Ana Sayfa Blog Sayfa 3300

Dostlar Hasad Çağdaş Halk Dansları Topluluğu 40 yaşında – Ercüment Gürçay

Ruhi Su Dostlar Korosu’ na katıldığım yıllarda tanıdım Dostlar Hasad Çağdaş Halk Dansları Topluluğu’ nu. 1992 yılında Almanya’ nın Frankfurt ve Köln kentlerinde aynı sahneyi paylaştık.

Dostlar HASAD, Server Tanilli ile Köln’ de/ 1992

1970’ li yıllar Türkiye’ nin batısında yaşayan kentli aydınların yüzlerini geleneksel Anadolu kültürüne çevirdikleri yıllardı.  Sanatın birçok alanında bu kültürün etkileri görülmeye başlamıştı. Genco Erkal’ ın anlatımıyla “Bilmedikleri bir kapı açılmış oldu onlara. Anadolu’nun kapısı…” Köy romanları yazılıyor, okunuyordu. Fikret Otyam, Yaşar Kemal gibi yazarlar o dünyayı anlatıyorlardı. Balaban gibi bir köylü ressam çıkıyordu. Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi ressamlar köy konularını çalışıyorlardı. Nazım Hikmet’ in “Memleketimden İnsan Manzaraları” ve benzeri şiirleri bütün o insanların kültürlerini anlatıyordu.

Aynı yıllarda Ruhi Su da sazı ve sesiyle halk türkülerini doğduğu topraklardan alıp çağdaş bir yorumla kentli kulaklara taşıyordu.

1970’ lerin ortalarında Şişli’ de bugün otoparka dönüştürülmüş olan Ümit Tiyatrosu vardı. Bu tiyatro Dostlar Tiyatrosu’ nun çabasıyla gerçek bir kültür merkezi kimliğiyle faaliyet gösteriyordu. Tiyatro gösterilerinin yanı sıra burada birçok sanat etkinlikleri de yapılmaktaydı. Dostlar Korosu ve Dostlar Hasad Çağdaş Halk Dansları Topluluğu’ nun temelleri de burada atıldı.

Dostlar Tiyatrosu’ nun Ruhi Su ile tanışması 1960’ yıllara kadar gider. Bu yılları Genco Erkal şöyle anlatıyordu: “1961 yılıydı. Ruhi Su, Kent Oyuncularıyla birlikte Site Tiyatrosu’ nda bir şiir-türkü gecesi düzenleyecekti. Şiirleri oyuncular okuyacak, kendisi de türküleri seslendirecekti. Ben de o dönemde Kent Oyuncularında çalışıyordum. Ruhi Su ile ilk tanışmamız bu gösteri nedeniyle oldu. Şiirleri bize o çalıştırdı. İşine olan saygısı, tutkusu, inanılmaz titizliği, halk şiirinin yorumu konusundaki düşünceleriyle hepimizi büyüledi. Olağanüstü sesine de ilk kez o gösteride tanık oldum… Daha sonraları, 70’ li yıllarda ortak bir “Pir Sultan Abdal Konseri “düzenledik. Bir tiyatro oyunu gibi gösteriyi bir ay boyunca prova ettik. Biz oyuncular şiirleri okuyor, Ruhi Su’ nun türkülerine koro olarak katılıyorduk. Sanırım Sümeyra Çakır’ ın seyirci karşısına çıkışı bu konserde oldu, aynı programı birçok kez yinelemek zorunda kaldık…”

Dostlar Tiyatrosu bünyesinde bağımsız bir koro oluşturma düşüncesi de bu konserin başarısından doğdu ve açılan bir sınavla kurulan Dostlar Korosu 1975’ te çalışmalarına başladı.

Dostlar Hasad Çağdaş Halk Dansları’ nın kuruluşu da bir yıl sonra 1976’ da gerçekleşti. DİSK’ in 9. Kuruluş yıl dönümü sunumunun Dostlar Tiyatrosu tarafından yapılması gündemdeydi. Bu nedenle bir dans ekibine ihtiyaç vardı. Dostlar Tiyatrosu’ nun kurucularından Mehmet Akan, Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’ ne kutlamaya katılmalarını teklif etti. Kısa bir süre sonra çalışmalar başladı. Ruhi Su koroyu çalıştırıyordu, Mehmet Akan da dans ekibini.

Dostlar HASAD Spor Sergi Sarayı’ nda DİSK’ in 9. kuruluş yıl dönümünde/ 1976
Dostlar HASAD Spor Sergi Sarayı’ nda DİSK’ in 9. kuruluş yıl dönümünde/ 1976

DİSK kutlamasını takip eden günlerde Mehmet Akan tiyatro bünyesinde sürekli bir dans grubu kurma düşüncesini BÜFK dansçılarıyla paylaştı ve HASAD Çağdaş Halk Dansları Topluluğu ile uzun soluklu bir beraberliğin temelleri de böylece atılmış oldu.

Genco Erkal, Mehmet Akan’ın sanatçı kişiliğini ve Dostlar HASAD ‘ı yaratan fikrinin olgunlaşma sürecini söyle anlatıyordu: “Mehmet Akan’ın oyuncu, aynı zamanda yazar, yönetmenliğinin yanı sıra çok önemli bir yanı vardı; koreograflığı. Oyunlarımızın genelde koreografisini o yapardı. Dostlar Korosundan yola çıkarak dans ağırlıklı bir halk sanatları çalışması niye olmasın düşüncesi ortaya çıktı. … Mehmet Akan buradan yola çıkarak çağdaş, ulusal bir dans diline ulaşabileceğimizi ve bunu bizim politik tiyatro düşüncemizin o çizgide, onun dans alanına yansımasını oluşturabileceğimizi düşünüyordu.”

Batı Tiyatrosuyla yerel, halk, köy tiyatrosunu çağdaş bir sentezde buluşturmayı hedefleyen Genç Oyuncular geleneğinden gelen Mehmet Akan, Dostlar HASAD’ ın kuruluş felsefesini 1975 yılında Cumhuriyet gazetesine söyle anlatıyordu; “Halk oyunları bizce çağdaş Türk dansını yaratacak tek kaynak. ‘Halk oyunlarımız bozulmasın’ diye müzelik bir biçimde ölüme terkedilmiş. Kitleler günümüzde TV ekranında ya da tesadüfen gittiği bir şenlikte halk oyunlarını gördüğünde bir bıkkınlığa, bir sıkıntıya kaptırmakta kendini. Evrende her şeyin değiştiğinin bilincinde olan bizler halk oyunlarımız yapılmasın demiyoruz, doğal olarak. Biz daha ötesine geçmek istiyoruz. Günümüzde kitlelerin ihtiyacına cevap verecek bir dans sanatı oluşturmak istiyoruz. Bunun için gerekli malzemelerin de halk oyunlarında var olduğuna inanıyoruz.”

Dostlar HASAD’ ın kurucu dansçılarından Sezai Babakuş’ un deyimiyle “…dans etmeye karar vermiş 45 kişi ve bunlara dans ettireceğim diye karar vermiş bir çılgın adam!” ile yola çıkan topluluk usta çalıştırıcılardan, yöresel öğretmenlerden alınan eğitimler ve tiyatro bünyesinde bir koro çalıştıran Ruhi Su gibi ustalardan alınan derslerle kısa bir süre içerisinde 1 Mayıs Halayı (İş Halayı), Savaş Oyunu ve Bedreddin (Börklüce) Semahı gibi koreografiler gerçekleştirdi. Ortaya çıkan koreografiler tiyatro, pandomim ve müzikle örülü, bir hikayesi olan teatral gösterilerdi. Dostlar HASAD dans alanında daha önce yapılmamış olanı yaptı ve Türkiye insanını dans sahnesinde ilk kez politik koreografilerle tanıştırmış oldu.

Halk danslarında, 1974 yılında Devlet Halk Dansları Topluluğu ile başladığını söyleyebileceğimiz modernizasyon, HASAD ile bir adım öteye geçiyor ve toplumsal bir temel üzerinde yeniden inşa ediliyordu. HASAD, o yıllarda halk danslarına yaklaşımı ile biçimsel olarak bugünkü Anadolu Ateşi tarzı profesyonel dans gruplarından farklı olarak “toplumsal bir duruşu, ruhu da olan”, profesyonelleşmeyi hiç düşünmeyen amatör bir dans grubuydu. Geleneksel halk danslarından figürler alınıyor, bu figürler modern batı dansları ile harmanlanıyor, derin metaforlarla güçlendiriliyor ve ortaya yeni bir dans çıkarılıyordu.

HASAD (Halk Sanatları Derneği) sadece bir dans topluluğu değildi. Aynı zamanda işçi sınıfının dansını sahneye taşıma iddiasında olan siyasi bir hareketti. Tıpkı Dostlar Korosu’ nu oluşturan koristler gibi HASAD üyeleri de çeşitli sol siyasi partilerin- hareketlerin üyeleriydiler aynı zamanda. Ruhi Su, Mehmet Akan, Genco Erkal gibi ustalara duyulan saygı ve kolektif üretim çabası sonucunda oluşan “Dostlar” kavramı içerisinde bütün bu siyasi farklılıklar eriyebiliyordu.

DİSK, TİP, Barış Derneği gibi örgütlerin etkinliklerinde sahne alan Dostlar HASAD grevlerde ve yürüyüşlerde de yer alıyordu.

Dostlar HASAD bir mitingde
Dostlar HASAD, Ruhi Su ve Cem Karaca ile Taksim Meydanı’ nda/ 1 Mayıs 1977
Dostlar HASAD Taksim Meydanı’ nda/ 1 Mayıs 1977

https://www.youtube.com/watch?v=ouetM1HI3Fs

: 1 Mayıs 1977…Dostlar Hasad Taksim’ de…Görüntülerde kimler yok ki: Dostlar Tiyatrosu’ ndan Genco Erkal, Mehmet Akan, Macit Koper…Dostlar Korosu’ ndan Günay Mutlucan Pesen…Geçen günlerde hayatını kaybeden yazar Vedat Türkali. Geçtiğimiz yıl hayata veda eden Yeşilçam emekçisi Yadigâr

1978’ de Server Tanilli’ nin vurulmasını ve ülkeyi terk edip Strazburg’ a yerleşmesini takip eden günlerde Şan Tiyatrosu’ nda onun için yapılan dayanışma konserinde sahne aldılar.

Dostlar HASAD Şan Tiyatrosu’ nda Server Tanilli ile Dayanışma Gecesi’ nde / 3 Mart 1978

Dostlar Hasad, Ayak Bacak Fabrikası ve Keşanlı Ali Destanı gibi projelerde de yer aldı.

Dostlar HASAD Keşanlı Ali Destanı’ nda…

Tıpkı Dostlar Korosu, Dostlar Tiyatrosu gibi Dostlar HASAD da 12 Eylül darbesinin mağduru oldular. Toplumun tüm sanatsal ve kültürel hayatının üzerinden geçen faşizm silindiri ülkenin en ileri, yaratıcı dans pratiklerinden biri olan Dostlar HASAD’ ı da tarihin arka sayfalarına doğru itti.

Ruhi Su’nun ölümünün ardından, onu anmak üzere tekrar toparlanmaya çalışılıyordu. 80’li yılların sonuna doğru Ankara Arı Sineması’ nda, İstanbul’ da AKM’ de ve Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’ nda ve daha birçok yerde yapılan anma toplantılarında Dostlar HASAD da sahnedeydi.

Dostlar HASAD, Mehmet Akan yönetiminde 30 Mart 1987’ de Harbiye Konak Sineması’ nda gerçekleştirilen “Ruhi Su Anma Gecesi” nde de sahne aldı.

Dostlar Hasad Harbiye Konak Sineması’ nda/ 1987

Anma gecesini Genco Erkal düzenlemişti. İlhan Selçuk’ un konuşması ile başlayan anma gecesinde, Timur Selçuk ve Sarper Özsan’ ın yönetiminde, Pir Sultan Abdal’ dan, Karacaoğlan’ a; halk türkülerinden, Ruhi Su’ nun türkülerine kadar geniş bir repertuvarla sahne alan Ruhi Su Dostlar Korosu’ nun da katıldığı anmada, Hüseyin Başaran, Günay Pesen, Esin Afşar türküleriyle, Genco Erkal şiirleriyle, fotoğraf sanatçısı İsa Çelik dialarıyla yer almış, Avustralya Televizyonu’ nun hazırladığı bir “Ruhi Su Belgeseli” de gösterilmişti. Dostlar HASAD ezilen Alevi kimliğini anlatan Bedreddin (Börklüce) Semahı’ nı Ruhi Su’ nun ölümünden sonra “Su Semahı” adıyla yeniden düzenlemişlerdi ve anmada onu sahnelediler.

Ardından 1992 yılında Almanya’ nın Köln ve Frankfurt kentlerinde düzenlenen Ruhi Su Anma Konserleri’ ne katıldılar.

Dostlar HASAD’ ı en son 2 Aralık 2014’ de kurucuları Mehmet Akan’ ın anısına düzenlenen “Mehmet Akan 75. Yaşında” kutlamasında izledim.

Su Semahı, Beyoğlu Ses Tiyatrosu, 4 Aralık 2014

Mehmet Akan 75 Yaşında/ 2 Aralık 2014
Dostlar HASAD, Mehmet Akan 75. Yaşında Kutlamasında- Beyoğlu Ses Tiyatrosu/ 2 Aralık 2014

Mehmet Akan 1995 yılında yapılan bir söyleşide yaşadığımız post- modern zamanları çok güzel anlatıyordu: “12 Eylül darbesi, Sovyetlerin çöküşü Türkiye’de insanları apolitik hale getirmenin araçları haline getirildi. Bu, amatör tiyatroyu da etkiledi. Amatör tiyatroları yakından izliyorum. Çok iyi amatör tiyatroların olduğunu biliyorum ama anlamsızlığa, karanlığa sığınmaya başladılar. Hiçlik, nihilizm… Bunlar yaygınlaştı. Amatörlerde beni rahatsız eden olay bu. Beketimsi, Đyoneskomsu, manası karnında oyunlar oynanıyor. Nitekim genç bir kadrodan bir oyun seyrettim, “Çok özür dilerim ama ben bilmem kaç yasına gelmiş bir tiyatrocu olarak sahnede seyrettiğim oyunu anlamak istiyorum. Sizin oyundan hiçbir şey anlamadım.” dedim. Arkadaşlarım gayet rahat “Biz de zaten bir şey anlatmak istemiyorduk.” dediler. Bu durum tehlikeli. Bir yere varılamaz. Kitleleri daha çok umutsuzluğa sürüklemek ve tiyatrodan soğutmaktır bu.”

Türkiye’ de çağdaş dans sanatında övgüye değer işler çıkaran gruplarından olan Dostlar HASAD nedense sanat çevrelerinde (özellikle çağdaş dans çevrelerinde görmezden gelindi) hakkettiği ilgiyi yeterince bulamadı. Sadece İlke Kızmaz’ ın üzerinde hala çalıştığı ve belki bir süre sonra bir kitaba da dönüşecek olan bir canlı tarih çalışması var. Bu yazıda kendi gözlemlerim- notlarım dışında ondan da çokça faydalandım.

Pangaltı’ da eski bir binanın 7. katında başlayan serüveninde kurulduğu günden beri yokluklar içinde çalışmalarını yürüten, sadece üyelerinin gönüllü çabalarıyla ayakta kalmaya çalışan Dostlar HASAD aynı gelenekten gelen Dostlar Tiyatrosu gibi, Ruhi Su Dostlar Korosu gibi bugün de mevcut siyasal atmosferde nefes almaya- zaman zaman ses vermeye çalışılıyorlar.

Bugün Ruhi Su’ ya ve Ruhi Su Dostlar Korosu’ na emek veren Bertan Onaran da hayata veda etti. Ruhi Su’ nun dost meclislerinde söylediği türkülerin kayıtları hocamızın ölümünden sonra onun çabasıyla bugüne taşınmış ve bizlere ulaşmıştı. Onun da ruhu şad olsun.

Eksiliyoruz. Belki de bu sıkıntılı günlerden sıyrılabilmek için ustalarımız Ruhi Su’ ya, Mehmet Akan’ a, Bertan Onaran’ a, yazdıklarına- söylediklerine- yapmaya çalıştıklarına dönüp bir kez daha bakmalıyız.  Nazım’ ın dediği gibi ne yapıp edip “cevahiri karartmamalıyız!” Belki bugün yaşadığımız dünyayı hemen değiştiremesek bile en azından dostlukları yeniden örgütleyebilmeliyiz. Ki bu belki de dünyanın en zor işlerinden birisidir, bilemiyorum, ama denemeye değer buluyorum.

Dostlar HASAD Çağdaş Halk Dansları Topluluğu’ nun 40. Yılı kutlu olsun.

 

Ercüment Gürçay

Ruhi Su Dostlar Korosu

Son dönemin Yeşil Kitapları

Marmara Denizi Denizel Biyoçeşitlilik, Balıkçılık, Koruma ve Yönetim

29 kurumdan 95 yazarın katkısıyla hazırlanmış 5 bölüm 70 makaleden oluşan “Marmara Denizi Denizel Biyoçeşitlilik, Balıkçılık, Koruma ve Yönetim” adlı kitap, farklı disiplinlerden araştırmacıları bir araya getirerek Marmara Denizi’ni her yönden ele almaktadır. 2016 yılı tarihli dijital basım kitap İngilizce olup 981 sayfadır.

 

Marmara Denizi Denizel Biyoçeşitlilik, Balıkçılık, Koruma ve Yönetim
Editörler: Emin ÖZSOY, M. Namık ÇAĞATAY, Neslihan BALKIS –Nuray BALKIS, Bayram ÖZTÜRK
Kitaba erişim için: http://www.tudav.org/images/2016/documents/THE_SEA_OF_MARMARA_2016.pdf
Türk Deniz Araştırmaları Vakfı Yayını
2016

 

Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi

Çevre ve sağlıkta risk iletişimi sınırları olmayan bir konudur ve bir özel teşebbüsün veya sağlık kuruluşunun yerel yöneticisi kadar ulusal paydaşları da ilgilendirmektedir. Bazı durumlarda, konu, toplumun tüm gruplarında küresel medyanın ilgisini uyandırır, tıpkı Çernobil ve Fukuşima nükleer felaketlerinde olduğu gibi. Bu gibi ve bundan daha az dramatik diğer olaylardan dersler çıkarmak ve çıkarılan dersleri yaymak esastır.

Biz de Dünya Sağlık Örgütü olarak, DSÖ Çevre ve Sağlık Avrupa Merkezi ve Torento Özerk İli’ nin verimli işbirliği sonucu hazırlanan bu raporu sunmaktan mutluluk duyuyoruz. Bu rapor, Sağlık Ağı Bölgelerindeki olaylar sürecinde edinilen bilgi ve becerinin yaygınlaştırılmasını amaçlayan yayınlar dizisinin ilkidir.

Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi
Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) Yayını 2016-2
Orijinal Kaynak: Issued in English by the WHO Regional Office for Europe in 2013 under the title Health and environment: communicating the risk.
Çeviri editörü: Prof.Dr. Muzaffer ESKİOCAK
Çevirenler: Araş.Gör.Dr. Selin Tunalı ÇOKLUK ve Araş.Gör.Dr. Emine Gökçen SELÇUK

 

 

Çevre Bilincinin İklim Değişikliği ve Emisyon Ticareti Bağlamında Sosyo-Ekonomik Çözümlemesi

Bölüm 1: Doğa Bilimlerini Esas Alarak Atmosferik Çevre Kirliliği Ve İklim Değişikliğine Bakış

Bölüm 2: Çevresel Problemler Ve Çevrenin Korunması Konusunda Kişisel Tutumları Etkileyen Faktörler

Bölüm 3: Çevre Kirliliğinin Sonuçlarına Ekonomik Çözüm Arayışları Bağlamında Çevre Kirliliği Ve İklim Değişikliği İçin Düzenleyici Araçlar

Bölüm 4: Çevresel Bozulma Ve Karbon Ticareti

Bölüm 5: Çanakkale İlinde Vergi Mükelleflerinin Doğaya Bakışının Ve Emisyon Ticaretine Yaklaşımının Değerlendirilmesi (Tanıtım Bülteninden)

Çevre Bilincinin İklim Değişikliği ve Emisyon Ticareti Bağlamında Sosyo-Ekonomik Çözümlemesi
Nilgün Serim
Ekin Basım Yayın
2016

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

Bakterilerle ayrışabilen malzemelerden obje ve malzeme tasarımı – Kübra Köprülüoğlu Aşanlı

Gıda üretir gibi sandalye üretmek

Dünyada bir çok mühendis, bilim insanı, tasarımcı plastiğe, polyestere, kısaca doğada yok olmayan, inorganik malzemeler yerine toprağa karışabilen, yok olabilen hatta yaşayan, doğal malzemeler üretmenin arayışı içinde. Çeşitli ülkelerde düzenlenen tasarım haftalarında sunumları yapıldı, kimi malzemeler özel şirketler tarafından geliştirildi ve satışı başladı bile. Şimdilik fiyat performansı açısından doğaya zararlı malzemelere göre dezavantajlı durumda olsalar da buluşlar çoğaldıkça, üretim yaygınlaştıkça bir dengeye gelmesi de çok zor değil. Şimdi isterseniz bu malzemelerden birini tanıyarak konuya başlayalım.

Mantar Misili

Evet yanlış okumadınız. Mantar misili bir çok girişimci bilim ve tasarım insanı tarafından ürün malzemesi olarak kullanılmak üzere araştırılan bir konu. Bunlardan farklı alanlarda başarılı olmuş örnekleri tek tek inceleyelim.

Ecovative adlı Amerikalı bir şirket mantar misili kullanarak yüksek performanslı, güvenli, sağlıklı, sürdürülebilir sertifikalı malzemeler üretiyor.

Ürettikleri malzemelerden biri Mycoboard adında formaldehit olmayan, sağlıklı, yapıştırıcı kullanılmadan üretilmiş bir yapı malzemesi. Akustik ve yangına dayanıklı olma özelliği sayesinde daha da bir göze giren bu malzeme günümüz zararlı mantolama malzemelerine göre çok daha faydalı özelliklere sahip.

Üstelik kalıplarda sıkıştırılarak şekil alan bu malzeme kişisel isteklerinize göre de şekillendirilebiliyor. Kullanıldığı alanlar; mobilya, mimari paneller, kapı çekirdekleri. Bir diğer ürün ise Mycofoam adını verdikleri yumurta ambalajlarında kullanılan kartonlara, kırılgan eşya ambalajlarında kullanılan köpüğe (styrofoam) alternatif olarak düşünülmüş. Bir kalıp içinde şekil alabilen özelliği sayesinde ürün ölçülerine tam uyan, firesiz ve doğada çözünebilir ambalajlar üretilebiliyor.

MycoBoard www. ecovativedesign.com

Mycofoam için video:

İkinci örneğimiz de tekstil alanından. Flemenk tekstil tasarımcısı Aniela Hoitink

yine mantar misili kullanarak bir kumaş tasarlayıp üretti. Mycotex adını verdiği bu kumaş herhangi bir ek lif kullanılmadan malzemenin kendi şekli ve esnekliğini korumasına izin veren bir biçimde üretilmiş. Yuvarlak modüller halinde olan bu misil kumaşı kişinin üzerinde şekillendirmek (dolayısıyla vücuda mükemmel şekilde oturan giysiler tasarlamak) desenler yaratmak, boyunu uzatıp kısaltmak ve kumaşın üzerine farklı elemanlar eklemek mümkün. Giysi üretimi sırasında oluşabilecek atığı da en aza indirgeyen bu kumaş kolay tamir edilebilir özelliği ile de giysinin sürdürülebilir olması açısından önem taşıyor. Tabii giymekten çok sıkılırsanız ve verebileceğiniz kimse yoksa kompost olması için kompost kabınıza/alanınıza kaldırabilirsiniz.

Görseller: http://neffa.nl/portfolio/mycotex/

Araştırma süreci
Yuvarlak modüller
MycoTex ile yapılmış elbise

Konuyla ilgili 3. örneğimiz de tasarımcı Erick Klarenbeek’ten geliyor. Tasarımcı yaşayan organizmalarla 3 boyutlu yazıcıda ürün üretmenin yollarını araştırıyor ve tabii ki yolu “misil” ile kesişiyor. Organik ham maddeleri tabiri caiz ise birbirine misil ile yapıştırarak karbon ayak izini sıfıra indiren bir ürün üretim süreci sağlıyor. Bir ürün tam olarak “yetiştiğinde” ve kuruduğunda sağlam, yapısal ve yenilenebilir bir malzemeye dönüşüyor. 3 boyutlu yazıcıda üretilebilmesi ise hayal gücümüz ile sınırlı tasarımları kolaylıkla üretebileceğimiz anlamına geldiğinden büyük bir fırsat.

Mycelium Projesi – Fotoğraf: Benjamin Orgis (http://www.ericklarenbeek.com)
Mycelium Project 1.0 – Myceliumchair

Video linki:

http://motherboard.vice.com/nl/read/schimmel-het-plastic-van-de-toekomst

Son olarak özellikle vejeteryanlar için sevindirici bir buluş olan misilden deri üreten MYCOWORKS’ten bahsetmek istiyorum. Bu tasarımcı/mühendis ve bilim adamı topluluğu da deri hissiyatını aynen yaşatan ancak üretiminde hayvan kullanılmayan ve hızlı üretilebilen, doğa dostu bir misil deri üretmişler. Malzeme güçlü, esnek, dayanıklı ve yetiştirilen bir ürün olduğundan istenilen desen, doku, uzunluk ve kalınlıkta üretilebiliyor. Biyolojik olarak parçalanabilir bir malzeme olduğu için çevreye atık olarak da zararı olmuyor. Gerçek deri üretimi için hayvan yetiştirmeye göre çok daha hızlı ve zararsız olan bir ürün üretim süreci de olduğundan önümüzdeki dönemde revaçta olacak bir deri benzeri ürün olacak gibi görünüyor.

https://youtu.be/3Dg6IleHm-k

Fotoğraf: MYCOWORKS.com

 

Fotoğraf: MYCOWORKS.com

 

 

Kübra Köprülüoğlu Aşanlı

Suya zamda yarışa devam!

2016’nın sonlarına doğru geldiğimiz şu günlerde belediyeler şebeke sularına zam yapma yarışına girdi. “İyi de bunda şaşılacak ne var?” diye sorabilirsiniz. Hakikaten de senenin son ayı zam ayıdır. Ancak bu sene suya yapılan zamlara ilginç biçildi. Nasıl mı? İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu suya yaptıkları %10’luk zammın gerekçesini İzmir’in suyunun İstanbul ve Ankara’dan daha ucuz olmasına dayandırdı.

En temel kamu hizmeti olan halka su temini göreviyle yükümlü olduğunu unutan Kocaoğlu, sanki herhangi bir malı ucuza vermeye zorlandığı için isyan eden bir şirketin CEO’su gibiydi. Birkaç gün sonra Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel Antalya’nın suyuna yapılan %10’luk fiyat artışı için “zam değil, fiyat ayarlaması yapıyoruz” dedi.

Su pahalanıyor ama kalitesi yükselmiyor

Günümüzde büyükşehir belediyeleri, abonelerinin artan su taleplerine cevap vermek için Melen Projesi gibi büyük projeler yapıp, bunların masrafını su faturalarına yaptıkları zamlarla vatandaştan geri alıyor. Bu tip projeler arttıkça da suyun fiyatı bırakın yılı, bazen aydan aya değişiyor. Ama değişmeyen tek şey musluktan akan suyu içemiyor oluşumuz. Çünkü artık belediyenin yürüttüğü su hizmetleri, salt su temin etmeye indirgenmiş durumda. Hal böyle olunca da içme suyuna ayrı, kullanma suyuna ayrı para ödemeye devam ediyoruz. Damacana suyuna ödediğimiz para, su faturasıyla yarışıyor.

Suya ekonomik erişim ne durumda?

Su Hakkı Kampanyası Aralık 2015’e ait su faturaları üzerinden Türkiye’nin en büyük dört şehrinde (İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa) su birim fiyatları ve eklenen maliyet unsurlarını içeren bir çalışma yapmış ve ayda 10 msu tüketen 4 kişilik bir ailenin ne kadar su parası ödediğini belirlemişti. Bu rapora göre Ankara’da asgari ücretle geçinen bir ailenin aylık bütçesinin %6,3’sı, İstanbul’dakinin %5,1’i; İzmir’dekinin %4,8’i ve Bursa’dakinin %4,4’ü su faturasına gidiyordu. Hemen hatırlatalım, Birleşik Devletler Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından belirlenen alt eşiğe göre bir hanenin ya da kişinin aylık gelirinin %2’si veya daha fazlası su harcamasına gidiyorsa, o su “çok pahalı” kategorisinde yer alır. Hatta bu oran yoksul aileler için %1,25’e kadar bile inebilir. Görüldüğü gibi şebeke suyumuz uluslararası standartlara göre de çok pahalıdır.

Üstelik bu şehirlerin hiçbirinde vatandaşlar musluklardan su içemiyor. Dolayısıyla içme suyu ihtiyaçlarını damacana gibi ambalajlı su ürünlerinden karşılıyorlar. Zaten “çok pahalı” olan şebeke suyuna bir de damacana suyunun bedelini eklediğimizde asgari ücretle geçinen dört kişilik bir ailenin bütçesinin Ankara’da %17’sinin, İstanbul ve İzmir’de %16’sının ve Bursa’da %15’inin suya (su faturası+damacana su) gittiği ortaya çıkıyor. Böylece toplam su masrafımız “ultra pahalı” hale geliyor.

Suya zam var da, maaşlara yok mu?

Suya zamlar ardı arkasına gelir, vatandaşın gider kalemi sürekli büyürken bir şeyi merak etmemek mümkün değil. Acaba emeklinin, işçinin maaşlarına ne kadar zam yapıldı? 2017 yılında emekli maaşına %3,72’lik zam bekleniyor. Asgari ücretle ilgili ise kesin bilgi henüz yok. Bildiğimiz gibi Türkiye’de çalışan işçilerin yarısından fazlası asgari ücretle geçiniyor. Buna rağmen Asgari Ücret Tespit Komisyonu ilk toplantısında işverenlerden %0 zam önerisi geldi. İşverenler çıldırmış olmalıydı ama halkının hakkını korumak için görevlendirilmiş Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi de aynı isteksiz tavırla şunları söyledi: “Milli gelirine oranla, dünyada en yüksek asgari ücrete sahip olan ülkeyiz… (Zam) İstemenin sonu yok”. Peki, işçiler Bakan Zeybekçi’ye Türel’in dediği gibi “biz zam istemiyoruz ki, sadece maaşlara fiyat ayarlaması istiyoruz” dese bir şey değişir mi? Çifte standardın kemikleştiği bir ülke maalesef hayır. Maaşlara zammın ne kadar olacağı belli olmasa da suya ve diğer temel ihtiyaçlara gelecek olanlarla kıyaslandığında, vatandaşın cebinin daha maaşını almadan boşalacağı kesin.

Belediyelerin içilebilir kalitede suyu evlerimize kadar getirmesi ve bunun temel ihtiyaçlara yetecek kadar olan kısmının ücretsiz verilmesi şart. Bunu yapmadığı sürece belediyelerin su ve hıfzıssıhha hizmetleri adı altında yaptığı şey ticaretten başka bir şey değildir. Ve su gibi temel yaşam hakkının ticaretini yapmak bir insanlık suçudur.

 

Akgün İlhan

Şiir neye taraftır?

Artık ilginç fikirler ve hiç olmayacak karşılaşmalar böyle mi gerçekleşiyor?

Bir gün bir arkadaşımın sosyal medya paylaşımında bir şiir gördüm. Öyle satırlardı ki okuduklarım, bizim mahallede sosyalleşmesinin peşine düşmek istedim.

Arkadaşım B.‘yi aradım. “Ben bu şiirleri merak ediyorum. Bana daha fazla gönderebilir misin?” dedim. Bu şiirleri Sultanbeyli Belediyesinin gönderdiği şiir antolojisinden paylaştığını söyledi.

Böyle alakasız bir yayınevine gönderilmişse mutlaka internete de konmuştur, diyerek aradım:

“Sultanbeyli Belediyesi – 15 Temmuz Şiir Antolojisi”

İtiraf etmeliyim, antolojinin sayfaları yüklensin diye beklediğim o kısa anda kendimi iyi hissettim. Çöküş zamanlarında şiir ne yapar, sorusunu hep Enis Batur’dan okuyacak değildim. Başka türlü yaşadığını bildiğim birilerinin dizelerini okuyacaktım. İyiye yormalı.

İşte burada. Önce haberleri, biraz aşağılarda da antolojinin kendisi: https://issuu.com/sultanbeyli/docs/siir-kitabi

Tam 388 sayfa. Sultanbeyli Belediyesi’nin Ekim ayında yayınladığı antolojinin başlığı; Darbeye Direnen Şiirler. Editörlüğünü Cevat Akkanat’ın yaptığı çalışmada 200 şairin 250 şiiri farklı dergilerden alınmış ya da – yanlış anlamadıysam –  antoloji için özellikle yazılmış. Şiirlerin tamamı, teker teker 15 Temmuz’da sokaklara çıkan ve yaşamını yitiren insanlara atfediliyor. Antolojinin tamamı ise giriş sayfasında belirtildiği gibi,

Yeni Türkiye’nin ‘Reis’ine…

İşte hayatımda okuduğum ilk şiir antolojisi böyle başladı. Eğer antoloji dediğimiz şey böyle, farklı şiirlerin bir ara gelmesiyse, zaten hep kendi antolojilerimi yaptığımı fark ettim. Gerçi Enis Batur yine bambaşka şeyler söylemiş. Antoloji yapmak gerçekten zorlu bir işmiş. Bir de, “..dilin o alandaki toplam üretimine hâkim olmayı, tartımlı çünkü adil davranmayı, hipermetrop ya da miyop, astigmat ya da şaşı olmamayı, uzun süre iğneyle kuyu kazmayı gerektiriyor.” gibi şeyler. Bu yazı da Darbeye Direnen Şiirler Antolojisini bu açıdan ele al-a-mayacak. Çünkü böyle bir şeyin imkânsız, güç ve de gereksiz olduğunu düşünüyorum. Nedenlerine gelelim adım adım..

Aslında konu 15 Temmuz Darbe girişimi ve bu girişimin öncesinde iktidar partisinin yarattığı kendi toplumsal kültür alanlarının bu girişime nasıl tepkiler verdiği. Bütün bunlara dair kitaplar, tiyatrolar var; farklı şehirlerde resim sergileri düzenlendi; ama onlara ulaşmak Sultanbeyli Belediyesi’nin bu hizmeti gibi kolay ulaşılabilir değil. Belgesel de izlemek gerek, iyi oluyor tabii. Ama belgeseller, şiirin yaptığını yapmıyor. Bana bu üç buçuk ölçülük merak ve fikir söyleme cesaretini vermiyor mesela.

Konuya direk giriyor şiir.

O gece ölen ve yaralanan yüzlerce insanın böyle anılmak isteyeceğini, bunu istediği için ölümü pahasına sokağa çıktığını ve kazandığını, pardon, kanla kazandığını söylüyor bu şiir. Bu şiir için, büyük ihanetten sonra her şey olması gerektiği gibi – bir destan. Değil mi?

Antolojinin girişindeki yazılar onaylıyor beni. Öncelikle Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin şiirleri takdim ettiği yazısında 15 Temmuz Demokrasi Zaferinin sadece Türk milletinin zaferi olmadığını, bu zaferi tüm mazlum milletlerle paylaştıklarını yazıyor. Daha önce, 2013 yılında “Daima Rabia” başlığında bir antoloji çıkarttıklarını da böylece öğreniyoruz.

Bana asıl cevap verense Prof. Dr. Mehmet Narlı’nın antolojiye yazdığı önsöz. Kısa ve öz. Bana kalırsa herkes okumalı. Narlı’nın önsözünün iki farklı başlığı var, “Şiir Taraftır” başlıklı ilk yazıyı, “Şiirin tarafsızlığı, özgürlüklerin, iradelerin, beğenilerin farklılığının bilinci içinde anlam kazanır. Yoksa şiir, din gibi, ideoloji gibi kültür gibi taraftır” diyerek bitiyor. Hemen arkasından da “Şiir Neye Taraftır” başlığı geliyor.

Paylaştığım haliyle bu yazı yüzünden yazıyorum ben bu değerlendirmeyi. Herkes okusun herkes bilsin şiirin neyin tarafında olduğunu ve neler yapabildiğini. Bu yazıya başladığım ama bitiremediğim gün Nuray Mert’in Cumhuriyet Gazetesindeki Karanlık Kapı yazısını paylaşıyordu bizim mahalle insanları. Özellikle de tepelerde alıntı yaparak, “Orta mektepte okuduğunuz üç beş derme çatma kitapla, ergenlik öfkenize tercüman olan üç beş şiirle… , bu işler olmaz.” Okuduğumda vazgeçer gibi oldum Yeşil Gazeteye böyle şiirlerin kitabını anlatmaktan. Gerginliği, acıyı ve öfkeyi şiirle göstermek kalbe iğne saplamak gibi olabilir. Ne biçim bir ruh halindeyiz ve hiç anlayamayacağımız şiirler okumak neye iyi gelebilir? Bu şiirler karşısında Nuray Mert’e hak versem de bu şiirleri okumak başka türlü bir gösterge ve bilgi veriyor. Olup bitenleri bambaşka gören, bilen, yaşayan insanların bunu umursamadıklarını ve bunun bir tercih olduğunu, liderlerine güvendiklerini ve gerekirse birlikte fakir, birlikte güzel, birlikte yalnız, birlikte kanlar içinde bir ülke olmayı göze aldıklarını görüyorsunuz. Dava da bundan ibaret olabilir ve davacının kendisi de istediği sıfatlarla anlatabilir tarafını. Nitekim son giriş yazısında antolojinin editörü Cevat Akkanat “ŞİİRİN ŞAHADETİ” başlığını koyarak tane tane anlatmış. 15 Temmuzla yeni bir ruh kazanan bu mazlum şiirlerin geçmişteki darbelerin bir birikimi olduğunu “Olur elbet bir gün bizim de tankımız” dediği kendi satırlarını hatırlayarak anlatıyor ve ekliyor, “…halk olarak tanklara el koymuştuk, artık yüzlerce tankımız vardı, artık şiir yazmasam da olurdu.”

İlginç geliyor tabii ki, Yeni Türkiye’nin şiirleriyle tarafgirliği/tarafsızlığı, vatan millet din kavramları üzerinden şiddet temasını, aynı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş şiirleri için yapıldığı gibi tartışmaya açmak. Şu uzun cümlenin neresinde şiirden konuştuğumu anlayamıyorum. Zaten bana yeterli gelmeyen cevabında Enis Batur, antolojiler için “Yararlarını sınırlı, zararlarını aşırı buluyorum” demiş.  Cevat Akkanat için ise bu antoloji yeni bir milli romantizm çağının habercisi. Tam karşısında 27 Mayıs ‘ı güzelleyen Yeni Çağ Türküleri Antolojisi var.

Halkın zaferlerinde tanksız, kansız, kurşunsuz, hatta kahramansız şiirler olamaz mı? Ne kadar çok yeni var. Ben de şimdi daha iyi anlıyorum neden İkinci Yeni’ye ihtiyacım var.

Kaynaklar:

 

 

Bahar Topçu

LGBTI dostu kent ve mekanlar: Çünkü neden olmasınlar?

Herkesin kendini özgür kılabileceği kentlere ve mekanlara ulaşma hakkı var. Kentlerde yaşayan herkes; iş yapma hakkına, tüketim hakkına, temsil ve katılım hakkına, yaşam alanı ve yerleşme hakkına, en temelinde de kenti kullanma hakkına sahip. Peki bu hakları gaspedilen Lgbti’lerden haberimiz var mı? Çoğu zaman olmaz. Çünkü bu konudaki  toplum algılayışı, otoritelerin bizlere yönelttiği tepkilere uygun olma zorunluluğu taşır. Bu yüzden hakları gaspedilen, yaşam alanlarından şiddetle kovulan Lgbti’leri duymayız ya da ses etmeyiz. Fakat, otoritelerin filtresinden geçen nefret budamasına uymak ve ayrımcılık yapmak zorunda mıyız? Kentlerde var olan Lgbti’ler kendileri  ve kenarlara itilen herkes için daha güvenli ve özgür alanlar mücadelesi veriyorken, kazanımlar elde ediyorken; hayır, ayrım yapamayız.

7 RENK MERSİN

‘’Gettolarda sıkışıp kalmayı reddediyoruz. Mücadelemiz, kentin tamamında eşit şekilde var olmak mücadelesi! Bizleri bu kente ait hissettirmeyen ayrımcı ve nefret üreten politikaları ifşa etmeye devam ediyoruz. Var olduğumuz her yer bir direniş, köyde ve kentte direnen herkese selam olsun!’’

Bu manifesto, Sivil Düşün AB Programı Aktivist Desteği kapsamında Avrupa Birliği desteği ile hazırlanan LGBTİ Dostu Kent Ve Mekanlar çalışmasından. Bu çalışmayı yürüten Gizem Derin Eroğlu ve Mimar Elif Seda Demir, değişen bir kent yaratarak; homofobi, bifobi, transfobi ve ayrımcılığı yok etme amacı taşıyorlar. Türkiye’de ilk defa Mersin’de başlanan bu çalışma, dönüşümü daha şimdiden sağladı ve 25 mekan, 7 renk plakasına sahip oldu. Kozmopolit bir kent olan Mersin, şimdi daha fazla davetkar ve örgütlü.

Lgbti dostu kent ve mekanlar çalışması cep haritası. Haritada 7 renk plakasına sahip olan mekanlar gösteriliyor

‘’KENTİ DEĞİŞTİRMEK KENDİMİZİ DEĞİŞTİRMEK HAKKIDIR’’

Şiddetsiz, ayrımsız, kavgasız bir kent hakkı savunması olan bu çalışma; mekanları ve dahası insanları dönüştürüyor. Lgbti dostu olan kent ve mekanları, kapılarındaki gökkuşağı plakalarından tanıyabilirsiniz.Ayrımcılık karşıtı olduğunu açıklayan bu kurum ve mekanlar insanların birbirlerini tanıma ve ön yargısız ilişkiler kurma açısından dostluğa, dayanışmaya bağlı bir birlik fikrini savunuyorlar. Başlayan ve devam eden özgürlük hakkı kazanımları elbette büyüyecektir ve yeni bir toplum inşası, yapıcı kültür yaratımları olacaktır. Gizem Derin, Lgbti’lerin kurum ve mekanlarda yaşadıkları sıkıntılardan biri olan, iki cinsiyet tuvalet uygulamasının, Lgbti dostu olan yerlerin bir kaçında değiştiğini ve cinsiyetsiz uygulamaya geçildiğinden bahsetti. Bu durum Lgbti’lerin soyutlanmasının önüne geçtiği için ve birbirimizi tanımaya dayalı yeni bir birliğin oluştuğunu görmek için toplumsal somut bir örnek.

Yalnızca eylem halindeyken, toplumsal dönüşümler yaşanır.

İnsan değişir, toplum dönüşür, kent özgür olur.

Çünkü, neden olmasınlar?

 

Gökçe Atik

[Kuşlar, Orman ve Ben] İnsan neden doğayı korumak ister?

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

15

İnsan neden doğayı korumak ister?

Yine aradan geçti kim bilir kaç hafta? Alper beni dürte dürte bir hal oldu. Bu aralar böyle. Bıraktığım yerden devam ediyorum.

Dikkuyruk meselesini kendi açımdan bir kere daha açıklamam gerekiyor sanırım. Biliyorum bazı yerler tekrar olacak ama yapacak bir şey yok. Merak buyurmayınız, sivrisinek konusu gibi uzatmayacağım.

Bu konuyu açıklamak için pek çok bilimsel tanıma da girmem gerekecek yalnız, uyarıyorum şimdiden.

Carl von Linneaus

Biyoloji bilimi türleri kendi içinde üreyen bireylerin oluşturduğu kategorik bir grup olarak tanımlar. Yakın zamana kadar canlılar aleminin bu sınıflandırmasında, sadece kökeni 1.700lere uzanan İsveç’li bilim insanı (yine ve yine bir İsveç’li) Carl von Linneaus tarafından geliştirilmiş ilkeler kullanılıyordu. Son dönemde bu sistemin içine moleküler düzeydeki genetik çalışmalar da eklendi ve pek çok türün bilimsel isimleri, grupları değiştirildi. Ama bunun konumuzla ilgisi yok. Lafı uzatmadan türlerin genetik olarak akrabalıkları konusunun her canlı grubunda net olmadığını söylemek isterim. Yani iki ayrı türden bireyler birbirleriyle bazı durumlarda karışabiliyorlar. Bazı durumlarda kısır oluyor bir nesil sonra, katır örneğinde olduğu gibi. İki ayrı tür olacak kadar uzun süre ayrı coğrafyalarda kalmamış bazı türlerde ise gen akışı devam etme eğiliminde olduğu için bir araya geldiğinde çiftleşebiliyorlar. Bizim Dikkuyruk da bunun için çok güzel bir örnek vesselam.

Açıklamaya devam edebilmek için bilimsel dilde bir canlının ismi nasıl veriliyor sorusunu da cevaplamak isterim. (Böyle bir soru sorulmadı, ben uydurdum). Her canlı türünün bilimsel çevrelerce kabul edilmiş iki kelimeden oluşan bir ismi var. Latince kelimeler bunlar. Ya da orijinal kelimelerin Latinceleştirilmiş hali diyebiliriz. Yazılı ortamlarda italik karakterlerle yazılırlar. Kelimelerden birincisi o türün bağlı olduğu bir üst kategorinin, genus (cins) ‘u gösterir. İkincisi de türün adını tamamlar. Homo sapiens isimli tür, yani, modern insan; Homo genusunun altındaki zeki (Sapiens) hayvandır. (*)

Aynı şekilde bizim Dikkuyruk dediğimiz hayvan bilimsel literatürde su götürmez bir gerçek olarak Oxyura leucocephala’dır. Beyaz (leuco) kafalı (cephala) Oxyura ördeği.

Oxyura leucocephala (Dikkuyruk)

Aynı literatürde  Avrupa ve Asya coğrafyasında dağılım göstermeyen Amerika kıtasında bulunan bir başka ördek daha vardır. Dikkuyruk’un akrabası olan Oxyura jamaicensis. Bu iki canlının ayrı türler olduğunu düşünüyorduk dünyalılar olarak. Ta ki İngiltere’de nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde bir park, hayvanat bahçesi gibi bir ziyaret mekanında kullanılmak üzere Amerika’dan getirilinceye kadar.

Ardından bu kuşlar tıkıldıkları hapishaneden kaçarlar bir şekilde, orası da böyle cillop gibi korunan bir sulakalan gibi bir yerdir yanlış bilmiyorsam, ve nihayetinde bu Amerikalı kuş, kalıbına bakmadan İngiltere sulakalanlarında fütursuzca yayılmaya başlar. Dikkuyruklarla gayet rahat bir şekilde çiftleşir ve İngiltere’nin kendileri açısından bakir sulakalanlarında korsan tür olarak dolaşır olur.

Burada vermem gereken bir başka bilgi doğa koruma meselesinin o zamanlar ana odağının “tür”lerin korunması olmasıdır. Dolayısıyla bu “tür korumacı” bakış açısı türlerin oldukları gibi korunması, birbirleriyle karışmaması, kardeş kardeş tür olarak yaşamlarına devam etmeleri olarak tanımlıyordu doğa korumayı. Bayağı ırkçı bir altyapısı mı var ne?

Bu rezaletin önüne geçilmesi gerektiğini savunan kuş koruma uzmanları bir eradikasyon (temizleme, arındırma, soykırım da denebilir) programı hazırladılar. Bu program kapsamında eğitimli avcılar marifetiyle sulakalanlarda bu türün ve melezlerinin görüldüğü yerde vurulması yönünde bir yasal dayanak çıkardılar. Pek çok yerde uygulandı bu program. Lakin hayvanlar çatır çatır Avrupa’ya geçtiler ve orada da kuzey Avrupa ülkelerindeki alanlarda kendilerine yer edinmeye başladılar. Bunun üzerine İngiltere’deki kuş koruma örgütleri bu ülkelerin de eradikasyon programı uygulamaları gerektiği üzerine lobi yaptılar. İşte o lobi ritüellerinden birine ben Anatidae 2000 toplantısında tanık oldum ki nutkumun tutulduğu, İngilizceme de çok güvenmediğim için acaba yanlış mı anlıyorum ikilemleri içinde kıvrandığım o toplantıda insanın kibri konusu bayağı bir görünür olmuştu benim için. Burada kutlanan şeyin tam olarak ne olduğunu anlamamış olmakla beraber (canlıları öldürmek gibi bir şey planlanıyordu) konuya takılmıştım. “Ay resmen soykırım” dı bana görünen tablo. .

Toplantıdan dönünce kuş konusunda ne kadar muhabbet varsa katıldığım, bu konuyu konuştum. Kimisi “gerekebilir böyle hamleler” görüşünü savunurken kimisi de doğanın diyalektiği kafasında takılıyordu. Bunlardan biri de bendim, üstelik insanı bu konuda çok kibirli ve şımarık da buluyordum.

Bu konuda pek çok rapor, doküman biriktirdim. Bu konuda kullanılan terminolojiye baktım. İngiltere’de ilgili bakanlık içinde kurulmuş “Ruddy Duck Eradication Group” un bastığı raporları, avcılar avlanırken vuracakları kuşu tanıyabilsinler diye hazırlanmış rehber kitapçıkları inceledim. Bu konuyu biyoloji bölümündeki hocalarımla paylaştım, onlarla tartıştım. Hatta şimdi sakladığım dokümanlara bakınca bu konuda bir yazı bile yazmışım zamanında, gazetede yayınlanmış…

Amerikalı sosyolog bir arkadaşıma, toprağı bol olsun Sharon Baştuğ’a bu hikayeyi anlattım. O da üniversitede verdiği sosyal antropoloji dersinde bir örnek olarak kullandı bu konuyu. Sharon’un ilgilendiği kısım, yazılan metinlerin içindeki kelimelerin kullanım biçimleriydi. Metinde Dikkuyruk’un avlanması durumunda kullanılan kelime “hunt” (avlamak) iken, diğer ördeğin vurulması söz konusu olduğunda kullanılan kelime “shoot” (vurmak) idi. Ve bu ayrım dilin içinde gizli bir meşruiyet kazandırıyordu duruma.

Sonradan öğrendiğim kadarıyla aslında bu eradikasyon tür korumacılıkta başvurulan bir yöntemmiş. Ada martılarının en büyük düşmanı gümüşi martılar olarak saptanmış ve nesli tehlike altında olan Ada martılarının korunması için gümüşi martıların yumurtalarını yağlamışlar. Yağlanan yumurtalar güneşte ısınınca yumurta pişiyor ve yavrular pişiyor. Bir çeşit kürtaj uygulaması.

Öte taraftan yine bir adada (neresiydi hatırlamıyorum) kediler bırakılmış ve bu avcı hayvan hareket eden ne varsa avlamaya başlamış. Yaban hayatının bir numaralı düşmanı haline gelmiş. Adadaki yaban hayatını korumak için kedilerin öldürülmesi gündeme gelmiş. Uygulanmış mıydı onu da bilmiyorum ama cevabı konusunda tongaya bastığımız bulanık meselelerdi bunlar.

Bu eylemleri elbette her şekilde yorumlamak mümkün. Ama o günlerde  insan kategorik olarak, ulaşabileceği ırkçılığın boyutları, soy kırımı ile ilgili tatmin alanları ve her şeyi kontrol etmeye çalışan aç gözlü, zalim, kötücül bir yaratık olarak gittikçe gözümden düşüyordu. Üstelik bu soruyu sormama sebep mensup olduğumu düşündüğüm, uğruna gönlümü koyduğum doğa koruma konusuydu. Matrix filmi her şeyiyle duygularıma tercüman olmuştur bu konuda. İnsan bir virüs müydü? Bir kanser hücresi mi? İnsan bu sefil haliyle parçası olduğunu iddia ettiği doğayı mı koruyacaktı. Güldürmesindi Allahaşkına?! Bu ne arsızlıktı!

Bu konuya takıklığım süresince bir yandan da kuş gözlemcilerine devam ediyor, bir gün Burdur’a, oradan Kızılırmak Deltasına, oradan geri dönüp Kızılcahamam ormanlarına, Ankara’daki her hafta sonu Mogan, Beytepe veya Eymir’e mutlaka gitmekten de geri kalmıyordum.

Doğu Karadeniz
Gediz Deltası
Eymir Gölü
Burayı bilemedim

O günlerden kalan bir soru hala gündemimde: İnsan neden doğayı korumak ister?

Cevabın anahtarı olabilir niyetiyle satırları bütün zamanların en iyi dizilerinden biri Battlestar Galactica’da Kaptan Adama’nın emeklilik konuşmasından şu alıntıya bırakıyorum:

“….Biliyorsunuz Cylonlarla savaşırken neslimizi yok olmaktan kurtarmak için savaştık. Ama şu soruyu hiç sormadık: Neden? Bizler birer insan olarak niçin kurtarılmaya değeriz? Biz hala açgözlülük, kin ve kıskançlık yüzünden cinayet işliyoruz. Ve hala, işlediğimiz bütün günahlarımızı çocuklarımıza yüklemeye devam ediyoruz. Yaptığımız herhangi bir şey için sorumluluk almayı reddediyoruz. Tıpkı Cylonlara yaptığımız gibi. Tanrıyı oynamak istedik, canlı yaratmak istedik. Ve bu canlı bize karşı gelince de kendimizi bunun gerçekten bizim suçumuz olmadığına inandırmaya çalıştık. Tanrıyı oynayıp sonra da ellerinizi yıkayarak yarattığınız şeylerden kurtulamazsınız. Er ya da geç yaptıklarınızdan saklanamadığınız gün gelir. “

(*) Buna çok benzeyen bir tanımlamayı benzer bir bağlamda daha sonra okuduğum Sapiens isimli kitapta da rastladım. Aradaki benzerlik şaşırtıcıydı. Bu tanımlamayı Sapiens kitabının yazarı Yuval Noah Harari’den aldım demenin benim açımdan bir sakıncası yoktur.

Devam edecek….

 

Güneşin Aydemir

Kayseri’de bombalı saldırı: 13 asker hayatını kaybetti, 48 yaralı

Kayseri’de Erciyes Üniversitesi kampüsü civarında sabah 08.45’te bir özel halk otobüsü yakınında patlama meydana geldi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin internet sitesinden yaptığı açıklamaya göre 13 asker hayatını kaybetti, 48 asker ise yaralandı.

TSK’nın açıklamasında, “Kayseri Komando Tugay Komutanlığından izne çıkan er ve erbaşları taşıyan araca yapılan bombalı araç saldırısında 13 kahraman personelimiz şehit olmuş, 48 kahraman personelimiz yaralanmıştır” denildi.

TSK ayrıca saldırıda sivillerin de yaralanmış olabileceğini söyledi.

Saldırıda kullanılan aracın plakası sahte

Ajanslar patlamanın, haftasonu iznine çıkan er ve erbaşları taşıyan halk otobüsünü takip eden bir aracın, otobüse yaklaşmasının ardından gerçekleştiğini belirtiyor.

Saldırıda kullanılan otomobilin Kırıkkale (71) plakasının ise sahte olduğu belirtildi. DHA’da yer alan habere gore, Kırıkkale Emniyet Müdürü Mahmut Çorumlu saldırıda kullanılan plakanın, halen kentteki bir araçta mevcut olduğunu söyledi.

‘Kan ihtiyacımız yok’

Kayseri Valisi Süleyman Kamçı, olay yerinde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Malesef şehit ve yaralılarımız var. Çok üzgünüz. Menfur bir saldırı ile karşı karşıyayız. Bomba yüklü bir aracı hainler, halk otobüsünün geçişi sırasında patlattılar. Halk otobüsünde sivil vatandaşlarımız ve askerlerimiz vardı. Herkesi sağduyuya davet ediyorum. Olayla ilgili yayın yasağı vardır. Herkesin buna uymasını bekliyoruz. Avrupa’da bir olay olduğu zaman buna uyuluyor, görüntü kirliliği olmuyor. Biz de buna uyalım” dedi.

Kayseri Eğitim ve Araştırma Hastanesi yetkilileri çok sayıda vatandaşın kan bağışı nedeniyle kendilerine başvurduğunu belirterek, “Kimse endişeye kapılmasın. Elimizde yeteri kadar kan stoku var. Kan ihtiyacımız yok” dediler.

Bakanlar olay yerinde

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki ile Sağlık Bakanı Recep Akdağ olay yerinde inceleme yaptı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise saldırıyla ilgili Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’dan bilgi aldı.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Kayseri’de meydana gelen patlamaya ilişkin geçici yayın yasağı getirildiğini bildirdi.

Abdullah Gül, Kayseri’ye gidiyor

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, DHA’nın haberine göre saldırının gerçekleştiği yeri ziyaret etmek için Kayseri’ye gidiyor.

Gül’ün patlamanın gerçekleştiği yere giderek yetkililerden bilgi alacağı, ardından yaralıların tedavi gördüğü hastanelere ziyaret gerçekleştireceği belirtildi. Abdullah Gül, twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Huzur kentimiz Kayseri’de askerlerimize karşı bu terör saldırısını yapanlara lanet olsun. Devletimiz ve aziz milletimiz asla teröre boyun eğmeyecektir. Şehitlerimize rahmet, yaralılara acil şifa diliyorum. Acımız derin” dedi.

Kılıçdaroğlu Başbakan Yıldırım’ı aradı

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Kayseri Valisi Süleyman Kamçı’yı telefonla arayarak Kayseri’de gerçekleşen saldırı ile ilgili bilgi aldı. Kılıçdaroğlu, Kamçı’ya meydana gelen saldırı nedeniyle başsağlığı ve geçmiş olsun dileklerini iletti.

Kılıçdaroğlu, aynı zamanda çeşitli temaslarda bulunmak üzere Kahramanmaraş’ta bulunan Başbakan Binali Yıldırım’ı arayarak taziye dileğinde bulundu.

Başbakan Yıldırım’ı telefonla arayan CHP lideri Kılıçdaroğlu, 13 askerin şehit olduğu saldırı nedeniyle taziyelerini iletti, yaralılara acil şifa dileğinde bulundu. Başbakan Yıldırım telefon görüşmesinde Kılıçdaroğlu’na teşekkür etti.

Kaynak: ‘Beşiktaş’taki elim hadiseye benziyor’

Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak, Kayseri’deki saldırının İstanbul Beşiktaş saldırısı ile benzerlik gösterdiğini ifade ederek, “İnsanımızın güvenliği için özel yetiştirmeye gayret ettiğimiz komandolarımızı hedef almışlar. Türkiye’yi asla bu hadise, istikametinden saptırmayacaktır” açıklamasında bulundu.

Kaynak, Kahramanmaraş Havaalanı’nda yaptığı açıklamada, “Muhtemelen çarşı iznine çıkan askerlerimizin içinde bulunduğu özel halk otobüsüne yönelik bombalı araç girişimi. Tarz itibarıyla maalesef Beşiktaş’taki elim hadiseye benziyor. İçimizdeki hain unsurlar bizim insanımızın güvenliği için özel yetiştirmeye gayret ettiğimiz komandolarımızı hedef almışlar. Türkiye’yi asla bu hadise istikametinden saptırmayacaktır. Türkiye’nin güvenliği etrafındaki ülkelerin sınırlarından başlar. Türkiye, içindeki bu hadiselerin arkasında bu maşayı tutan eller var, biz bunu biliyoruz” dedi.

Bakan Özlü: ‘Türkiye toplu bir saldırıyla karşı karşıya’

Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü ise İstanbul Beşiktaş saldırısının geçen hafta düzenlendiği yere gerçekleştirdiği ziyaretinde, “Geçen hafta polise, bu hafta da askerlere saldırı var. Ne kadar planlı, programlı olduğu görülüyor” açıklamasında bulundu.

Beşiktaş’taki saldırı için karanfil bırakan Bakan Özlü, “Bu terörle ilgili konu Türkiye’nin hep gündeminde. Gerçekten Türkiye toplu bir saldırıyla karşı karşıya. Çok organize, planlı, hesaplı bir saldırıyla karşı karşıya” dedi.

Anadolu Ajansı’na göre saldırıyla ilgili bir açıklamada bulunan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ise, “Yurt içinde ve yurt dışında teröristle mücadelemiz, en son terörist etkisiz hale getirilinceye kadar artan bir azim ve kararlılıkla sürecektir” sözlerini ifade etti.

HDP saldırıyı kınadı

HDP, Kayseri’deki saldırı ile ilgili, “Bu kez Kayseri’de patlayan bomba çok sayıda ölüme ve yaralanmaya yol açtı. Bu saldırıyı da en sert biçimde kınıyoruz. Yaşamını yitirenlere Allah’tan rahmet, ailelerine ve yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz” açıklamasında bulundu.

HDP’den yapılan yazılı açıklamada; “Türkiye’nin adım adım sürüklendiği şiddet girdabından büyük bir üzüntü duyuyor ve yaşanmakta olan acıları paylaşıyoruz. Artık kınamalarla yetinilecek bir dönemi çoktan geçtik. Bu acıların bir an önce dinmesi ve yenilerinin yaşanmaması için bugün hepimiz şiddet karşıtlığında, barış, demokrasi, adalet ve özgürlük duyguları etrafında bir arada durmalıyız” ifadeleri kullanıldı.

 

(BBC Türkçe)

 

6. Pembe Hayat KuirFest’ten internet dizilerine özel bölüm: ‘Queer Series’

12 – 19 Ocak tarihleri arasında Ankara, 26 – 28 Ocak tarihleri arasında ise İstanbul semalarını gökkuşağı renklerine boyamaya hazırlanan 6. Pembe Hayat KuirFest sürpriz içerikleriyle takipçilerini şaşırtacak ve programıyla doyurucu bir festival deneyimi yaşatacak.

KuirFest, programında bu yıl, son zamanlarda LGBTİ karakterlere ve hikâyelerine ev sahipliği yapan en önemli bağımsız dijital mecralardan biri haline gelen internet dizilerini mercek altına alıyor. Programda özel bir ilgiyi hak eden ‘Queer Series’ kapsamında bu ezber bozan yapımlardan ikisi KuirFest seyircisiyle buluşacak.

Florence Gagnon ve Chloé Robichaud tarafından hayata geçirilen Féminin/Féminin (2014), çeşitli yaşlardan lezbiyen, biseksüel, heteroseksüel altı arkadaşın hayatına odaklanan bir komedi. Her bölümde, Montreal’de yaşayan bu altı kadından birinin hikâyesini merkeze alan dizi, mizahi olduğu kadar dokunaklı ânlarıyla da kurmaca ve gerçeğin sınırlarında dolaşan bir yapım.

Geçtiğimiz yıl KuirFest’te büyük ilgi toplayan Brezilya yapımı Kıyı (Beira-Mar, 2015) filminin yönetmenleri Filipe Matzembacher ve Marcio Reolon imzalı The Nest (2016) ise ordudan kaçan genç bir askerin, Bruno’nun kendini keşfetme sürecini anlatıyor. Uzun yıllar görmediği erkek kardeşini bulmak üzere yola çıkan Bruno, gittiği şehirde kardeşine ulaşamasa da kendini yepyeni bir ailenin içinde bulur. Kardeşinin arkadaşlarından oluşan bu kuir komünite içinde Bruno, hem cinselliğini yeniden keşfedecek hem de kardeşine hiç olmadığı kadar yakın hissedecektir. Bir kendini bulma hikâyesi olan The Nest, geçtiğimiz yılın en dikkat çeken LGBTİ temalı internet dizilerinden biri oldu.

Pembe Hayat KuirFest’in heyecan verici gösterim ve etkinlik programı için takipte kalın!

 

(Yeşil Gazete)

KOS, Belgrad Ormanı’nı yaşatmak isteyenleri İstanbul Belediyesi önüne çağırıyor

Kuzey Ormanları Savunması (KOS) Belgrad Ormanı’nın içinden turistik/’nostaljik hat’tının bir başka deyişle dekovil tren hattının geçirileceğini açıklayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin önünde saat 13:00’de yapacağı basın açıklaması ile “Talana Dekovile İnat, Belgrad Ormanı’nı Yaşat” diyecek.

KOS’un konuya dair açıklaması şu şekilde

Talana Dekovile İnat, Belgrad Ormanı’nı Yaşat

İstanbul’a hayat vermiş olan Belgrad Ormanı, turistik ‘nostaljik hat’la, dekovil tren hattı ile yağmalanmak isteniyor. Şehrimizin nefesine sahip çıkalım, 16 Aralık 2016, Cuma günü, saat 13.00’te Saraçhane’de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin önünde buluşalım.

En eski çağlardan beri insan topluluklarına kucak açan, İmparatorlukların başkenti, uygarlıkların kalbi İstanbul’a hayat veren Belgrad Ormanı, yüzlerce yıllık paha biçilemez mimari eserlere ve yüzlerce bitki, kuş, kelebek ve mantar türü ile birçok memeli hayvan, sürüngen ve amfibiye “ev sahipliği” yapıyor.

Yerleşim alanları ve altyapı tesisleriyle giderek daha yoğun şekilde çevrelenen, yakın zamanda içinden 3. köprü yolu geçirilen bu kadim orman bugün yeni bir tehdit altında. Yüz yıl kadar önce kömür taşımak için kullanılan, artık sadece belli belirsiz izleri kalan bir raylı hat (dekovil), bugün ‘nostaljik hat’ adıyla turistik amaçlarla canlandırılmak isteniyor. Oysa Osmanlı döneminde sosyal ve ekonomik koşullar ne kadar ağır olursa olsun, Belgrad Ormanı’nda değil ağaç kesmek; bir dalı dahi çıkartanlar, 50 gr su çalanlar ağır şekilde cezalandırılıyordu.

Doğal ve tarihi değerlerden oluşan eşsiz bir karaktere sahip Belgrad Ormanı’nda ne amaçla olursa olsun hiçbir ‘proje’ kabul edilemez. Bizzat Mimar Sinan’ın inşa ettiği, Belgrad Ormanı’ndan Edirnekapı’ya kadar uzanan Kırkçeşme Suyolu’nun kemerleri başta kıymetli tarihi eserler barındıran; benzersiz biyolojik çeşitliliğe sahip ve günümüzde İstanbul halkının nefes alabildiği ender yerlerden biri olan Belgrad Ormanı’nı talana karşı korumak hepimizin tarihsel sorumluluğudur.

16 Aralık 2016, Cuma günü, saat 13.00’te Saraçhane’de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin önünde, bu konuda bir basın açıklamasıyla, toplantı halindeki Belediye Meclisi’ne sesleneceğiz. 13 Ocak günü gerçekleştirilecek ve Belgrad Ormanı’nı talana açacak raylı hat (dekovil) ihalesinin iptal edilmesini talep edeceğiz.

Kuzey Ormanları Savunması

 

(Yeşil Gazete, KOS Medya)