplum ve siyasetin iç dinamiklerine bağlı ve böyle bir iç dinamiğin bulunmadığı durumda bir dış aktör olarak AB’den medet ummanın yararsız olduğunu biliyoruz. Ancak darbe sonrası 1980’ler ve 1990’larda canlanan sivil toplum, insan hakları ve ekoloji hareketleri ile Kürt hareketinin barışçıl siyasi mücadele kanadı bu dinamiğin gelişime açık olduğunu ve Avrupa’daki sivil toplum ile yatay ilişkiler kurulmasıyla birlikte AB katılım sürecinin önemli bir kolaylaştırıcı etken olabileceğini gösteriyordu. 1997’de ilişkilerin askıya alınması sonrası yaprak bile kıpırdamadığı dönemin sonunda bu iç dinamik ve toplumsal talebin sonucu olarak önce 1999’da adaylık statüsü ve sonrasında idamın kaldırılmasını da içeren insan hakları düzenlemeleri sonucu 2005’te müzakereler başladı.

Geldiğimiz noktada binbir zorlukla tepeye çıkardığı kayanın yeniden aşağıya yuvarlanmış olduğunu gören Sisyphos gibi hissediyor olabiliriz. Ancak bugün de hem iktidar, hem de PKK tarafından bütün hırpalanmışlığına rağmen HDP’nin oy kaybetmemesi, CHP ve AKP tabanında hala önemli miktarda var olan AB yönelimi (ya da onun temsil ettiği iyi yaşam talepleri) bu iç dinamiğin hala var olduğunu düşündürüyor. Üstelik sivil toplum hareketi o dönemdeki gibi gelişiminin henüz ilk evresinde değil ve insanlık onuru üzerinden düşüncelerini dile getiren muhalifler arasında korku eşiği giderek daha çok aşılıyor. Böyle bir ortamda Avrupa yöneliminin ve temsil ettiği iyi yaşam talebinin orta ve uzun vadede sürmesi ne sadece Avrupa’nın kendi içinde yaşadığı kriz(ler)e veya AB’nin Türkiye hakkında alacağı bir karara bağlı, ne de içeride kendisini mutlak hakim olarak gören sınırlı bir iktidar kliğine.

26-alper-akyuz

 

 

Alper Akyüz

Gıda satın alma kılavuzu [2]

Serinin ilk yazısı için tıklayınız.

Bir önceki yazıda tanımladığımız temiz, besleyici, sağlıklı gibi özelliklere sahip gıdaların fiyatlarının nasıl belirlendiği, ne kadar olmasının “adil” olduğu sorularına odaklanacağım bu yazıda.

Türkiye’de ve Dünya’nın bir çok yerinde herhangi bir ürünün fiyatının arz-talep dengesi üzerinden belirlendiği varsayılır. Bugünün dünyasında bu varsayım tam anlamıyla doğru değil. Besleyici gıda üretimi gibi (en azından henüz) “mekanize” olmayan süreçlerde hele, çok farklı dinamikler giriyor işin içine.

Diğer bir deyişle, işin ekonomik tarafı çok kapsamlı, tek başına ayrı bir yazı dizisini hak edecek kadar karmaşık. Bu yazıda temel etmenleri ele alıp, sonunda da tüketiciler için somut bir takım sonuçlar önermeye çalışacağım. Farklı şartlarda üretilen farklı gıdaların (örnek: Yerel tohumlu, gübresiz-zehirsiz domates) fiyatlarının birbirine nasıl oranlanabileceğini ise ilerideki yazılarda detaylandıracağım.

İlk temel kural: “Doğru” gıda pahalıdır. Ama daha önemlisi, “kötü” gıda fazla ucuzdur.

Topluluk destekli tarım uygulamaları giderek yaygınlaşıyor. Foro: Ormanevi Kolektifi
Foto: Ormanevi Kolektifi

Konvansiyonel sistemle domates üretmek yerine toprağı sürmeden, yerel tohumla, tarım zehiri ve sentetik gübre kullanmadan domates üretmeye (yani organik/organik ötesi üretim yapmaya) karar veren bir köylüyü hayal edin. Bu üreticinin karşılaşacağı bir çok sorun ve risk var:

a) Üreticinin, sistem dışına çıkmakla aldığı ekonomik ve ekolojik riskler ve yükler:

  • En iyi şartlarda bile toplam hasadı, konvansiyonel hasada göre daha düşük (çok kabaca, 3’te biri civarında) olacak.
  • İstilacı bir hastalık veya böceğin  musallat olması durumunda ilaç kullanamayacak ve fazladan verim düşüşleri yaşayacak. Hastalığı “Doğal yöntemlerle” çözmeye çalışması fazladan araştırma, organizasyon, o “doğal ilacı” yapması için hazırlık ve malzeme ve bilgi gerektirecek; hem de çözümün tam etkili olmama riski var.
  • Köydeki diğer üreticiler “tarlasının haliyle” ve yaptığı onca fazladan uğraşla dalga geçecek, küçümseyecek.
  • Ürününü istediği fiyattan ve bozulmadan (her hafta!) satış yapabileceği kanallar hazır değil, ya da garanti değil. Öyle olsa bile paketleme, satış, alacak verecek takibi için de ayrıca uğraş vermesi, risk alması, kafa yorması gerekecek.
  • Çapalama, fide hazırlığı, hasat gibi süreçlerde konvansiyonel üretime göre çok daha fazla emek, organizasyonel uğraş verecek. Her bir sorunu kendisi, özgün yöntemlerle çözmesi gerekecek. Kırsalda “yövmiyeli çalışan” bulmanın çok zorlaştığı bu çağda insan gücüne dayalı bu tür üretim iyice zorlayıcı olacak.
Köy hayatı
Foto: Ormanevi

b) Üreticinin ve sistemin bilgi, altyapı ve “girdi” eksiği:

  • Pullukla girip sürülmemiş ve/veya sadece üst işlemesi (goble/tırmık vs.) yapılan toprakta fide ekimi, damlama çekilmesi gibi işleri yapmak zor olacak. Bunun için özel tarım ekipmanları almak istese (ve buna yetecek parası olsa) bile bu ekipmanlar üretilmiyor ya da çok sınırlı bölgelerde var.
  • Çanakkale domatesinin fidesini Antalya’daki fidecilerden kamyonla getirtmek yerine, kendisi tohum bulacak ve tohumdan fide yapacak. Bunun için bir sera(msı), kaliteli fide toprağı gibi malzemelere ve zamanlamayı tutturacak kadar bilgi ve organizasyonel kapasiteye ihtiyacı var.
  • Kimyasal azot gübresini ne kadar serpmesi gerektiğini herkes biliyor, ziraat mühendisleri ve gübre satıcıları bu konuda “bedavaya” bilgi veriyor. Hayvan gübresini ne kadar serpmeli? Yanmış gübreyse ne kadar, yanmamış (taze gübreyse) ne kadar? Az vermesi bitkiyi aç bırakmak, çok vermesi ise “yakmak” anlamına gelir. Bu gübreyi nasıl dağıtacak?
  • Hastalık ve diğer sorunlarla “doğal” yöntemlerle baş etmek için gerekli reçeteleri nasıl hazırlayacak?

Bu sorular ve sorunların listesi daha da uzatılabilir, şimdilik burada duralım. Önemli olan şu: Desteklemelerden gıda sektörünün tedarik zincirinin yapılanmasına, çiftçinin ulaşabildiği altyapı ve bilgi ağından nakliye ve satışa kadar tüm “sistem”, çiftçinin sadece hammadde üretimi yapması ve bunu da en ucuza, en kalitesiz, en yüksek çıktıyla (kilogram cinsinden hasat) ve tüm bunları “sistemin öngördüğü şekilde” yapması üzerine kurgulanmış durumda. Yani dünyanın neredeyse tamamında ve yani Türkiye’de “sistem”, konvansiyonel üretim yapanın maliyetlerini aşağı çekiyor, “doğru” gıda üretenin omzuna ek maliyetler yüklüyor.

Yukarıda saydığım sorunların bir kısmına özgün ve yaratıcı cevaplar bulundukça doğru gıda daha ucuzlayabilir ve ucuzlayacak, evet. Öte yandan konvansiyonel gıda da normalde olması gerektiğinden daha ucuz; çünkü en geniş haliyle statüko tarafından tohumdan hasada kadar destekleniyor

Dünyada ve Türkiye’de “doğru gıda” üreten çiftçilerin çoğunun “İlave destek istemiyoruz. Tam tersi, bütün tarım destekleri kaldırılsın” demesi de ondan. Şu anda yurttaşların cebinden çıkan vergilerle yapılan tarım destekleri konvansiyonel gıdanın ucuzlamasına ve sistemdeki çiftçi dışında aktörlerin kar marjlarının yükselmesine* yarıyor.

*Bu son noktayı açayım, önemli zira: Herhangi bir ürüne verilen “destek”, o ürünün son kullanıcıya ulaşma sürecinde “fiyat kontrolünü” elinde tutan aktörlerin işine yarar. Örneğin süt: İnek sütüne verilen destek, çiftçinin süt satışından elde ettiği parayı pek arttırmıyor. O sütü çiftçiden alan süt mandıra ve fabrikalarının ödediği paranın düşmesini (çünkü geri kalanını devlet ödüyor) sağlıyor. Çünkü sütün satış fiyatını belirlemek köylünün değil süt fabrikalarının/şirketlerinin kontrolünde.

İkinci temel kural: “Doğru” gıda aslında görece ucuzdur, tüketici bunun farkında değildir”

etdoner
Foto: Google / Löplöpçüler

Ali 27 yaşında. İstanbul’da çalışan bir beyaz yakalı. Haftada 3 defa ekmek arası et döner yiyor, yanında ayran içiyor.

Ekmek arası dönerin fiyatı 12 TL, içinde 80 gr et var. Yani kilosu 125 TL. Ayranın tanesi 2.5 lira.

Ali, yarısı inek eti, diğer yarısı yağ ve “hayvanın diğer kısımları” olan hazır gıdanın kilosuna 150 TL veriyor. Litresi 10 TL’den de “yapay” bir ayran içiyor.

Ayşe 32 yaşında. Bir dikimevinde işçi olarak çalışıyor. Mahalleden 4 arkadaşıyla kafa kafaya vermişler, ayda bir toplu siparişle 20 kg “SafiMera” kuzu eti alıyorlar. Her pazar sabahı birisinin evinde toplanıp 5 kg eti muhabbet ede ede pişirip parçalara bölüyorlar. Yine aynı gün 6 TL’ye “doğru” süt alıp, yoğurt çalıyorlar.

Ayşe bu şekilde, tam anlamıyla besleyici, temiz ve yani sağlıklı besleniyor. Tüm masrafıyla, yediği etin kilosuna 100 TL, ayranın da litresine 8 TL veriyor.

Pazar sabahı toplaşmalarından, çay ve kahve eşliğinde her hafta değişik et pişirmeleri denemekten de çok keyif alıyor.

 

Üçüncü temel kural: Fiyatları daha da aşağı çekmek için üretici ve tüketiciye düşen görevler var.

Gıda üretiminde tohumdan sofraya (aynı isimde, Çanakkale merkezli doğru gıdaya ulaşım girişimi de var) süreçte ortak kaynak kullanımı, kaynak optimizasyonu, karşılıklı destek süreçleri gibi ayaklar keşfedilip oturdukça, doğru gıdanın maliyeti de düşecek. Bu süreçte hem üreticinin kaliteyi düşürmeden verimliliği yükseltmesi için atması gereken adımlar var, hem de tüketicinin “idealizm”den çok “doğru gıdaya ulaşmak” saikiyle ödemesi gereken geçiş süreci bedelleri var.

Bu süreçte genel dinamik şu: Üretici ve/veya üretici örgütlenmeleri tüketiciyi yönlendirecek, tüketici de doğru gıdaya ulaşmak için, mevcut “kolaylıklar” dünyasından biraz sıyrılıp emek harcaması gerektiğini kabul edecek. Çünkü doğrusu ve “doğal”ı bu. “Ama ben istediğim an istediğim gıdaya ulaşmak istiyorum, nasıl üretildiği falan konusunda da kafa yormaya vaktim yok” diyen tüketici olabileceğinden daha pahalıya ve (muhtemelen) istediği kalitede olmayan gıdaya mahkum kalacak. “Doğru gıda üretmek böyle bir şey, kaliteyi ve hakkaniyeti koruyarak bundan daha düşüğe mal edemem” diyerek kendini yenilik ve yaratıcılığa kapatan üretici de, kendisinden daha kaliteli ürünü daha ucuza sunan üreticiler karşısında ya “etik olmayan” yollara sapacak, ya da zarar edecek.

 

*Buna bir örnek, bizim üretim/pazarlama sistemimizden vereyim: Almak istediğiniz gıdayı hasattan önce belli bir tarihe kadar satın alıp parasını gönderirseniz, ürünün çeşidine göre değişen miktarda indirim yapıyoruz. Aynı şekilde belli bir miktar üstü toptan alışta da indirim var. Bunların sebebi klasik ekonomideki “çok satayım, sürümden kazanayım” anlayışı değil. Ürün daha hasat edilmeden satıldığında, depolamadan “bozulmadan satma” aciliyeti ve riskine kadar bir çok maliyetimiz düşmüş oluyor. Düşen bu maliyetleri de gıdayı satın alana yanısıtıyoruz.

Ve güzel olan şu: Bunların hepsi birer seçim meselesi. Ne seçersek, ona göre sonucunu yaşıyoruz.

dsc_0002

Sonuç niyetine…

Doğru gıdada fiyat aralığı, ürünün özelliklerine göre konvansiyonel fiyatın %50 fazlasıyla 2.5 katı arasında değişebilir, normaldir. Kalite ve besleyicilik düşmeden daha ucuza “doğru” gıdaya ulaşmanın yolu ise tüketici olarak örgütlenmekten geçiyor. Bunun yolları var: a) Mevcut bir gıda topluluğuna dahil olun. b) Kendi etrafınızdaki 3-5 kişiyle bir gıda topluluğu kurun ve belirlediğiniz üretici(ler/y)le belli ürünler için önden sözleşin (Gıda toplulukları hakkında güzel bir kaynak için: http://gidatopluluklari.org/ ) . c) Bir “hizmet sağlayıcıdan” (Tohumdan Sofraya gibi ulaştırıcı, ya da pazarda tezgah açmış üretici/tüccar, doğru gıda satan dükkan, SafiMera gibi garanti markaları, vb.) ürün alıyorsanız, o hizmet sağlayıcıya “Ben hesapladım, her sene senden şu şu ürünlerden bu kadar alacağım. Al, bir kısmını avans olarak da vereyim. Bu bana bir indirim sağlar mı?” diye sorun.

“İkinci temel kural”da paylaştığım hesabı yapmakla başlayın hatta. Bir yandan çok sağlıklı beslenmeye başlayıp, bir yandan da daha şenlikli, belki de hayalini kurduğunuz yaşamı daha şehirdeyken yaratmanın keyfini yaşayın.

“Kazan-kazan” diyorlar o durumlara. Niyetli, kararlı ve yaratıcı olmaya bakıyor iş.

Durukan Dudu

(Gelecek yazı: “Doğru gıdayı kim üretecek?”)

Adana’da 2. bomba düzenekli araç, sürücüsü vurularak ele geçirildi

Adana’da bombalı saldırı yapabileceği ihtimaliyle aranan 2. bir araç, sürücüsü vurularak etkisiz hale getirildi.

77

 

Yaralı sürücü hastaneye kaldırılırken, aracın etrafı çembere alındı. Polis, araçta bomba düzeneği olduğunu bildirdi. Adana Valiliği’ndeki kamuya açık otoparkta bomba yüklü aracın patlatılması sonucu 2 kişi hayatını kaybetmi, 33 kişi de yaralanmıştı.

Adana’daki bombalı saldırıyla ilgili şüpheli olarak aranan hafif ticari araç saat 15.25’de merkez Seyhan ilçesi Küçükdikili Mahallesi’nde saptandı. Ekiplerin dur ihbarına rağmen kaçan araç sürücüsü, polis tarafından vurularak etkisiz hale getirildi. Yaralı sürücü için ambulans istendi. Bomba düzeneği olduğu ileri sürülen araç için bomba imha uzmanı istendi. Çevrede geniş güvenlik önlemi alındı.

 

(T24)

‘Zor Zamanlar’ başlığıyla 13. Yeşil Diyalog’un programı belli oldu

Yeşil Gazete’nin desteğiyle Yeşil Düşünce Derneği tarafından bu yıl 13. kez düzenlenen Yeşil Diyalog toplantısının programı belli oldu. 13. Yeşil Diyalog toplantısı 26 Kasım 2016, Cumartesi günü 10.00-17.30 arasında Cezayir Toplantı Salonu, Beyoğlu’nda gerçekleşecek.

79

Programın açılış oturumunda Avrupa Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Monica Frassoni, Avrupa Yeşil Vakfı’ndan Anne de Boer, Cumhuriyet gazetesi yazarı Aydın Engin ve Yeşil Düşünce Derneği’nden Özgecan Kara, zor zamanlarda Dünya, Avrupa ve Türkiye’yi değerlendirecekler.

Sosyal Forum şeklinde düzenlenen Yeşil Diyalog’da Şiddetsizlik Eğitim ve Araştırma Derneği, Yeryüzü Derneği, İklim İçin hareketi, Yeşil Siyaset Platformu, Genç Yeşiller kendi oturumlarını düzenleyecekler.

11.45 – 13.15 arasında Şiddetsizlik Eğitim ve Araştırma Derneği, “Zor zamanlarda şiddetsiz direniş” atölyesi yapacaklar. Eş zamanlı oturumda Yeryüzü Derneği “Yerel mücadele ve ağ tipi örgütlenme” başlığı ile yerel mücadeleleri anlatacaklar.

14.15-15.45 arasında İklim İçin hareketi Marakeş COP22 gözlemlerini ve Donald Trump’a karşı iklim mücadelesini nasıl sürdüreceğimizi tartışacak.

16.00-17.30 arasında Yeşil Siyaset platformunun düzenlediği “Zor zamanlarda demokrasi ve birlik” oturumu gerçekleşecek. Eş zamanlı oturumda ise Genç Yeşillerin aracılığıyla gençler “Gitmek mi zor, kalmak mı yoksa?”sorusunun cevabını arayacaklar.

Konuşmacı bilgilerinin de bulunduğu programı aşağıdan görebilirsiniz:

15179132_1150215811723493_427601631322525595_n

 

Yeşil Düşünce Derneği 13. Yeşil Diyalog için neden bu başlığı seçtiklerini şöyle açıklamış:

Herkes için tadından yenmeyecek bir dünya hayali kuruyorduk. “Şu aralar hayal kurmak yassah” dediler. Nitekim ” Zor Zamanlar” dayız muhterem seyirciler.

Biz bildiğimiz şeyleri yapmaya, konuşmaya, doğru bildiklerimizi söylemeye, tartışmaya, doğru değilse düzeltmeye devam ediyoruz. Kendimizden, bildiklerimizden ve hatta birbirimizden en çok şüphe ettiğimiz, sözün sonuna 100 kere varıp ötesine geçemediğimiz şu günlerde, komplo teorilerinden sıyrılıp gerçekle, birbirimizle ve inandıklarımızla zayıflayan bağlarımızı güçlendirelim diye bu sene tekrar bir araya geliyoruz.

13. kez bu zor zamanlarda Yeşil Diyaloğu topluyoruz.

80

Etkinliğe katılmak için linkten kayıt yaptırabilirsiniz. http://bit.ly/diyalog13basvuru Etkinlik ücretsizdir.

 

(Yeşil Gazete)